Fulya Alikoç

 

Giriş

Türkiye’de kurulu burjuva cumhuriyet ilk yüzyılını geride bırakıyor. Bu bir asırlık sürecin son 20 yılı ise, kendi içinde yaşadığı tüm dönüşümlerle birlikte tek bir partinin tartışmalı da olsa seçimlerle iktidara geldiği, son beş yılı “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçişle birlikte büyük oranda işlevsizleştirilmiş olmakla birlikte biçimsel olarak parlamenter bir sisteme dayanarak hükümet ettiği bir dönem olarak yaşandı. Matematik ortada; bir yüzyıllık zaman diliminin beşte biri AKP hükümetleriyle geçti. Bu, ülkedeki burjuva demokrasisinin niteliklerinde ve toplumsal dokuda uzun erimli etkilerde bulunması kaçınılmaz bir süreçti. AKP, kendi karşıtına ülke tarihinde toplumsal dokunun uzun süre belirleyeni olmuş bir başka siyasal dönemi ve aktörlerini, Erken Cumhuriyet dönemini ve “kurucu elit” kadroları koyarak iç politikanın yeniden dizaynına girişti. AKP halktan uzak, “yerli ve milli” değerleri ayaklar altına alan, toplumun geleneklerini hiçe sayan ve modernleşme adımlarını zulmederek atan bu “kurucu elit” imgesini sürekli canlı tuttu. Tek Parti döneminin bütün anti-demokratik uygulamalarını tarihsel bağlamından da koparacak şekilde bugünün CHP’siyle kesintisiz bir ilişkilendirme yoluna gitti ve sürekli bir “hesaplaşma” retoriği kurdu.

AKP hükümetleri boyunca burjuva muhalefetin lideri konumunda olan CHP ise bu retoriğin etki alanını kıramadı. Parti söylemlerinde laiklik vurgusunun zayıflatılması, başta toplumun muhafazakâr kesimlerine yönelik “helalleşme buluşmaları” ve son kertede sağa kaymış bir zeminde siyaset üretme ve sağ partilerle ittifaka girişme tam da bu retoriğin etki alanında kalmanın gösterenleri.

AKP’nin genel olarak erken Cumhuriyet, özelde İttihat ve Terakki ve onun devamcısı olarak ele alınan Kemalist kurucu elitle hesaplaşması ile buna karşılık da CHP’nin giderek bu hesaplaşmanın etkilerini kırmaya dönük cılız helalleşmesi arasında ortaya çıkan gericilik-ilericilik, laiklik (sekülerlik)-muhafazakârlık, modernite-gelenekçilik gibi ikiliklere, başka pek çok şeyle birlikte, kadınların toplumsal konumu konu ediliyor. Burjuvazinin siyasi egemenliğini tehlikeye atmayacak ölçüde yürütülen bu yüzeysel tartışmalar; iktidarın etkisi altındaki cenahta en uç noktası “CHP iktidara gelirse başörtümüz çıkacak, eski zulüm dolu günlere geri dönülecek” türünden duygular dolaşıma sokulurken burjuva muhalefetin etkisi altındaki cenahta “şeriat gelecek” korkusu yaygınlaşıyor. Görünürde, her iki kutupta “eskiye dönüş” kaygısı olsa da geriye dönülmesinden korkulan “eski”, ilkinde erken Cumhuriyet dönemi ikincisinde modernleşme öncesi Osmanlı dönemi olmak üzere farklı dönemleri ve anlamları işaret ediyor.

Erken Cumhuriyet döneminde, genelde, saltanatın ve hilafetin kaldırılması, egemenliğin millete verildiği yeni bir anayasa, uygulamaya konan modern ve burjuva anlamda laik eğitim sistemi (Tevhid-i Tedrisat Kanunu), evliliğin modern temelde tek eşli ve her iki cinsiyet için boşanma haklarıyla birlikte devletin düzenlemesine açık kılan Türk Medeni Kanunu, özel olarak kız çocuklarının zorunlu milli eğitime katılmaları, üniversitelerin genç kadınlara açılması, nihayetinde kadınlara seçme ve seçilme hakkının önce yerel yönetimlerde sonrasında genel seçimlerde tanınması gibi pek çok modernleşme hamlesi, kadınların istihdam alanına çekilmesini hedefleyen planlamalar, kadınların toplumsal konumuna yaklaşımda bugünün iktidarının tam tersi bir tablo çiziyor.

Buna karşılık, AKP iktidarlarının nafaka hakkının gaspı girişimleri, evlilik yaşının ve cinsel ilişkiye rıza yaşının düşürülmesi, dini nikahın resmi statü kazanması, boşanmanın zorlaştırılması gibi kadınların en temel medeni haklarına yönelik saldırıları, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinin ardından 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un da tehdit altında olması, Anayasa’da başörtüsü ve evlilik birliğinin ataerkil ve heteroseksist temelde yeniden tanımlanması, son seçimlerde Yeniden Refah Partisi ve Hüda-Par’ın da dahil olduğu Cumhur İttifakı’nda karma eğitimin kaldırılmasının ve erkeğin çok eşliliğinin meşrulaştırılmasının yeniden gündeme alınması ve bunun gibi bir dizi gelişme de söz konusu kutuplaşmanın kaçınılmaz olarak güçlenmesine neden oluyor.

