8 Mart’tan 1 Mayıs’a: Bir kriz raporun ardından notlar

Fulya Alikoç

Öyleyse, çok sayıda işçi, hatta işçilerin büyük çoğunluğu diyebiliriz, nasıl oluyor da daha az masrafla yaşayabiliyor? Sadece işçinin sırrını bildiği birtakım yollara başvurarak…

Édouard Ducpétiaux

Bundan 164 yıl önce “işçilerin cenneti” olarak nam salmış Belçika’da cezaevi ve yardım kuruluşlarında genel müfettişlik yapan Belçika İstatistik Merkez Komisyonu üyesi Ducpétiaux, işçilerin geçim sırrına olan şaşkınlığını böyle ifade ediyordu. Dört bireyi ücret karşılığı çalışan dört çocuklu, altı kişilik bir işçi ailesinin, bir donanma eri, bir er ve hatta bir mahkumun beslenme giderinden çok daha az bir hane geliriyle hayatta kalabildiğini bizzat kendisi ispatlamış bulunuyordu. Üstelik işçilerin her gün cevaplaması gereken çok mühim bir başka soru daha vardı: “Örnek olarak ele alınan ailenin mümkün olabilecek bütün gelirleri hesaba katılmıştır. Fakat anneye de bir ücret atfedersek, karşımıza ailenin idaresi gibi bir sorun çıkar: Eve kim bakacak? Küçük çocuklarla kim meşgul olacak? Yemeği kim pişirecek, çamaşırı kim yıkayacak, yırtık ve sökükleri kim onaracak? İşçiler her gün bu açmazla karşı karşıyadır.[1]

19. yüzyıldan bugüne geçen zaman, tekrar eden krizleriyle birlikte gösterdi ki sadece işçilerin bildiği geçim sırrında kadınların hem ücret karşılığı işçi olarak çalışması hem de ataerkil aile içerisinde kapitalizmin koşulladığı ev angaryasını üstlenmesi sadece işçinin bildiği o gizemli sırrın merkezine oturdu, oturuyor. Emek Partisi’nin geçtiğimiz şubat ayı boyunca 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle düzenlenen toplantı, şenlik, kahvaltı ve benzer etkinliklerinde ülke çapında temas ettiği binlerce kadından edinilen izlenimin yanı sıra, özel bir çalışma olarak örgütlediği ve yaklaşık 500 görüşme kaydına dayanan “Kadın İşçi ve Emekçi Buluşmalarının Gösterdikleri” başlıklı rapor, kriz döneminde kapitalizmin ataerkil karakterinin baskın hale geldiği oranda kadınların ücretli emeğinin sömürü koşullarının ağırlaştığını ve ev angaryasının yoğunlaştığını gösteriyor. Bu, krizin yoksul nüfus üzerindeki yıkıcı etkilerini aile içerisinde çözmeyi uman hâkim tekelci sermayenin siyasi temsilcisi “Tek Adam” olarak karşımızda duran Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kadın, ailenin lokomotifidir” söylemine de denk düşen bir gerçek.

KRİZ ALGISI VE SINIF BİLİNCİ

Erdoğan’ın trenin hiç değilse mevcut hızıyla devam edebilmesi için tüm yükü en önde göğüsleme sorumluluğunu yüklediği kadınların kriz algısı, kutuplaşmanın etkisiyle krizden ana muhalefeti, cismi belirsiz dış güçleri ve terörü suçlayan önemli bir kesim dışarıda tutulursa, tüketim ilişkilerinden başlayarak işyerindeki değişimlere doğru uzanıyor.[2] Krizi öncelikli olarak hayat pahalılığı, enflasyon, ücretlerin reel karşılığının ve alım gücünün düşmesi olgularıyla özdeşleştiren kadınlar, krizin nedenini de tarım ve hayvancılığın tasfiyesi, kamu fabrikalarının özelleştirilmesi, döviz bazında dış borçlanmanın yarattığı dışa bağımlı ekonomi gibi olguların kümelendiği hükümet politikalarına bağlıyor. Kapitalist sömürüyü ve bu sömürünün ortadan kaldırılması zorunluluğunu da gizleyen bu ‘burjuva muhalefet sınırları içerisinde kalma hali’, ücretli emek ile sermaye, işçi ile kapitalist arasındaki uzlaşmaz çelişkinin gündelik hayatta deneyimlendiği durumlarda kırılıyor, kriz algısı sistem eleştirisine doğru ilerliyor. Aydın’da sendikalaştıkları için işten atılan ve şu an direnişte olan gıda işçilerinin anlatımlarından örnekler şöyle:

Krizin nedenine gelince, valla anlayamıyoruz. Neden insanların bu kadar zor durumda olmaları umurlarında değil anlayamıyoruz. Kriz neden patronlara, vekillere, zenginlere değil anlamıyoruz. Kriz sadece yoksullar için var bu ülkede. Krizin faturasını biz ödüyoruz, patronlar daha da zengin oluyor. İktidar patronların yanında.

Devlet krizin faturasını işçi sınıfından çıkarıyor, patronlardan değil. Nedeni ülkenin güzel yönetilmemesi, sadece işverenin çıkarlarının düşünülmesi, her şeyin ithal olması, üreticiye imkan sağlanmaması, üretimin engellenmesi, devletin kendi cebini düşünmesi, halkı düşünmemesi, çıkarcı bir ekonomi yürütülmesi, savaş politikaları vs… Kriz zamanı 3-5 kişi zengin oluyor, yoksul daha da yoksullaşıyor.

Kriz deyince aklıma geçim sıkıntısı geliyor. Hükümetin oyunları geliyor. Kriz yok diyolar ama kriz var. Geçinemiyoruz. … Kriz doymak bilmeyen patronlar yüzünden var. Domatesin bile vergisi var ama yatlardan katlardan vergi alınmıyor. En zenginlerden vergi alınmıyorken, asgari ücretten dünyanın vergisini kesiyorlar. Kriz fakire var zengine yok.

Görüleceği üzere, herhangi bir eylem ya da direniş içinde yer almış ya da halen direnişte olan işçilerin ekonomi ile siyaset, patronlar ile hükümet/devlet arasındaki bağı kurma bilinci güçlenirken kriz, sadece tüketim mallarının fiyatlarının artmasıyla değil, “doymak bilmeyen patronlar” ile “krizin faturasını ödeyen emekçiler” arasında, az sayıda zenginin daha da zenginleştiği ve yoksulun daha da yoksullaştığı çelişki içeren bir süreç olarak algılanıyor. Aynı görüşmelerde kadınların işyerindeki taciz ve mobbinglere karşı durabilme gücünü aynı direniş sürecinden bulduklarına yazının bu kısmında değinmekle yetinelim.

