Marksist kaynaklardan ‘cinsiyete’ bakmak: Bir okuma denemesi

Sevda Karaca

Marksist birikim cinsiyetçiliği ve kadınların ezilen cinsiyet olma sorununu sınıf sömürüsü bağlamı içinde analiz eder. Marksizmin kadınların ezilmişliği sorununa bakışı, aslında Marksist yöntemin topluma ve toplumsal değişime yaklaşımıyla ilişkilidir. Kadınlar üzerindeki tahakkümün sınıflı toplumların üretim ilişkilerinden kaynaklandığını ve esas olarak özel mülkiyet ve sınıfsal sömürünün gelişimiyle ortaya çıktığını ileri sürer. Yani kadınlar kapitalist toplumda ne evde harcadıkları emek sermayeye değer ürettiği için, ne de erkekleri kadınlarla rekabete sokan tarih üstü bir ataerkil dürtü nedeniyle ezilirler. Kadınların kapitalizm koşulları altında ezilmişliğinin toplumsal-maddi kökleri, hanenin sermayenin yeniden üretimi ile olan ilişkisiyle alakalıdır: sermaye ve devlet kadınların gelecekteki emekçi kuşaklarını dünyaya getirme biyolojik kapasitelerini düzenleyebilmeye ihtiyaç duyar, sömürülmeye uygun emek gücü böyle elde edilebilir. Marksistlerin baskının kökenine dair yaptığı bu vurgu, baskıyı sona erdirme olasılığının yaratılabilmesi için sınıflı toplumların ortadan kaldırılması gerektiği sonucuna götürür. Clara Zetkin’den bir alıntıyla başlayalım:

Kuşkusuz, Marx kadın sorununu hiçbir zaman ‘kendi başına’ bir sorun olarak ele almadı. Ancak o, kadınların tüm haklarını kazanma mücadelelerinde eşsiz değerdeki araçları yarattı. Materyalist tarih anlayışı bize kadın sorunu üzerine hazır reçeteler sunmaz ama bundan daha önemli bir katkısı var; bu sorunu doğru ve isabetli bir şekilde incelememiz ve kavramamız için gereken yöntemi sağlar…[1]

Yazı boyunca Marksist kaynakların kadınlar üzerindeki tahakküme ve sömürüye ışık tutan tespit “yöntem”ine ilişkin bir okuma yapmaya çalışacağız. Marksizmin ana kaynaklarının çeşitli anahtar kavramlarının kadınların ezilmişliği sorununu açıklamak açısından kullanışlılığına dair bir okuma notu olarak değerlendirilebilecek bu yazı, bu anahtarları ve açabileceği kapıları ortaya sermek açısından yalnızca kısıtlı bir çaba. Bu yazıda sunulan çerçeve, bu kaynakların sunduklarının çok sınırlı bir okuması olabilir ancak.[2]

1844 EL YAZMALARI

El Yazmaları cinsiyet üzerine kısa ama kıymetli tartışmalar içerir.

Marx burada “kadınların durumunun toplumun genel gelişiminin bir ölçütü olarak kullanılabileceğini” söyler. Ki bu, aslında kendinden önceki ütopik sosyalistlerin de ifade ettiği bir noktadır. Marx’ın analizindeki ileri nokta bu yapıtta, özellikle “doğa-toplum arasındaki ilişki”, “yabancılaşma” üzerine yürüttüğü tartışmayla ortaya çıkar. El Yazmaları bu bakımdan kadınların durumunun toplumun genel gelişiminin neden bir ölçütü olabileceğini daha kapsamlı bir biçimde özellikle Alman İdeolojisi ve Kapital’de ortaya koyacağı sistematik analiz için bir giriş niteliği taşır.

Feminist eleştiri Marx’ın kadınları doğa ile, erkekleri toplum ile, yani kadınları zorunluluklar, erkekleri özgürlüklerle ilişkilendiren hiyerarşik bir ikilik kurduğu eleştirilerini sıkça dile getirir. Bu eleştiri, Marx’ın kadınların konumunu ve yeniden üretici rolünü “doğallaştırdığını” savunur. Marx’ın El Yazmaları’ndaki doğa, kültür, emek arasındaki ilişkiye yönelik diyalektik kavrayışı, özellikle kadınla bağlantılı olarak doğa ve kültür arasındaki ilişkiye yönelik açıklamaları bu eleştiriyi boşa çıkaran tartışmalar sunar.

Marx’a göre “temel bir insan doğası yoktur”; aksine sadece insan doğasının tarihsel belirli biçimleri vardır. İnsan doğası feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve diğerlerine özeldir. Yani tarihseldir. Bu analiz bize bugün pek çok vesileyle karşımıza çıkarılan “kadınların doğaları gereği…” savlarına karşı diyalektik araçlar sunar. Bu analiz, “toplumsal” olanla “doğamızdan olan” arasındaki ilişkiyi ortaya sermek bakımından da önemlidir. Kadınların (ve elbette erkeklerin de[3]) davranış kalıplarının salt biyolojik değil toplumsal[4] (aynı zamanda ekonomik, kültürel) temellerinin olduğunun anlaşılmasına olanak verir: “’İnsan’ verili, sabit, değişmez, biyolojisiyle belirlenen bir doğaya sahip değilse ya da tarihsellik-toplumsallık-kültürellik insan doğasının içkin bir parçasıysa bu durumda biyoloji ne erkek için ne de kadın için bir yazgı olabilir. Çünkü erkek ve kadın daima belirli toplumsal ilişkilerin dolayımladığı somut koşullar dahilinde var olur ve etkileşirler.[5]

1844 El Yazmaları emek ve yabancılaşmaya dair önemli bir tartışma zemini sunar. Marx için yabancılaşmanın anlaşılması modern toplumun yapısının ve örgütlenmesinin kavranması için yaşamsal öneme sahiptir. Kadın-erkek ilişkisini anlamak için de…

Yabancılaşmamış emeğin en önemli özelliği düşünme ve yapma arasındaki bütünlüktür. Kapitalizmde işçi emeğine yabancılaşır. Kafa emeği ve kol emeği birbirinden keskin çizgilerle ayrılmıştır. Ama kapitalizmde yabancılaşma sadece işle ilgili bir şey değildir, bütün toplumsal ilişkilerde kendini gösterir.

Yabancılaşma ve ezilen cinsiyet sorunu, 1844 El Yazmaları’nda Özel Mülkiyet ve Komünizm makalesinde ele alınır. Bu makalede “insanların sadece bireyler değil, birer türsel varlık” olduklarının analizi yapılır.

Bir türsel varlık, bir insan olarak, insanın ne kadar kendisi olduğunu ve kendisini anladığını gösterir; bir erkeğin bir kadınla ilişkisi, bir insanın başka bir insanla kurduğu en doğal ilişkidir. Bu nedenle insanın doğal davranışının ne derece insanileştiğini ortaya serer.[6]

“Türsel varlık” kavramı kadın-erkek ilişkileri bakımından, kadın-toplum ilişkileri bakımından önemli bir kavramdır. Marx için “türler” yalnızca bireyler üzerinden anlaşılamaz, aksine hepsi, başkalarına olan bağlarının bilinci ve faaliyetleri üzerinden insanlıkla ilişkilidir. Türünden yabancılaştığı zaman, birey diğer insanı ve onun yabancılaşmış faaliyetini başka bir şeyin; örneğin gıdanın, barınmanın, cinselliğin ya da duygusal desteğin aracı olarak görür.[7] Burada kişi türün bireysel üyesi olarak değerli değildir, sadece kişiden birey için elde edilebilenlerle değerlendirilir. Marx, kapitalizmin daha fazla mülkiyet için tüm insan duyularını ve duygularını nasıl sınırlandırdığına dikkat çeker. Kapitalizmde kadınlar da dahil her şey sahip olunacak ve yararlanılacak mallardır. Kapitalizmde insanlar sadece kendi bireysel hazlarıyla ilgilidirler ve diğerlerini, kendilerine ait ihtiyaçları olan insanlar olarak değil sadece kendi ihtiyaçlarının potansiyel karşılayıcıları olarak görürler. “Mülkiyetin egemen olduğu yerde insanların ilişkisi ve de kadın-erkek ilişkisi bir ticarete dönüşür” der Marx.

