Yusuf Karadaş

 

Giriş

Kürt sorunu, Kürtlerin ayrı bir ulus olarak varlığının ve bağlı olarak ulusal-demokratik haklarının tanınması sorunudur. Yüz yıllık cumhuriyetin Osmanlı’dan devraldığı ama bugüne kadar çözümsüz bıraktığı Kürt sorunu, aynı zamanda bu rejimin karakterini belirleyen önemli sorunlardan biri olageldi. Bugün çözümü gecikmiş ve coğrafyası parçalanmış bir ulusal sorunu olarak Kürt sorununun diğer bölgesel gelişmelerle fazlasıyla iç içe geçmiş olduğunu ve dahası kapitalist gelişmenin seyriyle de bağlantılı olarak çözümünde sınıfsal farklılıkların giderek belirginleştiğini vurgulamak gerekiyor.

Yüz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye egemen sınıflarının Kürt sorunu karşısındaki tutumuna dönüp bakmak, bu sorunun neden yüz yıldır çözümsüz kaldığını/bırakıldığını anlamak bakımından da önem taşıyor.

 

Cumhuriyet öncesi tarihsel arka plan

Tarihsel olarak oluşmuş, ortak bir dil, toprak, ekonomik hayat ve kendini ortak bir kültürde bütünleyen ruhsal biçimleniş temelinde oluşan, istikrarlı bir insan topluluğu[1] olarak tanımlanan ulus, kapitalist güç ve ilişkilerin bağrında ortaya çıkıp geliştiği feodalizmi yıkması sürecinde şekillenen tarihsel bir kategoridir. Uluslaşma ve ulus devletlerin kurulması süreci Batı Avrupa’da erken (19.yy) tamamlanırken Doğu Avrupa ve Asya’nın çok uluslu devletlerinde/imparatorluklarında ise kapitalizmin daha geç gelişmesine paralel olarak görece daha geç tamamlandı.

Uluslaşma sürecinin geç gerçekleştiği çok uluslu imparatorluklardan biri olan Osmanlı devletinde Hıristiyan halkların ve Müslüman halkların milliyetçiliği de eşzamanlı gelişmedi. Batılı kapitalistlerin Osmanlı pazarına girerken dini akrabalık/yakınlık üzerinden Osmanlı Hıristiyanları ile özel ilişkiler geliştirmesi ve yine Müslüman halkların ‘halifelik’ gibi dini bir statü altında birleşmeleri nedeniyle Hıristiyan halkların uluslaşma süreci daha erken başlamış, Osmanlı 19. yüzyılın başlarında Yunan, Sırp gibi halkların ulusal ayaklanmalarıyla yüz yüze kalmıştı.

Coğrafi keşifler ve yeni ticaret yollarının da bulunmasıyla bağlantılı olarak giderek bozulan ekonomi ve kaybedilen savaşlar, 18. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı yöneticilerini vergi denetimini sağlamak, üretim araçları ve artı ürün üzerinde görece zayıflayan hakimiyetini sağlamlaştırmak için merkezi devleti güçlendirmeye, yereli merkeze bağlamaya yönelik ‘reform’lar yapmaya yönlendirmişti. Merkezi devletin çevre üzerinde hakimiyetini arttırmaya yönelik hamleleri o döneme kadar ödedikleri vergiler karşılığında görece özerk-otonom bir statüye sahip olan beyliklerde hoşnutsuzluk ve isyanlara yol açmıştı.

Kürtlerin uluslaşma sürecinin, feodal bir temele sahip olmalarına rağmen kendi özerk statülerini korumaya çalışan beyliklerin/aşiretlerin Osmanlı merkezi yönetiminin baskılarına karşı isyanları ile başladığı kabul edilir. Botan Emiri Mir Bedirxan’ın 1846 tarihli ayaklanması ile Kürt aşiretlerin 1879’da Şeyh Ubeydullah öncülüğünde başlattıkları isyan döneme damga vuran isyanlar oldu.

Bu sürecin bir devamı olarak II. Abdülhamid 1890-91’de Kürt aşiretlerinden ‘Hamidiye Alayları’ adı altında 45 bin kişilik bir ordu oluşturdu. Görünür hedefi olası Rus işgalinin önlenmesi olan Kürt aşiretlerden böylesi bir askeri birlik/ordu oluşturmanın arka planda Osmanlı’nın kendi iç dinamikleri bakımından da iki temel nedeni olduğu söylenebilir. Birincisi, Kürtlerin merkezi devlete daha fazla entegre edilerek olası isyanlarının, ayrılıkçı hareketlerinin önüne geçmekti. İkincisi de yine aynı bölgede Kürtlerle birlikte yaşayan Ermenilerin o dönem yükselişe geçen milliyetçi hareketlerinin bastırılmasıydı. Özellikle Sünni Kürt aşiretlerin dini hassasiyetleri bu politikanın uygulanması için uygun koşulları sağlıyordu.

1. Abdülhamid’in 1908’de tahttan indirilmesinden sonra oluşan geçici ‘özgürlük’ ortamında Kürtler de uluslaşma süreçlerinde rol oynayan Osmanlı Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti (1912), Hêvî Kürt Talebe Cemiyeti (1912) gibi dernekler kurdular. Ancak II. Abdülhamid’i tahttan indirildikten sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) başta Balkan Savaşları’nın kaybedilmesi ve Balkan uluslarının imparatorluktan ayrılması, Ermeni milliyetçi hareketleri ve Arap coğrafyasındaki milliyetçi ayaklanmalar olmak üzere bir dizi gelişmenin bir sonucu olarak-ki, bu süreç devletin kurtuluşu için öne sürülen politikalardan Osmanlıcılığın çöküşüne yol açmış ve II. Abdülhamid’in Panislamizm’ini de uygulanamaz hale getirmişti- Türkçü-milliyetçi bir politikaya yönelmesi bu kısmi özgürlük ortamının da sonunu getirmişti. Bu dönem cılız olan Türk burjuvazisinin gayrimüslim burjuva kesimler karşısında güç kazanması için özel teşvik ve kanunlar çıkartıldı ve dahası 1915’te uygulamaya konulan Ermeni soykırımı ve Ermeni mallarına el konulması örneğinde olduğu gibi devreye sokulan zor aygıtı, Müslüman Türk burjuvazisinin bu yeni birikim alanları üzerinden güçlenip palazlanmasında önemli bir rol oynadı.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na Pantürkist hayallerle giren İTC’nin 1916’da Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı devam ederken Kürt ve Ermeni kasaba ve köy isimlerinin askeri güç eşliğinde değiştirilmesi için emir çıkartması, Kürt milliyetçiliğinin de reaksiyoner bir biçimde gelişmesinde etkili oldu.[2]

Osmanlı’nın İTC’nin öncülüğünde girdiği Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılması sonrasında Anadolu’daki kurtuluş mücadelesi ve devamında cumhuriyetin kuruluşu ile yeni bir dönem başlamıştı.

