Musa Özuğurlu

 

Tarihi İpek Yolu kabaca Pekin’den başlar Orta Asya ülkelerine, Hindistan’a uğrar, oradan İran’a ve Ortadoğu topraklarına geçer, Eski Suriye’den denize açılır ya da Antakya üzerinden Anadolu’ya geçer, buralardan deniz ya da kara yolları ile Avrupa’ya ulaşırdı.

Baharat Yolu ise Hindistan’dan başlar denizden ilerler, kısa kolu (uzun kol Afrika kıyılarını dolaşıyordu) önce Aden’e daha sonra Akabe limanına ulaşır, Süveyş kanalı açılmadan önce Mısır topraklarını geçerek Akdeniz’e, açıldıktan sonra kanaldan deniz yoluna devam ederek buralardan Avrupa’ya ulaşırdı.

1400’lü yıllardan itibaren dünyada başka ticaret merkezleri ve yolları da vardı elbette ancak İpek ve Baharat Yolları yaklaşık 400 yıl boyunca dünyanın en önemli ticaret güzergahları oldu. Ortadoğu coğrafyası petrolün keşfinden önce bu iki ana hat için geçiş güzergahından öte anlam taşımıyordu.

Petrolün keşfi ve Sanayi Devrimi ile birlikte bu topraklar geçiş güzergahı olmaktan çıktı, emperyal güçlerin rekabet ve savaş alanına döndü.

Sanayi Devrimi öncesinde (1400’lerden 1700’lerin sonlarına kadar) dünya kabaca İspanya, Portekiz, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya, Hollanda, Belçika, İtalya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında “paylaşılmıştı”.

Tarif ettiğimiz güzergah, dönemin küresel güçleri sayılan bu ülkeler arasında özellikle Fransa, İngiltere ve Hollanda’yı yakından ilgilendiriyordu. Bu sonuncular arasında ise İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’ya olan “ilgileri” diğerlerine göre “daha yakındı.”

Hem başkalarıyla hem de kendi aralarındaki rekabet ölümcüldü. İkili bir yandan kendi coğrafyalarında onlarca kez savaşırken diğer yandan dünyanın diğer yerlerinde ve bu yerlerden taşınan malların güzergâhlarında birbirlerinin çıkarlarına darbe vurmaya çalışıyordu. 1700’lerin sonlarından itibaren bu güzergah İpek ve Baharat yolları ve duraklarıydı.

Çok kritik bir noktada bulunan Mısır bugün hala sahnelenmeye devam eden karmaşık Ortadoğu ayak oyunlarının ilk sahnesi oldu. Napolyon İngilizlere Mısır’da darbe vurmak isteyince 1798’de sefer düzenledi. Ölümcül rekabet Süveyş Kanalı’nın inşası, İngilizlerin 1882’de Mısır’a saldırması gibi önemli gelişmelere ile 100 yıl boyunca devam etti.

İkiliyi bundan sonra Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında bu kez kadim Büyük Suriye toprakları ve Irak için çekişirken görürüz. Birinci dünya savaşı ve sonrasını kapsayan süreç özellikle Ortadoğu haritasının neredeyse tamamen değişmesine yol açmıştı.

Savaşın en büyük kaybedenleri Osmanlı İmparatorluğu ve Almanlar oldu. Arap dünyasında gelişen milliyetçilik akımları ve bağımsızlık düşüncesi, İngiliz ve Fransızların çıkarları doğrultusunda ilerleyince Osmanlı İmparatorluğu Ortadoğu’dan tamamen çekilmek zorunda kaldı.

Birinci dünya savaşında müttefik olan İngiltere ile Fransa Osmanlı’nın çekilmesi sonrası Ortadoğu’da kıyasıya rekabet içinde köşe kapmaca oynamaya başladı. Sykes-Picot anlaşması bu rekabetin o dönem için sonucu; daha sonrası için ise duraklarından biridir ve Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılan pazarlık/anlaşmalar bugünün Ortadoğu’sunun şekillenmesindeki aşamalardır.

Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden birinin Ortadoğu olmasında İngilizlerin petrolün önemini diğerlerine göre daha erken keşfetmiş olmalarının etkisi büyüktü.

1800’lerin ikinci yarısına denk gelen ikinci sanayi devrimi sürecinde demir, çelik, elektrik üretimi, kimyasallar gibi alanlarda büyük gelişmeler yaşanmıştı. Ancak asıl devrim 1886’da Almanya’da otomobillerde içten yanmalı motorların kullanılmaya başlanması ile oldu. Bundan birkaç yıl sonra Atlantik’in öte yakasında Ford ilk otomobili üretti ve böylece yeni bir çağı başlatmış oldu. Gelişmeler sadece otomobil ile sınırlı değildi. Buhar makinelerinden petrolün yakıt olarak kullanıldığı makinelere ve jeneratörlere kadar birçok makinede petrole geçiş dönemi de başlamıştı o yıllarda.

Petrolün kişisel kullanımdan çıkıp, devletler tarafından stratejik ürün olarak kullanılması Churchill’in kritik kararı ile başlar. Dönemin donanma bakanı Churchill, 1909’da kömür ile çalışan savaş gemilerini petrol yakıtı ile çalıştırmak için çalışmalara başlanmasına karar verdi. Churchill 1913’te yeterli/verimli petrol olup olmadığını araştırmak üzere John Cadman’ı 1908’de bir İngiliz şirketinin (APOC) petrol çıkarmaya başladığı İran’a gönderdi. Raporun sonucu olumlu olunca İngiltere hükümeti tüm gemilerinin kömürden petrole çevirdi.

Bu karar İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşında Basra, Bağdat ve nihayetinde Musul’u alması ile sonuçlanan süreci de doğurmuştur.

Gemilerini Petrol ile çalıştırmaya karar veren İngiltere, o dönemde yakıtı Amerikan Standart Oil ve İngiltere–Hollanda ortaklığı olan Royal Dutch-Shell’den temin ediyordu.

Amerikan ve Hollanda şirketlerine bağımlı kalmak istemeyen Churchill o zamanlar “petrolü istediğimize göre onu elde etmenin iki yolu vardır: ya barış içinde deniz taşımacılığı ile gerçekleştirmek; ya da savaş yaparak diğer ülkelerden temin etmek” diyordu.

Gerçekten de Churchill’in bu sözleri daha sonra gerçekleşecek ve bu savaşa diğer aktörlerin de katılmasıyla Ortadoğu’da savaş eksik olmayacaktı.

 

ABD Ortadoğu’ya giriyor

Yukarıda yapılan kısa girişte tamamlanması gereken bir eksik var: ABD.

İngiltere ve Fransa 1900’lerin başında petrolü iki şirket üzerinden çıkarmaya başladı: Anglo Persian petrol şirketi ve Turkish Petroleum Company yani Türk Petrol Şirketi (daha sonra Irak Petrol Şirketi).

Adları üstünde İran (İngilizler) ve Irak (ingiltere, Hollanda, Almanya) bu şirketlerin faaliyet alanıydı.

İş ABD’lilerin de Irak Petrol Şirketi’ne ortak olması ve farklı alternatiflere   1930’ların sonunda Suudi Arabistan’da ilk faaliyetlerine başladılar.

ABD’nin dünya sömürü düzeninde “ben de varım” demesinin ilk somut adımı 1899’da ilan ettiği “açık kapı” politikasıdır.

İngiltere ve Fransa o dönemde çıkan petrolü al gülüm ver gülüm paylaşırken savaşın galiplerinden ABD’nin petrol şirketleri de gözünü Ortadoğu’ya çevirmişti. Bu şirketlerin devreye girmesi ile rekabet daha da kızışacaktı.

1920’lerde dünyanın en büyük petrol üreticisi olan ABD petrol şirketleri bir yandan kendi petrollerinin yakın zamanda tükeneceğini sanmış; diğer yandan Irak’taki üretimin ve İngiliz–Fransız ortaklığının kendi pazar paylarına zarar vereceğini hesaplamıştı.

ABD’lilerin Avrupa’nın kapısını çalmaları gecikmedi ve ABD ile İngilizler arasında yıllar süren çetin görüşmelerin sonunda 1928’de Amerikalılar da TPC’ye ortak oldu. TPC’nin adı 1929’da “Irak Petrol Şirketi (Iraq Petroleum Company – IPC) olarak değiştirildi.

İran ve Irak petrollerini çıkaran İngiliz, Fransız ve ortaklığa daha sonra giren Amerikalılar bir yandan petrol bölgelerine kendilerinden başka kimseyi yaklaştırmama niyetindeydi, diğer yandan birbirlerine de güvenmiyorlardı.