Tüm bu gelişmelerin Cumhuriyetin 100. yılında yoğunlaşması ise erken Cumhuriyet dönemi ile bugünün kıyaslanmasını beraberinde getiriyor. Ne var ki, bu kıyaslamalar toplumun alt yapısını oluşturan üretim tarzından, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerin gelişkinlik düzeyinden bağımsız yapıldığında ortaya yukarıda bahsi geçen ikiliklerin yüzeysel bir kapışmasından öteye ilerlemiyor. Bu yüzeysellikte liderlerin karizmasını yarıştıracak ölçüde söylemler çarpıştırılıyor, iki farklı dönemde yasalaştırılan kadın hakları bağlamsızca kıyaslanıyor ve böylece kadının toplumsal konumunun süreklilik gösteren bir sistemle bağı kurulamaz hale getiriliyor.

Oysaki erken Cumhuriyet döneminde kadınların toplumsal konumu ile ilgili yapılan tartışmalara bakıldığında bugünle pek çok benzerlik kurulabilir. Her şeyden önce, kurucu cumhuriyet ideolojisinde kadın de facto annedir; yeni milletin doğurucusu, aile içerisinde terbiye edicisi ve bakıcısıdır. Yine erken cumhuriyet döneminde, nüfus politikalarıyla da bağlantılı olarak, kadınlar için 17, erkekler için 18 olan evlenme yaşının düşürülmesi ya da evlenme çağına geldiği halde bekar yaşamayı seçenlerin vergiye tabi tutulması meclis düzeyinde tartışılmış, bu konulara ilişkin yasa teklifleri verilmiştir. Benzer bir şekilde, kürtaj topluma ve “Türk dünyasına” karşı işlenmiş bir suç olarak tanımlanırken kadınların doğurması gereken ideal çocuk sayısı dönemin pek çok siyasetçisi tarafından dile getirilmiştir.[1] Kadın istihdamına yönelik tüm politikalar ve uygulamalar, kadınların aile içindeki görevleriyle uyum gözetecek şekilde ele alınmaya çalışılmıştır.

Tüm bu benzerlikler cumhuriyetin bu en uzun soluklu iki kesitindeki sürekliliğin saptanmasını zorunlu kılıyor. Erken dönem cumhuriyet tarihinin salt bir “ulus inşası” süreci olarak tanımlanması ise, politikaların dönemselliğini açıklamakla beraber bir yüz yılın şekillendiği sürekliliğin analizinde yetersiz kalıyor.

Bu yazıda, burjuva siyaset alanı sınırlarında kalan bu kıyaslamaların yüzeyselliğinin ötesine geçerek, iki dönemin politik üstyapısında kadının toplumsal konumlarına yaklaşımdaki süreklilik ve farklılıkların, özünde toplumsal altyapıda, kapitalist gelişmenin farklı aşamalarına tekabül ettiğini göstermeye çalışacağız. İki dönemin aile politikaları ile yaratılan kadın imgelerini bu bağlamda irdeleyeceğiz.

 

Erken cumhuriyete doğru kadının yeniden konumlandırılması

Belirli bir toplumda kadınının konumunun o toplumun gelişmişlik düzeyinin göstereni olduğu fikri yeni değildir. Tarihte burjuva modern düşünürler, ütopik sosyalistler, Marksistler tarafından sıkça tekrarlanmış olan bu genel önermeyi kadınları sömürmeksizin vücut bulamayan tekelci kapitalistlerin söylemlerinde de tekraren görmek mümkündür. Önermedeki anahtar kelime “gelişmişlik” olsa gerektir. Örneğin, çoğu kere yapıldığı gibi, kastedilen siyasi, sosyal ve kültürel gelişmişlik olabilir. Marksistler açısından ise temel gelişmişlik, üretim tarzında ve bunun ana unsurları olan üretici güçler ile üretim ilişkilerinde aranır. Üretici güçlerin (üretici sınıf, üretim araçları, bilim ve teknik) nitel ve nicel gelişimi mevcut üretim ilişkileriyle kaçınılmaz bir çelişkiye girerler ve bu çelişkiden doğan değişim ihtiyacı bütüncül olarak üretim tarzını da değiştirir. Yeni üretim tarzına uygun yeni üretim ilişkileri kurulur ve toplumsal yaşamın her alanına genelleşir; siyasi, sosyal, kültürel gelişimi koşullar. Geçmişin yerleşik siyasi, sosyal ve kültürel yapısı ile gelişmekte olanın ihtiyaç duyduğu yapı arasında bir gerilim doğar ki, bu gerilim kültürel yapıda daha uzun süren bir gelişim olarak yaşanır. Diğer bir deyişle, geçmiş toplumdan devralınan her unsur yeni üretim tarzının ihtiyaçlarına göre uzun bir süreç içerisinde yeniden şekillendirilir. Kadının toplumsal konumu da bu unsurlardan biridir.