 

Kurtuluş Savaşı’ndan Kürt isyanlarına

1919’da Kurtuluş Savaşı’nın temelleri atılırken düzenlenen Sivas Kongresi’nin temsilciler heyetlerinde Kürtler de yer almış ve burada dönemin ABD Başkanı Wilson’un açıkladığı ilkelere cevaben “manda ve himayenin kabul edilmeyeceği” maddesi kabul edilmişti -ki bu kabulün arka planında asıl olarak savaştan sonra Türklerin ve Kürtlerin eşit haklara sahip olacağına dair verilen güvenceler yer alıyordu. Bu kongreden sonra M. Kemal ve İstanbul hükümeti (Osmanlı yönetimi) arasında imzalanan Amasya Protokolü’nde de ‘Misak-ı Milli’nin “Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı” belirtilmiş, Türkler ve Kürtler kurtuluş mücadelesinin iki temel unsuru sayılmıştır.

1919’dan Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesine kadar geçen dönem boyunca M. Kemal’in ve 1920’de Ankara’da kurulan hükümetin Kürtlerin kurtuluş savaşında etkin rol almalarını sağlamak üzere onların ulusal haklarına vurgu yapan birçok açıklama ve kararı oldu. M. Kemal, Kurtuluş Savaşı’nın örgütlemek üzere oluşturulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne bağlı olan ‘Vilâyât-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti’nin Diyarbakır Şubesinin açılışına gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Yabancı istilasına uğrayan memleketi düşmandan temizledikten sonra, Kürt kardeşlerinin haklarına riâyetkar olacağız.”[3]

Yine TBMM’nin kurulmasından sonra TBMM Vekiller Heyeti’nin ‘Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na Kürdistan hakkında gönderdiği 27 Haziran 1920 tarihli talimatnamesinde “Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel idareye ait teşkilatlarını tamamlamış, reis ve nüfuzlu kimseleri bu amaç doğrultusunda bizim tarafımızdan kazanılmış olduğu dikkate alındığında, reylerini ortaya koyduklarında zaten kendi kaderlerini de belirleyeceklerinden, BMM idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidirler. Kürdistan’daki bütün mesainin bu amaca dayalı siyasete yönlendirilmesi Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na aittir” deniliyordu.[4]

İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin Ortadoğu’yu paylaşırken Kürdistan coğrafyasını da dörde bölen gizli Sykes-Picot Anlaşması, 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Lenin tarafından ifşa edilmiş ve Sovyet hükümeti Anadolu’da işgale karşı yürütülen mücadelenin de en önemli destekçisi olmuştu. Ancak Sovyet Rusya’nın M. Kemal’e yardımı koşulsuz da değildi. Dışişleri Bakanı Çiçerin, Sovyet hükümetinin yardıma dair ilkelerini açıkladığı mektupta “Türk hakimiyeti altında yaşayan Kürdistan, Ermenistan, Lazistan, Doğu Trakya gibi yerlerde yaşayan bütün milletlerin kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkının tanınması gerektiği”ni belirtmiş ve M. Kemal bu ilkelere cevaben Lenin’e yazdığı mektupta “Bu prensipler bizim de samimi ve ciddi prensiplerimizdir. Garp devletleriyle olan mücadelemizin esas amacı da budur. Koşulları oluştuğunda ve fırsat bulunduğunda bu kurallar uygulanacaktır” yanıtını vermişti.[5]

M. Kemal ve Ankara hükümeti, cumhuriyetin ilanına kadar bu politikayı sürdürmüş; M. Kemal, 16 Ocak 1923’te dönemin 9 ünlü gazetecisiyle İzmit’te yaptığı görüşmede “Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (sancağın) halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir” açıklamasını yapmış ve Kurtuluş Savaşı’nı sona erdiren Lozan Anlaşması için yapılan görüşmelerde TBMM’yi temsil eden İsmet İnönü, burada Türklerin ve Kürtlerin temsilcisi olarak yer aldığını söylemiştir.

Ancak cumhuriyetin ilanından sonra Kürtlere verilen sözler tutulmamış, devletin “Türk’ten başka millet tanımayan bir devleti milliye” olduğu ilan edilmiş ve Türk burjuvazisinin çıkarları temelinde bir “ulus-devlet” inşasına yönelik bir politika izlenmiştir. 1924 Anayasası’ndan bugüne yüz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca yapılan bütün anayasalarda “Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk” olduğu değişmez bir anayasa maddesi olageldi.

M. Kemal ve cumhuriyetin kurucu kadrolarının Kurtuluş Savaşı sürecinde ve cumhuriyetin ilanından sonra Kürt sorununda izledikleri politikadaki değişim ile İTC’nin ilk dönemleri -ki İTC’nin kurucuları arasında Abdullah Cevdet ve İshak Sukuti gibi Kürt aydınları bulunuyordu- ve iktidarı tamamen ele aldığı dönemdeki politikasındaki değişim bir benzerlik ve süreklilik taşımaktadır.

Kürtler, cumhuriyetin ilanından sonra kendilerine verilen sözlerin yerine getirilmemesine Ağustos 1924’teki Beytüşşebap İsyanı ile başlayan bir dizi isyanla yanıt verdiler. Beytüşşebap İsyanı, yanlış istihbarat nedeniyle erken başlatılan ve daha sonraki isyanın başını çekecek olan Şeyh Said’e bağlı güçler tarafından başlatılmıştı.

1925 başlarında patlak veren Şeyh Said İsyanı, cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan isyanlarından biri olmuştur. İsyanın bastırılmasından sonra yapılan yargılamalarda mahkeme tutanaklarında bile bu isyanın “Müstakil bir Kürdistan teşkili”ni hedeflediği belirtiliyordu. Oysa dönemin genelkurmay başkanlığının bu isyanın Kürt milli isyanı olarak yansıtılmasının Türkiye devletinin çıkarlarına uygun olmayacağı için (o dönem Musul sorunuyla ilgili görüşmeler de sürüyordu) bakanlar kurulundan iç ve dış basında Şeyh Said İsyanı’nın “irticai bir hareket olarak yansıtılması için” özel çalışma yürütülmesini talep etmesi[6] bu isyanın neden ulusal yönünün gizlenip dinci-şeriatçı yönünün öne çıkarıldığını da açıklamaktadır.

