Sıla Altun

Ülkedeki ekonomik ve sosyal sorunlar derinleştikçe, bu sorunların baş müsebbiplerinden biri olan siyasal iktidarın “bir kez daha” seçilebilmiş olması açıklanmaya muhtaç olarak değerlendirildi. Bu ihtiyaç “seçmen davranışı” analizlerinde bir siyasal eğilim olarak milliyetçiliği anahtar bir konuma sürükledi. Burjuvazi açısından, pandemi sürecinde yaşanan ve bir buçuk yıl kadar devam eden ekonomik krizin etkileri ve başta Suriye olmakla birlikte genel olarak Ortadoğu, Orta ve Bastı Asya’dan gelen göçe karşı tepkinin ideolojik olarak bastırılması milliyetçiliğin çeşitli halk kesimleri içinde karşılık bulmasını gerekiyordu. Göçmen karşıtlığı her ne kadar AKP’nin başka nedenlerle birlikte oy kaybına neden olsa da sanayide göçmen emeğinin yoğunlaşmasıyla birlikte burjuvazi açısından işçi sınıfının bölünmesi, ücretlerin baskılanması bakımından işe yarar bir pozisyonda oldu. Millet İttifakı, Kürt sorununda geleneksel milliyetçi tutumu korumakla birlikte, genel olarak AKP karşıtlığı, özel olarak da göçmen düşmanlığı üzerinden güç devşirmeye çalıştı. Buna karşılık, Cumhur İttifakı’nın özellikle Kürt halkına karşı düşmanlık söylemleri, hem muhalefette güçlü bir pozisyon tutan hem de toplamda muhalefeti destekleyip güçlendiren HDP-Dem Parti’yi sürekli terörle iltisaklandıran söylemleri baskın ve etkili oldu.

Farklılaşan söylemler olsa da, seçim sürecinde seçmen davranışını anlama ve seçim taktiğinde milliyetçiliği kullanma, Cumhur İttifakı için de Millet İttifakı için de geçerliydi. Her iki ittifakta da milliyetçi köklere sahip ve milliyetçiliğin temsilcisi sayılacak partiler vardı. Cumhur İttifakı açısından MHP, Millet İttifakı açısından İYİP, bu iki kampta da kökten milliyetçi unsurların varlığını gösteriyordu. Bu durum, bazı değerlendirmelerin aksine, milliyetçiliğin tek başına seçim sonuçlarını değiştiren, halkın geniş kesimleri açısından sahiplenilmiş tek bir ideoloji olarak öne çıkmadığının işaretiydi. Ancak devletin bekası, özellikle iktidar konumunda olan AKP ve ortağı MHP’nin yerli ve millilik söylemleriyle seçim sürecinde milliyetçi histerinin yükseltildiği bir süreçte milliyetçilik tek başına seçim sonuçlarını değiştirmemiş olsa da seçime damgasını vuran unsurlardan biriydi.

Her iki ittifakta da milliyetçilik, başka ideolojilerle ve düşüncelerle harmanlanmadığı ölçüde bugünkü karşılığını alamazdı. Milliyetçilik, gündemimize daha yoğunlukla girerken örgütlü tek bir ideolojik kamp olarak girmekten ziyade, seçim sürecinin nasıl geçtiği ve sonucunun neden böyle olduğuna dair analizlerin bir parçası olarak seçmen davranışları üzerinden İslami ve seküler milliyetçilik olarak okundu. Bu analizlerde, ringin bir köşesinde AKP’nin başını çektiği Cumhur İttifakının, İslamcı söylem ve politikalardan, yerli ve millilik söyleminden gün geçtikçe daha çok etkilenen bir kesim vardı. Ringin öteki ucunda ise, bu kesimin dışında kalanlar; bir kısmı muhafazakâr, önemli bir kısmıysa seküler bir yaşam tarzına sahip ve burjuva muhalefeti destekleyenler vardı.

İktisadi temelleri ve programları hemen hemen aynı olan, milliyetçilik ideolojisinin sınıfların varlığını ve çatışmasını yadsıyan temel karakteristiği bakımından birbiriyle benzeşen bu iki ideolojik bloğun seküler ve İslami sıfatlarının karşı kaşıya getirilmesinde kadınlara adeta fiili bir turnusol kâğıdı işlevi yüklendi. Kadınların diledikleri gibi giyinmesi, kızlı-erkekli sosyalleşmesi, eğlenmesi, pek çok yerde de Atatürkçülük ile bağlantısı kurularak “seküler yaşam tarzı” gösterenleri oldu. Millî kadın voleybol takımını, nam-ı diğer Filenin Sultanları’nı, kendi deyimleriyle “Atatürk’ün Kızları”nı sahiplenmek, İslami milliyetçiliğe karşı siyasi bir duruş-direniş hissiyatına büründü. Buna karşılık, laiklik de AKP açısından uzun süredir, “muhafazakâr yaşam tarzı”na müdahale, yerli ve millî bir gösteren olarak başörtüsüne bir tehdit olarak yansıtıldı.

Bu görünürdeki karşıtlık, Türkiye’de milliyetçi ideolojinin, siyaset ve söylemin erkeklik özelliklerinin ön planda olduğu biçimde kurulduğu gerçeğini görünmezleştiren bir rol oynadı, oynuyor. Oysa her iki burjuva klik de yeri geldiğinde Cumhur İttifakı’nın bir parçası olan HÜDA-PAR gibi “kadınların sahiplendirilmesi” söylemiyle, yeri geldiğinde de Millet İttifakı’ndaki seküler milliyetçiler gibi göçmenlere karşı “kızlarımızı, kadınlarımızı koruyalım” şeklinde, kadınları ve kadınlığı kendi siyasetlerinin edilgen bir parçası yapmaya çalışıyor. Bu yazıda, Türkiye’de uluslaşma sürecinde özellikle de Cumhuriyetin ilk yıllarında milliyetçiliğin temel özellikleriyle kadınlara ve erkeklere nasıl roller ürettiğini, bunların İslami ve seküler milliyetçilikler tarafından nasıl devralındığını, yadsındığını ya da güncel çıkarlara uyumlulaştırıldığını, milliyetçiliğin seküler ve İslamcı versiyonlarının ortaklaşan ve ayrışan yönlerini ele alacağız.

 

Ana-Vatan, Baba-Egemen: Cumhuriyet’in Kuruluşunda Milliyetçilik

Ulus-millet oluşumu ile milliyetçilik arasındaki bağa ilişkin, ulusun mu milliyetçiliği doğurduğu, milliyetçiliğin mi ulusu “icat” ettiğine dair tartışmalar mevcuttur. “Milliyetçiliğin milleti icat ettiği” fikri, ideolojik üst yapıya sahi olduğundan daha fazla bir etki atfeden (örneğin postyapısalcı) bir iddiaya kadar genişletilebilmektedir. Bu pozisyonun tarihsel materyalist bir görüş olmadığı açıktır. Materyalist tarih anlayışına göre, istikrarlı bir insan topluluğunun paylaştığı ortak dil, ortak toprak, ortak bir kültür gibi temel tanımlayıcı unsurlardan oluşan ulus, söz konusu toplumun dayandığı iktisadi temelle bağı kurulmadan kavranamaz. Bu bağlamda, burjuva bir ideoloji olarak milliyetçilik ve cinsiyetlere atfettiği anlamlar “ulus nedir, ne değildir” türünden bir sorgulamada daha açık bir şekilde görülebilir.

