Rusya’nın Ukrayna müdahalesi ve emperyalist paylaşım

30 Ağustos 2024
25 dak okuma süresi

Geçen yılın Kasım ayından bu yana adım adım tırmandırılan Ukrayna krizi, Rusya Devlet Başkanı Putin’in, 2014’te Ukrayna’dan ayrılıp bağımsızlıklarını ilan eden Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyeti’ni tanıma kararı ve Ukrayna’ya askeri müdahalesiyle yeni bir boyuta evrildi. NATO, ABD ve Avrupalı emperyalistler bu müdahaleyi kınayıp yaptırım kararları açıklarken emperyalist güçler arasındaki mücadelenin faturasını Ukrayna halkı ödüyor.

Ukrayna sorunu daha eskilere dayanan bir sorun olmasına rağmen sadece krizin nasıl adım adım tırmandırıldığına ve askeri müdahale noktasına getirildiğine bakıldığında bile bu sorunun esas olarak bir Rusya-Ukrayna sorunu değil; bir tarafında ABD, NATO ve AB’nin ve öbür tarafında Rusya ve arka planında da Çin’in yer aldığı emperyalist güçler arasındaki paylaşım/egemenlik mücadelesi kapsamında oluşan bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle Ukrayna sorunu, sadece Ukrayna ile sınırlı bir sorun değildir ve bu sorunun nasıl çözüleceğini de yine bu emperyalist güçler arasındaki egemenlik mücadelesinin seyri belirleyecektir.

Soruna taraf olan emperyalist güçlerin yanı sıra Ukrayna sorununu önemli kılan bir diğer neden de, bu güçler arasındaki egemenlik mücadelesine sahne olan diğer bölgelerle (Doğu Avrupa, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Doğu Akdeniz gibi) yakın bir ilişki içinde olmasıdır. Ukrayna’nın egemenlik mücadelesine sahne olan diğer bölgelerle böylesine yakın ilişki içinde bulunması, bu sorunun anlaşılması için ‘büyük fotoğraf’a bakılmasını gerekli kılıyor.

Bu yazıda ‘büyük fotoğrafı’ görünür hale getirmek amacıyla; Ukrayna sorununun tarihsel arka planı, sorunun egemenlik mücadelesine sahne olan diğer bölgelerle ilişkisi ve taraf olan güçlerin durumu üzerinde durulacak. Ardından ‘büyük fotoğrafa’ bakarak hangi genel sonuçlara ulaşılabileceği tartışılacak.

 

SORUNUN TARİHSEL ARKA PLANI VE GELİŞİMİ

Ukrania” sözcüğünün Rusçada 12. yüzyıldan itibaren “sınır ülkesi” anlamında kullanılması, Ukrayna’nın Rusya ile tarihsel ve kültürel bağlarına işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir. Bu bağların da bir sonucu olarak, kendileri de Slav etnik grubu içinde yer alan Ukraynalılar, 19. yüzyılın ikinci yarısında gelişen Rus milliyetçiliğinde Beyaz Ruslarla birlikte ‘büyük Rus milliyetçiliğinin’ bir parçası olarak görülmüştür.

1917 Ekim Devrimi’nden sonra Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni (SSCB) oluşturan 15 cumhuriyet arasında yer almış; özellikle topraklarının büyük bölümünün tarıma elverişli olması nedeniyle SSCB’nin tarım merkezlerinden biri olmuş, ülkenin doğusu (Donbass) ise, ağır sanayi ve madencilik faaliyetleriyle öne çıkmıştır.

SSCB’nin 1991’de dağılmasının ardından batılı emperyalistler (ABD ve Avrupalı emperyalistler), eski Sovyet cumhuriyetlerini ve “Doğu Bloku” olarak adlandırılan ülkeleri kendi pazarları haline getirmek ve bu ülkeler üzerinde askeri ve siyasi egemenlik kurmak için yoğun bir faaliyet içine girdiler. Bu emperyalist güçlerin askeri gücü NATO’nun 1991’de 16 üyesi bulunurken bugün üye sayısının 29’a çıkmış olması ve yine bu ülkelerin azımsanmayacak bir bölümünün AB üyesi (Bulgaristan, Polonya, Çekya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Romanya, Hırvatistan, Slovakya, Slovenya) haline gelmiş olması, bu politika ve ortaya çıkardığı sonuçlar bakımından fikir vericidir.

İşte Ukrayna’da bugün yaşanan sorunların temelleri, SSCB’nin 1991’de dağılmasının ardından ‘bağımsızlığını’ ilan eden ülkenin giderek batılı emperyalistler ile Rusya arasındaki egemenlik mücadelesine sahne olmasıyla atılmıştır. Bu mücadeleye bağlı olarak yapılan dış müdahaleler, Ukrayna siyasetinin bir tarafında batı yanlısı milliyetçilerin ve öte tarafında Rusya yanlılarının olduğu iki kamp arasında bölünmesine yol açmıştır.