Komintern belgelerinde (Dr. H. Stürmer, Doğu Raporu-1925) Şeyh Said isyanının “Bağımsız bir Kürt devletinin kurulması, başına bir kralın atanması, Halifeliğin ve şeriatın yeniden inşa edilmesi”ni hedeflediği vurgulanıyor ve devamında İngiliz emperyalistlerinin bu isyanı kendi bölge çıkarları için kullanmakla birlikte desteklediklerine dair somut bir belge olmadığına da dikkat çekiliyordu.[7] Oysa Şefik Hüsnü’nün isyana dair “Bu vatandaşlar (isyanı destekleyen bölge insanı), sadece bilgisizlikleri ya da bağnazlıkları yüzünden, Kemalist rejime karşı ayaklanan feodal önderlerin ardına takılma aptallığında bulunmuşlardı[8]  değerlendirmesi, dönemin Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) tam da genelkurmayın istediği bir tutum ortaya koyduğunu gösteriyordu.

Burada şu noktayı bir kez daha belirtmek gerekiyor: Osmanlıdan başlayarak merkezileştirme politikalarına bağlı olarak Kürt beyliklerin/mirliklerin tasfiyesi, dini önderler olan şeyhlerin (Alevilerde Seyyidlerin) aynı zamanda kendi sınıfsal pozisyon ve çıkarlarını korumanın da bir gereği olarak ulusal önderlik rolüne soyunmalarının önünü açmıştı. Dolayısıyla Şeyh Said’in başını çektiği isyanın dini bir boyutunun olması, ulusal karakterinin göz ardı edilmesinin ve Kemalizm’in desteklenmesinin gerekçesi yapılamaz.

Şeyh Said isyanından sonra çıkartılan Takrir-i Sukûn Kanunu ve isyanın bastırılmasından sonra uygulamaya konulan Şark Islahat Planı, cumhuriyetin Kürtlere, işçilere ve emekçi halka karşı nasıl bir baskı rejimi haline geldiğini çarpıcı bir biçimde gözler önüne sermiştir.

Takrir-i Sukûn Kanunu ile hükümete “memleketin huzur ve güvenliği için tehdit” oluşturduğu düşünülen her türlü örgütlenme ve yayını yasaklama yetkisi verilmiş, bu dönem yönetim karşıtı yüzlerce kişi hakkında idam cezası veren ‘İstiklal Mahkemeleri’ her kesimden muhalefetin yasaklanıp tasfiye edilmesinin “hukuki” aracı olarak devreye sokulmuştur. Kürtlerle birlikte işçi sınıfı da bu saldırılardan nasibini almış; 1 Mayıs yasaklanmış ve işçi sendikalarının birleşmesiyle kurulan Amele Teali Cemiyeti yasaklanarak yöneticileri İstiklal mahkemelerinde yargılanmıştır.

Şeyh Said isyanının bastırılmasından sonra uygulamaya konulan Şark Islahat Planı, cumhuriyet tarihi boyunca devletin Kürt sorunu konusunda uyguladığı politikalara ‘ruhunu’ veren bir plan oldu. Bu plan ile Kürtçenin konuşulması yasaklandı; “Hakkari, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Genç, Diyarbekir, Mardin, Urfa, Siverek, Elaziz, Dersim, Malatya, Ergani, Bayezit vilayeti ile Pülümür, Kiğı ve Hınıs kazalarını” kapsayan Kürdistan coğrafyasında bir “Umumi Müfettişlik” -1987 ve 2002 arasındaki OHAL bu uygulamanın devamı olarak değerlendirilebilir- oluşturuldu, bölgede Ermenilerden boşalan yerlere Türklerin yerleştirilmesi ve Kürtlere yönelik zorunlu göç ve yerleştirme (zorunlu İskan Kanunu 1934’te çıkartıldı) uygulandı, “isyanlardan kaynaklanan zararlar” konulan özel vergi ile Kürtlerden toplandı, bölgede asimilasyona hız vermek için okullar ve ‘Türk Ocakları’ açıldı. İstiklal mahkemelerinde yargılanan yüzlerce kişiye idam, ağır hapis ve sürgün cezaları verildi. Özetle bu plan, Kürtlere yönelik inkâr, imha, sürgün ve asimilasyon planı olarak uygulandı.

En önemlisi 1926-1930 yılları arasında Xoybun örgütünün öncülük ettiği Ağrı isyanı olan bir dizi isyanın daha gerçekleştiği ve 1937-38 arasında yapılan ve on binlerce insanın katledildiği Dersim harekâtı ile sona eren bu dönem boyunca aynı zamanda devletin soruna nasıl yaklaştığını ortaya koyan birçok rapor da hazırlanmıştı.

Meclis Başkanı Abdülhalik Renda Raporu’nda (1925) çözüm adına asimilasyon politikası önerilirken aynı yıl Dahiliye Vekili Cemil Uybadın tarafından hazırlanan raporda ise, Kürt sorunu “dış güçlerin kışkırttığı bir sorun” olarak tanımlanıyordu. Dersim üzerine Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören (1930), Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak (1931), Başvekil İsmet İnönü (1935), Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan (1936) tarafından hazırlanan raporlarda sorun bir “eşkıyalık sorunu” olarak tanımlanarak çözümü adına askeri operasyon (imha), zorunlu iskân ve asimilasyon politikası öneriliyordu. Bu dönemde Umum Müfettişi Şükrü Kaya (1931) ve Celal Bayar (1936) tarafından hazırlanan raporlarda ise, sorunun çözümü için bölgenin sosyoekonomik olarak kalkındırılması gerektiği vurgulanıyordu.[9]

Bütün bu raporların ortak özelliği “dış güçlerin kışkırtması”, “eşkıyalık”, “ekonomik geri kalmışlık” gibi farklı tanımlamalar altında Kürt sorunu kendisi dışında (Kürtlerin ulusal varlıkları, hakları ve talepleri sorunu) tanımlamalarıdır.

 

Yeniden uyanış

İki kurucu unsurdan biri olan Kürtlerin ulusal varlıklarının ve haklarının cumhuriyetin ilanından sonra yok sayılması karşısında ardı sıra başlattıkları isyanlar 1938’e gelindiğinde kanlı bir şekilde bastırılmış ve Kürt ulusal hareketi bakımından 1938’den 1950’li yılların sonlarına kadar arada İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın da yaşandığı uzunca sayılabilecek bir sessizlik dönemi geçmiştir.