Ulus edebi ve ezeli bir topluluk değildir. Ulusun oluşabilmesi için tarihsel olarak belli koşulların oluşmuş olması gerekir. Ulus, “belirli bir çağa, kapitalizmin yükseliş çağına ait bir kategoridir. Feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin gelişimi süreci, aynı zamanda insanların ulus olarak örgütlenme sürecidir.[1] Ancak uluslaşma süreçlerinde egemen olan milliyetçilik, ulusun kendisini tarih üstü gösterir. Mitleri tarihleştirir ve ulusun her bir ferdine empoze edilmeye çalışılan bilim-dışı resmi bir tarih oluşturur. Cumhuriyetin ilk on yıllarında Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi bunun bir örneğidir. Türklerin tüm medeniyetlerin atası olmaları, ezelden beri ordu-millet şeklinde örgütlenmiş olmaları, Türkçenin tüm dillerin kökeni olması gibi mitik argümanlar yaratılır. Bu “ortak köken” mitine cinsiyet rolleri eklektik bir şekilde dahil edilir. Türkçü milliyetçiliğin başlıca ideologlarından Ziya Gökalp, tekelci kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada henüz “yükselen kapitalizm” aşamasında olmanın bir zorunluluğu olarak “asrî”, Türk burjuvazisinin çıkarlarını korumanın bir gereği olarak da “millî” bir ulus anlatısı kurmanın getirdiği zorlukları İslam öncesi Türklerin dönemin batı medeniyetlerinden manevî üstünlüğünü kanıtlama çabasıyla aşmaya çalışırken eski Türklerin hem “dünyanın en demokrat kavmi” hem de “en feminist nesli” olduğunu iddia etmiştir.[2] Atatürk’ün ünlü vecizi “Bizce Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en saygın düzeyde, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır” bu iddianın resmileşmiş bir biçimidir. Böylece, asrî zamanların cinsiyet eşit(siz)liği sorunu ezelden beri Türk ırkında olmayan bir sorun olarak “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir toplum” şeklinde kurgulanan Türk milletinden dışsallaştırılır.

Ulus bir ırka ya da aşirete dayalı bir insan toplamı değildir. Ancak kurucu milliyetçilik etnosentrik bir millet tanımı yapar. Türkiye açısından da farklı biçimlerde yapay bir “Türk ırkı” oluşturulur. Türe ait biyolojik özellikler millîleştirilirken, millî özellikler de doğallaştırılır. Ortak köken mitini de destekleyecek şekilde, millî aidiyet kan bağı ile bağdaştırılır, milletin kudreti ve üstünlüğü “damarlardaki asil kanda” gösterilir. Bu asaletin asli taşıyıcısı, ırkın kurucusu, kollayıcısı ve siyasi egemenliğin temsilcisi olma rolü erkeklere zımni ya da açıktan atfedilirken, milletin biyolojik üreticisi olma görevi kadınlara özgülenerek doğallaştırılır.[3] Bu denklemde ırkın doğrucusu olan kadın, aynı zamanda onun millî yetiştiricisi ve terbiyecisidir. Bu millî göreve uygun ama çağın gereklerini de karşılayacak kadar modern bir kadın öznelliği tarif edilir; Türk kadını çalışkan, fedakâr, sabırlıdır. Modernizmin buna uygun yanlarını benimsemesi, bunu yetiştireceği çocuklara aktarması gerekmektedir. Yine Mustafa Kemal’in şu sözleri bu bakış açısını özetler niteliktedir: “Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

Bir topluluğun ulus olabilmesi için devlet olarak örgütlenmesi gerekmez. Ulusun tarihsel olarak oluşmuş bir topluluk olduğu gerçeğine karşın milliyetçi ideolojinin öne çıkardığı düşüncelerden biri de ulusun zorunlu olarak devlet olarak örgütlendiği düşüncesidir. Burjuvazi, egemen olabileceği bir ulus-devlet yaratabilmek ve meşruiyetini sağlamak için devlet-millet özdeşliğini savunmak zorundadır. Devlet-millet özdeşliği var sayıldığında, “doğuştan gelen” bir ulusa (ırka) ait olmak ile “sonradan kazanılan” bir ülkenin vatandaşı olmak da birbiriyle özdeşleşmeye başlar. Bu vatandaşlık kavramı, devlet olarak örgütlenmiş milletin tüm fertlerini sınıfsal pozisyonlarından soyutlar. Vatandaşlık her ne kadar resmi bir statü olsa da kişilerin ulusa dahil olmalarının bir yolu gibidir. Bu dahil oluş, gerçekte sınıfsal, ulusal-etnik ve cinsiyete dayalı var olan eşitsizliklerle gerçekleşir ama milliyetçi ideoloji bu eşitsizlikleri burjuvazi adına meşrulaştırıcı-düzenleyici bir işlev görür.

Özünde, büyük toprak sahipleriyle ittifak halindeki Türk burjuvazisinin egemenliği olan “siyasi egemenlik” bütün bir milletin egemenliğiymişçesine sunulur. Ne var ki, iddia edilenin aksine “kayıtsız şartsız” değildir. “Padişahın tebaası/kulu” olmaktan kurtulup Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olmanın getirdiği en temel siyasi haklardan biri olan oy hakkının kullanılmasında seçmen olarak “kayıt” altına alınmanın “şartı” erkek olmaktır. Dünyadaki 19. ve 20. yüzyıldaki pek çok örneği gibi, Türk ulus devletinin kuruluşunda da kadınlar bu siyasi haktan yoksun bırakılmıştır. Cumhuriyet’in ilk 10 yılında, sanayi üretimine, Osmanlı’nın din temelli eğitim sisteminin kaldırılmasından sonra “asrî” temelde yeniden örgütlenen millî eğitime, sanat ve kültür dünyasına, kısacası gelişmekte olan modern içtimai hayata katılımı teşvik edilen kadınların bu en temel bağıtlayıcı yurttaşlık hakkı tanınmamış, kadınlar millî egemenliğin ve iradenin tecellisi olarak sunulan meclisten dışlanmışlardır. Kadınlara oy hakkının kadınlarca “kazanılan” değil de egemenlerce “verilen” bir şey olduğu algısı pekiştirilerek, Türk devletinin pek çok ülkeden önce bu hakkı tanıdığı argümanıyla, hem evrensel bir sorun ve mücadele konusu olan kadının oy hakkı millîleştirilmiş hem de kadınların bu konuda verdiği mücadelenin, hatta bu uğurda Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan önce bir parti kurmuş oldukları gerçeğinin üstü örtülmüştür. Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınarak tatbik edildiği 1935’ten 2023’e, mecliste görev yapan 11 bin 961 milletvekilinin, sadece 715’i kadındır.[4]  Pek çok başka veri sunulabilir ancak sadece bu kıyasla bile, burjuvazinin kutsadığı “millî egemenliğin” erkek egemen/ataerkil karakteri oldukça açıktır.