Dünyanın en büyük doğalgaz ihracatçısı olan Rusya için Ukrayna hem en önemli enerji geçiş/nakil ülkesi ve hem de Güney Avrupa’ya açılan kapı olarak stratejik bir önem taşımaktadır. Bu nedenle Ukrayna’nın bağımsızlığını ilan etmesinin hemen ardından 1993’te batılı emperyalistlerin Ukrayna üzerindeki etkisini sınırlamak üzere iki ülke arasında “Don Havzası Serbest Ticaret Bölgesi” anlaşması yapılmıştır.

Rusya’yı kuşatıp eski egemenlik alanlarına tekrar yayılmasını engellemek, Karadeniz’i bir ‘NATO gölü’ haline getirip Kafkasya ve Hazar havzasındaki enerji kaynaklarına doğrudan ulaşıp bu konuda Rusya’ya bağımlılığı azaltmak isteyen batılı emperyalistlerin bu hedefleri doğrultusunda Ukrayna üzerindeki en etkili müdahaleleri 2004’teki “Turuncu devrim” adı verilen hareket ile olmuştur.

Turuncu devrim” adı verilen olaylar, Kasım 2004’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde batı yanlısı aday Yuşçenko’nun Rusya yanlısı Yanukoviç’in seçimlere hile karıştırdığı iddiası sonrasında ortaya çıkmıştı ki, bu olaylara “Turuncu devrim” denmesinin nedeni Yuşçenko’nun bu seçim kampanyasında turuncu rengi kullanmasıydı. Yuşçenko, Donetsk ve Lugansk (Donbass) bölgelerinde seçimlere hile karıştırıldığı iddiası üzerinden taraftarlarına sokağa çıkma çağrısı yapmış ve Kiev’deki ‘Bağımsızlık Meydanı’ ve Ukrayna Parlamentosu (Verkhovna Rada) önünde başlayan gösterilerin giderek büyümesi üzerine parlamento, seçimleri geçersiz ilan etmişti. Bu seçimlerin Aralık 2004’te tekrar edilmesinin ardından Ukrayna Merkez Seçim Komisyonu 10 Ocak 2005’te Yuşçenko’nun oyların yüzde 51,99’unu ve Yanukoviç’in yüde 44,20’sini aldığını ve seçimleri batı yanlısı Yuşçenko’nun kazandığını açıklamıştı.

Burada yaşanan olaylar karşısında Rusya’nın ortaya koyduğu tutumu daha iyi anlamak için 2000’den sonra Vladimir Putin’in ülkenin başına geçtiğini ve o tarihten sonra Rusya’nın eski SSCB toprakları ve Doğu Avrupa’da yeniden egemen güç haline gelmesine yönelik emperyalist bir politika izlediğini hatırlatmak gerekiyor. Bu temelde Putin, ABD, AB ve NATO’nun doğuya doğru genişleme siyasetini stratejik çıkarları ve güvenliği için bir tehdit olarak görüp buna karşı tutum almaya çalışmıştır.

Ukrayna’da yaratılan havanın aksine Yuşçenko döneminin, ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlığın yaşandığı ve AB’den beklenen desteğin alınamadığı bir dönem olarak geçmesi, 2010’da yapılan seçimlerde Yuşçenko’nun yerine Yanukoviç’in cumhurbaşkanlığı seçimleri kazanmasıyla sonuçlanmıştı. Ancak bu kez Rusya ve AB arasında belli bir denge politikası izlemeye çalışan ve bu temelde AB ile ticari ilişkileri geliştirmek için ortaklık anlaşması imzalamak isteyen Yanukoviç’in Rusya’nın baskısı sonucu geri adım atması, ülkede yeniden batı yanlısı göstericilerin sahneye çıkmasına/çıkartılmasına yol açtı.