Bu analiz kadınların ezilmişliği sorunu açısından önemli bir noktaya taşır bizi: Kadınların tam eşitliği gerçek bir sosyalist toplumun önkoşuludur. Çünkü mülkiyetin egemen bağlarından kurtulmak bir önkoşuldur. Ama yetmez; sosyalist toplumun işlemesi için de toplumsal bir değişim şartı vardır. Erkeğin “gerçek insan olması” yani türsel varlığına, türüne olan yabancılaşmasını aşabilmesi için kadınlara yönelik uzun zamandır süren baskıyı kökünden sökmesi, yani özel mülkiyetin egemenliğini ortadan kaldırması gerekir.

Bu analiz yalnızca kadınların ezilmişliği sorunu açısından değil, 20. yüzyılın son çeyreğinden bugüne önemli bir toplumsal cinsiyet tartışması olan “erkeklik” tartışmasına da 1844 yılından önemli bir alt yapı sunması bakımından önemlidir.

KUTSAL AİLE (1845)

Kutsal Aile kitabında kadının ezilmişliği sembolik bir kavram olmaktan çıkar. Marx kadının genel konumunun insanlık dışı olduğunu anlatırken sadece “yasal iyileştirmeler” yapmanın/talep etmenin neden yetersiz olduğunu anlatır ve esasen değiştirilmesi gerekenin kadınların durumu olduğunu ifade eder. Bu yaklaşım sorunu “toplumsallaştırır” ve Marx, Fourier’den alıntıyla “Tarihsel bir dönem içindeki değişim, kadının özgürlüğe doğru ilerleyişiyle belirlenebilir çünkü burada zayıfın güçlüye ya da insanın vahşete olan ilişkisi apaçıktır. Kadının erkeğin egemenliğinden kurtuluş derecesi, özgürlüğün en doğal ölçütüdür[8] der.

Kadın cinsinin aşağılanması aynı zamanda hem uygarlık hem de barbarlığın özsel bir özelliğidir, şu tek ayırımla ki, uygar düzen, barbarlığın yalın biçimde uyguladığı kusurlardan her birini, çift yönlü, belirsiz ve ikiyüzlü, bileşik bir varoluş biçimine yükseltir… Kadının kölelik içinde tutulması olgusundan kimse, erkekten daha derin biçimde cezalandırılmamıştır.[9] Bu ifade kadınların ikincilleştirilmesinin kökenlerine tarihsel bir atıfta bulunurken bir yandan da bu ikincilleştirmenin her yeni üretim ilişkisinin öncekilerden devraldığı, içerdiği ve dönüştürdüğü bir “girdi” olduğunu da anlatır. Bu üretim ilişkileri salt ekonomik ilişkiler değildir, insanın insanla ilişkisi de -ki 1844 El Yazmaları’nda gördüğümüz üzere, bu Marx’ın analizinde öylesine bir yerde durmaz- önemli bir faillik ilişkisi oluşturur.

Bu kitapta Fransız Sosyalist Eugene Sue’nun Paris Esrarı romanındaki farklı sınıflardan karakterler üzerinden Marx, kapitalizmde kadınların baskılanmasına yönelik bir dizi önemli eleştiride bulunur. İşçi sınıfından genç kızların ve kadınların yüz yüze kaldığı zorlu koşullara değinir, proletaryanın üyeleri olarak kendi emeklerinden başka satacak bir şeyleri yoktur ve yeterince üretici iş yoksa, kadınlar hayatta kalmak için kendi bedenlerini satmaya zorlanırlar. Bu, kapitalizmin doğal bir çıktısıdır.

Hasta anne babası ve çocuklarına bakabilmek için bir noterin uşağı olarak çalışmak zorunda kalan ve patronunun tecavüzüne uğrayan, hamile kalan, doğum sırasında çocuğu ölen, patronunun ondan kurtulmak için “çocuğunu öldürdü” yalanına başvurduğu Louise Morel karakteri üzerinden “modern toplumlarda kadınların genel koşulları insanlık dışı olduğu için” sadece düzenleyici yasalar talep etmenin yetersiz olduğunu, daha sert yasalar istemenin bu gerçeğin üzerini örtmeye yaradığını anlatır. Kadınların modern toplumdaki koşullarının kökten değiştirilmesine olan ihtiyacı ele alır.

Bu çalışmanın önemli bir yönü de kadınlara atfettiği “öznellik”tedir. Marx, Fleur de Marie ya da intihar eden kadınları tamamen aciz kurbanlar olarak görmez. Aileleri ve popüler ahlak tarafından aşırı derecede baskılanmışlardır ama sonunda kendi hayatları üzerinde onu sona erdirerek de olsa kontrol sağlamışlardır. Ama bu öznellik “devrimci” ya da “tarihsel” bir öznellik değildir.

Marx, henüz kadını tarihsel özne olarak konumlandırmamıştır, kadınların tarihsel boyundurukları eylemlerini bireysel öznelliklerle sınırlandırmıştır. Özellikle Paris Komünü deneyiminin gösterdikleri ile Marx kadınların tarihsel öznelliklerine açık vurgu yapmaya başlayacaktır.

İNGİLTERE’DE EMEKÇİ SINIFLARIN DURUMU (1845)

Engels, kadının toplum içindeki konumunu ilk kez İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu kitabında incelemiştir.

Engels işçi sınıfından kadınların sahici deneyimlerini müthiş betimlemelerle ortaya koyar. Yaptığı saptamalar, sadece somut durumu ortaya koymaz, kuramsal nitelikte belirlemeler de sunar.

Burjuva ideolojik ikiyüzlülüğün ortaya serilmesi açısından çok çarpıcı örneklere yer verir. “Ahlak” tartışması yapar. Çoğu feminist eleştiri, Engels’in bu kitabındaki “ahlakilik” vurgusunu, Engels’in o günün toplumunda -ve aslında hâlâ- kadınlara atfedilen “ahlaklılık” üzerinden yaptığını söyleyerek eleştirir. Ama, Engels’in çeşitli durumlara ilişkin ortaya koyduğu “ahlakilik” bu anlamda bir ahlakilik değildir. Aksine, burjuva ideolojisinin sözde ahlak olarak tanımladıklarıyla, gerçekte yaşananların müsebbibi olması açısından çelişkileri ortaya koymak için kullandığı bir ifadedir.

Eser, ne bireylerin ne de ailenin tarih dışı soyutlamalar olmadığını ortaya serer. Yani kadınların ezilmişliğinin ve ailenin, özgün üretim tarzları ve özgün sınıflar bakımından kavramsallaştırılması gerektiğini ifade eder. Yaşa ve cinsiyete dayalı işbölümünün ve otoritenin sözüm ona doğal karakterinin nasıl değiştiğini gösterir. Tarih ötesi, tarih dışı bir insan doğası yoktur. Her üretim biçimi kendi insanını ve insanal karakterlerini yaratır.

ALMAN İDEOLOJİSİ (1845-1846)

Marx ve Engels, çalışmanın amacı Hegelcileri eleştirmek olsa da, aynı zamanda kendi toplum kuramlarının, cinsiyet ve aile üzerine önemli bir tartışmayı da içeren tezlerini oluşturmuşlardır. Bu eser onların aile kuramı ve tarihine dair ilk kapsamlı formülleştirmeleridir. Kadının ikincilleştirilmesinin hem tarihçesi hem de teorisi adına bir başlangıç noktasını imlerler. Üstelik bu çalışmanın kadınların ve ailenin tarihine ilişkin ampirik malzemenin oldukça kıt olduğu bir dönemde yazıldığı da unutulmamalı.

Kuramsal açıdan bakıldığında; tarihsel materyalizm tüm toplumsal ilişkilerin bir toplumda egemen olan üretim ilişkilerinden kaynaklandığını ortaya serer. Bu çalışmada kadınların ezilmişliği sorununun tarihi görünümlerini tarihsel gelişimin tablosunu çıkaracak biçimde bir araya getirmek için tarihsel materyalizmin öneminin altı çizilir.

Marx ve Engels aileyi, kökleri üretim ilişkilerine dayanan toplumsal bir form olarak görür. Aile, temel özellikleri toplumsal emeğe katılımları olan bireylerin bir yeniden üretim alanıdır. Sosyal yapı ve maddi koşullar karşılıklı olarak birbirlerini etkiledikleri için, toplumun ekonomik örgütlenme biçiminin aile yapısı üzerinde etkisi vardır. Dolayısıyla aile, işbölümünün etkilerinin ilk olarak gözlendiği yerdir.

