Çetin Akdeniz

 

Sendika.org, “Sosyalist hareket, özeleştiri ve yeniden inşa” başlığı altında ve “Sosyalist hareket açısından yenilgiyi nasıl tanımlamalı? Sosyalist hareketin krizini aşmak için ne yapmalı; kimle yapmalı, nasıl bir kadro ve kitle politikasıyla yapmalı?” soruları kapsamında “sosyalist hareketten temsilciler ve entelektüellerle” yaptığı söyleşi ve sorulara yazılı yanıtları hayli kapsamlı bir dosya halinde yayımladı.

Bu dosya kapsamında sorulan sorulara verilen yanıtların çoğunda ve sendika.org’un sorumlularınca düşülen ön notlarda, “sosyalist hareketin işçi sınıfından ve yoksul halk kitlelerinden kopukluğu, düzen içi seçenekler karşısında düzen dışı bir alternatif geliştirememiş olması ve yeni süreçte politik varlığını nasıl anlamlandıracağı konusundaki güçlüklerle yüz yüze geldiği” genel ortak bir görüş olarak öne çıkıyor. Devrimci hareketin, devrimci parti ve örgütlerin mevcut durumunu “sol’un krizi” olarak tanımlayan yazarlar “sosyalistlerin geniş birlikteliği”ni çözüm olarak gösterirken, bazıları da halk kitlelerinin geniş kesimleri içinde eğilim tespiti yaparak “yeni örgütlenme biçimleri geliştirme”yi önermektedir!

Dosyada yer alan yazılardan bazılarında “sosyalistlerin durumu”, ülke ve dönem analizleri, işçi-emekçi hareketinin gelişme seyri gibi nesnel etkenlerle bağlı irdelenmeye çalışılırken, diğer bazılarında şu ya da bu parti veya örgüte dair devralınmış önyargılar belirleyici olarak öne çıkıyor. Buna rağmen, çok sayıdaki devrimci örgütün ve bazı entelektüellerin işçi-emekçi hareketine, mücadele ve örgüt sorunlarına yaklaşımını bir kez daha ve denebilirse bir arada gösteren bir yayın olması, bu dosyanın ayırıcı ve önemli özelliğidir.

Ancak dosya kapsamında yayımlanan yazı ve röportajlarda, devrimci hareketin geçmişteki ve günümüzdeki durumuna ilişkin olarak ileri sürülen iddiaların “hakikat”le ilişkisi önemli sorunlar içeriyor. Dosya yazılarında geçmiş dönemde içine düşülen belirli yanlışlar veri alınarak tek yanlı indirgenmekte ve on yılların mücadele-örgüt birikimini karartan sonuçlara genişletilmektedir.

 

Dosyada öne çıkarılanlar

Dosya yazılarının ortak ana fikri devrimci sosyalist hareketin yenilgisi ve krizi merkezlidir. Hareketin geçmişi ve güncel durumuna ilişkin belirlemelerde ağırlıklı olan olumsuzlamadır. “Çözüm önerileri” de buradan geliştiriliyor. Öne çıkarılan iddia ve önerileriyle dosya yazılarının bütününe ilişkin fikir verme özelliği de taşıyan bazılarına daha yakından bakalım.

a) Sosyalist hareket seçimlerde büyük bir yenilgi almıştır. Kılıçdaroğlu‘nun desteklenmesi, “Türkiye’nin ‘motoru’nun seçimlerde arandığı”nı göstermektedir.[1] Sosyalistler seçim ve parlamento fetişizmini terk ederek mümkün olduğunca geniş bir birlik halinde halkın önüne bir alternatif program ve politika koymalıdırlar. Bu önerinin sahibi DİP Genel Başkanı Savran, bu düşüncesini “Devrimci Marksizm” dergisinde de yineliyor ve sosyalistlerin seçim sürecinde “sadece işçi sınıfından” uzak kalmadıklarını, “sosyalizmi de çoktan terk etmiş bir görüntü” verdiklerini ileri sürüyor.[2]

b) “Sosyalist sol”, “son 25 yıldır neredeyse kesintisiz biçimde” gerilemektedir. Bunun nedeni “sosyalist sol”un “kitlelerden kopması”, “kimlikçiliğin ve postmodernizmin baskın eğilim olarak yükselmesi”dir.[3]

c) Yenilginin nedeni, “sosyalist hareketin bağımsız ve birleşik bir güç olamaması”dır. Kılıçdaroğlu’na verilen destek yenilgi sonuçlarını ağırlaştırmıştır. “Anti-emperyalist sol”un güç birliği, “Kürt hareketi, sol Kemalistler, Alevi hareketi gibi bütün demokratik güçlerle” sağlıklı bağlar kurması ve ittifaklar yapmasını da olanaklı kılacaktır.[4]

d) Yenilgi seçim sonuçları üzerinden tarif edilmemelidir. Ancak Kılıçdaroğlu’nu destekleyen sol özeleştiriyi buradan başlatmalıdır. “Sosyalist solun bağımsız hattı”nın örgütlenmesi gerekir.[5]

e) “İşçi sınıfının niteliği ve niceliği değişirken sosyalistlerin çoğunun kafasındaki işçi sınıfı algısı ve analizleri değişmedi. Dolayısıyla ya devrim iddiasından uzaklaşıldı ya da geçmişin devrimci faaliyet yürütme algısı muhafaza edilerek yeni olan yalnızlaştırıldı veya yeniye dair yönelimler önemsizleştirildi. Bu durum, “Sosyalistlerin devrim fikrinden kopması ile paralellik gösterdi.” “Aktüel gündemin veya hayatın olağan akışında hareket etme eğilimi”, devrimciliğin “rutin birtakım faaliyetlerle kendi içinde çeşitli rıza üretme mekanizmaları geliştirerek (araçların amaçlaştırılması vb.) daralmasına” neden oldu.[6]

f) İşçi sınıfı çoğalmasına, yeni tabakalar işçileşmesine rağmen Türkiye solu işçi sınıfına “yabancılaştı”. İşçi sınıfı içinde bir çalışma yürütülmekle birlikte bu çok yetersizdir. Sınıf çizgisi “ezilenci toplumculuk” ile karıştırılmakta, emek-sermaye çelişkisi inkâr edilmekte, ezilen cins sorunu “sınıflar üstü” gösterilmekte; “ulusalcı kamucu reformizm, sosyal liberal halkçılık ve ezilenci toplumculuk” politikaları benimsenmekte ve “kendine devrimci, sosyalist, komünist diyenler” de dahil olmak üzere “sol”, “kapitalizmin özünü/özsel çelişkisini unutmuş veya defterden silmiş durumda”dır! Gerekli olan “önceki ve önümüzdeki dönemlerin tarihsel dönüşüm süreçleri”nin emek-sermaye çelişkisi ekseninde analiz edilmesidir.[7]

g) Türkiye devrimci hareketindeki sorun “salt şu veya bu mücadele aracı-yönteminde” olmayıp “tercih edilen mecranın devrimci ya da reformcu/tasfiyeci eksende” ele alınıp alınmamasındadır. Türkiye’de 1990’ların yasal particilik tecrübesi “reformcu-tasfiyeci eksende” tecelli etmiştir. Son seçim yenilgisi “tarihsel derinliği olan yenilgi sürecine seçimlerin tuttuğu ayna” olarak görülmelidir. Seçimde doğru taktik izleyen de yanlış taktik izleyen de “süreç olarak yenilgiden” azade olmamıştır.