Bu karakter, vatan olarak tanımlanan, sınırları belirlenmiş toprak parçasına edilgen kadınlık özellikleri atfedilmesinde de kendini gösterir. Milliyetçi ideoloji iç/dış ayrımı yaparken kadınlar da milletin sınırlarını çizmek açısından bu ayrımın maddi/manevi bir aracı olarak kullanılır.  Burjuvazinin egemenlik sınırlarını imleyen bu toprak parçası büyük çoğunlukla anne, bazen de sevgili olarak tasvir edilir. Ulus ise vatan üzerinde egemenlik sahibidir ve erkeklik özellikleriyle tasvir edilir. Ulusun himayesinde olan vatanın korunup kollanması bir erkeklik meselesi haline gelirken edilgen özellikleri vatan ile özdeşleştirilmiş kadının kendi haysiyetini korumak da millî bir mesele halini alır. Bugün hâlâ sınırlarda yazılı “Hudut namustur” sözü bu imgelemin tipik bir örneğidir. Kurulduğu günden bugüne Türk ordusu içerisinde bir paroladır.

Feodalizmin zirve ve çöküş döneminde yayılmacılığın savaş aparatı olan imparatorluk ordularının yerini, vatan bekçisi düzenli millî ordular almıştır. Millî ordu hem içeride sınıf hareketlerini bastırmanın hem de sınır dışındaki müdahalelere karşı ve başka topraklara müdahale ederek oranın iktisadi ve siyasi hayatına müdahil olmanın özel aygıtıdır. Burjuvazinin siyasal egemenlik mücadelesi verdiği ve kazandığı tarihsel dönemeçte, Sanayi Devrimi de savaşın biçimini değiştirmiştir. Sanayi burjuvazisi savaşı körüklemiş, askeri-sınai kompleksi ve savaş sanayisini bu biçimiyle geliştirmiştir. Bir yandan fabrikalarda çalışarak artı değer üretecek işçi kitlesine ihtiyaç duyulur. Diğer taraftan da bu artı-değerin yarattığı zenginliği burjuvazinin egemenliğindeki sınırlar içinde tutmak, hammaddeyi vb. korumak için savaşmaya hazır tüm erkek yurttaşların silah altına alınmaya hazır olduğu millî ordulara ihtiyaç vardır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk milliyetçiliği, bu ihtiyacın ideolojik hammaddesini de üretir. “Özellikle devlet ve milletle ilişkilendirilerek, ordulara özel bir anlam ve bir tür kutsallık kazandırılır. Tam tersi biçimde, geçmiş asker toplama usulleri ise yergiyle anılır.[5] Batı’daki kapitalist gelişim ve ideolojik yaklaşımları izleyen Osmanlı Jön Türkleri ve devamcısı İttihat ve Terakki millî ordu kurumunu tartışmışsa da asıl olarak, emperyalist bir savaştan sağ çıkmış, bir ulusal kurtuluş mücadelesinin henüz sonlandığı ve başka bir emperyalist savaşın ayak sesleriyle karşı karşıya kalındığı süreçte, 1930’larda Türk Tarih Tezi ile Türkler “ordu-millet” olarak yeniden tanımlanmıştır. Kadınlar, cephede hemşire ya da cephe gerisinde mühimmat fabrikalarında erkeklerin bıraktığı boşluğu dolduran ucuz işçiler olarak konumlandırılırken, Türk kültürünün bir uzantısı olarak tanımlanan savaşçılık ve askerlik, Türk erkeğinin doğal bir özelliği olarak propaganda edilir.

Bu durum, sadece sınır dışındaki diğer egemen uluslara karşı değil, aynı zamanda sınır içindeki “tehditler” için de geçerlidir. Devlet olarak örgütlenmiş egemen ulus burjuvazisi; ortak dil, ortak toprak (ulusal sınırlar) ve ekonomik yaşam (kapitalist gelişme) gibi niteliklerini egemen olmayan ulus ve etnik topluluklara dayatır. Bu baskı burjuvazinin ihtiyaçlarına göre ideolojik dayatma ve şiddet gibi farklı biçimler alır. Eğer egemen olmayan ulus, ulusal bir hareket olarak örgütlenmişse, egemen olan imha politikalarını devreye sokar. Savaş ve çatışmalarda, “siviller” yani eline silah alması muhtemelen olmayanlar -çünkü silah erkeklerin eline verilmiştir- olarak kadınlara yönelik yoğun cinsel saldırılar, kadının toplumsal konumunun bir yansıması olmakla birlikte bir ulusun başka bir ulusun “dokunulmazı” üzerinde egemenlik kurması anlamına da gelir. Bu çerçevede, ezilen ulusun biyolojik ve kültürel yeniden üreticisi konumundaki kadınlara yönelik özel saldırı taktikleri geliştirilir. Bu taktikler egemen ulusun ırksal saflığını korumak adına öjenist, ezilen ulusun nüfusunu kontrol altında tutmak adına demografik (Malthusçu) ve ulusal-siyasal birliğini engellemek adına manevî niteliklere bürünebilir. Örneğin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Türk kadını” için doğum kontrol ve özellikle de kürtaj “vatan hainliği” derekesinde ele alınırken, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt nüfusunun toplam nüfusa oranı Türk milletine yönelik bir tehdit olarak algılanmış, Milli Güvenlik Kurulu raporlarında bir “millî güvenlik” meselesi olarak ele alınmış, Kürtlere yönelik doğum kontrol yaptırımları gündeme gelmiştir. Ya da Kürt kadınlarına karşı, egemen ulusun bir savaş silahı olarak tecavüzün kullanılması ezilen ulusun “ruhsal biçimlenişine” bir saldırı niteliğindedir.

Ancak bunlara rağmen kuruluş dönemindeki milliyetçiliğin kapitalizmin gelişimi ve modernleşme sürecinde kadınların toplumsal hayata katılımını tamamen engelleyen bir işlev gördüğünü çıkarımını yapmak tek yanlı ve yanlış bir sonuç olacaktır. Kuruluş dönemindeki milliyetçilik, daha ziyade bu katılımın alanını imleyen, düzeyinin sınırlarını çizen ve düzenleyen bir pozisyon alır. Bu bakımdan, kadınlar iş gücüne, eğitime ve sosyal hayatın diğer alanlarına daha çok ama erkeklere kıyasla hâlâ eşitsiz katılır hale gelirken soyut ve biçimsel çoğu zamanda yasal çerçevede kadın erkek eşitliği gündeme gelmiştir. Yani kadın erkek eşitliği olarak ifade edilen şey, özünde burjuvazinin ve erkeklerin imtiyaz ve haklarının bir kısmının resmi olarak kadınlarla paylaşılmasıyla sınırlanmıştır. Bu sınırlar dahilinde Erken Cumhuriyet, dönemi, gelişmekte olan kapitalizmin ihtiyaçlarını da karşılamak üzere modernleşme bağlamında kadınları toplumsal hayata (sınai ve mesleki iş gücüne, sanat ve kültürel faaliyetlere vb.) çeker.

