Yusuf Karadaş

 

Türkiye’de son yıllarda iktidarın savaşçı-yayılmacı politik yönelimiyle de iç içe geçmiş olarak silah-savunma sanayi alanında yaşanan hızlı büyüme dikkat çekiyor. Erdoğan yönetimi, Türkiye’yi “Bölgenin lider ülkesi” yapma iddiası üzerinden Ortadoğu’dan Kafkasya’ya ve Doğu Akdeniz’den Afrika’ya kadar bölgedeki her gerilim ve çatışmada aktif rol almaya, müdahaleler gerçekleştirmeye çalışıyor. Öte yandan Kürt sorununu savaş-şiddet yöntemiyle çözme politikasının bir devamı olarak Irak ve Suriye’ye yapılan her operasyon, Türkiye’yi daha geniş alanlarda sorunla yüz yüze getiriyor ve bir kısır döngü halinde iktidarın yeni müdahale arayışları peşinde koşmasına yol açıyor. Bu politikanın bir sonucu olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) giderek büyüyen “ihtiyaçlarının” karşılanması ve yeni teknolojilerin geliştirilmesi için hem kamunun ve hem de özel sektörün silah-savunma sanayi alanına yaptığı yatırımlar önceki dönemlerle kıyaslanmayacak düzeyde artış gösteriyor.

Cumhuriyetin 100. yılı kutlamalarının “yerli ve milli” silahların gösterisine dönüştürülmesi ve yine Türkiye’nin ilk “uçak gemisi” olarak tanıtılan ama aslında Deniz Kuvvetleri tarafından “Çok Amaçlı Amfibi Gemi” (LHD) olarak sınıflandırılmış bulunan TGC Anadolu Gemisi’nin son seçimlerde liman kentlerinde gezdirilmesi örneklerinden de anlaşılacağı gibi Erdoğan iktidarı, bu dönemde üretilen silahları “Güçlü Türkiye” propagandasının en önemli enstrümanları olarak kullanıyor. Önce ülke içinde ve sınırların ötesinde PKK’ye ve Suriye/Rojava’daki SDG’ye karşı kullanılan SİHA’lar (Silahlı İnsansız Hava Aracı) bu dönemin adından en çok söz ettiren silahları olarak öne çıktı. Libya, Dağlık Karabağ (Azerbaycan-Ermenistan) ve en son Ukrayna savaşında oynadıkları rol, Türk SİHA’larının yabancı medyada da bölgedeki gerilim ve çatışmalara dair yapılan kimi analizlere konu olmasını sağlamıştı.

Medyada “İHA’larımız teröristlere göz açtırmıyor”, “SİHA’larımız…teröristi etkisiz hale getirdi”, “İHA-SİHA’larımızla bölgede oyun kurucu güç olduk” gibi haberleri sıkça duyar olduk. Yanı sıra Altay Tankı, ATAK Helikopteri, Bora Füzesi gibi “yerli ve milli” silahlarla ilgili medyada yer alan abartılı ve övgü dolu haber ve yorumlar, aynı zamanda iktidarın “güvenlik”, “beka” gibi söylemler üzerinden sürdürdüğü savaşçı-yayılmacı politikanın bir devamı ve bu politikaya meşruiyet yaratmanın araçları olarak devreye sokuluyor.

Siyaset biliminde ordu, siyasi iktidar ve silah tekelleri arasındaki ilişki ve çıkarlar, “askeri-sınai kompleks” olarak tanımlanıyor. Türkiye’de Erdoğan’ın 2018’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra 1 numaralı kararname ile “Savunma Sanayi Müsteşarlığı”nın adını “Savunma Sanayi Başkanlığı” olarak değiştirip kendisine bağlaması ve sayıları giderek artan savunma-silah sanayi alanında yatırım yapan şirketlerin iktidarın en yakınındaki sermaye grupları olması, askeri sınai kompleksin yeni rejimin ve onun birikim modelinin en önemli dayanaklarından biri haline geldiğine işaret ediyor.

Bu yazıda iktidarın politikalarındaki militarist dönüşüm ve askeri sınai kompleksin gelişimi arasındaki ilişki ve bu ilişkinin de bir devamı olarak bölgede giderek daha geniş alanlara yayılan müdahalelerin yarattığı ve yaratması muhtemel sonuçlar üzerinde durulacaktır.

 

Türkiye’de savunma sanayinin tarihsel gelişimi

Türkiye’de devletin ve siyasi iktidarların silah-savunma sanayi konusundaki tutum ve yönelimleri bakımından her dönemin kendine has özellikleri olsa da bu yazı AKP-Erdoğan iktidarı döneminde yaşanan gelişmeler ve geliştirilen ilişkilere odaklandığı için bu bölümü Kurtuluş savaşından AKP dönemine kadar ve AKP-Erdoğan dönemi biçiminde iki ayrı başlıkta ele alacağız.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yenik ayrılan Osmanlı devletinin imzaladığı 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması’nın maddeleri, Osmanlı’ya ait silah ve mühimmat (cephane) fabrikalarının kapatılmasını da içeriyordu. Kurtuluş Savaşı’nın başlamasında sonra sayıları sınırlı da olsa Osmanlı’nın kapatılan silah onarım ve mühimmat fabrikalarının makinelerinin bir bölümü Anadolu’ya taşınmıştı. Sovyet Rusya’dan yapılan silah ve para yardımının yanı sıra Kurtuluş Savaşı sürecinde önemli bir rol oynayan bu fabrika ve işletmeler, Ocak 1921’de “Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü” adı altında bir araya getirilmişti. M. Kemal, 1 Mart 1922’de TBMM’de yaptığı konuşmada “Bilhassa harp sanayii ve fabrikalarının çalışmasını özel bir takdir ile anmayı bir borç bilirim. Bu son sene zarfında bu fabrikaların eksikleri en üst düzeyde tamamlanmıştır. Bugün her türlü ihtiyacın tamamlanması imkân altına alınmıştır” diyerek bu fabrika ve işletmelerin Kurtuluş Savaşı sürecindeki önemine dikkat çekmiştir.[1]

Cumhuriyetin kuruluşundan İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonuna (1923-1945) kadarki  süreçte askeri silah, mühimmat ve kimyasal maddeler üretmek amacıyla kurulan başlıca fabrika ve işletmeler; Ankara Silah Fabrikası, Kırıkkale Tüfek Fabrikası, Kırıkkale Top Fabrikası, Kırıkkale Mühimmat Fabrikası, Ankara Fişek Fabrikası (Gazi Fişek Fabrikası), Silahdarağa Fişek Fabrikası, Kırıkkale Barut Fabrikası, Bakırköy Barut Fabrikası, Elmadağ Barut Fabrikası, Konya Güherçile Kalhanesi, Mamak Gaz Maske Fabrikası olmuştur.[2]