Marx ve Engels’te işbölümü ikili bir özellik taşır: Hem doğal hem de toplumsal boyutları vardır:

Yaşamın üretimi, hem kişinin emek yoluyla kendi hayatını üretmesi, hem de üreme yoluyla başka yaşamlar üretmesi bakımından şimdiden ikili bir ilişki -bir yandan doğal, öte yandan toplumsal bir ilişki- olarak görünür. Bu bir çok bireyin el birliğini ifade etmesi bakımından toplumsal bir ilişkidir ve bu elbirliğinin hangi koşullar altında, nasıl ve ne amaçla yapıldığının bir önemi yoktur. Buradan belirli bir üretim tazrı ya da belirli bir sanayi aşamasının, daima belirli bir el birliği biçimiyle ya da belirli bir toplumsal aşamayla bir arada bulunduğu sonucu çıkmaktadır. Bu elbirliği biçiminin kendisi de bir ‘üretici güç’tür. Yine, insanların ulaşabildiği mevcut üretici güçler toplamının, toplumsal durumu belirlediği; dolayısıyla da ‘insanlık tarihi’nin daima sanayi ve mübadele tarihiyle bağlantılı olarak ele alınıp incelenmesi gerektiği sonucu çıkmaktadır… O halde daha en başında, insanlar arasında, ihtiyaçların ve üretim tarzının belirlediği, insanlıkla yaşıt, maddi bir bağlam ortaya çıkmaktadır. Sürekli yeni biçimler alan… ve bir ‘tarih’ ortaya koyan bağlamdır bu.[10]

Bu tez Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde ailenin tarihsel değişim ve dönüşümünü üretim pratikleri içine kuran şu tezle tamamlanır:

Materyalist anlayışa göre, tarihte son tahlilde belirleyici etken, dolaysız yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Bu ise yine ikili bir karaktere sahiptir. Bir yandan yaşam araçlarının, gıda, giyim, barınak ve bunlar için gerekli aletlerin üretimi; diğer yandan, bizzat insanların üretimi, türün üremesi. Belli bir tarihsel dönem ve belli bir ülkedeki insanların içinde yaşadıkları toplumsal kurumlar, bu iki türlü üretim tarafından, bir yandan çalışmanın, öbür yandan da ailenin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması tarafından belirlenir…[11]

Marx ve Engels, sınıflı toplumların kökeni ailede olduğu için sınıfsız bir toplumu yaratmak ve sürdürmenin ailevi ve cinsiyetçi baskılar olduğu sürece mümkün olmadığını da ortaya koyarlar. Yani cinsiyetçi baskılarla ilgilenmeden böyle bir sınıfsız toplum kurma yolundaki her girişim, karşıtlığı sürdürecek ve böylelikle sınıfsız toplumun üstesinden gelmeye çalıştığı toplumsal düşmanlıkları da yeniden üretecektir. Marx ve Engels cinsiyet eşitsizliği konusunu özel bir sorun olarak ele almaz ancak, onlar için sorun, yeni bir toplum yaratılması sürecine bırakılacak ve sosyalist devrimin sonucu otomatik olarak gerçekleşecek bir şey değildir.

İNTİHAR ÜZERİNE NOTLAR (1846)

Jacques Peuchet’nin 19. yüzyıl başlarında Fransız toplumunda intiharı ele alan makalesinin çevirisi ve üzerine Marx’ın aldığı notlardır. Marx’ın cinsiyet ilişkilerinin birçok açıdan toplumun anlaşılması ve eleştirilmesindeki önemine yönelik görüşlerini ortaya seren bir çalışmadır. Michael Löwy bu makalenin “ataerkiye, burjuva kadınları da dahil kadınların köleleştirilmesine ve burjuva ailesinin baskıcı doğasına karşı tutkulu bir protesto[12] olduğunu yazar.

Esasen “yabancılaşma”nın ekonomik ve toplumsal kökenlerinden ziyade yabancılaşmanın toplumsal tezahürlerini, bunun içinde de en aşırılarından olan intihar konusunu ele alırken Marx, yabancılaşmanın kamusal alandan özel alana genişleyen yönlerini de açımlar.

Çalışmada kadınların ezilmesinin iki temel boyutu ortaya çıkarılır; kurumsal ve toplumsal ilişkiler boyutu.

Kurumsal boyut, erkek eşin kadın eş üzerindeki otoritesini tanımak ve korumak üzerine kurulu üst yapı kurumlarına denk gelir.

Toplumsal ilişkiler boyutunda ise şu vardır: Kapitalizm, insanlar dahil her şeyin metalaştığı ilişkiler yaratır. Kapitalist toplumun devraldığı ve yeniden ürettiği, çözmediği ve çözmeyeceği kadın erkek eşitsizliği kapitalizme içkin bir şeydir. Tam da bu, burjuva kadınları dahil her sınıftan kadının köleleştirilmesinin ve burjuva ailesinin baskıcı doğasının “evrensel aile değerleri” olarak sunulup içselleştirilmesinin sonucu olarak kadınların “insan özne” olmasının önündeki engelleri tanımlar. Bu, kadınların ezilmişliği sorununun neden farklı sınıflardan kadınların ortak sorunu olduğunu, ama sınıf dolayımı sebebiyle nasıl farklılaştığını, neden kurtuluşun herhangi bir yerde değil de işçi sınıfının kurtuluşunda olduğunu gösterir.

KOMÜNİZMİN İLKELERİ (1847)

Komünizmin İlkeleri, sosyalizmde aile üzerine kısa bir tartışma içerir. Toplumun komünist düzeninin aile üzerinde bırakacağı etkiye dair soruya şu yanıtı verir:

…Cinsiyetler arasındaki ilişkiyi yalnızca ilgili kişileri ilgilendiren ve toplumun hiçbir müdahale isteminde bulunmayacağı salt özel bir ilişki haline getirecektir. Bunu yapabilecek durumdadır, çünkü özel mülkiyeti kaldırmakta ve çocukları komünal olarak eğitmekte, böylece bugüne kadar mevcut evlililiğin ikiz temelini, özel mülkiyet sayesinde kadının kocaya ve çocukların da ana babaya olan bağımlılığını yok etmektedir.[13]

Komünist Manifesto’da daha da geliştirilecek olan bu tez “özel mülkiyeti kadınların ezilmişliğinin yegane nedeni” olarak gösterdiği ifade edilerek, sosyalist feministlerce “indirgemeciliğin görünümlerinden biri” olarak eleştiriliyor. Oysa burada Engels, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını ‘tek ve yeterli koşul’ olarak değil, bir önkoşul olarak ifade eder.

Marx’ın intihar üzerine makalesindeki vurguyu hatırlayalım; sorun sadece kapitalizmin yıkılması değil, tüm ezilmişliklere son vermektir. Sınıflı toplum ve cinsiyet ezilmişliği kapitalizmden çok önce var olduğu için, Marx’a göre tahakkümün ekonomik biçimi olan özel mülkiyetin kökünden sökülmesinden daha fazlasına ihtiyaç vardır. Ezilmişliğin ve egemenliğin değişik türleri diğer alanlarda ve üretim biçimlerinde varlığını sürdürür. Kapitalizm bunu, denetim kurmak için farklı yollarla kullanabilir.

KOMÜNİST MANİFESTO (1848)

Bu metin, burjuva ideolojisinin dar kafalı cehaletini ve ideolojik ikiyüzlülüğünü tutkulu bir dille itham eder.

Temel belirlemelerinden biri şudur: “Günümüz toplumunun en alt tabakası olan proletarya, düzeni oluşturan toplumsal katmanların üstyapısını tümüyle ortadan kaldırmadan ayağa kalkıp doğrulamaz.” Bu nedenle, kapitalist ekonomik sistemin yıkılmasından çok daha fazlası gerekir. Toplumun tüm unsurları, aile dahil, değişmek zorundadır.

Bu çalışmada Marx ve Engels aynı zamanda kapitalizmde kadınların ve çocukların işçi haline gelişi sürecinin zalimliğini, sermayenin emeği tümüyle sömürmek için gereken koşulları modern makineler geliştirerek yaratmasıyla, kadın ve çocukların geleneksel olarak erkeklere ait görülen işleri yapmasını, kadınlar ve çocuklar tarafından yapılan işler erkeklerle eşit değer üretmesine rağmen ama onlara aynı değerde ücretin verilmemesini anlatır. Komünist Manifesto yazım tekniği gereği bu konuların nedenlerine ilişkin ayrıntılı tahliller yapmaz. Ama Kapital’de bu açıdan önemli tartışmalar yürütülür.