Sol sahanın krizi, yenilgisi, tıkanması” üzerine tartışma “bir bakıma sosyalist hareketin gerçekliği ve kaderine dair bir tartışma”dır. Türkiye’de, Endonezya’daki komünist kırımı ya da Hitler Almanya’sındaki türden milyonların kırımı yaşanmadı. Yenilen ağır darbelerin başlıca nedeni devrimci hareketin kendi yanlışlarıdır. Ancak değerlendirmeler “olgulara bakılarak” yapılmalıdır. “Sorulara, verilere dayanan bir dökümle” yanıt verilmesi durumunda, “12 Eylül yenilgisine rağmen Türkiye devrimciliğinin tükenmeyip yeniden mücadeleye atıldığı da görülecektir.[8]

h) “12 Eylül, devrimci hareketin ‘röntgen filmini’ o günlerde çok iyi çekmiş ve herkesin önüne adeta çırılçıplak, siyah-beyaz koyuvermişti”. “Yaşanan kavgasız-dövüşsüz yenilgi” olmuştur. 12 Eylül yenilgisi sonrasında da yenilginin dersleri doğru dürüst çıkartılmadığı için bulunulan yerlerin de “çok gerisine savrulmuş” ve sonuçta “daha derin çukur ve kör kuyuların içerisine düşülmesi kaçınılmaz olmuş”tur! Herkes durmadan bölünmekte, “devrimci hareketin eski ve yeni hastalıklarla sürekli kan kaybettiğini, çürüyüp yozlaşarak kendi kimliğine bile artık yabancılaştığını” görmemektedir![9]

ı) Sosyalizmi unuttuk, sınıflar gerçeğini ve işçi sınıfını unuttuk[10] diyen de “devrim yapan partilerin liderlerinin yazdıklarını ve tarihlerini okumanın zamanıdır. Ne yapılması gerektiği orada yazılıdır” diyerek “gerçek profesyonel devrimcilerden oluşan, kitabına kuralına göre örgütlenmiş, teorik olarak eğitimli nitelikli militanlardan oluşan taş gibi Bolşevik bir parti[11] önereni de, “köklü bir toplumsal dönüşüm için, farklı sosyalist hatları koordine edecek bir nevi üst-kadro” gereğinden söz ederek yarım asrı geçen süredir örgütlü faaliyet içindeki “deneyimli eski kadroları” hareketin ihtiyacının “35 yaşın altındaki yepyeni profesyoneller” olduğuna ikna etmeye çalışanı da[12]; “eşitlik-körü” kapitalist toplumların karşısına “özgürlük-körü” sosyalizm deneyimlerinin konduğu iddiasında bulunan ve neoliberalizmin baskıyı yaygınlaştırmasından hareketle “artık ‘sınıfa karşı sınıf’ (sermayeye karşı emek) değil, ‘sınıfa karşı yaşam’ (sermayeye karşı insanlık) karşıtlığının mevcut olduğu yeni bir aşama”dan sözederek burjuvası-proleteriyle herkesi “halk” kavramı içine alan da var.

i) Kendilerini “devrimci komünist güçler” olarak tarif edip dışardaki herkesi suçlayan da[13], “biz ve diğerleri[14] ayrımını yaparak doğru adresin kendileri olduğunu ileri süren de, hatalı olan “dışımızdaki sol”dur[15] diyen de var. Bazıları da yakınlık duydukları grup ve örgütleri, dönem mücadelelerine “özne” göstererek mücadelenin önemli güçleri arasında olan diğer parti ve örgütleri yok sayıyor.[16]

 

Eleştirilerin ‘ortak paydası’ olarak yenilgi 

Sendika.org dosyasında devrimci-sosyalist hareketin son 43 yıllık dönemine ilişkin değerlendirmelerde öne çıkarılan başlıca ortak genel sonuç hareketin yenilgisidir.

Yazı dizisi kapsamında görüşleri yayımlanan yazarların yaklaşık %90’ı “solun yenilgisi”ni merkez alan değerlendirmeler yapmakta; nedenler bahsinde ise koşulların doğru şekilde analiz edilememesi, işçi sınıfı ve emekçilerden kopukluk, burjuvazinin çeşitli “mihrakları arasındaki rekabete” adapte olma (bunun önemli bir göstergesi olarak seçim politikaları ve son seçimde Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesi işaret ediliyor), aktüel mücadelenin sorunlarını öne çıkararak temel önemdeki devrim sorunlarını (başlıca iktidar sorunu) erteleme; kimlikçi politikalara yedeklenme, liberalizm ve kendiliğindencilik önünde boyun eğme gibi birçok unsuru sıralamaktadırlar.

Yenilgiyi 12 Eylül öncesinden başlatanlar olduğu gibi, 12 Eylül darbesine tarihleyenler ve seçimleri baz almadıklarını söylemelerine rağmen son cumhurbaşkanlığı seçimlerini veri alarak Kılıçdaroğlu’nun desteklemesi ve seçim yenilgisi aracıyla kanıtlamaya çalışanlar da var. Dosya yazılarının bir bölümünde ise yenilgi “savaşma kararlılığı gösterilmemesi”yle ilişkilendirilmekte; güçler ilişkisi atlanarak sorun basitçe kararsızlık ve cesaretsizliğe indirgenmektedir.

Yenilgi öğretmen”den öğrenmesini bilmek sınıf mücadelesinin dersleri arasındadır. Devrimci sosyalist hareketin kendi eksiklikleri ve yanılgılarına eleştirel yaklaşımı, işçi sınıfına ve emekçi halk kitlelerine karşı sorumlulukları gereğidir ve mücadelenin başarıyla sürdürülmesi için gereklidir. Ancak, eleştiri-özeleştiri haklılık ve yerindelik göstermeli, basitçe inkâr veya savunu şeklinde iki karşıt yanıta daraltılmamalı, gerçekleri karartıcı işlev görmemeli, hatalar ve eksikliklerin yanı sıra başarılar da göz ardı edilmeden geçmiş, bugün ve gelecek bağı doğru kurulmalıdır.

Devrimci hareketin 12 Eylül saldırısı karşısında yaşadığı yenilgi bir veridir ve bunun nesnel ve öznel çok çeşitli etken ve nedenleri vardır: Bu etkenler ve sınıf güç ilişkilerinin dönem gerçekliği göz ardı edilerek ne o dönemin gelişmeleri ne de sonraki dönemde yaşanılanlar doğru şekilde değerlendirilenmez. Başlıcaları Dev-Yol, THKO-TDKP ve Kurtuluş grubu olmak üzere her biri küçümsenemez belirli bir kitle gücünü etrafında toplayabilmiş çeşitli devrimci örgütlerin varlığına; TKP, TİP gibi partilerin DİSK sendikaları aracıyla ileri işçi hareketinin bir bölümünü etkilemesine ve matematiksel mantıkla bakıldığında seferber edilebilecek on binlerce insandan söz edilebilir olmasına rağmen, bu potansiyel, diktatörlüğün saldırısını püskürtebilecek güç ve örgütlülük konumunda değildi. Cunta lideri Kenan Evren her ne kadar kürsülerde, “DİSK 20 bin silahlı militanıyla beklemedeydi” diye yalanlar uydurmuş olsa da, mücadeleci işçilerin önemli bir kesimini bünyesinde barındıran DİSK’in TKP ve TİP yönetiminin etkisinde kalarak bazı devrimci örgütlere karşı aldığı ambargocu tutum da, faşizme ve devlet iktidarına karşı mücadelenin zaafları kapsamında, devlet iktidarı ve tüm faşist güçler için istismar edilerek yararlanılabilir görülmüştü. Devrimci güçlerin bölünmüş durumda olması somut bir veriydi. SBKP-ÇKP “ideolojik cephe savaşları”nın uluslararası etkisinden kaynaklanan “sol içi cepheleşme”, ilerici-devrimci-sosyalist gruplar da dahil mücadeleye yönelen kesimlerin güç ve eylem birliğinin engellerinden biriydi. Bu bir yana, orduya, cuntalara, sermaye düzeni ve partilerine yaklaşımda farklılıklar vardı ve bu düzen güçlerinden beklenti içinde olanlar az değildi. Devrimci örgütlerin etkilediği önemli bir kitle gücü vardı, ama bir direniş cephesinin örgütlenmesi başarılamadı.

