Arif Koşar

 

Giriş

Dijitalleşme ve yapay zeka alanındaki gelişmelerle işletme bazında tam otomasyon örnekleri artıyor. Önümüzdeki yıllarda daha da artması muhtemel.

Tam otomatik işletmelerde -en azından teorik olarak- insan müdahalesi yok. İşçi istihdam edilmediğinden ışıkları açmaya gerek kalmıyor ve bu nedenle karanlık fabrika olarak anılıyorlar.

En ünlü karanlık işletmelerden biri Japonya’da faaliyet gösteren Fanuc tesisleri. Fabrikada robotlar CNC takım tezgahı gibi çeşitli makineleri üretiyor. İşçilerin sadece rutin bakım ya da bir sorun çıkma olasılığı nedeniyle işyerinde bulunduğu tesis, aylık bakım için verilen aralar dışında kesintisiz 25 gün üretim yapıyor.[1] Çek yazar Karel Kapek, 1920 yılında yazdığı Rossum’un Evrensel Robotları isimli oyunda benzer bir durumunun hayalini kurmuştu. Robot üreten robotlar.[2]

Kapek, 20. yüzyılda, makineler dev adımlarla hayatı işgal ederken, insan-makine ilişkisini çeşitli boyutlarıyla sorguluyordu. Fanuc’un bununla pek de ilgilendiğini sanmıyoruz. Onlar için önemli olan işçilerin üretim sürecinden neredeyse tamamen çıkarılmış olması ve bunun sağladığı faydalar. Başta verimlilik. Çünkü, robotlar yorulmak bilmeden, kesintisiz şekilde, günün 24 saati çalışıyor. Elbette bakım masrafları var, ancak hiçbir zaman ücret zammı talep etmiyorlar. Herhangi bir şikayetleri yok. Hastalanmıyor ya da yıllık izne çıkmıyorlar. Sendikalara üye olup söz hakkı da istemiyorlar. Kapek’in, bir bakıma distopik hikayesi, Fanuc patronları için oldukça kârlı bir ütopya anlamına geliyor. İşçilerin olmadığı ama patronların zenginlik içinde yaşadığı bir kapitalist ütopya… Aristotales’in Politika’da kurduğu hayal adeta gerçek olmuştu: “… dokuma tezgâhının mekiği kendiliğinden gidip gelse, lirin mızrabı kendiliğinden çalsaydı, o zaman ne yapımcıların işçiye gereksinmesi olurdu ne de efendilerin köleye.”[3]

Fanuc dışında da tam otomatik ya da buna yakın işletmeler var. Hollanda’da elektrikli tıraş makineleri üreten Philips fabrikasında birkaç kalite uzmanı dışında işçi yok. Alman Stihl’nin Virginia Beach’te kaynak, perçinleme, boyama ve paketleme işlemlerinin baştan sona otomatikleştirildiği motorlu testere üretim tesisi var.[4] Constellation Brands’ın Meksika’daki bira fabrikasında vardiya başına sadece 6 işçi çalışıyor.[5]

Karanlık işletmelerin sayısı bugün için oldukça az. Buna rağmen bazı önemli soruları gündeme getiriyor. Mesela, işçi sınıfının ekonomik faaliyet içindeki rolü ne olacak? İşlerin ortadan kalktığı ya da önemini yitirdiği bir dünyaya doğru mu ilerliyoruz? Böyle bir dünyada toplumsal ilişkiler hangi temelde kurulacak? Zenginliğin üretimi ve paylaşımı nasıl gerçekleşecek? Marksistler açısından ayrıca önem taşıyan sorular da var. Kendisini liberal demokrat olarak tanımlayan tarihçi Yuval Noah Harari’nin 21. Yüzyıl İçin 21 Ders kitabında sorduğu soru bunlardan biri: “İşçi sınıfı olmadan işçi sınıfı devrimi nasıl gerçekleştirilebilir?[6]

Burada dile getirdiğimiz birkaç soru bile konunun çok boyutlu olduğunu göstermek için yeterli. Teknoloji, bir yandan kapitalist üretim tarzı içerisinde üretiliyor, öte yandan toplumsal yaşamının tüm boyutlarını ciddi bir biçimde etkiliyor, değişime zorluyor. Dijitalleşmeyle, yaşam adeta dijital bir formda yeniden varlık kazanıyor. İş ilişkileri, üretim, ticaret, kültür, boş zaman pratikleri az ya da çok dijitalleşmeden nasibini alıyor.