Özetlersek; emekçi kadınlar arasındaki ekonomik kriz algısı (i) gerici burjuva politikasının “dış güçler, CeHaPe, terör, bekâ” söylem kümesinin etkisini en çok gösterdiği, dolayısıyla sınıf bilinci en geri olan kadınlar, (ii) kısmen siyasi kutuplaşmanın bir kutbuna itilmenin de koşulladığı, krizi kapitalizmin sistemik bir uğrağı olmaktan ziyade salt hükümetin yanlış politikalarıyla açıklayarak burjuva muhalefet sınırları içerisinde kalan kadınlar, (iii) kendi çıkarlarıyla kapitalistlerin çıkarlarının kriz zamanı daha da berraklaşan karşıtlığını eylem ve/ya hareket halinde görerek sınıf bilincinin kendiliğinden sınırlarına yaklaşan kadınlar arasında farklılık gösteriyor. Bu farklılık aynı zamanda kadınlar arasında yürütülecek parti çalışmasının, çok yönlü politik teşhirin, ajitasyon ve propaganda faaliyetinin sınıf bilinciyle siyasal eğilim arasındaki ilişki tarafından koşullanan özgünleşme ihtiyacını, diğer bir deyişle, genel geçer söylemlerden kaçınma zorunluluğunu da belirliyor. Krizi sadece tüketimle değil üretim ilişkileriyle birlikte açıklamaya yatkın olan son grup, sınıf olarak politik bağımsız örgütlenme çağrısına en açık ve yakın kesimi oluşturuyor. Öte yandan, siyasal eğilim bakımından zıt kutuplarda yer alıyor görünen ilk iki gruptaki kadınların aynı maddi koşulları paylaştıkları gerçeği, bir krizi yönetme yöntemi olan ve sürekli seçim politikasıyla diri tutulan siyasi kutuplaşmayı kıracak bir seslenişin zemini. Özellikle yerel seçim sonrası şiddetlenmesi beklenen krizin etkisiyle yukarıda saydığımız gruplar arasındaki geçişkenliğin artacağı da düşünüldüğünde, bu zeminden hareketle yürütülecek faaliyetin sınıf bilinci geri olandan ileri olana doğru akışı tetikleme olanağı gelişiyor.[3] Maddi yaşam koşullarındaki bu ortaklık, çalışma yaşamında, aile ilişkilerinde ve duygu durumlarında sadece emekçi kadınların bildiği sırlar olarak Emek Partisi raporunda yer alıyor.

EŞ ZAMANLI İŞÇİLEŞME VE İŞSİZLEŞME

Kadınların kriz koşulları altındaki çalışma yaşamında hem bir olasılık hem de bir olgu olarak “işten çıkarılma” oldukça belirleyici. Bununla birlikte, “Kriz dönemlerinde ilk işten çıkarılanlar kadınlar” ifadesi eksik bir ifade ve her eksik ifade gibi tamamlanmadığı takdirde gerçeği yansıtmaktan uzaklaşıyor. Kriz, kimi sektörlerde/işyerlerinde üretimin durdurulmasına veya yavaşlatılmasına sebep olurken bazı sektörlerde ve işyerlerindeyse tam tersine üretimin artırılıp hızlandırılmasının gerekçesine dönüşüyor. Buna bağlı olarak krizde işçi sınıfının faal/üretken kesimiyle yedek işgücü ordusu arasında birden fazla eş zamanlı hareket hızlanarak seyretmeye devam ediyor. Bunun kadınlar açısından ifadesiyse eş zamanlı bir işçileşme ve işsizleşme sürecinin yaşanması. Şüphesiz ki bu eşzamanlı süreçlerin seyri, hızı ve ölçeği kriz öncesi aşırı üretim döneminin kadın istihdamı üzerindeki etkileriyle de belirleniyor.

Ülke içerisine hızlı bir sermaye ihracının gerçekleştiği, buna bel bağlayarak ucuz emek gücüne dayalı rekabet koşullarında sermaye birikiminin yaşandığı 2000’li yıllar boyunca bir burjuva kliğin elinde merkezileşen ve giderek tekelleşen bu sermaye kliğinin siyasi temsilcisi olan AKP iktidarları boyunca, emek üretkenliği artırılarak, birikimin artış hızı sermayenin organik bileşiminde değişen sermaye oranı aleyhinde muazzam bir eşitsizliğe yol açtı. Bugün rekor seviyeye ulaşan işsizlik rakamlarından da anlaşılacağı üzere, göreli artık nüfustaki devasa büyüme bu eşitsizliğin bir sonucudur.

Bu süreçte hem aktif/üretken iş gücüne hem de yedek sanayi ordusuna katılan kadınların niceliği ve oranı kadın istihdamında belirleyici rol oynadı.[4] On binlerce kadın bu süreçte aktif işgücüne katıldı; 2000 yılında sanayi istihdamının yüzde 13’ünü oluşturan kadınların oranı artarak 2014’te yüzde 17 seviyelerine gelmişti, 2000 yılında çalışan 100 kadından 26’sı, 2014 yılında ise çalışan 100 kadından 61’i hizmetlerde çalışıyordu. Öte yandan, göreli artık nüfus kaynaklarını oluşturan kadınların sayısını milyonlarla ifade etmek gerekir. Hiç şüphe yoktur ki bu kaynakların en büyüğü tarımdan sanayiye akan, köyden kente göç eden ve yedek sanayi ordusunun “saklı” kaynağını oluşturan milyonlarca kadındır. Öyle ki 2000’de tarımdaki kadın istihdamı yüzde 60 iken, devlet desteğinin azalması, istihdamı da garanti altına alan kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, dolayısıyla tarım sektörünün üretimde azalan payıyla birlikte bu oran dramatik olarak yarı yarıya düşmüştür. Görece küçük bir kısmı sanayi ve hizmetlerde istihdam edilen, tarımdan koparılan bu kadınların büyük bir kısmı faal işçilerin düzensiz çalışanlarına dönüşerek göreli artık nüfusun “durgun” kaynaklarından biri haline gelmiştir. Maksimum çalışma minimum ücret kuralının geçerli olduğu, ev sanayisi ya da ev eksenli üretim, gündelik/yevmiyeli fabrika işçiliği gibi düzensiz, güvencesiz ve esnek çalışma biçimleriyle büyüyen kayıtdışı istihdama katılan kadınlar, 2014 verilerine göre çalışan kadınların yüzde 54’ünü oluşturuyordu.