Ukrayna, “Doğu Ortaklığı” çerçevesinde serbest ticaret bölgesi oluşturulmasını öngören ortaklık anlaşması için AB ile 2011’de müzakereye başlayan ülkelerden biri olmuştu. Ancak Kasım 2013’te Litvanya’nın başkenti Vilvinus’ta düzenlenen “Avrupa Birliği Doğu Ortaklığı Zirvesi”nde imzalanması beklenen “Serbest Ticaret ve İşbirliği Anlaşması”nın AB’nin “Ukrayna’yı satın alma planı” olduğunu söyleyen Rusya, bu anlaşmanın kendi ekonomik çıkarlarına zarar vereceğini ve bu nedenle anlaşmayı imzalaması halinde Ukrayna’ya yaptırımlar uygulayacağını açıkladı. Putin yönetiminin baskısı sonucu Yanukoviç’in AB ile ortaklık anlaşmasını imzalamaktan vazgeçmesi, Ukraynalı milliyetçilerin sokaklara dökülmesine yol açtı. Özellikle ABD ve AB tarafından kışkırtılıp desteklenen gösteriler, Yanukoviç’in Şubat 2014’te ülkeyi terk etmesi ve yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ABD tarafından desteklenen Poroşenko’nun cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonuçlandı. Ukrayna’nın en zengin patronlarından biri olan Poroşenko, yolsuzluk iddiaları ve reform adı altında dayattığı politikalar nedeniyle gözden düşünce, 2019’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini, ABD ve batılı emperyalistler tarafından bu kez Poroşenko’ya karşı desteklenen ülkenin ünlü komedyeni Zelenskiy kazandı.

Fakat bu müdahaleye Rusya’nın ve Rusya destekli güçlerin tepkisi ABD ve AB’nin hesap ettiklerinden çok daha sert oldu. Nüfusunun çoğunluğunu Rusların oluşturduğu ve Ukrayna’ya bağlı olan Kırım Özerk Cumhuriyeti’nde[1] Rusya yanlısı gösteriler sonucu Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu, 6 Mart 2014’te Kırım’ın geleceğinin belirlenmesi için bir referandum düzenleme kararı aldı. 16 Mart’ta yapılan ve Ukraynalılar ile Tatarlar tarafından boykot edilen referanduma katılanların yüzde 97’si Kırım Özerk Cumhuriyeti ve Sivastopol Özel Statülü Şehri’nin Rusya Federasyonu’na bağlanması yönünde oy kullandı. Ardından Putin’in 21 Mart’ta ilhakı öngören genelgeyi imzalamasıyla Kırım ve Sivastopol, Rusya Federasyonu’na bağlandı.

Karadeniz ile Azak Denizi arasında yer alan Kırım yarımadası, Karadeniz’in yanı sıra Balkanlar ve Kafkasya’daki egemenlik mücadelesi bakımından stratejik önem taşıyan noktalardan biridir. Kırım, önemli enerji kaynaklarına sahip olduğu gibi ticaret ve turizm bölgesi olarak da öne çıkmaktadır.

Putin yönetiminin Kırım’ın Rusya’ya katılması ve buraya askeri güçlerini konuşlandırmasının ardından Eylül 2015’te Suriye savaşına askeri olarak dahil olma kararını alıp dengeleri desteklediği Esad yönetiminin lehine değiştirmesi bile, Kırım’ın bölgedeki egemenlik mücadelesi bakımından önemini ortaya koymaktadır.

Rusya’nın, Kırım’ın self-determinasyon (kendi kaderini tayin hakkı) hakkını kullanması olarak savunduğu katılma kararı; tahmin edilebileceği gibi, ABD’nin başını çektiği batılı emperyalistler tarafından büyük tepkiyle karşılanmış ve 27 Mart 2014’te toplanan BM Genel Kurulu, yapılan oylama sonucu Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasını geçersiz saymıştır.

Öte yandan Yanukoviç’in ülkeyi terk etmesi sonrasında Kiev’deki batı yanlısı yeni hükümete tepki, Kırım’ın Rusya’ya katılmasıyla da sınırlı kalmadı. Nüfusunun önemli bir kısmını Rusların oluşturduğu ve Rusça konuşulan ülkenin doğusundaki Donbass bölgesinde de yeni hükümete karşı tepkiler, Nisan 2014’te silahlı çatışmalara dönüştü. Yaşanan çatışmalar sonucu yönetimi ele geçiren yerel güçler, Mayıs ayında Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Lugansk Halk Cumhuriyeti adında iki bağımsız devlet kurduklarını ilan ettiler.

Burada şu soru sorulabilir; Putin yönetimi, neden tıpkı Kırım’da olduğu gibi o dönem bu iki cumhuriyetin bağımsızlığını tanıyıp ilhaklarının önünü açmadı?

Bu sorunun yanıtı bakımından iki noktaya dikkat çekmek gerekiyor.

Birincisi; Kırım, Karadeniz ile Kafkasya’da hakimiyetin sağlanması ve Suriye savaşına müdahale için stratejik önem taşıyan bir sıçrama tahtası işlevi görüyordu. Bu nedenle Kırım hamlesi, o dönemki güç dengeleri bakımından aciliyet taşıyordu.