Bu sürecin ilk yıllarında Sovyet Rusya ile olan yakın siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerin yerini zamanla Almanya ve İngiltere’nin başını çektiği batılı emperyalist güçlerle ilişkiler almış; 1936’ya gelindiğinde Türkiye’nin ihracatının %49,5’i ve ithalatının %46’sı ile Almanya ekonomik alanda belirleyici bir pozisyona gelmişti.[3] Silah sanayi için büyük önem taşıyan krom madeninin üretiminde dünyanın sayılı ülkeleri arasında yer alan Türkiye’nin bu dönem boyunca Almanya’ya ihracatın önemli bir bölümünü bu maden oluşturmuş ve Türkiye, krom karşılığında silah satın almıştır. ABD Başkanı Roosevelt, Stalin’e yazdığı 18 Mart 1944 tarihli mektubunda Türk kromunun İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı boyunca Almanya için taşıdığı önemi “Türkiye’den Almanya’ya nakli devam eden büyük krom cevheri ikmallerinin şimdi BM için derin endişe yaratan bir sorun durumuna gelmiş olduğu açıktır. Almanların Türk krom cevherinden daha çok yararlanmasından nasıl alıkonulabileceğine en iyi siz karar verebilirsiniz”[4] sözleriyle ortaya koymuştur.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesi ve bu savaş sürecinde İngiliz emperyalizminin Türkiye politikasını, Türkiye’nin Alman emperyalizminin başını çektiği Mihver ülkelerine karşı Müttefik kuvvetlerin safında yer alması, bu olmazsa en azında ‘tarafsızlığını’ korumasının sağlanması belirlemiştir. İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Sir Knatchbull Hugessen’in 1939’da Türkiye’ye yapılacak “askeri yardım” ve sağlanacak krediler konusunda yaptığı değerlendirmede “Türklerin sulh cephesi ile işbirliği”nin “ancak askerî, mali ve ekonomik yardımla mümkün” olduğunu söylenmekte ve bu sayede “Türk hükûmetinin şimdiye kadar Almanya’ya sattığı mallar”ın “serbest para memleketlerine yöneleceği” belirtilmektedir.[5]

İnönü yönetimi her ne kadar 18 Haziran 1941’de Nazi Almanya’sı ile “Dostluk Anlaşması” imzalamış olsa da Türkiye’yi fiili savaşın dışında tutma yönünde bir politika izlemiş ve artık Almanya’nın yenileceği belli olunca 2 Ağustos 1944’te Almanya ile ilişkilerini kesmişti. Devamında 23 Şubat 1945’te Mihver ülkelerine resmen savaş ilan etmesiyle birlikte Türkiye’nin ABD emperyalizmi ile bağımlılık ilişkilerinin belirleyici olacağı yeni bir döneme girilmişti.

Savaşın ardından dünya, ABD’nin başını çektiği kapitalist ve SSCB’nin başını çektiği sosyalist blok arasında ikiye bölünmüş ve bu dönemde ABD, dönemin başkanı Truman’ın adıyla (Truman Doktrini) anılan “Komünizm tehdidine karşı Avrupa’nın askeri ve mali olarak desteklenmesi” politikasını gündeme getirmişti. ABD emperyalizmi, SSCB ile sınırı olan; Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bakımından stratejik bir konumda bulunan Türkiye’yi de bu “yardımların” kapsamı içine almış ve 12 Temmuz 1947’de Türkiye-ABD Yardım Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmanın ikinci maddesi yapılacak yardımların belirlenen amaçlara (“komünizm tehdidine karşı”) kullanılması şartını getirmektedir ve bu madde daha sonra 1974 tarihli Kıbrıs Harekâtı döneminde ABD’nin Türkiye’ye yönelik “silah ambargosu”nun dayanağı olarak kullanılmıştı. Truman doktrininin öngördüğü “yardımlar” daha sonra dönemin ABD Dışişleri Bakanı Marshall’ın adıyla bilinen (Marshall Planı) bir plana bağlanmış ve Türkiye 4 Temmuz 1948’de bu plana dahil edilmişti.

ABD, Türkiye’nin de içinde olduğu ülkelere yönelik “askeri yardımlar” sayesinde 1948’den 1965’e kadar mevcut silahlarının %56’sını satarak sadece kendi askeri-sınai kompleksin devasa büyümesini sağlamakla kalmamış aynı zamanda bu satışı yaptığı ülkeleri teknoloji, modernizasyon ve yedek parça bakımından uzun vadede kendisine büyük oranda bağımlı hale getirmiştir.[6]

Sosyalizmin işçi sınıfı ve halklar arasında kazandığı prestij, ABD emperyalizminin başını çektiği batılı kapitalistlerin aralarındaki askeri işbirliğini 1949’da Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) adı altında antikomünist bir savaş örgütünün kurulmasına kadar götürmelerine neden oldu. Türkiye’nin NATO’ya katılma girişimi CHP döneminde başlasa da 1950’den sonra Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesiyle birlikte ABD ile ilişkiler yeni bir boyut kazandı. Türkiye, 1950’de “Komünizm tehdidiyle mücadele” adına başlatılan Kore savaşına ABD’den sonra asker gönderen ikinci ülke olmuş, devamında da 1952’de NATO’ya üye yapılmıştı.

Askeri Fabrikalar Umum Müdürlüğü, 1950’de “Milli savunmanın ihtiyaçlarının karşılanması ve fabrikaların modernizasyonunun sağlanması” gibi hedeflerle Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu’na (MKEK) dönüştürülmüş ancak NATO’ya üyelik süreciyle birlikte ABD’nin “askeri yardım”larına bağımlılığın giderek artması nedeniyle bu hedefler önemli oranda kâğıt üzerinde kalmıştır.

İkisi de NATO üyesi olan Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs sorununda yaşanan anlaşmazlıklar ve Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale kararı alması sonrasında ABD, Türkiye’ye karşı tutumunu sertleştirmiş ve dönemin ABD Başkanı Johnson, Türkiye’ye gönderdiği mektubunda Türkiye ile yaptıkları anlaşmaya aykırı olarak böylesi bir müdahalede kendi silahlarının kullanılamayacağını ve bu müdahalenin NATO’ya danışmadan yapılamayacağını vurgulamıştı. Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’a askeri harekât düzenlemesi karşısında ABD, Kıbrıs konusunda bir anlaşmaya varılıncaya kadar Türkiye’ye silah ambargosu uygulama kararı almış ve bu ambargo 1978’e kadar sürmüştü.

ABD ambargosunun en önemli sonuçlarından biri de kara, hava ve deniz kuvvetlerini güçlendirme amacıyla vakıfların kurulması ve sağlanan finansmanla TSK’nın ihtiyaçlarına yönelik askeri-silah sanayi alanında yeni tesislerin kurulması olmuştur. Bugün Türk askeri sınai kompleksin hızlı büyümesinde belirleyici rolleri bulunan Türk Uçak Sanayii AŞ. (TUSAŞ, adı daha sonra Türk Havacılık ve Uzay Sanayii olarak değiştirildi), Askeri Elektronik Sanayii (ASELSAN) ve Askeri Pil Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi (ASPİLSAN) bu dönemde kurulmuştur.[7]

İşçi sınıfı ve halk mücadelesinin ezilmesi ve Türkiye’nin neoliberal kapitalist politikalara entegre edilmesi amacıyla yapılan 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinin ardından 1985’te atılan adımlardan biri de “Savunma sanayiinin geliştirilmesi ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonunun sağlanması amacıyla” Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın (SSM) kurulması oldu. 3228 sayılı kanunla oluşturulan ve savunma sanayii alanında kamu ile özel arasında işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan bu kurumun öncekilerden en büyük farkı merkezi bütçenin yanı sıra çeşitli gelir kalemlerinden oluşan Savunma Sanayii Destekleme Fonu (SSDF) gibi bir mali kaynağa sahip olmasıdır. Bu dönem SSM’nin girişimiyle kurulan şirketlerin başında ROKETSAN (Roket Sanayii ve Ticaret AŞ.) yer almaktadır.

