Yusuf Akdağ

 

Yarı sömürge, geri tarım ülkesi, bağımlı kapitalist ülke, dünyanın 21. büyük ekonomisi ya da “yeni emperyalist-alt emperyalist” gibi yapısal ve matematiksel tanımlama ve tespitlerle işaret edilen Türkiye’de kapitalist gelişme düzeyi ve sermaye birikimi sorunu onlarca yıl öncesinden başlayarak tartışma konusu olageldi. Yaygın kabul gören anlayışlardan birine göre Osmanlı’da da Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk yarım yüzyıllık sürecinde de farklı sınıfların varlığını olanaklı kılan koşullar oluşmamıştı. Devlet eliyle milli sermaye-milli burjuva yaratma politikasını yoktan var ediş süreci olarak algılayan bu görüşü ileri sürenlerin, Osmanlı toprak sistemi ve tekellerin egemenliği koşullarında kapitalistleşmenin sorunları gibi başlıca iki baskın gerekçesi bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin merkeziyetçi yapısının ekonomik yaşamı tekdüze hale getirdiği; ticaretin devlet elinde olması ve devletin tanıdığı yetki ve tavizlerle işleyen ekonomiyi kontrol mekanizmasının, tüm mülkün sahibi merkezi idare dışında özel mülkiyetin gelişimini ve sınıf farklılaşmasını engellediği belirtilerek[1] bu durumun Cumhuriyet’e de miras kaldığı ileri sürülüyor; bunun da 1950’li yıllara dek, “bürokrasi sınıfının karşısına” bağımsız bir sınıfın çıkmasını olanaksız kıldığı iddia ediliyordu. Bu iddia günümüzde de kimi akademisyen ve tarih araştırıcılarınca savunuluyor.[2]

Sadece bu da değil. Türkiye’de kapitalist gelişme sürecini, emperyalizm çağını gerekçe göstererek bir tür tarih dışı yaklaşımla okuyan ve ülkenin gelişme düzeyini olduğundan daha geri gösteren bu yazar ve akademisyenlerin yanı sıra[3], Türkiye’yi, özellikle son on yıllarda dışarıya bir miktar sermaye ihraç eden bir ülke olması, yayılmacı politikalar izlemesi ve bu doğrultuda askeri eylemlere girişmesini veri alarak “yeni emperyalist” veya “alt -emperyalist” ülke konumunda gösterenler de vardır.[4]

 

Bu her iki görüş ve yaklaşımı yanlışlayan çeşitli olgusal verilerden söz edilebilir.

Önce birinci yaklaşıma bakalım: Osmanlı, bilindiği üzere merkezi feodal bir imparatorluktu. Bütün Osmanlı toprakları padişahın mülkü sayılırdı. Toprakların kullanımı-işletilmesi ise miri toprak sistemi olarak ifade edilen bir sisteme göre gerçekleştirilirdi. Ancak Osmanlı toprak sisteminin, tüm arazilerin merkezi imparatorluğun mülkiyetinde olması nedeniyle Batı türü feodal ilişkilerin ortaya çıkmasına kapalı olduğu savı, Osmanlı topraklarında yaşanan iktisadi-sosyal değişimi görmezden gelen bir genellemeden ibarettir. Osmanlı’da tımar sahibi, “merkezi iktidarın bir temsilcisi olmasına karşın, bulunduğu bölgede bir yerlinin ayrıcalıkları”yla da hareket edebiliyordu. Reayadan (köylü) vergi alıp asker oluşturma, toprağı kullanma hakkını mirasçılarına bırakma hakkına da sahip olan tımar sahipleri, bu durumdan yararlandılar ve özellikle de Osmanlı’nın gerileme döneminde olmak üzere, toprakta merkezi mülkiyetin dışında da özel mülkiyet ilişkileri ortaya çıktı. Bu durumun bir sonucu olarak mültezimlerin ve tımar sahiplerinin toprakta mülk sahipliği olanakları genişledi ve klasik manada feodal toprak sahipliği giderek artan ve yaygınlaşan şekilde ortaya çıktı.

Tarımsal üretimin “fazlası”na el koyma ve “el altından pazarlama” olanaksız değildi. Nitekim zamanla merkezi devlet düzeninin bozulmasından da güç alan iltizam sahiplerinin toprak üzerinde kurduğu özel mülkiyet yaygınlaşmaya başlamış ve toprakta büyük özel mülkiyetin koşulları da oluşmuştu.

Osmanlı topraklarında ticaretle uğraşan bir kesimin öteden beri varlığı saklı tutulursa, 16. yüzyılda hammadde teminiyle uğraşan ve çeşitli mallar üreten bazı işletmelerin olduğu görülüyor. Batılı kapitalist ülkelerle ve bu ülkelerin çeşitli şirketleriyle girilen ilişkiler ve içeride yaşanan çözülmeler sonucu, özellikle 19. yüzyılda ticaret, ulaşım ve hizmetler alanında kapitalist gelişmenin dayanağı bir sermaye birikimi oluşmaya başlamıştı.[5] İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da kapitalist sanayileşmenin görüldüğü dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nda kırda tarımsal üretim, kasabalarda dokumacılık, giyim, gıda, madeni ev eşyası ve yapı gereçleri üretimi yapılıyordu. Ancak Osmanlı pazarı kapitülasyonlar ve ticaret anlaşmaları dolayısıyla Batı’da üretilen mallara açıktı.[6] Osmanlı’nın Batılılarla girdiği ekonomik-mali ilişkiler, yabancı tacir ve devletlerin ihtiyaç duydukları ürünlerin (çoğunlukla hammadde) teminini içeriyor; Osmanlı toprakları, Batılı ülkelerin sınai ürünlerine pazar olurken, yabancı sermayenin Osmanlı’daki faaliyet alanı giderek genişliyordu. Bu durum, 1838 Ticaret Anlaşması’nın İngilizlere tanıdığı ayrıcalıklarla birlikte daha belirgin bir hal aldı. Kırım Savaşı, Fransa ve diğer Avrupalı güçlerin Osmanlı üzerindeki etkisini arttırmakla kalmadı, tahvil karşılığı borçlanması nedeniyle mali bağımlılığını da artırdı.

1838 Türk-İngiliz Ticaret Anlaşması’yla İngiliz sermayesine tanınan ayrıcalıklardan biri de sınai ürünlerin düşük gümrük vergisi (%5) ile Osmanlı pazarına girişiydi. Sonraki yıllarda diğer ülkelere de tanınan bu ayrıcalıklar, geri üretim teknolojisine sahip Osmanlı sanayiinin dış ürünler karşısında tutunamamasına yol açıyordu. 1858 tarihli Toprak Yasası’yla toprakta özel mülkiyetin kabul edilmesi ve ekonominin yabancı sınai ürünlere ve sermayeye açılması sonucu, Anadolu’nun batı bölgeleri başta olmak üzere pazar için üretim giderek yaygınlaştı. Tütün, pamuk gibi pazara yönelik sınai ürün üretiminin yaygınlaşması, toprağın özel mülkiyete geçişini de hızlandırıcı rol oynadı. Tanzimat dönemi sonrasında küçük sanayi üretiminde artış görüldü. Ticaret, bankacılık ve sigortacılık ve daha geriden olmak üzere madencilik ve enerji alanına yabancı sermaye girişiyle birlikte, sermaye birikimi ve yerli üretim, bu alt sektörlerde daha belirgin bir görünüm gösterdi.[7] Pazara yönelik üretim yapılıyordu ve sermaye birikimine sahip bir kesim vardı. Balkanlarda ise kapitalist gelişme daha ileri boyutlardaydı. 1840’lı yıllarından itibaren çok sayıda ticari kuruluş ve üretici (tekstil, gıda, tütün vb.), küçük ve orta boy işletme faaliyet halindeydi. Nitekim başlangıçta Osmanlı’nın bekasını dert edinerek harekete geçen, süreç içindeyse “Müslüman Türk”ün bekası anlayışıyla ekonomiyi ve demografiyi milliyet sarmalına almaya yönelen Jön Türklerle İttihat ve Terakki yönetiminin, mülkiyete el değiştirtme olarak da ifade edilebilecek politika izlediği, Rum-Ermeni azınlıkların elindeki birikime el koyduğu tarihi kayıtlar içindedir. İster milli Türk ticaret burjuvazisi densin, isterse “milli eşraf ve mütegallibe” olarak feodalizmin kara kaftanının altına sığdırılmaya çalışılsın, 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren “modern sınıf” oluşumunun koşulları oluşmuştur.

1908-1918 yılları arasında gıda ve dokuma ağırlıklı 70’i aşkın anonim şirket kuruldu. Sanayi üretiminin ekonomi içindeki payı 1907’de %10,1, 1913’te %11,5 ve 1914’te %10,1 civarındaydı. 1912’de, Osmanlı’da kağıt, cam, kumaş, pamuk tohumu yağı, çimento, kiremit, mobilya ve deri mamulleri üretimi yapılıyordu.[8] 1913 yılı sanayi sayımına göre en az 10 işçi çalıştıran toplam 564 sanayi işletmesi bulunmaktaydı. Gıda ürünleri, dokuma ve deri işletmeciliğinin ağırlıklı yer tuttuğu bu işletmeler arasında 53’ü en az 100 kişi çalıştırmaktaydı ve toplam işletmelerin 316’sı İstanbul başta olmak üzere ülkenin batı bölgesinde bulunuyordu.[9] 1915 belirlemelerine göre Müslüman Türk girişimciler imalat sanayi alanında %15 oranında pay sahibiydiler.

Sınıf oluşumunun ekonomik dayanak ve koşullarını ya tümüyle reddeden ya da azımsayan iddia(lar), Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen dönemdeki kapitalist gelişme süreci açısından da geçersizdir. Jön Türklerin, İttihat ve Terakki yönetiminin ve M. Kemal ve Cumhuriyet’i kuran “kadro”nun “bir sosyal sınıfın ve grubun sözcüsü” olmadığı iddiası dayanaksız bir ezberin ürünüdür. Bu ezberin bir diğer alt başlığında, “Kemalist Devrim”in ülke içerisinde “muhalefete yönelik yaygın bir şiddet ve cezalandırma eylemlerine girişmemiş” olduğu ileri sürülür.[10]

Bağımlılık ilişkilerinin bağımlı ülkelerin serbestçe gelişmesinin engelleri arasında olduğu doğrudur. Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasında ulaşılan devasa boyutlar, emperyalist güçlerin ve uluslararası tekellerin daha fazla kâr için sermaye ihracı aracıyla bağımlı ülkeler pazarında etkinlik kurmalarını, bu ülkelerin kaynaklarını borç ve kredi ilişkileri, patent tekeli, hisse senedi, devlet tahvili aracıyla yağmalamalarını olanaklı kılar.

