Demokratik Modernite ve devlet – 2

Kadir Yalçın

KAPİTALİZM VE DEVLET “ELEŞTİRİSİ”NİN İÇİ BOŞ

Demokratik Modernite dergisini yüzeysel olarak okuyanlar, dergiye adını veren ve “insani kutsiyetler”le, “toplumun öz zihni değerleri” ve “ahlaki gelenekler”in korunması olarak tanımlanan “demokratik modernite”nin “kapitalist modernite”nin alternatifi varsayılarak önerilmesine ve devletin “bütün kötülüklerin kaynağı” olarak suçlanması ve “lanetli” sayılmasına bakarak, kapitalizm ve burjuva devletin sıkı bir eleştiriden geçirildiğini düşüneceklerdir. Öyle olmadığını göreceğiz. Ancak her ne kadar içi pek dolu olmasa ve hiçbir bilimsel temele oturtulmasa da, doğrudan ve açıkça savunulmak yerine kapitalizm ve devlete eleştiriler yöneltilmesinin yine de iyi sayılması gerektiğini söylemeliyiz. Dergi, kapitalizmin ve devletin iyilik ve güzelliklerini sayıp dökmemekle, tabii ki, kapitalizm ve burjuva devletin açık ve dolaysız savunucularından az çok farklı bir yerde durmaktadır. Ama… Kapitalizmi genel soyutluğu içinde kötü bulmakla birlikte ona ciddiye alınır bir eleştiri yöneltmemekte, sermaye ve kapitalist mülkiyet ilişkilerinin tasfiyesini kesinlikle gündemine almamakta; hele genel olarak sömürü ve sömürücü toplumlar ve özel olarak kapitalist sömürü ve kapitalizmle tamamen ayırdığı devleti adım başı lanetlemesine karşın, sonuçta bu, onun, iktidarı almayı ve devlet olmayı reddederek mevcut –burjuva– devletle uzlaşmayı çare olarak önermesine engel oluşturmamaktadır.

Göreceğiz; varılacak hedef ya da amaç olarak öngörülen ve –çoğunluğun demokrasisi oluşu yeterli bulunmayarak ilaveten “demokratikleştirilmiş”– bir tür “sosyalizm”, A. Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosuyla geliştirdiği ileri sürülen “demokratik sosyalizm” olarak ilan edilmiş “demokratik modernite”, kapitalizm sınırları içinde bir “modernite”dir; çünkü kapitalizmi, sınıf karşıtlıklarıyla kapitalist toplumu, sermaye ve birikim ilişkilerini bırakalım tasfiyeyi, hiç değilse belirli yönleriyle az çok zedelemeyi bile talep etmemekte, bu tür talepleri dışlamaktadır.

Ayrıntıya inilirse.

DM dergisinde, evet, kapitalizme yöneltilen şu tür yerinde eleştiriler yok değildir: “Azami kârı tek amaç haline getiren, bütün insanlık değerlerini kâr uğruna pazarlamayı esas aldığından; insanı güdümlüleştirmeye çalışmaktadır. Azami kâr azami tüketimden geçtiğinden, aşırı tüketimi teşvik ederek, tüketim eksenli düşünen; bireyci ve egoist kişilikler şekillendirmektedir. Bencillik arttıkça toplum dağılmaya başlar. Kişi toplumsal bağlardan kopar, güdülerini tatmin için yapmayacağı şey kalmaz.[1] Ama yazarın aktardığımız pasajından hemen bir önceki cümlesi, “Kapitalizm, karakteri gereği anti-toplumdur” şeklindedir.

Marksizmin Zihniyete Yaklaşımı” başlıklı makalesinde bir başka yazar da, örneğin “Kapitalist ‘üretim tarzı’(?!), toplum dışıdır, irrasyoneldir[2] der ve kapitalizmi bilimsel olarak açıklamış olan Marksizme de çekinmeden yaftayı yapıştırır: “Anlamın dibe vurduğu alanda olgunun bilimi yapılmamalıdır. Öznenin neyi nesne konusu yapmaması, nasıl ele alınmaması gerektiği, ahlaki konuya giriyor, duygusal zekaya…

Üretim tarzı” olmayan “toplum dışı” kapitalizm… Kapitalist toplum da yok ya da olmamalı tabii! Akıldışı ya da irrasyonel olan ne: kapitalizm mi, kapitalizmin akıl dışı sayılıp üretim ve ekonomiye dair alanın “ahlaki” bir alan oluşturup “duygusal zeka” ile açıklanmasının öngörülmesi mi?!