Kuşkusuz saldırılara karşı mücadeleyi yükseltme tutumuyla hareket eden örgütler de vardı. 1978 Tariş direnişi sırasında İzmir Gültepe ve Çiğli halkının geliştirdiği kitlesel destek ve direnişte devrimci eylem birliğinin rolü önemliydi. Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Yol’un 1979 ara seçimlerini boykot politikası mücadelenin yükseltilmesi anlayışının ürünüydü. ’79 1 Mayıs’ını KSD(Kurtuluş Sosyalist Dergi)’nin de katılmasıyla üç örgütün ülke düzeyinde mücadeleyi yükseltme anlayışıyla gerçekleştirdiği eylem birliği, yüzbinleri bulan kitleyi seferber etmişti.

Devrimci hareketin işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi kitlelerle ilişkilerinin yeterince güçlü olmayışı, emekçilerin bağrında gericiliğin söküp atamayacağı sağlamlıkta örgütlenmelerin zayıflığı, devrimci ve sosyalist güçler arası ilişkilerin seyriyle de bağlı olarak güç ve eylem birliğinin istenen düzeyde gerçekleştirilememesi; bazı “sol” örgütlerin orduya ilişkin beklentici politikaları, faşizmi devlet dışı ve MHP’nin politikalarıyla sınırlı gören anlayışların etkisi, DİSK gibi işçi örgütlerini yönetenlerin saldırılar karşısında direniş tutumu almaması vb. hata, zayıflık ve eksiklikler, saldırıların onca ağır sonuçlara yol açmasını kolaylaştırdı.

Buna uluslararası alandaki gelişmelerin etkisi eklendi. İşçi sınıfı ve ezilen halkların uluslararası alanda büyük kazanımlar elde ettiği, sosyalist-komünist partilerin Avrupa’nın en gelişmiş kapitalist ülkelerinde milyonların desteğini aldığı, sosyalist SSCB’nin varlığından moral-manevi güç bulan partiler önderliğinde Arnavutluk ve Çin halk devrimlerinin gerçekleştiği bir dönemin kazanımlarının etkisi Krusçevci revizyonistlerin işbaşına gelmesiyle birlikte süreç içinde ortadan kalktı ve tersine gelişmeler birbirini izledi. Sosyalist nitelikte olmayan toplumsal sistemlere sahip iki büyük ülke partisinin, SBKP-ÇKP’nin 1960-70’lerdeki karşıt cepheleşmesi çeşitli ülkelerde devrimci hareketin saflarında kargaşa üreteci ve tasfiyeci etkide bulundu. 12 Eylül cuntası ve aynı dönemde uluslararası alanda uygulamaya konan neoliberal saldırılar işçi-emekçi hareketinin ve devrimci örgütlerin fiziki darbelerle birlikte ideolojik kuşatmaya alınması ve yenilgiye uğratılmasında birbirleriyle bağlanmış etkenler oldular. SSCB’yi sosyalist olarak görenler 1990’da yeni bir “yıkıcı etki“ye maruz kaldılar. Bu dağılma ve yıkım anti sosyalist uluslararası kara propagandaya güç verdi. Sosyalizmin çözüm oluşturmadığı propagandasıyla umutsuzluk ve örgütlü mücadeleye güvensizlik yaygınlaştırıldı. Uluslararası bu burjuva ve emperyalist gerici propaganda genel olarak devrimci saflarda moral bozucu rol oynadı ve yıkıcı etkide bulundu. Sisteme yamanan liberal solculuk güç kazandı.

Devrimci parti ve örgütlerin ağır darbeler almasında, mücadele-örgüt biçimleri ve anlayışlarıyla abartılı durum tespitlerine bağlı taktiksel yanlışların payı da vardı. Asıl etken ise, sömürülen sınıf ve baskı altında ezilen toplumsal kesimlerinin burjuva devleti ve düzen güçleriyle ilişkilerinde devrimci bir kırılmanın henüz ancak bir eğilim halinde ve ilk belirtileriyle ortaya çıkmasıydı.

12 Eylül cuntası en kapsamlı ve ağır darbeleri devrimci harekete vurdu. On binlerce aktif devrimciyi saf dışına itmeyi, devrimci örgütlerin çevresinde mücadelede yer alan yüz binlerce insanı etkisiz kılmayı başardı. Devrimci hareket yenildi. 12 Eylül, evet, “Endonezya’daki 1965 komünist soykırımı” ya da Hitler’in Almanya’da ilerici-devrimci ve komünist hareketi imha harekâtına kıyasla daha geri bir sıraya düşer. Ancak, yüz binleri bulan kitleyi darmadağın etmeyi başarmanın yanı sıra toplumsal yaşamı tekellerin çıkarları yönünde ve siyasal İslamcılığı da kullanarak yeniden “dizayn ettiği” de bir gerçektir. 12 Eylül generalleri, toplumsal devrimci muhalefeti ezmek için devletin tüm güç ve olanaklarını kullandılar. Zindanlar ve zindan dışı, açık-kapalı toplama kamplarına dönüştürüldü. Devrimci-sosyalist mücadelenin öne çıkan militanlarının büyük bölümü etkisiz hale getirildi. Bir kısmı ya yok edildi ya sakat bırakıldı. İleri kesimlere karşı uygulanan imha harekâtıyla ‘70’li yıllarda yükselen mücadelenin coşkusuyla birkaç örgütün etrafında toplanan yüz binlerce insan mücadeleden koparıldı.

Buna rağmen cunta öncesi koşullarda gelişen mücadelenin yarattığı birikimin tümüyle ortadan kaldırılması mümkün değildi. Hem ileri işçi ve emekçilerin hem de ‘köşesine çekilmemiş’ devrimcilerin işyerlerinde, “fabrikalarda, mahallelerde sessiz sedasız ‘toprağı sürmeye’” devam etme çabası, emekçilerin mücadelesinin çeşitli biçimlerde dışa vurmasında etkili oldu.

Sendika.org dosyasında genelleştirilerek ileri sürülen iddialarda ise, sadece‚ 80 öncesi mücadele pratiği değil, ‘89 Bahar Eylemleri, Zonguldak Maden işçilerinin direnişi, ‘90 Genel Eylemi, 95-96 işçi grev ve direnişleri, Ünaldı Direnişi türünden 20 bin işçinin bir aydan fazla süren direnişi gibi “ayrıntı” sayılamayacak olgusal gelişmeler de görünmez kılınıyor ve işçi-emekçi direnişleriyle devrimci örgüt çalışmasının bağı karartılmış oluyor. Olgusal gerçekliklerin önemsenmesi gerektiğini söyleyen Nabi Kımran, ‘90’lı yıllardaki mücadelelerden söz ettiğinde “devrimci şiddet eylemleri”yle adını duyuran bazı örgütleri öne çıkarır ve bu dönem mücadelelerine ve bu mücadele içindeki devrimci çalışmanın örgüt öznelerine taraflı ve tek yanlı bir yaklaşım gösterirken, örneğin bunu yapıyor. Oysa, “dönemi devrimci örgütler bünyesinde yaşamak ile Kuruçeşme tartışmaları mecrasından izlemek arasında -algıları/tespitleri apayrı kılan- farklar olduğu”na işaretle, “bugünün hafızasız, yenilgici, hatta ultra keskin devrimci fetvacılığının zaviyesinden dönemin hiç anlaşılamaması ya da ‘unutuluşa terk edilmesi”ni eleştirir ve değerlendirme farklılıklarının olguların nesnel mihengine vurulmasını önerirken Kımran doğru yerde durmaktadır.[17]

 

Sınıf çalışmasının yetersizliği mi sınıftan kopma ve uzaklaşma mı?

Sendika.org dosyasında “devrimci muhasebe” kapsamında ileri sürülen en önemli iddialardan biri de, devrimci parti ve örgütlerin işçi sınıfından ve devrim fikrinden koptuğu; uzak kaldığı ve sınıfa yönelik çalışmanın yetersiz olduğu yönündedir. Bunu işçi sınıfının devrimci misyonunu kavrayamama; kapitalizmin “özgün/özsel çelişkisini unutma” veya defterden silme şeklinde ifade eden de var. Bu iddia, “devrimci sosyalist güçler” tanımıyla genelleştirilerek tüm devrimci parti ve örgütler için ileri sürülüyor.