Sermaye ama diğer yandan ihraç edildiği ülkelerde “kapitalist gelişmeyi etkilemekte ve olağanüstü hızlandırmaktadır.”[11] İhraç olan sermaye, bağımlı ülkeleri pazar ilişkileri içine almakta, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde sanayi alanı dahil yatırımlara girişmekte ve toplumsal ilişkilerin seyri üzerinde etkide bulunmaktadır.

Bağımlılık ilişkisinin gelişmemiş ülkelerin gelişmesine engel olduğunu merkeze alan teorinin handikabı, emperyalizm koşullarında kapitalistleşme sürecinin içsel dayanak ve olanaklarını tümüyle işlevsiz göstermesinin yanı sıra, dünya kapitalizmi koşullarında emperyalizm ve bağımlı ülkeler ilişkisinin sermaye ihracı dolayısıyla yol açtığı değişim ve gelişmeyi de göz ardı etmesidir. Bütün öteki olgusal veriler bir yana bırakılsa bile, Türkiye, Brezilya, Çin, Meksika, Hindistan gibi ülkelerin bağımlılık koşullarında kapitalistleşmeleri bu teoriyi yanlışlar. Lenin’in emperyalizm teorisinin çarpıtılmış ve yüzeysel bir yorumundan esinli bu teori, kapitalizmin eşitsiz gelişme sürecini ve farklı sektörler arası etkileşimleri göz ardı etmesi nedeniyle de sorunludur. 1950’li yıllara dek bürokrasinin “bir sınıf olarak egemenliğini sürdürdüğü” iddiası, devlet bürokrasisinin egemen sınıflar temsiliyetini, burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin ekonomi ve toplum yaşamındaki etkin konumunu karartma işlevi görüyor.

Diğer yandan Türkiye, İsrail, Brezilya gibi devletlerin kendi hesaplarına da politikalar izlemeleri ya da izlemeye çalışmaları, bu ülkelerin emperyalist konumuna delalet etmez. Mali sermaye ve tekellerin dünya ölçeğindeki egemenliği, şu ya da bu ülkenin uluslararası ilişkiler içindeki konumu açısından belirleyici etkiye sahiptir. Emperyalist ülkelerle bağımlı ülkeler arasında ekonomik, mali, askeri gelişmişlik açısından büyük fark vardır. Yalnızca yeni teknoloji geliştirilmesi ve kullanılması düzeyi değil petrokimya, ilaç, enerji, otomotiv, demir-çelik, metal ve makine gibi ana sektör ürünlerinin üretimi ve dolaşımında sahip oldukları üstün ve ileri düzey nedeniyle de bu farklılık, uluslararası ilişkilerde emperyalistler lehine sonuçlar doğurmaktadır. Kapitalist uluslararasılaşma tekil ülkeleri emperyalist zincirin birer halkası haline getirmiş, emperyalist ülkelerin ve uluslararası tekellerin dünya pazarındaki etkisi giderek artmış, büyük güçlerin pazar ve etki alanları için kavgası kızışırken, mali-askeri gücün bileşke kuvvetlerinden biri olan teknoloji kullanımında ileri olan ülkeler kapitalist pazarda ve uluslararası ilişkilerde etkin güç konumuna gelmişlerdir. Türkiye’nin yüz yıllık süreç sonunda ulaştığı gelişme düzeyi bu iddiaları dayanaksız kılıyor.

 

Yüzyıl sonrasının Türkiye’sinde ekonomi

Kapitalist bir ülkenin ekonomik gelişme düzeyini işaret eden çeşitli veriler bulunuyor: Ülkelerin ekonomik gelişmişlik düzeyi, üretici güçlerinin gelişkinliği, ara ve yatırım malları üretimindeki yeri, ileri teknoloji geliştirme ve kullanması ve sermayenin sektörel dağılımıyla bağlı olarak değişmektedir. Ekonomik büyüklük, gelir dağılımı ve sosyokültürel etkenleriyle insani gelişme düzeyi vb. unsurlar, gelişmenin göstergeleri arasındadır.

Türkiye’nin 2022 yılı ekonomik büyüklüğü 905 milyar dolardır.[12] Bu, orta büyüklükte bir ekonomiyi işaret ediyor. Dünya ekonomisinin 2022’de 100 trilyon dolar büyüklüğü aştığı; ABD’nin 23, Çin’in 18, Japonya’nın 5, Almanya’nın 4 trilyon büyüklüğe ulaştığı; İngiltere ve Hindistan’ın 3; Fransa ve İtalya’nın 2 trilyonu aştığı sıralamada, İran, Endonezya, İspanya, Suudi Arabistan gibi ülkeler, ekonomik büyüklük bakımından Türkiye’nin önünde bulunuyor.[13]

Türkiye ekonomisinin dünya pazarıyla eklemlenmesinin çok yönlü ve çeşitli sonuçları günümüzde çok daha ileri düzeyde etkin haldedir. Türkiye pazarı mali sermaye kuruluşlarıyla emperyalist büyük güçlerin çıkarları yönünde yapılan yasal düzenlemelerle birlikte günümüzde uluslararası tekellere tamamen açılmış durumdadır. Sanayi ve hizmetler alanına yatırılan dış sermaye miktarının yanı sıra yüksek rant getirisi sağlayan işlemlere yönelen ve kısa vadede giriş çıkış yapan sermaye aracıyla dışarıya kaynak akışı artmış, borç-kredi yükümlülüğü ağırlaşmıştır.[14] Yatırım ve ara malı ithalatının yanı sıra temel tüketim ürünlerinin bir kısmı da ithal edilmektedir. Genişleyen yeniden üretimin; sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının sonuçlarından biri de tekellerin üretim, dolaşım ve dağıtımda egemen olması, küçük ve orta boy işletmelerin bir kısmının tasfiyesi ya da büyüklere bağlı hale gelmesine yol açmasıdır.

Yabancı sermaye Türkiye pazarına otomobil tedariki, demir-çelik, makine ve kimyasal ürün temininde belirleyici oranda pay sahibidir. Otomotiv sanayi firmalarının dörtte biri yabancı sermaye ortaklı olup Avrupa’daki otomotiv tekelleri için yedek parça üretmektedir. Başlıca otomotiv ve beyaz eşya olmak üzere, kimya ilaç, madencilik, metal, demir-çelik, plastik ve tekstil-giyim eşyası üretiminin bir kısmı ihracata yöneliktir ve şirketlerin bir bölümü yabancı sermaye ortaklıdır. Koçların Arçelik’i Bosch ve Miele gibi büyük şirketlerin bulunduğu Avrupa ülkelerinde satışa sunuluyor ya da mobilya şirketlerinin Almanya gibi ülkelerin çok sayıdaki kentinde satış mağazaları bulunuyor.

Uluslararası sermaye ile ilişki içindeki holdingleşmiş sermaye grupları ekonomiye hakim konumdadır. 1960’larda başlayan holdingleşme günümüzde daha yaygın ve güçlü hale gelmiştir. 1972-79 döneminde 142 civarında olan ve bir kısmı “aile şirketi” olarak faaliyet yürüten holding sayısı günümüzde 150 civarındadır. Bir kısmı hukuki boşluklardan yararlanma, vergi ödemelerinden kurtulma, teşvik ödemelerinden yararlanma vb. gibi avantajlar için holding yapılanmasına geçiş yapmış olmakla birlikte Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi, neredeyse herkesin bildiği “klasik aile şirketleri”nin büyük holdingleriyle Doğuş Grubu, OYAK, Alarko, Profilo ve Anadolu Holding‘in yanı sıra, son kırk yıllık süreçte siyasal İslamist hükümet ve yönetimlerin desteğinde palazlanan Limak, Cengiz, Rönesans, Albayrak, Ciner grubu, Makyol ve Bayraktar Holding gibileri de dahil olmak üzere onlarcası bunların en büyükleri arasındadır.[15]

İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) hemen her yıl yayımladığı ilk 500 sanayi şirketi sıralamasında yer alan şirketler toplam sanayi üretiminin yaklaşık üçte birini gerçekleştirmektedir. 170 bin civarındaki firmanın toplam net satışlarının %35’i bu büyük şirketler tarafından gerçekleştiriliyor.[16] Türkiye’de kapitalist işletmelerin büyük çoğunluğu küçük ve orta büyüklüktedir: TÜİK 2021 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de 3 milyon 427 bin 891 KOBİ bulunuyor. 2020 yılı verilerine göre üretim sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin %99,8’i KOBİ kapsamındadır. KOBİ’ler istihdamın %72’sini; katma değerin %41,3’ünü üretiyor. İhracatın %36,4’ü, ithalatın %24’ü KOBİ’lere aittir. Bu işletmeler içinde 10 kişiden az işçi çalıştıranları “mikro”; 50’den az kişi çalıştıranı küçük, 250’den az işçi çalıştıranları orta büyüklükte işletme sayılıyor. KOBİ’lerin %94,19’u mikro ölçekli, %4,87’si küçük ölçekli, %0,79’u orta ölçekli işletmedir. İmalat sanayinde faaliyet gösteren işletmelerin %86,90’ı mikro ölçekli, %9,96’sı küçük, %2,61’i orta ölçeklidir.[17]  KOBİ’lerin % 56,9’u düşük teknoloji ile çalışmaktadır. Bu oran, büyük ölçekli işletmelerde %49’dur.

Otomobil üretiminin en önemli unsuru olan motor teknolojisine sahip olmamasına rağmen Avrupa pazarına araba ihraç eden Türkiye, ucuz emek gücü “deposu” ülkelerden biridir. Maden işletmeciliğinde yabancı şirketler, bir bölümünde yerli ortaklıklar kurulmuştur. Sanayi sektöründe çok sayıda dış sermaye ortaklı şirket vardır. KOBİ’lerin bir kısmı da dahil olmak üzere imalat alanında faaliyet yürüten şirketlerin önemli bir bölümü uluslararası tekeller için (örneğin otomotiv alanında) yedek parça üretmektedir. Sanayiye yönelik tarımsal üretim (pamuk, tütün, fındık, soya) büyük oranda yabancı tekellerin denetimindedir.