İkincisi ise; Donbass bölgesindeki bu iki cumhuriyeti fiilen destekleme ama resmen tanımama, Ukrayna pazarlığında Kiev yönetimi ve arkasındaki batılı emperyalistler karşısında Putin yönetiminin elini güçlendiriyordu. Çünkü o günkü koşullarda böylesi bir tanıma kararı, Ukrayna’daki bölünmeyi resmileştirecek ve Rusya’nın, Ukrayna’nın toplamı üzerinde hak iddiasında bulunmasından vazgeçmesi anlamına gelecekti ki, bu durumun Putin yönetiminin önceliği olmayacağı açıktır.[2]

Sonuç olarak, o dönem Ukrayna ve Donbass bölgesinde bağımsızlığını ilan eden Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyeti arasındaki çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla diplomatik girişimlere öncelik verildi. Bu temelde Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) arasında oluşturulan ‘Üçlü Temas Grubu’ Eylül 2014’te Belarus’un başkenti Minsk’te bir araya gelerek ‘Minsk 1’ anlaşmasını imzaladı, ama bu anlaşmanın üzerinden iki hafta bile geçmeden çatışmalar yeniden başladı. Ardından Şubat 2015’te yine bu güçler arasında imzalanan Minsk 2 anlaşmasıyla ‘ateşkes’ sağlanabildi. Donbass savaşını bitirmek üzere görüşmelerde yer alan Rusya, Fransa, Almanya ve Ukrayna, Minsk 2 anlaşmasını desteklemek amacıyla ‘Normandiya Formatı’nı oluşturdular.

Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı tanıma kararı öncesinde, yaşanan gerilime bağlı olarak Ukrayna yönetimi ve Donbass bölgesindeki bu iki cumhuriyet arasında sınırlı çatışmalar yaşanıyordu. Rusya, Kiev’deki Zelenskiy yönetiminin ABD tarafından tedarik edilen Javelin tanksavar füze sistemlerini ve Türkiye tarafından satılan SİHA’ları kullanarak Minsk anlaşmalarını ihlal ettiğini savunuyordu. Dolayısıyla Donbass bölgesi yaşanan gerilim ve çatışmaların kendini en açık biçimde hissettirdiği bölge olarak öne çıkıyordu.

 

EGEMENLİK MÜCADELESİNİN ALANLARI VE TARAFLARI

Ukrayna gerilimi sürecinde Belarus ve Ukrayna sınırına askeri yığınak yapan ve Belarus ile ortak tatbikatlar düzenleyen Rusya’nın ABD ve NATO’dan talepleri, bu krizin nedenlerini ortaya koymakla kalmıyor; aynı zamanda bu krizin iç içe geçtiği diğer bölgelerdeki egemenlik mücadelelerini de işaret ediyordu. Rusya, ABD ve NATO’nun 2008 Bükreş toplantısında aldığı Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya üye alma kararını iptal etmesini, bölgedeki barış ve huzuru tehdit eder biçimde Doğu Avrupa’ya yeni askeri üsler kurma, asker ve silah yığınağı yapmaktan vazgeçmesini ve Kırım’ın Rusya Federasyonu’na katılması kararını tanıyıp yaptırımları ortadan kaldırmasını istiyordu. ABD ve NATO ise, her ne kadar “diplomatik çözüm”den söz etseler de, müzakere etmek bir yana, bu talepleri yeni bir saflaşma dayatmak ve “Rus tehdidine karşı” bütün müttefiklerini teyakkuz durumuna getirmek için kullanıyordu.

Gerçekten de ABD ve NATO’nun uzunca bir süredir Doğu Avrupa, Balkanlar ve Karadeniz üzerinden uygulamaya çalıştığı stratejiye bakıldığında, bu stratejinin esas olarak Rusya’yı kuşatma/çevreleme ve Çin’in yayılma alanlarının önünü kesme amacı taşıdığı görülecektir. Çünkü buradaki egemenlik mücadelesi ve özellikle Karadeniz üzerinde hakimiyet; enerji ve hammadde ihtiyacı için stratejik önem taşıyan Hazar ve Orta Asya’yı Avrupa’ya bağlayan koridorun denetim altına alınmasını sağlayacak ve dahası Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki paylaşım mücadelesi bakımından da bir sıçrama tahtası işlevini görecektir.

ABD ve NATO’nun (burada NATO derken, zaman zaman ABD’den farklı tutum alsalar da Avrupalı emperyalistlerin de bu hedefleri paylaştığı göz ardı edilmemelidir) bu stratejik hedefleri doğrultusunda Karadeniz’e kıyısı bulunan iki eski Doğu Bloku ülkesi; Bulgaristan ve Romanya 2004’te NATO’ya alınmıştı.

NATO’nun 2008 Bükreş toplantısında, Rusya’nın hem Doğu Avrupa ve hem de Kafkasya’da çift yönlü kuşatılmasını sağlamak üzere Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyesi yapılması yönünde karar alınmış ve Rusya’nın bu karara ilk reaksiyonu Gürcistan cephesinden gelmişti. ABD destekli Saakaşvili yönetimine karşı Rusya desteğinde savaşan Abhazya ve Güney Osetya güçleri[3] Gürcistan’ı yenilgiye uğratarak 2008’de bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi.