Konu çok boyutlu olmakla birlikte biz bu makalede sadece bir boyutun üzerinde duracağız. Ele alacağımız temel soru şu: Marksist emek değer teorisi uyarınca, karanlık işletmelerde artı-değer üretilmiyorsa kapitalistin kârı nereden gelmektedir? Bununla bağlantılı olarak, gelecekte, işçisiz fabrikaların yaygınlaşmasıyla kapitalizm kendiliğinden bir çöküşle mi karşılaşacaktır? Bu sorular, özellikle ikincisi, farklı iktisadi yaklaşımlar için de tartışma konusudur. Bununla birlikte otomasyonun yaygınlaşmasıyla işçi sınıfının küçülmekte olduğu, artı-değer üretiminin azaldığı, kapitalizmin işe dayalı temellerinin çözüldüğü ve bir tür kendiliğinden çöküşe gittiği sosyalistler ya da sosyalizme ilgi duyanlar arasında yaygın bir yanılgı olarak varlığını sürdürmektedir.

 

Artı-değerin paylaşımı

İlk sorudan başlayalım:

Emek gücünün müdahalesinin olmadığı işletmelerde artı-değer üretilir mi?

Hayır. Artı-değer sadece canlı emek gücü tarafından mal ya da hizmet üretimi sırasında üretilir. Kapitalist üretim tarzında, üretim sürecinin başlangıcında, para sermaye (P) ile önce üretim araçları ve hammadde alınır, ardından emek gücü istihdam edilir. Bu aşamada para sermaye (P) meta sermayeye (M) dönüşmüştür (P-M). Meta sermayenin belirli bir organizasyonla işletilmesi sonucu yeni bir meta (M’) üretilir (M…M’). Bu yeni meta yığını (M’) sermayenin satmak için ürettiği üründür. Artı-değer üretim aşamasında (M…M’) üretilmiştir. Üretim araçları ve hammadde kendi değerini doğrudan metaya aktarırken emek gücü kendi değerinden (pratikte ücretinden) daha fazlasını metaya aktarır.[7] Emek gücü örneğin dört saatte kendi değerine eş değer bir üretim yaparken, sekiz saat çalıştığında dört saatlik bir fazlalık üretmiş olur ve bu fazlalık artı-değer olarak tanımlanır. Üretilen metanın satışı gerçekleştiğinde meta yeniden paraya dönüşmüştür (M’-P’). Elde edilen son para (P’), başlangıçta yatırılan para sermayeden (P) fazladır. Zaten kapitalist üretim tarzında sermaye yatırımının amacı bu fazlalığı, yani artı-değeri elde etmektir.[8]

P-M…M’-P’ olarak ifade edebileceğimiz sermaye devresinde, artı-değer sadece üretim (M…M’) aşamasında üretilir. Emek gücünün dahil olmadığı, makine ya da robotların tüm üretim sürecini gerçekleştirdiği koşullarda artı-değer üretilmez.

O zaman şu soruyu sormamız gerekir: Eğer karanlık işletmede artı-değer üretilmiyorsa, kapitalist, artı-değerin formlarından birini, yani kârı nasıl elde etmektedir?