Öte yandan kara, hava, deniz kuvvetlerinin güçlendirilmesi amacıyla kurulan vakıflar, 1987’de Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı (TSKGV) adı altında birleştirmiş ve bu vakıf, HAVELSAN (Hava Elektronik Sanayii) gibi savunma sanayi alanındaki önemli yatırımlar gerçekleştirmiştir. TSKGV’ye bağlı şirketler tıpkı Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) gibi ordunun kontrolünde olmuştur.

Türkiye’de “1988-2000 arasında toplam savunma harcamaları (bütçe + SSDF + TSKGV) hızla yükselişe geçmiş ve yıllık ortalama miktarı 5.275 milyon dolar olmuştur. 1988-1999 arası toplam askeri teçhizat harcaması ise yıllık ortalama 1.328 milyon dolardır. 1990’dan 2000’e kadar her yıl 5 ila 8 milyar dolar askeri, 1 ila 2 milyar dolar da askeri teçhizat için harcama yapılmıştır.[8] 1988-1999 yılları arasında askeri harcamalar dolar cinsinden 4,3 katına çıkmış, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre Türkiye, 1995-1999 yılları arasında dünyanın üçüncü büyük silah ithalatçısı konumuna yükselmiştir.[9]

Bu dönem boyunca hem savunma-silah sanayii alanında yapılan yatırımların ve hem de silah ve teçhizat ithalatının bu kadar hızlı artmasının temel motivasyonu, Kürt sorunu ve bu sorunu baskı ve şiddet yöntemleriyle çözme politikası olmuştur. Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün bir sonucu olarak 1984’te başlayan çatışmalar, giderek artmış ve 90’lı yılların başında artık “düşük yoğunluklu bir savaş”a dönüşmüştür.

Askeri alandaki yatırım ve harcamaların sürekli büyümesinin bir sonucu olarak 2001’e gelindiğinde İstanbul Sanayi Odası (İSO) verilerine göre, ilk 500 şirket arasında 17 savunma (silah) sanayii şirketi yer almış ve bunların 6 tanesini TSKGV’ye bağlı şirketler oluşturmuştur.[10]

 

AKP döneminde askeri sınai kompleks

AKP’nin yönetime geldiği 2002’den sonraki dönem, 12 Eylül darbesi ve Özallı yıllarda temeli atılan neoliberal dönüşümün en hızlı gerçekleştiği ve bu temelde işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırıların en yoğun yaşandığı dönem oldu ve olmaya devam ediyor.

Bu dönemde askeri sanayi alanındaki yatırımlar ve harcamalar için ayrılan kaynakların büyümeye devam etmesi, özel sektördeki büyük tekellerin de oldukça kârlı bir alan olan savunma sanayi alanındaki yatırımlarını arttırmasına neden oldu. Aralarında Mercedes-Benz, MAN, Sedef Gemi, STFA-Savronik, Alarko Holding, Otokar (Koç Holding), KOÇ Bilgi ve Savunma Teknolojileri, BMC (Çukurova Holding), Tompson-Tekfen, TEMSA (Sabancı Holding), FNSS (Nurol Holding), Nurol Teknoloji, VESTEL Savunma, OYTEK (OYAK Teknoloji), Kale Holding, NETAŞ, Siemens, Yakupoğlu Deri Ticaret A.Ş. gibi Türkiye’nin büyük sermaye gruplarının yer aldığı bu özel şirketlerin savunma sanayiinin toplam cirosu içindeki payı 2008’e gelindiğinde %36’ya çıkmıştır. TSKGV %33, kamu sektörünün payı ise %31’dir.[11]

Burada büyük tekellerin oldukça kârlı ve risksiz (garantili alımları) olan savunma-silah sanayi alanına yöneldiği bu dönemin ilk yıllarında AKP’nin ordu ile ilişkilerine de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü 2000’li yıllarda ABD emperyalizminin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı “ılımlı İslamcı” neoliberal güçlerle dizayn etme ve bu politika için Türkiye’yi “model ülke” yapma politikasıyla bağlantılı olarak iktidara gelen/getirilen AKP’nin ilk yıllarında ordudan çok polis teşkilatına yönelik yatırımların öne çıktığı görülmektedir. AKP ve o dönem iktidar ortağı olan Gülencilerin bu yöneliminin en temel nedeni, ordunun başını çektiği “laikçi” devlet bürokrasisi ile aralarındaki iktidar mücadelesidir. AKP, bu dönem orduyu dengeleyebilmek için Polis Vazife ve Salahiyyet Yasası’nda değişikliler yaparak (2007) polisin yetki alanını genişletmiş ve yönetime geldiği yıl 122 bin olan polis sayısını 2011’e gelindiğinde 229 bin 965’e çıkarmıştır.[12]

Büyük sermaye gruplarının savunma-silah sanayi alanındaki üretimlere yönelmesinin sermaye birikim modeli bakımından ortaya çıkardığı önemli sonuçlardan biri de giderek daha fazla alt yüklenici ve Anadolu’nun belli başlı kentlerindeki KOBİ’lerin de bu alanda faaliyet göstermesi ve sektördeki işçi sayısının sürekli artması oldu.

Özellikle 2016’dan sonraki hızlı büyümenin “kerametini” darbe girişimi sonrasında iktidardaki “dönüşüm”de aramak gerekiyor. Çünkü 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrasında Erdoğan’ın önce fiili ve sonra resmi (2018) başkanlık rejimini kurması ve bu dönem iktidardaki militarist dönüşüm, yakın dönemde askeri sınai kompleksin gelişiminde belirleyici bir rol oynadı. 12 Eylül darbesinden sonra “Savunma sanayiinin geliştirilmesi” amacıyla kurulan Savunma Sanayii Müsteşarlığı, başkanlık rejimine geçildikten sonra Savunma Sanayii Başkanlığı’na (SSB) dönüştürüldü ve Erdoğan’a bağlandı. Erdoğan, özel bir fona (Savunma Sanayii Destekleme Fonu) sahip bu kamu kurumunun yanı sıra yine Türk silah-savunma sanayiinde belirleyici bir konumda bulunan “özel” bir vakıf olan TSKGV’nin kanununda değişiklik yaptı ve vakfın Mütevelli Heyeti Başkanı oldu[13]. Böylece sadece silahlanma-savunma sanayii alanında yapılan üretimin üçte ikisini (TSKGV %33 ve SSB %31 paya sahip) doğrudan denetlemekle kalmadı, iktidarla yakın ilişkileri bulunan sermaye gruplarının bu alana yönelmesinde ve hızla büyümelerinde belirleyici bir konuma geldi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra Erdoğan’ın açıkladığı ilk 100 günlük programda yer alan 400 projenin 48’inin “savunma sanayi” alında olması bu yönelimi açıkça ortaya koymaktadır.[14]