İşçi sınıfı içindeki devrimci sosyalist çalışma ve sınıfın politik örgütlenmesinin yetersizliği ve zayıflığı; geçmiş ve günümüz için ileri sürüldüğünde, somut bir duruma işaret edilmiş olunur. Bunu reddedecek bir sosyalist devrimci olur mu, bilinmez ama, böyleleri varsa eğer, bu ne bilimsel ne rasyonel ne de realist bir yaklaşıma denk düşer. “Sınıftan kopma ve uzaklaşma” da bazı “solcu” örgütler için ileri sürülebilir.

Gelgelelim bu iddianın “devrimci sosyalist güçler” totalleştirilmesiyle tüm devrimci örgütleri kapsayacak şekilde yakın geçmiş ve günümüz için ileri sürülmesi gerçeğe aykırı düşer. Bu tür genellemelerin gerçeği ayrıntılarda da örtmemesi için, dönemin gelişmelerinin önyargısız ve nesnel şekilde ortaya konması gerekir. Olanı olmamışın, doğruyu yanlışın paydasına masseden; devrimci örgütleri geçmişte ve günümüzde işçi sınıfıyla bağın önemini idrak etmemiş ve bu yönde faaliyet yürütmemiş göstererek farklı örgüt öznelerinin yürüttüğü çalışmayı da karartan iddialar ise, hareketi ilerletici işlev görmezler. Örneğin şunlar göz ardı edilmemelidir:

Sadece on yıllar boyu yurtdışında bir “mülteci örgütü” konumundayken ’70’li yıllarda ülkede yükselen kitle mücadelesini fark edince Türkiye’de yeniden örgütlenmeye girişen eski TKP’nin ve İkinci TİP olarak da anılan Behice Boran yönetimindeki TİP’in DİSK aracıyla işçi hareketi üzerindeki etkisi değil, işçi sınıfı, kent-kır emekçileri, gençlik ve kadın kitleleri içinde faaliyet yürüten devrimci örgütlerin ‘70’li yılların ortalarından itibaren işçi sınıfına yöneliş politikası ve çabaları da bu genellemeye aykırı düşer.

İşçi sınıfı içindeki çalışmanın dönem itibarıyla zayıflığı bir veri olmakla birlikte sınıfın devrimci misyonuna dair düşünce çeşitli devrimci örgütlerce savunuluyor, süreç içinde daha da belirginlik kazanmak üzere, sınıf içindeki faaliyet yoğunlaştırılmaya çalışılıyordu. THKO-TDKP gibi 1974’lerden itibaren işçi sınıfı içindeki çalışmanın önemine ve partinin işçi sınıfının en ileri, sınıf bilinçli ögelerinin örgütü olarak kurulması görevine işaret edip bu doğrultuda çalışmaya koyulan örgütler dışındaki birçok başka örgüt de proletaryanın devrimdeki yerine dair tartışmalar yürütüyor, işçi çalışmasına yönelik adımlar atıyordu. “Köylü devrimci” sayılan TKP/ML-TKP(M-L)’nin dahi İstanbul ve İzmit bölgesinde kısmi işçi çalışması vardı. THKO ile kısa bir dönem birlikte hareket eden ve “sosyal emperyalizm” tartışmaları nedeniyle ayrılan Mücadelede Birlik (sonraları TKEP), 1977’deki bir konferansında “büyük sanayi merkezlerinde işçi sınıfına dayanan bir partinin yaratılması” kararı almış ve ileri kadrolarını İstanbul ve İzmir gibi işçi merkezlerine kaydırmıştı. Örgütün Turhal Şeker Fabrikası işçileriyle ilişkisi vardı ve DİSK’e bağlı Tekstil Sendikası’nın Antep Şubesi yönetiminde temsilcileri bulunuyordu.[18] THKP-C kökenli en azından iki grup (KSD ve Dev-Yol), proletarya partisine ilişkin görüşlerinin sorunlu olmasına karşın işçi sınıfı mücadelesine uzak değildi. Etkilediği kitlesinin büyük çoğunluğu gençlik başta olmak üzere kent küçük burjuvazisinden oluşan ve uzun süre merkezi düzeyde örgütlenme sorunları yaşadığı bizzat yöneticilerince dile getirilen Devrimci Yol’un, Amasya Yeni Çeltek maden işçilerinin sendikalaşma mücadelesinde ve Yeraltı Maden-İş’in kuruluşundaki rolü mahkeme dosyalarına yansımıştır.[19] KSD de, kurulacak bir partinin “proletaryanın tüm devrimci deneyleriyle, Marksizm-Leninizmin tüm teorik bilgisiyle donanmış olması”ndan söz etmekte, bunu “en acil” ve “hayati” görev olarak işaret etmekte, ancak Mahir Çayan’ın “ideolojik öncülük” görüşünün etki alanında kalması nedeniyle de sorunu ötelemekteydi. Buna rağmen ama, fabrika çalışmasına da yönelmiş, İstanbul ağırlıklı olmak üzere çeşitli işyerlerinde etkilediği işçileri “komite” şeklinde örgütlemiş ve DİSK’e bağlı Dev Maden-İş ve Keramik-İş gibi sendikaların yönetimlerinde temsilci bulundurabilmişti.[20]

THKO-Halkın Kurtuluşu-TDKP ise 1974’ten itibaren özeleştiri süreciyle girilen yeni dönemde, işçi sınıfı ve partisi; sınıf içinde çalışma ve en ileri sınıf bilinçli unsurların örgütü olarak parti fikrini benimsemiş; bu doğrultudaki çalışmayı temel önemde bir görev ve sorumluluk olarak belirlemiş; işçi sınıfı içinde çalışmaya özel bir önem vermiştir. THKO’nun yazılı kaynaklarına bakıldığında, parti sorununda, sınıf mücadelesinin işçi ve emekçilerin çıkarları yönünde gelişmesi ve sonuçlanmasının ancak, proletaryanın en ileri unsurlarını bünyesinde toplamış ve en ileri teoriyle donanmış bir partinin yol göstericiliğinde mümkün olabileceği fikrinin benimsendiği; Marksist-Leninist teoriyle donanmış ve Bolşevik parti ilkelerine sahip böylesi bir örgütün oluşturulmasının öncelikli görev olarak belirlendiği görülüyor.[21] THKO’nun Ekim 1978 Konferansı’nın aldığı kararlardan denebilir ki en önemlisi, modern sanayi işçileri arasındaki çalışmayı “esas alma”ya dairdir. Bu kararda, “En iyi, en fedakâr, en bilinçli kadrolarımızı işçi sınıfı içinde çalışmak üzere seferber etmeliyiz” denmektedir.[22]

THKO-Halkın Kurtuluşu-TDKP’nin sadece İstanbul, İzmir, Adana, İskenderun, Antep gibi işçi yoğun kentlerde değil, Dersim gibi “sanayi yoksunu” bir taşra kentinde de işçi çalışması ve örgütlenmesi vardı. Dersim’deki YSE-Karayolu işçilerinin 1976’da yaptıkları ve üç gün süren direnişinin örgütlenmesinde yer almış; ağaç ve demir doğrama atölyelerinde, lokanta ve otellerde çalışan genç işçileri örgütlemişti. Sivas Divriği maden ocakları, Elbistan Termik Santrali, Diyarbakır tuğla imalathaneleri, Elazığ Ferro Krom, Malatya Tekel ve sonraki yıllarda organize sanayi, faaliyet yürüttüğü işletmeler arasındadır. 12 Eylül generalleri işbaşı yaptıklarında ülke düzeyinde 60 bin işçi grevdeydi ve Adana’da 10 binin üzerindeki işçinin grevi, bu işyerlerindeki TDKP faaliyetiyle dolaysızca ilişkiliydi. İzmir Tariş işletmelerindeki işçi direnişinde Halkın Kurtuluşçularının aktif olarak yer aldıkları dönemin basın-yayın organlarında yer almıştır. 2 Şubat 1980 tarihli TDKP Kuruluş Kongresi’nin kitaplaştırılan raporunda üyelerinin %23,8’i sanayi işçisi olmak üzere %27,4’ünün işçi kökenli olduğu belirtilmektedir.[23]