Aynı konu Öcalan’ın da gündemidir. Sorar: “Kapitalist ekonomi ve toplum biçimi, tarihsel-toplumsal bir zorunluluk mudur?” Yanıt, hayırdır ve kanıtı bilimde ve gerçekte değil, kendi söylediklerindedir: “Cevap olarak savunmamın bu bölümü, tarihsel-toplumsal bir zorunluluğun olmadığı göstermektedir.” Sürdürür: “Kapitalizm bir toplum biçimi olamaz. Toplumu etkilemek ister, etkili olur, ama toplum biçimi olamaz. Kapitalizm, dört yüz yıldır dünyaya egemen olan tek biçim değil midir diye sorulabilir. Egemen olmak ayrı bir husus, biçim olmak ayrı bir husustur.[3]

Nedir, peki? Yanıtsız kalır. Onca değişim için üretimi ve suyun bile metalaştırıldığı tüm ürünlerin parayla alınır-satılır oluşu ve piyasasıyla, sermaye birikimi, tümü özel mülkiyet konusu olan bankaları, büyük toprakları, fabrikalarıyla ve kuşkusuz burjuva ve işgüçleri metalaştırılmış işçileriyle kapitalizm bir toplum biçimi ve üretim tarzı değildir! Her şeye karar verici “zihin”, belki artık “üst akıl” denmelidir, nasıl ve ne olmasını isteyecekse odur!

Yanıt ortada bırakılmış gibidir, ancak bellidir. Yazının ilk bölümüne başlarken aktarmıştık, “toplumsal kurumlar”, “insan zihninin icat ettiği kuruluşlar”dı; devlet de öyleydi, bir toplumsal örgütlenme olan kapitalizm de öyle olmalıdır! Ve başka bir yerde bu çerçevede bir yanıt gelir; sermaye ilişkileri olarak kapitalizm, bir toplumsal ilişkiler toplamı değildir, ama mafyatik bir teknik örgütlenmedir, “mafya”dır: “Sermaye, şebeke ve örgütsel ağ oluşturabilir. Mafyanın da değme bir sermaye şebekesi olduğu çok iyi anlaşılmalıdır. Sermaye şebekesinin mafya olarak adlandırılmamasının tek nedeni, toplumdaki hegemonik gücü ve resmi iktidarla olan bağlantılarıdır. Yoksa mafya kadar bile etik kuralları olmayan bir şebeke olarak kalacaktı.[4]

Doğal olmalı ki, bu “zihinde” oluşturulmuş bir “şebeke” durumundaki mafyavari “kapitalizm”, gerçekte olduğu gibi, onu yok oluşa götürecek iflah olmaz karşıtlığının kendisini zaman zaman dışa vurduğu krizleriyle birlikte varolmaz, ama “işe yaramaz” türden bir şeydir, sürekli kriz durumudur, baştan aşağı bir bunalımdır! Bir “ekonomik biçim değil”dir, ama her neyse, tamamen kriz halinde garip bir şeydir. Bu kez Wallerstein ile kendisi ilişkilendirerek Öcalan şöyle konuşur: “İ. Wallerstein, kapitalizmin 1970’ler sonrasında yapısal krize girdiği ve bu krizin 25-50 yıl sürebileceği yargısında bulunur… kısmen olgu ve ilişkileri dile getirmektedir. Belli ki halen Marksist devrevi bunalım anlayışından kurtulamamıştır. Bunalımı kapitalizmin tüm zamanı açısından varsaymak bana daha doğru gelmektedir.[5]