Bu yüzden IPC’nin yeni ortaklık yapısı ile birlikte Kızıl Hat (Red Line) adı verilen bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre ortaklar Anadolu’yu ve Arabistan yarımadasını kaplayan coğrafyada (Kuveyt hariç) diğer ortakların onayı olmadan petrol arama–çıkarma işi yapamayacaklardı.

Anlaşma ile küresel güçler arasında Irak petrolleri için ateşkes sağlanmış gibiydi. Görünürde sorunlar bitmişti ancak gizli hesaplar devam ediyordu.

 

Savaş Arabistan yarımadasına yayılıyor

Amerikalılar bir yandan Fransa ve İngiltere ile Irak için anlaşma yapmıştı ancak arayışları devam ediyordu ve çeşitli gelişmeler ve oyunlar sonrasında 1933’te Suudiler ile anlaşma yaptılar. Anlaşma Amerikan şirketine 60 yıllığına petrol arama ve çıkarma izni veriyordu.

Arama için kurulan şirket (CASOC) 1938’de ilk petrolü çıkardı. Böylece Amerika yeni petrol kaynağına kavuşmuştu.

Birinci Dünya Savaşı’nda kısmen kullanılması bile kullanıcılarına büyük avantaj sağlayan petrol İkinci Dünya Savaşı’nın da en önemli materyali oldu.

İkinci Dünya Savaşı’na gelinen dönemde milyonlarca araç dünya yolarında dolaşıyor, kara, deniz ve havada askeri araçların tümü artık petrol yakıtı ile çalışıyordu.

Amerika ve 1932’de ilan edilen Suudi Arabistan Krallığı ilişkileri 1938’e kadar petrol firmaları üzerinden sürdü denilebilir. Öyle ki ABD’nin Krallık’ta bir temsilciliği bile bulunmuyordu.

Roosevelt 18 Şubat 1943’te “Suudi Arabistan’ın savunmasının ABD’nin savunması için hayati olduğunu” ilan etti.

ABD’nin Suudi Arabistan yarımadasına yerleşmesinin son adımı ise Amerikan USS Quincy savaş gemisinde 14 Şubat 1945’te atıldı. Suudi Kralı Yalta konferansından dönen ABD başkanı Roosevelt ile Süveyş kanalında buluştu.

ABD savaş nedeniyle hac gelirleri düşen Suudi Arabistan’a yardım için kesenin ağzını açmayı kabul etmişti. Buna göre askeri alanlar, yollar yapılacak ama en önemlisi Amerikalılar petrol sahalarını ve sahalardan çıkarılacak petrolün ulaştırılması güzergahlarını da inşa edecekti.

Kral bununla da kalmadı. Mayıs 1954’te 3 yıl süre ile Amerika’nın Dahran’a hava üssü kurmasına izin verdi. Böylece Amerikalılar (İncirlik’ten sonra) ilk kez Ortadoğu’da bir üsse de sahip oldular.

 

Sadece petrol mü?

Büyük Suriye aşağı yukarı Sina Yarımadasını kapsayacak şekilde Kızıldeniz’den başlayan ve Ürdün, Suudi Arabistan’ın ve Irak’ın bir bölümünü de kapsayacak şekilde Basra Körfezi’ne ulaşan, şimdiki Irak’ın doğu sınırları ve Türkiye’nin güney sınırları arasında kalan bölgeydi.

Günümüzdeki Lübnan ve İsrail devletleri (toprakları) Büyük Suriye’nin içindeydi. Büyük Suriye bir devlet değildi elbette ancak Suriye–Arap milliyetçilerinin hayaliydi ve bu fikri savunanlar Lübnan ve İsrail’in kendilerinden kopartılmış parçalar olduğunu savunurlar. Haksız da sayılmazlar. Eski Büyük Suriye tanımının yapıldığı topraklardan bugün ihtilaf ve savaş konusu olan iki devlet doğmuştur: Lübnan ve İsrail.

İkisi de Ortadoğu’yu o dönemde bölüşmüş olan Fransa ve İngiltere’nin kanlı hediyeleridir.

O yıllarda Filistin toprakları İngiliz Mandası (1922), Suriye ise Fransız mandasıydı. İngilizler 1948’de İsrail devletinin kurulmasının yolunu açtılar, Fransızlar 1920’de Lübnan’ı Suriye’den ayırdılar. Bugün Suriye ile İsrail arasında devam eden ölümcül mücadelenin sebeplerinden biri de budur, Lübnan ise tarihi boyunca ihtilaftan ve başkalarının oyun alanı olmaktan kurtulamamıştır.

Filistin ve İsrail konusunu ayrı başlık olarak ele alacağız. Filistin bugün aşağı yukarı İsrail siyasi sınırlarına denk gelen coğrafi bölgenin adıdır. Yunanlar buraya Filistinlilerin diyarı anlamında “Filistiya” demişler. Bu bölgede yaşayan insanlara (halkın bir kısmına) verilen isimlerden birisi de Filisti.

Semitik dil konuşan halkların yaşadığı Kenan diyarı da aşağı yukarı aynı topraklara denk geliyor. Günümüz Filistinlilerinin tarihte birçok akına uğramış bu bölgede ne zaman Araplaştıkları ya da kadim zamanlardan bu yana Arap olup olmadıkları bilinmiyor. Bilinen şu: Filistin halkı günümüzde kendisini Arap ve Müslüman olarak tanımlıyor.

Milattan öncesi ve MS ilk yüzyıllarda bu coğrafik tarif ve burada yaşayanlar ile ilgili tarifler değişse de aşağı yukarı aynı bölgeden bahsediyoruz. Bu bölge Yahudilerin de tarih sahnesine çıktığı bölge.

Yahudilerin ilk göçü Roma döneminde. Roma devleti MS 2. yüzyılda Yahudileri kendi topraklarından zorla göç ettirmiş. Böylece Yahudilerin 2 bin yıllık yolculuğu başlamış.

Filistinlilerin ya da daha sonra Filistinliler olarak anılacak halklar, topluluklar ise bu bölgede yaşamaya devam etmişler. Yahudiler tarih boyunca daima kutsal kitapta da “kendilerine vaat edilen” bu topraklara dönmeyi hayal etmişler. Bu hayallerini gerçekleştirmeye başlamaları ise 1800’lerin sonlarına doğru somutlaşmaya başlamış.

 

Yahudiler için kutsal yolculuk: Aliyah

Yahudilerde “Aliyah” kavramı vardır. Bu, Yahudilerin kendi vatanlarına yani Kudüs’te bulunan Siyon Dağı’na ya da Siyon Kalesi’ne, yani “anavatana” dönme anlamına geliyor.

1880’lerden itibaren Aliyahlar başlıyor ve Yahudiler yaklaşık 2 bin yıl önce Romalılar tarafından çıkarıldıkları topraklarına geri dönmeye başlıyor.

Aliyahlar döneminde Theodor Herzl gibi bazı isimler Yahudilerin vatanlarına kavuşmaları için çalışmalar yürütüyorlardı. Siyonizmin kurucusu sayılan Herzl Dünya Yahudi Kongresi’ni kurdu ve ilk toplantısını 1897’de İsviçre–Basel’de yapan kongre Yahudilerin “kendi toprakları”nda, yani Filistin bölgesinde bir Yahudi devletinin kurulması ve bu amaç doğrultusunda çalışmalar yapılması kararı ile sonuçlandı.

Osmanlı İmparatorluğu birinci Dünya Savaşı sonunda bu topraklardaki hakimiyetini kaybetmişti. 1882’de girdiği Mısır’dan 1922’de çekilecek olan İngiltere Filistin bölgesi için boş durmuyor ve 1917’de bölgeyi mandalaştırmak için adımlar atıyordu.

Yahudi devletine giden yolda en önemli kilometre taşlarından biri aynı yıl ortaya çıkan Balfour deklarasyonudur. Deklarasyon aslında bir mektuptan ibarettir. İngiltere savaş kabinesinin dışişleri bakanı Arthur Balfour’un girişimi ile yapılan bir zirve sonrasında Balfour 1917’de Siyonist Kongresi üyesi, önde gelen Yahudi iş adamlarından Lord Rothschild’e mektup yazarak “İsrail devleti kurulmasına destek vereceklerini” belirtti.

O dönemde devlet kurulması bağlamında Yahudiler arasında iki farklı görüş var hakimdi: Bir taraf devlette sadece Yahudilerin yönetici/hakim olması gerektiğini savunurken, Rothschild (ve Herzl) “sadece Yahudilerin yaşadığı bir devletin” kurulması taraftarı. Yani Siyonizmin bugünkü anlamına (sadece İsrail devletinin çıkarlarını koruma ve başkalarına yaşam hakkı tanımama) evrilmesi de Rothscild ve Herzl’ın sayesinde oluyor.

