Burak Bağçeci

 

Karl Popper sıklıkla son yüzyılın en önemli filozoflarından biri olarak anılır. Bilim felsefesinin en popüler figürlerinden olan Popper, bu alandaki çalışmalarının önemi bir yana, aynı zamanda toplumbilimlerine dair tezleriyle de ünlüdür. Ancak Popper’ın kuşkusuz oldukça etkili olan “eleştirel rasyonalizm” felsefesinin taşıdığı değer, baştan beri zaaflar ve sınırlılıklarla da birlikte var olmuştur. Nitekim Popper’ın görüşleri birçok yönüyle oldukça ciddi eleştirilere de maruz kalmıştır. Ancak önemli olan, onun felsefesini tartışırken pergelin ucunu doğru noktaya bastırmaktır: Karl Popper’ın entelektüel çabalarının arkasındaki politik ve ideolojik motivasyonlar ya da felsefi eğilimlerini doğrudan ya da dolaylı olarak biçimlendiren sınıfsal pozisyon alışlar.

 

‘Sınır çizme’ problemi

Popper kimi zaman, yanlış bir şekilde, pozitivizmle ilişkilendirilir. Halbuki Popper esasında pozitivizmin kendi dönemindeki en güçlü temsilcisi olan mantıksal pozitivizmin hakimiyetine en ciddi darbeyi vuran isimlerden biridir. Popper örneğin, bilimin toplumsal koşulların etkisinde geliştiği vurgusunda veya gözlemin teori yüklü olduğu gerçeği üzerinden empirizme karşı çıkışında temelden bir ayrışma gösterir.

Bu ayrışma bilim felsefesindeki sınır çizme probleminde (demarcation problem) kristalize olur. Nitekim Popper’ın kuramsal arayışının çıkış noktası, bilim ve bilim olmayan bilgi türlerini birbirinden ayıracak bir metodolojik ilke bulmaktır, daha doğrusu kabul gören mevcut ilkeyi (doğrulanabilirlik) reddetmektir. Popper da mantıksal pozitivistler gibi evrensel bilimsel yöntemin varlığında ısrarcıdır, ancak bu yöntemin ne olduğu konusunda onlardan ayrılır: Doğrulanabilirliğe karşı yanlışlanabilirlik.

Neo-pozitivizm olarak da anılan mantıksal pozitivizme göre, bir önermenin anlamlı olması, yani bilimsel olması için deney ve gözleme dayalı olarak doğrulanabilir olması gerekir. Buna göre bilim, doğadaki belirli düzenlilikleri, tek biçimlilikleri, deney ve gözlem aracılığıyla ortaya çıkarır ve deney verileri üzerinden tümevarım yoluyla genel bilimsel yasaları inşa eder. İşte bu evrensel yasalar, deney ve gözlem sonuçlarının mantıksal temsilidir ve bilimsel bilgiyi bilimsel yapan doğrulanmış olmalarıdır. Böylece bilimin olgulara ve deneye dayanması gerektiği fikrini, doğrulama kriterine dayalı bir gerekçelendirme yöntemiyle birlikte bütünleştirmişlerdir. Sonlu deney verilerinden tümevarım yöntemiyle çıkarsanan bilimsel teoriler de açıklama ve tahmin etme işlevine sahiptir.[1] Böylece mantıksal pozitivizm, soruları ve cevapları anlamlı olmayan metafiziği bilimsel bilgiden ayıklama amacında, aslında “metafizik spekülasyon” olarak gördüğü felsefeyi bilimsel etkinlikten kovma niyetindedir.

Ancak -pozitivist bilgi teorilerinin genel sınırlılıkları ve zaafları bir yana- tümevarım yöntembilimsel anlamda tartışılagelmiştir: Hume’un adıyla anılan “tümevarım problemi”, n sayıda gözlemlenen olayın, n+1’inci seferde aynı şekilde gerçekleşeceğini iddia edemeyeceğimizi söyler.[2] Popper da bir ayağını bu eleştiriye basar, tümevarımın bilimin yöntemi olamayacağını iddia eder. Bu noktada, onun, gözlemin teori yüklü olduğu konusundaki karşı çıkışını da hatırlamak gerekir. Popper, teorilerin nereden ve nasıl geldikleriyle ilgilenmez -bu tutumunun temel sorunlarından biri olduğunu ileride göreceğiz-, ancak onlar vardır ve ilkseldirler. Nitekim ortada bir problem – ve dolayısıyla onu tanımlayan bir teori- yoksa onun için yapılmış bir gözlem de yoktur, öyleyse gözlemin kendisi başlangıç noktası olamaz.[3]

Bu noktada gözlemin çıkış noktamız olamayacağı argümanı ve tümevarımcılığa karşı gelişi örtüşür. Öyle ki bir önermeyi doğrulayabilecek kanıtları toplamak hem daha kolaydır hem de bunun bir sonu yoktur, dolayısıyla ne kadar doğrulayıcı sonuç gözlemlersek gözlemleyelim teori bu anlamda “doğrulanamaz”; ancak bir önermenin geçersiz olduğunu ortaya koymak için tek bir yanlışlayıcı durum yeterlidir. Öyleyse Popper’a göre bilimsel teoriler inşa edilirken yanlışlanabilir olarak inşa edilmelidir, yani teorinin hangi koşullarda yanlışlanacağı ifade edilmelidir. Bir teorinin yanlışlayıcıları mantıksal olarak ortaya konulmalı, teorinin hangi durumları yasakladığı açık ve net olmalıdır.[4] Dolayısıyla sınanabilirliğe ve yanlışlanabilirliğe kapalı olan sistemler bilimsel değildir, Popper’a göre sözde (pseudo) bilimdir.

 

Bilimsel etkinliğin karmaşık yapısı ve yanlışlanabilirlik ilkesinin sınırları

Şu hâlde Popper’a göre bilimsel araştırma dediğimiz etkinliğin resmi kabaca şöyledir: Varsayımların sürekli olarak test edilmesi ya da aynı anlama gelecek şekilde yanlışlanmaya çalışılması, yanlışlanan varsayımların terk edilmesi. Bilimsel teorilerin bu testlerden geçtikçe gelişmesi ve açıklamalarının gerçeğe uygunluğunun genişlemesi.

İlk bakışta oldukça makul görünen bu bilimsel yöntem önerisinin, bilimsel etkinliğe atfetmeye alıştığımız değerler kümesi yüzünden mi bize makul geldiği, yoksa zaten bu değerleri bahsi geçen bilim anlayışının mı kodlayıp güçlendirdiği ilginç bir sorudur. Belki de daha ilginci, yanlışlanabilirlik ilkesine dayanan bilimsel bilginin doğasına dair bu teorinin bütün zaaflarına rağmen, popülaritesinin ve otoritesinin sürüyor olmasının bu değerler kümesiyle ne kadar ilişkili olduğu sorusudur: “Kitleler inançların peşinden körü körüne giderken” içindeki her teorinin yanlışlanabilir olduğu, nihai cevapların olmadığı, alçakgönüllü ama rasyonel bir bilim anlayışı.

Ancak bu değerler kümesini, bilimsel etkinliğin karmaşık yapısı içinden izole ederek yapının kurucu unsurları haline getirmenin, bir yanıyla idealize edilmiş bir bilim ve bilim insanı imgesi yarattığını söylemek gerekir. Nitekim şüphecilik, tarafsızlık, bağımsızlık gibi değerlerle nitelenen bilimsel camianın gerçek hayattaki pratiği tek başına bunlar tarafından yönlendirilmediği gibi, bu değerlerin norm haline geldiği veya onlara her koşulda uyulduğu da söylenemez.[5]

Nitekim bilim insanları sürekli olarak teorileri yanlışlama eğiliminde olan, bağlı oldukları okulun çerçevesine veya kendi ürettikleri bilimsel teorilere güçlü itirazlar geldiğinde veya deney verileri bunlarla çeliştiğinde, bilimin “yüce idealleri” için onlardan anında vazgeçme yemini etmiş değildirler. Onlar genellikle inandıkları ön kabullere, teorik çerçevelere bağlı kalma eğilimindedirler. Bu normal ve hatta belirli koşullarda gereklidir. Elbette bilimsel yöntemlerde, onun sonuçlarına riayette ısrarın ve eleştirel tavrın, teoriye tutunma eğilimiyle birlikte anlam kazandıklarının ve aynı sürecin iki yönü olduklarının altı çizilmelidir. Ama mesele, verilerle çelişkiye düştüğünde teoriyle ne yapacağımızın bu kadar basit ve tek yönlü bir süreç olmadığıdır.