Son olarak, dönemsel ya da eşzamanlı olarak işçileşme ve işsizleşme şeklinde görünür hale gelen göreli artık nüfusun en aktif yani “akıcı” biçimi, hem faal/üretken işçi sınıfının hem de yedek sanayi ordusunun ana kaynağıyla sıkı sıkıya bağlıdır: emek gücünün yeniden üretimi.[5] Kadınlar, bu yeniden üretim sürecine hem bizzat işçileşerek hem de faal işçi ve yedek sanayi ordusunun doğumundan başlayarak bakımını ev içi angarya biçiminde üstlenerek katılırlar. Sermayenin bu rollere zaruriyetiyle birlikte bu ikili olgu, Marx’ın Kapital’inde şöyle ifade bulur:

Görülmüş olduğu gibi, kapitalist üretim tarzının ve emeğin üretkenliğinin gelişmesi … kapitalisti, aynı miktarda değişir sermaye harcamasıyla [ücretler toplamıyla] bireysel emek güçlerini genişliğine ve derinliğine daha büyük ölçüde sömürerek, daha fazla emek gücünü harekete geçirebilecek duruma sokar. Ayrıca … kapitalist, gittikçe artan ölçüde hünerli işçileri daha az hünerli olanlarıyla, olgun emek gücünü henüz olgunlaşmamış emek gücüyle, erkek işçileri kadın işçilerle, yetişkin işçileri gençlerle ya da çocuklarla değiştirerek, aynı miktarda sermaye ile daha fazla emek gücü satın alır.” (614) … “Yani, işçi kuşaklarının hızla yenilenmeleri gerekir. (Aynı yasa nüfusun öteki sınıfları için geçerli değildir.) Bu toplumsal ihtiyaç, modern sanayi işçisinin içinde yaşamakta olduğu koşulların zorunlu bir sonucu olan erken yaşta evlenmelerle ve çocuk işçilerin sömürülmesinin bunların üretilmelerini kârlı bir iş hâline getirmesiyle tatmin edilir.” (620)

Bu çözümlemesiyle Marx, neredeyse materyalist bir kâhin gibi, AKP döneminin 4+4+4 eğitim sistemi, boşanmaların önünü kesme, evlenme yaşını indirme gibi tüm sosyal politikalarının dayandığı ekonomik temeli ta o zamandan ortaya sermekle kalmıyor, eşitliği hiçe sayan ve her gün 40 kız çocuğundan ‘anne’ yaratan adaletçi mukaddesatın ikiyüzlü perdesini de indiriveriyor.[6] Ama daha da önemlisi, kadınların ücretli emeğinin ve ev köleliğinin kendi hareketini sermaye birikim sürecinin doğal döngüsüyle birlikte açıklamamızı sağlarken bu döngü içerisindeki işçileşme ve işsizleşme gibi birbirine zıt görünen iki hareketi aynı özde kavramamızı sağlayacak bir anlayış sunuyor.

ÜNİVERSİTELİ VE ASGARİ ÜCRETLİ

Örneğin, her gün yüzlerce işçinin, emekçi kadının işten atma ya da “gönüllü çıkış” gibi yöntemlerle işsizleştiği, toplam işsiz nüfusun 4 milyon eşiğini aştığı ve genç kadın işsizliğinin yüzde 28’e çıktığı bu kriz sürecinde, asgari ücret karşılığı çalışan üniversite mezunu genç kadınlar aksi yöndeki kısmi işçileşmenin Emek Partisi raporuna yansıyan üç görünümünden biri. Ülkemizde kız çocuklarının okullaşma oranı, ataerkil roller ve davranış kalıpları, erken yaşta evliliğe zorlayan sosyal ilişkiler ve ekonomik mecburiyetler, siyasal baskı ve teşviklerin hepsi bir arada düşünüldüğünde, üniversite diploması alana kadar yaşadığı tüm zorlukları aşabilmiş genç kadınlar arasında tarım dışı istihdamda yüzde 33’e varan işsizlik oranı onları Antalya’da turizm ve eğlence sektöründe, Malatya’da kayısı üretiminde, Kocaeli’de tekstil üretiminde, İstanbul’da AVM’lerde, mağazalarda, Ankara’da düğün kına organizasyonlarında figürasyon olarak, kısacası ülkenin her yerinde asgari ücretli ve vasıfsız işlere mahkum bırakıyor:

Mağazada çalışanların çoğu lisans mezunu. Matematik öğretmeni, web tasarımcısı, kimya mühendisi filan. Kendi alanlarında iş bulamadıkları için mağazalarda çalışmak zorunda kalıyorlar.”(İstanbul, Eyüp, AVM çalışanı)

Üniversite mezunu genç kadınlar her ne kadar çalıştıkları işleri “kendi işlerini bulana kadar” “geçici” görseler de, çoğunluğu yıllardır aynı işte ya da kendi alanı olmayan başka işlerde çalışır durumda. Kendi işlerini kadro ya da sözleşme dışında yapmaya kalktıklarındaysa asgari ücretin çok altına çalışmak zorunda kalıyorlar. En gözle görünür örneği ortalama 1500-1600 TL’ye çalışan ücretli öğretmenler. İşsizlikle birlikte atamaların yapılmaması ve kadınları istihdamın kayıtlı, güvenceli ve vasıflı işlere sokmayan ataerkil karakteri, kadınlar için işin ve istihdamın değil “geçiciliğin kalıcılaşması” anlamına geliyor.

Mezun oldum, uzun süre iş bulamadım, iş yerleri deneyim istiyor, torpil olmadığı için bir yere yerleşmek zor. Aslında ben buraya geçici olarak bakıyorum, daha iyi bir iş bulana kadar. Ama benim gibi düşünüp, yıllardır burada çalışan çok kadın var. Biraz da korkuyorum. Galiba ben de iş bulamam, kalıcı olurum burada. (Kocaeli, Zara, Mango, Lc Waikiki gibi markalara üretim yapan atölyede işçi)

Özetle, üniversiteli genç kadınlar, yoksulluk ve işsizliğin oluşturduğu ortak basınçla “sosyal sermaye”lerini değerlendirmekten vazgeçerek vasıfsız işlerde asgari ücrete razı oluyor ve böylece daha yaşlı ve eğitimleri bakımından daha yoksul olanların yerini alıyor. “Faal işçilerin düzensiz çalışanları” ya da “çalışabilir durumdaki işsizler” olmaktan çıkıp tüm ezici ve sömürücü koşulları kabul etmek zorunda kalıp geçici gördükleri işlerde yerleşikleşerek istihdamdaki yerini korumaya çalışıyor. Nitekim böyle bir olanak bulamayanlar da bulana kadar İŞKUR vb. kurumlar ya da enformel ilişkiler üzerinden “geçici” işler bulmaya yöneliyor.  

İŞKUR’LU KADINLAR: “SMALL, MEDİUM, LARGE İŞLER”

Rapora yansıyan bir diğer kısmi işçileşme biçimiyse İŞKUR üzerinden toplum yararına çalışma adı altında yaratılan geçici istihdam biçimleri; kendi olanaklarıyla iş bulamayanların İŞKUR’a başvurma sıklığında belirgin bir artış gözlemleniyor. “Rize’de 10 kişilik işe 12 bin 571 kişi başvurdu”, “Kilis Belediyesi’nin 35 yaş üstü 300 kişiyi işe alacağını ilan etmesiyle İŞKUR önünde geceden kuyruk oluştu”, “Diyarbakır’da 6 aylık iş için ilk 5 saatte 3 bin kişi başvuru yaptı”, “Siverek’te 120 kişinin alınacağı 9 aylık iş için 5 bin kişi başvurdu” kabilinden haberlerin çoğaldığı gözlemleniyor. 