1916’daki Sykes–Picot anlaşması ile Fransızlar ile birlikte bölgeyi “paylaşan” İngiltere’nin manda yönetimi 1922’de BM kararı ile resmileşiyor ve İngilizler bölgeyi yönetmeye başlıyor.

Araplar ile Yahudiler arasında ilk çatışmalar da manda döneminde başladı. Filistinli–Yahudi kanlı mücadelesinin tarihi ise yaklaşık 100 yıl önce başlıyor. Özellikle 1921’den itibaren iki tarafın da kayıplar verdiği çatışmalar yaşanıyor.

Aradan geçen yıllar 1948’e kadar Filistinlilerin topraklarını yavaş yavaş kaybettiği bir süreç oluyor ve İsrail devleti 1948’de resmen ilan ediliyor. İsrail devletinin kurulması sorunları daha da ağırlaştırıyor.

İsrail 1948’de kurulmadan önce BM genel kurulu (181 sayılı karar) bir Filistin devletinin de kurulması için karar aldı ancak bugüne kadar bu uygulanmadı. (Bkz. Harita 1)

 

Harita 1. Filistin, Birleşmiş Milletler Genel Meclisi’nde 29 Kasım 1947’de kabul edilen bölüşüm planı

 

İsrail 1948’de ilk kurulduğunda yüzbinlerce Filistinli kendi topraklarından tehcir edildi. Bu Filistinliler çoğunlukla Suriye ve Ürdün olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine dağıldılar.

Ancak bu tehcir İsrail devletine yetmedi ve İsrail BM’nin 181 nolu kararının öngördüğü Filistin tarafını tanımadı ve İsrail sınırları içinde Filistinlilerin yaşadığı yerleri de almaya ve bu topraklara dünyanın çeşitli yerlerinden gelen Yahudileri yerleştirmeye başladı. Böylece Filistinlilerin yaşadığı yerler yıllar geçtikçe küçüldü ve Filistinliler toprak kaybetmeye Yahudiler ise genişlemeye devam ettiler.

Bugün Filistin devleti iki bölgeden oluşuyor. Bunlardan biri Batı Şeria, diğeri ise Gazze Şeridi, yani bugünlerde çatışmaların yaşandığı yer. Bu iki bölgede bulunan alanların ilk defa gündeme geldiği yer 1970’lerin sonuna doğru Camp David, (ABD başkanı Jimmy Carter tarafından arabuluculuğu yapılan görüşmeler) Dönemin İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Mısır Devlet başkanı Enver Sedat arasında yapılan zirveydi. Zirve Mısır- İsrail arasındaki ilişkiler ile ilgiliydi ancak Filistin sorunu da ele alındı ve iki devletli çözüm için ilk temeller atıldı.

İkinci önemli adım 1991’de Madrid zirvesi ile atıldı ve taraflar barış görüşmeleri ve çözüm için taslak oluşturmak üzere anlaştılar. Görüşmelerde en önemli adım ise Oslo’da atıldı. İlki 1993 ikincisi ise 1995’te yapılan görüşmelerde tarafları İsrail adına dönemin başbakanı İzak Rabin, Filistin tarafını ise Yaser Arafat temsil ediyordu.

Rabin ve Arafat Oslo’da görüştü ancak anlaşma Washington’da dönemin ABD Başkanı Bill Clinton arabuluculuğunda imzalandı. İzak Rabin bu barış anlaşması sonrası suikast ile öldürüldü.

Anlaşma basitçe Batı Şeria tarafında 3 etki bölgesi öngörüyordu. A ve B bölgeleri ile İsrail’in tamamen hakim olduğu (C) bölge. A ve B bölgelerinde (yaklaşık % 40) Filistinliler yaşayacaktı ve bu bölgelerden A tamamen Filistinlilerin hakim olduğu bölgeydi. B ise Filistinlilerin yaşayacağı bölge olmakla birlikte İsrail güvenlik güçlerinin hakimiyetinde olacaktı. C ise zaten sadece Yahudilerin bölgesiydi ve yaklaşık %60’lık bir alanı kapsıyordu.

 

Sermayenin küreselleşmesinin hikayesi

Kalvinizmin sermayeyi ve toplumu “Hıristiyanlık zincirlerinden kurtarması” ile birlikte Sanayi Devrimi’ne giden yol da açılmış oldu, ancak yeterli değildi bu. Özellikle bu işin beşiği İngiltere için. Merkantilizm kurtarıcı rolünü üstlendi ve sanayileşmiş ülkeler ile diğerleri arasındaki ilk duvarlar o dönemde inşa edildi. Bunlar ekonomik koruma duvarlarıydı. Bundan sonra Batı sermayesinin dünyayı sömürme, bunu sağlamak için ise yeni fetihlere çıkma tarihinin ilk temelleşme adımları oldu.

ABD’nin küresel sömürü düzenine eklenene kadar sömürü denildiğinde akla Hollanda, Portekiz, İngiltere, Fransa gibi ülkeler geliyordu. ABD 1920’lerden itibaren bu listeye eklendi ve bununla beraber küresel güçler arasındaki rekabet bir yandan savaşları diğer yandan iş birliğini getirdi.

Kapitalizmin ve emperyalizm dünyanın kalan kısmı için kendi aralarında iki kez paylaşım savaşı yaptılar, birbirlerinin ülkelerini yakıp yıktılar, milyonlarca insan bu savaşlarda hayatını kaybetti.

Birinci Dünya Savaşı ABD’nin öne çıkmaya başladığı bir savaş oldu. Gerçekten de ABD Avrupa’dan bağımsız olarak teknoloji, ticaret ve sermaye açısından bir hayli yol katetmişti. Fark İkinci Dünya Savaşı’nda çok daha bariz bir şekilde ortaya çıktı ve ABD Batı dünyasının koruyucu, büyük ortak ve lideri oldu.

ABD savaş sonrası sadece Avrupa ile yetinmedi, İngiltere’nin Ortadoğu’dan çekildiğini resmi mektup ile bildirmesi ile birlikte Ortadoğu’ya da hızlı bir giriş yaptı ve o gün bugündür çıkmış değil.

İkinci Dünya Savaşı sonrası “hür teşebbüsçü uygar Batı’yı” Sovyetler ve komünizmin etkisinden korumak ve Batı dünyasının daha önceden kimi yerde temellerini attığı, kimi yerlerde geliştirip müesseseleştirdiği sömürü düzeninin devam etmesi için bazı uluslararası kurallara ve bu kuralları uygulayacak müesseselere ihtiyaç vardı.

Uluslararası hukuk, BM, NATO işte hep bu ihtiyacın doğurduğu icatlardır. BM’nin bugün içinde bulunduğu durum malum. NATO ise “kuruluş nedeni” ortadan kalkmış olmasına rağmen genişlemesini ekonomik ve siyasi alanları da katarak sürdürüyor.

BM ve NATO İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya sömürü düzeninin kurallı şekilde yapılabilmesi için hukuki zemini ve meşruiyeti, ayrıca bu hukuki zemini ve meşruiyeti gerektiğinde tekrar sağlamak ve “raydan çıkacakları” tekrar raya oturtabilmek için askeri altyapıyı sağlıyordu ve halen bu düzen sarsılmalar yaşasa da devam etmektedir.

Her iki zeminin motor gücü tartışmasız şekilde ABD’dir. Kısaca: ABD kapitalist–emperyalist dünya düzeninin hem en büyük fayda sağlayanı hem de jandarmasıdır. Dünyadaki sermaye, kaynak, güzergah savaşları ABD’siz olmaz, olamaz. ABD bu savaşlarda ya doğrudan taraf ya da iş birliği yaptığı birileri adına dolaylı taraftır. Bu nedenle ABD’nin durumuna biraz daha eğilmek gerekir.

ABD’nin 1945’ten 1990’lara kadar Batı adına lider–ortak modeli ile kürenin hemen her tarafında gizli örgütleri vasıtasıyla da faaliyet göstermesi, gizli–açık darbeler yaptırması, hükümetler değiştirmesi, savaş çıkartması, askeri üsler kurması ve savaş çıkartması gibi uluslararası faaliyetlerine karşı dengeleyici Sovyetler Birliği vardı.

Sovyetler’in dağılması ile beraber deyim yerinde ise meydan boş kaldı ve ABD kürenin tek hakimi olduğu vehmine kapılarak 1950’leren bu yana yürüttüğü “güç politikasını” özellikle 11 Eylül saldırılarını büyük fırsata çevirerek sahada uygulamaya başladı. İlk hedefler Afganistan ve Irak oldu.