Popper bu eleştirilere bireysel değil kolektif karar alıcılığa işaret ederek cevap verir:

Çoğunlukla teoriyi yanlışlama amacı bilim adamının kişisel hedefi olmayacaktır ve çoğu zaman gerçek bir bilim adamı, büyük umutlar bağladığı bir teorinin yanlışlanmasına karşı savunmaya geçecektir.

Bu, bilimsel teori açısından tamamen arzu edilen bir durumdur; zira gerçek yanlışlama denemelerini yanıltıcı olanlardan başka nasıl ayırt edebilirdik? Bilimde, ciddi incelemeye tabi tutulan herhangi bir teorinin lehinde ve aleyhinde taraflar yaratmamız gerekir.[6]

Yani bilim insanlarının tekil tavırları bilimin yöntemi için önemli değil, bizim için önemli olan karşıt gruplar var olduğu sürece güvenebileceğimizdir. Ancak burada iki sorun var: Birincisi bu argüman için bilimsel camianın yapısına ilişkin belirli bir sosyolojik analiz gerekir, halbuki Popper bununla pek ilgilenmez. Dolayısıyla bilimsel camiadan, onun kolektif tutumunun bireysel tutumdan farklı ve rasyonel olarak güvenilir olmasını beklemesinde bir teorik boşluk vardır. Kuşkusuz kolektif karar alıcı sürecin öne çıkarılması anlaşılabilir ve doğrudur, ama, bu haliyle bir kriter inşa etmek için eksiktir.

İkinci sorun ise şudur: Popper bilimsel yönteme dair genel geçer bir kıstas bulmaya çalışıyor, yani, bilimin genel yöntemine dair konuşuyor. Oysa bilimsel etkinlik genel olarak, birden fazla araştırma grubunun her seferinde karşı karşıya geldiği bir yarışma değildir, ama daha önemlisi, eşit bir biçimde karşı karşıya geldikleri bir yarışma hiç değildir. Bilimin farklı alanlarında belirli dönemleri domine eden, hatta kimi zaman neredeyse tek başına hâkim olan kuramsal çerçeveler vardır. Bu durum, Popper’a göre yine, en fazla yanlışlayıcı kümesine sahip teorilerin güvenilir, en fazla testten başarıyla çıkanların da açıklama gücü en yüksek olanlar olacağı görüşüyle anlamlandırılabilir. Ancak bu tek başına yeterli olmadığı gibi yanıltıcıdır. Nitekim bilimsel teorilerin kendi iç tutarlılıkları ve nesnel dünyayla ilişkilerine bağlı olan güçleri veya güçsüzlükleri bir yana; bilimin ekonomik, kültürel, politik süreçlerle iç içe oluşu bir güç hiyerarşisi yaratır. Dolayısıyla hangi teorinin verili olarak genel kabul göreceği, hangilerinin kendisine daha az destekçi bulacağı ve hatta hangisinin hangi koşullarda yanlışlanacağı, yalnızca metodolojik bir sorun olarak ortaya konulamaz. Örneğin bugün neoklasik iktisadın egemenliği, en fazla testten başarıyla geçebilmiş olmasıyla değil, bir burjuva iktisat yaklaşımı olmasıyla alakalıdır. İronik olarak, kapitalizm koşullarında onun “bilimsel” kabul edilmesi nesnel gerçekliği açıklama gücünden değil, tersine açıklanmasını engelleme gücünden kaynaklanmaktadır.[7]

Öte yandan bilim tarihi, en başta güçsüz görünen, hatta onu yanlışlayacak durumlara karşı cevap üretmekte çok zayıf durumda olan, kimi zaman dikkate bile alınmayan bilimsel teorilerin, zaman içinde zayıflıklarını aşıp nasıl kendilerini kabul ettirdiklerinin örnekleriyle doludur. Ya da bir bilimsel teorinin açıklamaya çalıştığı durumlardan bazılarına dair hipotezlerinin gözlem verileriyle çeliştiği, dolayısıyla teorinin açıklayamadığı durumların olduğu, ancak zaman içinde bu hataların başka sebeplerden kaynaklandığının anlaşıldığı örnekler vardır. Deney araçlarının yetersizliği veya o olgunun neden beklendiği gibi gerçekleşmediğini var olan teoriyle birlikte açıklayan başka bir teoriye ya da yardımcı hipotezlere ihtiyaç duyulması gibi sebepler.

Dolayısıyla bilim insanları bir şeyler ters gittiğinde sebeplerini anlamaya, yeni hipotezler üretmeye, yeni deneyler yaparak başka etkenlerin var olup olmadığını ortaya çıkarmaya çalışırlar. Hatta Popper’ın ilkesini asıl kabul edilemez kılan, daha da ilerisini yapmaları, eğer başarılı olamazlarsa, yıllar boyunca açıklanamayan sonuçları görmezden gelmeye devam edebilmeleridir. Fizik teorilerinin boşlukları genellikle böyledir: Teorik sistemin, varlığını gerektirdiği ama varlığı henüz gözlemlenememiş parçacıklar, çelişkili durumlar, açıklanamayan olgular vb. Ancak bu boşlukların teorinin kendisinden kaynaklandığına dair olgusal kanıtlar çıkmadığı sürece onlar çoğu durumda ihmal edilmeye devam edilirler, çünkü teori hem matematiksel yapısı hem de gerçekliği açıklama yeteneğiyle oldukça tutarlı ve güçlüdür. Bu yüzden Hilary Putnam, öncelikle bilimsel teorilerin mantıksal olarak tek başına tahminde bulunamayacağını ve bunu yapmak için başlangıç koşullarını inşa eden yardımcı hipotezlere veya kabullere ihtiyaç duyacağını; ardından, bilim insanlarının tahminleri başarısız olduğunda teorileri reddetmek yerine yardımcı hipotezlerin kimilerini reddederek teoriyi kabul etmeyi sürdürdüğünü gösterir.[8]

Zaten bilimsel teoriler, karşılaştıkları açıklama zorluklarında bu kadar kolayca terk edilselerdi, bilim tarihi bir adım ileri iki adım geri gidilen bir tesadüfler yığını olurdu. Çünkü bilimsel teoriler, birçok alt teori ve hipoteze sahip, başkaca teorilerle yatay veya dikey ilişki içinde var olan kompleks sistemlerdir. Öte yandan deney koşulları mutlak biçimde kontrol edilemez. Quine-Duhem tezi bu gerçeklerden hareketle hiçbir bilimsel teorinin izole bir biçimde test edilemeyeceğini belirtir. Hatta böyle olduğu için Quine-Duhem tezi, prensip olarak herhangi bir bilimsel teorinin aksi kanıtlar karşısında dahi savunulabileceğini iddia eder:

“Teoriler asla boşlukta tahminlerde bulunmaz. Bunun yerine tahminlerde bulunmak için diğer birçok kaynakla birlikte kullanılırlar. Bir tahmin yanlış olduğunda suçlu teori olabilir. Ancak tahmine zemin hazırlayan veriler, devreye sokulan ek hipotezler veya tahminin doğrulanması için kullanılan ölçüm ekipmanı da suçlu olabilir. Hatta suçlu, bu kaynak kümesinin tamamen dışında bile olabilir: Gözlemlere müdahale eden veya tahminleri etkileyen bilinmeyen bir nesne veya süreç.[9]

Örneğin Newton’ın varsayımları ilk elden Ay’ın hareketlerini açıklayamıyordu. Hatta sonraki on yıllar boyunca da Ay’ın hareketleri Newton’un varsayımlarını yanlışlamaya devam etti. Ancak Newton bununla karşılaştığında, yerçekimi kuramından ya da hareket yasalarından vazgeçmedi. Bunun yerine gözlemlerde bir hata olduğunu düşünmeye devam etti. Nitekim sonraları sorunun, verilerin yorumlanmasında kullanılan mevcut optiğe ait hipotezlerde yattığı fark edildiğinde sorun çözülmüştü. Neptün’ün keşfi de benzer bir başka örnektir.[10]