Bu yönelimin en belirgin sonuçlarından biri de 2002’de %15’lerde olan TSK’nin silah ve mühimmat ihtiyacının “yerli üretimle” karşılanması oranının 2022’de %80’ler düzeyine yaklaşmasıdır. TSKGV’ye bağlı şirketler, kamu işletmeleri ve yerli tekeller tarafından üretilen Altay Tankı, MİLGEM Korveti, Anka ve Bayraktar İnsansız Hava Araçları, Atak Taarruz Helikopteri, Göktürk-1 Gözetleme uydusu, Hürkuş Eğitim Uçağı, Süratli Müdahale Botları, Yeni Tip Karakol Botları, Milli Piyade Tüfeği, Hava Savunma ve Füze Sistemleri Mayına Karşı Korumalı Araçlar gibi silahlar TSK’nin ihtiyaçlarının karşılanmasının yanı sıra silah-savunma sanayii alanında yapılan ihracat oranında da ciddi bir artış yaşanmasına neden oldu. 2002 yılında 248 milyon dolar seviyesinde olan savunma ve havacılık alanındaki ihracat 2021 yılında 13 kat büyüyerek 3,2 milyar dolara ve 2022’de ise bir önceki yıla göre %36 büyüyerek 4,3 milyar dolara çıktı. [15]

Dünyada silah-savunma sanayii alanında yayın yapan ve her yıl en büyük 100 listesine giren şirketleri açıklayan Defense News dergisine göre 2010’da ilk 100 listesine girebilen tek bir Türk şirketi bulunuyordu. ASELSAN 93. sırada yer alıyordu. 2020’ye gelindiğinde ise dünyanın en büyük 100 savunma-silah şirketi arasına girebilen Türk şirketi sayısı 7’ye çıkmıştı. TSKGV’ye bağlı ASELSAN (48. sırada) ve HAVELSAN’ın (99) yanı sıra en büyük ortağı TSKGV olan ROKETSAN (91), kamu işletmeleri olan Türk Uzay Ajansı (53) ve STM (92) ile özel sermaye şirketleri olan BMC (89. sırada, sermaye paylaşımı Tosyalı Holding %50,1 ve Katar %49,9 biçiminde) ve FNSS (98. sırada, Nurol Holding ve BAE ortaklığı) 2020’de ilk 100 listesinde yer almıştır.[16] Bunlara ilk 100 arasına girememiş olsalar da özellikle İHA-SİHA alanında dünya pazarında kendine yer edinen Baykar’ı ve zırhlı-paletli kara savunma araçları üreten ve üretiminin büyük bölümünü ihracata dönük gerçekleştiren Koç grubuna ait OTOKAR’ı da eklemek gerekir. 2022’de Baykar 1,18 milyar dolarlık ve OTOKAR da 404 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirmişti.[17] [18]

Yine 2015’te 31 bin olan sektördeki işçi istihdamının 2020 yılına gelindiğinde 75 bine ulaşması da bu alanda yatırım ve üretimdeki hızlı gelişmenin önemli göstergelerinden biridir.[19]

Ancak Türk askeri sınai kompleksindeki bu hızlı büyümeye rağmen Erdoğan iktidarının “Türkiye’nin süper bir güç olduğu”, “Oyun kurucu bir aktör haline geldiği” yönlü propagandası da gerçeği yansıtmamaktadır. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından 2022 yılı küresel silah ihracatı raporuna göre, Türkiye’nin küresel silah ihracatı içindeki payı 2013-17 arasında %0,69 iken 2018-22 döneminde bu oran %1,1’e çıkmıştır.[20] Üstelik Türk askeri sınai kompleksinin gelişimini sınırlayan ve katettiği büyümenin devamı bakımından ciddi zorluklar çıkaran engeller de bulunmaktadır.

Türk askeri sınai kompleksin gelişimindeki sınırların anlaşılması bakımından en kritik konu tanklar ve helikopterler başta olmak üzere savaş-savunma sanayiinde kullanılan araçların motorlarının ve kimi kritik parçalarının halen Türkiye’de üretilememesi ve bu nedenle bu alanda dışa bağımlılığın önemli oranda devam etmesidir.

Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği’nin (SASAD) hazırladığı rapora göre Türkiye’nin 2019’da sektördeki ithalatı, ihracat rakamına yakın bir şekilde 3,1 milyar dolar olarak gerçekleşmiş ve bu rakam ithalatın 2 milyar 449 milyon dolar olarak gerçekleştiği 2018 yılına göre %26 artış göstermiştir. Bu rapordaki verilere göre Türkiye’nin ithalatının %47’si Avrupa, %45 ABD ve %8’i diğer ülkelerden yapılmaktadır. Bu rakamlar savunma-silah sanayi alanında Türkiye’nin AB ve ABD’ye bağımlılığının sürdüğünü gözler önüne sermektedir.[21]

Türk askeri sınai kompleksinin gelişimi önündeki bir diğer büyük zorluğu da bu bağımlılık ilişkilerinin bir sonucu olarak ABD tarafından resmen ve kimi ülkeler tarafından fiili olarak uygulanan yaptırım ve ambargolar oluşturuyor.

2011’de Erdoğan iktidarının öncülüğüne soyunduğu Suriye’ye yönelik müdahale, ABD ve Fransa başta batılı emperyalistler tarafından da destekleniyordu. Ancak Esad rejimini devirme hesabının gerçekleşmemesi sadece bölgede İran ve Rusya etkisini arttırmakla kalmadı Musul’u işgal eden IŞİD gibi radikal İslamcı örgütlerin bölgenin enerji kaynakları için tehdit oluşturmasına da yol açmıştı. 2014-15’ten sonra ABD IŞİD’le mücadele adı altında bölgedeki işbirlikçi güçlerini yeniden kendi politik ekseninde birleştirme ve Rusya-İran etkisini sınırlamaya yönelik bir strateji izlemeye başladı ve bu strateji kapsamında Suriye ve Irak’ta IŞID’e karşı mücadelede öne çıkan Kürt güçleriyle işbirliği politikası izledi.