11 Eylül saldırıları dünyada artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının habercisiydi. Aslında değişen bir şey yoktu, değişen küresel kapitalizm ve emperyalizmin müdahale şekliydi.

Daha önce birçok ülkede defalarca gizli ya da açık operasyon, darbe, hükümet değişikliği yapan küresel sermaye artık “doğrudan savaş” konseptine geçmişti.

Dönemin başkanı George W Bush ve Neocon kadrosuna göre dünya ABD ve diğerleri olarak bölünmüştü ve buna göre serbest piyasa ve kaynak dağılımı refahı getirir, herkes her şeyi eşit şekilde paylaşamaz ve Amerikan değerlerine düşman bir dünyada Amerikan demokrasisi uzun barınamazdı.

Neoconların fikir babalarından Leo Strauss şunu söylüyordu:

Ülke güvenliği ancak milliyetçi bir devlet yapısı ile sağlanabilir. Böyle bir milliyetçiliğin gelişmesi için bir ‘dış tehdit’ gereklidir. Dış tehdit mevcut değilse yaratılabilir. Dünyada kötü rejimler vardır ve iyi rejimler kötü rejimler ile mücadele etmelidir. İyi rejimlerin iş başına gelmesi için mücadele verilmelidir. Savaş bir araçtır ve soylu bir amaç varsa savaş ile adalet arasındaki çelişki ortadan kalkar.

Bu sözler ABD’nin “antagonizma” üzerine kurulu güç politikasını özetliyor. ABD bu politikayı yürütebilmek ve için kendisine karşı savaşılacak bir şeytan bulmakta hiç zorlanmadı.

1940’larda Nazileri, Sovyetler dağılana kadar da komünizmi mücadele temeline oturtan ABD’nin hegemonya çabasında 11 Eylül sonrası gerekçesi “terörizm” oldu. Eski dışişleri bakanı Hillary Clinton’ın “biz oluşturduk” dediği El Kaide ise kendisine karşı savaşılması gereken “kötü adamdı”.

 

El Kaide: ABD’nin küresel talan için sıçrama tahtası

Ancak sadece bir örgüt dönemin ABD yönetimi için yeterli olamazdı ve hedef genişletildi: Bush 2002’deki ulusa sesleniş konuşmasında Irak, İran ve Kuzey Kore’yi “şeytan ekseni” (şer ekseni) ilan etti. Bu listeye daha sonra Suriye ve Libya gibi ülkeler de eklenecekti.

Şer Ekseni tanımlaması ABD ve küresel sermaye açısından dünyayı ikiye bölerken Ortadoğu’da yeni tanımlamaları da beraberinde getirdi. İran, Suriye, Hizbullah ve Filistinli bazı gruplar kendilerini “Direniş Ekseni” olarak ilan ettiler. Ağırlıklı olarak Şii karakter taşıyan bu eksende Hamas da vardı ancak Hamas Müslüman Kardeşler Arap Baharı adı verilen süreçte Türkiye ile Katar’a yanaşmakla kalmadılar Direniş Ekseni’ne karşı savaşta rol aldılar. 2012’de Suriye ve İran’dan uzaklaşan Hamas son yıllarda Eksen’e tekrar yanaştı ve İran halen Hamas’a olan desteğini sürdürüyor.

Direniş Ekseni’nin temel amacı özellikle bölge dışından gelecek saldırılara karşı birlik olmak, İsrail’in ve Batı’nın politikalarına direnmek ve Filistin davasına destek başlıkları ile özetlenebilir.

Böylece Ortadoğu’da kabaca iki kamp ortaya çıkmış oldu: Batı, İsrail, bazı Sünni örgütler ve Batı ile işbirliği yapan yönetimler ile İran, Suriye, Hizbullah, bazı Filistinli örgütler.

Terör ile mücadele gerekçesi ile Afganistan’ı işgal eden ABD’nin Şer Ekseni tanımlaması sonrası ikinci hedefi Irak oldu. ABD’nin Irak işgalinin sonucu bugün daha iyi görülüyor: bölgede dengelerin alt üst olması ve istikrarsız bir Ortadoğu.

Afganistan ABD için birkaç açıdan önemliydi. Birincisi Neoconların “ABD’nin ulusal güvenliği için uzaklarda savaşıyoruz” propagandası, ikincisi jeopolitik açıdan Asya ve Avrupa arasında önemli bir mevkinin ele geçirilmesi, ama asıl “yeni dünya düzeninde Amerikan–küresel sermaye borusunun her yerde öttürülmesine” ilk adımın atılmasıydı.

Irak bunun ikinci adımı oldu. Her iki müdahale de ekonomik çıkar temelliydi. Afganistan’da yeraltı kaynakları yeterli bir sebep değildi ancak coğrafi konumu ticaret savaşlarında önemliydi. Irak ise petrol zengini bir ülke ve bu özellik yeni dünya düzeninde ekonomik her kaynağa sahip olmak isteyen küresel sermayenin çıkarları açısından ABD için yeterli sebepti.

ABD Irak saldırısı ile geçmişte ekonomik ve siyasal açıdan “arıza çıkaran” Saddam Hüseyin’den kurtulmak ile kalmadı, saldırıda yakıp yıktığı Irak’ı savaş tazminatı adı altında borçlandırdı ve Irak’ın petrol kaynakları uluslararası kapitalizm tarafından adeta paylaşıldı.

ABD başkan yardımcısı Donald Rumsfeld Şubat 2002’deki bir konuşmasında Irak’a petrol için saldırılacağı iddialarına karşı şunları söylüyordu: “Tamamen saçmalık. Güçlerimizi alıp dünyayı dolaşıp başkalarının gayrimenkullerini, kaynaklarını, petrollerini almaya çalışmıyoruz. Bu, ABD’nin yaptığı şey değil. Asla bunu yapmadık ve asla yapmayacağız. Demokrasiler böyle davranmaz.”

Rumsfeld kısmen doğru söylüyordu. ABD doğrudan Irak petrolünü çalmak için saldırmayacaktı, küresel kapitalizm artık yüzyılın başında Churchill’in dediği gibi “tatlılıkla verirler yoksa savaşarak alırız” yöntemini kullanmıyor ya da 1950’de İran’da petrol şirketini devletleştirdiği için Musaddık’ın devrilmesinde olduğu gibi çalışmıyordu.

Küresel–emperyal sermaye artık şirketleşmiş ve üretim–sömürü alanları çeşitlenmişti. Bu nedenle ABD’nin salt petrol için saldırdığını savunmak “yeni dünya düzeninin entegre çalışmasını” tam olarak anlayabilmek açısından eksik kalır.

ABD’nin yaptığı aslında küresel sermayenin ortak–lider motor gücü olduğu yeni dünya düzeni adına, hayata geçirdiği modern zaman haydutluğudur.

Irak’ın sahip olduğu petrolün miktarı ve kalitesi iştah kabartıcıydı. ABD’nin Irak’ta yaptığı, Neoconların felsefesine uygun şekilde uluslararası sömürgen şirketlere yolu açmaktan ibaretti. Irak’ın petrolü sadece Iraklıların olamazdı. Nitekim savaş sonrası yıllarda Rusya ve Çin de dahil olmak üzere dünyanın her yerinden şirketler Irak petrolüne çullandılar. Bugün Irak’ta onlarca yabancı şirket faaliyet gösteriyor.

Irak’a saldırı Ortadoğu’yu yeniden şekillendiren adımlardan biri oldu. Saflar netleşti. Irak’ta Sünni Saddam Hüseyin gitti yerine büyük bölümü İran ile yakın ilişki içinde olan Şiiler hakimiyet kurdu, dolayısıyla İran’ın etkisi arttı.

2010’da ise “Arap Baharı” adı verilen süreç başladı ve bugün yaşananlar malum. Ortadoğu hiçbir zaman istikrarlı değildi ancak Irak savaşı ve “Arap Baharı” sonrası tam bir karmaşaya sürüklendi.

Suriye yıllardır süren bir savaş yaşıyor, Lübnan siyasi istikrarı yakalayamadı, İsrail Filistin içinde genişleme ve Filistinli Arapları eriterek yok etme politikasını daha güçlü şekilde sürdürüyor.

İsrail’in bu denli rahat hareket edebilmesinin en önemli sebeplerinden biri Irak ve Suriye’de yaşanan istikrarsızlıklardır. Bu iki ülkeye açılan savaşlar Arap Birliği ve Ortadoğu’da boşluklar doğurdu. Gerçi Arap Birliği hiçbir zaman Filistin davasına sahip çıkmamıştı ancak yine de Saddam Hüseyin ve Hafız Esad döneminde bu konuda daha aktifti.