TDKP, cunta sonrası yıllarda İstanbul’un Merter-Zeytinburnu bölgesi imalathanelerinde, Ford Otosan, Arçelik, Mutlu Akü, Yunus Çimento, Cevizli Tekel gibi fabrika ve işyerlerinde çalışmayı kesintiye uğratmaksızın sürdürmüş; 12 Eylül karanlığını yırtan işçi-emekçi mücadelesinin yükselişinde ilklerden biri olan NETAŞ direnişinde ileri unsurları örgütleyici rol oynamışlardır. Gaziantep’te cunta öncesinden gelen potansiyelin de yardımıyla 1987’lerde gerçekleştirilen yeniden toparlanma kapsamında SANKO gibi büyük işletmelerin yanı sıra onlarca irili ufaklı atölye ve işletmede yürütülen çalışma ’96 Ünaldı direnişinin üzerinde yükseldiği zemini hazır hale getirmiştir. Cunta sonrası dönemde Adana’da Sabancı’ya ait bazı işletmelerde ve İzmir’de işçi çalışması aksamalara rağmen devam etmiştir.

Yetersizliği ve darlığı apaçık olmasına karşın çeşitli devrimci örgütler işçi sınıfı çalışması yürütmüşler, işçilerin örgütlü siyasal mücadele organlarının oluşumu için çaba göstermişlerdir. Buna rağmen ve bu durum karartılmadan söylenecekse eğer, evet işçi sınıfı içindeki devrimci sosyalist çalışma hali hazırda da oldukça zayıf ve geri düzeydedir ve devrim diye bir sorunu olan her komünist devrimci, işçi yoğun merkezlerde, işçi sınıfı kitleleri içinde (fabrika-işyeri ve semt) kesintisiz çalışmayı öncelikli görevi bilmelidir.

 

Seçimler, ‘sol’un lanetli alanı’ mı?

Türkiye devrimci hareketinin yenilgisini 12 Eylül cuntasının saldırılarına tarihleyenler de, seçim politikalarıyla ilişkilendirenler de, içinde bulunulan durumu reformizm ve yasalcılık kaynaklı göstererek, işçi-emekçi kitleleri içinde şu ya da bu oranda çalışması ve etkisi olan parti ve örgütleri, “yasal biçimleri fetişleştirmek”le suçlamaktadır. Mayıs 2023 seçim sonuçlarını aktüel gerekçe ve malzeme edinen bu suçlama, belirli mücadele ve örgütlenme biçimleriyle kitle hareketi arasındaki ilişkinin nesnel-öznel etkenlerinin tek yanlı indirgenmesinin ürünüdür.

Türkiye’de seçimleri ve parlamenter mücadele yöntem ve araçlarını politikalarının merkezine koyanların reformist-oportünist bir platformu benimseyen Birinci TİP gibi partiler ve çeşitli sol siyasal örgütlenmeler olmuştur.[24] Ancak siyasal taktikleri parlamentarizme açılan, reformlar için mücadeleyi düzenle reformist bağlanmaya genişleten parti ve örgütlerin olması, işçi ve emekçilerin talepleri için mücadele örgütü olma iddiasıyla seçim ve oy denklemi platformlarına saplanıp kalan bazı “solcu” grupların varlığı, bu iddianın “devrimci sosyalist hareket” için genelleştirilerek ileri sürülmesini haklı çıkarmaz.

Herhangi bir mücadele biçim, araç ve yönteminin fetişleştirilmesinden ancak bazı küçük burjuva devrimci demokrat örgütler özgülünde söz edilebilir. Proletarya ve burjuvazi; ezilenler ve egemenler arasındaki mücadelenin gelişim seyri ve düzeyi belirli mücadele ve örgüt biçimlerini gerekli hale getirir ve bu biçimlerden herhangi biri kategorik olarak peşinen reddedilmez. Sosyalistler yönünden bu, mücadelenin abecesi kapsamındadır. Legal-illegal, “yeraltı-yerüstü”, siyasal ve sendikal örgütlerin varlığı ve gerekliliğini belirleyecek olan işçi sınıfı ve emekçi kitle mücadelesinin ihtiyaçlarıdır. Önemli olan işçi-emekçi kitle hareketinin ortaya çıkardığı mücadele biçim ve araçlarının geliştirilip daha etkin biçimlere genişletilmesi, farklı mücadele biçimlerinin birbirini güçlendirici şekilde geliştirilmesi ve pratiğe geçirilmesidir.

İşçi-emekçi, kadın ve gençlik kitlelerinin aktüel talepleri mücadelesine katılma değil sadece, sömürünün kaynağı olan sistemin teşhiri, siyasal demokratik hakların elde edilmesi, mücadelenin çeşitli biçimleriyle gelişmesi için verilen uğraş reformizm olarak nitelenemez. Yetmezlik ve eksik kalma durumuyla devrimci mücadeleden uzaklaşma tutumu aynılaştırılamaz. “Yasalcı tasfiyeciliğe savrulma” suçlaması, ancak devrimci örgüt sadece yasaların olanak tanıdığı çerçevede hareket etmekle kendini sınırladığında yerinde olabilir. Oysa, sosyalizmi amaç edindiklerini programatik düzeyde ve aktüel politikada ilan ederek yasal alanda faaliyet yürüten devrimci partilerin neredeyse her adımı ancak yasal barikatlar aşılarak atılmaktadır. Türkiye’nin devrimci sosyalistleri sadece basın açıklaması yapmıyor ya da sadece seçimlere çeşitli biçimlerle katılmıyor. Fabrika ve işyerlerinde, emekçi semtlerinde, gençlik ve kadın kitleleri içinde sistematik şekilde faaliyet yürütüyor ve kalıcı örgütlenmelerin oluşması için çabalıyor. Nerede bir grev ve direniş varsa oradadır; sadece destekçi değil, hazırlayıcı-örgütleyici olarak da.

Sömürülen ve ezilenlerin mücadelesini ilerletmek için yasal olanaklardan yararlanma taktiği ile burjuva parlamentarizmine yedeklenme politikası farklılık gösterir. Yanlış olan, mücadeleyi parlamenter biçimlere daraltarak işçi sınıfı ve diğer emekçi kitleleri devrimci mücadele ruhuyla eğitme ve devrimci örgütlerde birleştirme tutumunun terkedilmesidir. Devrimci sosyalist parti ya da partiler işçi-emekçi kitlelerini seçim ve parlamenter yöntemlerle iktidar olunabileceği ve sermaye sistemine son verilebileceği aldatmacasıyla oyalamazlar.[25] Sosyalistler, emekçi yığınların en geniş kesimlerini mevcut sistem ve partilerinin özellikleri hakkında uyarmayı seçim ortamında da sürdürür ve parlamentoda temsilci bulundurduklarında da sömürü sistemini ve ürünü her tür baskıyı teşhiri görev edinirler.