Erdoğan iktidarının bölgedeki yayılmacı emelleri doğrultusunda cihatçı gruplarla iş birliğini sürdürmesi ve dahası Kürt sorununda izlediği politikanın bir devamı olarak Suriye/Rojava’daki Kürt özerkliğini kendi iktidarı için bir tehdit olarak görmesi, ABD ve Türkiye’nin Suriye ve bölge politikası arasındaki makasın açılmasına neden oldu. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştiren Gülencilerin (FETÖ) lideri Fethullah Gülen’in ABD himayesinde olması, bu süreçten sonra Erdoğan yönetiminin Rusya’yla işbirliğine yönelmesinde hızlandırıcı bir rol oynadı. ABD ile ilişkilerdeki gerilim, Erdoğan iktidarının Rusya ile ekonomik, siyasi ve askeri iş birliğinin bir devamı olarak 2017’de Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi’ni satın alması ve 2019’da bu sistemin ilk parçalarının Türkiye’ye getirilmesiyle birlikte yeni bir boyuta taşındı. ABD, önce Türkiye’yi yeni nesil F-35 savaş uçakları programından çıkardı. Böylece sadece Türkiye’nin 100 savaş uçağı siparişi iptal edilmekle kalmadı, bu savaş uçağının parçalarının üretimine katılacak Türk şirketleri de programdan çıkartılmış oldu.

ABD’nin Türk askeri sınai kompleksi için zorluklar çıkaran asıl hamlesi ise, S-400 hava savunma sisteminin iptal edilmemesini NATO için bir tehdit olarak görmesi ve bu nedenle Türkiye’yi CAATSA (ABD’nin hasımlarıyla yaptırım yoluyla mücadele etme yasası) yaptırımları kapsamına alarak Savunma Sanayi Başkanlığı (SSB) ile SSB Başkanı İsmail Demir’in başında olduğu bu alanda faaliyet yürüten kamu kuruluşlarının yöneticilerini bu yaptırımların kapsamına alması oldu.

Savunma Sanayii İcra Komitesi tarafından kurulan STM (Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret A.Ş.), bu yaptırımların ortaya çıkardığı ve çıkarması muhtemel sonuçları “ABD tarafından açıklanan yaptırımlar özellikle kritik teknolojilerde sistem, alt sistem, bileşen bazında Türk savunma sanayii üzerinde önemli etkiler yaratıyor. Her şeyden önce, ABD’nin küresel güç olmasından kaynaklı olarak dünya üzerindeki pek çok ülke ve şirket, Türkiye savunma sanayii kurumları ve şirketleri ile ilişkilerinde yaptırımlar nedeniyle sözleşmelere aykırı davranışlar sergileyebiliyor, taahhütlerini yerine getirmeyebiliyor veya yapılan anlaşmaları askıya alabiliyor” biçiminde değerlendiriyor.[22] Dolayısıyla bu yaptırımlar üretim sürecinden, kredilere ve ürünlerin dünya pazarında satışına kadar -ki, silah satışı yapılan ülkeler arasında neredeyse hiçbir NATO ülkesinin yer almaması bu bakımdan dikkat çekicidir- Türk askeri sınai kompleksinin her alanda karşı karşıya kaldığı ve kalması muhtemel ciddi zorluklara işaret ediyor.

Bu dönem boyunca Suriye savaşı, 2015-16’da Diyarbakır başta Kürt kentlerindeki “şehir savaşları”, Rojava’ya yönelik ve Irak Kürdistan Bölgesi içindeki operasyonlar, Libya ve Dağlık Karabağ savaşı gibi Kürt sorunu ve yayılmacı emellerden kaynaklı müdahaleler sadece Türk askeri sınai kompleksinin kısa sürede çok hızlı büyümesinin temel motivasyonu olmakla kalmadı, bu süreç ve alanlar aynı zamanda üretilen yeni silahların denendiği büyük bir savaş laboratuvarı olarak da işlev gördü.

 

Proaktif dış politika ve militarist dönüşüm

AKP-Erdoğan iktidarı döneminde Türk askeri sınai kompleksindeki hızlı gelişim, bu gelişimi koşullayan militarist dönüşümden ve militarist dönüşüm de iktidarın politik yönelimlerinden bağımsız düşünülemez ve anlaşılamaz.

Dönemin MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) Müsteşarı Emre Taner’in MİT’in 80. kuruluş yıldönümü dolayısıyla 2007’de yaptığı açıklama, AKP-Erdoğan döneminde Türk dış politikasındaki militarist dönüşümün en önemli kilometre taşlarından birini oluşturmuştur.

Taner dünyanın yeni bir ‘belirsizlikler dönemine’ girdiğini belirttiği bu açıklamasında “21. yüzyılın ilk çeyreği, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanında yüzyıl boyunca önemli değişimlere yol açacak parametrelerin gelişmekte olduğu”nu belirterek “ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir” demekte ve Türkiye’nin gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ‘bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip olmadığını, başka bir deyişle Türkiye’nin “savunma pozisyonunda kalmayacağını” söylemektedir. Taner, MİT’in bu süreçte “üstleneceği/üstlenmesi gereken rolü” de “Ulusal güvenliğimizin ve ulusal çıkarlarımızın gelişimine katkıda bulunacak bir stratejik istihbarat yaklaşımı bağlamında Teşkilatımızın mevcut yapısının yukarıda ifade edilen ihtiyaçlara cevap verecek şekilde hem organizasyon şeması bakımından hem de söz konusu şemaya işlerlik kazandıracak/hayat verecek organizasyon kültürü açısından revize edilmesine yönelik 2006 yılında başlattığımız çalışmaları 80. yılımızı da kutlayacağımız 2007 yılı içinde sonuçlandırmak amacındayız. Böylece 21. yüzyılın beraberinde getirdiği koşullarla Türkiye için taşıdığı özel önem doğrultusunda, ulusal çıkar ve ulusal güvenlik politikalarımız bağlamında Milli İstihbarat Teşkilatı üzerine düşen görevi en mükemmel şekliyle yerine getirebilecektir” sözleriyle ortaya koymaktadır. [23]

Proaktif” (ön alıcı) olarak da tanımlanan bu politik yönelime göre Türkiye, bölgesindeki (Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkasya) gelişmeleri izleyip “savunmacı” bir pozisyonda kalmak yerine avantajlar elde etmek için müdahalelerde bulunmalıdır. Taner’in açıklaması Türk burjuva gericiliğin, bölgede emperyalistler ve bölge gericilikleri arasında devam eden egemenlik/paylaşım mücadelesinde daha fazla pay kapmak, daha etkin bir pozisyon kazanmak için müdahaleci bir politika izleyeceğini haber veriyor ve MİT’in de bu “ihtiyaca” uygun bir biçimde dönüştürüleceğini ortaya koyuyordu. İstihbarat ile yetinmeyen ve müdahaleler gerçekleştiren bir örgüt olarak reorganize edilen MİT, 2017’de cumhurbaşkanlığına bağlandı ve 2018’de de çıkartılan bir kararname ile MİT müsteşarlığı MİT başkanlığına dönüştürüldü. Taner’in yardımcısı olan ve ondan sonra MİT’in başına geçen Hakan Fidan, bu dönemde önemli bir rol üstendi ki, 2023 seçimlerinden sonra Fidan’ın Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesi sadece Erdoğan’a yakınlığıyla ilgili değildir, aynı zamanda MİT’in dış politikada belirleyici bir pozisyon kazanmasının da bir sonucudur.