İlginç, hatta çelişki gibi görünen bu durum, aslında kapitalist üretim tarzında tipiktir. Kafa karışıklığının nedenlerinden biri, analizin genellikle Kapital’in birinci cildiyle sınırlı tutulmasıdır. Marx, Kapital’de artı-değerin üretimi ve el konulmasını, buradan kalkarak kapitalizmin temel yasalarını açıklarken konuyu adım adım ilerletmiştir: Soyuttan somuta… Somut ve gözle görülür işleyişe gelirken, bu gerçekliğin oluş mekanizmasını yüksek bir soyutlama düzeyinden başlayarak açıklamıştır. Soyut ve bulanık resmi adım adım somut ilişkiler olarak düşüncede yeniden inşa etmiştir. Örneğin, ilk cildin büyük bölümünde, tüm sektörlerde değişen ve değişmeyen sermaye[9] oranının (sermayenin organik bileşiminin) aynı olduğu varsayılmıştır. Gerçek dünyada bu mümkün değildir. Kapital’in üçüncü cildinde bu soyutlamanın ötesine geçilmiş, farklı sektörlerde sermayelerin farklı organik bileşimlerinin olduğu koşullar analiz edilmiştir. Bu dahi, henüz tam olarak gerçek dünya değildir. Ancak artı-değerden artı-değerin somut formlarından birisi olan kârın oluşumuna geçilmiş, gerçek dünyaya biraz daha yaklaşılmıştır.

Marx, henüz Kapital’in birinci cildinde, artı-değerin üretimi ve gerçekleşmesinin -bağlantılı ama- ayrı süreçler olduğunu açıklamıştır. Tartışmamız açısından bu oldukça önemlidir. Artı-değer, metanın üretimi (M…M’) aşamasında üretiliyor olsa bile artı-değerin gerçekleşmesi ancak metanın satılmasıyla (M’-P’) mümkündür. Satılmadığı sürece kapitalistin elinde anlamsız -ve değersiz- bir meta yığını olarak kalacaktır. Ancak piyasada satıldığında, metalarda içerilen artı-değer varlık kazanabilir ve gerçekleşmiş olur.[10]

Eğer, artı-değer işletme bazında üretilmekle kalmayıp işletme bazında gerçekleşseydi, yani her kapitalist kendi işletmesinde üretilen artı-değere el koysaydı, emek yoğun bir sektörde yatırım yapmak çok daha kârlı olurdu. Bir örnekle açıklayalım:

Büyük bir özel okul zincirinde 10 milyon dolarlık değişmeyen sermaye yatırımı karşılığında toplamda 10 milyon dolar ücret alan 1000 işçi çalıştığını varsayalım. Otomobil işletmesinde ise 100 milyon dolarlık değişmeyen sermaye yatırımı karşılığında yine toplamda 10 milyon dolar ücret alan 1000 işçi çalıştığını düşünülelim. Görülebileceği üzere eğitim sektörü emek yoğun, otomotiv sektörü sermaye yoğundur. İşçilerin aynı süre, örneğin metaya kendi ücretlerinin iki katı değer katacak kadar çalıştığı varsayıldığında, iki işletmede de üretilen artı-değer 10 milyon dolar olacaktır. Böylece toplamda 20 milyon dolar yatırım yapan özel okul kapitalistinin kâr oranı %50, toplamda 110 milyon dolarlık yatırım yapan otomobil kapitalistinin kâr oranı %9,1’dir.

Elbette %50 kâr elde etmek varken hiçbir kapitalist %9,1’lik kâr oranını tercih etmez. Kapitalistler özel okul açma yarışına girer. Ancak talebin ötesinde okul açılmasıyla birlikte kâr oranları düşmeye başlar. Öyle ki, yüksek kârlı dönemde yapılan aşırı yatırımlar sonucu bu işletmelerin bir bölümü iflas eder. Sermaye yatırımlarının sektörler arasındaki hareketi[11] ile zamanla bir ortalama kâr oranı oluşur.[12]

Yukarıda verdiğimiz iki işletmeli örnekte ortalama kâr oranı %15,4’tür. Her iki işletme de ürününü (burada eğitim hizmeti ve otomobil) yaptığı sermaye yatırımının üstüne ortalama orana yakın bir kâr ekleyerek satmaya çalışır. Böylece özel okul sahibi kapitalist eğitim hizmeti metasının satışıyla 3,1 milyon dolar kâr ederek işletmesinde üretilen artı-değerden çok daha az, otomobil fabrikası sahibi ise 16,9 milyon dolarla kendi fabrikasında üretilenden çok daha fazla artı-değere el koymuş olur. Görüldüğü üzere ortalama kâr oranını oluşturan mekanizma ile kapitalistler doğrudan istihdam ettiği işçiler tarafından üretilen artı-değere el koyamaz ya da bununla sınırlı kalmaz.  Toplum genelinde üretilen artı-değer kapitalistler arasında çeşitli biçimlerde, öncelikle ortalama kâr oranı temelinde paylaşılır.[13]