Ne var ki, örneğin Adana’da çalıştıkları yer sorulduğunda İŞKUR cevabını veren kadınlar, işlerinin geçici olmasından çok şikayetçi; 3,6 ve 9 aylık çalışma sürelerini kendi aralarında “small, medium, large” diye adlandırıyorlar. Bu kadınlar arasında çalıştıkları işleri ancak AKP’nin çeşitli düzeylerdeki yöneticileri ya da üyelerine başvurarak bulabildiklerini söyleyen azımsanmayacak sayıda kadın var.

Uzun zamandır işgücünde yer alıp kriz döneminde işsiz kalan kadınların rutin sayılabilecek başvurularının yanı sıra, bugünkü krizde ‘İŞKUR’lu kadınlar’ tanımlamasına “iş bulana kadar geçici iş arayan üniversite mezunu kadınlar” ve yanı sıra “orta yaş ve üzeri iş arayan kadınlar”, “eşleri işten çıkarılan kadınlar” gibi alt başlıklar girmiş durumda.

ORTADAN KALKAN ‘EMEKLİLİK’

Raporun işçileşme eğilimiyle dikkat çektiği üçüncü kategoriyse emeklilik yaşında olan kadınlar. Bugün genç olan birine emeklilik hakkını fiilen imkansız hale getiren mevcut sosyal güvenlik sistemi düşünüldüğünde “Emeklilikte Yaşa Takılanlar” (EYT) adıyla yeni bir sosyal hareketin ortaya çıkması elbette şaşırtıcı değil. Ancak güncel krizin yarattığı yoksulluğun emeklilik hakkını elde etmiş birçok kadını işgücüne ittiği yeni bir sürece tanık oluyoruz. Lumpen proletarya bir kenara bırakıldığında Marx’ın “göreli artık nüfusun en dipteki tortusunu” oluşturan “sefalet alanının sakinleri” diye tarif ettiği nüfusun bir bileşeni olarak “çalışabilecek halleri kalmamış kimseler”in, orta yaş ve üzeri kadınların yeniden istihdama girmesi farklı şekillerde gerçekleşebiliyor.[7] Örneğin, belirli bir prim sayısını dolduran kadınlar emekli olabilmek için bankadan kredi çekiyor, bu sefer de krediyi ödeyebilmek için tekrar çalışmak zorunda kalıyor ve emeklilik fiilen ortadan kalkmış oluyor:

1 yıl önce bankadan kredi çekip prim eksiğini tamamlayıp emekli oldum. Şimdi bir de onun kredisini ödüyorum. 2400 lira maaş alıyorum. Hiçbir şeye yetiremiyorum.”(Bursa, 49 yaşında, tekstil işçisi)

Dünyanın 88 ülkesinde 2000’in üzerinde mağazasıyla en büyük üç hazır giyim firmasından birine İstanbul’da üretim yapan bir tekstil firmasında kıdemli bir kadın işçi, yoksulluk yüzünden çalışmaya başlayan orta yaş ve üzeri kadınların durumunu şöyle anlatıyor:

Bizim oraya gelsen görürsün. Sanırsın huzurevi! Özellikle son bir buçuk senedir yaşı ileri insanlar çalışıyor. Mesela bir çırağım var, çok yaşlı. Bana cep çeviriyor ama, ben iş bile isteyemiyorum. Bir bakıyorum uyuyor. Ben ona nasıl ‘Şu işi al gel’ diyeyim, diyemiyorum ki… O yaştaki insandan nasıl isteyeyim.

Raporda, ilk kez çalışma yaşının son birkaç yılda daha da yukarılara çekildiği örnekler de gözlemleniyor. Daha önce hiç çalışmamış kadınlar genel olarak “deneyimsiz” ve “vasıfsız” oldukları gerekçesiyle işe alınmazken, ellerindeki deneyimli oldukları vasıf olan “kadın işleri” üzerinden çalışma yaşamına katılıyorlar. Görüşme yapılan tüm illerde fabrika yemekhaneleri, pastane mutfakları, okul kantinleri, hastane temizliği, büro mutfakları, ev ve merdiven temizliği ve çocuk bakımı gibi işlerde asgari ücretin altına çalışmak zorunda kalan orta yaş ve üzeri kadın hikayeleri göze çarpıyor. Ankara’da, üç yıl önce bina temizleyerek çalışmaya başlayan, bugün bir pastane mutfağında aylık 1200 TL’ye sigortasız çalışan 51 yaşındaki bir kadın anlatıyor:

İşe başlarken yalnızca yemek yapmak üzere anlaşmamıza rağmen zamanla pastanenin birçok işini yüklediler, buna rağmen herhangi bir zam veya sigorta hakkı alamadım. 350 TL kiram var, evim sobalı. Eşim belediyede temizlik işçisi. Evin fatura, kira ve mutfak masraflarının tümünü ben karşılıyorum, 1200 lira bu harcamalara çok zor yetiyor.

İleri yaşlarda işsiz kalan erkekler iş bulamadıklarında, eşlerini ya da çocuklarını “iş bulması, çalışması” yönünde zorluyor. Bu zorlama, Çorlu’da 45 yaşından sonra iş aramaya çıkan kadının dilinden şöyle yansıyor:

Bana ‘yeter benim çalıştığım, biraz da siz çalışın ben yiyeyim’ diyor. O çalışmış da ben oturmuş muyum sanki?

EMEK ÜRETKENLİĞİNİ ARTIRMA: VARDİYA, MAKİNE VE DENETİM

Kriz dönemlerinin bütününe yansıyan üretimde durgunluk ve işsizlik artışı gibi olgular içerisinde, kimi sektör ve/ya işyerlerinde, krizin derinleşme seyrinin daralmayı zorunlu kıldığı noktaya kadar, üretimin miktarındaki ve hızındaki artışa anlam kazandırmak mümkün oluyor. Emek Partisi raporundan hareketle bütünlüklü bir genelleme yapmak zor olsa da daha çok ihracata dayalı üretim yapan ve kriz döneminde stok yapan firmalarda çalışan kadınlar üretimin hızının arttığını belirtiyor. Buralarda emek üretkenliğini artırmak üzere (i) vardiya değişikliklerine gidildiği, (ii) işçi sayısı sabit tutularak ya da işten çıkarma yoluyla azaltılarak makineleri yenilemek suretiyle üretim araçlarına yatırım yapıldığı (iii) emek süreci üzerindeki kapitalist denetimin daha baskıcı bir hal aldığı gözlemleniyor.

Doğu Avrupa, Orta ve Doğu Asya, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’daki 31 ülkede 181 mağaza, Türkiye’deyse 76 ilde 500’e yakın mağazası olan Türkiyeli bir tekstil firmasının İstanbul’daki bir mağazasında çalışan bir kadın şöyle anlatıyor:

Bu dönemde işten çıkarmalar olmadı. …’ye kriz uğramamış. Hiç etkilemedi. Daha fazla üretim arttı. Başka firmalardan arkadaşlarla konuşuyorum. Cirolarımız çok düşük işler iyiye gitmiyor diyorlar. …’nın her zaman halk yanlısı bir görünümü var. Hem müşterisiyle iletişim halinde hem de stok ürününü değerlendiriyor. Hatalı ürün geliyor onu ucuza satıyor. Halkın aklında öyle kalıyor. Birçok ürün pahalı ama insanların aklında ucuz olan ürün kalıyor. Bunu iyi kullanıyor. Bir de Kaizen sistemi üzerinde duruyorlar. Herkesin aklını kullanıyorlar. Kesinlikle hayata geçireceğiz diyorlar. Mağazaların hedeflerini yüksek tutarak hakkımız olan primi bu dönemde elimizden alıyorlar. Aylık satış hedefleri oluyor 5 trilyon.