TÜİK’in 2020 yılı raporuna göre tarım sektörü GSYİH’de %6,7, istihdamda %17,6, dış ticarette %3,5 paya sahip iken, sanayi sektörü GSYİH’da %22,8, istihdamda %20,5, dış ticarette %94,3 paya sahiptir. Türkiye’de tarım ürünlerinin yaklaşık %30’u tarıma dayalı sanayilerde işlenerek tüketilmektedir. Bu oran “ileri kapitalist ülkeler”de %60 civarındadır.[18] 2021 itibariyle nüfusun %6,8’i kırsal alanda, %93,2’si kentlerde yasıyor.[19]

Türkiye’de finans sektörü uluslararası finans şirketlerinin bir tür uzantısı durumundadır. Bankacılık ve sigortacılık alanında yabancı payı %50’lerin üzerindedir. Borsa işlemlerinde %65 oranında dış sermaye etkindir. Banka, sigorta işlemleri ve diğer mali işlemlerin oransal ve miktar olarak ekonomideki rolü son on yıllarda, özellikle “finansal serbestleşme” gerekçeli düzenlemelerin de etkisiyle giderek artmıştır.

Türkiye’de yaygın olan emek yoğun üretimdir. Ekonomik gelişmenin temel önemde bir “girdisi”ni ve ulaşım-iletişim ve sınai gelişmenin itici gücünü oluşturan teknoloji kullanımı Türkiye’de büyük oranda düşük ya da orta düzeydedir ve önemli oranda dışa bağımlıdır. İleri teknoloji kullanımı devlet tekelindedir ve AR-GE harcamaları geri düzeydedir. Son on yıllarda belirli bir gelişme göstermesine ve bu amaçlı olarak AR-GE harcamalarında sağlanan artışa karşın, Türkiye ileri teknoloji geliştirme ve kullanmada dünya ve Avrupa ortalamasının altında bir düzeyde bulunuyor. 1980 sonrası süreçte uygulanan neoliberal ekonomi politikalar kapsamında 1993’te Netaş ve Teletaş gibi teknoloji alanında faaliyet yürüten firmalar satılmış, sonraki süreçte buna telekomünikasyon tekeli Türk Telekom da eklenmiştir.

2020’de dünya genelinde AR-GE harcamaları 2,23 trilyon dolar iken, Türkiye 7,8 milyar dolarlık harcamasıyla %0,34 paya sahipti. İsviçre, Japonya, İsveç ve ABD gibi ülkeler örneğin 2009 yılında kişi başına ortalama 1000 doların üzerinde Ar-Ge harcaması yaparken, Türkiye’de kişi başına 46 dolar harcanmıştır. Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü’nün (IMD) hazırladığı Dijital Rekabet Gücü Endeksi 2021 sıralamasına göre Türkiye 64 ülke arasında 48. sırada yer alıyor.

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de toplam mal ihracatındaki yüksek teknolojili ürünlerin oranı 2007’de %2,1 iken 2020’de %3,1’e yükselmiştir. İhracatta orta ve orta yüksek teknolojili sanayi ürünlerinin payı önemli oranda artmış olmakla birlikte sanayi ithalat bağımlıdır. Devlet desteği ve korumasında enerji ve silah sanayi alanında faaliyet yürüten Bayraktar ve Aselsan gibi birkaç büyük şirket dışta tutulursa, ileri teknoloji otomotiv ve petrokimya gibi dar ve sınırlı bir alanda kullanılmakta; bu da Türk şirketlerinin ülke dışı faaliyetlerini sınırlamaktadır. Teknoloji yoğun ve katma değeri yüksek ürünler (makinalar, mineraller, kimyasallar) ithal edilmekte; başlıca ihraç ürünleri ise tekstil-hazır giyim gibi emek yoğun ve düşük katma değerli ürünler ağırlıklı olmak üzere savaş sanayi ürünleri (İHA ve SİHA), makina parçaları, otomobil aksamı vb.’den oluşmaktadır. İhracat, ara malı/girdi maddeleri ithalatı nedeniyle önemli oranda ithalatla koşulludur.

Ticaret ve finansal alandaki genişleme aracıyla örtük kredi ve borç sarmalı milyonlarca insanı cendereye almıştır. Toplam dış borç, 2005’te gayri safi milli hasılanın %35’i iken, 2020’de %61’i düzeyine yükselmiştir.[20]

Peki, “orta düzeyde gelişmiş” bağımlı kapitalist bir ülke olarak Türkiye’nin ekonomisi hangi süreçlerden geçerek bugünkü düzeyine gelmiştir? Yanıt, Türkiye’nin yüz yıllık süreçteki ekonomik gelişmesinin daha ayrıntılı bir irdelenmesi ihtiyacını doğuruyor. Bunun için, Cumhuriyet’in kuruluşu döneminde Osmanlı’dan “devraldığı” iktisadi “birikim” ve mirasın sonraki gelişme sürecinde gördüğü işlevi de kapsamak üzere, biri kronolojik ve veriye dayalı, diğeri yöntemsel iki unsura başvuru yararlı görünmektedir.

 

Yüzyıllık süreçte bazı özgün dönemler

Ekonomik gelişme seyrinin daha net olarak görünür kılınması açısından kuruluşundan günümüze yüz yıllık süreçte hem birbirinin devamında olan hem de bazı özgünlükleriyle farklılık gösteren dönemlerin öne çıkan özelliklerine bakmak gerekir. Kuruluş süreci ve 1923 İzmir İktisat Kongresi kararlarının damga vurduğu dönem, devletçi ekonomi politikanın uygulandığı 1930’lu yıllar, İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1960’lı yılların ilk dönemine uzanan zaman; ‘60’lı yılların ortalarından 1980 24 Ocak Kararlarının uygulanmasına ve sonraki süreçte yoğunlaştırılan neoliberal politikalar dönemi bu bakımdan önem gösteriyor. Tüm bu dönemlerin bir özelliği de sonuçları toplum yaşamında büyük etkilere yol açan “siyası kırılma” koşullarıyla bağlı olmalarıdır. İktisadi-sosyal hayatı yeniden dizayn etmek üzere her dönemde alınan kararlar ekonomik gelişme sürecini ve sosyal sınıf ilişkilerini etkilemiş; tersinden burjuva devlet iktidarı da gelişmelere ve sermayenin ihtiyaçlarıyla bağlı olarak yeniden ve yeniden şekillenmiştir. Bu dönemlere daha yakından bakalım:

 

i) Türkiye, geçen yüzyılın yirmili yıllarında, emperyalist işgale karşı verilen savaşla kurulan Cumhuriyet idaresinde giriştiği “kapitalizmi geliştirme” serüveninde, ekonomik bağımlılık ilişkilerine son vermeksizin kapitalistleşme/kapitalist gelişme yönünde küçümsenemez ilerleme kaydetmiş, “orta düzeyde bir kapitalist ülke” konumuna gelmiştir. Bu gelişme sürecinde, Osmanlı’dan devralınan iktisadi-sosyal miras yeni devletin ekonomi politikalarında başlangıç açısından hem sorun teşkil ediyor hem de dayanak oluşturuyordu.

İmparatorluk topraklarında tarımsal ve tarıma dayalı sınai üretim artmasına, belirli liman kentleriyle limanlara açılan havzalarda ticari ilişkiler gelişmesine rağmen, Osmanlı, son yarım yüzyılında, ekonomik kaynaklarını denetleme olanaklarını dahi büyük oranda yitirecek bir duruma gerilemiş; maliyesinin planlama ve denetleme yetkisi Duyun-u Umumiye düzenlenmesiyle yabancı güçlerin eline geçmişti.[21] Osmanlı pazarına dış sermaye yatırımları daha çok ulaşım (demiryolları), elektrik ve su tesisleri yapımı, bankacılık ve sigortacılık alanındaydı.[22] Yabancı şirketler 50-100 yıla dek uzayabilen sürelerle Demiryolu işletme hakkına sahipti. Kapitülasyonlar kapsamında yabancı şirketlere tanınan “kabotaj hakkı”, denizyolu ulaşımını da yabancı sermayenin denetimine sokmuştu.[23]

Yabancı sermaye ve şirketlerin en fazla etkin olduğu alanlardan biri de bankacılık ve sigortacılıktı. Galata bankerleri Osmanlı yönetiminin mali işlemlerine etkin konumdaydı.[24] Devlet gelirleri giderleri karşılayamıyor, artan borçlarla birlikte yabancı şirket ve devletlere önemli ayrıcalıkların tanınması ve Osmanlı pazarının dış ülkelerin mallarına açılmış olması, dışarıya hammadde ve sermaye çıkışına yol açıyor, bu da birikim olanaklarını sınırlıyordu.

1909’da Osmanlı bütçesinin üçte biri alacaklı olanlara ödenmekteydi. 1912-14 Balkan Savaşları bu koşullarda patlak verdi. Osmanlı’daki azınlıkların birbiri ardına bağımsızlık mücadelesine girişmesi, Jön Türk ve İttihat ve Terakki yönetimini Türkçü şoven politikalara yöneltti. Ancak hem Balkanlar kaybedildi hem de I. Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında katılan Osmanlı, savaştan yenilmiş ve İmparatorluğu dağılmış olarak çıktı. Bu yeni bir durum ve dönemdi. Jön Türk ve İttihat ve Terakki yönetiminin, siyaseti ve ekonomiyi “Türkleştirme” politikası bu koşullarda gündeme geldi.[25]

1913’te çıkarılan teşvik yasası bu yönde atılan adımlardan biriydi. “Yerli sanayinin geliştirilmesi” için gerekli arazinin karşılıksız sağlanması, makine ve araç-gereçlerden vergi alınmaması, taksitli vergi uygulaması gibi kolaylıklar aracıyla Türk burjuvazisinin güçlenmesi sağlanmaya çalışıldı. Pamuk, tütün, yün ve çeşitli yiyecek maddelerinin pazarlanmasında pay sahibi ticaret burjuvazisiyle toprak sahiplerinin dış sermaye çevreleriyle ilişkileri özellikle son altmış-yetmiş yıllık süreçte daha da gelişmişti. Liman kentleriyle limanlara yakın bölgelerde yerleşik ticaret burjuvazisi zenginleşiyor, sermaye birikimi olanakları artıyordu. Küçük ölçekli girişimler artıyor, el zanaatları, dokuma vb. alanlarda pazara yönelik üretim yapılıyor; ticari tabaka giderek güçleniyordu. Dokumacılık, madencilik, demiryolları, enerji ve su alanında da girişimler vardı. Sınai faaliyet var olduğu kadarıyla, İstanbul, İzmir, Adana ve Bursa gibi Batı kentlerinde yoğunlaşmıştı.[26] İmparatorluk gelirlerinin 1913’teki sektörel dağılımına göre, gelirlerin %47’si tarım, %12’si sanayi, % 28’i de ulaştırma ve ticaret başta olmak üzere hizmet alanında üretilmişti. İşgal karşıtı savaş koşullarında savaş gereksinmelerinin karşılanması için girişilen el koymalar, vergi gelirleriyle bankalardaki kaynakların kullanılması, bazı sivil-asker bürokratlarla büyük toprak sahiplerinin, azınlıklara ait varlıklara ve yabancıların mallarına el koymaları, Türk burjuvazisinin konumunu güçlendirmeye hizmet ediyordu.