Komünist Manifesto’da burjuva ailesinin ve onun tüm değerlerinin yürürlükten kalkmasına ilişkin de önemli bir tartışma vardır. Burjuva ailesinin çözülmesinin ekonomik doğası tartışmasına benzer bir biçimde Komünist Manifesto ailenin dağılmasının kaynağı olarak proleter erkek için mülkün yokluğuna vurgu yapar. Ama ailenin çözülmesinin tek kaynağı bu değildir. Aynı zamanda ideolojik unsurlar da söz konusudur. Burjuva ailesinin kapitalist üretim biçimi yok oldukça yok olacağını söylerken, yerini neyin alacağını ya da bu sürecin nasıl olacağını tarif etmezler. Bu, bilinçli bir tarifsizliktir:

Tek eşli aile, uygarlığın başlangıcından itibaren büyük ölçüde, modern zamanlarda ise hissedilir bir şekilde ilerlediğine göre, cinsiyetlerin eşitliğine erişilene dek daha da ilerlemeye yetili olduğu öngörülebilir. Uygarlığın sürekli ilerlediği varsayımıyla, tek eşli aile uzak bir gelecekte toplumun gereksinimlerini karşılayamaz hale gelirse, ardılının doğasını kestirebilmek olanaksız.[14]

Komünist Manifesto’da “Resmi ve gayriresmi fuhuş” tartışmasıyla evliliğin ikiyüzlü ahlak anlayışı açısından da değerinin neye denk düştüğü anlatılır. Bunun ortadan kaldırılması için “üretim ilişkilerindeki değişime” vurgu yapılır.[15] Önemli bir nokta; üretim ilişkilerinin özel mülkiyetten fazlasını içerdiğidir. Yani hem “kutsal aile”nin hem de onun görünümlerinin ortadan kalması için üretimin içerdiği tüm toplumsal ilişkilerin de değişmesi gerekir. Marksizmde üretim biçimi diğer toplumsal ilişkilerin belirlenmesi değil, şekillendirmesi bağlamında önemlidir. Marx için ekonomik ilişkilere belirleyicidir, ancak diğer toplumsal faktörlerle karşılıklı olarak etkileşir ve salt nedensel bir ilişki içinde değillerdir.

DAUMER’İN YENİ ÇAĞIN DİNİ MAKALESİ ÜZERİNE (1850)

Georg Friedrich Daumer’in Yeni Çağın Dini makalesine eleştiri olarak 1850’de yayımlanan bu makale tutucu bir Hegelci olan Daumer’nin “doğa ve kadın kutsaldır, insan ve erkekten ayrıdır… İnsanın doğaya, erkeğin kadına kurban edilmesi, tek hakiki, gerçek alçakgönüllülük ve kendini cismanileştirmedir” biçiminde ifade ettiği özcülüğüne verdiği yanıttır.

Marx bu makalede kadınları doğayla eşleştiren, insanlığın dokunulmamış, ruşeym hali ilan eden özcü yaklaşımları mahkum eder. Kadınları doğa-zorunluluk-eşitsizlik eksenine mahkûm eden bu özcülük karşısında 1844 El Yazmaları’ndaki ve Kutsal Aile’deki tartışmalarına geri döner, Daumer ve onun gibi düşünenleri kadınların toplumdaki somut durumlarını tahlil etmek yerine onları özselleştirmekle eleştirir. “Kadınlar doğadır, kuştur böcektir” söylemini “Kadınları retorik bir kültün nesnesi haline getirerek avutma çabası, aşikar bir şekilde ödlekliğe dönüşmüş bir dinin alavereci kurucusunun yüzeyselliği ve cehaleti” olarak tanımlar.

Bundan sonraki çalışmalarında Marx ve Engels kadınların ezilmişliği sorunu ve cinsiyet eşitliği bakımından kuramsal olduğu kadar programatik yönleri de ele almışlardır. Kadınların ezilmişliğini işçi sınıfının genel üretim ve genel yeniden üretiminin bir öğesi olarak konumlandırırlar. Kadınların kurtuluşunun programını işçi sınıfının kurtuluşunun programına bağlarken, işçi sınıfının kurtuluşunun programında kadınların kurtuluşu programının olmazsa olmazlığına ilişkin kuramsal bir alt yapı oluşturdular.

KAPİTAL (1867)

Marx Kapital’de kadınların durumu, aile, geçmiş ve günümüz toplumunda cinsiyete dayalı işbölümleri üzerine tasviri yorumlarda bulunmaktan daha fazlasını yapar.
Marx’a göre, emekçinin bireysel tüketimi gerek sermayenin gerekse üretim ile yeniden-üretimin bir etmenini oluşturur: “İşçi sınıfının yaşamaya devam etmesi ve yeniden-üretilmesi, sermayenin yeniden üretilmesinin her zaman için zorunlu bir koşuludur. Ama kapitalist, bunun yerine getirilmesini, emekçinin hayatta kalma ve üreme içgüdüsüne rahatça bırakabilir.[16] Bu cümle özellikle ‘Marksist feministler’ tarafından çokça eleştirilmiştir. Marx burada, işçinin emek gücü de dâhil olmak üzere, sadece şeylerin üretimini önemli gören kapitalistin bakış açısını tarif etmektedir.

Marx, üretime tek yanlı odaklandıkları için politik iktisatçıları eleştirir. Ona göre üretim ve yeniden-üretim birbiriyle ilişkili bir bütündür. Şöyle der Marx Kapital’de:

Kapitalist üretim, birbirine bağlı, sürekli bir süreç, yani bir yeniden üretim süreci olması nedeniyle, yalnızca meta ve artık değer üretmekle kalmıyor, aynı zamanda, bir yanda kapitalist, öte yanda ücretli emekçi olmak üzere, kapitalist ilişkiyi de üretiyor ve yeniden üretiyor.[17]

Yeniden-üretim, bu anlamıyla, insanın yaratımından daha fazlasını içermektedir. Yani üretim ve yeniden-üretim karşıt ya da ayrı değildir; aksine, çocuk yetiştirmek de dâhil olmak üzere, kapitalist üretimin tüm unsurları, bütünün diyalektik parçalarıdır. Üretim ve yeniden üretim, kamusal ve özel hayat, dışardaki iş ve evdeki iş, fabrika ve mutfak gibi somutlanabilecek iki apayrı alanda gerçekleşmez. Tersine birbirini etkiler.

Sermaye birikimi süreci, Marx’a göre, kapitalist üretim sürecine içkin olmakla birlikte, bu aynı zamanda yeni ücretli işçiler yaratılmasını da içerir. Bu yapılırken “ya nüfusun kadınlar ile çocuklar gibi, eskiden kapitalist üretimce henüz kavranmamış bölümleri boyunduruk altına alınır ya da nüfusun doğal büyümesinin artırdığı işçi kitlesi ona tâbi kılınır.[18] Bu yönüyle yeniden üretim alanı, sanıldığının aksine, fiziksel ve toplumsal olarak kapitalist sermaye birikiminin zorunlu bir özelliğidir.

İnsanın yeniden-üretimini içeren ailedeki toplumsal ilişkiler, kapitalist üretim biçimindeki yerinin dışında tutularak gerçek anlamda anlaşılamaz.

Marx, kamusal alanda üretime ve aynı zamanda özel alanın üretimle doğrudan ilişkili olan yönlerine odaklanır. Bunu yapmakla Marx, özel alanı tamamen görmezden mi gelmiştir? Hayır; Üretim ancak insanın yeniden üretimine içkin özel ilişkiler anlaşıldığında gerçek anlamda kavranabilir.[19]

Marx Kapital’de sanayi ve ev içi imalatta kadınların koşullarıyla ilgili ayrıntılı ve tarihsel bir döküm de yapar. Ama bununla sınırlı kalmaz. Aynı zamanda işçi sınıfı hareketinin gelişiminde kadınların oynadığı rolü de tartışır. İşçi hareketinin sermayeye karşı etkili olabilmesi için ya tüm kadınların ve çocukların işgücünden çıkarılması (kapitalizmin doğası gereği bu hiçbir zaman kalıcı olmayacaktır) ya da kadınlarla erkeklerin eşitler olarak birleşmesi zorunludur. Belirli bir oranda, daha düşük ücretler vererek ve sürekli asgaride eşitlemeye çalışarak sermaye bunu zaten yapar. Ama mesele işçi mücadelesinde kadınların oynayacağı rolü görüp, yeni bir toplumsal düzen kurmaktadır.