Popper bu eleştiriye karşı, yanlışlanma gözlemlendiğinde eğer başka bir faktörden (deney hatası gibi) şüpheleniliyorsa bunu test etmemize yarayacak yardımcı hipotezlerin kullanılabileceğini söyler[11]. Ancak bu her zaman mümkün değildir, nedeni anlaşılana kadar göz ardı edilen açıklanamaz durumlar örneğinde olduğu gibi. Üstelik bu çözüm bir döngü yaratır: Yardımcı hipotezin de aynı şekilde test edilebilir ve yanlışlanabilir olduğu kabul edildiğinde, yanlışlama prosedürünün duracağı bir yer bulunması gerekir, Popper da bu sonsuz geriye gidiş tehlikesini kırabilmek (ve aslında daha önemlisi, realist pozisyonunu koruyabilmek) için “temel önerme” -tekil olgu ifadesi- konseptini kullanır.[12] Deneyimle doğrulanmayan ama deneyimle ilişkili olan olgusal ifadeler.[13] Ancak bu, Thornton‘un gösterdiği gibi, içinden çıkılmaz başka bir durum yaratır:

Metodolojik olarak, bilimsel bir teoriyi gerçekten test etmek için, eğer doğruysa, onu yanlışlayacak temel önermelerin gerçekten doğru veya yanlış olup olmadığını (yani potansiyel yanlışlayıcılarının gerçek yanlışlayıcılar olup olmadığını) belirlemek mümkün olmalıdır. Ancak bu tür temel önermeler deneyimle doğrulanamıyorsa, bu nasıl bilinebilir?[14]

Popper’ın durulacak yerin belirlenmesini özneler-arası bir seçim olarak gördüğü yerde, subjektif bir keyfiyet görmek zor değildir:

“Ve temel önermelerin anlık deneyimlerimiz tarafından doğrulanamayacağını, mantıksal bakış açısından, bir eylemle, özgür bir kararla kabul edildiğini savunmak konusunda pozitivistten ayrılıyorum. (Psikolojik açıdan bakıldığında, bu belki de amaca yönelik ve iyi uyarlanmış bir tepki olabilir.)”[15]

Realist pozisyonda ısrarcı olmak isteyen Popper için büyük bir zaaf. Nitekim Lakatos, ortak bir kararla kabul edilen ama ampirik olarak doğrulanamayan temel önerme konseptinin, “Eğer bu tür bir ‘yanlışlamayı’ bir teorinin fiilen ‘ortadan kaldırılması’ ile takip edersek, pekâlâ doğru bir teoriyi ortadan kaldırıp yanlış bir teoriyi kabul edebiliriz[16] sonucuna varacağını göstermiştir.

 

Popper’ın idealist eğilimleri

Yanlışlanabilirlik ilkesinin bilim tarihi tarafından “yanlışlandığı” söylenebilir. Taşıdığı tutarsızlıkların açtığı teorik boşluklar ise idealizmin içine sızması için yeterli büyüklüktedir, bu ise bilimin yöntemine dair konuşan herkes için en kabul edilemeyecek kusurdur. Bilimsel bilgiye güven konusunda ısrar etmeye çalışan bir bilim felsefecisi için bu, bir tür dibe batıştır.

Öncelikle Popper’ın, bilimin ne olduğuna ve bilimsel bilginin temellerine dair düşünceleriyle başlayalım. Bir yerde kendi bilim görüşünü açıklarken, yanlışlanabilirlik ilkesini doğal süreçlerden verdiği örneklerle açıklamaya girişir.

Aslında bu prosedür [yanlışlama] tek mantıklı prosedür gibi görünüyor. Bu aynı zamanda daha alt düzeydeki bir organizmanın, hatta tek hücreli bir amipin bile bir sorunu çözmeye çalışırken kullandığı prosedürdür. Bu durumda organizmanın kendisini sıkıntılı bir problemden kurtarmaya çalıştığı test etme eyleminden bahsediyoruz. Daha yüksek organizmalar deneme yanılma yoluyla belirli bir problemin nasıl çözülmesi gerektiğini öğrenebilirler. Onların da test etme eylemini (zihinsel testler) gerçekleştirdiğini ve öğrenmenin aslında, sorunu çözen bir hareket bulunana kadar, bir testi birbiri ardına denemek olduğunu söyleyebiliriz. Hayvanın başarılı çözümünü bir beklentiye ve dolayısıyla bir hipoteze veya teoriye benzetebiliriz. Çünkü hayvanın davranışı bize, benzer bir durumda aynı test hareketlerinin söz konusu sorunu tekrar çözeceğini (belki bilinçsizce) beklediğini göstermektedir. Hayvanların ve bitkilerin davranışları, organizmaların yasalara ve düzenliliklere göre ayarlandığını gösterir. Çevrelerinde kanun veya düzen olmasını bekliyorlar ve ben bu beklentilerin çoğunun genetik olarak belirlendiğini, yani doğuştan olduklarını tahmin ediyorum.[17]

Popper’ın bilimsel yöntemini açıklarken doğal-biyolojik süreçleri bir analoji nesnesi olarak kullanmaktan ziyade, onun temelini bu doğal-biyolojik süreçlerden çıkarsamaya çalışma niyetinde olduğu açıktır. İleride bunu daha da netleştirmektedir:

Artık nihayet ana temama, bilimin teorisine veya mantığına dönebilirim. Buradaki ilk tezim bilimin biyolojik bir olgu olduğudur. Bilim, bilim öncesi bilgiden doğmuştur; bu sağduyu bilgisinin oldukça dikkat çekici bir devamıdır ve bu da hayvan bilgisinin bir devamı olarak görülebilir.[18]

Bu noktada Popper, bilimsel metodu bilim-öncesi metottan ayıran şeyin ne olduğu konusunda bu sınama sürecinin bilinçli veya bilinçsiz olarak yapılmasındaki fark dışında bir şey söylemez. Başka bir canlının -ya da bilim öncesi insan bilgisi için de aynı şey geçerlidir- test ettiği çözüm doğa tarafından sınanır ve yanlışlanırken, bilimsel bilgi insanlar tarafından bilinçli olarak sınamaya sokulur.[19] Gelgelelim Popper daha en baştan, bilimsel etkinliğin tarihsel-toplumsal bir olgu değil de özümüzde gizli bir reaksiyon olduğu düşüncesiyle, bilimin temellerine ve yöntemine dair görüşlerinde idealist bir temel seçmiştir. Çünkü bu psikolojik faktörleri, doğuştan gelen içsel dürtüleri ve beklentileri yardıma çağırmaktır. Bilimsel etkinlik böylece nesnel süreçlerin ürünü olan tarihsel bir kategori değil, toplumun maddi temelinin ötesinde var olan, doğuştan gelen kodlara dayalı bir tür bilgi üretme aracıdır.

Dolayısıyla Popper’ın bilimsel etkinliğe ve bilimsel bilginin doğasına dair argümanlarını açıklarken sürekli olarak zihinsel süreçlere ait kavramları tekrar etmesi şaşılası değildir, aksine, idealizminin doğal bir sonucudur. Bilimsel anlamda ortaya konulmuş problemleri maddi pratikle ve toplumsal koşullarla değil de bizi “heyecanlandırmaları”, “hayrete düşürmeleri” üzerinden tanımlamak, bilimsel etkinliği ise “doğuştan gelen beklentiler” ile, zihnimizle ilişkili olan “yaratıcılık”, “hayal gücü” gibi kavramlarla nitelemeye çalışmak Popper’ın bilimin doğası hakkında konuştuğu her yerde takip edilebilecek örüntülerdir. Kuşkusuz zihinsel süreçler olmaksızın bilimsel etkinlik olamazdı, ancak bunu kabul etmek, bilimin tarihsel ve toplumsal bir pratik olduğu gerçeğini yadsımayı ve onun temelini özcü bir biçimde dürtülere, zihinde kurulan ilişkilere, merak ya da heyecana indirgemeyi gerektirmez.