Doğu Avrupa devletlerinin büyük çoğunluğunu üye yapan NATO, 2016 Brüksel zirvesinde Karadeniz’deki askeri varlığını ve kapasitesini artırmanın yanı sıra Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya’da da büyük askeri birlikler bulundurma yönünde bir karar almıştı. Aynı yıl Romanya’da “Çok Uluslu Güney Doğu Karargâhı” kurulmuş ve Romanya öncülüğündeki çok uluslu tugay ile birlikte NATO’nun Karadeniz’deki varlığı da güçlendirilmişti.

Rusya ise, Kırım ve Sivastopol’a yeni askeri güç ve sistemler yerleştirerek Karadeniz’deki egemenlik mücadelesinde geri adım atmayacağını göstermişti.

ABD ve NATO için Karadeniz’deki etkinlik mücadelesi bakımından en kritik konulardan biri de Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin (kıyısı olan ülkeler Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Rusya Federasyonu, Türkiye ve Ukrayna’dır) savaş gemilerinin boğazlardan (Çanakkale ve İstanbul Boğazları) geçişini sınırlayan Montrö Anlaşması’nın yeniden tartışmaya açılarak, bu anlaşmanın revize edilmesidir. 1936 tarihli Montrö Anlaşması, Türkiye’ye boğazlardan geçecek ticari ve askeri gemilerin geçişini denetleme hakkını tanıyor ve kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerinin geçişini (bunların tonajını ve kalış sürelerini) sınırlıyor.

Tam bu noktada Erdoğan’ın yapımında ısrar ettiği Kanal İstanbul, ABD ve NATO için Montrö’yü yeniden tartışmaya açarak, bu anlaşmayı kendi çıkarları temelinde yenileme pazarlığı için uygun koşulları sağlıyor. Zaten Erdoğan da bu gerçekten hareketle, “Daha iyisine imkân bulana kadar Montrö’ye bağlıyız” diyerek, yeni pazarlıklara hazır olduğunu ilan ediyordu.

Öte yandan Putin yönetimi, Montrö’nün tartışılmaya açılmasını bile Rusya’ya yönelik bir tehdit olarak görüyor.

Bu arada ABD’nin Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de hakimiyet sağlamak amacıyla gerçekleştirdiği en önemli hamlelerden biri, Yunanistan ile 1990’da imzaladığı askeri işbirliği anlaşmasını yenileyip bu ülkeye askeri yığınak yapması oldu. Yapılan anlaşma sonucu, ABD, Karadeniz’e bir sıçrama tahtası olarak kullanmayı amaçladığı Dedeağaç (Aleksandropoli) Üssü ile birlikte Girit’teki Suda Üssü başta olmak üzere Yunanistan’daki askeri varlığını genişletti. Özellikle bu iki üs, ABD’nin hem Doğu Akdeniz ve hem de Karadeniz’e yönelik müdahale kapasitesini artırdı.

ABD ve NATO’nun Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını arttırma ve müdahale kapasitesini genişletme yönündeki girişimler, elbette Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Suriye’de Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik mücadelesi bakımından stratejik önem taşıyan üsler elde etmesinden bağımsız düşünülemez.

Rusya’nın 2014’teki Kırım hamlesini 2015’te Suriye’ye askeri sevkiyat ve savaşa dahil olma hamlesi izlemişti. Rusya’nın hamlesi Suriye savaşında dengelerin hızla Esad yönetimi lehine dönmesini sağlamış, Rusya bu müdahalenin karşılığını Suriye’nin Tartus kentinde Sovyet döneminden kalma deniz üssünü modernize etmenin yanı sıra yine Akdeniz kıyısındaki Lazkiye’de Hmeymim Hava Üssü’nü kurarak almış ve iki üs için Suriye yönetimiyle 49 yıllık anlaşma imzalamıştı. Özellikle Hmeymim üssünün Libya’ya uçak ve silah sevkiyatıyla gündeme gelmesi, bu üslerin Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki egemenlik mücadelesinde dengeleri değiştirme kapasitesini ortaya koymuştur ki, ABD’nin AFRICOM kuvvetlerinin Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Hadfield’in “Rusya’nın Libya’daki pozisyonunun NATO ve Avrupa için yepyeni bir güvenlik tehdidi yaratacağı” açıklaması da bu durumu doğrular niteliktedir.

Bütün bu alanlarda sürdürülen rekabeti ve neden bu bölgelerdeki mücadelenin böylesine iç içe geçmiş olduğunu anlamak için, dönüp, Biden yönetiminin başa geçtikten sonra açıkladığı ‘Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ne ve NATO’nun Haziran 2021’de Brüksel’de yapılan liderler zirvesine bakmak açıklayıcı olacaktır.