Bu dönemde Kürtlerin yeniden ulusal uyanış içine girmelerinde önemli rolü olan iki gelişmeden söz etmek mümkündür.

Birincisi, özellikle İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra kapitalist gelişmenin hız kazanmasına bağlı olarak Kürdistan coğrafyasında yaşanan kentleşme ve eğitimli bir genç kuşağın ortaya çıkmasıdır. Bu dönemde büyük şehirlerde okumaya giden Kürt gençleri içinde ülkede ve dünyada olup bitenleri yakından takip eden bir aydın kuşağı oluşmuştur.

İkinci önemli gelişme, dört parçada (Irak, Türkiye, İran ve Suriye) yaşayan Kürtlerde sevinç ve heyecan yaratan, Kürt ulusal önderlerinden Molla Mustafa Barzani’nin 1958’de SSCB’den Irak Kürdistan’ına dönüşüydü. Mahabad Özerk Kürt Cumhuriyeti’nin İran rejimi tarafından yıkılmasından sonra (1946-47) SSCB’ye sığınan Molla Mustafa Barzani, 1958’de Irak’ta yönetimi ele geçiren ve Kürtlere özerklik sözü veren Abdülkerim Kasım’ın çağrısıyla Irak’a geri dönmüştü. Ancak bu dönem hazırlanan geçici anayasada Kürtlerin ulusal hakları anayasal güvence altına alınmasına rağmen özerkliğin uygulanmaması nedeniyle Kürtler 1961’de ayaklanmıştı.

Bu dönemde ‘49’lar Olayı’ olarak bilinen dava, hem Kürt ulusal hareketinde yeniden uyanışın habercisi olmuş ve hem de devletin Kürt sorunu karşısındaki politikasında bir değişiklik olmadığını gözler önüne sermişti. 1959’da o dönem Barzani’nin KDP’si (Kürdistan Demokrat Partisi) ve hem de Irak Komünist Partisi ile işbirliği yapan Kasım’a karşı bir Arap general Musul’da ayaklanma başlatmış ve bu ayaklanma Barzani’ye bağlı peşmerge güçleri tarafından bastırılmıştı. İsyanın bastırılması sürecinde Kerkük’te iki Türkmen’in öldürülmesi karşısında Menderes Hükümeti bu gelişmelerden rahatsızlığının bir ifadesi olarak çok sayıda Kürt genç ve aydınını gözaltına almış ve sonra bunların 50’si tutuklanmıştı. Tutuklananlardan Ankara Hukuk son sınıf öğrencisi Mehmet Emin Batu’nun mide kanaması geçirerek yaşamını yitirmesi nedeniyle bu dava tarihe ‘49’lar Olayı’ olarak geçmişti. Aralarında Musa Anter, Said Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Canip Yıldırım, Yaşar Kaya, Naci Kutlay gibi daha sonra Kürt ulusal mücadelesinde önemli roller üstlenmiş isimlerin de olduğu sanıkların yargılaması, Menderes hükümeti 1960’ta darbeyle yıkıldığı için ancak 1961’de başlayabilmiş ve savcının sanıkların 24’ü hakkında TCK 125. Maddeden idam cezası istediği dava, 1965’te 15 kişiye 16 ay ceza verilmesiyle sona ermişti.

Bayar-Menderes yönetimine karşı halkın öfke ve hoşnutsuzluğunun giderek arttığı koşullarda 1960 askeri darbesi gerçekleşmiş ve darbeciler tarafından hazırlatılan 1961 anayasasında bu hoşnutsuzluğun önüne geçmek amacıyla kısmi özgürlükler tanınmıştı. Bu dönemde kurulan (1961) Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kürt gençleri ve aydınları için de bir çekim merkezi olmuş ve parti Kürdistan’da önemli bir kitle gücüne ulaşmıştı. Aralarında daha sonra TİP milletvekili olan Tarık Ziya Ekinci’nin de yer aldığı Kürtler, Kürt ve Kürdistan sözcükleri yasak olduğu için parti içinde “Doğulular” olarak anılmaya başlamış ve TİP de “Doğu Sorunu” adı altında Kürt sorununa programında yer vermişti.

TİP içindeki örgütlenmeye göre oldukça cılız kalmış olsa da aynı dönemde Barzani hareketinin etkisiyle Said Elçi’nin öncülük ettiği bir grup illegal olarak Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ni (TKDP-1965) kurmuştu.

TİP’in 1967-69 arasında Kürdistan’daki jandarma baskısı ve yoksulluğa karşı aralarında Diyarbakır, Dersim, Batman, Silvan, Siverek, Ağrı ve Erzurum gibi kentlerin olduğu 12 merkezde düzenlediği “Doğu Mitingleri”, Kürt ulusal hareketi ve siyasal örgütlenmeleri için artık TİP’in dar geldiği bir dönemin başlatıcısı olmuştu. Bu mitinglere TKDP de katılmış ve bazı mitinglerde lideri Said Elçi de konuşmacı olmuştu. Böylesi bir siyasal ortamda Türkçü faşizmin kurucusu olarak kabul edilen Nihal Atsız’ın 1967’de Ötüken Dergisi’nin 40. sayısında Kürtlere karşı yazdıkları[10] da ve bu yazdıklarının büyük bir tepki toplaması da Kürtlerdeki ulusal uyanışın bir sonucuydu.

Doğu Mitinglerinin yarattığı etkinin bir sonucu olarak isyanların bastırılmasından sonraki ilk legal Kürt örgütlenmesi olarak Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kuruldu. Büyükşehirlerdeki Kürt gençlerinin Mayıs 1959’da Ankara ve İstanbul DDKO’yu kurmalarından sonra Kürdistan coğrafyasında ardı sıra Diyarbakır, Ergani, Silvan, Batman, Kozluk gibi kentlerde DDKO’lar kuruldu.

12 Mart 1971 faşist darbesi, o dönem yine önemli oranda TİP içinden çıkan ve onun reformist-parlamenter çizgisinden bir kopuş gerçekleştiren THKO, THKP/C, TKP/ML gibi devrimci örgütlere karşı olduğu gibi DDKO’lara karşı da topyekûn bir saldırı gerçekleştirmiş, DDKO’lar kapatılıp yönetici ve üyeleri tutuklanmıştı. Bu süreç 1974 affından sonra DDKO’ların içinde yer alan Kürt genç ve aydınları tarafından Devrimci Doğu Kültür Dernekleri (DDKD), Rızgari, Özgürlük Yolu, KUK, KAWA gibi Kürt örgütlerinin kurulmasına zemin hazırladı.