 

İslami ve Seküler Milliyetçilik: Devr-i Miras, Redd-i Miras

Her ne kadar seküler ve İslami milliyetçilik, Cumhuriyet’in bu ilk kuruluş dönemine olumlayıcı ve yadsıyıcı yaklaşımları bakımından karşıt iki kutup gibi görünse de aslında birçok yönüyle de benzerlikler taşırlar. Tek devletin, tek bayrağın, tek milletin olduğu söylemi İslami milliyetçilik ve seküler milliyetçilik açısından ortaktır. İslami ve seküler milliyetçiliğin bu en ortak özelliği, yani tekçilik, milliyetçiliğin evrensel karakterinden kaynaklanır. Sınıf karşıtlıklarının inkârı ve sınıf uzlaşısının dayatılması, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de milliyetçiliğin dayandığı ortak köken olarak karşımıza çıkar.  Cumhuriyetin kuruluş döneminde “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir toplum” olarak Türkçülük biçiminde formüle edilen milliyetçiliğin bu işlevi, bugün tekçi söylemlerde geçerliliğini korur. Böylelikle milliyetçilik, burjuva sınıfının egemenliğini tehdit eden unsurlara karşı toplumun tamamını bir şemsiye altında toplayıp bu tehlikeyi “aynı gemideyiz” lafı gibi, kendi çıkarları doğrultusunda püskürtebilir.

Ne var ki, Cumhuriyetin ilk yıllarında bu şemsiye işlevini gören etnosentrik milliyetçilik, yani Türkçülük, bugünün koşullarında burjuva egemenliğini kollayıcı işlevini tek başına yitirmiştir. Elbette bundan Türkçülüğün tamamen ortadan kalktığı anlaşılmamalıdır. Türkçülük, Cumhuriyet tarihinin çözülememiş en başat sorunlarından biri olan Kürt sorununda görünümleri çeşitlenmekle birlikte hâlâ iş başındadır. Tekelci kapitalizmin mutlak egemen olduğu günümüzde, sermayenin rahatlıkla ihraç edilmesi, yeni pazar alanları olarak sömürülecek ülkelerin kontrol altında tutulması için sınırların daha kolay aşılabilmesi gibi burjuvazinin değişen ihtiyaçları farklı ideolojilerle sentezlenen milliyetçilikleri gündeme getirmiştir.

Bu sentezlerden biri olan İslami milliyetçilik de homojen diyebileceğimiz bir bileşime sahip değildir. Ancak İslami milliyetçiliğin formüle edildiği Cumhur İttifakının merkezinde olan ve Millî Görüş Hareketinden gelen AKP her ne kadar buradan ayrılarak ayrı bir form almış olsa da bu hareketten devraldığı miras, ideolojik hammaddesinin din olmasıdır. AKP her ne kadar söylemsel açıdan, farklı kimlikler, farklı etnik kökenler ile inanç temelinde bir aradalık siyasetini ve “çoğulcu” bir siyaseti savunuyor gibi görünse de seküler özellikleri baskın olan kuruluş dönemindeki milliyetçiliğe ve onun etkilerine karşı yürüttüğü karşı atak, başka bir teklik ve ulusal kimliğin çevresinde oluşacağı başka bir merkez önermektedir ki bu merkez baskın olan İslam dinidir. Geleneğinden geldiği hareket ve 70’lerin sonlarındaki Milli Selamet Partisi kadar net bir şekilde ifade etmese de AKP, kuruluş dönemindeki milliyetçilikten farklı olarak etnosentrik/Türkçü bir yoldan ziyade, “ecdat” olarak kabul edilen Osmanlı’ya referansla ümmete dayalı bir ulus kimliği tanımlanmaya girişmiştir.

Yani bir zamanlar Türklük üzerinden kurulan ve sınıfsal ayrımı gözetmeksizin herkesin vatandaşlık bağlamında ait olabileceği ya da zorla dahil edildiği şemsiye, AKP açısından din temel alınarak ile revize edilmiştir. Bu biçimiyle çok uluslu, Ortadoğu’dan yoğunlukla göç alan bir ülkenin yurttaşlarının arasındaki sahte bir birlik kurulabilecek ve yaşanan sosyal ve ekonomik sorunlara merkezden din kardeşliği söylemleriyle müdahale edilebilecektir. Ancak, buradan anlaşılması gereken Türkçülüğün AKP tamamen terk edilmesi değildir. Her ne kadar AKP başlangıçta “Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık” gibi bir şiarı öne çıkartmış olsa da, gerek Türkiye’nin sınır dışında gerek sınırların içinde Kürt sorununa yönelik saldırgan politikanın meşrulaştırılmasında Türkçülüğe sırtını dayar. Yani İslami milliyetçilik açısından AKP’nin kurduğu politikada, bir yandan ulusal bilinç açısından dine yaslanılırken Türkçülük, burjuvazinin güncel ihtiyaçlarına göre çeşitli düzeylerde vurgularla öne çıkartılır. AKP’nin söyleminin görünürdeki milliyetçilik-karşıtlığından, “Türk Müslümandır” söylemine evrilmesi, ulus devletin kuruluş sürecinde ulusal bilinci kuran milliyetçiliğin eklektik bir biçimde, güncel ihtiyaçlar doğrultusunda İslamla sentezlenmekten kaçınılmadığını gösterir.

Bu yer yer Türkçü tonları olan “din/ümmet kardeşliği” söylemi, her ne kadar her biri başka telden çalıyor gibi görünse de Cumhur İttifakının içindeki diğer partileri de belli bir ölçüde bir arada tutma işlevi görür. Bu; ana hammaddesi Türkçülük olan, Soğuk Savaş döneminde Amerikan emperyalizminin katı bir anti-komünizmle besleyip büyüttüğü Alparslan Türkeş gibilerin kurucusu olduğu Türk-İslam sentezinin güncel temsilcisi MHP’nin, İslamcılığın ve Kürt milliyetçiliğinin gerici kanadını temsil eden HÜDA-PAR’ın ve yeri geldiğinde Milli Selamet geleneğinin temsilcisi Yeniden Refah Partisi’nin çıkar ortaklığı yapabildiği ittifakları da mümkün kılan eklektik bir sentezdir. Bu sentezde, özünde tekelci gericiliğin ortak çıkarlarını yönetme görevini üstlenen Erdoğan, ümmeti bir araya getirme görevi adeta tanrı tarafından verilmiş, aynı zamanda patriyark rolü biçilmiş bir lider olarak gösterilir.

Ancak tek başına ümmetçilik, bir ulusal kimliği kurabilmek için özellikle de tabanda direnç varken, çok da yeterli görünmez. Bu yüzden AKP, temeline dini alan ancak onu “yerli ve millî” söylemleriyle süsleyen bir yol izler. Bu yerli ve millilik; savaş sanayisi, teknoloji ve ekonomik alana dair yaygınca kullanılır bunun yanı sıra kendi iktidarına tehdit oluşturan ya da muhalefet eden kesimler de yerli ve millî olmamakla, emperyalizme ya da terör örgütlerine iltisakla suçlanır.

İslami milliyetçiliğin güncel cinsiyet imgeleri de bu bağlamda üretilir. Buna göre; “modern olmak,” seküler yaşam tarzı sürdürmek, kadın erkek eşitliği; Batı kökenli, emperyalist Batı tarafından en çok da kadınlara dayatılan bir fikir olarak propaganda edilir. Kadınlar açısından şiddetin önlenmesi ve kamusal alanda da eşitliğin sağlanmasına yönelik adımlar atılmasını şart koşan İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması, bunun pratik karşılıklarından biridir.