Yeni dünya düzeninin Ortadoğu açısından sonuçlarından biri Direniş Ekseni-diğerleri kamplaşmasını ortaya çıkarmak oldu demiştik. Arap Baharı bu kamplaşmayı daha da keskinleştirdi.

Biraz geriden alırsak İran, “İslam Devrimi” sonrası Batı ekseninden tamamen çıktı ve Batı’nın bölge politikaları ile mücadele etmeye başladı. Arap Baharı öncesinde Irak ile savaş, bölgede Suudi Arabistan ile nüfuz mücadelesi, İsrail karşıtlığı, bunlara bağlı olarak Filistin’deki örgütlere yapılan yardımlar, mezhepsel nedenler İran’ın hedefe konulması için yeterli sebep oluşturuyordu.

Bütün bunların üzerine nükleer çalışmalar da eklenince İran elimine edilmesi gereken ülke konumuna geldi. Bugün Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı ülkelerin İran ile yaşadığı “bahar” Çin’in devreye girmesi ile olmuştur ve çok yenidir.

Türkiye açısından bakıldığında ise durum şöyle özetlenebilir: Türkiye AKP iktidarı ile birlikte neo–Osmanlı modelini hayata geçirmeye çalıştı. Arap Baharı sürecinde Türkiye’nin hedefi Müslüman Kardeşler örgütü ve modelinin hakim kılınarak “devrimin gerçekleşeceği” ülkeler ile lider-ortaklık kurmaktı. Müslüman Kardeşler modeli Batı için de en uygun modeldi. Zira Müslüman Kardeşler anti-emperyalist söylemlerine karşın tarihi boyunca Batı ile somut bir mücadeleye girmemişti ve kendi iktidarının sağlanması karşılığında Batı ve küresel sermaye ile iş birliğine daima hazırdı. Kısaca ABD ve Batı kendisine engel çıkaracak Saddam, Esad gibi liderler yerine Direniş Ekseni’nin en önemli halkası Suriye’de başta olmak üzere Müslüman Kardeşler gibi yönetimler ile çalışmayı tercih ederdi.

Ancak Suriye’nin direnmesi tüm hesapları alt üst etti. Mısır’da Mursi yönetimi devrildi, Tunus ve Libya’da ise planlandığı gibi gitmedi ve Müslüman Kardeşler ve/veya diğer yönetim adayları bu ülkelerde kazanamadılar.

Türkiye’nin “yanlış ata oynadığı” yıllar geçtikçe anlaşıldı. İran, Mısır, Libya’nın bir tarafı, Lübnan’ın bir tarafı, Tunus ve Irak ile sorunlar yaşandı ve Türkiye Ortadoğu yönetimleri tarafından dışlandı. Mısır, Suudi Arabistan ve BAE özellikle Müslüman Kardeşlere desteği nedeni ile Türkiye’yi düşman ilan ettiler. Aynı üçlü Katar’ı da aynı sebepler ile hedefe koyduklarında Türkiye Katar’ın yanında yer aldı.

Türkiye–Katar işbirliği Arap Baharı öncesinde planlanmıştı aslında. Örneğin Katar gemiler ile gaz (LNG) taşıma maliyeti arttığı için Suriye’yi Akdeniz’e ve Türkiye’ye ulaşmak için geçiş güzergahı olarak görüyordu. Ancak Suriye bu plana karşı çıktı. Suriye’nin hedefe konulmasının sebeplerinden biri de budur.

Türkiye’nin Mısır ile karşı karşıya gelmesinin sebeplerinden biri Doğu Akdeniz’deki gaz kaynaklarıydı ve bu kaynakların güzergahıydı. Türkiye Kıbrıs Adası çevresinde deniz yetki alanları mücadelesi verirken Libya’nın Ulusal Mutabakat Hükümeti ile anlaşma yaptı. Akdeniz’i Türkiye’den Libya’ya uzanan çapraz hat gibi kesen bu anlaşmaya karşı Mısır da Yunanistan ile benzer bir anlaşma yaptı.

Mısır ayrıca İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi, İtalya, Ürdün, Yunanistan, Fransa ve Filistin’in yer aldıkları EastMed Gaz Forumu’nun da üyesi.

Doğu Akdeniz’deki gaz sahaları Rusya’ya alternatif oluşturmak isteyen Batı tarafından özellikle Ukrayna krizi sonrası elzem hale geldi. Ortadoğu’da eskiden kanlı süreçlere neden olan petrol sahalarına şimdi artık gaz sahaları da eklenmişti.

Petrol ve gaz rezervleri ve üretimi açısından Ortadoğu ülkelerinin önemi tartışılmaz. Bu alanlarda dünyanın ihtiyacının önemli kısmı Körfez ülkelerinden sağlanıyor. Çin ile rekabet de dahil olmak üzere Ortadoğu’daki gelişmeler bu gözle bakmak lazım.

 

Yeni hedef Çin

Önleyici savaş” doktrininin mucidi George W. Bush yukarıda aktardığımız yeni dünya düzeni tanımlaması çerçevesinde bir başka konuşmasında ABD’nin küresel hegemonya hedeflerini şöyle özetlemişti:

– Terörizm ve diktatörlük ile mücadele edilecektir.

– Dünya barışı için ABD hegemonik bir güçtür.

– Demokrasi ve insan hakları liberal bir dünyada yayılmalıdır.

Saldırılarında istediği sonucu tam olarak yaratamamış olsa da ABD için Afganistan, Irak gibi ülkeler kolay hedeflerdi ancak Çin gibi ülkelere karşı saldırı ya da “önleyici savaş” imkansızdı.

ABD bu nedenle Çin ile 70’li yıllarda daha görünür hale gelen ilişkilerini “Çin’i kendi yanında tutmak ya da Çin’i karşısına almak yerine kontrol etmek” temelinde yürütmeyi tercih etti. Çin 1970’lerden itibaren ekonomisini büyütmeye ve “küresel rekabette ben de varım” demeye başlamıştı.

ABD’nin Çin ile ilgili kaygıları o dönemlere dayanmakla birlikte asıl kaygılanma son 20 yılda oldu ve Çin ABD için “kontrol edilebilecek, yakında tutulabilecek güç” olmaktan çıkıp “küresel rakip” haline geldi.

Çin 1960’lardan itibaren bazı yıllarda %16’lık büyüme hızına ulaşmıştı. 1979’da Deng Xiaoping döneminde gerçekleştirilen ekonomik reformlar ile birlikte büyüme istikrarı yakalanmış ve Çin istisna bazı yılların dışında dünyada en hızlı büyüyen ekonomi olarak 30 yılda yıllık ortalama %10’luk bir büyüme trendi yakalamıştır. Çin’in bu büyüme ve ekonomik savaşta en önemli iki silahını ucuz iş gücü ve ihracat oluşturuyor.

ABD muhtemelen tek kutuplu dünya ve 11 Eylül sonrası küresel hegemonya hesaplarına Çin’i katmamıştı. Çin bugün dünyanın ikinci büyük ekonomisidir ve 2030’da birinci ekonomi olmayı hedeflemektedir.

Çin’in artık önlenemez bir yükselişi var ve bu Washington’daki yönetici kadroyu çok endişelendiriyor. Sadece Washington değil, Londra, Paris, Berlin ve diğer başkentler için de aydı durum söz konusu. Ancak endişenin asıl yaşandığı yerin ABD olduğunu özellikle belirtmek gerek. Çünkü Çin’in yavaş ve gücünü belli etmeden, sabırla devam eden yükselişi belli ki çok sağlam temeller üzerine kurulu. Çin ABD gibi iş birliği yaptığı ya da buna gerek duymadığı birçok ülkede askeri üsler ve asker bulunduruyor ancak Çin’in böyle bir politikası yok.

Çin’in diğer ülkeleri bağlama stratejisi ekonomik işbirliği temeli üzerine kurulu. AB–Çin, Rusya–Çin, Afrika ülkeleri–Çin ve hatta ABD–Çin ticaret hacimlerine bakıldığında bu durum net biçimde ortaya çıkar.

Batı (NATO) ve Sovyetlerin birbirleri ile uğraştığı yıllarda sessiz ve derinden giden Çin bugün o kadar büyüdü ki artık kendini gizleyebilmesi imkansız. Devlet kapitalizmini başarılı şekilde yürüten Çin büyüdükçe yeni işbirliklerine ihtiyaç duyuyor. Bu durum kendi bölgesi olan Asya–Pasifik’te yeni rekabet alanının doğmasına neden oldu.