Öte yandan Popper pozitivist bilgi teorilerine karşı deneyin teori yüklü olduğunu ve teori olmadan deneyin anlamlı olamayacağını söylediğinde önemli bir itirazda bulunmuştur. Ancak buradan ileriye gitmez, onun için teorilerin nereden geldikleri ve nasıl inşa edildikleri önemli değildir. Ancak bağlamı bu şekilde yadsıdığınızda, teorik çerçeve maddi gerçeklik tarafından koşullandırılmış bir kategori olmaktan çıkarak metafizik öncüllere dönüşür. Bu yüzden Popper’ın felsefesi hangi teorilerin, ön kabullerin bilimsel bilginin gelişimini neden ve ne ölçüde olanaklı kıldığını ve deney ile teorinin karşılıklı etkileşimini açıklayamaz. O halde teorinin öncüllüğünü vurgulamak yine bir başlangıç sorununa götürür ve Popper bunu da yine idealist kategorilerle çözmeye çalışır:

Ancak bu gözlemler de bir referans çerçevesinin benimsenmesini gerektirir: Bir beklentiler çerçevesi, bir teoriler çerçevesi. Eğer önemliyseler, eğer bir açıklama ihtiyacı yaratıp hipotez icat etmeye yol açtılarsa, bunun sebebi eski teorik çerçeveyle, eski beklenti ufku içinde açıklanamamalarıdır. Burada sonsuz gerileme tehlikesi yoktur. Giderek daha ilkel teorilere ve mitlere döndüğümüzde, sonunda bilinçdışı, doğuştan gelen beklentilerle karşılaşacağız.[20]

Bu durumda Popper bir yandan realist ve rasyonel bir kuramın metodolojisini geliştirmeye çalışırken bir yandan da bilimsel etkinliğin temelini metafizik öncüller haline getirdiği, özümüze kodlanmış subjektif beklentilere atfetme eğilimindedir. Popper bilimsel etkinliği tarihsel ve toplumsal pratik bağlamına oturtmaktan imtina ettiği içindir ki teorinin deneyi aştığı yerde metafiziği yardımına çağırır. Ona göre açıklayıcı teoriler deneyi aştığı ölçüde metafizik, bilime içkindir.[21]

Popper’ın dikkate değer bir başka açıklaması da bilimsel bilgi dahil her türlü bilginin aslında varsayımsal karakter taşıdığıdır.[22] Şimdi doğrulanmış bilgi konseptinin yerine yanlışlamayı geçirmeyi öneren, teorik çerçeveleri metafizik öncüller olarak alan ve her türlü bilginin aslında varsayım olduğu argümanını merkeze koyan ama bütün bunlara rağmen realist ve rasyonalist pozisyonunu kaybetmek istemeyen Popper’ın önünde zor bir görev vardır. Felsefesinin taşıdığı bilinemezci eğilimlerin önüne set çekerek yine de bilimsel bilgiye güvenebileceğimizi ve güvenmemiz gerektiğini savunmak için bir temel gerekir.

Bunu, dış dünyanın nesnelliğini kabul ederek ve hakikat sorununda uygunluk kuramını (correspondence theory of truth) eklemleyerek aşmaya çabalar. Esasında Popper çalışmalarında doğruluk kavramını sürekli olarak farklı anlamlara gelecek şekilde kullanmıştır, muhtemelen bilinemezci eğilimlerini yamamak için böyle bir entelektüel gelişim seyri izlemiştir. The Logic of Scientific Discovery (Bilimsel Araştırmanın Mantığı) çalışmasının 1934’te yayınlanan Almanca baskısında doğru ve yanlış kavramlarını kullanmaktan kaçınılabileceğini söyler, 1959’daki İngilizce baskısında artık bu kavramları kullanmaktan çekinmediği dipnotta ifade edilir ve 1965’te yayınlanan Conjectures and Refutations (Varsayımlar ve Çürütmeler) eserinde bilimi “hakikat arayışı” olarak tanımlar.[23] Popper son olarak, Tarski’den devraldığı “doğru-gibilik” (verisimilitude) kavramıyla bu anlamda büyük bir sorunu çözdüğünü düşünür.[24]

Popper’a göre bilimsel ilerleme, nihai bir gerçeğe ulaşmak yerine, teorilerin daha fazla gerçeğe benzerliğe doğru sürekli olarak iyileştirilmesi yoluyla elde edilir. Burada onun doğruluk kavramını nasıl anladığı ve kullandığı kritiktir, Popper doğruluğun bir amaç değil düzenleyici bir prensip olarak ele alınmasını söyler. Nesnel gerçeklik vardır, ancak onun varlığını kabul etsek bile hiçbir zaman onu tam olarak bildiğimizi iddia edemeyiz. Bilim hiçbir zaman nihai ve kesin cevaplar üretmez, dolayısıyla mutlak doğruluk anlayışı yerine, varsayım üretme ve çürütme yöntemi kullanılarak gerçeğe daha yakın, onu daha iyi açıklayan teorilere sahip olacağımız bir bilgi kuramsal açıklama yapar. Düzenleyici prensip olarak doğruluk kavramı, bilimsel bilginin büyümesinin yöntemini de açıklar.[25]

Bilgimizin gerçeklikle kurduğu ilişkinin, bir tür yansıma ilişkisi olduğu ve bilgimizin tarihsel olarak göreli bir doğruluk taşıyacağı doğru. Dolayısıyla Popper, bilgilerimizin nesnel gerçeklikle olan örtüşmesinin düzeyi konusunda haklı. Sonuçta teoriler gerçekliğe uygunluklarına göre değerlendirilebilirler, yani, bilim nesnel bir gerçeklikle ilişki içindedir. Ama Popper, şeylerin özünün ortaya konulamayacağını[26] söylediğinde pozitivist bilgi teorisiyle bir anda ortaklaşır.

Halbuki şeylerin özü dediğimizde, özcülüğün ve indirgemeciliğin yaptığı gibi, eğer verili ve değişmez bir çekirdeği anlamayacaksak, yani metafizik bir öz fikrine saplanmayacaksak, şeylerin özünden ve onların bilimsel olarak ortaya çıkartılabileceği fikrinden vazgeçmemize gerek kalmaz. Nitekim şeylerin özü dediğimizde bir ilişki biçimi anlaşılmalıdır. Maddi dünyanın hareketinin bağlantılarını ortaya çıkarmaya çalışan bilim, maddenin özüne dair bu diyalektik yaklaşımı taşımadığı sürece, şeylerin sadece çarpık görüngüleriyle ilgilenen spekülatif bir doğruluk anlayışına savrulma potansiyelini hep taşır.

Öte yandan en fazla testten başarıyla geçen, yani en güvendiğimiz bilimsel teoriler de dahil bilginin hep varsayımsal olarak ele alınması gerektiği argümanı da oldukça sorunludur. “Nedenselliği yadsıyan herkes için her doğa yasası ve bu arada prizma tayfı ile dünyasal cisimlerin kimyasal tahlili de bir varsayımdır. Böyle bir görüşe saplanmak, nasıl bir düşünce basitliğidir![27] Engels’in tarifiyle “düşünce basitliği” Popper’ın karakteristiğidir, nitekim karşılaştığı epistemolojik zorlukları ne düzeyde aşabildiği tartışmalıdır. Çünkü bilimsel bilgiyi teori ve pratiğin birliği olarak ele alma noktasında eksiktir. Veya bunu yapmak zorunda kaldığında en fazla, birbirinden bağımsız iki sürecin (teori ve pratik) dışsal olarak birbirine bağlandığı anları tarifler. Halbuki bilgimizin tarihsel göreliliğiyle onun nesnel gerçekliği bir biçimde yansıttığını aynı anda kabul etmek, nesnel gerçeğin bilinebilir olduğunda ısrar etmek mümkün ve gereklidir. Bu sorun, bilgimizin tarihsel insan pratiğinde sınandığı ve doğrulandığını ortaya koyan Marksizm için çoktan aşılmıştır.[28] Popper’ın felsefesi ise, kendisinin aksi yöndeki bütün çabasına rağmen, bilimsel bilgiyi en ilkel formuna, idealist ve metafizik kökenlerine geri döndürme çağrısıdır.

Sonuç olarak “Bir bilim insanı bir yasayı kabul ettiğinde, diğer insanlara ona güvenmelerini, çoğunlukla da pratik bağlamlarda ona güvenmelerini tavsiye ediyor demektir… bilgi ile varsayım arasındaki ayrım hayatımızda gerçekten işe yarar.”[29]

 

Popper kültü nereden geliyor?