Düşman-dost, iç-dış güçler ve tehditler olarak ayrım yaparak kurduğu ümmetin dışında kalanları tehdit olarak ele alan İslami milliyetçiliğin, LGBTİ düşmanlığı da benzer bir örnektir. LGBTİ’ler AKP’nin milliyetçiliğinde tanımladığı ümmet kümesinin içinde yer almaz. Kısa ifadeyle, LGBTİ’ler “yerli ve milli” değildir. Bunun konu bakımından dikkat çekmemiz gereken yeri, LGBTİ’lerin emperyalist güçlerle ilişkilendirilmesi ve geleneksel ataerkil aile yapısının dışında kalmasıdır. Balkon konuşmalarından, yandaş gazetelere, hatta camide verilen hutbelere kadar bu propaganda yapılır. İktidarda olmanın sağladığı tüm olanaklar bu doğrultuda seferber edilir.

Seküler milliyetçilik ise İslami milliyetçiliğin aksine, üst siyasette toplanan söylemlerden ziyade tabanda, iktidar söyleminin dışında kalanların toplamına yönelik bir söylem üretir gibi görünür. Ancak her ne kadar bu milliyetçilik, sermayenin başka ihtiyaçlarına cevap vermek üzere dönüşüyor olsa da Türkçülüğü temel alır. Bu bakımıyla birden fazla partiye, güncel olarak AKP’ye dahi, ideolojik bir beslenme kaynağı sağlar. Seküler milliyetçi kamp içinde bulunan partiler, bu milliyetçiliğin çeşitli özelliklerine farklı düzeylerde vurgu yapar. Örneğin güncel olarak CHP açısından devletin “kurucu” partisi olması ve bunun üzerinden vatandaşlık temelinde ulusa dahil olma biçimi bazı dönemlerde daha öne çıkarken, İYİP ya da Zafer Partisi açısından Türkçü milliyetçiliğin etkileri daha net görülebilir. Kurucu dönemde hakim olmuş Kemalizme yönelik vurgular da bu partiler açısından çeşitlilik gösterir.

Kuruluş dönemi milliyetçiliğinin seküler milliyetçiliğe devrettiği etnosentrik Türkçü söylemler, Türkiye emekçi sınıflarının durumu açısından da tek başına yeterince kullanışlı değildir. Türkiye emekçi sınıfları, dolayısıyla en geniş seçmen tabanı içerisinde Türk olmayan unsurların artışı, Kürt ulusal mücadelesiyle birlikte diğer etnik unsurların da daha görünür olması İYİP ve Zafer Partisi gibi milliyetçi partilerin, Türkçülük söylemiyle tek başına iktidara gelmesini güçleştirmiştir. Bu partilerin Türkçü niteliği, ezilen ulusların mücadelesi, göçmen karşıtlığı ve dış politika söz konusu olduğunda kendini göstermeye devam ederken, bu güçlük kendini dayattığı oranda, anayasal yurttaşlık temelli ulusa dahil olma süreci öne çıkartılır.

Türkçü Zafer Partisi, görece daha ılımlı söylemler üreten İYİP, Türkçülüğün izlerini taşımakla birlikte “anayasal yurttaşlık temelinde milliyetçilik” ilkesinin esas olduğu ve Atatürkçülüğün öne çıktığı CHP ile temsil olunan seküler milliyetçilik, Millî Görüş Hareketi’nden gelen ve Atatürkçülük karşıtı Saadet Partisi ile muhalefet potasında durmak zorunda kalmıştır.[6] Bu ittifak kurma zorunluluğu, iktidardaki İslami milliyetçi ideolojinin İstanbul Sözleşmesi’ni iptali ya da LGBTİ karşıtlığı üzerinden giriştiği, kadınlığı ancak geleneksel-yerli- millî aile hücresi dahilinde kabul eden İslami-muhafazakâr söylem karşısında, Millet İttifakı içindeki milliyetçiliğin laiklik iddialarını zayıflatmaya yetmiştir.

Yukarıda saydığımız üzere, etnosentrik milliyetçiliğin günümüzdeki işlevlerini kısıtlayan nesnel gelişmeler, güncel seküler milliyetçilikte, Türkçülük niteliği özellikle de Kürtler, Ermeniler ve ülkedeki etnik olarak Türk olmayan diğer unsurlar söz konusu olduğunda korunsa da yurttaşlık bağı ile ulusa dahil olma düşüncesini ortaklaştırır. Burada Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki milliyetçiliğin devletçi karakteri, devlet-millet özdeşliğinin devamıyla mümkündür. Milliyetçi ideoloji açısından devlet, milletin kolektif kişiliği olarak tanımlanır. Bu özdeşlik, devletin sınıfsal karakterinin gizlenmesi için kullanılmaya devam edilir. Bugün açısından Türkiye’de seküler milliyetçilikte gördüğümüz şey de budur. Ancak milletin aktif, üretken üyesi olmak, aslî yurttaşlık erkek egemen temelde kurgulanmaya devam ederken, kadınlar hem asayiş-güvenlik açısından korunup kollanması gereken hem de sosyal politikalar açısından bağımsız yaşayamayan, desteklenmesi gereken edilgen yurttaşlar olarak kabul edilmeye devam eder.

 

Militarizm: Erkekliğin “Kitlesel Ayin”i

Milliyetçiliğin kökenleri ve yayılmasını inceleyen siyaset bilimci Benedict Anderson, ulusu, Marksizm-Leninizm’deki tanımını çağrıştıracak şekilde tarihsel kökleri olan “toplumsal olarak inşa edilmiş topluluklar” olarak kavramsallaştırırken kapitalizmin basın, medya ve yayıncılık tekniklerini geliştirmesiyle ulusu bir “hayali cemaat” olarak kurgulandığını ifade eder. Milliyetçi fikirlerin eşzamanlı olarak yayılması ve tüketilmesi bir “kitlesel ayin” hissi yaşatır.[7] Milletin oluşumu ve devamlılığının sağlanmasında milliyetçiliğin işlevine dair Anderson’un medyaya atfettiği rolü, bütün bir burjuva propagandasına genişletmek olanaklıdır.

İnternet teknolojisinin sağladığı -Anderson’un örnek verdiği günlük gazetelere kıyasla- anlık iletişim olanaklarını açtığı, dolayısıyla propagandaya eşzamanlı maruz kalma durumunu muazzam ölçüde geliştirdiği günümüz koşullarında, Türkiye’de milliyetçiliğin tarihsel bir unsuru olagelmiş militarizmin resmi ve gayri resmi biçimleriyle erkekçe bir “kitlesel ayin” yaşattığını söylemek yanlış olmaz.

Bu militarist tahayyül, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkçülük ile İslam ideolojisinin tarihsel senteziyle oluşturulmuştur. Militarizasyon, İslam öncesi Türk toplumlarına atıfla yapılan “ordu millet” tarifine paralel olarak, 1926’dan itibaren liselere verilen askere hazırlık dersleri gibi çeşitli yöntemlerle Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlamış olsa da, asıl gelişimini, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Demokrat Parti döneminde yaşamıştır. Türk milliyetçiliği, İslamla sentezlenerek SSCB karşıtı ve ABD emperyalizmine bağımlı bir militarizasyon projesinin unsuru haline gelmiştir. ABD’de eğitim alan subaylar tarafından 1952’de Özel Harp Dairesi olarak da bilinen Seferberlik Tetkik Kurulu kurulmuştur. Aynı süreçte Türk-İslam sentezci düşünceler yaygınlaştırılarak, militarizasyon resmi alandan ve  millî ordudan gayri-resmi alana yani paramiliter örgütlenmeye doğru genişletilmiştir. Paramiliter güçler, burjuva hukukunun sınırlarına takılmadan hem işçi sınıfı hareketinin hem ezilen ulus hareketlerinin bastırılmasında büyük bir rol oynamıştır.