 

ii) Jön Türk hareketi ve İttihat ve Terakki’nin “Müslüman Türk burjuvazisi” yararına izlediği politika Cumhuriyetin kurucu yönetimi tarafından devralındı ve ticaret burjuvazisi, toprak sahipleri ve kasaba eşrafının devlet desteğinde büyüme yolculuğu bu koşullarda ve devralınan sermaye-mülk dayanağıyla başladı.[27]

Bu politika 1923’te gerçekleştirilen 1. İzmir İktisat Kongresi’nin platformu ve belirlemelerine yön verdi. İşgal karşıtı mücadeleye katılan toplumsal kesimlerin (ticaret burjuvazisi, esnaf, bazı toprak sahipleri, köylüler ve işçiler) içinde, yönetim politikalarını çıkarları doğrultusunda etkileme konumunda olanlar, ticaret burjuvazisi, esnaf ve büyük toprak sahipleriydi. Sanayi Grubu temsilcileri Teşviki Sanayi Yasası’nın yeniden düzenlenmesini; sanayi bankası kurulması ve sanayinin dış rekabetten korunmasını; makine ve araç ithalinde vergi bağışıklığı sağlanması ve sanayi için eğitim yapılmasını; ticari sermaye temsilcileri, ticaret ve gümrük işlemlerinin yeniden düzenlenmesini ve gelir vergisi hükümleriyle birlikte ulaşım ve haberleşme alanlarında ticari kolaylıklar sağlanmasını istiyorlardı. Özel sektöre, kredi ve vergi desteği sağlanmalı, ulaştırma, haberleşme için altyapı hizmetleri devletçe gerçekleştirilmeliydi.[28]

Kongre’de, yabancı sermaye dışlanmaksızın milli iktisat ve milli sanayi için özel sektörün gelişmesine öncelik tanıyan ve devleti de bu hedef doğrultusunda ‘görevlendiren’ kararlar alındı. Bu anlayış M. Kemal ve İktisat Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un Kongre konuşmalarında da dile getirildi. M. Kemal, “İstiklali tam” ve “Hakimiyeti milliye için” en kuvvetli temel, “iktisadiyattır” diyor[29]; Bozkurt, ülkede bulunmayan ürünlerin dışarıdan getirilmesi için gümrük engellerinin kaldırılacağını ve içeride üretilen ürünlerde gümrük duvarlarının yukarıya çekileceğini söylüyordu. Korumacı gümrük sistemi uygulanması, milli banka kurulması, vergi reformu yapılarak aşarın kaldırılması[30], tarımda modern üretim yöntemlerinin uygulanması ve çiftçilere uygun koşullarla kredi sağlanması gibi bir dizi karar alındı.

Kongre kararları Türk burjuvazisinin konumunu güçlendiriciydi. Sanayi alanındaki gelişmelere kaynak sağlanması amacıyla 1925’te Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu. 1927’de Sanayii Teşvik Yasası çıkarıldı. Demiryolları ve deniz yolları aracıyla ürün taşınması karşılığı vergi alındı ve ticari-sınai kazanç vergisine yeni düzenleme getirildi.[31] Sanayi Teşvik Kanunu’nda yapılan değişiklik (1924) yetersiz görülerek 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu adıyla yeniden düzenlendi.[32] Bu Kanun, özel sermaye firmalarının devlet işletmeleriyle işbirliği yapmasını sağlıyordu.

Kanun gereği, sanayii teşvik için parasız arazi tahsis edilecek, ara mallarıyla araç gereçlerin gümrük vergisinden bağışık tutulması sağlanacak, devlet tekelindeki mallar Müslüman-Türk “girişimci”ye indirimli fiyattan satılacak, yatırım mallarının gümrüksüz ithaline izin verilecek, taşıma ücretlerinde indirim yapılacak, teşvik edilen firmaların malları devlet kurumlarınca %10 oranında fiyat farkıyla satın alınacaktı. “Ulusal ekonomi ve sanayiin dış rekabet karşısında korunması” amacıyla sanayi-ticari kuruluşların yurtdışından sağlayacağı araç-gereçlerin ulaşımında %30 indirim, özel sektöre kredi desteği ve özel sermaye şirketleriyle ortaklıklar bu politika kapsamındaydı. İhracat için gerekli girdi maddelerine konan vergiler iptal edildi; sanayici ve zanaatkârlar yararına kolaylaştırıcı düzenlemeler yapıldı; tüketim maddeleri ticaretinden ve tüketicilere yüklenen vergilerden sağlanan gelirin, merkezi giderler ve borç ödemeleri dışındaki kısmı yatırımlar için kullanılmaya başlandı.[33] Tarım alanında ise, sulama, gübre, tohum sağlamada bazı kolaylaştırıcı adımlar atıldı. Şubat 1925’te Aşar vergisi kaldırıldı. Ancak üreticilere yeni yükler getiren yeni vergiler kondu. 1927 nüfus sayımına göre tarım alanında 4 milyondan fazla kişi çalışıyor ve bu oran toplam mesleklerdeki nüfusun %81,6’sını oluşturuyordu.

Ancak yabancı ortaklıklı işletmelerin varlığı ve temel girdi ürünlerinin ithali nedeniyle dışarıya sermaye çıkışı devam ediyordu.[34]

 

iii) 1929 Büyük Bunalımının uluslararası alanda yol açtığı ağır sonuçlar başka birçok ülkede olduğu üzere Türkiye’de de devletin ekonomi politikasını yönlendirici etkenlerden biri oldu. Kapasite kullanımında düşme, artan pahalılık, işsizlik ve yoksullaşma, ekonominin devlet müdahalesiyle düzenlenmesi ihtiyacını artırmıştı. Devlet sınai üretimi geliştirici için yatırımlara ağırlık vererek büyük sanayi işletmelerini kuracak, altyapı yatırımlarıyla özel sektör faaliyetleri için olanak sağlayacak, girdi malları ithalini üstlenecek ve ürettiği malları, pazarlaması için ucuz fiyatla ticaret burjuvazisine devredecekti.

Sosyalist ekonomik inşa faaliyeti yürüten Sovyetler Birliği’nin kapitalist bunalımın etkisinden uzak kalması ve planlı ekonomi politikayla büyük bir ilerleme kaydetmesi, yanı sıra dostluk ve yardım politikasıyla Cumhuriyet devletini desteklemeyi sürdürmesi, Türk yönetimini “Bolşevizme mesafeli duruşu”nu sürdürerek bu deneyimlerden yararlanmaya yöneltti. “Ekonomik bağımsızlık” ve “hızlı kalkınma” iddiasıyla işe girişen M. Kemal yönetimi, sanayileşme için ihtiyaç duyduğu kaynağın önemli bir bölümünü (8 milyon altın lira) Sovyetler Birliği’nden sağladı ve Sovyet heyetinin hazırladığı yatırım planlarını uygulamaya koydu. Kuşkusuz, ülke yöneticileri sosyalizme karşı konumda bulunuyor; uyguladıkları devletçiliğin ülke koşullarından kaynaklandığını ve “Bolşevizmin uygulamalarıyla benzer olmadığını” söylüyor; devlet girişiminin özel sektörün “şimdilik yapamadığı işleri yaparak zamanı geldiğinde yine özel sektöre teslim etmek” amaçlı olduğunu belirtiyorlardı.[35]

Devlet bankaları desteğinde uygulanan sanayileşme programı, özel sektörün gelişmesi için gerekli altyapı tesisi ve ara mal teminini de kapsamaktaydı. Sümerbank’ın Bakırköy, Feshane, Hereke ve Beykoz fabrikalarını Devlet Sanayi Ofisi’nden devralması ve ülkenin çeşitli yerlerinde dokuma, kâğıt, maden ve kimya sanayi alanlarında faaliyet gösterecek yeni fabrikalar kurmaya başlaması, bu yöndeki girişimlerin önemli bir göstergesiydi. Sümerbank ve İş Bankası’ndan sağlanacak kaynağın yanı sıra dış kaynaklardan da yararlanılacaktı. Bunun için ilki 1934’te uygulamaya konan Beş Yıllık Sanayileşme Planları hazırlandı. Temel tüketim maddelerine konan dolaylı vergiler, yatırımların başlıca finansman kaynağını oluşturuyordu. 1935’te MTA ve Etibank kuruldu. Çukurova ve Ege bölgelerinde kurulan özel işletmelerle birlikte 1930’ların sonunda, dokuma sanayiinde iç talebin %80’i yerli üretimle karşılanabilir durumdaydı. Şeker ve Çimento üretiminde de önemli artışlar sağlandı. Karabük’te kurulan demir-çelik fabrikasıyla da demir-çelik ihtiyacının karışlanması yönünde adımlar atıldı. Demiryolları millileştirildi ve daha geniş alanlara hat ulaşımıyla ürün ticareti ve pazar ilişkileri için olanaklar genişledi.[36]

Devletin ekonomideki rolünün arttığı bu dönemde özel sermaye birikiminde de artış sağlandı. Devlet elinde biriken sermayenin Birinci Beş yıllık Sanayi Planı çerçevesinde sanayi üretimi için kullanılması sermaye birikiminin iki kat artışını sağlarken, sanayide %11,6, tarımda %5,8 büyüme gerçekleşti. Ticaret ve sanayi burjuvazisi giderek güç kazanıyordu. Sanayii Teşvik Yasası’ndan 1932’de 1473, 1939’da 1144, 1941’de ise 1052 şirket yararlanmıştı. Temel tüketim maddelerinin yerli üretimiyle sanayi işletmelerinin hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın yerlerde kurulması bu politikanın öncelikleri arasındaydı. 1939’a gelindiğinde ülkede madencilik, şeker, dokuma, kimya, çimento sektörlerinde ve tarımda önemli ölçüde ilerleme kaydedilmişti.[37] Sanayinin toplam gelir içindeki payı 1933’te %16,7’den 1939’da %18’e çıkmış; 1945’te aynı oranı korumuş; tarımın toplam gelir içindeki payı ise 1933’teki %37,2 iken, 1945’te % 35,9’a düşmüştü. 1948’de ithalatın % 28’ini makine ve araçlar, % 36’sını hammaddeler, %25’ini tüketim malları ve % 11’ini inşaat malzemesi oluşturmaktaydı.