Feodal üretim tarzından kapitalist üretim tarzına geçiş ve bunun koşulladığı siyasi, sosyal ve kültürel üst yapıdaki modernleşme dünyanın her yerinde ama farklı dönem ve hızda gerçekleşmiştir. Dolayısıyla ülkelerin bu geçişi yaşadığı süreçte ve doğal olarak kadının bu süreçte toplumsal yeniden konumlanışında dünya ölçeğindeki kapitalist gelişmenin de düzeyi belirleyicidir.

Osmanlı-Türkiye tarihine baktığımızda,1908 Devrimi ve ardından erken Cumhuriyet ideolojisinin temel paradigmasını oluşturan “batılılaşma-modernleşme” projeleri, özünde, artık kapitalizmin tekelci aşamaya geçmiş bulunduğu bir dünyada kendi kapitalist gelişmesinin düzeyine bağlı olarak hayata geçirilmeye çalışılan hamlelerdi. Üretici güçlerin zayıflığı (üretici sınıf olarak proletarya, az gelişmiş bilim ve teknoloji ve buna bağlı olarak dönemin teknolojisinin gerisinde kalan üretim araçları), ulusal burjuvazinin sermaye birikiminin önünü açmak için çözmesi gereken sorunların ana hattını oluşturuyordu.

Kapitalist gelişmenin İmparatorluk sınırları içerisinde görece erken yaşandığı başta Selanik olmak üzere İstanbul ve İzmir, gelişmekte olan yeni toplumda kadının konumunun ne olacağı tartışmasının da merkezleri olagelmiştir. 1908 Devrimi sonrasında, özellikle de örgütlenme ve basın ifade özgürlüğünde elde edilen haklarla birlikte ister hayır dernekleri ister kadın hakları dernekleri şeklinde olsun kadınların kendi örgütleriyle kamusal alanda var olabilmesinin önünü açmıştır.[2] Özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde 19. yüzyılın ilk çeyreğinde kadınların kitlesel olarak meta üretimine ve bunun bir sonucu olarak kamusal hayata çekilmesinin beraberinde getirdiği kadının siyasal hakları tartışmaları, henüz bu olgunluğa erişmemiş geç Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) öncülüğünde yürütülmüştür. İTC, ilk programında üyeliği kadın ve erkeğe birlikte açarak ve kadın şubesi modernleşme mücadelesine kadınların katılımını da bir güç olarak saflarına katacağını göstermişti.

Ne var ki bu katılımın biçimi de tartışmasız değildi. 1908 Devrimi’nin hemen öncesi ve ertesinde batı dillerinden çevrilen “Feminizm Nedir?” (Baha Tevfik) eserlerle birlikte “musavvat-ı tavme” (kadın erkek eşitliği), “mevki-i nisvan” (kadının konumu), “hukuk-ı nisvan” (kadın hakları) gibi kavramların girdiği, bunun İslam hukuku ve yaşamıyla bağdaşabilirliğinin tartışıldığı pek çok eser yayınlanmıştır.[3]

Dönemin en ileri tartışmalarında, toplum nezdinde birey, devlet karşısında yurttaş idealinin erkek olduğu hiçbir tartışma götürmezken, kadının nasıl bireyselleşeceği[4], yurttaşlaşacağı ve içtimai hayata katılacağı, batılılaşma yanlısı modernistler ile muhafazakar-gelenekçiler arasında bir gerilim unsuru olmuştur.[5]

Kaçınılmaz bir diğer tartışma konusu da ailedir. 1908 Devrimi’nin yeni hayat olarak tanımladığı burjuva toplumunun en küçük biriminin de şekillendirilmesi gerekiyordu. Feodal geniş ailenin de tedricen tasfiyesini koşullayan kapitalist gelişme, burjuva iktidarın yeni tip bir aileyi devlet gündemine almasını gerektiriyordu ki bu da, İTC kadrolarında “milli aile” olarak tanımlanan anne baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aileydi. “Konak” tipi aileden, “yuva” tipi aileye geçiş, Cevdet Paşa önderliğinde Mecelle komisyonunda, erkeğin çokeşliliği, boşanma ve miras gibi başlıklarla gündem edildi.

Emperyalist bir çağda modernleşmenin yaşanmasının geç Osmanlı-erken Cumhuriyet’te kadının konumunu koşullayan bir diğer etki unsuru ise savaşlardır. Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı’nın yaşanması; hem kadınların savaş odaklı sanayiye, hem de yurt cephesindeki seferberliğe kitlesel katılımını zorunlu kılıyordu. Politikanın bir devamı olan savaş, kadınları politikaya sürüklüyordu. Ne var ki aynı süreç, kadının toplumsal üretime çekilmesi ile neslin sürekliliği için aile içinde hizmete koşulması arasındaki gerilimi de derinleştiriyordu.