Darbe dönemlerinde bu gayriresmi aygıtlar aracılığıyla komünistlere, işçi önderlerine ve Kürtlere karşı yoğunlaştırılan militarist şiddet, egemen sınıfın pek çok özelliğinin yanı sıra erkek egemen karakterini de dışa vurur. Uygulayanın ya da uygulananın cinsiyeti fark etmeksizin, burjuvazinin egemenliğini tehdit eden unsurların ruhsal ve bedensel bütünlüğünü parçalamayı hedefleyen işkencelerde cinsel organların özel olarak hedef alınması çarpıcı bir örnek olarak verilebilir.

Bugün de hem seküler hem de İslami milliyetçiliğin ortak niteliği olan militarizm, resmi anlamda “terörle mücadele” ve sınır ötesi operasyonlara yaklaşımda kendini gösterir. Militarist propagandaya maruz kalan erkekler kendilerini bu alanın doğal bir mensubu olarak görür ve askerlik erkeklerin paylaştığı kitlesel bir ayin gibi kurgulanır. Ordu, Türk-İslam düşüncesinden hareketle peygamber ocağıdır. Asker erkeklere tanımlı şehadet mertebesi, erkeklerin erişebileceği en üst mevki olarak ifade edilir. Resmi ve gayri resmi silahlı kuvvetler, ulus içindeki erkeklere ayrılmış, kadınların ve LGBTİ’lerin dışlandığı bir alan oluşturur. Kadınlara kalan ise bu senaryoda, vatan için şehit olacak bu kitlesel ayinin parçası çocukları sürekli üretmek ve asker doğurmaktır.

Kadınların ezilen cinsiyet konumunun pekiştirilmesi o kadar ileri gider ki kadınlar militer ve paramiliter güçlerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü nesnelere indirgenir. Siirt’te İpek Er’in Uzman Çavuş Musa Orhan’ın tecavüzüne ve tehditlerine maruz kalması, sonunda intihara sürüklenmesi bu duruma bir örnektir. 90’lı yıllardan günümüze Kürt illerindeki operasyonlar bugün herkesçe bilinmektedir. Yakın zamanda, Hendek savaşları döneminde, Jandarma Özel Harekat ve Polis Özel Harekatçıların yıkılan evlerde kadın iç çamaşırlarıyla fotoğraflara poz vermesi, “Aşk bodrumda yaşanıyor güzelim” türünden duvar yazıları, kadınların cinsel nesnelere indirgenmesinin, Kürt ulusunu ezmenin de bir yöntemi olarak kadınları aşağılarken Türklükle birlikte bir “erkeklik yüceltisi” yapmanın daha çarpıcı bir örneğini gözler önüne serer.

Erkekliğin milliyetçilikle kutsanmasına, yakın zamanda tahliye edilen Ogün Samast’ın işlediği Hrant Dink cinayetindeki militer tavır da sembolik bir örnektir. Samast, Samsun otogarında yakalandığında ve gözaltına alındığında polisler Samast’ın eline bir Türk bayrağı tutuşturup, “Aslanım benim, aferin Ogün”, “Abine şöyle güzel bir poz ver”, “Hadi koçum gül bakalım” sözleriyle nasıl kahraman gibi karşılandığı hatırlanacaktır.[8] Bu olay, uzun süre Ülkü Ocakları tarafından Türk düşmanlığı yaptığı iddia edilerek hedef gösterilen, milliyetçi ideoloji tarafından iç düşman olarak tanımlanan bir gazeteciyi öldürmek, vatanı ve milleti şiddet yoluyla korumak, milliyetçilik açısından erkekçe bir davranış olarak karşılanmıştır. Ogün Samast, “milleti için” işlediği siyasi cinayet sonrasında artık çocukluktan erkekliğe adım atmışçasına bir ritüelle karşılanır.

Sanayi Devrimi ile savaşın biçimi ve araçlarının de değiştiğini belirtmiştik. Savaşlar artık büyük çoğunlukla süngü savaşı şeklinde gerçekleşmese de bir erkeklik yüceltisiyle birlikte milliyetçiliğin örgütlenmesinde bugünkü İHA ve SİHA’lar yine benzer bir etki yaratır. İslami milliyetçiliğin iktidardaki temsilcisi AKP, milliyetçi söylemlerini bir ölçüde savaş teknolojisi üzerinden kuruyor, yayılmacılığı buradan meşru kılıyor. Ne kadar F-16 alındığı, nerelerin SİHA’lar ile bombalandığı, “millî gururu” artıracak bir biçimde propaganda ediliyor. Bu yapılırken “ana vatana” yönelik tecavüz tehditlerinin erkek olarak tahayyül edilmiş millet tarafından bu teknoloji ile engellendiği ima edilmiş oluyor. Savaş teknolojileri savunma amaçlı kullanılmaktan ziyade iktidarın “Osmanlı imparatorluğunun daha önce hâkim olduğu topraklarda tarihsel ve kültürel (özellikle Sünni İslam) bağlara dayanarak bugün yeniden egemen olmayı, en azından bu topraklar üzerinde devam eden paylaşım mücadelesinde söz/pay sahibi[9] olmasının bir aracı olarak da kullanılıyor.

Osmanlıcı yayılmacılık propagandasıyla dışa dönük, saldırgan nitelikteki bu milliyetçi militarizasyon karşısında, seküler milliyetçiliğin temsilcileri muhalefette olmanın zayıflıklarını taşıyor. Yayılmacılığı “millî güvenlik” ve Kürt düşmanlığını “terörle mücadele” konseptleri üzerinden kurduğu sürece iktidara yedekleniyor, kendi söylemini güçlendirmekten ziyade iktidarın söylemini güçlendiriyor. Bu yüzden ondan farklı olarak, içe dönük savunmacı bir milliyetçi-militarist söylemle göçmen sorununu kullanıyor. Doğrudan karşısına İslam ideolojisini almamakla birlikte, Ortadoğu ve İslam ülkelerinden gelen göçmenler “dış tehdit” olarak nitelendiriliyor, kriminalize edilerek iç güvenlik sorunu haline dönüştürülüyor. Bunu yaparken oklarını da göç sorununa neden olan askeri müdahaleleri hedefe alarak değil -çünkü kendisi de bunu destekliyor- ama ülke içinde kontrolsüzce artan göçmenler ve bu hızlı artışın yarattığı sosyal ve iktisadi sorunlar üzerinden iktidara yöneltiyor.