Popper, şimdiye kadar gördüğümüz gibi, düşüncesinin kusur ve sınırlılıklarına rağmen, en azından akademide, hâlâ “en etkili ve ilham verici bir filozoflardan biri” olarak anılmaya devam ediyor. Öyle ki bu adeta bir kişi kültü haline gelmiş durumda bile denilebilir. Bunun nedenleri, en başta vurguladığımız motivasyonlarından ve sınıfsal-politik pozisyonundan bağımsız değerlendirilemez. Çünkü kendisinin anlayışının aksine, bu yazıda da tekrar hatırlatıldığı üzere, hiçbir kuramın etkisi yalnızca kendi bilişsel kapasitesiyle sınırlı olarak değerlendirilemez.

İlk olarak Popper’ın bilimsel etkinlik için hayal gücü, yaratıcılık gibi insani erdemlere hak ettiğinden fazla vurgu yapması güvenli bir liman olarak görülüyor olabilir. Örneğin Charlotte Sleigh, atom bombasından Nazilerin askeri-sınai kompleksine kadar birçok gelişme bilimin toplumdaki saygınlığının ve güvenilirliğinin altını oyuyorken bilimsel camianın, Popper’ın kendilerine saygıdeğer erdemler atfeden felsefesinin kanatları altına girmeye meylettiğini söyler.[30]

Ancak daha önemli ve kesin olan, Popper’ın kapitalizmin savunucusu olmasının kendisine açtığı entelektüel alandır. Örneğin Popper bilimsel bilginin ancak liberal demokrasilerde üretilebileceğini savunur. İşte bu noktada burjuvaziye önemli bir açıklama bırakır. Nitekim Sovyetler Birliği’nin bilimde elde ettiği başarıları reddetmenin bir yolu bulunur. Bu durumu vurgulayan Vefa Saygın Öğütle, gerekçelendirme yöntemi bilimin hangi toplumsal ve politik koşullarda üretildiğinden bağımsız olan mantıksal pozitivizmin aksine, Popper’ın, Sovyetler Birliği’nde üretilen bilimsel bilginin -sözümona liberal demokratik bir yapıda üretilmediğinden- meşruiyetini sorgulayacak bir bilim anlayışı ortaya koyduğunu açıklar.[31] Aksi halde Sovyet biliminin başarıları da mantıksal yapısı gereği tutarlı ve metodik olduğu sürece takdir edilmek zorunda kalınırdı.

Dolayısıyla Popper’ın Milton Friedman, Ludwig von Mises, Friedrich Hayek ve George Stigler gibi neoliberalizmin teorisyenleri ve savunucularıyla, Soros gibi isimlerle kişisel yaşamındaki dostluklarına şaşmamalı.

 

‘Tarihsicilik eleştirisi’ ya da tarihin idealist yorumu

Popper’ın Bilimsel Araştırmanın Yöntemi çalışmasıyla sosyoloji ve tarihe dair çalışmaları arasında içsel bir bağ vardır. Bu teorik temelde, toplumbilimlerine dair açıklamalarıyla, Marksizmi çürütme gayesi güder. Egemen sınıflar için takdire şayan bir çaba.

En önemli niyeti zaten bunu başarmak olduğu için vardığı sonucu baştan söylemek gerekir: Marksizm, yanlışlanabilir olmayan, kapalı bir sistem, bir dogmadır, hatta tarih hakkında kehanetlerde bulunan “güçlendirilmiş bir dogma.” Belirtmek gerekir ki Popper’ın felsefesinin zayıf yönlerinin onu yüz yüze getirdiği savrulmalar ve teorisini yamama çabaları, toplumsal olana dair tartışmalarında ve özel olarak da Marksizme dönük saldırılarında kendisini daha açık gösterir. Nitekim Popper, genel olarak Marksizmin yanlışlanabilirliğe açık olmadığı için bilimsel olmadığını iddia ederken, başka bir yerde onun öngörülerinin bazılarının yanlışlanmış olduğunu söyler.[32] Ancak böyle olsaydı Popper, Marksizmi yanlışlanmaya kapalı bir dogma değil, yanlışlanmış bir bilimsel sistem olarak adlandırmalıydı. İyi niyetli bir şekilde bu çelişkiyi, zaman zaman argümanlar hakkında basitleştirilerek konuşulabileceği gerçeğine bağlayıp görmezden gelmeyi deneyelim. Onun genel olarak savunduğu argüman, Marksizmin bir dönem bilimsel bir teori olduğu, ama öngörülerinden bazıları test edilmiş ve yanlışlanmış olmasına rağmen[33] takipçileri tarafından savunulmasının dogmatizm olduğudur. İyi ama, Popper, başka yerlerde de Marksizmin dogma oluşunu öngörüleri yanlışlanmış olmasına rağmen savunulmasından değil, tarihsel materyalizmin kuramsal yapısından çıkarır, yani sorun kuramın kendisidir.[34] Dr. Karl Popper, hangisi?

Karl Popper, Marksizmin hasımlarının en çok kullandığı yöntemi, en kaba biçimde, kendine çıkış noktası yapar. Marx’ın tezlerini değil, Marksizmi değil, ama kendi kafasındaki Marksizmi çürütmeye çabalar. Yel değirmenleriyle savaşında Popper, Marx’ın ne kadar iyi niyetli olduğundan şüphe duymaz, hatta Marksizmin ne kadar etkili ve önemli bir kuram olduğunun altını çizer, Marksistlerin niyetlerini över vs. Ancak ona göre Marx’ın ve Marksistlerin amacı ve niyeti ne olursa olsun, Marksizm insanlığa zararlı ideolojilerdendir.

Popper buraya bir insanlık tarihi okumasıyla gelir. Ona göre insanlık tarihi, Açık Toplum ve Kapalı Toplum dediği sistemlerin mücadelesi olarak anlaşılmalıdır. Tarihe değişmez tabular ve gelenekler içinde yaşayan ilkel kabile toplumları vardır ve bunlar, bugün devletin günlük-kişisel yaşama müdahalede bulunduğu “tiranlık”larda devam eder. Bu toplumlara Kapalı Toplum der. Açık toplum ise bireylerin eleştirel olabildiği, kararları kendi başına aldığı toplumlardır. Açık ve Kapalı Toplum biçimleri, Antik Yunan’dan beri liberal medeniyetin totaliterliğe karşı mücadelesinin tarihidir.[35] Burada Popper’ın kolektivizme karşı burjuva-liberal bireyciliğin üstünlüğünü ima ettiği söylenmelidir. Çünkü o, kolektivizm ve tiranlık kavramlarının içini boşaltarak keyfi biçimde birbirlerinin yerine geçecek şekilde kullanır.

Peki bu mücadelenin motor gücü nerededir? Popper’ın bu soruya yanıtı tam bir idealist gibidir: Düşüncelerin mücadelesinde! Popper, alçakgönüllü bir entelektüel olarak, “Biz” der, “toplumun entelektüelleri”, “insanlığa en büyük zararı biz verdik.”[36] Çünkü tarihteki bütün kötülüklere çeşitli doktrinler yol açmıştır.

Tarihin bütüncül bir analizinin mümkün olmadığını söyleyen ve onun yerine daha mikro analizlere yönelinmesini öğütleyen Popper, ilkini yapmaya çalışan, insanlık tarihinde genel yasalar arayan ve bu yasalara dayanarak geleceği “şekillendirmeye” çalışan kuramları “tarihsicilik” (historisizm) olarak adlandırır ve Kapalı Toplumun bu türden ideolojiler tarafından yaratıldığını söyler.

Popper’ın tarihteki olay ve olguları, filozofların düşüncelerinin yol açtığı sonuçlar olarak açıkladığı bu idealist okuması, toplumun maddi temelini kendine çıkış noktası almadığından, çok basit yanlışlara sahiptir. Örneğin Popper, insanlık tarihinin çok kısa bir dönemini -sınıflı toplum- dikkate alır. Sınıflı toplumlar tarihindeki farklı üretim biçimlerini ve bunların kendi özgünlüklerini görmezden gelir, onun için birçok farklı evre geçirmiş olan bütün bir sınıflı toplumlar tarihi Açık veya Kapalı Toplum gibi idealist kategorilerle açıklanır. Dolayısıyla kapitalist toplumun kendi özgünlüğünü, sınıflar mücadelesinin kendi özel karakteristiklerini görünmez kılar. Öte yandan ideolojilerin ve kuramların toplumun maddi temeli tarafından, üretim ilişkileri alanı tarafından koşullandırıldığı materyalist öğretinin karşısına, toplumsal yaşamın düşünceler tarafından yaratıldığı idealist anlayışı geri çağırır.