Biden’ın ‘Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde ABD’ye “uluslararası sistemi liberal değerler temelinde şekillendirme” rolü biçilmekte ve bu mücadelede Çin “stratejik rakip” ve Rusya ise, “gücünü giderek arttıran ve istikrarsızlık yaratan bir tehdit” olarak tanımlanıyordu.

NATO liderler zirvesinde ise, Avrupa için “yakın tehdit” olarak Rusya öne çıkartılıyor ve Rusya’nın eylemlerinin “Avrupa’nın güvenlik ve istikrarını bozucu” nitelikte olduğu belirtiliyordu. ABD’nin “Stratejik tehdit” olarak gördüğü Çin’in yükselişi de NATO belgelerinde “büyüyen bir güvenlik sorunu” olarak değerlendiriliyordu.

ABD’nin stratejik hedefleri bakımından Çin ve NATO’nun genişleme politikası bakımından Rusya ‘öncelikli tehdit’ olarak tanımlanmış olsa da Rusya’yı kuşatıp etkisizleştirme ve Çin’in “Kuşak-Yol Projesi”nin önünü kesmek; Hazar bölgesindeki enerji kaynaklarına ve Avrupa pazarına ulaşmasını engellemek hedeflerinin bu iki belgenin ortak noktasını oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Bu durum, Rusya lideri Putin ve Çin lideri Şi Cinping’in 4 Şubat’ta Pekin’de “NATO’nun soğuk savaş döneminin ideolojik yaklaşımını terk etmesi” ve ABD’nin “Hint-Pasifik’te barış ve istikrarı bozucu faaliyetlerine son vermesi” çağrısını yaptıkları ortak bildiri, Rusya ve Çin’in kendilerini neden bu ‘Transatlantik ittifakı’ karşısında yan yana durmak zorunda hissettiklerini açıklıyor.

Görüldüğü gibi, Ukrayna krizi, bu krize taraf olan güçlerin pozisyon ve hedefleri üzerinden dünyanın diğer bölgelerindeki sorun ve paylaşım mücadelesine doğrudan bağlanan; hem bu alanlardaki mücadelelere etki eden ve hem de nasıl çözüleceği büyük oranda bu alanlardaki mücadeleler tarafından belirlenecek bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.

Bu temelde büyük fotoğrafa bakıp genel sonuçlar çıkarmadan önce, soruna taraf olan emperyalist güçlerin durumunu özetlemek gerekirse:

ABD: Dünyanın en büyük emperyalist gücü olan ABD’nin, Çin’i en büyük rakip olarak gördüğü ve “Çin tehdidi”ni durdurmak için son yıllarda askeri güçlerini Hint-Pasifik’te konuşlandırmaya öncelik verdiği ve ittifak politikasını bu önceliğe göre belirlediği biliniyor. Bu temelde geçen yıl İngiltere ve Avustralya ile Hint-Pasifik’te bir ‘güvenlik ittifakı’ (AUKUS) kuran ABD, bölgede özellikle Japonya ve Hindistan’ı da bu ittifak politikasına dahil etmek istiyor.

Öte yandan, Hint-Pasifik’e öncelik vermesinden, ABD’nin diğer bölgelerdeki egemenlik/paylaşım mücadelesini geri planda bıraktığı sonucu da çıkartılmamalıdır. Aksine diğer bölgelerdeki pozisyon ve ittifaklarını da bu mücadelede elini daha çok güçlendirecek biçimde dizayn etmeye çalışmaktadır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Arap rejimleri ile İsrail arasındaki ilişkilerin ‘normalleştirilip’ bölgesel ittifakın güçlendirilmesi, bu politika için çarpıcı bir örnektir.

Yine, daha iki yıl önce NATO’nun “beyin ölümünün gerçekleştiği” tartışması yapılırken, ABD’nin tırmandırılan gerilim ve yaratılan tehdit algısı üzerinden Avrupalı müttefiklerini NATO şemsiyesi altında birleştirmede azımsanmayacak bir mesafe kat ettiği ve özellikle Doğu Avrupa’daki müttefiklerini kendine daha fazla bağımlı hale getirdiği de göz ardı edilmemelidir.

Ancak Rusya ile bu kadar karşı karşıya gelmiş olması, ABD’nin bundan sonra özellikle Çin’i durdurma stratejisi kapsamında Rusya ile belli alanlarda uzlaşmaya yönelik hamleler yapmayacağı anlamına da gelmemektedir.