Marx Kapital’de aile konusunu da enine boyuna ele alır. Kapitalizmin kendinden önceki aileyi nasıl etkilediğini anlatır. Üretimin tamamen değilse bile çoğunlukla ev içinde gerçekleştiği bir ekonomik sisteme dayanan eski bağlar, üretimin ilk olarak evden kamuya, sanayi üretimine kaymasıyla çözülmeye başlar. Üretim, ailenin biçimini belirlemediği, sadece koşulladığı için, yaşam araçlarının üretimindeki bu önemli değişimlerin, feodal ailenin işlevini sürdürmesi üzerinde büyük etkileri olmuştur. Kapitalist gelişme ve kadınların işgücüne girişi iki yönlüdür. Bir yandan feodal ailenin yapısını, kâr ve egoist çıkarların öncelikli olduğu burjuva aileye doğru evriltir. Diğer yandan, feodal ailenin uğradığı bu çözülme, kadınların daha aşağıda olduğunu varsaymayan, yeni aile biçimi için gerekli nesnel koşulları yaratmıştır.

Marx’ın odaklandığı, kadınlara yönelik olumsuz etkiler değildir sadece. Ortaya çıkan gelişme potansiyelidir. Bu potansiyel açısından, Marksizmin kadınların kurtuluşu için bir eylem ve örgütlenme programı haline gelmesinde önemli bir isim olan Clara Zetkin Kapital’e ilişkin şunları söyler:

Marx burada klasiklere yaraşır bir ustalıkla, kapitalist üretiminin gelişmesini ve özünü en ince dallarına, en karışık aşamalarına değin tahlilci bir biçimde ele alarak ve onun kendine özgü hareket yasasını artı-değer yasasında keşfederek, -özellikle kadın ve çocukların çalışmasını ele alan açıklamalarında- kapitalizmin kadının eski ev ekonomisi faaliyetinin temelini yıktığını, böylece eskiden kalma aile biçimini çözdüğünü, kadını aile dışında ekonomik olarak bağımsızlaştırdığını ve böylece onun eş, anne ve vatandaş olarak hak eşitliği için sağlam zemini inşa ettiğini ikna edici bir biçimde kanıtlamıştır. Ama Marx’ın eserlerinden şu da açık bir şekilde anlaşılmaktadır: sosyalist toplum düzeni ile kadın sorununun tam çözümü için vazgeçilmez toplumsal ön koşulları yaratabilecek olan ve yaratmak zorunda olan tek devrimci sınıf proletaryadır… Kapital’, kadın emeği sorununa, işçi kadınların durumuna, işçilerin yasal olarak korunmasının gerekçelendirilmesine vb. ilişkin olarak paha biçilmez zenginlikte olgular, bilgiler ve yol gösterici fikirlerle doludur… Marx bizi, tam da proleter kadınların savaşma yeteneğini arttırmak için yakıcı bir gereklilik olan küçük, çoğu halde verimsiz günlük çalışmaya layık olduğu değeri verme yönünde eğitmektedir…[20]

Kapital’de yapılan analiz, kadınların ezilmişliğine ve erkek egemen tabiyetine yalnızca “ev içi emek”le yaklaşamayacağımızın kavrayışını da ortaya koyar. Ev içi alan, cinsiyete dayalı işbölümü, yeniden üretim, emek piyasası, devletin rolü, ideoloji ve daha pek çok kategori bu ezilmişliğin çoklu boyutlarını ortaya serer. Bu da kadınların sosyalizm mücadelesindeki yerleri açısından sadece ev emeği ile kapitalizm arasındaki ilişkiden ötesini tahlil etmemizin araçlarını sunar. Mesele, basitçe sadece hane içi değildir, kadınların üretim ilişkilerindeki yerinin toplumun bütünü açısından taşıdığı anlamdır. Kapital bize bu anlamı anlatır. Kadınların eşitsizliğinin sadece kapitalizmin bir “ürünü” olmadığını, aynı zamanda bir “girdisi” olduğunu, kapitalizmin kendisini önceleyen sistemlerden devraldığı eşitsizlikleri kendi işlerliği doğrultusunda dönüştürerek nasıl içselleştirdiğini ve işlevselleştirdiğini, yani kapitalizmin ataerkiyi nasıl yeniden ürettiğini anlatır.

Bu yaklaşım, farklı feminizmlerin ataerkiyi metafizik bir biçimde ele almaya neden olan biçimde hem kadın üzerindeki maddi tahakkümün aracı, hem de bu tahakkümü sürdüren ideoloji hem de bu tahakkümün ilk nedeni olarak ele alan yaklaşımları karşısında kadınların tahakküm altına alınışlarının nedenlerini ve sonuçlarını diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemle ele almanın nasıl mümkün olduğunu gösterir.

FRANSA’DA İÇ SAVAŞ (1870)

Bu çalışmayla Marx, Paris Komünü deneyiminin önemi ve çıkardığı kuramsal sonuçları ele alır. Çalışmada kadınların ilerlemeci bir değişim için vazgeçilmez bir güç olduğunu savunur. Ki o dönem Komün’e karşı en temel saldırılardan biri Komün’e katılan kadınların işlediği suçlar üzerinden yapılıyordu. “Kadınların suçları kadınsılığa karşı işlenmişti” deniyor, muhafazakâr yazarlara göre toplumu korumak için kadınların “doğal olmayan bu davranışları” nedeniyle çok ağır şekilde cezalandırılmaları gerekiyordu. Marx, Komün’ün savunmasına katılan kadınlara yönelik ithamlara meydan okuyarak, kadınların bu savunmanın ve Komün içindeki varlıklarının “daha eşitlikçi bir toplumun koşulları için çalışan tarihsel özneler” olarak görülmeleri gerektiğini vurgular.

1871 Paris Komünü’nde devrim hareketinin kadın katılımcıları, “politik eşitlik, kadınlar için politik haklar” talep ettiler. Paris Komünü’nün tarihi nitelikteki deneyimine işçi, köylü, esnaf ve genel olarak halktan kadınlar kitlesel olarak katıldılar. Komün’ün ilk kararnamelerinden biri, kadınları boyunduruk altına alan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, boşanma hakkı ve çocuklar için nafaka zorunluluğu vb. oldu. Komün sırasında, “Comité des Femmes” (Kadın Komitesi) isimli kadın örgütlenmesi öne çıktı. Çatışma sırasında kazanılan alanların savunulması için “kadın gözetim komiteleri” kurdular. Paris Komünü’nün uygulamaları ve aldığı önlemler, diğer alanlarda olduğu gibi, işçi sınıfının kadın sorununa ve çözümüne ilişkin tutumunu geliştirmek açısından da tarihsel öneme sahip bir deneyim oldu.

Sonraki dönemlerde Marx bu deneyimden de beslenerek işçi sınıfı hareketinin örgütlerine sunduğu programatik önermelerde kadınların somut taleplerinin işçi sınıfının da somut talepleri haline gelmesi yönünde önemli katkılar sundu.

GOTHA PROGRAMININ ELEŞTİRİSİ (1875)

Bu metin Almanya İşçi Partisi için önerilen programa yanıt niteliği taşır.

Marx burada kapitalizmden sosyalizme geçen bir toplumla ilgilenir. Ev içi emeğe de dikkat çeker. Evde yapılan işin değişim değeri olmasa da önemli bir kullanım değeri vardır. Ve görüşleri, ev içinde cinsiyetçi olmayan ve yeni bir toplumsal iş bölümüne de işaret eder. Her zamanki gibi meseleyi, mevcut ilişkilerden kaynaklı bir eşitsizlik olarak ele alır, bu eşitsizliğe neden olan temelin, ancak daha gelişmiş sosyalist bir toplumda çözülmesinin söz konusu olabileceğine vurgu yapar.

FRANSIZ İŞÇİ PARTİSİ PROGRAMI (1880)

Marx, Fransız İşçi Partisi’nin programını yazarken Komün deneyiminden beslenir. Marx’ın yazdığı ve kadınları toplumsal değişimi harekete geçirecek güçler olarak gördüğüne işaret eden metinlerden biridir bu. Üretim araçlarının kontrolünü kazanmak için devrimci eylem çağrısı yaparken, giriş bölümünde aynı zamanda gelecekteki sosyalist toplumda kadınların durumuyla ilgili de saptama yapar: “Üretici sınıfların kurtuluşunun cins ya da ırk ayrımı olmaksızın tüm insanların kurtuluşu anlamına geldiği…[21] Bu, farklı şekillerde yorumlanabilecek bir bölüm olsa da, minimum talepler metni ve bunun girizgahının ilk satırı olması, kadınları da içererek işçi sınıfının tamamını vurgulamanın önemine işaret eder. Ve sonrasında da asgari talepler çok daha özel ve öncelikli olarak kadınların yararına olan koşullar içerir. Mesela, erkeklerin ev içinde kadınların ezmesine izin veren yasalara son verme çağrısı yapar. “Her iki cinsiyetten işçiler için eşit işe eşit ücret” vurgusu yapar. Bu vurgular açık bir biçimde kadın haklarının bugünün sorunu olduğu ve bugünden mücadele edilmesi gerektiğine ilişkindir.