Kapitalizm ne olduğu belirsiz bir “zihinsel” yaratıdır da, egemeni burjuvazi öyle değil midir? Burjuvazi de, bilinen sömürücü sınıf olan burjuvazi değildir. Editör; “…kapitalizm ve onun egemeni olduğu ileri sürülen burjuva sınıfı…[6] demekte ve tıpkı kapitalizmin bir üretim ve toplum biçimi olmayışı gibi, burjuvazinin de onun egemeni, egemen sınıfı olmadığını ima etmektedir. DM’de kimi zaman tüccarlardan kimi zamansa –örneğin 1848 Devrimi öncesi Fransa’nın egemen sınıflarından olan ve tefecilik türünden, toprak mülkiyetine bağlanan ve devlet borçlanmaları vb. üzerinden spekülasyonla uğraşan– mali sermaye ya da mali aristokrasiden söz açılır, ancak derginin sayfalarında burjuvazi pek görünmez. Taa Sümerlerin gerçeği olduğu ileri sürülen, şüphesiz meta üretiminden başkası olmayan “kapitalizm”de (!) elbette ticaret ve tefecilik, tüccarlarla tefeciler olacak, ama zanaattan ibaret küçük sanayiin dışında sanayi ve burjuvazi olmayacaktır! Ne arasın Sümer’de burjuvazi?

Böyle olunca, işçi de bilinen ve burjuvaziyle uzlaşmaz karşıtlık içinde olan, işgücü metaya dönüşmüş işçi olmamaktadır. Söylenenlere bakılırsa, o da, tıpkı kapitalizm gibi, “toplum-dışı”dır, “anti-toplum”dur:

Sanayi toplumu… çıplak krallar toplumudur. İşçinin ücretle bağlanması durumu bu toplumda yaygınlık kazanır. Bir anlamda toplumdan koparılmış bir sınıftır. Klasik kölelikten farkı ücretli kölelikle bağlanmasıdır. Hangisinin daha iyi olduğunu söylemek etik açıdan doğru sayılmaz… Sanayi ve işçi sınıfı birlikteliği belki modernitenin bir özelliği olabilir; ama eşitlik, özgürlük ve demokratikleşme açısından tekelci devlet kapsamındadır. İkisi birlikte anti-toplumculuğa çok daha yakın bir duruş sergilerler.[7]

Az sonra “tekelci devlet”in ne olduğunu göreceğiz, o da bilinenden farklıdır. Ne devletin silah vb. tekeliyle burjuvazinin egemenlik ve yönetim tekelini elinde tutmasını ifade eder, ne tekelci devlet kapitalizmini belirtir. Ancak şimdi şunu öğreniyoruz ki, sanayi toplumu, yani burjuva toplum, yani kapitalizm ve işçi sınıfı “birliktelik” içindedir. Bunu bir gerçeğin ifadesi olarak, işçi sınıfının sanayiin, kapitalist gelişmenin bir ürünü olduğu şekliyle, gerçekte olduğu gibi anlama olanağımızsa yoktur; çünkü, Öcalan ve DM’nin “paradigması”nda ne kapitalizm kapitalizmdir, ne burjuvazi burjuvazi. Bunlar iktisadi kategoriler bile değillerdir, üretim ve toplum biçimi oluşturmadıkları gibi, “anti-toplum”durlar! Öyleyse kastedilen, kapitalizm ve egemen sınıfı burjuvazi ile işçi sınıfının olumsuz bir birlikteliği olabilir ki, öyledir ve bu birliktelik “karı-koca birlikteliği”ne benzetilerek, bunun altı çizilmektedir:

Kapitalizmle mücadele üzerine yoğunlaştığımda, aklıma hep karı-koca ilişkisi gelir. Kocanın ortama göre karısına normal bir yaşam sunması durumunda bu kadını kocasına karşı mücadeleye çekmek ne kadar zorsa, dolgun bir ücret verilmesi halinde işçiyi de efendisi kapitaliste karşı mücadeleye çekmek o kadar zordur. Özgürleşmeyi bir yana bırakın, basit bir ücret sınırında bile kapitalist efendi karşısında takla atan işçi, toplumsal çokluklara karşı artık efendisinin sistematiğinin bir uşağıdır.[8]