İşçi sınıfı ile kır ve kent emekçilerinin mücadelesinin yükselişe geçtiği bu dönem içinde şekillendikleri siyasal atmosferin bir sonucu olarak kendilerini “Marksist-Leninist”, “sosyalist” olarak tanımlayan ama asıl olarak ulusalcı bir nitelik taşıyan ve ulusal kurtuluşu hedefleyen bu örgütlerin Kürdistan’da örgütlenip halk içinde kitle desteği kazanmaya başladığı bir dönem oldu.

Yakın dönem Kürt ulusal mücadelesinde belirleyici bir rol üstlenen PKK ve lideri Abdullah Öcalan da ilk kez bu dönemlerde adını duyurmaya başlamıştı. Önceleri APO’cular, UKO’cular (Ulusal Kurtuluş Ordusu) olarak adını duyuran bu grup, 1978’de PKK’nin kuruluşunu ilan etmişti.

 

Son Kürt isyanı

Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin ve devrimci-sosyalist-yurtsever örgütlenmelerin toplum içinde ciddi güç kazandığı 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında dünya emperyalist kapitalist sisteminde dönemin İngiltere Başbakanı Teatcher ve ABD Başkanı Reagen’ın başını çektiği neoliberal politikaların egemen olmaya başlamıştı. Türkiye’nin bu programa entegre edilmesi için 24 Ocak 1980 kararları ilan edilmişti ve ama bu kararların uygulanabilmesinin ilk koşulu işçi sınıfının örgütlülüğünün ve devrimci halk hareketin dağıtılması, ezilmesiydi. 12 Eylül 1980 faşist darbesi bu amaçla yapılmıştı ve Türk burjuva gericiliğin bu saldırısından egemen olduğu pazarın bir kısmında ayrı bir devlet kurmayı amaçlayan Kürt örgütleri ve Kürt halkı da en ağır biçimde payını almıştı.

Darbeden sonra Kürdistan coğrafyası adeta koca bir karakol haline getirilmiş, Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan işkence ve vahşet ile sembolize olan Kürt halkına yönelik baskı ve zulüm karşısında PKK’nin 1984’te başlattığı silahlı mücadele, örgütün Kürt halkı ve gençliği arasında kısa sürede etkinlik kurmasının önünü açmıştı. Bu dönemde Filistinli devrimci örgütlerin merkezi olan Lübnan’daki Bekaa kampı PKK’nin de merkezi haline gelmişti.

PKK’nin 1984’te Eruh ve Şemdinli’deki karakol baskınları sonrasında dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın “dış güçler tarafından kullanılan üç buçuk eşkıya” tanımlaması yapması, cumhuriyetin kuruluş döneminde Kürt sorununa dair yapılan tanımlamaları hatırlatıyordu.

1980’li yılların ikinci yarısında darbenin yarattığı yıkımın sonuçlarına karşı Türkiye’deki işçi hareketi gibi Kürdistan’daki halk mücadelesi de yükselişe geçmişti. 1987 seçimlerinde SHP’den seçilen bazı Kürt milletvekillerinin 1989’da Paris’te yapılan Kürt Konferansı’na katıldıkları gerekçesiyle partiden ihraç edilmeleri, dönemin ilk legal Kürt partisi olarak HEP’in (Halkın Emek Partisi) kuruluşunun önünü açmıştı. 1991 seçimlerinde 18 HEP’linin SHP listesinden milletvekili seçilmesi, halkın ulusal mücadeleye desteğinin bir göstergesi olmuş, Leyla Zana’nın meclisteki yemin törenine Kürdistan bayrağının sembolü olan sarı-kırmızı-yeşil renklerle çıkıp Kürtçe konuşması ise, meclisteki Kürt legal siyaseti ile devletin temel politikaları arasında bugüne kadar devam eden mücadelenin de başlatıcısı olmuştu.

1992’de HEP hakkında kapatma davası açılınca ÖZDEP kurulmuş ve bu parti hakkında da kapatma davası açılınca 1993’te DEP kurulmuştu. 1994’te ise mecliste haklarındaki dokunulmazlıklar kaldırılan 6 DEP milletvekili tutuklanmış ama bu kez de Kürt legal siyaseti HADEP ile yoluna devam etmişti. Bugün hakkında kapatma davası açılan HDP’ye kadar 33 yıllık süreç böyle süregeldi.

Türkiye’de Özal’lı yıllar, neoliberal saldırı programının kararlıca savunulduğu, SSCB’nin de yıkıldığı bir süreçte Türk burjuvazisinin bölgede devam eden paylaşım mücadelesinden pay kapması için ABD emperyalizmiyle bağımlılık ilişkilerinin geliştirildiği bir dönem olmuştu. Özal, Irak lideri Saddam’ın Kuveyt’i işgal etmesi sonrasında ABD’nin öncülüğünde başlatılan Körfez Savaşı’na katılmayı “bir koyup üç alma” olarak tanımlamıştı. Ancak Körfez Savaşı, yıllarca Saddam diktatörlüğünün katliamlarına maruz kalan Irak Kürtlerinin 1991’de 36. paralelin kuzeyinde fiilen özerk bir yönetim kurmalarını sağlamıştı. Irak Kürt liderleriyle (Barzani ve Talabani) yakın ilişki kuran Özal, bu dönemde “Federasyonu tartışabiliriz” sözleriyle gündeme gelmişti. Nisan 1993’te ölen Özal’ın Kürt sorunundaki bu “cesur” çıkışının arka planında zengin enerji kaynaklarına sahip olan Irak Kürdistan’ının Türkiye’ye federasyon biçiminde bağlanması hesabı bulunuyordu.

PKK ile devlet güçleri arasında en şiddetli çatışmaların yaşandığı dönemlerden biri olan 1992-1995 dönemi, üç bini aşkın Kürt köy ve mezrasının yakılıp yıkılarak boşaltıldığı ve yaklaşık üç milyon Kürt köylüsünün PKK’ye yardım ettikleri gerekçesiyle zorla göç ettirildiği bir dönem oldu. Evleri ve geçim araçları yok edilen bu milyonlarca Kürt, Türkiye ve Kürdistan metropollerinde en güvencesiz işlerde ucuz işgücü olarak çalıştırılan işçiler haline geldiler.