Bir tarafta Çin, diğer tarafta Japonya, Güney Kore, Avusturalya, Yeni Zelanda, Filipinler gibi ülkeler. Kuzey Kore nev-i şahsına münhasır şekilde Çin’in ve devamında Çin–Rusya konjonktürel işbirliğinin bir parçası sayılabilir.

ABD’nin Çin politikası tarih boyunca ve özellikle 1970’lerden itibaren gelgitlere sahne oldu. Örneğin Nixon, Bush, Clinton, W. Bush dönemlerinde “dizginlenmesi gereken bir güç olarak”, “tehlike arz ediyor, dikkatli olunmalı, mücadele edilmeli” tanımlamalarına maruz kaldı, kimi zaman sopa yerine havucun daha etkili olduğunun düşünen başkanlar ticari anlaşmalar yaptılar, Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne girdi. Hatta Çin’in oldu bitti sorun yaşadığı ve bizzat ABD tarafından, kaşınabilecek yaralardan biri olarak sürekli el altında tutulan Tayvan’ın Çin’in bir parçası olarak kabul edilmesi de bu jestlerin bir parçasıydı.

Ancak ne yapılırsa yapılsın, dünyanın başka yerlerinde takvim nasıl işlerse işlesin, Çin yükselişini dürdürdü ve bugün artık elektronikten oyuncağa, ağır sanayi işlerinden turizme, tekstilden, uzay teknolojisine, hızlı trenden mikro çiplere kadar birçok alanda dünya liderliğine doğru hızla ilerlemekte ve 2030’da ekonomik açıdan şu anda bulunduğu ikincilikten birinciliğe geçmeyi hedeflemektedir.

Bu nedenlerle ABD’nin yalpalayan Çin politikası artık en azından stratejik açıdan netleşmeye başlamıştır: Çin durdurulmalıdır!

Bu politika özellikle Obama döneminde şekillenmeye başladı ve “ABD Ortadoğu’dan çıkıyor, Asya Pasifik’e yelken açıyor” düşüncesi ağırlık kazanmaya başladı. Bu düşünce temelsiz değildi elbette. Gerçekten de ABD Asya Pasifik’e yani kısacası Çin’e ağırlık verecekti bundan sonra.

Bu düşüncede eksik olan, zamanla ortaya çıktı. Ortadoğu önemini yitirmemişti ve bu gidişle kıyamete kadar bu önemini sürdürecekti. Birincisi petrol dünyanın ve bizatihi ABD’nin kendisinde çıkartılıyordu ancak çeşitli sebepler ile yine de yeterli değildi ya da tatmin edici şekilde dağıtıl(a)mıyordu – elde edilemiyordu. Ve bitti bitecek denilen petrol pekâlâ hala dünya piyasalarını ve dolayısıyla dengelerini belirleyecek en önemli meta olma özelliğini sürdürüyordu ve yine bu metanın en önemli kaynaklarından biri Ortadoğu’ydu. İkincisi petrolün en az kendisi kadar güzel bir kardeşi daha olmuştu ve bu kardeş yeni krizlerin, savaşların sebepleri arasında hızla birinci sıraya yükselen bir değerdi: Gaz.

Petrol ve gazın hangi ülke tarafından ne kadar çıkarıldığı, dünya ticareti açısından hacmi, önemi, jeopolitik ve jeostratejik açıdan ne anlama geldiğini teknik olarak anlatmak yazıyı çok uzatır. Ancak şununla yetinmek lazım: Ortadoğu ve özellikle Körfez Ülkeleri dünyanın ham ve işlenmiş petrol ile gaz ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılamaktadır. Sahip oldukları potansiyeller nedeniyle Ortadoğu daha on yıllar boyu mücadele alanı olarak kalmaya devam edecektir.

Ama Ortadoğu yeraltı kaynaklarının yanı sıra yaklaşık 100 yıl önceki eski özelliğini de yeniden kazanıyor bugünlerde: Geçiş güzergahı.

Şimdi sahneyi değiştirelim:

Sovyetler dağıldıktan sonra ABD “tek kutuplu dünya” vehmine kapıldı ancak bir taraftan Sovyetlerin tecrübesini kapitalist düzende kullanacak yeni bir güç doğuyordu: Rusya.

Rusya (Federasyonu) coğrafik açıdan büyük oranda eski Sovyetler üzerinde ilan edildi. Yeni devlete üç zenginlik miras kaldı: Sovyetlerin devlet tecrübesi, petrol ve gaz.

Bu üç miras bugünkü Rusya’nın şekillenmesinde önemli yere sahiptir. Rusya devleti birkaç yıllık bir yalpalamadan sonra kapitalizm içindeki yerini aldı, eski Sovyet bileşenlerinin kimisinin Federasyon içinde yer alması ve Sovyetler’den ayrılan birçok çevre ülke ile yapılan BDT gibi girişimler vasıtası ile “alt emperyal” ülke olma yolunda ilerledi.

Rusya özellikle petrol ve gaz ile büyüdü, diğer yandan Sovyetler’den kalan muazzam teknolojik ve askeri mirası daha da ileriye götürdü. Nükleer gücünü, silah teknoloji ve hacmini daha da arttırdı.

Silahlanma yarışı Rusya’nın tercih ettiği bir durum değildi. Ancak NATO’nun kendisine karşı kurulduğu Sovyetler dağılmış olmasına rağmen dağılmaması ve aksine genişlemeye devam etmesi Rusya’yı fazlası ile endişelendirdi.

Gerçekten de Rusya’nın Primakov Doktrini’ne dönüşü son yıllarda olmuştur ve sebebi NATO’nun genişleme politikasıdır. Primakov Doktrini 1990’larda şekillendi ve özet ile “Kendisi de süper güç olan Rusya’nın ABD’nin dünya liderliği iddiası ile gerçekleştirdiği icraatlarına ve NATO’nun yayılmasına izin vermemesi gerektiği” düşüncesi üzerine kuruludur.

NATO (ve ABD) Rusya’ya genişlememe sözü vermişti ancak bu söz yerine getirilmedi ve Baltık ülkeleri ve dahi güneye indikçe birçok ülke NATO üyesi oldu. Genişleme çalışmaları Gürcistan ve Ukrayna’ya da uzandı ve 2008’de Rusya Gürcistan’a müdahale etti, Ukrayna savaşı ise halen devam ediyor.

Bu iki ülke ABD–NATO eksenine girseydi ABD’nin Karadeniz’i NATO gölü haline getirme hedefi başarı ile tamamlanmış olacaktı.

Rusya Doğu Avrupa’daki Eski Sovyet ülkelerinin birçoğunun NATO şemsiyesi altına girmesine engel olamadı ancak Gürcistan ve Ukrayna kırmızı çizgilerdi, gerekirse savaşılırdı ve zaten öyle de oldu, Primakov Doktrini uygulandı.

Ukrayna’nın sadece Rusya’nın kuşatılması açısından değil pivot ülkelerden biri olarak Anakaranın (Heartland) en önemli duraklarından biri olarak Çin ile Avrupa arasında Afganistan’dan daha önemli bir yerinin bulunduğunu belirtmek lazım.

ABD ve Batı’nın vehmettiği Yeni Dünya Düzenine göre Ukrayna’nın Batı eksenine, NATO’ya girme hakkı var. Ancak Ukrayna bunu yaparak sadece bir örgüte girmiş olmayacaktı, tam tersi örgüt Rusya’yı kuşatma adımlarına bir yenisini daha eklemiş olacak ve böylece Rusya’nın boğazı biraz daha sıkılacaktı.

Bu genişleme isteği sadece Rusya’ya karşı bir adım mıydı? Elbette hayır, hedef daha büyüktü ve küresel boyutu da vardı ve bu Ukrayna savaşı Çin’in de içinde olduğu küresel mücadelenin tezahürlerinden biriydi sadece.

Daha açık söylemek gerekirse Uzak Doğu’da “Çin şahına” varmadan önce Ukrayna sahasında “Rusya veziri” köşeye sıkıştırılmak isteniyordu. Rusya ise Batı’nın eninde sonunda kendi kapısına dayanacağını çok iyi biliyordu.

Çin’in bariz hedef haline geldikten sonra hiç de geri adım atmadığını ve tam tersine agresif sayılabilecek adımlar attığını belirtmek lazım. Çin bugün Afrika’da ABD ile rekabet içinde kıtanın altı ülkesinin dışında kalan bütün ülkeler ile ekonomik anlaşmalar yapmış durumda ve Afrika’daki varlığını güçlendiriyor. Diğer yandan AB ile çok büyük bir ticaret hacmi var ve aynı durum dünyanın birçok blok ve ülkesi için geçerli.