Gelişmekte olan burjuvazinin çalışma yaşamı ile aile yaşamını uyumlulaştırmasında 1916-1923 yılları arasında faaliyet gösteren Kadınları Çalıştırma Cemiyeti’ni örnek göstermek yeterli fikri verecektir. Temel hedefini “kadınlara iş bulup kendilerini namuskerane temin-i maişete alıştırarak himaye etmek” şeklinde tanımlayan cemiyet, payitahtta açtığı her fabrikada onar bin kadının istihdam edilmesini planlarken işçilere zorunlu evlilik ilkesi getirmiştir. 20 yaşından küçük kadınlar ile 25 yaşından küçük erkeklerin evlendirilmesinde arabuluculuk rolü üstlenmiş, genç kızlara çeyiz yardımında bulunmuş ve evlenme yaşını geçiren ya da cemiyetin bulduğu taliplerle evlenmeyenlerin ücretlerinde yüzde 15 oranında kesintiye gitmiş, evlendirdiği kadın ve erkeklerin doğan her çocuğu için zam öngörmüştür.[6]

 

Erken cumhuriyet döneminin ‘yeni (ideal) ailesi’

1923’te kurulan yeni Cumhuriyet, anayasal monarşi döneminin bu deneyimleriyle birlikte Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın yıkımlarını da devralmış bulunuyordu. Kapitalistleşmenin devlet güdümünde gerçekleşmesinin bir diğer anlamı da üretici güçlerin devlet politikalarıyla geliştirilmesiydi ki bu her şeyden önce üretici sınıfın çoğalmasını zorunlu kılıyordu. Bu dönemin aile politikalarının içeriklendirilmesinde temel dinamik nüfus politikaları olmakla birlikte, savaşlarda kırılmış yoksul halkın aile kurma fikrine ideolojik olarak da kazanılması gerekiyordu.

Bu bağlamda Milliyetçilik-Türkçülük aile değerlerinin merkezine oturtuldu. Burada Ziya Gökalp’in 1923 yılında yayınlanan Türkçülüğün Esasları eserindeki iddiaları, aile yapısında ve kadının toplumsal konumunda yeni bir tarih yazımına duyulan ihtiyacın boyutları bakımından çarpıcıdır. Gökalp, İslamiyet öncesine referansla, “Dünyanın en demokrat kavmi eski Türkler olduğu gibi, en feminist nesli de eski Türklerdir” diyerek Batı’nın “demokrasinin yani musavvatın (eşitliğin) kadınlara ait tecellisinden ibaret” feminizminin “umumen amazon” olan Türk kadınları için yüzyıllar öncesinde var olduğunu iddia eder.[7] Buna göre, Türklerde, kadının ikincil konumu, esareti ve örneğin bunun bir göstergesi olarak örtünme İslamiyet yayılmasıyla birlikte Arap ve İran etkisiyle gerçekleşmiştir. Bu durumda yeni cumhuriyetin asri bir toplum yaratabilecek unsurları kendi özünde bulunabilecektir. Türkçülük programının 8 temel öğesinden biri olan Hukuki Türkçülüğün gayelerinden biri de “asrî aile vücuda getirmektedir.”[8]

Tarihyazımındaki aşırılıklar bir yana, Gökalp’in “asrî Türk ailesi” önerisi, erken Cumhuriyet’te ailenin ideolojik çerçevesinde görülür. Ne var ki, bu süreci salt bir “aile odaklı modernleşme”[9] kavramıyla sınırlamak, hem bu ideolojik çerçeveyi zorunlu kılan ekonomik altyapının belirleyiciliğini kavramak hem de ailenin farklı sınıflardan kadınlar tarafından farklı deneyimlendiği gerçeğini göz önünde bulundurmak bakımından yetersiz kalacaktır. Ki, bu kurucu burjuvazinin sınıfsız-imtiyazsız toplum tahayyülüne de denk düşer.[10]

Oysa söz konusu dönem tam da üretici sınıfın, işçi sınıfının çoğaltılması gereken bir dönemdir. Nicel verilerle ifade edecek olursak, cumhuriyetin ilk yıllarında nüfus, 10-13 milyon dolaylarında, ortalama ömür beklentisi 30-35 yaş bandında seyrediyordu. Doğumların çok olması genç nüfusu artırsa da ölümlerin çokluğu nüfus artışını sekteye uğratıyordu. Doğurganlık milletin bekası için hayati önemde görülüyordu.

Bununla birlikte, anayasanın kabulü, saltanatın ve hilafetin kaldırılması, alfabe devrimi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Medeni Kanun gibi, modern bir burjuva devletin kurulmasını hedefleyen reformlar gerçekleştirilirken diğer yandan da sanayileşme için önemli girişimlerde bulunmak gerekiyordu.