Muhalefette Türkçü temelleri olan partiler açısından göçmenlerin sayıca fazlalaştıkça demografik bir dönüşüm geçirileceği, Türk ırkının yapısını bozacağı endişesi yaygınlaştırılıyor. Atatürkçü CHP ise kuruluş dönemi milliyetçiliğinin karşısına aldığı eski düzenin (Osmanlı ve şeriatın) yeniden cihadist bir dönüşümle AKP tarafından geri getirileceği ve Türk ulusunun egemen pozisyonunu kaybedeceği korkusunu örgütlüyor. Tüm bu göçmen karşıtı söylemlerde, tehlikeli tasavvur edilen göçmenlerin büyük çoğunlukla erkek olduğu kabulüne dayanıldığını görüyoruz. Göçmenler tarafından “Türk kızlarına/kadınlarına” karşı işlenen ya da işlendiği iddia edilen özellikle cinsel şiddet suçları, yapısal ve sistematik bağlamından koparılarak, “millî güvenlik” bağlamına oturtuluyor. Yerli-göçmen ayırt etmeksizin tüm uluslardan kadınların güvenli yaşam talebi kadın mücadelesinden koparılarak milliyetçi siyasete alet ediliyor, “namusun korunması” imasıyla milliyetçilerin sorumluluğu haline getiriliyor ve milliyetçi erkekler “aksiyon” almaya davet ediliyor.

 

Bitmeyen Kavga: Eşitlik

İslami ve seküler milliyetçiliğin, milliyetçi siyaset içinde kadının nasıl ele alındığı ve kadınlığın nasıl yeniden inşa edildiğine dair belli ortak özelliklerinin yanı sıra “kadın erkek eşitliği” söylemlerinde ayrıştığı gözlemleniyor. Bugün seküler milliyetçilik, hâlâ Cumhuriyet’in kuruluş döneminin “modern ve millî” paradigmasında üretilen biçimsel/yasal eşitlik anlayışına sırtını yaslarken İslami milliyetçilik bu anlayıştan kopmuş, soyut olarak tarif edilen bu eşitliği dahi yadsır duruma gelmiş bulunuyor.

Tüm dünyada yükselen sağ ve neofaşist hareketlerle birlikte daha da çok tartışma konusu olan aile, Türkiye açısından da iktidarın gün geçtikçe daha fazla üzerine düştüğü, adına çalıştaylar örgütlediği, lise ve orta okullarda hakkında ders açtığı bir vurgu haline geldi. Bunda kapitalizmin gelişimiyle feodal bağların da kırılmasıyla modern toplumun hücresi olarak egemen olan çekirdek ailenin sosyo-ekonomik koşullar yüzünden sarsıntılar yaşıyor olması bir etken. Bu sarsıntılara karşılık iktidar, anne-baba ve bol çocuktan oluşan muhafazakâr çekirdek aileyi, LGBTİ ve kadın özgürlük mücadelesi karşısında bir kale gibi savunuyor. Son süreçte bu savununun, aileye yüklenen sosyal güvenlik kurumu işlevlerini meşrulaştıracak şekilde geçmişe bir özlem de atfedilerek “geniş aileyle bütünleşik çekirdek aile” gibi formüllerle genişletildiğini görüyoruz. Gelenekçi ve dini referanslarla bir siyaset kuran iktidar, siyasetini yeniden üretebilmenin bir yolu olarak aileyi kendi değerlerine göre şekillendirmeye çalışıyor. Bunun yanı sıra yoksulluğun artması, devletin çocuk ve yaşlı bakımı, sağlık gibi birçok sosyal hizmetten elini çekmesi, çekirdek ailenin sınırlarını zorluyor. Yakın akrabaların dahil olduğu geniş aile yapılanmasına ihtiyaç duyuyor. Tabi bu ailenin içinde kadının erkeğe, küçüğün büyüğe tabiiyeti yeniden üretiliyor. Yasal olarak erkek “ailenin reisi” statüsünü kaybetmiş olsa da erkek egemenlik ailenin geleneksel anlamda yeniden kuruluşuyla güçlendiriliyor. Kadın ve erkeklerin geleneksel rolleri, İslam’daki yaradılış mitine de başvurularak “fıtrat” tarifiyle yeniden İslam temelinde normalleştiriliyor.

Yaradılış mitine başvurulması ve toplumsal yaşamın düzenleyici ögesi olarak İslam ön plana geldiğinde, cinsiyetler arasındaki eşit(siz)lik artık söz konusu olmuyor. Cinsiyet eşitliği yerini, İslam’ın belirlediği fıtrata uygun adalete bırakıyor. Seçim sürecinde Cumhur İttifakı’nın ortağı Hüda-Par’ın Kadın Kolları Yönetim Kurulu’ndan Zehra Çiftçi’nin yaptığı açıklamaları hatırlayalım: “Rabbimiz insanı erkek ve bir dişiden yaratmıştır. Kadın Allah’ın yarattığı iki cinsten biridir. Kadın insandır, evlattır, kardeştir, annedir. Yaşı ve konumu ne olursa olsun değerlidir. Biyolojik, fizyolojik ve psikolojik özellikleri itibariyle şahsına münhasır olan kadın toplumları kuşatan modernite etkisiyle eşitlik ve cinsiyet ayrımcılığı kılıfı adı altında özünden uzaklaşmıştır.”[10] Hüda-Par’da daha net bir şekilde görünen fıtrat tartışması ve İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme aşamasında ve sonrasında daha sık bir şekilde duyduğumuz eşitliğin adaletsizlik olduğu fikrini esas alan “cinsiyete dayalı adalet” mefhumu AKP ve Erdoğan’ın da kadınlara yönelik tartışmalarında sıkça başvurduğu bir söylem.

Cinsiyetler arasında bir eşitliğin fıtrat gereği gerçekleşmeyeceğini vurgulayan İslami milliyetçilikte Batı toplumlarındaki hak kazanımları da anti-kapitalist bir hamaset etrafında hedefe konuluyor. Ancak kapitalist üretim tarzının kendisi hedefe alınmazken, onun toplumsal ilişkilerde ve cinsiyetler arasındaki ilişkilerde yarattığı değişim ve hakların ilerlemesi sorun ediliyor. Bir yandan iş ve aile yaşantısının uyumlaştırılması bahanesiyle kapitalistlerin ihtiyaç duyduğu esnek çalışmayı sağlamlaştırma hamleleriyle birlikte nafaka ve boşanma gibi medeni haklara saldırılması bu ikiyüzlülüğün bir göstergesi. Özellikle kürtaj ve üreme haklarına yönelik “Batı’nın dayatması” sözleri, 6284 sayılı Kanun’a yönelik hedef göstermeler, kapitalizmin kadınların toplumsal hayata katılımının önündeki feodal engelleri görece kaldırmasının ve mücadele ile kazandığı kendine dair söz söyleme hakkının İslami milliyetçilik açısından kabul edilemez olduğunu gösteriyor.

Ulusal kimliğin ve toplumsal yaşamın İslami ilkelere göre dizayn edilmesinde eğitimde atılan adımlar da yabana atılmayacak niteliktedir. Ailenin güçlendirilmesi söylemiyle özellikle kadın üzerinden “geleneksel değerler” adı altında İslami milliyetçi ideolojinin aktarımını sağlamaya yönelik hamlenin yanı sıra, eğitim sisteminin seçmeli dini derslerle, tarikatlar ve cemaat bağlantılı vakıflarla yapılan MEB protokolleriyle dönüştürülmesi de İslami milliyetçilik açısından kendisini hâkim düşünce olarak kılma yöntemlerinden biri.