Hangisi daha kötüdür; işçiyle kapitalist arasındaki ilişkinin –doğrudan sermaye birikimi sürecinin bir görünümü olarak bir iktisadi-sosyal ilişki olmaktan çıkarılıp uzlaşmaz karşıtlığından arındırılarak– karı-koca ilişkisine benzetilmesi mi, kapitalistin birkaç kez işçinin “efendisi” olarak vurgulanması mı, yoksa benzetme yoluyla kadın-erkek ilişkisine ilişkin olarak bilinç ya da bilinç altının “efendi-köle” tasarımının farkında olmaksızın açığa vurulması mı?

Öncelikle iki ilişkinin birbirine hiç benzemediği ve kategorik olarak farklı oldukları tartışmasızdır. İkincisi, hep zihinsel olana takılıp kalındığı da tartışmasızdır. İşçi tekil ya da zaman zaman sınıf olarak, aydınlanmamış ya da sınıf bilinçli olmadığı durumda, patronunda (burjuvada) “efendi”yi görebilir ve hatta kendisine çalışmak için iş verilmiş olması dolayısıyla ona minnet duygusuyla dolu da olabilir. Ancak bu, bilinçlilik ya da bilinçsizliğe, bilinç durumuna özgü bir varsayım ve dolayısıyla yarım bir gerçek olabilir. İşçinin eninde sonunda bilinç durumunu da etkileyip belirleyecek olan nesnel durumu ise, belirli zaman dilimlerinde ne düşünüp düşünmediğinden bağımsız olarak, kiraladığı işgücü üzerinden emeğine karşılıksız olarak el koyduğu için burjuvaziyle uzlaşmaz bir karşıtlığı koşullamaktadır. “Efendilik”in altı ne denli çizilirse çizilsin ve hangi ücretle burjuvaziye bağlanmaya çalışılırsa çalışılsın, bu karşıtlığın, uygun koşulların bir araya gelmesi durumunda, işçi sınıfının sömürüden kurtuluş için ayaklanmalarını, bu ayaklanmalardan bazılarının devrime götürerek, “efendilik” rütbesi ile birlikte burjuvazinin egemenliğine son vermesini engelleyemediği tarihin bilinen bir hükmüdür.

Ama Öcalan işçiyi köle olarak tanımlamakta ısrarlıdır, “özgürleşmek” dediği, “kapitalist çağın barbarlıkları karşısında” mücadele etme ve kurtuluşun öznesi olmayı bir türlü işçi sınıfına yakıştırmamaktadır. Bir önce aktardığımız pasajda gördük ki, işçi sınıfı, “özgürleşme”nin öznesi durumundaki –A. Negri ile M. Hardt’tan ödünç alınma– “toplumsal çokluklara karşı”, “efendisinin sistematiğinin bir uşağıdır”! Şimdi de ne denli ayaklanma ve devrimler yapmış olursa olsun, dediğim dedikçe, “çaresiz bir köleliğe mahkum” olduğunun iddia edildiğini görelim:

Sanıldığı gibi piyasada emeğini özgürce satmak serflikten, yarı-kölelikten kurtuluş değildir; tersine, ücretli çalışmadan başka hiçbir çaresi olmayan en zalim köleliğe mahkumiyettir. İş bulamamak kadar ücretin sürekli yetersizliği, yeni zorbalık rejiminin eskiden beter karakterini hemen açığa çıkarır. Kapitalizme karşı tüm büyük isyanlar böyle işçiler haline gelmemek için verilmiştir. Bu isyanlar işçileşmenin değil, işçileşmemenin mücadelesidir. Yanlış bir tanıtımla ‘Yaşasın işçi mücadelesi’ demek, ‘Yaşasın kölelik’ emekle özdeştir.[9]

Başa dönmüş gibiyiz: Nasıl kapitalizmse, “mezar kazıcısı”, işçi sınıfı değil, ama işçileşmeye karşı direnenler, yani köylüler örneğin ya da kent küçük burjuvazisi belki. Kapitalizmi, kapitalizm öncesinin sınıfları, hatta göreceğiz, sınıf bile olmayanlar –devirmeyecekler tabii– ıslah edecekler ya da bu “işçiler haline gelmemek için” isyan edenler, banka ve fabrikalarıyla, sermaye-emek çelişmesi ve burjuvazi-emek karşıtlığıyla bildiğimiz kapitalizm yaşamını sürdürürken, onun çerçevesine dokunmadan, –nasıl olacaksa– özgürleşecekler!