Üretim ve satış hedeflerini yüksek tutarken çeşitli bahanelerle işçilerin primlerinden keserek emek maliyetini düşürmek sıkça rastlanan bir yöntem. Rapor hazırlanırken görüşme yapılan birçok kadın “Prim kesilir korkusuyla daha çok çalışıyoruz” cümlesini kuruyor.

Kriz yüzünden üretimi yavaşlatan işyerleri vardiya sayısını azaltıp çalışanları işten çıkarma, ücretli ya da ücretsiz izne gönderme yoluna giderken, üretimin artarak devam ettiği yerlerde üretkenliği artıracak yeni vardiya sistemlerine geçiliyor. Örneğin, 2000’li yıllar boyunca birçok işyerinde denenen ve en son geçtiğimiz günlerde Bahariye Halı’da olduğu gibi işçilerin örgütlülük oranında geri püskürtebildiği 7’li vardiya sistemine geçiş denemeleri artıyor. Bursa’da yaklaşık 500 kişinin çalıştığı bir tekstil firmasından aktarılanlar ilgi çekici:

Fabrikada 7’li sistem çalışıyoruz. Daha önce, yani kriz öncesinde vardiya sistemimiz böyle değildi. Kriz başında müdürümüz değişti, bir kadın geldi başımıza. Biz ona kendi aramızda ‘despot CEO’ diyoruz. İnsanı işe gitmekten soğutuyor. Zaten 7’li sistem yüzünden hafta tatilimiz belli değil, herkesin ailesiyle evde olduğu vakitler çalışıyoruz biz. Üstelik çalışma pazar gününe gelince buz gibi ortamda çalışıyoruz. Üretim durmuyor, her gün çalışma var, pazar tatil günü değil, ama sanki tatil günü gibi yemek de kötü, ortam da buz gibi. Fabrikadaki çalışma koşullarımızı zorlaştırıyorlar. … Çalışma alanımıza yakın olan giyinme dolaplarımızı ve tuvaleti ikinci kata taşıdı, 3\11 olan vardiyamızı 4\12 yaptı, geç saatte servisten eve gitmemiz daha sıkıntılı oldu. 45 dakika olan yemek molamızı yarım saate indirdi.

Hem işten çıkarmaların yaşandığı hem de üretimin kriz öncesi tempoyla ya da artarak devam ettiği işyerlerinde işverenler makineleri kullanarak, diğer bir deyişle, bandın hızını da artırarak emek üretkenliğini yükseltmenin yollarını arıyor. Örneğin, Kocaeli’deki bir tekstil firmasında çalışan kadınlar bazen mesai saatlerinin 24 saati bulduğunu belirtirken, bir plastik firmasındaki kadınlar önceden iki kişinin bir makinede çalıştığını şimdiyse bir kişinin iki makineye baktığını aktarıyor:

İşyerine ilk girdiğimde işler daha rahattı. Zaman geçtikçe, hele şu kriz dönemi başladığından beri işler ağırlaştı… Kriz var diye patron daha az işçiye daha çok iş yaptırmaya çalışıyor. Bir taraftan kriz var diyerek bizden bir şeyler kesmenin ve daha çok iş yaptırmanın peşindeler, diğer taraftan yeni makineler alıyorlar.” (Kocaeli, plastik işçisi)

MOBBİNG, TACİZ, AŞAĞILAMA

İşgününün uzatılması ve ücretlerin baskılanması yoluyla mutlak ve göreli artı değerin artırılması ve makineleşme unsurlarıyla birlikte, kapitalistler emek üretkenliğini artırmak ya da en azından belli bir seviyenin altına düşmediğinden emin olmak üzere emek süreci üzerinde denetim uygularlar. Emek ürününün kapitaliste ait olmasıyla birlikte bu denetim, kapitalist emek sürecinin iki belirgin özelliğinden biridir: “İşçi, emeğinin kendisine ait olduğu kapitalistin denetimi altında çalışır. Kapitalist, işin yöntemine uygun şekilde yapılmasına, üretim araçlarının gerektiği gibi kullanılmasına, dolayısıyla ham madde israfının önlenmesine ve emek araçlarının, işin zorunlu olarak sebep olacağından daha fazla eskiyip aşınmamalarına dikkat eder.[8]

Performans kriterleri, müşteri memnuniyet anketleri, “gizli müşteri” denetimleri, tutanak tutma, kamerayla izleme gibi yöntemler, kriz dönemlerinde emek üretkenliğini artırma dürtüsüyle her zamankinden daha baskıcı şekilde uygulanırken, özel olarak kadınların aşağı görülen cinsiyet olarak maruz kaldığı mobbing, taciz ve ayrımcılık örneklerinde yaşanan artış kapitalizmin ataerkil karakterinin emek süreci üzerindeki denetim yoluyla belirgin bir dışa vurumudur. İstanbul’da mağaza çalışanı bir kadın “gizli müşteri” gözetimi yüzünden yaşadığı psikolojik baskıyı şöyle anlatıyor:

Geçtiğimiz haftalarda mağaza müdürlerinden biri gizli müşteriden düşük [puan] aldığım için bana hakaret etti. Müşterilere memnuniyet anketi veriyoruz. Bana çıkıştı, ‘Sen işini düzgün yapmıyorsun’ dedi. Ben de ‘Müşteriye memnuniyet anketi verdim ve olumlu yanıtlar verdi. … Olumlu değerlendirme yapıyor müşteri, bir tane gizli müşteri ile değerlendirilmemeli’ dedim. Yönetici ‘Belli oluyor!’ deyince ‘Siz bana bunları söyleyemezsiniz’ dedim. ‘Anketlerin şüpheli durumda. Anketleri kendin doldurmuşsun’ dedi. … ‘Bu çok ağır bir itham, madem böyle bir şüpheniz var bunu kanıtlayın ve beni işten kovun’ dedim… Benim gizli müşteriden düşük almam mağazada çalışan bütün çalışanların primini etkiliyor. Kendimi o kadar kötü hissettim ki anlatamam. Düşünsene 180 kişinin alacağı primi siz etkiliyorsunuz. Bu çok kötü bir duygu. Hem de bu bilgiyi izin günümde verdi!