Artı-değerin üretilmesi ile piyasada gerçekleşmesi arasındaki bu kopukluk her kapitalisti istihdam ettiği işçilerin ürettiği artı-değerden daha fazlasına el koyma arayışına girer. Ayrıca üretken olmayan sektörlerde faaliyet sürdüren kapitalistler de başka işletmelerdeki işçiler tarafından üretilen artı-değere el koyma olanağına kavuşurlar. Finans sektörü bunun tipik bir örneğidir. Artı-değer üretilmemesine rağmen finansal şirketler üretken alanda üretilen artı-değerin bir kısmına el koyar. Ticaret ve finans kapitalist üretim tarzının olmazsa olmaz alanlarıdır, ancak, bu alanlardaki faaliyet toplumun toplam üretimine/zenginliğine bir katkıda bulunmaz. Aynı meta onlarca kez el değiştirse de sonuçta elde aynı meta vardır. Ancak, her el değiştirmede aracı olan kapitalistler bir kâr elde eder. Bu kârın kaynağı yeni bir değer/zenginlik yaratımı değil, toplumun başka bir alanında üretilmiş olan değerin piyasa mekanizması aracılığıyla kazanılmasıdır.

İşte, karanlık fabrika sahibi kapitalistin kârı, artı-değerin üretimi ile piyasada gerçekleşmesi arasındaki bu ikilikten kaynaklanır. Karanlık fabrikada artı-değer üretilmemekle birlikte, kapitalist, metasını maliyetinin üzerine en azından ortalama bir kâr ekleyerek piyasaya sürer. Elde ettiği kârın kaynağı, toplum genelinde başka işletmelerdeki işçilerin ürettiği artı-değerdir. Tıpkı az sayıda işçi çalıştıran Twitter, Facebook, Apple gibi tekellerin çok büyük bir artı-değer kitlesine el koyması, hisse senedi sahiplerinin hisse fiyatlarındaki radikal artışlarla finansal kâr elde etmesi, bankaların üretken faaliyetleri olmaksızın büyük kârlar elde etmesi, toprak ya da konut sahiplerinin rant biçimde artı-değere el koyması gibi karanlık işletme sahipleri de belirli bir artı-değer kitlesine piyasadaki ticaret aracılığıyla sahip olurlar. Dolayısıyla bu olağanüstü bir durum değil kapitalist üretim tarzında tipik olandır.

 

Kendiliğinden çöküşe doğru mu?

Burada doğrudan konumuz olmamasına rağmen bazı yanlış anlamaları önlemek açısından birkaç noktanın altını çizmekte fayda var.

Öncelikle, karanlık fabrika deneyimleri, zaten açık olduğu üzere, kapitalistin kâr etmemesi anlamına gelmiyor. Böyle olsaydı, hiçbir kapitalist işçi sayısını azaltıp verimliliği arttırmaya çalışmazdı.

Peki, karanlık işletme örneklerinin yaygınlaşması, üretimin giderek tam otomatik hale gelmesi ve işin ortadan kalkmasıyla işçi sınıfının küçülmesi gibi bir durum söz konusu olabilir mi? Bu sorunun artı-değer tartışmasıyla ilgisi şu: Bu varsayımla hareket edildiğinde, işçi sınıfının küçülmesiyle üretilen toplam artı-değer miktarı azalacak ve şirketlerin yeterli kâr etmesi giderek imkansız hale gelecektir. Artı-değer üretiminin olmadığı bir “kapitalizm”, kapitalizmin kendiliğinden çöküşü anlamına gelir.