Kapitalizm, 1927 nüfus sayımına göre nüfusun yaklaşık yüzde 52’sini oluşturan kadın ve kız çocuklarının iş gücüne çekiyordu. Aynı yıla ait sanayi sayım sonuçları bu itkiyi doğrular niteliktedir. 14 yaşından büyük işçilerin yaklaşık yüzde 24’ü kadındır. Çocuklarda ise bu oran yüzde 35-36 bandındadır. Yani cumhuriyetin ilk yıllarında sadece sanayide çalışan her dört işçiden biri “kadın-kız”dır. Bu oran 1927-1942 yılları arasında yürürlükte olan Teşvik-i Sanayi Kanunu kapsamında işletmelerde de değişmemiştir.[11] Ücretli kadın emeğine duyulan ihtiyaç ile kadının doğurganlığına duyulan ihtiyaç bugünden geçmişe bakıldığında “sosyal devlet” anlatısını güçlendiren planlamalara da neden olmuştur. Deyim yerindeyse bu “anne-işçi” problemine, devlet partisi olan CHP’nin 1931 ve 1935 programlarında, sırasıyla “Toplumsal Yaşam ve Genel Sağlık” ve “Sosyal Hayat ve Kamusal Sıhhat” başlıkları altında, doğum evlerinin artırılması, “ilmiğ ebe ve bakı kadınlarını çoğaltmak” ile birlikte “amele mıntıkalarında kadın işçilerin çalıştıkları esnada çocuklarına bakacak müesseseler (kreşler) yaptırılmasına ve bunların arttırılmasına devam olunacaktır” şeklinde çözümler aranmıştır.[12]Hayatını çalışarak kazanmak yükümü altında bulunan kadınlar için, iş bölgelerinde kreşler” açmaya devam 1935 programının hedeflerindendir. Cumhuriyetin, küçük burjuva ve burjuva, aydın, sanatkâr, bilim insanı kadınlar ile yarattığı modern kadın imgesinin, proleter kadınlar nezdindeki karşılığı üretim ilişkilerinin gerektirdiği ölçüde temel ve mesleki eğitimini almış ama aynı zamanda sağlıklı ve milletine bağlı çocuklar (yeni iş gücü) yetiştirmeyi bilen modern kadındır.

Modernleşme projesine katılımı en güç olan kesim, köylü kadınlar ise güçlü, cefakar ve vefakar “Anadolu kadını” imgesinde temsilini bulmuştur. Emperyalizmin, Anadolu’yu sömürgeleştirme girişimleri karşısında, tek başına siyasal egemenliği ele geçirecek güçte olmayan ticaret ve sanayi burjuvazisinin büyük toprak sahipleriyle girişmek zorunda olduğu siyasi ittifak bu imgenin, en azından feodal üretim ilişkilerinin çözülmesinde belirleyici bir yol kat edilene kadar sürdürülmesini koşulluyordu.[13] Kurucu söylemde “kadınlardan daha çok sapana yapışmış, elinde çapasıyla Türkün azık topraklarını zenginleştirmeye çalışan, toprağı seven, ona gönülden bağlı olan” Anadolu kadının yüceltilmesi üretim ilişkilerinin bu veçhesiyle milli projeye dahil ediliyordu.[14]

Kadınların emekçileştirilmesi ile emek gücünün nesilsel yeniden üretimi arasındaki gerilim, bu modern projede giderek daha çok milliyetçileşen bir çerçeveye bürünmüştür. Bugünün güncel tartışmalarına ışık tutması bakımından, 1926 yılında yürürlüğe giren TCK’da kürtajın “Kasten Çocuk Düşürmek ve Düşürtmek Cürümleri” başlığı altında düzenlenen bir suç iken, 1936 yılında “Irkın Tümlüğü ve Aleyhine Cürümler” başlığı altında yeniden düzenlenmesi örneği verilebilir.

 

AKP dönemi (yeni) muhafazakar aile ve ‘makbul kadın’

Görüldüğü üzere erken Cumhuriyet dönemiyle bugün arasında pek çok bakımdan benzerlik kurmak mümkün. Bu benzerliklerin asli kaynağı ise üretim tarzındaki süreklilik olmakla birlikte, farklılaşmaların kaynağı ise kapitalizmin bu yüzyıllık süreçte ticari ve sınai kapitalizmden tekelci aşamasına geçmiş olmasıdır. Kurucu cumhuriyet ile bugünün AKP’si arasında sadece ideolojik alanla sınırlı bir karşılaştırma yapmak yanıltıcı olur. Böylesi bir kıyaslama bizi pozitivizmin darlığına sınırlar ve kadının toplumsal konumunda bir “geriye gidiş” olduğu önermesinden başka bir şey sunmaz. Erken cumhuriyet; çözülmekte olan feodal üretim ilişkilerinden yeni kapitalist üretim ilişkilerine geçiş sürecinde alt ve üst yapı ilişkilerini “modernleşme” paradigmasıyla şekillendirildiği bir dönemdir. Oysa AKP hükümetlerinin yarattığı dönüşüm kapitalist üretim ilişkileri içerisinde ve tekelci kapitalizmde yaşanmış ve yaşanmaktadır. Erken cumhuriyet, belli bir üretim tarzından, feodaliteden kapitalizme geçiş sürecinin siyasal üst yapısını örgütlemektedir. AKP dönemiyse, kapitalist üretim tarzının son aşaması olan tekelci kapitalizmin bugünkü çıkarları doğrultusunda toplumsal ilişkilerin “muhafazakâr” eksende yeniden dizayn edildiği bir dönem. Bir sınıf olarak tekelci burjuvazinin genel sınıf egemenliği, özelde de burjuvazi içerisinde belli bir kliğin iktidarı; AKP’nin geleneksel-muhafazakar aile kurgusunu belirleyen koşullar bunlar.