MİT bu dönem boyunca öncelikle Suriye savaşında oynadığı rol ve iş birliği yapılan cihatçılara silah taşıyan tırlarla gündeme geldi ki bu konu 2013’te Beyaz Saray’da yapılan Obama-Erdoğan görüşmesinde de gündeme gelmiş ve Obama Fidan’a “Suriye’deki radikallerle neler yaptığınızı biliyoruz” demişti. Erdoğan’ın “casusluk” ve “vatana ihanet”le suçladığı Cumhuriyet Gazetesi Eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, cihatçılara silah taşıyan MİT tırları ile ilgili belgeleri gazetede yayınladığı için 27 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Aynı şekilde 2020’de MİT’in Libya savaşındaki rolü ve burada iki MİT’çinin öldürülmesini haberleştirdikleri için de 6 gazeteci “İstihbarat faaliyetlerini ifşa etmek” suçlamasıyla tutuklanmıştı. Yine MİT’in adından en çok söz ettirdiği alanlar/konulardan biri de Suriye ve Irak’ta Kürt askeri ve siyasi temsilcilere karşı SİHA’larla yapılan ve birçok sivilin de yaşamını yitirmesine yol açan suikastlar oldu.

İktidarın sürdürdüğü müdahale politikasını anlamak/açıklamak için bu politikanın araçlarından biri olarak kurulan ve kullanılan SADAT (Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş) için de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Öncelikle SADAT hakkında Suriye ve Libya savaşlarındaki rolünden, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki on binlerce “kayıp” silaha ve TSK’nin yapısının düzenlenmesinden harp okullarına öğrenci alımındaki mülakatlara kadar hakkında birçok iddia ve bilgi-belge bulunduğunu söylemek gerekiyor. SADAT’ı Suriye savaşının başlamasından hemen sonra 2012’de kuran Adnan Tanrıverdi, Erdoğan’la 1994’te İstanbul Maltepe’de “tugay komutanı” olduğu dönemde yakın ilişki geliştiren ve 1997’deki “postmodern” darbeden sonra tuğgeneralken ordudan emekli edilmeden önce Genelkurmay Özel Harp Dairesi’nde görev yapan bir isim olarak dikkat çekiyor.

Kuruluş amaçlarına ve faaliyetlerine biraz yakından bakıldığında SADAT’ın devletin resmi olarak yapamayacağı şeyleri yapmak/yaptırmak için kurulmuş bir “özel savaş örgütü” olduğu anlaşılıyor, ki bir dönem iktidarla yakın ilişkileri bulunan Organize Suç Örgütü lideri Sedat Peker, daha sonraki ifşaatında kendi “yardım” tırları ile birlikte SADAT’ın silah dolu tırlarının cihatçılara taşındığını itiraf etmişti.[24] Bu bağlamda SADAT’ın resmi sitesinde kuruluş amaçlarından biri olarak “İslam ülkeleri arasında ortak bir savunma ittifakı oluşturmak” hedefini koymuş olması, aslında iktidarın yeni Osmanlıcı “Türkiye’nin İslam ülkelerinin lideri haline getirme” hedefiyle ilişkisinin anlaşılması için yeterlidir.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Cumhurbaşkanı Başdanışmanı görevine getirilen ve 2020’de İslam Birliği Kongresi’nde “Mehdi gelecek” açıklamasının tepki çekmesinden sonra bu görevinden istifa etmek zorunda kalan Tanrıverdi, “Silahlı Kuvvetler’in yeniden yapılandırılmasıyla ilgili tespitlerimizin aşağı yukarı tamamı 15 Temmuz’dan sonra yürürlüğe girmiştir” açıklamasıyla aslında SADAT ile TSK arasındaki ilişkiyi ve TSK’nın gayri resmi bir devamı olarak çalıştıklarını da itiraf ediyordu.

Tanrıverdi, SADAT’ın Türk askeri sınai kompleks içindeki pozisyonunu ise, Ortadoğu, Afrika ve Türki Cumhuriyetleri içinde 25 ülkeye askeri proje sattıklarını söyleyerek ve “Bazı ülkelerin Türkiye’den talep ettiği ekipman, teçhizat ve mühimmat ihtiyaçları oluyor. Bunları SSB’ye iletmişizdir. Aselsan, MKE ve Roketsan’ın ürünlerine talep oluyor. Biz de bu ülkelerin taleplerini Türk savunma sanayisine faydası olsun diye irtibatlandırıyoruz” açıklamasını yaparak açıkça ortaya koyuyordu.[25] Özetle SADAT’ın kurucusunun çeşitli açıklamalarına bakıldığında bu “şirket”in iktidarın dış politikanın bir devamı ve bu politikanın bir enstrümanı olarak kurulduğu ve aynı zamanda çeşitli ülkelerde verdiği eğitimlerin yanı sıra “Türkiye’nin ürettiği silahların pazarlayıcısı” olarak da rol üstlendiği anlaşılıyor.

Öte yandan SADAT’ın hiçbir kurum tarafından denetlenmeyen/denetlenemeyen özel bir örgüt olması ve “danışmanlık” hizmeti arasında Tanrıverdi’nin uzmanlık alanı olan gayri nizami harbin, yani kontrgerilla faaliyetlerinin bulunması; “Erdoğan’ın Gladiosu” olarak da adlandırılan bu karanlık örgütün iktidar tarafından sadece dış politika için değil, ihtiyaç duyulduğunda iç politikada da kullanılabilmek için kurulmuş olduğunu da gösteriyor.

2015’ten bu yana hem Kürt sorununu savaş ve şiddet politikasıyla çözme ve hem de yayılmacı emellerle gerçekleştirdiği ve Türk askeri sınai kompleksi için yeni silahların denendiği, geliştirildiği bir alan ve süreç işlevi gören müdahaleleri ana başlıklarıyla şöyle özetleyebiliriz:

* Erdoğan iktidarının 2013-1015 arasında PKK lideri Öcalan ile sürdürülen görüşmelerde iki temel hedefi vardı; Kürtler güçlerinin Suriye’de Esad yönetimini devirme politikasına yedeklenmesi ve ülke içinde de bazı “kültürel bireysel haklar”ın verilmesi ve yaratılacak beklenti üzerinden Kürt siyasetinin Erdoğan’ın başkanlığını desteklemesi. Bu beklentiler gerçekleşmeyince Erdoğan’ın “ortada masa yok” açıklaması sonrasında çatışmalı sürece geri dönülmüş ve Kürt ulusal-demokratik hareketi bazı Kürt kentlerinde “fiili özerklik ilanı”nı gerçekleştirmişti. Bu süreçteki gerilim ve çatışmalar, kısa sürede “şehir savaşları”na dönüşmüştü. Diyarbakır Sur ilçesi ve Şırnak-Cizre başta olmak üzere birçok kentte çatışmalar aylarca devam etti. Bu çatışmalarda devlet güçleri tarafından tank, top gibi birçok ağır silah kullanıldı ve BM tarafından hazırlanan raporlarda 30’dan farklı kentte/ilçede “ağır silahlarla meskûn mahallerin büyük yıkıma uğratıldığı” belgelendi. Binlerce yıllık tarihi olan Sur ilçesi yerle bir edildi.[26] Aylarca abluka altında kalan bu Kürt kentleri, aynı zamanda yeni zırhlı araçların, havan toplarının, roketlerin ve bombaların denendiği bir laboratuvar oldu.