İlerici, devrimci ve sosyalist parti, örgüt, grup, çevre ve kişilerin, ezilen ulus ve ulusal toplulukların demokratik hareketini temsil eden parti ve örgütlerin, kadın örgütleriyle doğanın ve yaşam alanlarının korunması için oluşturulan çeşitli örgütlerin devrimci güç birliği ya da ittifakı, halk kitleleri yararına faaliyetin seçim dönemlerinde de etkin şekilde sürdürülmesinin gerekleri arasındadır. Mayıs 2023 seçimlerinde buna uygun bir tutum geliştirilmeye çalışıldığı; ancak bu doğrultudaki girişim ve çabaların yetmediği; Emek ve Özgürlük İttifakı ile Sosyalist Güç Birliği’ni oluşturan parti ve örgütlerin bu doğrultuda açıklamalar yapmalarına rağmen, farklı “seçenek”leri öne çıkarıp ayrı ayrı hareket ettikleri biliniyor.[26]

Sosyalistlerin seçim taktikleri açısından belirleyici genel etken, iktisadi sosyal koşullar ve bu koşullarla bağlı sınıf güç ilişkilerinin seyri ve düzeyidir. Kitlelerin siyasete daha fazla duyarlı hale geldikleri böylesi dönemler siyasal gerçeklerin açıklanması, burjuvazi, partileri ve hükümetlerinin teşhiri ve mümkünse yeni mevzilerin kazanılması için değerlendirilir. Tek adam yönetiminin halk kitlelerine ve devrimci muhalefete “göz açtırmaz” yoğunluktaki saldırı politikalarına karşı Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesi, burjuva güçler arası çelişkiden yararlanma siyaseti kapsamında devrimci bir tutum ifadesiydi. Bu tutum, kasıtlı bir çarpıtmaya başvurulmadıkça, “burjuva muhalefetin çizgisine hapsolma” olarak nitelenemez.[27] Devrimci hareketin “yenilgisi”ni seçim politikalarıyla ve burjuva muhalefet adayının desteklenmesiyle ilişkilendirmek, reddedilmesine karşın, yengi ve yenilgiyi seçim bazlı dar alana indirgemek demektir.

 

Bağnazlığın iki türü: inkarcı tasfiyecilik ve dogmatik övgücülük

Devrimci hareketin ve mücadelenin değerlendirilmesinde geçmiş, bugün ve gelecek bağının kuruluşunda içine düşülen başlıca yanlışlardan biri devrimci mücadele ve birikimi kötülemek, azımsamak ya da hatta yok saymak, diğeri ise her ne yapılmış ve savunulmuşsa bağnazca bir tutumla doğru saymaktır. İlki inkarcı-tasfiyeci bir tutumun; ikincisi “daha fazlası zaten yapılamazdı” dar deneyciliği ve nesnel koşullara sığınma tutumunun göstergesidir. Her ikisi de, mücadeleye ve işçi-emekçi kitleleri içindeki devrimci sosyalist çalışmaya zarar vermiştir.

Devrimci-sosyalist hareketin “krizi”nden söz edenlerin başlıca gerekçesi zayıflık ve işçi-emekçi hareketi içindeki örgütlenme düzeyinin geriliğidir. Devrimci sosyalist örgütlenmenin mevzi ve güç kaybı doğru olmakla birlikte, ne “halka gitmek[28] sözcükleri Türkiye’de ilk kez kullanılıyor ne de fabrika, mahalle, atölye, işyeri ve okulda işçi sınıfı, kent-kır yoksulları, gençlik ve kadın kitleleri ve işçileşme sürecindeki ücretli emekçiler içinde yerleşik devrimci çalışma gereği ve ihtiyacı ilk kez gündeme geliyor, ilk kez tartışılıyor. Bu çalışmayı sürdürenlerin eksikleri, yetmezlikleri ya da yanlışları, faaliyetin ve yürütenlerinin yok sayılması tutumunu haklı çıkarmaz. “Türkiye’de emek hareketi” ya da gençlik hareketinin “neredeyse silinip gitmiş” olduğu iddiası ve “sol”un bunu engellemek için bir şey yapmadığı/yapamadığı ön ya da son yargısı doğru değildir. Toptan inkârcı belirlemeler geçmişe ve güne ilişkin hakikatleri karartıcı işlev görmektedir.

Kitlelerdeki arayış ile ona yanıt verme arasındaki makas nasıl bu kadar açıldı” sorusu mücadelesizlik kanıtı olarak ileri sürülürken tek yanlılık ifrata vardırılıyor ve kitlelerdeki arayışın nicel ve nitelik olarak kapsamı abartılırken devrimci sosyalist mücadele yok sayılıyor. Yukarıda söylendi, yinelenmesinde sakınca yok; güç yitimi ve yetmezliklerin nesnel nedenleri salt iradi unsurlara indirgendiğinde, yapılmadı-edilmedi gerekçeli çıkarımlar sökün eder ve yenilginin nedensel sorunlar alanı daraltılmış olur. Kıyaslama “illegal silahlı devrimci örgütler”in eylemleriyle yapıldığında da mücadelenin kapsamının yanı sıra mücadele içinde yer alan parti ve örgütler gerçekliği görünmezliğe itilir.

Yenilgi dönemlerinin devrimci mücadele geleneklerinden uzaklaştırıcı etki yarattığı ve teslimiyetçi, yasalcı reformist eğilimlere güç verdiği tarihsel deneyimler arasındadır. Türkiye devrimci hareketi bunu yaygın şekilde yaşadı. Hâlâ geçmişin kitlesel etkinlikte örgütlü gücünü oluşturan bazı devrimci örgütlerin etki alanında dolanarak ve onları karalamaya çalışarak “militan devşirmek”le meşgul olanlar bulunuyor. Son on yıllarda liberal beklentici eğilimler, sosyalizme ve işçi sınıfı hareketine karşı ideolojik-politik saldırı, sınıf dışı ve karşıtı “kimlikçi” anlayışlar çok daha fazla güç kazandı. Emperyalist işgal ve saldırılarla bağlı savaşların da önemli etkeni olduğu kitlesel göçler, milliyetçi yargıların körüklenerek sermaye partilerine güç aktarımı için araçsallaştırılması, şoven milliyetçiliğin güç kazanmasına yol açtı. “Sol”da ise, yeni sosyal reformist, liberal parti ve örgütler ortaya çıktı. Syriza, Podemos ve Die Linke ile Türkiye’deki versiyonları, düzen muhalifi emekçi kitlelerinin önemli bir kesimini popülist slogan ve vaatlerle yanıltarak neoliberal saldırganlığa karşı gelişen tepkileri, burjuvazi yararına önemli oranda manipüle ettiler. İşçi-emekçi hareketinin belirgin özelliği ise istikrarsızlığı oldu. Metal işçilerinin grev ve direnişi, lokal düzeyde ortaya çıkan çok sayıdaki eylem ve 2013 Haziranında ülke düzeyinde gerçekleşen geniş toplumsal protestolar saklı tutulduğunda, 1990 başındaki ya da ’95-96’daki gibi nispeten birleşik kitlesel direniş ve grevler şeklinde gelişmedi.

Eleştiri, tüm bunları göz önünde tutmalı, ağır saldırılara ve önemli güç kaybına karşın sürdürülen sosyalist ve devrimci mücadeleyi karartmamalıdır. Sosyalist devrimci görüşlerin işçi sınıfı ve emekçi kitleleri içinde yaygınlaştırılması ve işçiler başta olmak üzere kent-kır yoksullarının desteğiyle çevrelenmiş fabrika, işyeri, semt birim örgütlenmeleriyle kitleselleşmiş bir devrimci hareket düzeyine ulaşmak, günümüz sosyalist ve devrimci hareketinin başlıca hedefi olmalıdır. İşçi-emekçi mücadelesine güç verecek sendikal ve politik mevziler için çaba gösterilmeli, teknolojik gelişmelerden de yararlanılarak karşı devrimci engelleri aşacak biçim ve yöntemler geliştirilmelidir. Mücadele birikimi değerler sahiplenilmeli; proletarya ve emekçilerin kurtuluşu (aslında insan soyunun kurtuluşu) davasının militanı olarak zorluklardan yılmama kararlılığı, mücadelede adanmışlık, fedakârlık ve yoldaşlık duygu ve tutumu, yüksek bir insani erdem olarak korunmalıdır.