Çin bunlarla yetinmiyor ve “Yeni İpek Yolu” olarak adlandırılan Kuşak–Yol projesini hayata geçirmeye çalışıyor. Bu dev projenin güzergahları eskisi ile örtüşüyor yani bir kol Ortadoğu, bir kol Anadolu ve bir kol da Ukrayna–Rusya’dan geçiyor. En önemlisi ise Pekin–Londra arasında mesafeler kısalıyor ve Çin alışverişinde malların çok kolay şekilde varış yerlerine ulaştırılmasındaki altyapı sorununu çözmüş oluyor.

ABD’nin siyasi–askeri imparatorluğuna karşı “yumuşak gücü” seçen Çin’in “Dünya Ekonomi İmparatorluğunu” kurmak için birkaç adımı kaldı ve Kuşak Yol bunların son ve en önemli adımı.

 

ABD’nin yeni baharat yolu

Ancak ABD buna karşılık bir alternatif arayışında ve bu alternatif aslında eski Baharat Yolu. Böylece yüzyıllar öncesine dönülmüş olunuyor. Pekin’den başlayan İpekyolu güzergahına karşılık Hindistan’dan başlayan Baharat Yolu güzergâhı.

Demek ki savaş bundan sonra buna göre şekillenmeli!

Bundan bir süre önce ABD’lilerin heyecanla anlattığı bu güzergah nerelerden geçiyor?

Hindistan’dan başlıyor, deniz yolu ile Dubai’ye geçiyor, karaya çıkıyor, Suudi Arabistan çöllerini geçiyor ve Ürdün’e ulaşıyor, oradan İsrail’e geçiyor ve Gazze’nin kuzeyinden Akdeniz’e ulaşıyor. Sonra yeniden deniz yolculuğu başlıyor, Yunanistan’ın Pire limanına ulaşıyor oradan tekrar kara yolu ile Amsterdam’a kadar varıyor.

Sürekli kara ve denizleri aşacak olması bir yana geçeceği ülkeler de dikkate alındığında zor bir alternatiften bahsediyoruz. Çin muhtemelen kendi İpekyolu’na en azından şimdilik rakip olarak görmüyordur ABD’nin bu alternatif yolunu.

Bu yolun özelliklerinden birisi Gazze’nin tam da kuzeyinden geçerek Hayfa limanına ulaşması. Gazze’nin aynı zamanda Leviathan gaz sahasının tam karşısında yer aldığını belirtmek lazım. Bu, bugünlerde Gazze’de acımasız şekilde süren savaşın tek sebebinin gaz olduğu anlamında değil elbette. Filistin Otoritesi de İsrail’in içinde yer aldığı Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun (East – Med) bir parçasıydı. Yani İsrail’in Filistin’in Akdeniz’deki gazına gizliden göz dikmiş olabileceğini kabul etmek ancak bunu pratiğe dökmesinin çok da kolay olmadığını gözden kaçırmamak lazım.

Hamas’ın saldırısının İsrail’e denizdeki gaza doğrudan el koyma imkanı verip vermeyeceğini söylemek için henüz erken. Bu bir şekilde Gazze Şeridi’nin bundan sonraki statüsünün nasıl olacağına bağlı. Gaz sahası Hamas’ın ya da Gazze’nin değil Filistin Devleti’nin. Dolayısıyla Hamas ya da Gazze tek başlarına gazın geleceğini belirleyemez.

Ancak bu durum Batı ve İsrail’in bu yöndeki çabalarının devam etmeyeceği anlamına da gelmiyor. Gazze’nin Batı ve İsrail açısından önemi ise konumu. Tam da Hindistan – Baharat yolu alternatifi gündemdeyken ve İsrail Süveyş Kanalı’na yıllar önce düşündüğü ancak maliyeti nedeniyle vazgeçtiği Ben Gurion kanalı projesini yeniden tartışırken hâlihazırda yaşanan Filistin–İsrail savaşı daha başka anlamlar kazanıyor. Savaş bu nedenlerle çıktı demek eksik kalır elbette ancak devlet yönetmenin ve uluslararası arenada yer alabilmenin en önemli anahtarlarından birinin tam bu türden konjonktürlerin verimli şekilde kullanımı olduğunu belirtmek lazım. Bu anlamda Hamas’ın saldırısı çok önemli alternatif ve fırsatların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Filistin meselesi elbette tarihseldir ve Hamas’ın saldırısını komplo teorilerine sıkıştırmamak gerekir.

Filistinli–Yahudi mücadelesi yaklaşık yüz yıldır devam ediyor ve bu aslında bir başka yazının konusu. Ancak kaba hatları ile belirtmek gerekirse İsrail İngilizlerin Filistin’deki manda yönetimleri zamanında temeli atılan ve yine İngilizlerin Balfour Deklarasyonu ile somutlaşan Dünya Siyonist Kongresi’nin adımlarının netice vermesi sonucu 1948 yılında kurulmuş bir devlettir.

1947’de BM’nin Filistin partisyon planında Filistin(li Arapların) devleti de öngörüldü ancak bu karar (181) hiçbir zaman için hayata geçirilmedi ve aslında bir kandırmaca olduğu görüldü.

İsrail 1948, 1967 ve 1973 savaşlarının her birinde sadece diğer ülkelere karşı değil, kendi içinde Filistinlilere karşı daha da genişledi. (1973’te Suriye’ye karşı 1967’de aldığı toprakların bir kısmından çekildi)

Filistinliler açısından bakıldığı zaman İsrail Devleti döneminin tam bir zulüm dönemi olduğu görülür. Bu dönemde yüzbinlerce Filistinli yerlerinden oldu ve topraklarını terk etmek zorunda kalarak mülteci konumuna düştü.

İsrail’in sürekli genişleme politikası ile birlikte yeni yerleşim birimleri açması Filistinlilerin her seferinde yüzyıllardır yaşadıkları evlerini, tarlalarını, bahçelerini terk etmeleri anlamına geliyordu.

Filistin halkı bunun dışında tam bir baskı altında yaşıyordu. İsrail’deki “idari gözaltı yasası” İsrail güvenlik güçlerine herhangi bir Filistinliyi sebep göstermeden gözaltına alma yetkisi tanıyordu.

Filistinliler kendi topraklarında yabancı muamelesi gördü ve her hareketlerinde, seyahatlerinde kontrol noktalarından geçmek zorunda kaldılar. Zaman zaman bu noktalarda insanlar öldürüldü, gözaltına alındı. (Filistin halkı sadece Batı Şeria’da yaşamıyor. Gazze, Kudüs, Tel Aviv gibi yerlerde de yaşıyor ve çalışıyorlar.)

Filistinler (ve İslam dünyası) için en önemli mekanlardan birisi Mecid-i Aksa. Bu mekan da tarih boyunca çeşitli çatışmalara ve baskınlara sahne oldu.

Yıllardır kanlı bir şekilde devam eden bu baskı süreci zaman zaman Filistinlilerin isyan etmelerine neden oldu. Birinci (1987–93) ve ikinci (2000–05) intifada bunların örnekleridir. İntifada örgütlerin değil halkın isyanıydı ve iki intifa da kanlı şekilde sona erdi ancak Filistin davasının dünya tarafından görülmesini sağladı.

Öte yandan Filistin davasını/direnişini savunmak/devam ettirmek üzere zaman içinde çeşitli örgütler kuruldu. Yaser Arafat liderliğinde kurulan (1959) El Fetih bunlardan birisidir. El Fetih geçmişte en etkili örgüttü. Filistin Kurutuluş Örgütü’nün (FKÖ) bileşenlerinden olan El Fetih şimdilerde Batı Şeria’da bulunan ve dış dünyanın resmi, legal muhatap olarak kabul ettiği Filistin Hükümetinin (otoritesinin) öncüsüdür ve halen en önemli bileşenidir (Filistin Başbakanı Mahmud Abbas aynı zamanda El Fetih’in de lideridir).

Filistin direnişi sadece El Fetih ile kalmadı. George Habash 1967’de Marksist–Leninist Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ni (FHKC) kurdu. İslami Cihad ise 1981’de kuruldu. Hamas’ın kuruluş tarihi ise 1986. Çok sayıda başka örgüt de var ancak öne çıkanlar bu örgütler. Bu örgütlerin siyasi ve askeri kanatları var. Fetih’in askeri kanadı “El Aksa Şehitleri Birlikleri”, FHKC’nin askeri kanadı “Şehit Ebu Ali Mustafa Birlikleri”, İslami Cihad’ın askeri kanadı “Kudüs Tugayları” adı altında faaliyet gösteriyor.