Bu en temel farklılık; her iki dönemde inşa edilmeye çalışılan kadın öznesinin “anti-“lerinde de gözlemlenebilir. Cumhuriyet kadınının anti’si geleneksel-muhafazakar-peçeli okur yazar olmayan kadın iken, AKP’nin “makbul kadın”ın anti’si hükümet politikalarına karşı siyasal eylem halinde olan “aykırı kadın” olarak şekillenegeldi. Cumhuriyet kadını, gelişmekte olan kapitalist ilişkilerin modern bir öznesi olarak şekillendirilmeliydi; gelişen kapitalizme ayak uydurmalıydı. Bugünün “modern kadını” ise toplumsal eşitlik talebi (yani burjuvazinin öne sürdüğünün aksine yasal düzenlemelerle ya da piyasa araçlarına erişimle sınırlı olmayan, biçimsel değil, yaşamın her alanındaki gerçek eşitlik talebi) kendi siyasal programından bağımsız olarak kapitalizmin çıkarlarıyla karşıt konumdadır.[15]

Çünkü o, kamu hizmetlerinin tasfiye edildiği bir süreçte, bu sürecin başlatıcısı olan Özal dönemi ANAP programında ve devamcısı AKP programında da belirtildiği gibi “bir sosyal güvenlik kurumu olarak aile”nin ücretsiz angarya yüklenicisidir.[16] Sermaye birikim döngüsünün bir uğrağı olarak emek gücünün gündelik ve nesilsel yeniden üretimi, dünyada ve Türkiye’de tarihte hiç olmadığı kadar acil bir gündem oluşturuyor. Kapitalizmin doğup büyüdüğü ülkelerde, ölümlerin azaldığı, doğurganlık oranlarının düştüğü, insan ömrünün uzadığı demografik dönüşüm büyük ölçüde tamamlanmış bulunuyor. Tekelci sermayenin, sınai üretimi henüz bu dönüşümü tamamlamayan, genç ve üretken nüfusun yoğun ve dolayısıyla emek gücünün ucuz olduğu ülkelere doğru kaydırmasında kendi bulunduğu ülkelerdeki demografik yapının yaşlanmasının da etkisi var. İnsanın ömrünün uzaması ise “sosyal devlet” yüklerini sermaye açısından taşınmaz hale getiriyor. Pek çok ülkede ve Türkiye’de görülen emeklilik yaşının yükseltilmesi vb. uygulamalar bu yüklere karşı sermaye cephesinden alınması gereken bir önlem.

Türkiye açısından ise, erken Cumhuriyet döneminde başlayan demografik dönüşümün tamamlanma aşamalarına geliniyor. Ortalama insan ömrü 70’li yaşlara çıktı. AKP, üretken nüfusun yoğun olduğu “demografik fırsat penceresi” olarak anılan bir dönemde hükümet etti ve bu sürecin de sonuna geliniyor.[17] Bu fırsatın nasıl ele alındığını, 2014-2018 yıllarını kapsayan Onuncu Kalkınma Planında görmek mümkün. Planda, “Türkiye 2030 yılına kadar işgücü potansiyeli açısından demografik fırsat penceresinden yararlanabilecek ender ülkeler arasındadır. Nitelikli insan gücüne dönük eğitim-sanayi işbirliği politikalarını kadınların işgücüne katılma oranının artırılmasına dönük tedbirlerle güçlendirdiği takdirde, ülkemiz demografik fırsat penceresinden en iyi şekilde faydalanabilme potansiyeline sahiptir” deniyor.[18] Bununla birlikte 2019-2023 yıllarını kapsayan Onbirinci Kalkınma Planında yaşlanan nüfusun risklerine dikkat çekiliyor ve pencerenin hala açık olduğu vurgulanarak genç ve dinamik nüfus yapısının korunması temel bir hedef olarak belirleniyor.

Yaşlanan nüfusun bakım yükü ile iş gücü potansiyeli olan genç nüfusun sürekliliği ihtiyacı, ama bunlarla birlikte kadın istihdamına duyulan ihtiyaç, iktidarın doğurganlığı artırıcı, şiddeti her geçen gün artan İslami-muhafazakar politikalarıyla yönetilmeye çalışılıyor. Neoliberal politikaların uygulamaya konduğu bu dönemde, hem kadın istihdamı hem de aile üzerine onlarca uluslararası ve ulusal konferansın örgütlenmesi tesadüf değil.[19] Esnek, ucuz ve güvencesiz çalışma, kapitalizmin kadın emeği üzerindeki farklı itkilerin gerilimine bulduğu çözüm. Kadın istihdamı, tıpkı erken Cumhuriyet döneminde olduğu gibi ama bu sefer devlet elindeki kamu hizmetleri (kreş, yurtlar, doğumevleri vb.)  eliyle değil, piyasa eliyle doğurganlık oranlarını tehlikeye atmayacak şekilde yeniden dizayn ediliyor. Tanımı gereği, kadınların kendi yaşamları üzerinde hak sahibi olmasını varsayan, dolayısıyla kadınlar cephesinden kapitalizmin çıkarlarına aykırı davranma, hareket örgütleme penceresi aralayan türden bir eşitlik kavramını piyasacı “fırsat eşitliği” ile ya da muhafazakar “fıtrat adaleti” söylemleriyle ikame etme çabasının bu türden bir altyapısı var.