Emek süreci üzerindeki denetim sermayenin dönemsel ihtiyaçları doğrultusunda işyerinin mekansal sınırlarını aşar, işçilerin özel yaşamlarına kadar vardırılır. Kocaeli’de metal işkolundaki bir fabrikada çalışan, biri omuriliğine çok yakın olmak üzere sağ kolunda üç tane fıtık olan ve şiddetli baş ağrıları çeken 24 yaşındaki bir kadın anlatıyor:

10 gün fizik tedaviye gittim ama işe yaradığını sanmıyorum. Raporlu olduğum dönemde fabrika müdürü aradı, neden işe gelmediğimi sordu. Ben de anlattım. Normalde kesinlikle aramazlar ama son zamanlarda üzerimizde baskı arttığı için bizi kontrol etmek amacıyla arıyorlar. Yoğun bir tempoyla çalışıyoruz, günde 2000 piston üretmemiz isteniyor. Üzerimizde kameralar var ve bu, strese neden oluyor. Sakalı uzun, saçı toplu değil diye arkadaşlarımızdan savunma isteniyor. Her an her konuyla ilgili savunmamız isteniyor ve bu çok yıpratıcı bir durum. Sendika [Türk Metal] bu konuda çok pasif, temsilciler şube başkanıyla görüşmek istediğimizde randevu alalım diyorlar.

Tutanak tutulması” ya da “tutanak yemek” hemen hemen her işkolunda karşılaşılan ücret kesintisinden işten atmaya, kadın işçiler üzerinde psikolojik hakimiyet kurmaktan cinsel tacize kadar tehdide dönüşebiliyor. Çok önemsiz bahanelerle tutanak tutulması kadınlar için çok daha olası olan işten atılma kaygısını sürekli tetikte tutuyor. Depo işçisi bir kadın, tutanak tehdidiyle emek üretkenliğinin nasıl artırıldığını anlatıyor:

Sekiz saat çalışmamıza rağmen çalışma tempomuz on iki saate denk geliyor. Bu yoğun tempoyu kabul etmek zorunda kalıyoruz. Çünkü tutanaklarla bizi korkutuyorlar. Her tutanak primlerimizden kesilen ücret anlamına geliyor. Bu nedenle de çoğumuz ses çıkaramıyoruz. Bizim depoda tutanak yediği için işten atılan işçiler de oldu. ‘Sebilden su içtin’ denilip tutanak tutulan arkadaşlarımız var. Su içmek insani bir ihtiyaç olmasına rağmen ‘çalışırken su içip kaytarıyorsun’ diye tutanak tutuluyor. Çalışanlar işten çıkmaya zorlanıyor ve bu şekilde kendileri çıkartmamış da biz çıkmışız şeklinde ifade ediliyor. Kriz süreçlerinde daha az insanla daha fazla iş yapmak ve de işlerin yoğun olmamasından kaynaklı daha az işçi barındırmak kaygısıyla bu uygulamalar yapılıyor.

Sağlık alanında çalışan sağlık memurları, hasta bakıcılar, temizlik işçilerinin rapora yansıttığı üzere, emek süreci üzerindeki denetim ile hükümetin döviz üzerinden “tüketim” ve “müşteri” sözü verdiği ihale uygulamaları arasındaki artan bir uyumluluk gözleniyor. İşyerindeki gündelik yaşamı zorbalaşıyor. Sağlık çalışanlarından “müşteri kaçırmamaları” isteniyor. Özel bir hastanenin hasta kabul bölümünde çalışan 26 yaşındaki bir kadından dinleyelim:

Ekonomik krizle birlikte gelen hasta sayısı azaldı, bu yüzden de gelen hastayı kaçırmamamız için üzerimizde baskı var. Kısıtlamalar arttı, mesela daha önce hastaların oturduğu banklarda oturabiliyorduk artık buna izin verilmiyor. Ayakta beklememiz isteniyor. İşsiz kalma kaygısını herkes hissediyor, ben böyle bir kaygı duymuyorum başka bir iş bulsam kendim çıkmak istiyorum ama öyle bir iş yok.

Görüştüğümüz kadınlar, yöneticilerin ve ustabaşılarının fabrikada çalışan erkeklerin yapmak istemedikleri işleri kadınlara zorla yaptırdığı birçok örnek aktarıyor. Bu örnekler doğrudan üretimle ilgili olabildiği gibi işyerinin düzeniyle de ilgili olabiliyor. Örneğin, kadınlar itiraz edene kadar, Denizli’deki bir tekstil atölyesinde erkekler tuvaletini (kadın) temizlikçiler temizlerken, kadın işçilere kendi tuvaletleri temizlettiriliyor. Üretim sürecinde yaşanan bir aksilik durumunda yine kadınlar hedefe konuyor. Bu durum bıçağın kemiğe dayandığı noktada yalnız ve örgütsüz bir kadın için işten çıkma anlamına gelebiliyor. Üretimden kopan kadının tekrar üretime geri dönebilmesinin koşullarını bir erkeğe göre daha zor kılan (evlenme, hane içi bakım emeği talebi gibi) etmenler, yoksullaşmanın koşulladığı hane gelirini artırma ihtiyacıyla birleşince kadınlar giderek daha fazla kayıt dışı ve geçici işlere yönelmek zorunda kalabiliyor.

SADECE KADININ SIRRINI BİLDİĞİ: EV İÇİ ANGARYA

Kriz, ister faal işçi ister yedek sanayi ordusunda yer alsın bütün emekçi kadınlar için yoksullaşma anlamına geliyor. Nitekim hemen hepsinin hayat pahalılığıyla özdeşleştirmesi tesadüfi değil. 19. yüzyılda Belkiçalı müffetişin “Bu işçiler nasıl yaşıyor” sorusuna kendi verdiği cevap şöyle: “Sadece işçinin sırrını bildiği birtakım yollara başvurarak: günlük tayınlarını kısarlar; beyaz buğday ekmeği yerine çavdar ekmeği yerler; eti ya pek az yerler ya da hiç yemezler; tereyağı ve baharat için de aynısı geçerlidir; oğlan ve kız çocuklar çoğu zaman aynı pis yatakta uyumak üzere, bütün aile bir veya iki göz odaya sıkışmış halde yaşar; elbise, çamaşır ve temizlik masrafından tasarruf ederler; pazar eğlencelerinden vazgeçerler, kısacası, en acı yoksunluklara katlanırlar. Bir kere bu son sınıra varılınca, besin maddelerinde en küçük bir fiyat artışı, bir işsizlik, bir hastalık işçinin sefaletini artırır ve onu tamamıyla yıkar. Borçları yığılır, kredileri kesilir, elbiseleri, en zorunlu eşyası rehin konulur ve sonunda aile yoksullar listesine alınmasını ister.[9]

Asgari ücret zam haberini alınca kendi adıma biraz sevindim. Çünkü bu gidişle bunlar hiç zam yapmayacaklar diye düşünüyordum. Tabii ki yapılan zam yeterli değil. Fabrikayı ‘ha kapattık ha kapatacağız’ diyorlar, işten atmalar devam ediyor. Herkes tedirgin çünkü yeniden bir iş bulmak şu an çok zor. 4 ay önce çıkartılan kadın arkadaşlar halen işsiz. Hepsi ev geçindiren aileler. Bir sürü şeyden kıstık ama yine de doğrulamıyoruz. Ben çalıştığım için çocuğu servise vermiştim güvenle gidip gelsin diye. Çocuğu servisten aldık. Evde yanan 4 petekten üçünü kapattık, 1 taneyle ısınmaya çalışıyoruz. Kendim ekmek yapmaya başladım. Eşim kışın başından beri altı delik ayakkabıyla işe gidip geliyor. Yine de hiçbir şeye yetişemiyoruz. En çok çalışan biziz ama boğazımızı zor doyuruyoruz. Artık önümüzü göremez hale geldik.” (İstanbul, Tuzla)