Halbuki doktrinler ve ideolojiler, belirli tarihsel koşullarda, belirli toplumsal ilişkilerin ve eğilimlerin içinde oluşmuşlardır ve ancak bu bağlamlarının içinde anlam kazanırlar. Toplumun maddi temelinde ve tarihsel gelişiminin eğilimlerinde karşılığı olmayan bir düşünce ne var olabilir ne de bu karşılığını tarihsel süreç içerisinde kaybeden düşünce kendini maddi bir güç olarak var edebilir. Sözgelimi Popper’ın bahsettiği toplu kırımlar veya başkaca toplumsal sorunlar, düşüncelerin tek başına yarattığı felaketler değildirler. Örneğin onun da bahsini geçirdiği faşizm bir doktrine, bir tarih anlayışına, bir ideolojiye sahiptir. Ancak faşizm ve ideolojisi entelektüellerin masa başında icat ettikleri düşünsel kurguları değil, kapitalizmin tekelci dönemine özgü bir siyasal gericiliği ifade eder. Onun ideolojik çekirdeği de tekelci burjuvazinin sınıfsal çıkarlarıyla ve siyasal yönelimleriyle anlam kazanır, maddi bir güç haline gelir. Popper bunu göremez, çünkü tarihte yasaların varlığını ve belirli eğilimlerin bilimsel olarak ortaya konulabileceğini reddeder. Halbuki bu eğilimler Marksist çerçeveyle sadece bilimsel olarak ortaya konulmakla kalmazlar, toplumsal sınıfların çıkarlarıyla olan ilişkileri de ortaya konulabilir. Eğer eğer düşünceler tarihini toplumsal ve tarihsel bağlamı içinde incelemeyi değil de toplumlar tarihini düşüncelerin belirleyiciliğinde incelemeyi seçersek, o zaman sınırsız bir irrasyonalizm karşısında elimizde hiçbir araç kalmaz. Çünkü böyle yaparak, hangi ideolojilerin, kuramların veya fikirlerin neden ve nasıl oluştukları bir yana, belirli bir zamanda ve toplumda belirli düşüncelerin neden karşılık bulduğunu açıklayabilmek dahi mümkün olmaz.

Popper’ın tiranlıklardan sorumlu tuttuğu “tarihsicilik” akımına geri dönelim. Eğer toplumsal tarihte belirli örüntüler, eğilimler, kendini gösteren belirli yasalar veya ilişkiler ve belirli düzenlilikler arayan herkesi aynı kefeye koyarak tek bir akım olarak adlandırma çabasının elle tutulur bir yanı olsaydı, bütün felsefe tarihi anlamsız bir yığından başka bir şey olmazdı. Ancak eğer Marksizmi çürütmek için bunu yapmaya değecekse, o zaman neden egemen ideoloji, Popper’ın toplumbilimlerine ve tarihe daha radikal biçimde sokmaya çalıştığı idealist spekülasyonların yıkıcı ve gülünç sonuçlarına katlanmak zorunda kalmasın?

Ancak bu türden sonuçlara katlanmayı seçmek, toplumsal güçlerin gelişimine dayanan bilimsel kuramlar için mümkün değildir. Sözgelimi Platon’dan başlayıp Hegel ve Marx’a varmak ve sözünü geçirdiği bütün filozofları birbirine içsel olarak bağlayan teorik köprüler inşa etmeye çalışmak en başta kavram ve kategorilerin içlerinin boşaltılmasını, keyfi olarak kullanılmasını gerektirir. Popper da bunu yapar. Felsefi kavram ve kategorileri bütün felsefi içeriklerinden ve bağlama bağlı anlamlarından kopararak eklektik, karşısına almak için karma bir öğreti inşa etmeye çabalar. Örneğin, “yöntembilimsel özcülük” dediği hatayı Marx’ın ve Platon’un nasıl paylaştığını açıklar. Ona göre Platon’un yöntembilimsel özcülüğü, şeylerin doğasına inilmesi gerektiği şeklindeki bilgi kuramsal açıklamasındadır. Popper buradan Marx’ın da tarihte ve toplumbiliminde aynı yöntemi sürdürdüğünü iddia eder. Bunun anlamsızlığını Milligan şöyle gösterir:

[…bilindiği gibi, Platon ve takipçileri için duyular hissedilebilir bir şeyin ‘özü’ onun kendi uzamsal-cismani özellik ve ilişkilerinde değil, yalnızca entelektüel sezginin erişebileceği uzamsal ve cismani olmayan bir arketip ya da ‘fikir’de yatmaktadır […].

Bir süre sonra Popper, Marx’tan sosyolojide ‘yöntembilimsel özcülük’ ile suçlu biri olarak bahseder. Şimdi yukarıdaki tanımlamaya göre bu hiç de inandırıcı değildir; Çünkü Marx, sürekli olarak ‘duyum-ötesi varlıklar’ konseptine saldırıyordu […]. Ancak Popper şimdi de […] şöyle yazıyor: ‘Yöntembilimsel özcülük’, onları anlaşılır kılmak ve anlatabilmek için, bilimsel araştırmanın şeylerin özüne inmesi gerektiği görüşünü taşır.

Şimdi, eğer ‘yöntembilimsel özcülük’ün savunduğu sadece bu ise, Marx belki de yöntembilimsel özcüdür. Hatırlanması gereken şudur ki Marksistler, bir şeyin ‘özüne inme’ gereğinden söz ettiğinde, ki bazen ederler, bildiğimiz deneysel araştırma ilkelerinden sapmayı elbette önermiyorlar. Onlar sadece, bir şeyin davranışı anlaşılmak ve açıklanmak isteniyorsa, o şeyin sonsuz uzamsal-cismani, deneysel açıdan bilinebilir özellik ve ilişkilerinden hangilerinin onun bizzat varlığı ile en yakından bağlantılı olduğunu ortaya koymak gerektiğinde ısrar ediyorlar. Yine Marksisler ‘açıklama’dan bahsediyorsa, eski metafizikçilerin kalkıştığı türden ‘nihai’ açıklamaları kastetmiyor, fakat bu terimi günlük kullanıma has ‘göreceli’ anlamda -ama pratik açısından- kullanıyorlar[37]

Popper’ın bu karmaşık tarihsicilik suçlaması, tarihte genel yasalar arayan ve bunlara bakarak geleceğe dair “kehanet”lerde bulunan kuramların zararlarını vurgular. Onun temel motivasyonu Marksizmle hesaplaşmak olduğu için, sözünü geçirdiği ve hatalı bir şekilde Marksizmle yan yana koyduğu diğer felsefi akımlardan bahsetmek yerine, suçlamalarının ve iddialarının Marksizm ve tarihsel materyalizm açısından nereye denk düştüğünü göstermek yeterli olacaktır.

Öncelikle Popper tarihin ilerlemesini, insanların bilgisinin artmasına bağlı olarak gerçekleşen bir süreç olarak açıklar. Argümanına göre bilimsel yöntemlerle gelecekteki bilgilerimizin artışını öngöremeyiz ve haliyle, söz konusu toplumsal tarih olduğunda, gelecek hakkında da bir şey söyleyemeyiz.[38] Ancak burada, tarihsel gelişmeyi bir kez daha maddi süreçlere değil de bilginin birikmesine bağlayan bu idealist tezi doğru kabul etsek dahi, Popper yanılıyor. Bilgimizin, hele ki bilimsel bilgimizin nereye evrileceğine dair hiçbir çıkarımda bulunamayacağımız iddiası yine bilim tarihinin kendisi tarafından yanlışlanabilir. Neptün gezegeninin varlığının ve yerinin önce matematiksel olarak, sonra da gözlemle keşfedilmesi, Mendeleyev’in periyotlar yasası temelinde gelecekte hangi yeni elementlerin keşfedileceğini öngörmesi ya da yıllarca süren deneyler sonucunda Higgs Bozonu’nun varlığına ilişkin ilk bulguların CERN’de gözlemlendiğinin düşünülmesi gibi birçok örnek gösterilebilir. Popper burada muhtemelen bilgimizin bütün olarak nereye evrileceğini kastettiğini söyleyecektir, ancak bilimsel bilgimizin bütün olarak nereye evrildiğini kestirmek, onun toplumsal-pratik bağlamını dikkate alanlar için, daha bile kolaydır.