ETNOLOJİ DEFTERLERİ (1880)

1880-1882 yılları arasında Marx’ın tuttuğu notları içeren Etnoloji Defterleri, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabını yazarken faydalandığı notlardır.[22] İlkel toplumun en temel ekonomik birimi olan aile kurumunun incelenmesi, toplumsal anlamda ilk işbölümünün kadın ve erkekler arasında başladığını ekonomi-politik zeminde tartışan ilk eserdir.

Çalışma, ailenin değişiminin üretim tarzlarının değişimiyle bağlantısını ortaya serer. Böylelikle ilkel toplumlarda klanın çözülerek ataerkil ve tek eşli aileye dönüşümünü özel mülkiyet ve köleciliğin ortaya çıkışıyla bağlantılı olarak ele alır. Marx için ilk biçimiyle “aile” ebeveynlerle çocukların birliği değildir; “Aile” (family) sözcüğünün Latince famulus kavramından türediğine dikkat çekerek şöyle der:

İlk anlamında ailenin evli çift ya da çocuklarıyla bir ilgisi yoktu; onun sürdürümü için çalışan ve patria potestas’ın iktidarı altında olan köle ve hizmetkarlar gövdesi ile ilgiliydi. Familia kimi vasiyet belgelerinde varise intikal eden miras, patrimonium’un dengi olarak kullanılır.[23]

Yani familia yalnızca ailenin biyolojik bireylerine değil, aile mülküne gönderme yapmaktadır. Salt biyolojik birim olarak aile çok daha sonralara ait bir gelişmedir.

Kadınların ataerkil aile tipini önceleyen toplumsal örgütlenme biçimlerinde göreli özerk konumlarını ortaya sererken, özel mülkiyetin kurumsallaşması ile sınıflı toplumların çekirdek halinde ortaya çıkışının kadınların eril egemenliğe boyun eğdirilişinin de tarihi olduğunu ortaya serer.

AİLENİN, ÖZEL MÜLKİYETİN VE DEVLETİN KÖKENİ (1884)

Engels’in birkaç ay gibi kısa bir sürede yazdığı kitap Morgan’ın 1877 yılında yayınlanan ve Marx’ın büyük ilgisi gösterdiği Eski Toplum kitabına dayanıyor. Marx’ın Etnoloji Defterleri’nde yarım bıraktığı işi Engels’in Marx’ın ölümünden sonra kaleme aldığı Devletin, Ailenin, Özel Mülkiyetin Kökeni kitabıyla tamamladığını söyleyebiliriz. Engels, kitabında Morgan’ı izleyerek aile örgütlenişinin tarihini, iktisadi yaşamda baş gösteren değişimler temelinde inceler.

Bu çalışmayla birkaç yüzyıl önce başarılan şey şudur; erkek egemenliğinin insanlığın tüm zamanı için bir norm ve ya pek çok toplumda olduğu miti yıkılmıştır. Engels bu çalışmayla erkek egemenliğinin sonsuzdan sonsuza uzanan gerçekler olmadığını anlattı.

Kitap, hem kadınların kurtuluşu perspektifi, hem de materyalist tarih kavrayışı açısından kritik önem taşır. Kadınların ezilme süreçlerinin sınıflı toplumların varlığı ve gelişimine bağlı olarak nasıl ortaya çıktığını, her yeni üretim ilişkilisi içinde nasıl form değiştirdiğini anlattı.

Peki kitabın toplamından ne tür kuramsal sonuçlar çıkar?

Öncelikle kadının ikincilliği evrensel değil, üretim ilişkilerinin karmaşık biçimlenişi içerisinde şekillenen tarihsel-toplumsal bir olaydır. Bu ikincillik, kadının üretim (maddi yaşam araçlarının üretimi) ve yeniden üretim (yeni kuşakların üretimi) süreçleri içindeki konumuyla bağlantılıdır.

Geçim kaynaklarının kolektif olarak üretildiği ve tüketildiği küçük ölçekli toplumlarda gerek bireyler, gerekse toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki ilişkilere eşitlik ilkesi damgasını vurur.

Her durumda özel mülkiyet ve devletin biçimlenişiyle kadın cinsinin ikincilleşmesi arasında bir koşutluk saptamak mümkündür.

Engels, kadın-erkek eşitsizliğinin özel ve kamusal alanların ayrılması, kamusal alanın özel alan karşısında öncelik kazanmasıyla bağlantısını feminist literatürden yaklaşık yüz yıl önce ortaya koymuştur.[24]

Engels’in eserine ilişkin, “antropolojik bulguların onun ortaya koyduğu verileri doğrulamadığına, yeni bulguların tarihin onun ortaya serdiği akış gibi olmadığını gösterdiğine” ilişkin eleştiriler vardır. Yeni bulguların, henüz Darwin’in evrim teorisini ortaya atışının üzerinden çok kısa zaman geçmişken böyle bir yapıt ortaya koyan Engels’in eksik değerlendirdiği ya da değerlendiremediği pek çok noktayı bugün daha iyi bilmemizi sağladığı doğrudur. Ama bu yeni antropolojik bilgiler, küçük ölçekli toplumlarda kadın-erkek ilişkilerinin, sınıflı toplumlara göre daha eşitlikçi olduğu, kadınların çok daha özerk davranabildikleri olgusunun üzerini örtmez. Sonradan bilgisine ulaşılan verilerin varlığı, toplumun üretim kapasitesi ve ölçeği genişleyip sınıflaşma eğilimi arttıkça kadınların özerkliklerini yitirdikleri gerçeğini değiştirmiyor.

Kaldı ki Engels’in yapıtı, bir antropoloji kitabı olmanın ötesindedir. Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin ebedi kurumlar olmadığını, bunların ekonomik, toplumsal, tarihsel koşulların ürünleri, bu nedenle de örgütlü insan eylemiyle dönüştürülebilir ve hatta dönüşmek zorunda olduklarını göstermeyi hedefleyen bir eylem rehberidir.

Engels’in analizi geliştirilmeye ihtiyaç duyabilir ama özü apaçık ortadadır. Doğrudan kullanım için üretimin hâkim üretim biçimi olduğu sınıflı toplumlar öncesinde var olan cinsiyete dayalı işbölümü herhangi bir toplumsal cinsiyet eşitsizliği içeriğine sahip değildi. Kadınlar üretici ve yeniden üretici rollerini bir arada sürdürebiliyorlardı, yani her iki cinsiyet de üretici emek sergiliyordu. Ancak sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla değişim için üretim hâkim biçim olmaya başlayınca, cinsiyete dayalı iş bölümü cinsiyetler arasındaki eşitliği aşındırmaya yaradı. Üretim ve ticaret gitgide evin dışında gerçekleşmeye başladıkça hane esas olarak yeniden üretim alanına dönüştü. Böylece kamusal ve özel ayrımı başladı, mülk sahibi ailelerde de kadınlar giderek daha fazla eve hapsoldu. Ailenin yükselişi bile kadının aile içindeki bağımlı rolünü açıklamaya yeterlidir. İnsanlık tarihinde ilk kez kadınların doğum yapabilme yetisi onları üretimde önemli bir konum sahibi olmaktan alıkoyuyordu.

Engels’in analizinin temel noktaları hala geçerlidir. Kadınlar üzerindeki tahakkümün ve ezilmenin kökenlerinin hane içindeki yeniden üretici rolünde ve ailenin toplumda ekonomik bir birim olmasında yattığını ileri sürer: “Modern bireysel aile kadının açıktan ya da örtülü bir şekilde köleleştirilmesine dayanmaktadır ve modern toplum, bu bireysel ailelerin birer molekül olduğu bir kütledir[25] der Engels.

Yönetici sınıf aileleri bir kuşak sonrasının yönetici sınıflarını yeniden üretmek için yaşarken, işçi sınıfı aileleri bir kuşak sonrasının işçilerini yeniden üretirler. Bu nedenle, farklı sınıflara mensup kadınların deneyimlediği baskının doğası da farklılaşır.