Neredeyse iki yüzyıl sonra sadece işçinin erdiği bu sırra dair bilgimiz hiç değişmiş değil. Ancak onu kadınların mücadelesiyle, görünmeyen emeğini görünür kılma savaşıyla detaylandırmak gibi çok önemli bir kavrayış edinmiş bulunuyoruz. Nitekim, Emek Partisi’nin Raporu’na da yansıdığı üzere krizle birlikte artan yoksulluk genel olarak haneleri giderleri kısmaya iterken, kısılan bu giderlerin yarattığı yeni ihtiyaçları masrafsız bir şekilde karşılıksız emeğiyle gidermek de özel olarak kadınların sırtına yükleniyor. Diğer bir deyişle, kriz, öncesinde var olmayan ya da zorunlu olmayan bir takım yeni işler çıkarıyor. Örneğin, bir önceki dönemde kalitesiz ve ucuz ama satın alınabilir hazır giyim arzından yararlanabilen ailelerin bu giderden kısması kadınlar için giysi tamir etme, kırkyama yapma, küçülen kıyafet bulma vb. işler anlamına geliyor. Benzer bir şekilde, pahalılığı yüzünden hane bütçesinde zaten büyük bir gedik açan kişisel temizlik ve ev temizliği malzemelerini evde yapma, zorunlu malzemeleri almak için gerekirse saatlerce market market dolaşıp en ucuzunu bulma gibi gündelik yaşamı külfet haline getiren bütün işler krizin kadınlar için yarattığı angaryanın doğallaşan bir parçası:

Hangi ürün nerede indirime girmişse bunu takip ediyoruz ve market dolaşıyoruz. Örneğin şampuan hangi markette ucuzlamışsa onun haberini alıyoruz ve mahalle mahalle bugün bir markete şampuan almaya, yarın başka bir markete yağ almaya gidiyoruz. Fark 2 lira 4 lira da olsa bunlar için gün boyunca dolaşıyoruz.” (Tekirdağ, Çorlu)

Bunun dahi yetmediği koşullarda yaşayan kadınlar, ekmeği dahi ya evde yapar hale gelmiş durumda ya da sabahın şafağında “askıda ekmek” için uzun kuyruklara girmek zorunda kalıyorlar:

Kocamı 1.5 yıl önce trafik kazasında kaybettim. 7 yaşında ve 4 yaşında çocuklarım. Ara ara tekstilde çalışıyorum. Çalıştığım zamanlar küçüğü komşuya ya da kız kardeşime bırakıyorum. Uzun zamandır gidip bir dönem çalışıp, ihtiyacım kadar kazanıp bırakacağım bir iş bulamıyorum. Herkes işçi çıkarma derdinde. Çok zor durumdayım. Mahallenin yardımıyla geçiniyorum. Mesela ben uzun zamandır fırından askıda ekmek alıyordum ya da bir gün önceden kalan ekmekler daha ucuza satılıyor, onları alıyordum. Şimdi sabah 6’da kalkıp gitmezsem o ekmeği bulmak mümkün değil. O kadar çok rağbet var ki. Çocuğu da götürmek zorunda kalıyorum. Hava soğuk. Ya ekmeksiz kalacağız ya da hasta olacak.”(Bursa’da dönem dönem tekstilde çalışan 26 yaşındaki bir kadın)

Ücretlerin ve tasarrufların dahi yetişmediği ev ekonomisinde birçok kadın “ek gelir” elde etme arayışında. Ev temizliğine ve merdiven silmeye gitmek en sık rastlanan ek işlerin başında geliyor. Bunun yanı sıra mevsimlik bitki, sebze, meyve kurutup satmak, kına gecelerinde, düğün dernek vb. organizasyonlarda garsonluk yapmak, haftalık tütün sarmak, kozmetik ürünleri satmak karşımıza çıkan “ek gelir” elde etme amaçlı işler arasında. Evde mutlaka birinin ek işe gitmesi gerekiyorsa çocukların yaşı belirleyici olduğunu not etmek gerek; küçük çocuklu evlerde genelde erkekler ek iş ararken, kocaları işten çıkarılan kadınların ek iş araması sıradanlaşmaya başlamış durumda.

ANNELİK EZİYOR, EŞLER GERİLİYOR

En son perakende satış rakamları gösteriyor ki, geçtiğimiz yıllarda sosyal yaşamdan daralmaya başlayarak hanenin duvarlarına kadar dayanan tüketim davranışlarında sağlık ve gıda harcamalarından tasarruf boyutuna gelinmiş durumda. Eğitim, sağlık ve gıdadan yapılan kesintilerin kaçınılmaz olarak çocuklara yansıtılıyor oluşu, kadınların AKP döneminin neo-muhafazakâr söylemleriyle yeniden inşa edilen bir öznellik olarak ‘her şeye yetmeye kadir mukaddesatçı annelik’ rolünün altında ezilmesine neden oluyor. Türkiye’nin her yerinde adeta sözleşilmişçesine “Çocuğuma meyve dahi alamıyorum, eksik hissediyorum” cümlesinin eko yapması bununla ilgili. Mukaddessatçı anneliğin en ezici hâl aldığı durumlardan biriyse birden fazla çocuğun ihtiyaçları arasında öncelik sıralaması yapmak ve/ya bebeklerin dahi temel ihtiyaçlarını sağlıklı bir şekilde karşılayamamak. Çocuklarının dahi krize adapte olarak kantin masraflarından kısmaya gider olması durumu kutsal annelik gömleği giydirilen kadınların vicdanını sızlatan, kalbini sıkıştıran bir diğer gerçek.

Öte yandan krizin yarattığı ağır çalışma ve yaşam koşullarını, vagon yükü sürekli artan bir trenin lokomotifi gibi en önde göğüslemek zorunda bırakılan kadınlar, yaşları gereği sürekli maddi ve manevi ihtiyaç üreten çocuklara karşı tahammülsüzleştiklerinde, hatta şiddet eğilimi gösterdiklerinde suçluluk ve utanma duygusunu kendi içlerinde çözmeye çalışıyorlar. Aynı nedenlerin eşler arasında yarattığı gerilim sürekli bir şiddet tehdidi, boşanmayı ve intihar dürtüsünü tetikliyor.