Rusya: Ekonomik büyüklük olarak dünyanın ilk on ekonomisi içinde bile yer bulamamasına ve ekonomisi büyük oranda enerji ihracına dayanmasına rağmen, Rusya, askeri olarak dünyanın en büyük ikinci gücüdür.[4] Rusya, Putin’in 2007’de yapılan 43. Münih Güvenlik Konferansı’nda açıkça ilan ettiği gibi “ABD’nin tek taraflı müdahalelerinin ve tek kutuplu dünyanın kabul edilemez” olduğunu söylemekte ve askeri gücünü emperyalist paylaşımdan daha fazla pay almak üzere kullanmaya çalışmaktadır. Gürcistan’dan Kırım’a ve Suriye’den Donbass’a yapılan müdahaleler bu politikanın bir sonucudur ve NATO’nun Doğu Avrupa, Karadeniz ve Kafkasya’ya yayılma hamlelerine karşı açıktan meydan okumanın arkasındaki gerçek de budur.

Ancak bu askeri meydan okuma ile ekonomik gücü arasındaki eşitsizlik, Rusya’yı Çin ile işbirliğine zorlamakta ve atmak istediği adımları da önemli oranda sınırlamaktadır.

AB: AB’nde birleşik bir güç oluşturma çabasındaki Avrupalı emperyalistlerinin (başlıca Fransa ve Almanya) hem askeri ve hem de ekonomik çıkarları bakımından zaman zaman ABD’ye karşı ‘özerk’ biri tutum geliştirmeye çalıştıkları bir sır değildir ki, Fransa’nın NATO içindeki pozisyonu ve Çin ile ticari ilişkileri ile Almanya’nın özellikle enerji konusunda Rusya ile kurduğu işbirliği (Kuzey Akımı 1 ve Scholz tarafından onay süreci geçici olarak durdurulan Kuzey Akımı 2) bu arayışlar bağlamında akla gelen ilk örnekler olarak verilebilir.

Fakat Ukrayna üzerinden yaşanan son kriz, Avrupalı emperyalistlerin hayalleri ile gerçeklik arasındaki mesafeyi de gözler önüne serdi. Çünkü bu krizde ABD’nin onları önemli ölçüde istediği hizaya getirmiş olması, hem ABD’ye karşı koyma konusundaki sınırlılıklarını ve hem de “Avrupa’nın güvenliği” konusunda ABD’ye olan bağımlılıklarını bir kez daha gösterdi.

Çin: Dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü olan Çin, ABD emperyalizminin en büyük rakibi durumundadır. Çin, trilyonlarca dolar kaynak ayırdığı ve Asya, Afrika ve Avrupa üzerinde 65 ülkeyi kapsayan Kuşak-Yol Projesi gibi yatırım hamleleriyle de ABD hegemonyasını ciddi biçimde tehdit etmektedir. Daha önce de değinildiği gibi, ABD, bu tehdidi durdurmak için bölgeye askeri yığınak yapmakta ve ittifaklarını yenilemektedir. Ancak Çin zamanın lehine işlediğini görmekte ve bu nedenle erken bir hesaplaşmadan kaçınmaya çalışmaktadır. Öte yandan karşı karşıya kaldığı tehdidin büyüklüğü, Çin’i de Rusya ile iş birliği yapmaya zorlamaktadır.

 

SONUÇ YERİNE…

Büyük fotoğrafa bakarak Ukrayna üzerinden yaşanan kriz ve bu krizde tarafların yaptığı hamleler üzerinden bazı sonuçlar çıkarmak gerekirse şunlar söylenebilir:

Bir: Rusya’nın Ukrayna sınırına askeri yığınağı ve Belarus ile ortak tatbikatlarının ABD kamuoyunda Biden yönetimine desteğin zayıfladığı ve NATO ile Avrupalı emperyalistlerin görece parçalı durduğu bir sürece denk gelmesi rastlantı değildir. Putin’in bu hamlesinin arkasında Ukrayna’yı NATO’ya üye yapma ve Doğu Avrupa’ya yayılma stratejisinde geri adım attırmak, bu konuda belli tavizler elde etme hesabı bulunuyordu. Nitekim Rusya’nın ABD’ye gönderdiği mektupta Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılmaması konusunda güvence verilmesi ile Orta ve Doğu Avrupa’daki asker ve silahların geri çekilmesi talep ediliyordu.

İki: ABD, Rusya’nın taleplerine Ukrayna’nın her an işgal edilebileceği propagandası üzerinden NATO’daki müttefiklerini birleştirmeye ve Avrupa’daki dayanaklarını güçlendirmeye yönelik hamle ile yanıt verdi. Bu yıl 58’cisi yapılan ve Rusya’nın boykot ettiği Münih Güvenlik Konferansı’nda NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile birlikte “Transatlantik ve Avrupa Güvenliği” başlıklı oturuma katılan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “Kremlin yapımı kriz, birleşmemizi sağladı” açıklaması, bu hamlenin tamamen başarısız olmadığını gösteriyor.