İşçinin payına düşense, çaresiz köleliğe mahkum olarak, baştan kaybedilmiş bir davanın girdabında dönenip durmak! “Ücretli çalışmadan başka hiçbir çaresi olmayan” işçi sınıfının kurtuluşu olanaksız! Kapitalizme mahkum! İşçi olarak sömürüden kurtuluşu yok; üstelik kurtuluş şansına sahip “toplumsal çokluklar”ın özgürlük mücadelesi karşısında “uşağı” olarak “efendisi” burjuvaziyle birlikte saf tutacağı ileri sürülüyor! Ne sosyalist devrim, ne kapitalist sınıfla kapitalizmin tasfiyesi! “Paradigma”nın içeriğinin “sosyalist”, amacının “sosyalizm” olduğu iddia ediliyor, “demokratik sosyalizm” deniyor; ama anlaşılıyor ki, bu, kapitalizme karşı olmayan, işçi sınıfının ücretli köleliğinin süregideceği bir tür sosyalizmdir! İşçiden sadece soyutlanmamış, ama ona karşı da olan, “Yaşasın işçi mücadelesi” sloganının bile kölelik sayılıp yasaklandığı bir “sosyalizm”!

Peki, bütün bunlar ne demek oluyor? Neden, kapitalizm, karşıt sosyal sınıfları olan burjuvazi ve işçi sınıfıyla birlikte adı var sanı yok hale sokulup önemsizleştirilerek yok sayılıyor?

Asıl neden, sınıfları hareket noktası edinmeden ve sınıf mücadelesi dışında bir gelecek “projesi” tasarlama ihtiyacıdır! Etnisite ve etnik mücadele kapsamında düşünülmektedir ki, bunda sınıflar ve sınıf mücadelesine yer olmadığına karar verilmiştir; çünkü üstten, üst sınıflardan bir bakışla, doğru kavranmaları, ezilen halklar bakımından da gerçek kurtuluşun gereği sayılmayan bu ikisi, etnisiteyi çözücü ve etnik mücadeleyi dağıtıcı varsayılmakta ve bunun teorisi yapılmaya girişilmektedir.

Teorinin ilk adımı, kuşkusuz insan bilincinde yansıyarak şekillenişi ve insanın kendi tarihinin yapıcısı olduğunun kabulünün ötesinde, –burjuvazi ve işçi sınıfını kapsayarak– yasalarıyla birlikte kapitalizmin nesnelliğinin reddedilerek “zihnin icat ediciliği” ve belirleyiciliğinin öne sürülmesidir. Bu amaçla sadece kapitalizm değil, tüm toplumsal biçimlerin nesnellikleri önemsizleştirilip yok sayılmaktadır. Toplumların gerçekte oldukları gibi birbirlerini ardı sıra tarih sahnesine çıkışlarına gözler kapatılarak, kimi yerlerde bazıları atlanan bu art arda diziliş, göreceğimiz gibi, Marksizmin “düz çizgisel ilerlemeci” “determinist” anlayışının ürünü sayılıp reddedilmekte ve gerçekte olduklarından farklı olarak, keyfe göre, zihnen icat edilerek, yeni bir sıraya diziliş ileri sürülmektedir: “Tarih üç toplum biçimi veya tarzını tanımaktadır. İlkel klan toplumu, sınıflı devlet veya uygarlık toplumu, demokratik çoklu toplum. İlkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist gibi çizgisel ilerlemeci yaklaşımlar fazlasıyla dogmatiktir. Diğer bir deyişle idealist ve kadercidir.[10] İlginçtir, gerçekte yaşanmış olanın belirtilmesi idealistlikle suçlanmakta, ama üretim ve dolayısıyla sömürü ve mülkiyet ilişkileri açısından köleci, feodal ve kapitalist biçimleri aralarında fark yokmuşçasına, tüm sömürü toplumlarının zihnen ve “devletli” olma ortak paydası altında tek bir sepette toplanarak “sınıflı devlet toplumu” olarak nitelenmesi idealizm olmamaktadır! (Üstelik göreceğiz ki, bundan ibaret de değildir ve sosyalizm de, devletle ilişkisi ileri sürülerek ve hiç idealizm sayılmadan, aynı ortak payda altına sokularak bir “sınıflı devlet toplumu” varsayılmaktadır.) Öyleyse burada devlete ve devlet sorununun ele alınışına geliyoruz.