Uygulanan ekonomi-politika ticari ve sanayi burjuvazinin sermaye birikimini artırmasına hizmet ediyordu. Savaş koşullarından da yararlanarak büyük kârlar sağlayan ve sermaye birikimini artıran burjuvaziydi. Özel kapitalist işletmelerin gayrı safi üretimleri içindeki kâr payları 1932’de %28’den 1935’te %36’ya yükselirken aynı dönemde ücret ve maaşların payı %11,2’den %9,7’ye geriledi. Sanayi yatırımlarında kullanılan kaynağın %70’i aşan miktarının dolaylı vergilerden sağlanması; tuz, şeker, kibrit ve benzeri tüketim ürünleri üzerindeki devlet tekeli; savaş koşullarında artırılan ve çeşitlendirilen vergiler, köylü kitleleriyle işçilerin yaşam koşullarını artan şekilde ağırlaştırdı.[38]

Bu ekonomi politika, Celal Bayar gibi özel sermayenin politik temsilciliğine soyunanların ve Menderes gibi büyük toprak sahiplerinin muhalefetine rağmen 1938’lere dek uygulandı ve 1933-1939 döneminde ortalama olarak yıllık %9’u aşacak şekilde büyüme kaydedildi.[39]

 

iv) İkinci Dünya Savaşı izlenen ekonomi politikada yeni bir “kırılma dönemeci” işlevi gördü. Savaş öncesi dönemde uygulanan devletçi ekonomi politika, ticaret ve sanayi burjuvazisinin sermaye birikimi dayanaklarını güçlendirmiş, sermayenin genişleyen yeniden üretimi olanaklarını genişletmiş; bunun için gerekli altyapı önemli oranda hazır hale gelmişti. Demiryolları ve karayolları ulaşımı, enerji ve çeşitli ara mallarının devletçe temin edilmesi, özel sermayenin emek gücünü sömürerek büyümesi için olanakları artırmıştı.

Savaş koşulları, ülke yöneticilerinin uluslararası sermaye ve Batılı emperyalist ülkelerle ilişkilerinde yeni bir dönemin “kapısını açtı.” Tarımsal ürün ve hammadde ihracı için dış talebin artması ve içeride ürün fiyatlarının yükselmesi, büyük toprak sahipleriyle burjuvazinin durumdan yararlanarak sermaye ve servetini artırmasını sağladı. Savaş vurgunculuğuyla sağlanan sermayeyi vergilendirme ve stokçuluğu engelleme gerekçesiyle çıkarıldığı belirtilen Milli Koruma Kanunu (1940) ve Varlık Vergisi (1942) kanunu ise, vergi yükünün Rum ve Ermeni azınlıklara ve küçük üreticilere yıkılmasını sağlayan bir rol oynadı.[40]

Bu gelişmeler, altyapı yatırımlarından ve savaş koşullarından yararlanarak palazlanan burjuvazinin, devlet işletmeciliğinin sınırlandırılması ve sonlandırılması istemiyle sürdürdüğü direnişi güçlendirdi. Devletin ekonomik alandaki rolünün ticari ve sınai sermayenin gereksinim duyduğu girdi maddelerinin düşük fiyatla temini ve altyapı tesislerinin inşası çerçevesinde kalmasını isteyen İstanbul Tüccar Derneği, 1948’de düzenlediği 2. Türkiye İktisat Kongresi’nde istemlerini daha kapsamlı olarak ilan etti. Celal Bayar’ın da katılarak destek verdiği Kongre’yi düzenleyenler 1950 tarihli tüzüğün altıncı maddesinde yer alan Türk vatandaşı olma şartını kaldırarak üyelik için ülkede ikamet etmenin yeterli olacağını ilan ederken, “milli menfaatler” üzerine ikiyüzlü söylemin gerisindeki çıkarlarını da açık ediyorlardı.

Savaş süreci ve sonrasında izlenen ekonomi politikalar, sonraki dönem ekonomi politikaları açısından da özel bir rol oynadı. Türkiye’nin, Amerikan emperyalizminin rotasına girmesi, ekonomi politikaların da bu doğrultuda yeniden şekillendirilmesine yol açtı. Truman Doktrini ve Marshall Planı kapsamındaki uygulamalar da bu doğrultudaydı. 1947 Kalkınma Planı, ulaştırma, tarım ve enerji alanında alt yapı yatırımlarının devletçe yapılmasını, madencilik, enerji, demir-çelik ve demiryolları dışında kalan alanlardaki kurulu tesislerin özel kesime devrini içeriyordu. 1949’da Marshall Planı kapsamında Amerikan yardımı alınmaya başlandı. DP’nin 1950’de iktidara gelmesi, özel sermaye yararına daha etkin uygulamaları gündeme getirdi. Sanayi üretimi için altyapının uygun olmadığı ve tarımsal üretime ağırlık verilmesi yönündeki ABD planı uygulamaya kondu.[41]

Amerikan emperyalizmi, DP yönetiminin ekonomi politikasının belirlenmesinde tayin edici güçtü. Dünya Bankası, IMF gibi uluslararası sermaye kurumları da Türkiye üzerinde etkili olmaya başladılar. Özel sermayeyi güçlendirici politikalara ağırlık verildi ve yerli ve yabancı özel sermayeye ek kolaylıklar sağlandı. 1947-1960 döneminde ABD’den alınan 1,8 milyar dolar askeri ve 1,4 milyar dolar ekonomik “yardım”, DP’nin uygulamaya koyduğu iktisadi-sosyal politikaların ABD ve uluslararası sermayenin çıkarlarıyla bağlı şekillenmesinde yönlendirici rol oynadı.[42]

Dünya kapitalizminin hızlı gelişme gösterdiği bu dönemde, ekonominin yabancı sermayeye daha fazla açılması, kırsal alanlara kapitalist ilişkilerin girişi, kır ilişkilerinin çözülmesinde ivme artışı, milyonlarca kır emekçisinin mülksüzleşme olgusuyla birlikte kentlere akını ve işçileşmesi, ucuz işgücü kaynağındaki büyüme, tarımda makine-traktör kullanımının artması ve genişlemesi, temel tüketim ürünlerinin üretiminde kaydedilen ilerleme, bu sürecin temel önemdeki olguları arasındaydı. İç pazar genişliyor; dış sermayenin ülke pazarındaki faaliyeti artıyordu.[43] Ticari sermaye artan şekilde palazlanma olanağı bulurken ithal malların iç pazardaki tüketiminde aracılık ve tarımsal ürünlerin karaborsa fiyatlarıyla dolaşıma sürülmesi üzerinden sağlanan vurgunlar, sermayenin belirli kişi-ve ailelerin elinde birikmesini sağlamakta; Türk burjuvazisinin sermaye birikimi için olanaklar genişlemekteydi.

Enerji, eğitim, sağlık, ulaştırma ve haberleşme gibi temel hizmetler alanına devlet yatırımları arttı. Toplam sınai yatırımlar içinde kamu payı 1950’de %57, 1955’te %60 ve 1962’de %78 civarındaydı.[44] Kapitalist şirketler hem büyüdüler hem de sayısal olarak çoğaldılar. Hızlı kentleşme enerji üretiminin arttırılması ihtiyacını doğurmuş, bu da 1950-1960 döneminde elektrik enerjisi üretiminin %350 oranında artmasında etkili olmuştu. KİT ürünlerinin fiyatları maliyetin altında tutuluyor; bu ürünleri girdi olarak kullanan özel kesime kaynak aktarılıyor; Sümerbank gibi işletmelerce üretilen ürünlerin ticareti bu şirketlere bırakılıyor; bu da özel şirketlerin büyük kârlar sağlamalarına yol açıyordu. Özel sektöre sermaye aktarılmasının bir diğer yolu “kamu-özel ortaklığı”ydı. Özel kapitalist şirketler bu dönemde hem sermayelerini büyüttüler hem de sayısal olarak çoğaldılar. Toprakta özel mülkiyet sınırlarının genişle(tildi)ği bu dönemde tarıma makine girişindeki artışla birlikte kırsal yaşamda da değişim ivme kazandı.

 

v) DP yönetiminin büyük burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin çıkarları doğrultusunda uyguladığı ekonomi politikanın halk kitleleri üzerindeki yıkıcı etkileri ve ilerici muhalif aydınlarla CHP’ne yönelik baskı ve şiddet politikası 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesini gündeme getirince ekonomi politika bir kez daha değişim geçirdi. 1960 yılında Devlet Planlama Teşkilatının kurulması ve Beş Yıllık Kalkınma Planları’nın uygulanmaya başlanmasıyla birlikte (Birinci Kalkınma Planı 1963’te, ikincisi 1968’de, üçüncüsü 1973-1977 döneminde uygulandı) devlet yatırımlarının artmasının yanı sıra vergi ve teşvik politikaları, kota ve rant mekanizmalarıyla özel sermaye şirketlerine kaynak aktarımıyla birlikte bu şirketler de daha fazla büyüdüler. Büyük burjuvazi, ekonomi ve politikada daha belirgin şekilde yönlendirici olmak üzere TÜSİAD adı altında örgütlendi.

‘60’lı yıllar dış sermaye girişinde de artışın olduğu yıllardı. Dış sermaye girişi başlıca borçlanma yoluyla ve özel yabancı sermaye yatırımları aracıyla gerçekleşmekteydi. Ülke pazarına giriş yapan özel yabancı sermayenin ilk iki plan döneminde %83’ü, Üçüncü Plan Döneminde %86,5’i sanayi alanına yönelmiş, başlıca ilaç, kauçuk, elektrik ve elektronik, madeni eşya ve makine sektörüne yatırım yapmıştı.[45]

Bu yıllardaki gelişmelerin temel önemdeki olgularından biri de işçi sınıfı, emekçiler ve gençlik kitleleriyle egemen burjuvazi arasındaki çelişkilerin emekçilerin farklı kesimlerini ve gençlik kitlelerini mücadeleye yöneltmesi; buna karşı burjuva saldırıların giderek yoğunlaşması, kitle mücadelesini bastırmak için askeri cuntanın işbaşına gelmesiydi.