 

İhtiyaç olandan kaçınmama sorumluluğu

Bu dosya kapsamında görüş açıklayanların söylediklerini okuyan biri, eğer mevcut durumdan rahatsız ve devrimci hareketin güçlenmesini isteyen bir işçi ve emekçi veya genç bir devrimci ise, aklına ilk gelecek olan soru, “madem hepiniz, çoğu birbiriyle benzerlik gösteren yanlışlardan söz edip eksiklikleri belirtiyor ve yine çoğunuz birlikte hareket etmenin önemi üzerinde duruyorsunuz, o zaman neden birlikte hareket etmiyorsunuz ve kendi dışınızdakileri suçlayarak işi geçiştiriyorsunuz?” şeklinde olacaktır. Emekçilerin talepleri için mücadelede bir araya gelmemek için çeşitli gerekçeler üretenlerin sorumluluğu daha ağır olmasına rağmen günümüzde devrimci ittifaklar çünkü ya çok dar sınırlar içinde gerçekleşmekte ya da ittifaklardan kaçınılmaktadır. Nitekim dosyada görüşlerine yer verilenler arasında “Sol birlik diye bir sorun yoktur diyeni de[29] solun sürekli yenilgisinden bahisle bu konuda umutsuz olanı da bulunuyor.[30]

Türkiye devrimci hareketi, on yıllardır burjuva devlet iktidarının çok boyutlu ve çok yönlü saldırılarıyla ve bu saldırıların da etkisi altında ortaya çıkan sağ ve sol tasfiyeci sapmalarla, liberal reformist bozuşma ve dogmatik sol çocuklukla boğuşarak ilerlemeye çalışıyor. Proleter sosyalizmine aykırı ve reddiyeci anlayışların işçi ve komünist partileri içinde bulduğu kabul, işçi sınıfının sosyal devrimin başlıca ve öncü sınıfı olmasının maddi nesnel koşullarının ortadan kalktığına ilişkin vaveyla, sosyalizm mücadelesiyle siyasal demokrasi mücadelesi arasındaki bağın yadsınması, baskı ve ezilmeye karşı mücadele potansiyeli taşıyan toplumsal kesimlerin yaşadıkları sorunların çözümü adına geliştirilen “maduniyet” teorileri, uluslararası alanda kimi zaman “ekolojik demokratik sosyalizm” türü parıltılı tanımlamalar eşliğinde, kiminde de burjuva milliyetçi ve toplumsal cinsiyetçi görüşler öne çıkarılarak savunuldu. Geçmiş dönemlerde de şurada burada görünür olmaya başlamalarına karşın güçlü işçi hareketi karşısında tutunamayan liberal sol hareketler yeniden ancak bu kez daha uygun koşullarda ortaya çıktı.

İnkârcı-tasfiyecilik, sadece şu ya da bu örgütün bağrında ortaya çıkıp geçmişe dair gerçeklikleri olduğundan faklı göstererek o örgütleri tahrip etme zemininde küçük şeflik çevreleri oluşturmakla kalmadı; bu eylemiyle ileri kesimleri başta olmak üzere işçi ve emekçilerin devrimci sosyalist harekete karşı güvensizleşmesinde de rol oynadı. Sözde iyimserci dogmatizm ise, eski yanlışların yinelenmesinin yanı sıra gerçeklere karşı siyasal körleşme işlevi gördü.

İşçi sınıfı ve emekçi hareketinin yararına ve mücadelenin gelişip güçlenmesi için gerekliliği reddedilemeyecek mücadele birliklerinde bir araya gelinmemesi, devrimci hareketin, çeşitli örgütlerin tutumuyla bağlı handikaplarından biridir. Emperyalizme bağımlı kapitalist Türkiye’de 20 milyon civarında işçinin (aileleriyle birlikte nüfusun çoğunluğu) olduğu, kent kır yoksulları ve işçileşmekte olan yüz binlerce küçük-orta kesimden emekçilerle birlikte devrimin on milyonlara varan sosyal sınıf dayanağına ilişkin tespitlerde ortaklaşılmasına, emek-sermaye çelişkisi temelinde bir mücadelenin örülmesi gerektiği düşünülmesine, ülkenin çözülmemiş Kürt sorunu gibi siyasal demokrasi sorunlarının çözümünün de bu mücadelenin güç kazanmasıyla birlikte çözüm bulacağı belirtilmesine rağmen, Çin ve Rusya’nın “sosyalistliği” üzerine herhangi bir kurgunun olanaksızlığı da artık oldukça açıkken, neden birlikte hareket edilmiyor ya da bir araya gelebilecek, birleşebilecek olanlar (programatik olarak en yakın olanlar örneğin) birbirinden uzak durmak üzere kalburla su taşımaya çalışıyor? Bu soru gündemde olmaya devam ediyor. Küçük şeflik örgütlerinin böbürlenmeleri ve kapıldıkları hırs önemsenmeyebilir, ama emekçi halk kitlelerine karşı devrimci sorumluluktan söz eden ve belirli bir kitle ilişkisi olan örgütlerin tutumu bu bakımdan sorgulanmayı hak ediyor.

İşçi sınıfı kitlelerinin kapitalist gelişme sonucu dünya ölçeğinde ve Türkiye gibi ülkelerde genişlemesi, küçük-orta alt toplum tabakalarından işçileşmeye doğru yaşanan değişim gibi devrimin nesnel sosyal dayanaklarını güçlendiren gelişmelere karşın, mücadelenin çoğu kez kesintili, lokal ve yerel kalışıyla siyasal ve sendikal örgütlenmenin geri düzeyi, ilkiyle çelişkili olgusal bir gerçektir. Bu durumun aşılması için hem işçi sınıfı içindeki çalışmanın daha etkin tarzda ve kararlıca sürdürülmesine hem de sömürülen ve ezilenlerin birleşik mücadelesinin örülmesi için daha fazla çabaya ihtiyaç vardır. Sosyalist iddialı olanları başta olmak üzere devrimci parti ve örgütlerin sermaye ve gericiliğe karşı mücadele birliği ise dönemin en önemli gereklilikleri arasındadır.

Bugün yapılması gereken, sömürülen sınıf ve ezilen toplumsal kesimler içindeki sosyalist çalışmada yoğunlaşmak, fabrika-işyeri-atölye birim örgütlerini güçlendirmek, emekçi semtlerinde çalışan halkın farklı kesimlerini kucaklayacak örgütlenmeler oluşturmak; fabrika-işyeri-okul ile alan-sokak mücadelesini birleştirecek bir tutumla hareket etmektir. İşçi sınıfını tarihsel devrimci misyonunu uygun bir politik ideolojik çizgide örgütleme, sömürülen ve ezilen tüm toplumsal kesimleri acil taleplerini gözeterek işçi sınıfı mücadelesiyle birleştirici bir platformda seferber etme başlıca sorun ve görevdir. Sosyalistlerin, devrimcilerin birlikte hareket etme zeminini oluşturan da bu önceliklerdir.

 

[1] Savran, S. (2023) “Yüzünü işçi sınıfına çevirmeyen sosyalizm modern küçük burjuvazinin oyuncağı olarak kalır, AKP’ye karşı da hiçbir işe yaramaz!”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/sungur-savran-yuzunu-isci-sinifina-cevirmeyen-sosyalizm-modern-kucuk-burjuvazinin-oyuncagi-olarak-kalir-akpye-karsi-da-hicbir-ise-yaramaz-688723/

[2] Savran, S. (2023) “Seçiminin sınıfsal analizi”, Devrimci Marksizm, Sayı: 53-54, sf. 53.