Çekirdek ailede özelleşmiş yeniden üretim sürdükçe, kadınlara uygulanan baskı da sürecektir. Kadınlar için yasal eşitlik hakkının elde edilmesi, kadınlara uygulanan baskının ancak bu baskının temellendiği üretim ilişkileri alaşağı edildiğinde ortadan kaldırılabileceğinin daha net görülmesine yarayabilir.

Kadınlar üzerindeki tahakkümün ve kadınların ezilen bir cinsiyet haline getirilişinin kişisel/özel boyutlarını göz ardı mı etmektedir bu analiz? Hayır, tersine, bunu anlamak doğrultusunda bir kuramsal çerçeveyi Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni çalışmasıyla Engels ortaya koydu.

Engels ev içi baskıdan cinselliğin yabancılaşmasına, cinselliğin metalaşmasından ev işleri angaryasına, dayatılan tek eşlilik ikiyüzlülüğüne kadar kadınlara uygulanan her türlü baskıyı analize konu eder. Üstelik bu analiz, böylesi analizlerin kadın hareketleri sonrası yaygınlaştığı günümüzde değil, katı ahlak anlayışı ile toplumun tasarlanmaya çalışıldığı Viktoryen dönemde yapılmıştır.

Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökeni kadınların tarihsel yenilgisiyle emekçilerin tarihsel yenilgisini, özel mülkiyet ve devletin koşut ortaya çıkış tarihi içerisinde birbirine bağdaştırma girişimidir.

Clara Zetkin, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ne ilişkin şöyle yazar:

… Bu eserden tek tek hipotez olarak ayıklanabilecek, evet ayıklanması gereken şeyler ne olursa olsun; bir bütün olarak bu esere bize, bugünkü aile ve evlilik biçiminin, iktisadi ilişkilerin ve mülkiyet ilişkilerinin etkisi altında tedricen gelişmiş olduğu çok karmaşık koşulları berrak bir şekilde teorik olarak kavrayışın parlak bir yığınını vermektedir.  Ve bu kavrayış bize kadının geçmişteki konumunu doğru bir şekilde değerlendirmeyi yalnızca öğretmekle kalmaz, bilakis kadın cinsinin bugünkü toplumsal konumunu, özel hukuktaki ve devlet hukukundaki yerini anlamak için de sağlam bir köprü oluşturur.[26]

BİTİRİRKEN…

Pek çok feminist yazar, Marx ve Engels’i “ekonomik determinizm” ile, kadınlara uygulanan baskı da dahil olmak üzere tüm sosyal sorunları “sınıf ilişkilerine indirgemekle” suçlar. Bu, Marksizmin kadınların ezilen cins olmasının daha “özel” boyutlarını açıklayamayacağı, çünkü kadınların her zaman (erkekler tarafından) ezildikleri,[27] meselenin sınıf analiziyle ilgili olmadığı iddiasına dayanır.[28] Hatta Marksizmin sadece işyerinin dört duvarı arasındaki sömürüyle ilgilendiği şeklinde bir Marksizm karikatürü bile çizilir.

Bu suçlamaların altında yatan temel önerme, kadınlara uygulanan baskının kısmen “kişisel ve özel bir doğası” olduğu ve “sınıflı toplumlarla ilgisinin olmadığı”, kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerin sonucu olduğudur.

Sosyalist ve Marksist feministlere göre ise “sorun”, Marx’ın emek değer teorisinde kadının ücretsiz emeğine yer verilmemesi, buradan yapılan bir genellemeyle de “kadının ezilmişliği sorununun Marksist teoride analiz edilmemesi”dir. Bu analizlerde Marksizmin “patriyarkayı ayrı bir toplumsal üretim sistemi” olarak incelememesi onun “cinsiyet körlüğünün bir sonucu” olarak ele alınır.

Evet, Marksizm “patriyarkayı ayrı bir üretim sistemi” olarak görmez bu nedenle de böyle incelemez. Bu, tamamen “kadınların ezilmişliği sorununun” kökenlerinin nerede olduğuna ilişkin temel ideolojik farklılıktan kaynaklanır. Marksizmde ezilmenin farklı türleri sınıf sömürüsü bağlamı içine yerleşir. Bunlar öznel deneyimler değildir. Farklı ezilme biçimleri arasında nesnel bir iç içe geçmişlik vardır. Her türden ezilme biçiminin yer aldığı en geniş nesnel bağlam, burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki açık mücadeledir.

Marx; cinsiyet üzerine çok miktarda yazmamış ve cinsiyet ve aile üzerine özgülleşmiş tek bir yapıt ortaya çıkarmamış olsa da Marx’ın cinsiyet ve aile tartışmasının kadınları sadece fabrika işçileri olarak içermesinden çok daha ötelere uzandığı açıktır. Marx’ın diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemi kadınların ezilmişliği sorununu anlamak açısından önemli bir metodoloji ve eylem kılavuzudur. Marx’ın çıkarımlarının anlamını onun yönteminden ayrıştırmamak önemlidir.

Kapitalizm egemen üretim biçimi olarak kalmaya devam ettiği sürece, analizleri Marx’ın çalışmasıyla temellendirmeden, kadınları baskılayan güçleri tam olarak anlamak ve erkekler ile kadınlar arasındaki ilişkileri şekillendirmek imkansızdır[29] diyen Gimenez’e göre Marksist birikim, değişmez a priori formülasyonların tersine gerçek toplumsal ilişkilere ve onların değişen doğalarına odaklanır. Bu özellikle önemlidir; çünkü sosyalist feminist literatürün büyük bölümü erkek ve kadın kategorileri üzerine tarihsel olmayan metafizik soyutlamalara dayanmak eğilimindedir. Oysa sınıfın cinsiyete özgü farklılıkları, cinsiyetin sınıf temelinde parçalanmışlığı, kapitalizmde erkek egemenliğiyle sınıf sömürüsünün birbirine eklemlenmesi üretim tarzının kendi içinde barındırdığı çelişkilerin dinamiğiyle kavranmalıdır. Kadınlar ve erkekler sınıfsal kimliklerini farklı yaşarlar, ancak aynı zamanda kadınların bir cins olarak yaşadıkları baskı sınıfsal konumlarına göre de farklılaşır. Cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelede bu sınıf perspektifinin korunması, kadınların üzerindeki baskıyı kendi eşitsiz güç ilişkilerinin bir parçası haline getirmiş olan bir sömürü sistemine topyekün bir karşı çıkışı da zorunlu kılar. Kadın-erkek ilişkilerini özselleştiren ve böylece toplumsal cinsiyeti tarihi bağlamından çıkaran açıklamalar ise tam da bu tarih dışılık nedeniyle esasen bir “kurtuluş” programı ortaya seremez.

Marksizmi yalnızca sorunun kaynağı açısından “körlükle malul” olmakla değil, aynı zamanda kadınların kurtuluşu bağlamında hiç denecek kadar az önerisi olmakla da suçlayan farklı yaklaşımlardan feminizmlerin tezlerinin aksine; Marksizm, kadınların kurtuluşu fikrinin sosyalist devrim teorisinin bir yan ürünü değil, merkezi bir meselesi olduğunu bize gösterir. Eşitsizliğin temellerini ortaya koymak, görünürde ilişkisiz duran baskıların sömürü sistemini var etme ve desteklemekteki önemli ve genellikle birbirine bağımlı rollerini anlamanın yoludur. Her türlü baskıya karşı mücadele etmek işçilerin nesnel çıkarına olduğu için de farklı baskı türlerini işçi sınıfı mücadelesinin başat gündemleri arasına sokar.[30]

Kadınların ezilmişliği sorununu metafizik açıklamalara düşmeden analiz etmenin yönteminin tarihsel ve diyalektik materyalizm olduğunu ve daha da ötesi sorunun çözümünde bilimsel açıklamaların Marksizmde olduğunu söylemek önemli. Ancak elbette yeterli değil. Hem teorik hem de güncel pratik pek çok konunun bu yöntemle ele alındığı ve tartışıldığı daha çok çalışmaya da ihtiyacımız var.

[1] Zetkin, Clara (2012) “Kadınlar Karl Marx’a ne borçludur?”, Seçme Yazılar, Derleyen: Philip S. Foner, Notabene Yayınları, İstanbul, sf. 128.

[2] Marksist birikimin kadınların kurtuluşu bağlamındaki katkısı elbette Marx ve Engels’in yapıtlarının yanı sıra Marksizmin bir eylem programı olarak ele alındığı sonraki dönem çalışmalara bakılmaksızın eksik anlatılmış olacaktır. Bu yazı, bu açıdan eksik bir yazıdır, yalnızca Marx ve Engels’in yapıtlarına bakmaktadır.