ABD emperyalizmi desteğinde uluslararası ve işbirlikçi büyük sermayenin çıkarına olan ekonomi politikaları yürürlüğe koyan 12 Mart Cuntası, sermayeye kaynak akışını ve dış sermaye girişini kolaylaştırıcı bir ortamı zor aracıyla sağlamaya koyuldu. Gıda ve içki, dokuma ve giyim, kağıt ve kauçuk, kimya ve taşıt alanında kurulan ortaklıklar dış sermayenin pazar payın artırmasını olanaklı kıldı.[46] Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin iç içe geçişi ivme kazandı; çok sayıda holding banka kurmaya yöneldi. Banka sermayesi ya doğrudan sanayi ve hizmet alanlarında faaliyet gösteren şirketlerin sermayesi olarak işlev görüyordu ya da mevduat toplama ve kredi işlemleriyle sermayenin bu şirketler tarafından yönlendirilmesinin aracı oluyordu.

 

vi) 1980’li yıllara uluslararası sermaye ve IMF-Dünya Bankası gibi uluslararası mali sermaye kuruluşlarının belirlediği neoliberal ekonomi politikalar damga vurdu. İşçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırıların yoğunlaştırılmasını ve bağımlı ülkeler ekonomisinin uluslararası sermaye ve emperyalist büyük devletlerin çıkarları yönünde “dışa açılması”nı ifade eden bu politika, Türkiye’de 12 Eylül cuntası ve Özal yönetimi tarafından 24 Ocak Kararları adıyla uygulamaya kondu.

24 Ocak İstikrar Programı” devletin ekonomik işletmecilikten tümüyle çekilmesi; “işverenlere” vergi, döviz ve kredi kolaylıkları sağlanması; ithalat serbestisi sağlanarak yabancı sermaye girişinin teşvik edilmesi vb. maddeleri içeriyordu. IMF ile imzalanan standby anlaşması kapsamında “kamu harcamaları”nın kısılması, emekçilerin sosyal kazanımlarının tasfiye edilmesi, tarımsal sübvansiyonların asgariye indirilmesi ve bir süreç içinde tümüyle kaldırılması, ücretlerin, maaşların ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşük tutulması kabul ediliyordu.

Bu ekonomi politika kapsamında dış ticarette, döviz işlemlerinde, değerli kağıt ticaretinde serbestleşmeye gidildi. Yabancı sermaye yararına vergi kolaylıkları sağlandı, yerli-yabancı şirket ortaklıkları için sınırlama kaldırılarak yatırım sahaları genişletildi.[47] Özelleştirme ve esnek çalışma biçimleri uygulamaya kondu. Çok sayıdaki devlet işletmesi yerli-yabancı şirketlere peşkeş çekildi.

Özel kapitalist işletmeler vergi iadeleri, sübvansiyon ve düşük faizli kredilerle desteklendiler. Bu ekonomi politika sonraki koalisyon hükümetleri tarafından da sürdürüldü. Yatırımların ve ihracatın artırılması amaçlı olduğu ilan edilen 1995 “Geçiş Programı”yla büyük sermaye yararına uygulamalar daha da genişletildi. 1980 sonrası gelişmelerden biri de Anadolu’da orta ve küçük sermaye işletmelerinin devlet-hükümet desteğinde gösterdiği büyümeydi.

Bu ekonomi politikanın sonucu emekçilerin yoksulluğu ve işsizlik, artan yüksek faizli borç ve krediler, küçük ve orta büyüklükte işletmelerin azımsanamayacak bir kısmının iflasa sürüklenmesi pahasına ihracatta -ve ihraç ürünleri içindeki sanayi ürünleri ihracat oranında bir miktar artış[48] ve yüksek rant getirisiydi.

Kalkınma ve refahı artırma iddiasıyla uygulanan, dış sermayeye ülke pazarını daha fazla açan, kısa vadeli sermaye giriş çıkışını kolaylaştıran, rant getirisi için olanakları genişleten bu ekonomi politikaya karşın beş-altı yıllık periyodlarla patlayan krizler ağır tahribatlara yol açtı. 1994, 2001 ve 2008 krizlerinin geriye bıraktığı işsizlik, yoksulluk, iflaslar ve dışarıya sermaye kaçışı oldu. Sanayi yatırımları geriledi, tarımsal üretim azaldı[49], banka ve şirket iflasları arttı.

 

vii) Türkiye 2000’li yıllara 2001 kriziyle girmiş oldu. 2002 ise kriz koşulları sonrası toparlanmayla birlikte ekonomi ve siyasette “yeni bir dönem”in denebilirse “miladı” oldu! ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistler ve mali sermaye kuruluşlarının desteğinde uygulanan ekonomi politikanın temel özelliği, ülkenin Özal dönemiyle benzer, ancak onu kat kat aşan şekilde uluslararasılaşmış sermayenin yağmasına açılmasıydı. IMF Programına bağlı kalacağını taahhüt ederek iktidara gelen Erdoğan yönetimindeki AKP, IMF’ye sunduğu üç Niyet Mektubu’yla bağlılığını taahhüt etti. 19. stand-by anlaşmasını imzaladı ve “Acil Eylem Planı” (2002) belgesiyle de Dünya Bankası’nın desteğini sağladı.

Devlet işletmeleri hızla özelleştirilecek, çalışma sistemi sermaye çıkarlarına göre yeniden düzenlenecek, düşük ücret ve maaş uygulamasında ısrar edilecek, kapitalist işletme ve firmaların uluslararası sermayeye eklemlenmesi için yeni düzenlemeler yapılarak ülke pazarı uluslararası tekellere tümüyle açılacaktı.

Erdoğan yönetimi bu ekonomi politikayı, kitlelerin azımsanmayacak bir kısmı üzerindeki siyasal-ideolojik ve kültürel etki gücünün kolaylaştırıcı işlevinden de yararlanarak önceli olan tüm yönetimleri yaya bırakan bir hız ve ısrarla uygulamaya koydu. Ülke tarihinin en kapsamlı özelleştirmeleri bu dönemde yapıldı. Özelleştirme idaresi verilerine göre 1985-2002 döneminde 7,2 milyar dolarlık satış yapılırken, AKP-Erdoğan yönetiminde 50,3 milyar dolarlık kısmı 2003-2013 döneminde olmak üzere 2002’den 2021 yılı sonuna dek 273 kuruluşun satışıyla 63 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı.[50] Özelleştirme ve yüksek rant getirisi olanaklarından da yararlanmak üzere Cumhuriyet tarihinin en yoğun dış sermaye girişi yine Erdoğan yönetimi döneminde gerçekleşti. 1950- 2002 tarihleri arasında yalnızca 15,1 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı gerçekleşirken, AKP’li hükümetlerin 2003-2020 döneminde 224,6 milyar dolara yükseldi.[51] Büyüyen dış borç ve dış açıktaki artış bu politikanın sonuçları arasındaydı. Bu koşullardan yararlanarak daha fazla zenginleşenler ise tekelci burjuvazi ve kapitalistler oldu.

Büyük gruplar başta olmak üzere sermaye şirketleri arası rekabeti kızıştırıcı bir işlev de gören yandaş kapitalistleri zenginleştirme ve kendi sermayesini ekonomide hakim konuma getirme politikası bu dönemde zirve yaptı. Erdoğan ve ekibi bu rekabette açık taraf olarak bir tür savaş politikası izledi.[52] İnşaatçılık ve özelleştirme dönemin “yıldızlaşan” ve yapıcılarının konumunu güçlendiren uygulamaları oldu. TOKİ konutları, yol ve HES yapımı öne çıktı. Bina yapımının %80’i konut, %20’si işyeri-fabrika, okul, hastane, iş merkezi gibi yapılardan oluşmaktaydı. Anadolu, Zorlu, Sanko ve Eroğlu Holdingleriyle Torunlar Grubu kent yağmasına ön sıralarda katılan şirketlerden bazıları oldular.[53]

Türkiye, 2000’li yıllarda hızlı bir mülksüzleşmeye (bu önemli oranda işçileşme de demektir) sahne oldu. Kırsal nüfustaki çözülme hız kazandı, küçük üretici iflasları arttı; emek-sermaye merkezli sosyal sınıf bölünmesi ivme kazandı.

 

viii) Türkiye ekonomisi, tüm bu gelişmelerle birlikte 2020’li yıllarda, bu makalenin ilk bölümlerinde de işaret edilen yapısal ve aktüel sorun birikimiyle birlikte uluslararası kapitalist ilişkilerin girdabına daha derinlemesine girmiş durumdadır.

 

 

[1] Buğra, A. (2013, Devlet ve İşadamları, 8. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, sf. 64.

[2] Buğra’dan aktaran Gören, G. (2015) Türkiye’de Sermaye Birikim Süreci:2002-2014 Örneği, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı İktisat Politikası Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, sf. 28.

[3] Bağımlılık teorisini nispi farklılıklarla savunan Andre Gunder Frank, Samir Amin ve Immanuel Wallerstein, Batı dışı yarı-sömürge ve sömürge toplumların Batılı emperyalist devletlerin müdahalesi nedeniyle “gelişmiş ülke” konumuna gelme olanağı bulamayacaklarını ileri sürdüler.

[4] Brezilyalı iktisatçı Ruy Mauro Marini’nin 1965’te ortaya attığı “alt-emperyalizm” ile Wallerstein’ın merkez, çevre, yarı-çevre görüşü bu yazarlarca paylaşılıyor. Alman partisi MLPD’nin yöneticilerinden S. Engel’e göre, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika; Meksika, Endonezya, Güney Kore ve Türkiye ve ayrıca Arjantin, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran “yeni emperalist ülkeler” kategorisindedirler. (Engel, S. (2019) Yeni-Emperyalist Ülkelerin Ortaya Çıkışı Üzerine, El Yayınları, İstanbul). İlhan Uzgel, Gazete Duvar’da yayımlanan bir makalesinde “Türkiye’nin küresel sistemdeki konumu(nun) literatürdeki yarı-çevre ve alt-emperyalist tanımlarına neredeyse bire bir” uyduğunu ileri sürdü. Ülkeleri gelişmişlik düzeyleri ve güçleriyle bağlı olarak merkez, çevre ve yarı çevre ülkeler olarak niteleyen Uzgel’e göre, “yarı-çevre ülke bölgesinde iktisadi etkinlik kurar, bazı durumlarda kendi parası sınırlı da olsa kullanım alanı bulabilir” ve Türkiye, bu bakımdan sınırları ABD tarafından belirlenmekle birlikte itiraz götürmez şekilde “neredeyse bire bir alt-emperyalisttir.” (Uzgel, İ. (2020) “Türkiye’nin emperyalizmle imtihanı”, Gazete Duvar, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/06/29/turkiyenin-emperyalizmle-imtihani). Engin Erkiner, “Alt-emperyalizm ve Türkiye” başlıklı kitabında ve bir dizi makalede Türkiye’yi alt-emperyalist bir ülke olarak nitelemişti. Ona göre Türkiye bölgesinde izlediği politikaları ve sermaye ihracıyla “farklı emperyalist ülkeler”den biri konumundadır! Erkiner Türkiye, çeşitli ülkelere kalifiye eleman ve inşaat makineleri gibi unsurlarıyla “inşaat sektöründe sermaye ihraç ediyor” diyor. (Erkiner, E. (2020) “Alt-emperyalizm ve Türkiye”, sendika.org, https://sendika.org/2020/07/turkiye-alt-emperyalist-bir-ulkedir-591836)

[5] Kepenek, Y. ve N. Yentürk (2001) Türkiye Ekonomisi, 12. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul, sf. 9.