Bu argümanın doğru gibi gözüken bir yanı vardır ama hatalı bir varsayıma dayanır. İşçi sınıfının küçüldüğü fikri gelişen teknolojilerin yarattığı bir yanılsamadır. Dahası, genel sağduyuya uygun bir yanılsamadır. Burjuva düşünürlerin teknolojinin her şeye kadir olduğu ve emeğin önemini giderek yitirdiği biçimindeki yaygın propagandayla da çakışmaktadır. Ancak, kapitalist üretim tarzının genel eğilimleri sağduyuya pek uygun işlemez. Teknolojik gelişmeler beklentinin aksine yeni işler ve sektörlerin yaratılması biçiminde işlevsel olmaktadır. Sermayenin birikim zorunluluğu işçi sınıfının -finansallaşma ve otomasyon eğilimine rağmen- büyümesini koşullamaktadır.

Teknolojik gelişmeler ve otomasyondaki artış tek tek işyerlerinde çoğu zaman işçi sayısında oransal ve kimi zaman niceliksel bir düşmeye neden olur. İşçisiz ya da geçmişe kıyasla işçi sayısının oldukça düştüğü işletme örnekleri saymakla bitmez. Bununla birlikte, toplamda işçi sayısı azalmak bir yana kuvvetli bir artış halinde. Demografik kriz nedeniyle bunun istisnası sayılabilecek Almanya, Japonya gibi ülkeler var ancak bu ülkelerde hem işçi sayısı yavaş olsa da artışta hem de işgücü açığı en büyük problem olarak ifade edilmektedir. Bu istisnalar bir yana tek tek ülkelerde ve toplamda dünya genelinde işçi sayısında alabildiğine hızlı bir artış söz konusu. 1991 yılında dünya genelinde ücretli ve maaşlı çalışanların sayısı 1 milyar civarında iken 2021’de 1 milyar 750 milyonu aşmıştır.[14] Ayrıntılarına burada girmeyeceğiz bu durum, teknolojinin kapitalist bağlamda ve sermaye birikiminin bir uzantısı olarak var olması ve kullanılmasıyla ilgili. Kapitalist üretim tarzı bir yanda işletme başına işçi sayısını azaltırken, yeni işler, işletmeler, sektörler yaratmak ve yeni işçi kitlelerini kapitalist sömürü girdabına çekmek zorundadır. Dolayısıyla yönelim işçisiz bir üretim ve kapitalizme doğru değildir. Bu türden bir kapitalist ütopya işçiler ve mücadeleleriyle uğraşmak durumunda kalan her kapitalistin rüyalarını süslese de genel eğilim aksi yöndedir.

İşçi sayısındaki artışla üretilen artı-değer kitlesi de büyüyor. Bu tablo, artı-değer yetersizliğiyle bağlantılı kendiliğinden çöküş varsayımını çürütmektedir.[15]

Kendiliğinden çöküş argümanına varmasa dahi kapitalizmin genel eğilimleri açısından kritik bir boyut daha vardır: Otomasyondaki artışla sermayenin organik bileşimi yükselmekte, bu da işçi ücretlerinin (değişen sermaye) toplam sermayeye oranında azalmaya neden olmaktadır. Bunun sonuçlarından biri toplam sermaye yatırımında işçilere ayrılan payın oransal olarak küçülmesi, dolayısıyla üretilen artı-değerin (mutlak olarak artıyor olsa da) toplam sermayeye oranla azalmasıdır.[16] Bu da tek tek ülkelerde ve dünya genelinde gözlenen kâr oranlarındaki düşme eğilimini açıklamaktadır.[17]

Ancak, bu durum, yine kapitalizmin kendiliğinden çöküşü anlamına gelmez. Dünyada ücretli emek haline getirilememiş ve neredeyse dünya işgücünün yarısına denk gelen iki milyara yakın emekçi vardır. Buradan, artı-değer üretimi ve kâr oranlarındaki düşüş baskıladıkça sermayenin emekçi sınıflara, onları mülksüzleştirmek ve sömürü oranını arttırmak üzere çok daha yoğun bir savaş açacağı sonucuna varmak mümkündür.