Seküler milliyetçilik ise İslami milliyetçilikten farklı olarak soyut cinsiyet eşitliği söylemini üretmeye devam ediyor. Kadın hareketinin de etkisiyle aile içi şiddetin önlenmesi, kadının güçlendirilmesi, cinsiyetler arası eşitliğin sağlanması bunlardan başlıcalarıdır. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılma sürecinde burjuva muhalefetin takındığı savunucu tutum, kadın hareketinin etkisiyle gerçekleşmiştir. Oysa seküler milliyetçilik açısından da cinsiyetler arası eşitsizlik sistemsel bir sorun olarak görülmez. Daha ziyade, kadın ve erkek arasındaki uçurumun doğru politikalarla engellenmemiş olması öne çıkarılır. Eşitsizlik, bu şekilde, sistemin getirdiği bir yapısal bir sorun değil de politikalardan kaynaklanan bir sorun olarak ele alındığında ise kadın hareketinin etkisinin kaybolduğu ya da güçsüz kaldığı koşullarda şiddete karşı olan tavır da hamasi söylemler ile sınırlı kalır.

Evet, CHP ve İYİP’in parti programlarında da kadına yönelik şiddet büyük bir sorun olarak tarif edildiği doğrudur. İYİP programında kadına yönelik şiddet ve cinsel istismar “terör” faaliyetleriyle eş tutulur, “toplumun vicdanını kanatan suç” olarak ele alınır.[11] CHP’nin programında ise, “Kadın sorunu bir demokrasi, insan hakları ve eğitim sorunudur. Kadınlarımıza her alanda fırsat eşitliği, çağdaş laik demokratik Cumhuriyetimizin var olma koşuludur” denmektedir.[12]

Kadınların toplumsal yaşama katılımlarını artırmak için burjuva muhalefette yer alan birçok partinin programında eşitsizliğin sebebi olarak doğrudan ifade edilmese de kadınların istihdamda yeteri kadar yer almaması imaları yer alır. Meslek kurslarının açılması, halk eğitim merkezlerinin kurulması, okur yazarlığın artırılması gibi politikalar bulunur. Kadınlar, üretimin ve bereketin simgesi şeklinde yüceltiliyor gibi görünür.

Bununla birlikte, kadınların erkeklerle tam eşitlik içinde olduğu bir toplumsal üretim biçimi tartışılmaz. Aile içindeki cinsiyetlere dayalı iş bölümü kadınların istihdama katılmasını seküler milliyetçiliğin kadınlığı kurduğu şekliyle sınırlandırır. Hane içindeki bu iş bölümünde kadın ve erkek birbirinin tamamlayıcısı olarak sunularak ezen-ezilen cinsiyet ilişkisi yok sayılır ya da doğallaştırılır. Ücretli emek piyasasında erkeğin, sermaye birikiminde önemli bir uğrak noktası olan emek gücünün yeniden üretimde kadının pozisyonu sabitlenir, ev içi angaryanın yükü kadınların sırtından tamamen alınmaz. Sorunun kadın ve erkeklerin uyum içinde yaşayabileceği belli yasal haklar ve düzenlemeler kurulduğunda çözüleceği ima edilir.

Eğitim, İslami milliyetçilikte olduğu gibi seküler milliyetçilik açısından da toplumu yeniden biçimlendirmenin bir aracı olarak görülür. Bu noktada eğitimin “laikleştirilmesi” söylemleri özellikle son dönemde iktidarın hamleleriyle daha öne çıkar. Ancak seküler milliyetçi söylem, İslamcı eğitime karşı, Atatürkçü, millî değerlere sahip, modern teknolojinin gereklerine uygun bir nesil yaratımının parçası olarak eğitimin “yeniden millîleştirilmesi” için adım atacağını belirtir.

Görüleceği üzere, İslami ve seküler milliyetçilik arasında belirgin farklılıklar olsa da bu iki tür milliyetçilik de toplumu burjuvazinin farklı klikleri açısından kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirmenin bir aracıdır. Kadınlar açısından milliyetçiliğin farklı biçimleri düzeyleri değişse de onları aile içinde tanımlayan, ucuz iş gücü olarak gören, hak aradığında ve bu milliyetçiliklerin kurdukları kadınlığın dışına çıktıklarında deyim yerindeyse şeytanlaştıran bir pozisyondadır. Burjuva sınıfın “vatan” olarak adlandırdığı ama aslında genel olarak tüm emekçilerin ve özellikle de kadınların o vatan üzerinde söz sahibi olmadığı bir gerçeklik içinde kadınların eşitsiz konumu toprak parçasını kutsallaştırmak için kullanılır. Sınıfsal karşıtlıkların ümmetçilik ya da burjuva yurttaşlık bağlamında görmezden gelinmesi, kadın ve erkek açısından da var olan eşitsizliğin farklı düzeylerde görmezden gelinmesine sebep olur. Görünen o ki, biri açıktan eşitsizliği ve kadının yaşam haklarının daraltılmasını savunan bir milliyetçilik, diğeri de seküler, yasal-biçimsel eşitlik söylemleri içinde toplumsal eşitsizliği yeniden örgütleyen bir milliyetçilik. Gerçek eşitlik talep eden kadınlar açısından ikisi de bir seçenek değildir.

 

 

[1] Stalin, J. (1913/2006) “Marksizm ve Ulusal Sorun”, Lenin ve Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 19

[2] Gökalp, Z. (1968) Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları, İstanbul, sf. 138, 148.

[3] Yuval-Davis, N. (2014) Cinsiyet ve Milliyet, İletişim Yayınları, İstanbul, sf. 23

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Türk_siyasetinde_kadınların_yeri#Milletvekilleri

[5] Ünal, M. E. (2015) “Erken Cumhuriyet Döneminde Gençliğin Militarizasyonu: Askerliğe Hazırlık Dersleri”, Siyasal Bilimler Dergisi, 3(1), 81–102. https://doi.org/10.14782/sbd.2015112079

[6]     Muhalefet ittifakının eklektik karakteri, bileşenlerin ne kadar zayıf ve kırılgan bağlarla birlikte durduğu, yerel seçimlere giderken İYİP’in ittifakta yer almaması, Meral Akşener’in iktidardan ziyade burjuva muhalefeti hedef almasında görülmüştür.

[7]     Anderson, B. (1995) Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Metis Yayınları, İstanbul, sf. 50.

[8] Arslan, B. (2023) “Arşiv unutmaz! Samsun’da Ogün Samast’ı “Aslanım Benim” Diye Karşılayan Polisler terfi almıştı”, https://tele1.com.tr/arsiv-unutmaz-samsunda-ogun-samasti-aslanim-benim-diye-karsilayan-polisler-terfi-almisti-953397/

[9] Karataş, Y. (2023). “Türkiye’de Faşist Hareketin İdeolojik Dönüşümü-2”, Teori ve Eylem. https://teoriveeylem.net/tr/2023/03/27/turkiyede-fasist-hareketin-ideolojik-donusumu-2/

[10] Ekmek ve Gül (2023) Hüda Par Kadın Politikalarını sıraladı: “Kadın ve Erkeğin Eşit Olması Adil Değil”, https://ekmekvegul.net/gundem/huda-par-kadin-politikalarini-siraladi-kadin-ve-erkegin-esit-olmasi-adil-degil

[11] İYİ Parti̇ Programı. https://iyiparti.org.tr/storage/img/doc/iyi-parti-guncel-parti-program.pdf

[12] Cumhuriyet İçin Değişim Cumhuriyet Partisi Parti Programı. https://content.chp.org.tr/file/25201.pdf