[3] Yani, ataerkinin kadının karşısına diktiği erkek, biyolojik ya da fiziksel özelliklerinden, ya da kadın ile erkek arasındaki evrensel bir cinsel eşitsizlikten dolayı değil, baskı ve sömürüye dayalı bir toplumsal ilişkinin üyesi, aktörü, taşıyıcısı, sürdürücüsü olduğu için tahakkümü sürdürür.

[4] “Toplumsal” olanın tarihsel, sınıfsal ilişkiler içinde anlamlanabileceğine ilişkin bu vurgu, toplumsal cinsiyet kavramı Marksizme içkin bir kavram olmasa da Marksist yöntemin anlaşılır kılacağı bir kavram olarak ele alınmasını da beraberinde getirir. Böyle bir analiz erkek egemenliğinin de yalnızca sınıfsal ilişkilerle belirlenen/koşullanan ya da dolayımlanan bir ilişki değil, aynı zamanda tüm bunlardan dolayı da tarihsel ve diyalektik bir ilişki olduğunun anlaşılmasını olanaklı kılar. (Ebru Pektaş (2017) Toplumsal Cinsiyetin Anahtar Kavramları: Cinsellik, Şiddet, Emek, İleri Kitaplığı, İstanbul)

[5] Brown, Heather A. (2015), Marx’ta Toplumsal Cinsiyet ve Aile, Dipnot Yayınları, İstanbul, sf. 28.

[6] Marx, Karl (2017) 1844 El Yazmaları, Birikim Yayınları, İstanbul, sf. 101.

[7] Örneğin cinselliğin bir egemenlik ilişkisi olmaktan kurtulması insanın türsel bir varlık olarak eylemi haline gelmesiyle koşut. Cinselliğin bir egemenlik alanı olması ise kadınların ikincilleştirilmesi ile doğrudan bağlantılıdır. Kadınların erkeklerle eşit konumlarının her açıdan garanti altına alındığı üretim ilişkilerinde insanın cinsel faaliyeti artık “doğal” bir faaliyet olmayacaktır; ancak o zaman cinsellik insanın bir türsel varlık olarak kapasitesini geliştirdiği koşullarda insanal bir faaliyet olacaktır.

[8] Marx, Karl ve Engels, Friedrich (2017) Kutsal Aile, Eriş Yayınları (dijital baskı), sf. 286.

[9] Marx ve Engels, Kutsal Aile, sf. 286.

[10] Marx, Karl ve Engels, Friedrich (2013) Alman İdeolojisi, Çeviren: Tonguç Ok ve Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 37.

[11] Engels, Friedrich (2003) Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Eriş Yayınları, Ankara (dijital baskı), sf. 8.

[12] Löwy, Michael; Unusual Marx, https://monthlyreview.org/2002/03/01/unusual-marx/

[13] Marx, Karl ve Engels, Friedrich (2017) Komünizmin İlkeleri, http://www.tkp-online.org/sites/default/files/Kom%C3%BCnizminIlkeleri.pdf, sf. 9

[14] Marx, Karl; Engels, Friedrich; Lenin, Vladimir İ. (2000) Marksizm, Kadın ve Aile, Sol Yayınları, Ankara, sf. 168.

[15] Kollontay, “ahlak” tartışmasının bir üstyapıdan ibaret anlaşılmaması için Marksist yöntemin önemli bir zemin sunduğunu ifade eder. “Ahlak” iktisadi temel tarafından mekanik biçimde belirlenen bir sonuç değildir sadece, sınıflar mücadelesi sürecinde biçimlenen ve sınıf mücadelelerini de etkileyen bir ideolojidir. Bu durumda ahlak alanında verilecek mücadele de sınıflar mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. (aktaran Özbudun, Sibel (2015) Marksizm ve Kadın: Emek, Aşk, Aile, Tekin Yayınları, İstanbul)

[16] Marx, Karl (2011) Kapital: Birinci Kitap, Çeviren: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul, sf. 850.

[17] Marx, Kapital: Birinci Kitap, sf. 559.

[18] Marx, Kapital: Birinci Kitap, sf. 821.

[19] Brown, Marx’ta Toplumsal Cinsiyet ve Aile, sf. 113.

[20] Clara Zetkin, “Kadınlar Karl Marx’a Ne Borçludur?”, sf. 153-154.

[21] Marx, Karl (1993) “Fransız İşçi Partisi Programına Giriş”, İşçi Sınıfı Partisi Üzerine içinde, Marx, Karl; Engels, Friedrich; Lenin, Vladimir İ., Sol Yayınları, Ankara, sf. 118.

[22]Son yıllarda Marx ile Engels’in yaklaşımlarını birbirinden ayırmak yönünde bir eğilim söz konusu oldu. Engels’in yaklaşımının daha az felsefik olduğu, daha çok bilimsel olmak adına determinist ve tekçi bir yaklaşım sergilediği, Marx’ın ise ele alınan tarihsel süreçleri ve gelişmeleri çizgisel şekilde görmek yerine bu süreçlerin diyalektik tarihine daha çok yaklaştığını iddia eden bu ayrıştırma kapsamlı bir analizi ve tartışmayı gerektiriyor. Bu nedenle bu yazının kapsamının elvermeyeceği bu tartışmayı burada ele almadık.

[23] Marx, Karl (2013) Etnoloji Defterleri, Hil Yayınları, İstanbul, sf. 31.

[24]Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nin kuramsal değerine ve sonradan ortaya çıkan antropolojik veriler ışığında eleştirilen yönlerine ilişkin önemli bir değerlendirme için bkz. Özbudun, Sibel (2013) “Engels’i Yeni Veriler Işığında Okumak”, Marksizmin Başyapıtları içinde, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, İstanbul.

[25] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, sf. 72.

[26] Zetkin, “Kadınlar Karl Marx’a Ne Borçludur?”, sf. 149.

[27] Örneğin Amerikalı feminist Kate Millet 1970’de yayınlanan Cinsel Politika kitabıyla kültürlerarası ve tarih ötesi bir patriyarka kavramı önerir. Buna göre patriyarka hem evrensel iktidar ilişkilerinin biçimini oluşturmakta hem de sınıflı toplumu önceleyerek birincil tahakkümü teşkil etmektedir. “Erkek iktidarı”, sınıf, ırk, dil, din gibi çeşitli değişkenleri değersiz kılmakta ve tek tahakküm biçimini oluşturmaktadır, çünkü her yerde erkekler yönetmektedir. Aynı yıl içerisinde Kanada asıllı feminist Shulamith Firestone Cinselliğin Diyalektiği’nde, Fransa’da da Christine Delphy Baş Düşman kitabında, toplumsal yapının her zaman ve her yerde kadın ve erkek olarak iki sınıfa bölündüğünü ve erkek sınıfın kadın sınıf üzerindeki tahakküm ilişkisine dayandığını ilan etmişlerdir.

[28] Radikal feminizmin temel özelliği “patriyarkayı başlı başına bir sistem olarak“ ele alarak erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenlik/tahakküm sistemi olarak formülize etmesidir. Kadınların eşleri/babaları ile aynı sınıfa mensup olmadıklarını ve kendilerinin ayrı bir sınıf oluşturduklarını ileri sürer. Kadınlar arasındaki sınıf, dil, din, ulus ayrımlarının onların farklılıkları olduğunu, ancak bu farklılıkların aynı sınıfa mensup oldukları gerçeğini ortadan kaldırmadığını söylerler. Materyalist anlayıştan tamamen yoksun bu yaklaşım, patriyarkanın tüm diğer ayrımcı toplumsal şekillenişleri (sınıflı toplumu) öncelediğini savıyla bilimsel bir tarih anlayışından da tamamen yoksun olduğunu ortaya koyar.

[29] Gimenez’den aktaran Brown, Marx’ta Toplumsal Cinsiyet ve Aile, sf. 210.

[30] Kutsal Aile’nin temel belirlemelerinden biri şudur: “Proletarya, kendi konumunda özetlenen bugünkü toplumun insanlık dışı yaşam koşullarının tümünü ortadan kaldırmadan, kendi yaşam koşullarını ortadan kaldıramaz. Sorun, şu ya da bu proleterin, hatta bütün proletaryanın o an için hangi amacı tasarladığı değildir. Sorun, proletaryanın ne olduğu ve bu oluşa uygun olarak, tarihsel bakımdan neyi yapmak zorunda kalacağıdır.” (Marx ve Engels, Kutsal Aile, sf. 59)