[6] Osmanlı ekonomisi Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren dışa açık olmuştur. Kanuni döneminde Fransızlara çeşitli tavizler verilmişti. 1808 Sened-i İttifak, 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı düzenlemeleri ile dış sermaye ve devletlere verilen tavizler düzenlenmiştir.

[7] Maden üretimi daha çok ihracat için yapıldı. 1911’de 904 ton kömür, 17,5 ton boraks, 13,5 simli kurşun üretildi. 1890-1911 döneminde verilen maden çıkarma yetki belgeleri 270 olup 102’si Türklere, 101’i yabancılara ve 67’si azınlık işletmecilere verilmiştir. Fransız, İngiliz ve Alman sermayesi kurşun, kömür, çinko ve manganez, krom ve boraks çıkarımı ve işletilmesinde pay sahibidir. (Kepenek ve Yentürk, Türkiye Ekonomisi, sf. 14-15)

[8] Levant Trade Review’dan aktaran Ahmad, F. (1985) İttihadçılıktan Kemalizme, çev. F. Berktay, Kaynak Yayınları, İstanbul, sf. 50.

[9] Ökçün, A. G. (1970) Osmanlı Sanayii: 1913-1915 Yılları Sanayi İstatistiki, AÜSBF Yayınları, Ankara.

[10] Kongar, E. (2016) 21 Yüzyıl Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul.

[11] Lenin, V. İ. (2014) Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, çev. O. Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 84.

[12] Bakir, N. (2023) “IMF 2022’nin karnesini çıkardı”, Dünya, https://www.dunya.com/kose-yazisi/imf-2022nin-karnesini-cikardi/691269

[13] NTV (2021) “Dünya ekonomisi ilk kez 2022’de 100 trilyon doları aşacak”, https://www.ntv.com.tr/ekonomi/dunya-ekonomisi-ilk-kez-2022de-100-trilyon-dolari-asacak,rCPRoe702UuookbyzGrukA

[14] 2002 yılına kadar Türkiye’ye yapılan doğrudan yabancı yatırımlar 15 milyar dolar iken, bu miktar 2003-2019 döneminde 212 milyar dolara yükseldi. Doğrudan yabancı yatırımların en fazla yapıldığı sektörler sıralamasında Finans ve Sigorta (%34); imalat (%24,1); enerji (%11,7); bilişim ve iletişim hizmetleri (%7.8); toptan ve perakende ticaret (%6,3); taşıma ve depolama (%4,6); inşaat (%3,2) ve diğerleri (%8,3) yer almaktadır. Bu yatırımları yapan ülkeler arasında Hollanda (%15,7) başta gelmekte, onu %7,7 ile ABD; %6,8 ile Körfez ülkeleri; %6,6 ile İngiltere; %6,2 ile Lüksemburg; %6,1 ile İspanya; %6,1 ile Almanya; %5,6 ile Belçika; %4,2 ile Azerbaycan; %4,1 ile Rusya; %2,8 ile BAE ve %1,6 ile Japonya izlemektedir.

[15] Dünya Bankası verilerine göre, son otuz yıllık süreçte uluslararası alanda en çok kamu ihalesi alan on şirketten beşini AKP iktidarının devlet ihaleleriyle yüz milyarlarca lira aktardığı Limak, Cengiz, Kolin, Kalyon ve MNG şirketleri oluşturuyor. Evrensel (2020) “Dünyada en çok kamu ihalesi alan 10 şirketten 5’i Türkiye’de”, https://www.evrensel.net/haber/422022/dunyada-en-cok-kamu-ihalesi-alan-10-sirketten-5i-turkiyede

[16]  İSO 500’de yer alan 101 gıda firması, sektördeki tüm firmaların (18 bin civarında) toplam cirosunun %48’ini; 49 tekstil firması toplam tekstil %13’ünü; kimya sanayinde 27 firma toplam sektör (4 bin 600 firma) cirosunun %46’sını; ana metal sanayinde 69 firma toplam sektör cirosunun %68’ini; otomotiv ve yan sanayinde faaliyet yürüten 39 firma toplam sektör cirosunun %74’ne sahiptir. (ISO (2022) “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu, https://www.iso.org.tr/sites/1/upload/files/iso500-2021_opt-11231.pdf)

[17] TÜİK verileri.

[18] Kadakoğlu, B. ve B. Karlı (2022) “Türkiye Ekonomisinde Tarıma Dayalı Sanayinin Önemi ve Gelişim Süreci”, Türk Bilim ve Mühendislik Dergisi, 4(1): 50-59,

[19] 1927’de nüfusun %24’ü kent, %76’sı köylerde yaşıyordu.

[20] 1984’te 20,6 milyar dolar olan dış borç stoğu 1995’te 73,3, 2004’te 161,8; 2022’de 450 milyar dolara çıkmıştır.

[21] 1881’de Muharrem Kararnamesi’yle kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi, dış borç anapara ve faizlerinin ödenmesi için devletin gelirlerine el koyma yetkisine sahipti.

[22] Yabancı sermayenin %44’ü Fransız, %34’ü Alman ve %17’si ise İngiliz menşelidir. Aynı dönemde dış borçların % 53,8’ü Fransız, %11,2’si İngiliz, %10,4’ü Alman ve % 24,5’i diğer devletler kökenlidir. Bu yatırımların %68 gibi büyük kısmı demiryollarına yönelikti. Demiryolu yatırımlarında %57 oranla Alman; %23,5’lik oranla Fransız ve % 20’lik oranla İngiliz sermayesi pay sahibiydi.

[23] 1924’te, yabancı sermaye denetiminde 7 demiryolu ortaklığı, 6 maden çıkarma yetkisi, 23 banka, 12 sanayi kuruluşu, 35 ticari ortaklık, 11 belediye hizmet veren şirketi vardı. Yabancı sermaye girişi, Türk ortaklıklarıyla devam etmekteydi (Kepenek ve Yentürk, age, sf. 40-41).

[24] 1856’da İngiliz sermayesiyle Londra’da kurulan Osmanlı Bankası ve takip eden yıllarda kurulan yabancı sermayeli başka bankalarla ticari kazanç için koşulların uygun olduğu bir dönemde Osmanlı’daki şubeleri artan yabancı bankalar sayılmazsa, yerli sermayeye dayalı ilk banka (Ziraat Bankası) 1863’te Mithat Paşa tarafından kuruldu. Çok yüksek yüzdeki kredi faizlerinin yürürlükte olduğu bir dönemde tarımsal üreticilere düşük faizle kredi sağlaması, tarımsal üretimin gelişmesinde rol oynadı (Kepenek ve Yentürk, age, sf. 21).

[25] 1914-15 yıllarında çıkarılan kanunlarla dış sermaye yararına Osmanlı yönetimi tarafından tanınmış ayrıcalıkların kaldırılması yönünde adımlar atıldı. 13 Aralık 1914 tarihli Ecnebi Anonim ve Sermayesi Eshama Münkasır Şirketler ile Ecnebi Sigorta Şirketleri Hakkında Kanun-ı Muvakkat ve aynı tarihli Temettü Vergisi Hakkında Kanun-ı Muvakkat bu kapsamdadır. (Kalabak, A. Y. ve M. Kolçak (2014) “Sermaye Birikim Süreci Çerçevesinde 1. ve 2. Türkiye İktisat Kongreleri”, International Conference in Economics, Prague, Czech Republic, sf. 1)

[26] Ökçün, Osmanlı Sanayii, 1913-1915 Yılları Sanayi İstatistiki, sf.18-19.

[27] M. Kemal, “Bizim burjuvazimizi ise henüz burjuva sınıfı haline getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok cılız, sermayemiz yok. Yabancılar bizi eziyor. Benim amacım, mili ticareti kalkındırmak, fabrikalar açmak, yeraltı zenginliklerini meydana çıkarmak, Anadolu tacirine yardım etmek, zenginleşmesini sağlamaktır. Bunlar devletin önünde duran işler” diyordu. (Sarıoğlu, F.  (2004) “Türkiye’de Sermaye Birikimi Oluşturma Çabaları ve Vergi Sisteminin Rolü: Dönemsel Bir Analiz (1923-1939)”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 6(2), sf. 218)

[28] Kepenek ve Yentürk, age, sf. 33-34.

[29] Atatürk Araştırma Merkezi (2006) “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri-I”, Divan Yayıncılık, Ankara, https://atam.gov.tr/wp-content/uploads/S%c3%96YLEV-ORJ%c4%b0NAL.pdf, sf.103-18.

[30] Dolaysız vergi gelirlerinden biri olan aşar, ürün miktarına göre belirleniyor ve elde edilen ürün miktarıyla doğru orantılı olarak (ürün az ise az, çok ise çok) mültezimler eliyle toplanıyordu. “Ağnam vergisi” ise hayvan başına alınan bir vergiydi. Köylüleri soyma vergisi olarak da adlandırılabilir. Üretici köylünün üzerindeki bir başka vergi yükü arazi vergisiydi. Köylüye bindirilen toplam vergi %40’ları geçiyordu. Binalardan da vergi alınıyordu. Bir diğer vergi temettü vergisiydi ve ticari-sınai faaliyet üzerinden alınmaktaydı.

[31] 1924 Mali yılı bütçesinde toplam vergi gelirleri içinde dolaysız vergilerin oranı %49 iken, bunlar içinde aşar ve ağnam vergisi %80 gibi büyük bir oran oluşturuyordu. Servet vergilerinin vergi gelirleri içindeki payı ise %10 civarındaydı. (Akbank 1980 raporlarından aktaran Sarıoğlu, age, sf. 221)

[32] Türk “milli burjuvazisi”ni güçlendirme politikaları doğrultusunda çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu’yla pazar koşulları devlet eliyle düzenlenip devletin ekonomik olanakları sermaye yararına seferber edildi.