Bu dönemin dikkat çeken bir diğer özelliği bir kontrgerilla örgütlenmesi olan JİTEM’in ve devlet tarafından kullanılan Hizbullah’ın (legal uzantısı olan Hüda-Par son seçimlerde AKP listesinden meclise girdi) binlerce “faili meçhul” cinayete ve katliama imza atmasıydı. Öte yandan devlet ve PKK arasında “düşük yoğunluklu savaş” olarak da adlandırılan bu çatışmalı dönemde tıpkı zamanında oluşturulan Hamidiye Alayları gibi devlet, işbirlikçi Kürt aşiretlerini PKK ve yurtsever köylülere karşı ‘koruculuk sistemi’ adı altında silahlandırıp maaşa bağladı -ki, bu politika, bugüne kadar devam ediyor.

Özal’dan sonra Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı Olan Süleyman Demirel’in 29. Kürt isyanı olarak nitelediği 1984’ten sonra giderek gelişen Kürt ulusal mücadelesi, PKK lideri Öcalan’ın 1999’da uluslararası bir operasyonla Türkiye’ye teslim edilmesiyle yeni bir dönemine girmişti. Dönemin Başbakanı Ecevit’in “ABD, Öcalan’ı bize neden teslim etti halen anlamış değilim” açıklamasıyla Öcalan’ın ABD tarafından Türkiye’ye teslim edildiği itiraf ettiği bu operasyonun arka planında ABD’nin Ortadoğu’ya dair planları bulunuyordu. ABD emperyalizmi, Türkiye ve Irak Kürdistan Bölgesi’nde işbirliği yaptığı Barzani güçlerini (KDP) kendi bölge politikaları ekseninde birleştirmeyi hedefliyor ve bunun için PKK ve Öcalan’ı bu planın ve bölgedeki enerji kaynakları ve geçiş yolları önünde bir engel olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu. Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi de bu planın önemli bir parçası olarak devreye sokulmuştu -ki, Öcalan da Türkiye’ye teslim edildikten sonra devletle uzlaşmaya hazır olduğu mesajını vermiş ve PKK de silahlı güçlerini Türkiye dışına çıkararak 2004’e kadar süren bir tek taraf ateşkes sürecini başlatmıştı.

 

AKP-Erdoğan döneminde Kürt sorunu

Türkiye’de Kasım 2002’de yapılan genel seçimlerde geleneksel burjuva partiler çözülürken (baraj altında kalırken) 2001’de Erdoğan’ın öncülüğünde kurulan AKP tek başına hükümet olma çoğunluğunu sağlayarak önemli bir “başarı” kazanmıştı.

Bu “başarı”nın arkasında iki önemli neden bulunuyordu. Birincisi, 2001’deki ekonomik kriz ve dönemin ‘milliyetçi koalisyonunun’ (DSP-ANAP-MHP) bu kriz karşısında uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda IMF’nin ‘uyum yasaları’nı (Derviş yasaları) uygulamasının halkta yarattığı öfkeydi. Bu öfke on binlerce emekçinin sokaklara dökülmesine de yol açmıştı.

İkincisi ise, ABD’nin 2001 11 Eylül saldırılarını gerekçe yaparak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yönelik yeni bir müdahale stratejisi (Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) benimsemesi ve bu temelde söz konusu bölgenin “ılımlı İslamcı” güçlerle dizayn edilmesi (işbirlikçi liberal-İslamcı güçlerin iktidara getirilmesi) politikasını benimsemesiydi. Türkiye bu politikanın ‘model ülkesi’ olarak belirlenmiş ve ABD, “ılımlı İslamcı” Gülen ve AKP’yi açıktan desteklemişti.

AKP-Erdoğan ve Gülencilerin en büyük avantajı, iktidar mücadelesinde rakiplerini tasfiye ederken[11] ve devleti kader birliği yaptıkları burjuva güçlerin ve işbirliği halinde bulundukları emperyalistlerin çıkarları temelinde ‘dönüştürürken’ bunu hep ‘reform’ ‘yenilik’, ‘sivilleşme’, ‘özgürlük’ gibi sunabilmeleriydi. Bu dönem boyunca devlet içindeki geleneksel güç odaklarıyla (ordu, bürokrasi) mücadele içinde olmaları, toplumun geniş kesimlerinin Kürt sorunu dahil birçok konuda iktidardan beklenti içine girmesine yol açmıştı. Oysa geçen 20 yılı aşkın süre içinde sadece Kürt sorununda izlediği politikaya bakıldığında bile, bugün Kürt sorununu faşist bir rejim inşasının dayanaklarından biri olarak kullanmaya çalışan Erdoğan’ın politikasını belirleyen temel etkenin emperyalizmle bağımlılık ilişkileri ve kader birliği yaptığı sermaye güçlerinin çıkarları olduğu görülecektir.

Şimdi sadece yüzyıllık cumhuriyetin son 20 yılında ülkeyi yönetmekle kalmayıp ikinci yüzyıla da “Türkiye Yüzyılı” sloganıyla iktidar olarak giren AKP-Erdoğan döneminde Kürt sorununun hangi uğraklardan geçip bugüne geldiğine bakabiliriz.

2001 krizi sonrası ekonominin yeniden canlanmaya başlaması ve Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinden sonra PKK’nin “tek taraflı çatışmasızlık” ilan ederek silahlı güçlerini sınır dışına çekmesi, 2002’de iktidara gelen AKP’nin aslında bir şey yapmadan başarılı görünmesini sağlamıştı. Bu dönemde AKP-Erdoğan, PKK’nin tek taraflı çatışmasızlık kararını çözüm için bir olanak olarak kullanmak yerine Kürt sorununu bir “terör sorunu” olarak kodlayan geleneksel politikanın bir devamı olarak “çatışma yoksa sorun da yoktur” yaklaşımı içinde oldu. Başbakan Erdoğan’ın Rusya gezisi sırasında orada çalışan bir Kürt işçinin “Kürt sorununu ne yapacaksınız?” sorusuna “Düşünmezseniz böyle bir sorun yoktur” cevabı, adeta bu dönemi özetlemektedir.

Ancak PKK, 5 yıl sürdürdüğü ateşkesi, “AKP’nin Kürt sorununa kayıtsız kalması”, “Öcalan’ın İmralı’da tecrit altında tutulması”, ve “askeri operasyonların devam etmesi” nedeniyle 1 Haziran 2004’te sona erdirdiğini açıklayıp çatışmalı süreç yeniden başlayınca artık Erdoğan’ın sorunu görmeme ya da düşünmeme şansı kalmamıştı.