Son olarak tekrar vurgulamak gerekirse, teorik olarak tam otomasyonun egemen olduğu bir tür kapitalizm hem artı-değer üretimi hem de artı-değerin gerçekleşmesi açısından mümkün değildir. Öte yandan güncel veriler de sermaye birikiminin uzantısı olarak otomasyonun işin tasfiye olduğu (mesela neo-feodal ya da post-kapitalist) bir topluma yol açmadığını, aksine otomasyonun işçileşmeyle bir arada var olduğunu göstermektedir. Ve bu, mantıksal bir hata değil kapitalist üretim biçiminin tipik sonuçlarından biridir. Kapitalizm bağlamında otomasyon ve yapay zeka gibi ileri teknolojilerin kritik etkisi “işin sonu”nu getirmekten ziyade işin içeriği, yapılış biçimi ve işçi sınıfının bileşiminde yol açtığı önemli değişimlerdir.

 

[1] Weber, A. (2019) “Lights-Out Automation: Fact or Fiction?” Assembly, https://www.assemblymag.com/articles/94982-lights-out-automation-fact-or-fiction?

[2] Capek, K. (2021) Rossum’un Evrensel Robotları, çev. A. Eylem, Notabene Yayınları, İstanbul.

[3] Aristoteles (1975) Politika, çev. M. Tuncay, Remzi Kitabevi, İstanbul, sf. 12.

[4] Weber, “Lights-Out Automation: Fact or Fiction?”

[5] Tracy, P. (2016) “Lights out manufacturing and its impact on society”, RCR Wireless News, https://www.rcrwireless.com/20160810/internet-of-things/lights-out-manufacturing-tag31-tag99

[6] Harari, N. H. (2018) 21. Yüzyıl İçin 21 Ders, çev. S. Siral, İstanbul: Kolektif Kitap, s. 49.

[7] Marx, K. (2000) Kapital: Birinci Cilt, çev. A. Bilgi, 6. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 195.

[8] Marx, Kapital: Birinci Cilt, sf. 188.

[9] Değişen sermaye emek gücünün değeri karşılığında ayrılan sermayedir. Değişmeyen sermaye ise üretim araçları, hammadde ve enerjinin alımında kullanılan sermaye bölümüdür. Emek gücü, iş süreci sırasında kendi değerinden fazlasını metaya kattığı için, emek gücüne ayrılan sermaye değişen sermaye olarak adlandırılmıştır.

[10] Marx, Kapital: Birinci Cilt, sf. 168.

[11] Elbette, sektörler arasında akış sınırsız ve kuralsız değildir. Örneğin her kapitalist otomobil sektörüne yatırım yapamaz. Bunun için büyük bir sermaye birikimine sahip olmak gerekir. Ayrıca otomobil sektörü tekelci bir piyasadır ve yeni girişlere büyük ölçüde kapalıdır. Ancak, küçük tekstil işletmeciliği, bir ölçüde yeni yatırımlara açıktır. Örneğin maske satışları ve kârlar patlama yaptığı için bu alana yatırım pandemi döneminde artmıştır.

[12] Marx, K. (2003) Kapital: Üçüncü Cilt, çev. A. Bilgi, 4. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 176.

[13] Marx, Kapital: Üçüncü Cilt, sf. 186.

[14] Statista (2023) “Number of employees worldwide from 1991 to 2022”, https://www.statista.com/statistics/1258612/global-employment-figures/

[15] Konunun bir de işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki mücadele, devlet aygıtı ve iktidar boyutları var. Makalenin içeriğini artı-değer bağlamıyla sınırladığımız için bu boyutların ayrıntılarına burada girmiyoruz.

[16] Marx, Kapital: Üçüncü Cilt, sf. 189.

[17] Dünya genelinde ve çeşitli ülkelerde düşen ortalama kâr oranlarına ilişkin çalışmaların bir özeti için bkz. Roberts, M. (2022) “A world rate of profit: important new evidence”, https://thenextrecession.wordpress.com/2022/01/22/a-world-rate-of-profit-important-new-evidence/