Üç: Bu noktada Putin’in tatbikatları sonlandırıp askerlerini geri çekmesi, hamlesinin boşa düşürülmesini kabullenmesi anlamına gelecekti ki, böylesi bir geri adım, ABD hegemonyasına meydan okumasını da ciddi biçimde zayıflatacaktı. Bu nedenle Putin, B planını devreye sokarak, uzun zamandır çekmecesinde bekleyen Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetlerini tanıma kararını onaylayarak Ukrayna’ya müdahaleyi başlattı.

Dört: Modern zamanların çarı olmaya soyunan Putin’in Donetsk ve Lugansk’ın bağımsızlığını tanıyan kararını açıklarken SSCB ve Lenin’e saldırması, aslında bu sorunların kaynağı ve çözüm yolu bakımından da açıklayıcıdır. Putin, SSCB’nin bağlı cumhuriyetlere geleceklerini belirleme hakkını tanımasını “temele döşenmiş bir mayın” olarak tanımlamakta ve Ukrayna’nın Lenin ve Bolşeviklerin politikası sonucu kurulduğunu söylemektedir. Oysa bu politika, SSCB döneminde bu cumhuriyetlerinin barış içinde kardeşçe yaşamasının ve gerici kışkırtmaların boşa çıkartılmasının dayanağı olmuştur. Dolayısıyla yaşanan sorunların ve gerici kışkırtmaların çözüm yolu, Putin’in vaaz ettiği gibi emperyalist yayılmacılık değil, sosyalizmdir.

Beş: Putin’in Donbass’taki cumhuriyetleri tanıma ve Ukrayna’ya müdahale kararının yeni bir ilhaka mı yol açacağı yoksa Ukrayna’nın geneline dair pazarlıkların ya da Zelenskiy yönetimini düşürmenin aracı olarak mı kullanılacağı; öte yandan batılı emperyalistlerin bu karara karşı kınama ve yaptırım kararlarının hangi düzeyde uygulanacağı sorularının yanıtını yine bu emperyalist güçler arasındaki mücadelenin seyri verecektir. Belki bugün Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesine rağmen bu emperyalist güçler arasında bir savaş uzak bir ihtimal olarak durmaktadır-ki, bu durum gerilimin sürekli tırmandırılmasını ve mücadelenin ‘vekalet savaşları’ üzerinden sürdürülmesini dışlamamaktadır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, emperyalist savaş tehdidini var eden de bu güçler arasında dünyanın farklı bölgelerinde devam eden paylaşım ve yeniden paylaşım mücadelesinden başka bir şey değildir. Rusya’nın Ukrayna müdahalesi de bu yeniden paylaşım mücadelesinde atılmış yeni bir adım olarak anlam kazanmaktadır.

SSCB döneminde barış içinde yaşayan halkların ve bölgelerin, emperyalist paylaşım mücadelesinin bir sonucu olarak böylesine gerici kamplaşma ve çatışmalara sürüklenmiş olması, bugün hem yaşanan sorunların kaynağının ve hem de çözüm yolunun anlaşılması bakımından oldukça öğreticidir.

[1] Fatih Sultan Mehmet döneminde (1477) Osmanlı hakimiyetine giren Kırım, 1774’te Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığı arasında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile bağımsızlığını kazanmış ancak kısa süre sonra 1783’te Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmiştir. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak özerk bir statü kazanan Kırım, 1954’te Kruşçev tarafından Ukrayna’ya bağlanmıştır. Ukrayna’nın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra da özerk cumhuriyet statüsünü almıştır. Yaklaşık iki buçuk milyon nüfusa sahip olan Kırım’da nüfusun %60.4’ü Rus, %24’ü Ukraynalı, %10.2’si Tatar etnik kökenlilerden oluşuyor. (kaynak: Ukrainian Community of Crimea Regional Public Organization, CERD – UN Committee on the Elimination of Racial Discrimination)

[2] Putin’in bugün neden böyle bir karar aldığını ya da almak zorunda kaldığını ise, son bölümde tartışacağız.

[3] Gürcistan’ın kuzeybatısında ve Karadeniz’in doğusunda yer alan Abhazya, SSCB döneminde Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı özerk bir cumhuriyet ve Gürcistan’ın orta bölümlerinin kuzeyinde yer alan Güney Osteya ise, özerk bir bölge olarak yer alıyordu.

[4] Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 2021 Dünyanın en büyük ekonomileri verilerine göre ABD 22.939, Çin 16.863, Japonya 5.103, Almanya 4.230, İngiltere 3.108 tirilyon dolar ile ilk 5 olarak sıralanırken Rusya 1,647 trilyon dolar ile 11. sıradadır. (www.karar.com/guncel-haberler/namik-tan-2021-gelismis-ulkeler-listesini-paylasti-1635838)