Yine bu dönemde ABD’nin 2003’teki Irak müdahalesi ve Saddam’ın devrilmesi sonrasında bölgede yeni bir durum ortaya çıkmıştı. Irak müdahalesini bölgede İran başta kendi politikaları bakımından sorunlu gördüğü ülkelerde rejim değişikliği için kullanma hesabı yapan ABD’nin bu hesabı tutmamış ve askerlerinin bir kısmını geri çekmesi tartışması gündeme gelmişti. Bununla birlikte Saddam’ın devrilmesinden sonra 1991’den beri fiilen varlığını sürdüren Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Irak’ta 2005’te kabul edilen anayasada resmiyet kazanmıştı. Öte yandan 2003 1 Mart Tezkeresi’nin Meclisten geçmemesi, ABD ile Erdoğan yönetimi arasındaki ilişkilerin gerilmesine (ve bunun bir ifadesi olarak Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesine) yol açmıştı. Bu noktada Erdoğan, gerilen ilişkileri düzeltip “bölgesel taşeronluk” rolüne girebilmek için Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilişkilerini geliştirmesi gerektiğini görüyordu. Bu gelişmelerle bağlantılı olarak Erdoğan’ın “düşünmezseniz yoktur” açıklamasının yerini Ekim 2005’te Diyarbakır’da yaptığı “Kürt sorunu benim sorunumdur” çıkışı aldı.

Erdoğan’ın bu çıkışının bir devamı olarak hem bölgede ABD emperyalizminin bölgesel taşeronluğu rolünü oynayabilmek ve hem de içeride iktidar mücadelesinde Kürtleri yedekleyebilmek için ‘açılım’ adı verilen bir politika uygulamaya konuldu. Dönemin İçişleri Bakanı Atalay’ın koordinatörlüğünü üstlendiği bu politika ile devletin sorunu çözmek için çeşitli kurumlarla görüşüp demokratik adımlar atacağı açıklanmış, devlet ile KCK arasında da Oslo’da görüşmeler yapılmaya başlanmıştı. Fakat Oslo’da KCK ile görüşen devlet, ülke içinde Kürt siyasetçileri, belediye başkanlarını ve aydınlarını KCK operasyonları adı alında ardı sıra tutukluyordu. Çünkü ‘açılım’ iki uçlu bir politika olarak uygulanıyordu: Bir yandan Kürtçe televizyon, üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması gibi ‘bireysel haklar’ çerçevesinde atılacak kimi adımlarla halkta çözüm yönünde bir beklenti oluşturulacak öte yandan yapılan askeri ve siyasi operasyonlarla güçten düşürülecek Kürt hareketi, AKP’nin/devletin “çözüm”üne razı edilecekti.

Ancak ‘açılım’ süreci de iktidarın hesap ve beklentilerinin aksine Kürt hareketinin siyaseten güç ve etkisinin arttığı bir dönem oldu. Kürt legal hareketi Diyarbakır, Van, Mardin büyükşehir belediyeleri başta onlarca il ve ilçe merkezinde yerel yönetimleri kazanıyor ve bu süreç Kürt siyasetinin de dönüşmesini (kıra dayalı ve silahlı güçlerin belirleyici olduğu bir hareketten şehirli ve legal, kitle gücüne dayalı bir harekete) sağlıyordu.

Bu dönemde ‘açılım’dan istediğini alamayan Erdoğan iktidarının Kürt ve bölge politikasında yeni manevralara yönelmesini sağlayan gelişmeler yaşanmaya başlamıştı. 2010 sonu ve 2011’de önce Tunus’ta ve ardından Mısır’da ayaklanan halklar diktatörleri devirmiş ve bu ayaklanmalar hızla Arap/bölge coğrafyasındaki diğer ülkelere de yayılmıştı. Tam bu noktada ABD ve Fransa başta batılı emperyalistler, bu halk ayaklanmalarını bölgeyi kendi çıkarları temelinde dizayn etmenin fırsatına çevirmek için harekete geçmiş ve NATO müdahalesiyle Libya lideri Kaddafi’yi devirmişlerdi.

Libya’dan sonra sıra bölgedeki dengeler bakımından kritik bir konumda olan Suriye’ye gelmiş ve buraya müdahalenin öncülüğüne ABD ve Fransa’nın desteğindeki AKP-Erdoğan iktidarı soyunmuştu. Erdoğan iktidarı, cihatçı çetelerin kullanıldığı bu müdahaleyle bir yandan yeni Osmanlıcı-yayılmacı emeller peşinde koşuyor ve öbür yandan da bu savaşçı politika üzerinden Kürt hareketini kuşatıp ezme hesabını yapıyordu. Ancak Esad rejimini birkaç ay içinde devirme beklentisi gerçekleşmediği gibi savaşın yarattığı dengeler Kürtlerin Rojava’da yönetimi ele geçirip özerk yönetim kurmalarını da sağlamıştı.

Bu gelişmeler karşısında sıkışan Erdoğan iktidarı, Kürtleri hem bölgedeki müdahale politikasına ve hem de içerideki başkanlık hedefine yedekleyebilmek amacıyla İmralı’daki Öcalan ile bir görüşme sürecini başlatmıştı. Görüşme süreci ve çatışmasızlık Kürt sorununun daha geniş kesimler arasında tartışılmasını sağlarken Erdoğan’ın umduğunun aksine Kürt hareketi ülke içinde Haziran 2015’te yapılan seçimlerinde başkanlık hedefine karşı tutum alırken Suriye’de de cihatçı çetelerle birlikte Esad rejimine karşı savaşmayı reddetmişti.

Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olma çoğunluğunu kaybeden Erdoğan iktidarı, görüşme sürecinden istediğini alamadığı için masayı devirip yeniden savaş politikalarına yönelmişti -ki, Kürt hareketinin özerklik ilanları ve Kürt kentlerindeki şehir savaşı taktiği de iktidarın işini kolaylaştırmıştı.

2016’da Gülencilerin (FETÖ) darbe girişimini tek adam rejimini önce fiili sonra da resmen kurmak için bir fırsata çeviren Erdoğan, o günden bugüne Kürt sorununu da içeride demokratik muhalefeti baskı altına alarak faşist rejim inşasının ve dışarıda sınır ötesi operasyonlarla yayılmacı emellerin en önemli dayanaklarından biri haline getirdi.