Sosyalleşmek bir yana, kadınlar kendi bedensel bakımlarını lüks olarak gördüklerinden adet kanaması gibi doğal süreçlerin getirdiği ihtiyaçlarını en sağlıksız şekillerde görür durumdalar. Koskoca şirketlerin iflas ve konkordato ilan ederek baş edemediği ekonomik krizle hane içerisinde baş etmeye çalışmanın getirdiği “tükenmişlik ve çaresizlik”, çocuklarıyla ilişkilerindeki “eksiklik ve yetersizlik”, eşleriyle ilişkilerindeki “korku, kaygı, değersizlik” gibi duygular, kendilerine zaman ayıramamanın koşulladığı özsaygıdaki aşınmayla birleşiyor. Kriz, kadınların hayatında en çok bu duyguların belirlediği bir psikolojik şiddet olarak gündelikleşiyor.

BİRLİK, DAYANIŞMA, MÜCADELE: 1 MAYIS’A DOĞRU BULUŞMALARA DEVAM!

Kadınların bu ekonomik ve psikolojik şiddete verdiği tepkiler de yine kriz algısıyla sınıf bilinci arasındaki ilişkinin etkisiyle “şükürcü” ya da “teslimiyetçi” bir duygu durumundan sınıf kinine çeşitleniyor. Örneğin, ev temizliğine giden kadınlar işverenlerinin varlığıyla kendi yokluğu arasındaki uçuruma karşı hassasiyet kazanmış görünüyor. Bir diğer örnek de fabrikada yöneticinin kadın olması durumunda beklenen özel anlayışın karşılıksız kalması halinde bir erkek yöneticiye göre daha fazla hüsran yaratıyor olması. Çoğu kadının arzuladığı ama ütopik gördüğü; işyerindeki diğer işçilerle birlik olma durumu, daha çok direniş yaşanan yerlerde güvensizlik eşiği aşıldığı ölçüde gözlemlenebiliyor. “Sendikanın ne olduğu bilmeyen” ama “krizde sendikalı işyerinde işten atmaların daha zor olduğunu duyan”, kendiliğindenliğe bırakıldığında işyerinde sendikalaşma mücadelesini başlatmayacak ama elinden gelse sendikalı bir işyerine başlamak isteyen genç bir kadın işçi kuşağının, henüz bir eğilim olarak tarif edilemeyecek bir “merak” içerisinde olduğunu özel olarak belirtmek gerekir.

Mücadele eğilimleri güçlü olmayan ama güçlenmeye oldukça elverişli koşulların içerisinde yaşayan milyonlarca kadın, siyasal eğilimi, kriz algısı ve sınıf bilinç düzeyi ne olursa olsun aynı çalışma ve yaşam koşullarında yaşıyorlar. Emek Partisi’nin raporundan çıkan en önemli sonuç, kadınlar arasındaki parti çalışmasının bu gerçekten hareketle, artık bir kriz yönetme yöntemine dönüşen kutuplaş(tır)ma siyasetinin işçi sınıfı ve işçi kadınlar arasındaki etkisini hedef alması gerektiğidir. Bu hakları için kendiliğinden eylem ve hareket halindeki işçi kadınlara daha açıktan politik mücadele çağrısı yapmak ve giderek gericileşen tekelci sermaye ve onun siyasi rejimi “Tek Adam Yönetimi”ne karşı mücadele görevini kavratmak anlamına gelebildiği gibi, ister iktidarda ister muhalefette olsun, burjuva klikler arkasına yedeklenmeye çalışılan milyonlarca kadına gerçek toplumdaki asıl kutupların üretenler ile üretilenlere el koyanlar, sömürülenler ile sömürenler arasında olduğunu gösterecek her türlü politik teşhirin yoğunlaştırılmasını gerektirir. 1 Mayıs’a giderken işçi sınıfının bir yarısını oluşturan emekçi kadınlar arasındaki çalışmanın ekseni bu olmalıdır. Aksi hâlde rapor, verili gerçeklerin emekçiler adına yine ve yeniden tespitinden öteye gitmemiş demektir. 


[1] Budgets économiques des classes ouvrières en Belgique, Brüksel, 1855. (Aktaran: Marx, K. Kapital, cilt 1, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, 9. basım, İstanbul: Yordam Kitap, 2016, sf. 647-648)

[2] Burada özel olarak değinmekte fayda var; yapılan görüşmelerde nicel olarak ihmal edilebilecek ama nitel olarak kutuplaştırma siyasetinin etkisi altında olan ülke emekçilerinin çoğunluğunu temsil eden bir azınlık krizin nedenini ana muhalefet partisiyle açıklamıştır. Aynı kutuplaştırma tarafından çok kez kriminalize edilen Emek Partisi’nin ve üyelerinin, bu kesimle görüşme yapma olanaklarının önemli ölçüde kısıtlandığı, her iki kutbun etkisi altındaki milyonların ortak maddi koşullarını yansıtmak bakımından yeterli olan bu raporun siyasal eğilimleri ve bu eğilimlerin kriz algısı üzerindeki etkisini yansıtmak bakımından yetersiz olduğu hesaba katılmalıdır.  

[3] Aynı geçişkenliğin ters bir akıntıyla kitleleri tekelci sermayenin en gerici politikalarının ardında yedeklemesinin hâlâ güçlü bir olasılık olduğu da unutulmamalı tabi.

[4] Daha detaylı bir analiz için bakınız: Fulya Alikoç, “Referandum Eşiğinde Kadınlar”, Teori ve Eylem, Sayı: 4, Mart 2017.

[5] Burası, meta üretim süreciyle ‘insan üretimi’ olarak algıladıkları, bize göre indirgemeciliğe düştükleri yeniden üretim sürecini ayrık süreçler olarak ele alan feminist teorilerle Marksizmin en keskin ayrım noktalarından biridir.  Marksizme göre “Sermayenin değerlenme aracı olarak durmadan sermayenin parçası hâline gelmek zorunda bulunan, sermayeden kendisini kurtaramayan ve sermayeye kölece bağlılığı, yalnızca, kendisini sattığı bireysel kapitalistlerin değişmesiyle gözlerden saklanan emek gücünün yeniden üretimi, gerçekte, bizzat sermayenin yeniden üretiminin bir unsurudur. Yani, sermaye birikimi proletaryanın çoğalması demektir.” (Marx, Kapital, sf. 594)

[6]Din alanında insan nasıl kendi kafasının yarattığı şeylerin egemenliği altında ise, kapitalist üretimde de kendi eliyle yarattığı şeylerin egemenliği altında olur.” (A.g.e. sf. 600)

[7]Bu kategori, esas itibarıyla, iş bölümü yüzünden hareket yeteneklerinden yoksun, çaresizlik içinde kıvrananlar, bir işçinin normal çalışma yaşını aşmış insanlar, ve son olarak, sayıları tehlikeli makinelerin, madenlerin, kimyasal madde imal eden fabrikaların ve buna benzer yerlerin çoğalmasıyla birlikte kabaran sakatlanmış, dul kalmış sanayi kurbanlarından vb meydana gelir.” (Kapital, sf. 622).

[8] Marx, Kapital, sf. 188.

[9] Marx, Kapital, sf. 648

Warning: A non-numeric value encountered in /home/teoriveeylem/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 353