Ancak Popper’da eksik olan zaten budur. Ve o devam eder, tarihin akışını açıklayabilecek ebedi ve değişmez yasalara yer yoktur. Ancak Marksist tarih anlayışı zaten böyle bir iddiada bulunmaz. Toplumsal tarihin ebedi ve değişmez yasalara sahip olmaması başka bir şey, toplumlar tarihinin gelişimini açıklayabilecek diyalektik bağıntılar, nesnel eğilimler ve tarihsel kategoriler olduğunu söylemek başka bir şey. Popper burada çok ciddi bir yöntembilimsel hile yapar: Doğa bilimlerinin şemalarıyla tarih açıklamasının kategorilerini tartmaya kalkar ve bundan, doğal olarak, tarihin bilim olmadığı sonucu çıkar. Ancak doğa bilimleriyle sosyal bilimlerin kendine özgü yanları olduğunu, belirli benzerlikleri ve farklılıkları aynı anda taşıdıklarını saptamakla, birinin şemalarını diğeri üzerinde sınayıp sonuçlara varmak iki farklı seçenektir. Popper ikincisini seçer ve devam eder, ona göre tarihte gerçekleşen olaylar tekil olarak ele alınmalı, herhangi bir yasayla bağlantısı temelinde değil. Tarihçi ise bu olayları ancak betimleyebilir ve her betimleme aslında bir yorumlamadır. Bu yorumlamalar bilimsel teoriler olamazlar.

Ancak insanlık tarihi, böyle tekil olaylardan oluşan bir tesadüfi gelişme tarihi olarak yorumlanırsa, onun gelişimine temel teşkil eden sosyal koşulların ve tarihsel bağıntıların rolü görmezden gelinirse gerçekten de yönümüzü bulmak mümkün değildir. Popper’ın buradan çıkardığı sonuç, Marksizmin olmayan yasalara dayanarak kehanetlerde bulunduğudur.

Ancak Marksizm ne geleceğe dair kehanetlerde bulunur ne de geçmişi, bugünü ve geleceği yalnızca yasaların kaba nedenselliğinde arar. Aksine tarihsel materyalizm, insan eyleminin değiştirici ve dönüştürücü rolünü vurgular. Ancak bu eylemin, belirli nesnel koşullar tarafından koşullandırıldığını söyleyerek idealizmle arasına kalın bir çizgi çeker. Yani tarihsel materyalizm insanlık tarihini ne kadercilikle ne de iradecilikle ama karşılıklı etkileşim temelinde açıklar.

Başka bir deyişle, insanlar kendi tarihlerini kendi eylemleriyle yaparlar; hiçbir ‘kader’ bunu onlar için yapmaz. Ancak insanlar eylemleriyle, kendilerini içinde buldukları koşullara karşılık verirler. Geçmişten verilen ve aktarılan, yani geçmiş nesiller tarafından onlar için yaratılan koşullarla doğrudan karşılaşırlar; bunları eylemleriyle değiştirirler, daha sonra değişen koşullara tekrar yanıt verirler- ve böyle devam eder, insanlık var olduğu sürece. Buna ‘güçlendirilmiş dogmatizm’ denebilir ama daha çok güçlendirilmiş sağduyuya benziyor.[39]

Cornforth’un vurguladığı gibi, tarihsel materyalist yöntem, gerçek yaşamdaki süreçlere, gelişen ve gerileyen unsurlara, eğilimlere ve bu eğilimlerin hangi koşullar altında nereye evrildiğinin bilimsel analizine dayanır. Bundandır ki bu eğilimlerin nereye evrildiğine dair tutarlı ve bilimsel öngörülerde bulunabilme gücüne sahiptir, kehanetlerde bulunma iddiasına değil. Ancak bu, Popper’ın anladığı gibi, bütüne dair genel yasaların belirli eğilimleri tek yönlü belirlediği anlamına gelmez. Öyle olsaydı, kimilerinin kolayca yaptığı gibi, burada bir determinizm keşfetmek gerçekten kolay olurdu. Halbuki “Bu yasalar somut bir bütünün, somut bir ‘ansamble’ın bir bütün olarak sistemin hareketini belirleyebilir, ancak her tikel ‘parçacığın’ hareketinin özelliklerini önceden belirleyemez.[40] Dolayısıyla, tikel parçaların hareketi ve eğilimler, görüngüler, belirli özerkliğe sahip olduklarından, tek yönlü bir nedensellikle açıklanamazlar. Ancak bu, tarihte hiçbir biçimde rasyonel ve bilimsel açıklamanın olamayacağı anlamına değil; nesnel-tarihsel eğilimlerin, görüngülerin bağıntılarında kendilerini nasıl gerçekleştirdiklerinin ortaya çıkartılmasının daha zor ve daha da önemli bir görev olduğu anlamına gelir. En azından, bilimsel bir yöntemden ayrılmamakta ısrar edenler için.

Böylece Karl Popper, tarih hakkındaki görüşleriyle varmak istediği bir başka sonuca varır: Tarihte yasalardan, bilimsel açıklamalardan ve geleceğin toplumuna ilerleyen insanlığa yol göstermek isteyen kuramlardan, “tarihsicilik”ten uzak durmak zorundaysak, ancak var olanı daha iyi haline getirmekle sınırlı bir reformculuğu talep edebiliriz. O günün sonunda, kapitalizmi ve liberal demokrasinin erdemlerini över ve onun sorunlarını düzeltmeye çalışmayı öğütler.

Devrimci yöntemlerin işleri yalnızca daha da kötüleştirebileceğine, giderek daha fazla şiddete yol açarak ve özgürlüğü yok ederek, gereksiz acıları artıracağına inanıyorum. Bir devrimin her zaman toplumun kurumsal ve geleneksel çerçevesini yok ettiğini fark ettiğimizde bu daha da netleşir.[41]

Popper şimdi, bizzat kendisi, gelecekte gerçekleşebilecek toplumsal devrimlerin sonuçlarına dair kehanetlerde bulunuyor. Toplumsal devrimin acıları artıracağından, özgürlüğü yok edeceğinden bahsediyor. Şimdi onu da bu garip “tarihsicilik” akımına mı dahil etmeli? Yoksa Marksizmin öngörülerinin aksine hiçbir rasyonel ve tarihsel temele dayanmayan iddialarını gerçek yerine, materyalist tarih anlayışının tam karşısına mı koymalı?

Toplumsal tarihe dair biraz bilgisi olan herkes bilir ki Popper’ın övdüğü liberal medeniyetin kurumları ve gelenekleri de bizzat eski toplumun kurum ve geleneklerinin zora dayalı olarak yıkılmasıyla, büyük devrimci dönüşümler gerçekleştirilerek inşa edilmiştir. Bugün sahip olduğumuz mevcut siyasal hak ve özgürlükler, geçmişteki devrimlerin sonucudur. Ama Popper, kapitalizmin savunucularının genelde yapmayı alışık olduğu şeyi yaparak kapitalizmi insanlık tarihinden soyutluyor, onu tarihin sonu haline getiriyor ve savunduğu kurumlar da sanki devrimlerin ürünü değilmiş gibi, onları şimdi daha ileri kurumlarla değiştirmek isteyenlere muhafazakarlığı öğütlüyor. Devrimci dönüşüm değil ama yalnızca reformlar…

[…]hepimiz yönetemeyiz ve sorumlu olamayız, ancak hepimiz hükümeti yargılamada yer alabiliriz, hepimiz jüri rolünü üstlenebiliriz.[42]

Tarih yorumunu egemen sınıfların çıkarlarını ve eğilimlerini gizlemek, kapitalist barbarlığı meşrulaştırmak için değil de geleceğin toplumunun kurulmasının bilimsel analizine ulaşmak hedefiyle kuran herkes buna şu cevabı verecektir: Hayır, burjuva diktatörlüğüne, bürokrasiye, siyasal gericiliğe ve toplumun ezici çoğunluğunun mülksüzleşmesine dayalı toplumunuzun yerine, herkesin yönettiği geleceğin toplumunun inşa edilmesinin parçası olacağız. Bu, politik bir iddiadır, bir kehanete inanmak değil.

 

 

[1] Carnap, R. (1974) An Introduction to the Philosophy of Science, Dover Publications, ABD, sf. 17-18.