Türkiye’de 20. yüzyılın ilk yarısında, Erken Cumhuriyet döneminde, emek gücünün yeniden üretiminin politik ve ideolojik çerçevesini oluşturan modern-seküler ve yasal çerçeveye dahil edilen eşitlik kavramı, bugün sermaye birikiminin bu özgün momentini tehlikeye atar nitelikte. Tam da bu nedenle, doğal (makbul) evlilik ataerkil ve heteroseksist temelde tanımlanıyor ve anayasal çerçeveye alınarak, üreme odaklı olmayan tüm birliktelikler dışlanıyor. Bu temelde, ailenin dini ve geleneksel eksende kurumsallaştırılması, dinlerin de kapitalizmin güncel ihtiyaçları doğrultusunda reforma giderek evlilik-aile hakkında ortak stratejiler geliştirmesi bekleniyor. Dini nikaha resmi statü kazandırılıyor. Kamu eğitim kurumları ile tarikat-cemaatler arasında imzalanan protokollerle muhafazakar aile ideolojik olarak pekiştiriliyor.

Hasta, yaşlı, çocuk ve engelli bakımının kamudan tamamen tasfiyesi anlamına gelen ama meta üretiminin ihtiyaçlarını tehlikeye atmayan “geniş aile ile ilişik çekirdek aile” türünden aile modelleri geliştiriliyor. Geçimin zorlaşması ve kışkırtılan erkekliğin kaçınılmaz sonucu olarak yaşanan şiddet, aile birliğini tehdit ettikçe, yine aile içerisinde dini saiklerle mas edilmeye çalışılıyor. Boşanmaların önüne geçilmek üzere Aile ve Dini Rehberlik Bürosu, “aile ombudsmanlığı” gibi uygulamalar devreye sokuluyor.

Adından “kadın” kelimesinin çıkarıldığı Aile Bakanları, “Doğumuna Sahip Çık” türünden projeler üretirken kürtaj yasaklanmaya çalışılıyor, “doğum kontrolü” bir ihanet olarak, bir “nesli kurutma” saldırısı olarak tanımlanıyor ve kadınların üreme hakları her gün tırpanlanıyor. En az 3-5 çocuk politikalarıyla ucuz emek gücü ordusu uluslararası tekellere peşkeş çekilmek isteniyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik olarak karşı karşıya getirilen bu iki kesiti bize sadece burjuva partilerin hükümetlerine karşı değil, mevcut üretim tarzına, kapitalizme karşı mücadeleyi zorunlu kılıyor.

[1] Dönemin milletvekili, tıp doktoru Reşit Galip’in şu sözleri çok tanıdık olsa gerektir: “Vatanın şenlenmesini, yükselmesini ve kuvvetlenmesini isteyen Türk kızları ve delikanlıları düğün günlerinde birbirlerine en az dört evlat yetiştirmek! yeminini versinler. Dört yavrudan biri ananın, biri babanın yerini tutacak, üçüncüsü muharebelerde millet için can vermiş yüz binlerce vatan evlatlarının bıraktığı boşluğu dolduracak, dördüncüsü de Türk milletinin sayısını arttıracaktır.” (Aktaran Aydın, C. (2006) Erken Cumhuriyet Türkiye’sinde Evlilik ve Aile, Yüksek Lisans Tezi, sf. 82). “Elbiselerinin ipeği ve elmaslarının parıltısı ile öğünen kadınlara yazıklar olsun! Türk kadını için en güzel süs ve en parlak elmas yavrusudur. Türk anası ancak çocuklarının sayısı ve gürbüzlüğü ile, onları ölüme kaptırmadan büyütebilmiş olması ile öğünür.” (Aydın, age, sf. 104)

[2] Burada kadınların tabandan geliştirdiği bir hareketle mi, yoksa Osmanlı-Türkiye burjuva devriminin öncüsü olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) öncülüğüyle mi gerçekleştiğinin günümüz tarih yazımında da hala süren bir tartışma olduğunu belirtmekte fayda var. Cinsiyetçi tarih yazımının eleştirel analizi için bakınız: Berktay, F. (2010) Tarihin Cinsiyeti, Metis Yayınları, İstanbul; Sancar, S. (2012) Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti: Erkekler Devlet Kadınlar Aile Kurar, İletişim Yayınları, İstanbul.

[3] Meşrutiyet yıllarında bu tartışmaların yürütüldüğü modernist ve muhafazakâr yayınların bir dökümü için bakınız: Toprak, Z. (2014) Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, sf. 514.