Son süreçte saldırıları başlatan ise Hamas’ın askeri kanadı İzettin El Kassam Tugayları.

Hamas ikiye bölünmüş olan Filistin devletinin Gazze Şeridi tarafına hakim olan örgüt. Örgütün siyasi kanadı diğer örgütlere göre daha çok biliniyor. Gazze’de kurulu hükümet de bu siyasi kanadın kurmuş olduğu hükümet.

Hamas ile El Fetih arasında geçmişten bu yana iktidar mücadelesi var ve iki örgüt zaman zaman çatıştı. 2006’da yapılan seçimleri Hamas Gazze tarafında kazanmıştı ancak El Fetih ve onu destekleyen Batılı devletler ile İsrail bu sonucu kabul etmediler.

Bu gelişmeler Müslüman Kardeşler ve fundamentalist bir İslami kökenden gelen Hamas’ın yönetim kadrosunun daha da radikalleşmesine neden oldu. Hamas ve İslami Cihad radikal dinci örgütler. Yukarıda zikredildiği üzere FHKC Marksist, El Fetih ve diğer FKÖ bileşenleri laik yapıda örgütler.

Dünya solunun 1970’lerde Filistin’e gösterdiği ilgi solun küresel gerilemesi ve İslamizasyonun Batı tarafından teşvik edilmesi ile birlikte zayıfladı. El Fetih, Arafat 1970’lerde çok popülerdi ve destek görüyordu. Ancak 80’lerde başlayan yeni dalga ile birlikte yerini dini şeriatı temel alan örgütlere bıraktı. Bunda Oslo anlaşmalının bazı Filistinlilerce ihanet sayılması ve Arafat’ın ölümü sonrası karizmatik bir liderin çıkmamasının da etkisi vardı. İsrail tarafında olduğu (İzak Rabin bu nedenle ördürüldü) gibi Filistin tarafında da Oslo anlaşmalarının Filistin davasından taviz verildiği anlamına geldiğini savunanlar vardı.

Hamas’ın bu saldırısı son yıllarda biriken öfkenin taşmasıydı. Zira İsrail Trump döneminde bazı Arap ilkeleri ile İsrail arasında sağlanan normalleşmeye rağmen (o dönemde de söz vermesine rağmen) Filistinliler üzerindeki baskısını devam ettirdi ve genişlemeyi sürdürdü. Diğer yandan Filistinlilere karşı yukarıda özetlediğimiz muamele şiddetle sürdü.

Filistinliler terk edildikleri psikolojisini uzun zamandır yaşıyordu. Trump’ın sağladığı Arap–İsrail normalleşmesi bu psikolojiyi daha da derinleştirdi.

2021 sonunda kurulan yeni Netanyahu hükümeti de tuzu biberi oldu. Netanyahu koalisyon hükümetinde Dinci Siyonist Parti’den Bezalel Strormich’i Maliye Bakanı, Yahudi Ulusal Cephe’den Itamar Ben Gveir’i Ulusal Güvenlik Bakanı yaptı.

Üçü de “en iyi Filistinlinin ölü Filistinli” olduğu görüşünde. Bunu da açıkça ifade ediyorlar. Bu hükümet işbaşına geldiğinde zaten dünya nefesini tutmuştu ve bu türden çatışmalar, şiddet bekleniyordu.

2023 yılı başından itibaren Mescid-i Aksa’da yaşananlar, İsrail ordusunun Cenin Kampı ve Nablus baskınları ile ortam daha da gerildi ve uzun bir süredir gizlice bu saldırıya hazırlandığı belli olan Hamas’ın askeri kanadı İsrail içinde de dışında da herkesi şaşırtan bir saldırıya başladı.

Saldırı “durup dururken” değil. Filistinlilere yönelik zaten sürekli ama düşük yoğunluklu bir saldırı devam ediyordu. Hamas’ın yaptığı, yüksek dozda saldırarak devam etmekte olan “Filistinlilerin sakince yok olma sürecini” İsrail açısından rahatsız etmek, “ortalığı karıştırmak” oldu.

İsrail “beklenenden” daha ağır bir cevap verdi ve halen çatışmalar sürüyor. Savaşın bölgesel savaşa evrilip evrilmeyeceği, yeni bir dünya savaşının hazırlandığı, yaşananların aslında büyük bir planın parçası olup olmadığı tartışılıyor/iddia ediliyor.

Günümüzde artık yeni bir dünya savaşı senaryosu üretmek için çok da zorlamaya gerek yok.

Zaten ellerin tetikte olduğu bir dünyadayız ve gördüğümüz her şey veya yaşanan en ufak bir gelişmeyi dünya savaşı çıktı, çıkacak diye yorumlayabiliriz. Nasıl olmasın ki?

NATO’nun 2021 Brüksel zirvesinde 30 üye ülkenin imzaladığı ortak bildirinin bazı maddeleri kabaca şu şekildeydi:

– Siyasi dayanışma, iş birliğinin ve iletişimin genişletilmesi. Bunun için daha sık toplantı ve müttefikler arasında daha sık ve yoğun bilgi akışı

– Daha caydırıcı bir savunma kapasitesine kavuşmak. Bunun için de askeri, sivil ve altyapı olarak üç bütçede daha fazla harcama

– Uzak bölgelerde daha güçlü ortaklıklar kurulması. Asya Pasifik, Afrika ve Latin Amerika’daki ülkelerle yakınlaşma girişimleri.

– 2022’de yeni stratejik konseptin oluşturulması için çalışmaların hızlanması.

Görüldüğü gibi NATO’nun adımları Çin’e yaklaşıyordu. Asya Pasifik ve Afrika’da “daha güçlü ortaklıklar kurulması” bu bölgelerde Çin’in ilerlemesinin durdurulması için yeni ittifaklar kurulması demekti. Böylece NATO klasik Sovyetler/Rusya düşmanından sonra nihayet kendine yeni düşman bulabileceğinin sinyalini vermişti. Nitekim 2022 Madrid zirvesinde kabul edilen yeni stratejik belgede bu niyet somuta döküldü ve Çin Rusya’nın yanı sıra yeni düşman ilan edildi.

Bu belge 10 yıllık bir süre için geçerli. Belgede Ukrayna ve Gürcistan ile ilişkilerin geliştirilmesine çalışılacağı da belirtilmişti. Gürcistan eski hikaye zaten ancak Ukrayna ateşi ile oynamak bugün dünyayı yakabilecek bir yangına yol açtı ve bu yangın Çin ve Rusya’ya karşı agresif politikalar devam ettiği sürece daha da büyüyecek gibi görünüyor.

 

Bugünkü genel manzara

Çin’in kendi bölgesinde bile büyümesine izin verilmek istenmiyor. Japonya’nın dahi NATO toplantısına davet edilmesi bunun adımlarından biri ve ABD Asya–Pasifik’te Çin’e karşı Tayvan tahrik adımları da dahil bölge ülkeleri ile AUKUS gibi “küçük NATO’cuklar” oluşturmaya çalışıyor.

Çin ve Rusya’nın da içinde yer aldığı yeni bir dünya yükseliyor. Çin durdurulamaz şekilde bu yeni dünyanın motor gücü ve Kuşak Yol da dahil ekonomik anlaşmalarını ve yatırımlarını bu vizyon üzerine yaptı.

Ukrayna meselesi ABD’nin borusunun artık her yerde ötmediğini gösterdi. Rusya NATO tehdidine karşı bugüne kadar pasif cevaplar vermişti ancak Ukrayna örneğinde olduğu gibi kırmızı çizgilerinin olduğunu gösterdi.

Avrupa Ukrayna meselesinde görüldüğü gibi enerji konusunda tek bir yere ve özellikle NATO gibi oluşumlar ile bir yandan düşman ilan ettiği ülkelere bağlı kalmasının acısını tattı ve alternatifler yaratmaya çalışıyor.

Doğu Akdeniz’de İsrail, Mısır, GKRY gibi ülkeler gaz çıkarmaya başladılar. Katar gibi ülkeler ise gazı Akdeniz’e nasıl ulaştırabileceklerinin çaresini arıyorlar.

ABD Çin’e alternatif Hindistan–Amsterdam hattını uydurdu. Bu hat tam da Ortadoğu’dan geçtiği için “nostaljik” yönü de var.

Ve tam da bugünlerde Ortadoğu görece sakin birkaç yıl geçirdikten sonra şimdi yeniden kaynamaya başlıyor ve İsrail’in saldırıları durmazsa durumun nereye gideceği meçhul.

Burada anlatılan yaklaşık 200 yıllık hikayeye yeni savaş senaryosu eklemek için bundan daha uygun bir zaman olamaz.