* Ağustos 2016’dan itibaren görünüşte IŞİD’e karşı ama asıl olarak IŞİD yenilgisi sonrasında Kürtlerin Kobanê ve Afrin kantonlarının birleşmesinin önüne geçilmesi amacıyla yapılan ‘Fırat Kalkanı’ operasyonundan başlayarak Rojava özerk yönetimine ve askeri kolu Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı ardı sıra askeri operasyonlar yapıldı. Fırat Kalkanı’nı 2018’deki Afrin (zeytin Dalı) Operasyonu ve 2019’daki Serêkaniyê/Rasulayn (Barış Pınarı) operasyonu izledi. Operasyon düzenlenen bölgeler, bu operasyonlarda kullanılan cihatçı gruplarla birlikte işgal edildi ve fiilen Türkiye yönetiminin bir parçası haline getirildi. Bu operasyonlarda da savaş uçaklarının yanı sıra yeni üretilen İHA ve SİHA’lar (Anka-S ve Bayraktar TB2), havan topları, ROKETSAN üretimi hassas güdümlü füzeler, zırhlı-paletli kara araçları kullanıldı.

2019’da Irak Kürdistan Bölgesi sınırları içinde PKK’ye karşı başlatılan Pençe operasyonlarında (Pençe operasyonu Pençe 1-2-3, Pençe Kaplan, Pençe Kartal 1-2, Pençe Kilit ve Pençe Kılıç gibi adlar altında devam ettirildi) “milli füzemiz” Bora’nın ilk kez gerçek hedeflere karşı kullanıldığının açıklanması, bu operasyonların geliştirilen silahların denenme alanı haline getirildiğini açıkça ortaya koyuyordu.

* Türk İHA-SİHA’larının bölgedeki egemenlik/paylaşım mücadelesi bağlamında gündeme gelmesini sağlayan asıl gelişme ise, Libya savaşında oynadıkları rol oldu. Erdoğan iktidarı, Doğu Akdeniz’deki egemenlik mücadelesi kapsamında Kasım 2019’da Libya iç savaşının taraflarından biri olan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile ‘Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’ ve ‘Askeri Güvenlik ve İş birliği Mutabakatı’ adı altında iki anlaşma imzalamış ve ardından Ocak 2020’de Libya’ya asker göndermeyi onaylayan tezkereyi TBMM’den geçirmişti. Ancak bu dönemde Libya iç savaşının diğer tarafında yer alan Hafter’in başını çektiği Libya Ulusal Ordusu (LUO), UMH’nin merkezi olan Trablus’u kuşatma altına almıştı. Erdoğan yönetimi, bu gelişme karşısında UMH’yi desteklemek amacıyla Libya’ya SİHA’lar, zırhlı araçlar ve Suriye savaşında kullanılan binlerce cihatçı-paralı militanı göndererek bu kuşatmanın kırılmasını ve stratejik öneme sahip el Vatiyye Hava Üssü’nün UMH’nin eline geçmesini sağlamıştı. Türk SİHA’larının Libya’da dengeleri değiştirici bir rol oynaması, uluslararası kamuoyu ve medya kuruluşları tarafından da gündeme getirilmelerini sağlamıştı.

* Türk SİHA ve silahlarının etkin bir rol üstlendiği bir diğer savaş da 2020’deki ‘Dağlık Karabağ’ savaşı oldu. Ermenistan’ın Rusya liderliğinde kurulan ‘Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütüne üye olmasına rağmen Paşinyan yönetiminin Batılı emperyalistlerle ilişki geliştirmeye yönelik politikası Putin yönetimini rahatsız etmiş ve Rusya’nın bu savaşta Türkiye’nin Azerbaycan’ı desteklemesine seyirci kalmasına yol açmıştı. Türkiye’nin SİHA desteği, Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı üstünlük kurmasını sağlamıştı. Ama bu üstünlük asıl olarak Rusya’nın Kafkasya’daki çıkarlarına hizmet etmiş, savaştan sonra devreye giren Rusya bölgede stratejik öneme sahip olan Zenzegur (Nahçıvan) Koridoru’nu kontrol altına almıştı.

Sadece yukarıda kısaca özetlenen Erdoğan iktidarının 2015’ten bu yana Kürt sorunu nedeniyle ve bölgedeki gerilim-savaşlarda rol almak amacıyla gerçekleştirdiği bu müdahaleleri dönüp bakmak, Türk askeri sınai kompleksinin kısa sürede kat ettiği gelişmenin hem nedenlerini ve hem de sonuçlarını anlamak bakımından oldukça açıklayıcıdır.

 

Genel sonuçlar ve değerlendirme

Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türk silah-savunma sanayiinin gelişim seyri bakımından genel bir değerlendirme yapıldığında batılı emperyalistlerle ve 1952’den sonra NATO ile ilişkilerin (bu ilişkilerde zaman zaman maruz kalınan ambargo ve yaptırımların) ve yine Kürt sorunundan kaynaklı savaş ve şiddet politikalarının bu seyir üzerinde belirleyici bir etkisi olduğu söylenebilir.

Bu süreç içinde AKP-Erdoğan iktidarını ve bu dönemde askeri sınai kompleksin geçirdiği değişimi özel kılan temel etken ise, Türkiye’nin “proaktif” denilen ve asıl olarak bölgede emperyalistler arasındaki egemenlik mücadelesinden pay kapma amacı taşıyan bir politik yönelim içinde olmasıdır. Aslında Özal da 90’lı yılların başında Türk burjuvazisinin bölgesel çıkarları temelinde böylesi bir politik yönelim içinde olmuş ve bu politikayı “bir koyup üç alma” olarak tanımlamıştı. Erdoğan’ı Özal’dan farklı kılan ise, Türk ordusu ve askeri sınai kompleksini böylesi bir müdahaleci politikaya uygun bir biçimde dönüştürebilmiş ve bu süreçte bütün yetkileri kendi elinde toplayabilmiş olmasıdır.

Ancak Erdoğan iktidarının bu “başarısı”, propaganda edildiği gibi Türkiye’yi “oyun kurucu” “büyük bir güç” haline getirmediği gibi, bu “başarı”dan Türkiye işçi sınıfı ve halklarının payına düşen bir şey de yoktur.

Türk İHA ve SİHA’ları başta askeri sınai kompleksinin gelişiminin çokça tartışılmasını sağlayan Libya ve Dağlık Karabağ savaşlarına bakıldığında Türkiye’nin Libya’daki müdahalesinin Rusya destekli Hafter güçleri karşısında ABD ve batılı emperyalistlerin dengeyi sağlamasına hizmet ettiği, Dağlık Karabağ’da ise bu müdahalenin tersi bir biçimde Rusya’nın bölgedeki etkisini güçlendirdiği görülecektir. Dolayısıyla Erdoğan iktidarının Türk burjuvazisinin bölgesel çıkarları temelinde gerçekleştirdikleri müdahaleler aslında Türkiye’yi emperyalistler arasındaki gerilim ve çatışmaların içine daha fazla çeken ve ülkeyi yeni tehditlerle yüz yüze bırakan sonuçlara yol açmaktadır.