[3] Gümüş, G. (2023) “Kimlikçiliğin ve postmodernizmin baskın eğilim olarak yükselmesi sosyalist solu kitlelerden daha çok kopardı”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/gunes-gumus-kimlikciligin-ve-postmodernizmin-baskin-egilim-olarak-yukselmesi-sosyalist-solu-kitlelerden-daha-cok-kopardi-689054

[4] Baran, D. (2023) “Yenilgi sosyalist hareketin bağımsız ve birleşik bir güç olamamasının sonucudur”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/dogan-baran-yenilgi-sosyalist-hareketin-bagimsiz-ve-birlesik-bir-guc-olamamasinin-sonucudur-689097

[5] Tekerek, K. (2023) “Solun bağımsız hattını nasıl kuracağı sorusu merkeze konmalı, Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesi tam da bunu yaraladı”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/kamil-tekerek-solun-bagimsiz-hattini-nasil-kuracagi-sorusu-merkeze-konmali-kilicdaroglunun-desteklenmesi-tam-da-bunu-yaraladi-688955

[6] Yılmaz, M. (2023) “Sınıftan kopuş ama burjuva kültürden değil”, sendika.org, https://sendika.org/2023/09/siniftan-kopus-ama-burjuva-kulturden-degil-691985

[7] Filizler, F. Y. (2023) “Üretim ve mücadele yetilerinin toplumsallaşması, sınıf ve sol”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/uretim-ve-mucadele-yetilerinin-toplumsallasmasi-sinif-ve-sol-688338/

[8] Kımran, N. (2023) “Tasfiye(cilik) süreci ve kuşatmayı yarmak üzerine”, sendika.org, https://sendika.org/2023/08/tasfiyecilik-sureci-ve-kusatmayi-yarmak-uzerine-689975/

[9] Kuş, M. G. (2023) “12 Eylül yenilgisine tutulan el feneri, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek…”, sendika.org, https://sendika.org/2023/08/12-eylul-yenilgisine-tutulan-el-feneri-yeryuzu-askin-yuzu-oluncaya-dek-691099

[10] Açan, H. S. (2023) “Sosyalizmi unuttuk, sınıflar gerçeğini ve işçi sınıfını unuttuk, devrimci kitle çalışması anlamında ‘suda balık olmayı’ unuttuk”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/h-selim-acan-sosyalizmi-unuttuk-siniflar-gercegini-ve-isci-sinifini-unuttuk-devrimci-kitle-calismasi-anlaminda-suda-balik-olmayi-unuttuk-688688

[11] Ayaşlı, Y. (2023) “İp koptuğu yerden bağlanır”, sendika.org, https://sendika.org/2023/08/ip-koptugu-yerden-baglanir-689445/

[12] Tuğal, C. (2023) “Yan yana yürüyüp beraber vurabilmek”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/yan-yana-yuruyup-beraber-vurabilmek-689190/

[13] Hizmetçi, M. (2023) “Yenilgiden değil, sosyal reformist partilerin politik iflasından söz edilebilir”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/muhammed-hizmetci-yenilgden-degil-sosyal-reformist-partilerin-politik-iflasindan-soz-edilebilir-688708/

[14] Tekerek, “Solun bağımsız hattını nasıl kuracağı sorusu merkeze konmalı, Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesi tam da bunu yaraladı

[15] Taşçı, G. (2023) “Örgütlenmeyi bir siyasal yapının her günkü işi olmaktan çıkarıp taktik süreç bağlamına oturtmak başarısızlığa mahkumdur”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/gamze-tasci-orgutlenmeyi-bir-siyasal-yapinin-her-gunku-isi-olmaktan-cikarip-taktik-surec-baglamina-oturtmak-basarisizliga-mahkumdur-688476/

[16] Analizlerinde “daha geniş bir görüye sahip olduğu” izlenimi veren, mücadele ve örgüt biçimlerinin indirgenmesine karşı sözler eden Nabi Kımran, örneğin “1980 – 2001 süreci”ndeki mücadelenin “merkezinde DHKP-C, MLKP, TKP/ML TİKKO, TKP(ML)-TİKKO, TKP-B/TDP, TİKB gibi yapılar”ın bulunduğunu ileri sürerken, mücadeleyi “şiddet kullanma”yı öne çıkaran örgütlerin pratiğine daraltan bir mantık sergiliyor.

[17] Burada Kımran’ın adını özel olarak anmamızın nedeni, onun daha kapsamlı değerlendirmelere imza atmasıdır.

[18] Ersan, V. (2013) 1970’lerde Türkiye Sol’u, İkinci Baskı, İletişim yayınları, İstanbul, sf. 156, 159 ve devamı.

[19] Yeni Çeltek Davası olarak bilinen davada yargılananlardan 478’i işçi, 105’i köylüydü ve işçilerin bir kısmı ağır hapis cezasına çarptırıldı. (Ersan, 1970’lerde Türkiye Sol’u, sf. 294)

[20] Ersan, age, sf. 334.

[21] İlk sayısı Ekim 1975’te yayımlanan illegal yayın organı Yoldaş dergisinin konu başlıkları şöyledir: “12 Mart ve Özeleştiri; Devrim Kitlelerin Eseridir; Sınıf Mücadelesi Toplumun Her alanında ve Çeşitli Biçimlerde Sürdürülen Mücadelelerin Bütünüdür; Ancak İşçi Sınıfının ve Onun devrimci Partisinin Önderliği Devrimi Zafere Götürür; Modern Revizyonizme Karşı Mücadele Tarihi Bir Görevdir.” (Aktaran Ersan, age, sf. 196).

[22] THKO Konferans Belgeleri (1978) Parti Bayrağı, 9. Sayı

[23] TDKP Kuruluş Kongresi Belgeleri, Nisan 1980, sf. 87

[24] ’71 devrimci hareketi örneğin TİP’in parlamentarist revizyonist politikalarına ve Mihri Belli ile Hikmet Kıvılcımlı gibi “eski tüfek” deneyimli devrimcilerin “asker sivil aydın” merkezli “millici” beklentilerine tepki olarak ortaya çıkmıştı. Küba ve Çin Devriminin etkisi kuşkusuz vardı. Ancak burjuvaziyle uzlaşı anlayışlarına gösterilen devrimci tepki, yol ayrımında belirleyiciydi.

[25] Devrimin barışçıl yollarla gerçekleşmesi, yani burjuvazinin teslimiyeti için sosyalizmin dünya ülkelerinin tamamına yaklaşık genişlikte egemen hale gelmiş olması gerekir.

[26] Kürt sorununu da içeren siyasal demokrasi sorununda, örneğin emperyalizmin varlığı koşullarında demokratik siyasal sorunların çözülemezliği iddiasını dayanak alan görünürde sol, gerçekte sağ oportünist itirazlar, TKP’ni Kürt hareketine mesafeli duruşa yöneltmektedir. Ulusal soruna Marksist yaklaşımın günümüzde geçerliliğini yitiren taktik bir tutum ifadesi olduğu iddiasındaki TKP yöneticileri için, ulusal baskının ortadan kaldırılması istemli ezilen ulus hareketinin milyonlarca insanın talepleri üzerinden şekillenmesi de ikna edici işlev görmüyor.

[27] Emek Partisi örneğin, bu tutumu alırken, ne Kılıçdaroğlu’na sahip olmadığı ve savunmadığı misyonlar yükledi ne de burjuva düzen muhalefetinin demokratik platformda bulunduğunu, siyasal demokrasiyi savunduğunu ve halk yararına bir ekonomi-politika izleyeceğini ileri sürdü. Aksine, kapitalist sömürü sistemini sürdürmeye yeminli burjuva muhalefetiyle tekelci burjuvazi arasındaki ilişkilere dikkat çekerek, onun burjuvazi yararına restorasyoncu politikalar izleyeceğini, işçi sınıfı ve tüm emekçilerin bunu bilerek mücadeleyi sürdürmeleri gerektiğini vurguladı.

[28] Yaşlı, F. (2023) “Krizi aşmanın yolu ‘halka gitmek’ten geçiyor; ‘dışarıdan’ bilinç götürmek ama ‘dışarıdan’ olmamak…”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/fatih-yasli-krizi-asmanin-yolu-halka-gitmekten-geciyor-disaridan-bilinc-goturmek-ama-disaridan-olmamak-688600/

[29] Aksu, B. (2023) “Bir güç siyasetine ihtiyacımız var, bu ihtiyaç da sola hâkim olan söylem, gösteri siyasetinden kopuşu zorunlu kılar”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/basaran-aksu-bir-guc-siyasetine-ihtiyacimiz-var-bu-ihtiyac-da-sola-hakim-olan-soylem-gosteri-siyasetinden-kopusu-zorunlu-kilar-688790/

[30] Osmanağaoğlu, H. (2023) “Sosyalist sol 20 yıllık sürekli yenilgisine yeni bir halka taktı sadece”, sendika.org, https://sendika.org/2023/07/hulya-osmanagaoglu-sosyalist-sol-20-yillik-surekli-yenilgisine-yeni-bir-halka-takti-sadece-689059