Benzer reddiye, bizzat sömürü ve sınıfların varlığı bakımından da geçerlidir, ancak incelenmelerini az sonraya bırakıp “devlet”le ilerleyelim.

YA DEVLET ELEŞTİRİSİ!..

İkinci bölüme başlarken devlete bunca suçlama yöneltilmesinin iyi sayılması gerektiğini, ancak içinin boş olduğunu ve bütün eleştirilerin tepe üstü durduğunu söylemiştik. Örneğin kullanıldığı bağlam fazlasıyla olumsuz olmasına karşın devlete “lanet” okunmuştur: “Devletli uygarlık tarihi boyunca oynadığı lanetli rolü değişmeyen devlet aygıtı…[11] Kaldığımız yerden devam edelim.

DM ve yazarları benimsememektedirler, ancak geçen sayımızdaki ilk bölümde devletin zihinsel ve icat edilebilir bir olgu olmayıp işbölümü, değişim için üretim ve sınıflarla birlikte sömürünün ortaya çıkışıyla dolaysızca ilişkili ve onların ürünü olduğu üzerinde durulmuştu. Burada da hala aynı noktadayız. Ne denli farklı biçimlerde sömürü toplumları olmaları yerine devletli oluşlarıyla tanımlansa ve hatta ekonomi ve toplum biçimi oldukları reddedilse de, devlete görelikleriylesınıflı devlet toplumu” olarak nitelenen toplum biçimlerinin tümü, köleci, feodal ve kapitalist toplumlar; ilk olarak birer iktisadi toplulukturlar, ikinci olarak biçimleri birbirinden farklı olmakla birlikte sömürüye dayalı toplumlardır ve üçüncü olarak bütün zor ya da hile ve kurnazlık türü siyasal ideolojik üst yapıya ilişkin olanlar ikincilken ya da bunların hesaba katılmamaları durumunda da sömürü ve sınıf zıtlıklarıyla parçalanmış eşitsiz ilişkilerin geçerli olduğu toplumlardır ki, zor kadar hile ve üç kağıtçı kurnazlıkları da koşullayıp zorunlu kılan onların bu parçalanmışlıkları ve barbarlığın yukarı aşamasından başlayarak bu parçalanmayı oluşturan işbölümü, değişim için üretim ve sınıfların tarih sahnesine çıkışlarıdır. Bir DM yazarının konuya ilişkin yazdıklarını görelim.

Zenginlik tek başına toplumu parçalayıcı olamaz. O zenginlik paylaşılabilinir. Optimum bir bölüşüm sağlayacak mekanizmalar örgütlendirilebilinir. Şayet ‘kurnaz adam’, yani erkek kent ortamında kurnazlığa, yalana başvurmamış olsaydı; komünal yapı zihniyeti ve maddi varlığı toplum içinde eşit bir bölüşümü gerçekleştirebilirdi. Ne işsizlik ne de yoksulluk söz konusu olmayacaktı. Dolayısıyla toplum parçalanmaz, bütünlüklü ortak üretim ve ortak paylaşım esasına dayalı olarak daima kendisini üst boyutlarda üretebilirdi.[12]

Bu ne demek oluyor, toplumu “yalan” ve “kurnazlık” mı bozup parçaladı?