Bugün bir yandan Kürt sorunundan kaynaklı baskı, gözaltı ve tutuklamalar ve öte yandan çatışmalar ve sınır ötesi operasyon tehdidi devam ediyor. Halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyumlar atanıyor, Kürt partileri (HDP) üzerindeki kapatma tehdidi sürüyor, Kürt dili ve kültürü ile ilgili kurumlar ve etkinlikler yasaklanıyor ve anadilinde eğitim hakkı yok sayılıyor. Kürtlerin ulusal varlıklarının inkâr edildiği ilk anayasa olan 1924 anayasasında olduğu gibi bugünkü anayasada da “Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu” yazıyor.

Bu dönem boyunca “Anaların gözyaşını dindirmek için gerekirse baldıran zehri içerim” diyen de çatışmalarda yaşamını yitiren asker ve PKK’li sayısını karşılaştırıp “Elhamdülillah bire on gidiyor” açıklamasını yapan da aynı Erdoğan’dı. Çünkü Erdoğan’ın bu söylemlerini belirleyen şey, iktidarının ve temsil ettiği sermaye güçlerinin çıkarlarıydı. Bu dönem boyunca Kürt sorununun çözümü adına alınan mesafe ise “Düşünmezseniz yoktur”dan “Kardeşim, neyiniz eksik”e, bu ulusal sorun karşısında yüz yıllık inkâr, imha, baskı ve asimilasyon politikasının güncel koşullara göre uyarlanmasından öteye gitmedi.

Türkiye, cumhuriyetin ikinci yüzyılına girerken Kürt sorununu “terör sorunu” olarak kodlayan ve Kürtlerin ulusal temsilcilerini hapishanelerde tutan Türk burjuvazisinin en gerici ve saldırgan kesimlerinin temsilcisi bir iktidarla giriyor.

 

Sonuç ve değerlendirme

Yüz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca iktidarların Kürt sorununu ele alışları döneme ve siyasal koşullara göre “dış güçlerin kışkırtması”, “ekonomik geri kalmışlık sorunu”, “terör sorunu” gibi farklılıklar gösterse de devletin temel politikası; yani sorunun kendisi dışındaki neden ve olgularla açıklanması değişmedi. Dolayısıyla yüz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca Kürt sorunu bakımından genel bir değerlendirme yapıldığında söylenebilecek ilk şey, bu yüz yıl boyunca iktidarlar değişse de devletin soruna dair politikasında bir süreklilik olduğudur. Bu sürekliliği yaratan temel neden ise, bir ulusal sorun olan Kürt sorununda Türk burjuvazisinin Kürdistan’daki egemenliğini (Kürdistan pazarı üzerindeki hakimiyetini) paylaşmak istememesidir. TÜSİAD başta Türk burjuvazisini temsil eden sermaye örgütlerinin “demokratik çözüm” adına hazırladıkları raporlarda “kültürel haklar”dan söz edilirken Kürtlerin Kürdistan’daki yeraltı ve yerüstü kaynakları üzerinde hak/pay sahibi olmasının kabul edilemez ilan edilmesinin nedeni de budur.

Bu noktada iktidardayken Kürt sorunundan ve çözümünden söz eden Özal ve Erdoğan’ın bu politikalarının arkasındaki nedenlere dönüp bakmak oldukça açıklayıcıdır.

Özal’ın çözüm adına “federasyon” gibi “cesur” bir çıkış yapmasının arkasında o dönemki bölgesel dengeler vardı. Özal, federasyondan söz ederken o dönem fiilen Irak’tan kopan Irak Kürdistan’ının ve buradaki enerji kaynaklarının-ki, bu cumhuriyetin kuruluşundan beri Türk burjuvazisinin en büyük hayallerinden biriydi- Türkiye’ye bağlanacağı bir “çözüm”den söz ediyordu.

Yine Erdoğan, Öcalan ile görüşme sürecini başlatırken içerideki ‘başkanlık’ hedefinin yanı sıra Kürtleri Esad rejimini devirme başta bölgedeki yayılmacı emellerine yedeklemeyi amaçlıyordu. Yani her iki liderin “çözüm”ü Kürtlerle hak ve yetkileri paylaşmaya değil, Türk burjuvazisine daha çok kazandırma hedefine bağlanıyordu.

Bugün Kürt sorununun, Kürtlerin ulusal hak ve istemlerinin “bölücülük” olarak sunulmasının temel nedeni de Türk burjuvazisinin ve onun siyasi temsilcilerinin Kürdistan’daki egemenliklerini paylaşmak istememesidir. Ancak bu propagandanın Türk işçi ve emekçilerinin de geniş kesimlerini etkisi altına aldığı düşünüldüğünde Kürt sorunu, Türkiye egemen sınıfları için sınıfsal çelişkilerin üstünü örtmenin ve Türk işçi-emekçilerini kendi gerici politikalarına yedeklemenin de temel dayanaklarından biri olarak işlev görmektedir.

Bugün Türk işçi ve emekçileri Kürt sorunundaki bu gerçekle yüzleşmeden geriye baskı ve sömürüsünden başka bir şeyi kalmamış bu cumhuriyet rejiminin yüz yıllık bakiyesiyle de hesaplaşamazlar.

 

 

[1] Stalin, J. (2013) Marksizm ve Ulusal Sorun, çev. G. Atılgan, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 14.

[2] Kutlay, N. (2014) Osmanlı’dan Günümüze Kürtler, Dipnot Yayınları, Ankara, sf. 98.

[3] Kutlay, age, s.113.

[4] TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt.3-1922 (1985) İş Bankası Kültür Yayınları, sf. 550-551.

[5] TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt.1-1920-1921 (1980) TBMM Basımevi, sf. 73.

[6] Bayrak, M. (2013) Kürtlere Vurulan Kelepçe Şark Islahat Planı, Özge Yayınları, İstanbul, sf. 136.

[7] Turan, I. (2010) “Komintern Belgelerinde Şeyh Sait İsyanı ve Ankara’daki Hükümet Değişikliği”, Yakındoğu Türkiye Araştırmaları Dergisi, Sayı: 11, sf. 183.

[8] Şefik Hüsnü’den aktaran Özdağ, C. (2011) Şeyh Şait Konusunda Türkiye Solu”, Teori Dergisi, Sayı: 260.

9 Cumhuriyet Tarihi Kürt Raporları (2013) https://www.aljazeera.com.tr/dosya/cumhuriyet-tarihi-kurt-raporlari

10 Atsız şöyle demişti: “Kürtler, Türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? Gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a, Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler…”

11 Bu iktidar mücadelesi, rakiplerini tasfiye ettikten sonra 2016’da bu iki güç arasında bir darbe girişimine sahne olmuştu.