[33] 1927 Sanayi Sayımı sonuçlarına göre, 65 bin civarındaki işletmenin %43,59’u tarım, %23,88’i dokuma, % 22,61’i maden sanayii, makine yapımı ve onarımı alanında yer almaktaydı. Toplam 256 bin 855 çalışanın %43,01’i tarım, %18,70’i dokuma sanayiinde toplanmıştı. İşletmelerin yüzde 35,74’ü tek kişilik, 35,76’sı ise 2-3 kişilikti. Beş kişiden daha fazla işçi çalıştıran işletmelerin oranı %8,94; 100 kişiden fazlasını çalıştıranlar %0,23 civarındaydı. 9 ve daha çok kişi çalıştıran işyerlerinde çalışan toplam 147.bin 128 kişinin %15,4’ü on dört yaşından küçüktü. İşletme başına çalışan ortalaması 2,5 kişiydi. Kullanılan hammaddenin % 12,62’si ithal ürünü olup, üretimin %65’i tarım, %18’i dokuma sanayii alanındaydı. Üretimde geri teknoloji kullanılıyor, tüketim ürünlerinin büyük bölümü ithal ediliyordu (Kepenek ve Yentürk, age, sf. 45).

[34] 1920-1930 döneminde kurulan 201 anonim şirketin 66’sında yabancı payı vardı. Yabancı sermayenin ortak toplam sermaye (73 milyon) içindeki payı %43 ile 31,5 milyon TL civarındaydı ve bu ortaklıklar dokuma, gıda, çimento, elektrik ve havagazı alanında yoğunlaşmıştı. (Kepenek ve Yentürk, age, s.41)

[35] M. Kemal 1935 yılındaki konuşmalarından birinde bunu bir kez daha taahhüt ederek şöyle diyordu: ‘’Türkiye’nin tatbik ettiği Devletçilik sistemi 19’uncu asırdan beri sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline almak.” (Aktaran Timur, T. (2001) Türk Devrimi ve Sonrası, Beşinci Baskı, İmge Yayınevi, İstanbul, sf. 58-59).

[36] Cumhuriyet’in kuruluşunda hükümetin elinde 1734 km ve yabancı ortaklıkların elinde de 2352 km olmak üzere toplam 4086 km demiryolu vardı. İzleyen 15 yıl içinde yabancıların elindeki demiryollarının hemen tümü millileştirildi ve ek olarak yeni hatlar yapıldı. 1930’lu yılların sonunda toplam uzunluk 6800 km’yi aşmıştır. Demiryolları yapımı, kırsal alanların pazara açılmasında rol oynuyordu.

[37] 1923-1926 döneminde 178, 1927-1928 döneminde 194, 1929-1936 döneminde 495 yeni işletme kuruldu (Altun, Ş. (2008) Türk İş adamının Bilmesi Gereken 101 Ekonomi Hikâyesi, Hayat Yayınları, İstanbul, sf. 40).

[38] 1930’da gelirler üzerinden alınan vergi %13, servet üzerinden alınan vergi %17, harcamalar üzerinden alınan vergiler %70 oranındadır. 1939’da bunlar sırasıyla %35,6, %8,4, %56 oranında gerçekleşir. 1932’de ücretlilerin ödediği vergi toplam verginin %83,2’i iken, ticaret ve sanayi kesimi %16,8 oranında vergi ödemekteydi. 1938’de bu oran %78,6 ve %21,4 olarak değişmişti. (Akbank kaynaklarından aktaran Sarıoğlu, age, sf. 226-228)

[39] Kepenek ve Yentürk, age, s.65

[40] Varlık Vergisi Kanunu, II. Dünya Savaşı döneminde elde edilen servet ve kazançlar üzerinden alınan vergileri düzenliyordu. Tek sefere mahsus olmak üzere ve miktarı komisyonlarca belirlenen verginin alınmasında Müslüman-Türk unsurları kayıracak şekilde, asıl yük Müslüman olmayan azınlıklara bindirildi. Vergi alınanların %87’si “gayrimüslim” iken, vergi veren Müslüman tüccar ve sermaye sahipleri ancak %7 oranındaydı. II. Dünya Savaşı yıllarında çıkarılan “Toprak Mahsulleri Vergisi” ise, savaş koşullarından yararlanarak aşırı kazanç sağlayan büyük toprak sahipleri ve tüccarlardan vergi alma gerekçeli olmasına karşın yükü küçük üreticiye bindiren bir rol oynadı. (Buğra, Devlet ve İş Adamları, sf. 81 ve sonrası).

[41] 1948’de ithalatın %28’ini makine ve araçlar, %36’sını hammaddeler, %25’ini tüketim malları ve %11’ini inşaat malzemesi oluşturmaktaydı. 1948-1952 dönemi harcamalarında, ulaştırma ve haberleşme %44, sanayi %8, enerji %16 ve tarım %16 oranında pay almıştı (Kepenek-Yentürk, age, sf. 51-52).

[42] Buğra, Devlet ve İş Adamları, sf. 65.

[43] Özel sermaye için yabancı güçlere devlet “taahhüdü” bu dönemde daha fazla gündeme girdi. Yabancı sermayenin %40 dolayındaki bölümü ABD ortaklıklarına aitti. ABD’yi Batı Almanya, İsviçre ve Hollanda izlemekteydi. 1951-65 döneminde giriş yapan yabancı sermaye büyük oranda (%95) sanayi (%26’sı plastik-kauçuk; %25’i kimya, %13’ü elektrikli ev araçları ve yüzde 11’i gıda-içki alt sektörleri) alanına yönelikti. Dış sermaye yatırımları ulusal gelirin yüzde biri ile üçü, yerli yatırımlar ise %9-13’ü kadardı. Yatırımların %32’si makine ve donatıma, %68’i inşaata ayrılmıştı. (DPT (1963) Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1963-1967, Ankara, sf. 16).

[44] Makine Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK) (1950), Gübre, Et ve Balık Kurumu (EBK) (1952), Türkiye Çimento, Azot (1953), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Devlet Malzeme Ofisi (DMO) (1954), Selüloz ve Kâğıt (SEKA) (1955), Demir-Çelik (1955) ve Türkiye Kömür İşletmeleri (1957) bu dönemin kuruluşlarıdır.

[45] Özel yabancı sermaye girişi ilk üç kalkınma planı döneminde sırasıyla 115, 183 ve 362 milyon dolar olup, birinci kalkınma planı döneminde 64, ikinci dönemde 168, üçüncü kalkınma planı döneminde 346 milyon dolar kâr transferi gerçekleştirdi. (Kepenek-Yentürk, age, s.168)

[46] 1973’te 118, 1978’de 97 firma özel sermaye ortaklıydı ve ortak sermaye içinde yabancı sermaye payı 1973’te %45,2 iken 1977’de %40,5’e, 1978’de %35,5’e gerilemiştir. Bu oran 1978’de gıda ve içkide yüz de 57,81, dokuma-giyimde yüzde 76,06, kâğıtta yüzde 56, kauçukta yüzde 58,85, kimyada yüzde 47,41 ve taşıt araçlarında yüzde 35,81 olmuştur.

[47] Yalnızca Ocak 1980-Nisan 1983 döneminde vergi yasalarında değişiklik getiren 46 yasa çıkartılmıştır. (Gören, Türkiye’de Sermaye Birikim Süreci:2002-2014 Örneği, sf. 50).

[48] 1980 yılı ihracatında %60 oranında tarım ve madencilik ürünleri yer alırken, tarımsal üretimin gerilemesiyle de bağlı olarak 1995’te ihracat ürünleri içinde sanayi ürünlerinin payı yaklaşık olarak %90’lara çıkmıştı ve tekstil ürünleri-hazır giyim gibi düşük teknolojili-düşük katma değerli ürünler, ihracat ürünleri içinde ağırlıklı kesimi oluşturuyordu. Onları beyaz eşya ve montajı yapılan kara taşıtları izlemekteydi.

[49] 1994 krizi öncesinde (1993) sabit sermaye yatırımları %26,3 olarak gerçekleşirken; 1994’te %24,5’e geriledi. 1997’de yeniden %26,3’e çıktı ve 1999 sonu itibariyle de% 22,1’e düştü.

2001 krizi ise ekonomide 50 milyar dolara yakın bir kayba ve çok sayıda bankanın iflasına yol açtı. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu tarafından TBMM Yolsuzluk Araştırma Komisyonu’na gönderilen bir rapora göre, bankaların kurtarılması için 23,4 milyar dolar harcanmıştı. Aynı yıl itibariyle 240,2 milyar liralık milli gelire karşılık toplam borç 189,4 milyar liraydı.

[50] Kırcı, R. (2022) “Cumhuriyet yaptı AKP sattı: ’20 yılda 273 kurum ‘elden çıkarıldı’”, Cumhuriyet, https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/cumhuriyet-yapti-akp-satti-1997428

[51] Eğilmez, M. (2021) “Yabancı Sermaye Raporu”, https://www.mahfiegilmez.com/2021/03/yabanc-sermaye-raporu.html

[52] TÜSİAD’ın hükümet politikalarına yönelik “eleştirisi”, Erdoğan’ın salvolarıyla karşılaşırken, Doğan Holding’e yönelik devasa bir vergi cezası kesildi, medya alanını terk etmesi için baskı artırıldı. İktidar politikalarına yönelik açıklamaları nedeniyle Doğan Grubu ile diğer bazı şirketler cezalandırma ve devlet ihalelerinden dışlama yöntemiyle dize getirilmeye çalışıldılar. Nitekim Erdoğan, 2010 referandumu öncesinde “taraf olmayan bertaraf olur” tehdidi savurarak ve yürüttüğü politikaların sermaye ile ilişkisini “sermaye el değiştiriyor” açıklamasıyla ilan ederek TÜSİAD yönetimini ihanetle suçlamaya varan taarruzu sürdürdü. Bu iç çatışma, TÜSİAD burjuvalarının Avrupa burjuvazisiyle de ilişkilerinden aldığı güçle yürüttükleri eleştirel açıklamalara karşın geri çekilerek “işine bakmaları”yla bir süreç içinde “oluruna bırakıldı.”

[53] Anadolu Grubu’nun Başkanı ve TÜSİAD yöneticisi Tuncay Özilhan, bir açıklamasında, büyümenin lokomotifinin sanayi değil inşaat olduğunu söylemekteydi. (Aktaran Gören, Türkiye’de Sermaye Birikim Süreci: 2002-2014 Örneği, sf. 64)