Öte yandan Kürt sorununun çözümü adına bugüne kadar yapılan sınır ötesi operasyonlar sorunu çözmek bir tarafa Türkiye’yi daha geniş alanlarda sorunla yüz yüze getirmiş ve her müdahaleden sonra yeni müdahaleler peşinde koşulmasının önünü açarak çözümsüzlüğü derinleştirici sonuçlar doğurmuştur.

Daha da önemlisi “Güçlü Türkiye” propagandasına malzeme yapılan “milli silahlar” sadece işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın eğitim, sağlık başta olmak üzere temel ihtiyaçları için ayrılması gereken kaynakların silahlara ve savaşa yatırılması anlamına gelmemekte giderek büyüyen bu askeri sınai kompleks, onların en temel ekonomik ve demokratik talep ve haklarını yok sayan ve gerektiğinde şiddetle ezmeye yöneleceğine şüphe olmayan faşist rejim inşasının temel dayanaklarından biri durumundadır.

Bugün Türkiye işçi sınıfı ve halklarının çıkarları askeri sınai kompleksin büyümesinden, Türkiye’nin daha fazla müdahale peşinde koşmasından değil; ülkedeki emperyalist üslerin kapatılmasından, Türkiye’nin sınırların ötesindeki müdahalelerine son verip askerlerini geri çekmesinden ve Kürt sorununun eşit haklar temelinde demokratik barışçıl çözümünden geçmektedir.

Sadece Türk burjuvazisinin yayılmacı emelleri için değil, içeride işçi sınıfı ve halkların insanca yaşam ve demokrasi taleplerinin bastırılması için giderek daha fazla militaristleşen iktidara ve kendisiyle kader birliği yapan tekelci burjuva gericiliğin en saldırgan kesimleriyle birlikte oluşturduğu bu “canavar”a “dur” diyebilecek yegane güç, bu gidişattan hiçbir çıkarı olmayan işçi sınıfı ve halkların birleşik mücadelesidir.

 

 

[1] Atatürk Ansiklopedisi (2023) Atatürk Döneminde Türk Savunma Sanayii, https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ataturk-doneminde-turk-savunma-sanayii/?pdf=3817

[2] Atatürk Ansiklopedisi, Atatürk Döneminde Türk Savunma Sanayii.

[3] Özgiray, A. (1998) “Türkiye-Almanya İlişkileri (1923-1939)”, Tarih İncelemeleri Dergisi, 13(1), 5-23.

[4] Özlü, H. (2006) II. Dünya Savaşından Günümüze Türkiye’de Savunma Sanayii’nin Gelişimi (1939-1990), Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Doktora Tezi, İzmir, sf. 196.

[5] Özlü, age, sf. 175.

[6] Özlü, age, sf. 134.

[7] Küçükoğlu, M. (2023) “Türk Savunma Sanayisindeki Gelişmelerin Ekonomiye Etkileri (2000-2023)”, Sakarya İktisat Dergisi, 12/(1), sf. 25.

[8] Akça, İ. ve B. Özden (2021) “Türkiye Savunma Sanayiinin Ekonomi-Politik Haritası Raporu”, Yurttaşlık Derneği Yayınları, İstanbul, sf. 18.

[9] Akça ve Özden, age, sf. 19.

[10] Akça ve Özden, age, sf. 33.

[11] Akça ve Özden, age, sf. 36.

[12] KESK (2012) “Polisin Artan Saldırganlığı AKP’nin “Yüzde Yüz” Polis Devleti Anlayışından Beslenmektedir!”, http://kesk.org.tr/2012/08/15/polisin-artan-saldirganligi-akpnin-%E2%80%9Cyuzde-yuz%E2%80%9D-polis-devleti-anlayisindan-beslenmektedir

[13] TSKGV (2022) “El Birliği ile Güç Birliğine”, https://www.tskgv.org.tr/files/documents/tskgv-35-yil-tskgv-35-yil-200120231505524458.pdf

[14] Anadolu Ajansı (2018) “Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘100 Günlük Eylem Planı’nı açıkladı”, https://www.aa.com.tr/tr/gunun-basliklari/cumhurbaskani-erdogan-100-gunluk-eylem-planini-acikladi/1221791

[15] Küçükoğlu, Türk Savunma Sanayisindeki Gelişmelerin Ekonomiye Etkileri, sf. 27 ve 33.

[16] Küçükoğlu, age, sf. 35.

[17] Dünya (2023) “Baykar’dan 2022’de 1,18 milyar dolarlık ihracat”, https://www.dunya.com/sirketler/baykardan-2022de-118-milyar-dolarlik-ihracat-haberi-680320

[18] Dünya (2023) “Üretiminin yüzde 99’unu 5 kıtaya ihraç ediyor”, https://www.dunya.com/sirketler/uretiminin-yuzde-99unu-5-kitaya-ihrac-ediyor-haberi-698303

[19] Al-Shaghel, H. (2021) Savunma Sanayi 2015-2020, Ayam Yayınları, sf. 6.

[20] Defense Here (2023) “SIPRI raporu: Türkiye’nin küresel silah ihracatındaki payı arttı”, https://www.defensehere.com/tr/sipri-raporu-turkiyenin-kuresel-silah-ihracatindaki-payi-artti

[21] Akça ve Özden, Türkiye Savunma Sanayiinin Ekonomi-Politik Haritası Raporu, sf. 53.

[22] STM (2021) Türk Savunma Sanayiinin Yükselişi ve Ambargolar Raporu, Optimist Yayınları, İstanbul, sf. 31.

[23] TASAM (2007) “MİT Müsteşarı Emre TANER; Bulunduğumuz Dönem, Gelecekte Birçok Ulus-devlet ve Milletin Hızlı Bir şekilde Tarih Maratonunu Kaybetmeye Başladığı Süreci Anlatacaktır”, https://tasam.org/trTR/Icerik/710/mit_mustesari_emre_taner_bulundugumuz_donem_gelecekte_bircok_ulus-

[24] Euronews (2021) “Sedat Peker’in 8. videosu: SADAT, El Nusra’ya silah gönderdi”, https://tr.euronews.com/2021/05/30/sedat-peker-den-8-videoda-erdogan-hedef-ald-tum-dunyaya-gosterecegim

[25] DW Türkiye (2022) “On soruda politik bir savaş şirketi SADAT”, https://www.dw.com/tr/on-soruda-politik-bir-sava%C5%9F-%C5%9Firketi-sadat/a-61866140

[26] BBC Türkçe (2017) “BM raporu: Güneydoğu’da 18 ayda yaşanan ölüm ve yıkımlar soruşturulsun”, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39230287