[4] Evliliklerin nasıl gerçekleşmesi gerektiği tartışması bu gerilimin ilginç bir örneğini sunar. Modernleşmeci düşünürler görücülük usulünün terk edilip “görüşücülük” usulünün kabulünü savunurken gelenekçiler bu duruma şiddetle karşı çıkmıştır. Görüşücülük usulü izdivaç şüphesiz ki kadının birey olarak kabulünü zorunlu kılıyordu. Ailelerin nezaretinde gelin ve güvey adaylarının görüşmesi gibi ara formüllerle birlikte kamusal mekanlarda kadın erkek sosyalleşmesinin zayıflığı gazetelerde izdivaç ilanlarının artmasına sebep olmuştur (Toprak, age, sf. 67-86).

[5] Burada toplumsal yaşamdaki ikincil konumu problem edilen kadınların sınıfsal pozisyonlarına kısa bir parantez açmakta fayda var. 20. Yüzyılın ilk yıllarında, kadınlar, feodal tarım üretimin erkeklerle birlikte başat emekçileriydiler. Oranları sınırlı da olsa gayrimüslim ve müslim on binlerce kadın imparatorluk sınırları içerisindeki tarıma bağlı üretim yapılan fabrikalarda ve dokuma tezgahlarında ücretli işçi olarak çalışıyor ve grevlere katılıyordu. Meslek edinme ve çalışma hakkı bağlamında bir eşitlik tartışması asıl olarak gelişmekte olan burjuva sınıftan kadınların, “Paşa ve Beylerin kız evlatlarının” konumu merkez alınarak yürütülmüştür.

[6] Zafer Toprak, a.g.e., sf. 9-10.

[7] Gökalp, Z. (1968) Türkçülüğün Esasları, Varlık Yayınları, İstanbul, sf. 138, 148.

[8] Gökalp, age, sf. 157.

[9] Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, sf. 208.

[10] CHP Genel Sekreteri Mehmet Recep Peker’in 1935 yılında Ankara Radyosu’nda yaptığı konuşması sınıfsız toplum mitinin cinsiyet alanına da genelleştirme çabasının bir örneğini oluşturması bakımından kayda değerdir: “Yeni Parti programı hakta ve vazifede kadın ve erkeği bir tutuyor. Bu prensip yolu ile Türk ulusu sınıf telakkisi gibi cins farkını da tanımayan müsavi haklı, müsavi onurlu yurddaşlardan kurulmuş bir yüce halk yığını halini alıyor.” (Parla, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri: Kemalist Tek Parti İdeolojisi ve CHP’nin Altı Oku, Cilt 3, İletişim Yayınları, İstanbul, sf. 148)

[11] Makal, A. (2010) “Türkiye’de Erken Cumhuriyet Döneminde Kadın Emeği”, Çalışma ve Toplum, sf. 21.

[12] Parla, a.g.e., sf. 86

[13] Mustafa Kemal’in 1923’te Konya’da sarf ettiği şu sözler bu imgenin güçlendirilmesinde tipik ve bilindik bir örnektir: “Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının üstünde kadın çalışması söylememize imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar gayret gösterdim’ diyemez.”. Atatürk (1923) “Konya’da Kadınlar ile Konuşma”, https://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/konyada-kadinlar-ile-konusma

[14] Parla, T. (1992) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri: Kemalist Tek Parti İdeolojisi ve CHP’nin Altı Oku, Cilt 3, İletişim Yayınları, İstanbul, sf. 181.

[15] Örneğin; eşit işe eşit ücret talebi, tekelci kapitalizmin kalkınma programları ya da uluslararası sivil toplum örgütleri tarafından da değişmez bir hedef olarak sunulur. Kapitalistler ise bu eşitliği, biçimsel olarak en geri ücretlerde “eşitler”. Oysa ücretlerin insanca yaşanacak bir düzeyde eşitlenmesi, çalışma sürelerinin kısaltılması ve çalışma koşullarının insanca bir düzeye çekilmesi gibi bir dizi diğer taleple birlikte gerçekten eşitlenmesi anlamına gelir -ki bu da kapitalizmle çıkarları uzlaşmaz bir karşıtlık içinde bulunan işçi sınıfın programının bir unsurudur.

[16] AK Parti Seçim Beyannamesi 2002, sf. 83.

[17] Tahminlere göre Türkiye, 2050 yılında bugün ileri kapitalist ülkelerde gözlemlendiği gibi yaşlı bir nüfusa sahip olacak.

[18] Kalkınma Bakanlığı (2013) Onuncu Kalkınma Planı: 2014-18, Ankara, https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2022/08/Onuncu_Kalkinma_Plani-2014-2018.pdf

[19] Düzenlenen zirve ve konferansların başlıkları dahi dönemin ihtiyaçlarını yansıtıyor: “Din, Gelenek ve Modernite Bağlamında Bir Değer Olarak Aile”, “Kadın ve Adalet”, “Uluslararası Aile ve Sosyal Politikalar Zirvesi”.