[2] Sismondo, S. (2004) An Introduction to Science and Technology Studies. Malden, MA: Blackwell, Birleşik Krallık, sf. 3.

[3] Popper, K. R. (1999) [1972] All Life is Problem Solving, 1. Baskı, Routledge, Londra & New York, sf. 6.

[4] Popper, K. R. (2002) [1959] The Logic of Scientific Discovery, 1. Baskı, Routledge, Londra & New York, sf. 70.

[5] Başlarken not etmek gerekir ki bu eleştiriler bilimsel bilgiye dair bir mutlaklık atfetmek ya da bilim insanı sorumluluğunu yadsımak anlamına gelmez, nitekim bilimde gerçekten ne nihai cevaplar vardır ne de bilgimizin gözleme dayalı olarak değişebileceğinin unutulması kabul edilebilir.

[6] Popper, All Life is Problem Solving, sf. 10.

[7] Aslında bilim tarihinden böyle sonsuz örnek bulunabilir. Ancak burada tartışmayı örneklerle boğma amacında değiliz. Yalnızca birkaç vurgu yapılması gerekir. Teori seçimi, bilimsel kuramların gelişimleri verili toplumsal ilişkiler tarafından koşullandırıldığı için bu ilişkilerden az ya da çok, şu ya da bu şekilde etkilenir. (Bu elbette rölativistlerin kabul ettiği gibi, bilimsel bilgi tamamen kültürel bir içerik taşır demek değildir.) Kadın bilim insanlarının çalışmalarının kabul görmesinin daha zor olması bu gerçeğin bir yönüdür, bilimin yerleşik kurumsallığının dışlayıcı olabilmesi bir başka yönüdür (örneğin: Semmelweis refleksi). Endo-simbiyotik hipoteze veya Neo-Darwinciliğin deterministik ve indirgemeci eğilimlerinin karşısında gen-çevre karşılıklı etkileşimini vurgulayan açıklamalara “omuz silkilmesi”nin sebeplerinden biri de egemen burjuva ideolojisinin dolaylı epistemik ve pratik düzenleyiciliğidir. Sonuçta, sorun, kuramların sadece ama sadece bilişsel içerikleriyle ilgili değildir. (Bu konuda sadece bir örnek: Leslie Pray & Kira Zhaurova (2008) “Barbara McClintock and the Discovery of Jumping Genes (Transposons)”, Nature, https://www.nature.com/scitable/topicpage/barbara-mcclintock-and-the-discovery-of-jumping-34083/).

[8] Putnam, H. (1991) “The ‘Corroboration’ of Theories”, The Philosophy of Science içinde Boyd, R., Gasper, P., Trout, J. D. (ed.), Massachusetts Institute of Technology, Cambridge, Massachusetts &

London, England, 121-137.

[9] Sismondo, An Introduction to Science and Technology Studies, sf. 5.

[10] Popper ise burada Neptün’ü keşfeden ve Ay’ın hareketlerine açıklama getiren ileriki gözlemlerin test olduğunu, dolayısıyla teorinin testten geçip yanlışlanmaya direndiğini söyleyecektir. Ama bundan önceki sayısız test de teoriyi sözümona yanlışlamıştı. Ya da Galle belki de Neptün’ü yine keşfedemeyecekti. Bilim tarihinin en büyük ve etkili teorilerinden birinin akıbeti keyfiliğe mi kalacaktı? Burada görülen keyfilik birazdan daha ayrıntılı tartışılacak.

[11] Popper, K. R. (2002) [1963] Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge, 2. Baskı, Routledge, New York & Londra, sf. 7.

[12] Popper, The Logic of Scientific Discovery, sf. 92.

[13] Thornton, S. (2007) “Popper, Basic Statements and the Quine-Duhem Thesis”, Yearbook of the Irish Philosophical Society, 9, sf. 7

[14] Thornton, age, sf. 7.

[15] Popper, The Logic of Scientific Discovery, sf. 92.

[16] Lakatos I. (1989) [1978] The Methodology of Scientific Research Programmes, Cambidge Unıversity Press, sf. 24.

[17] Popper, All Life is Problem Solving, sf. 3.

[18] Popper, age, sf. 5-6.

[19] Popper, age, sf. 9-10.

[20] Popper, Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge, sf. 47.

[21] Naraniecki, A. (2010) “Neo­Positivist or Neo­Kantian? Karl Popper and the Vienna Circle”, Philosophy, 85, 511-530, sf. 520.

[22] Popper, K.R. (1971) “Conjectural Knowledge: My Solution of the Problem of Induction”, Revue Internationale de Philosophie, 25 (95/96), 167-197, sf. 175

[23] Healy, P. (1986) “On Popper On Truth”, Auslegung: A Journal of Philosophy, 2(12), 134-144, sf. 134.

[24] Naraniecki, “Neo­Positivist or Neo­Kantian, sf. 526.

[25] Popper, Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge, sf. 226

[26] Davison, M.R. (1979) “Aspects of the Soviet Response to Popper”, Studies in Soviet Thought, 20(2), 105-125, sf. 106.

[27] Engels, F. (2019) Doğanın Diyalektiği, çev. A. Gelen, 11. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 254.

[28] Engels, age, sf. 251.

[29] Putnam, “The ‘Corroboration’ of Theories”, sf. 23.

[30] Sleigh, C. (2021) “The abuses of Popper”, Aeon: https://aeon.co/essays/how-popperian-falsification-enabled-the-rise-of-neoliberalism

[31] Öğütle, V. S. (2023) “Türkiye’de Mulkay Okumak”, Bilim ve Bilgi Sosyolojisi içinde, Yazar: M. Mulkay, çev. A. Öncel, E.A. Turğuter, 1. Baskı, Fol Yayınları, Ankara, sf. 11.

[32] Popper, Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge, sf. 37.

[33] Popper’ın yanlışlandığını iddia ettiği öngörülerden bazıları şunlar: Devrimin Batı’daki gelişmiş kapitalist toplumlarda olacağı iddia edilirken Rusya’da gerçekleşmesi, kapitalizmin yıkılmaması vs. Buradaki anlayış ve yorumlama yeteneksizliği tartışılmaya değer değil, iddialar da Popper tarafından sunuldukları şekliyle Marksizme ait değil. Örneğin devrimin, kapitalizmin emperyalizm aşamasında, zincirin en zayıf halkasında gerçekleşmesi, aksine nesnel gerçeklikle bilgi düzeyimiz arasındaki ilişkinin ve Marksizmin bir dogma olmadığının, nesnel süreçlerin bilimsel analizine dayandığının açık kanıtıdır. Nitekim değişen toplumsal koşulları -emperyalizm- dikkate almaktadır. Üstelik şunun da altını çizmek gerekiyor: Devrimin beklendiği yerde gerçekleşmediği hikayesi gerçekten doğru olsa bile, zaten Batı Avrupa’da devrimler gerçekleşmiş (Paris Komünü, 1918-19 Alman Devrimi) ve bunlar, Popper’ın o çok sevdiği liberal demokratik medeniyet tarafından vahşetle bastırılmıştır.

[34] Popper, Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge, sf. 334.

[35] Cornforth, M. (1968) The Open Philosophy and The Open Society, International Publishers, New York, sf. 381, 382, 383, 384, 385.

[36] Popper, K. R. (1997) The Lesson of This Century: With Two Talks on Freedom and the Democratic State. Routledge, New York & Londra, sf 86.

[37] Milligan, M. O. (1948-49) [2007] “Karl Popper’ın Pozitivizmi ve Toplumbilimi”, Neopozitivizm Eleşitirisi içinde, O. Geridönmez (ed.), Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 175.

[38] Popper’dan aktaran Kon, İ.S. (1966) [2007] “Karl Raimund Popper ‘Historisizme’ Karşı”, Neopozitivizm Eleştirisi içinde, O. Geridönmez (ed.), Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 186.

[39] Cornforth, The Open Philosophy and The Open Society, sf. 148.

[40] Kon, İ.S. (1966) [2007] “Karl Raimund Popper ‘Historisizme’ karşı”, Neopozitivizm Eleşitirisi içinde, O. Geridönmez (ed.), Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 190.

[41] Popper, Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge, sf. 343.

[42] Popper, The Lesson of This Century: With Two Talks on Freedom and the Democratic State, sf. 84.