Burada “yalan” ve “kurnazlık” bir parça simgesel değerde ve “zihniyet”e işaret ediyor. “Zihniyet” değişmese ve değişen “zihnin icat ettiği toplumsal kurumlar”dan en başta devlet işe karışmasa, iddiaya göre, toplum tüm zenginlikleri paylaşmayı sürdürebilecek! Ama olmuyor, kötü amaçlı-kötü niyetli “iyi saatte olsunlar” işe el atıyor ve “altın çağ” sona eriyor ya da belki Havva Adem’i kurnazlıkla kandırıp “yasak meyve”yi yediriyor ve “cennet”ten kovuluyorlar! Tamamen böyle.

Yani kötü niyet olmasa, eşitlik bozulmayacak, zenginlikler kardeş kardeş paylaşılabilecek ve komünal toplum öylece sürüp gidecekti! Ne denli tarım hayvancılıktan ve ardından –kuşkusuz küçük– sanayi tarımdan ayrılarak değişim için üretime geçilsin ve ticaret gelişirse gelişsin! Açık söyleniyor: Kurnazlık ve zihniyette bozulma devlete götürdü ve bir kez devlet ortaya çıktıktan sonra eşitlikçi toplum parçalandı! Evet, sınıfları, özel mülkiyet ve sömürü ilişkilerini tanımayan eşitlikçi komünal toplum parçalandı; ancak bu parçalanma, baş aşağı anlatılanın tam tersine bir gidişle gerçekleşti.

Yine de belki bir “kurnazlık” nitelemesinden hareketle “zihniyet” üzerinden hemen “devlet”e kadar ilerlettik diye, bizde de bir “kurnazlık”/“kötü niyet” aranabilir. Açıklık getirip bu ihtimali gidermeliyiz. Aynı yazar, kaldığı yerden devam ediyor: “Sınıfı yaratan fazla ürün değil, zihniyetteki parçalanmışlık toplumsal yarılmaya götürdü. Zihniyet temelinde devlet, tarihsel gelişmeyi saptırmış ve toplumu parçalanmaya uğratmıştır. Tarih devlet uygarlığı altında ilerleyen zamanlarda toplumsal yarılma ve parçalanmayı derinleştirerek sürdürmüştür…

Her şey çok açık! DM yazarına göre sorun olan ve “toplumu parçalayan”, olumsuzluk ve kötülük kaynağı, zihniyet ve zihniyet temelinde –“zihnin icat ettiği”– devlettir! Sınıfı yaratan da o.

Peki bu nasıl oluyor?

Kurnaz adam”la, “kurnazlık”la başlamıştık, oradan sürdürelim.

Toplumsal bilginin ifadesi olan Ana Tanrıça’yı Tanrıya dönüştürmek kurnaz erkeğin dolayısıyla iktidarın en büyük başarısıdır. Sümer rahibinin bu ideolojik çalışması ve hegemonyası olmadan başta kadın olmak üzere toplumun köleleştirilmesi ve sömürü altına alınarak tanrı-krallara varana kadar iktidar ve devletin üretilmesi mümkün olmazdı. Toplumsal artı değere el koymak için zor ve şiddet araçları egemenler açısından ne denli gerekli ve zorunlu olmuşsa, onun kadar ve bununla birlikte toplumsal bilginin iktidar tekeline alınmasına yönelik ideolojik-zihinsel çalışmalar, mücadeleler ve hegemonya da o kadar gerekli ve zorunlu olmuştur.[13]

Kurnaz adam” erkektir, ama asıl olarak “iktidar”dır, “kurnazlık” iktidarı, devleti nitelemektedir, onun karakteridir. Sümer rahibi “zihniyet” çalışması yapmaktadır, “zihniyet temelinde” iktidar ve devleti üretmektedir. Ve bütün bu uğraş, devletin “zihnin bir icadı olarak” oluşturulup üretilmesi “toplumsal artı değere el koymak için”dir (Bu arada, bu faaliyet kapsamında sınıflar da türetilecektir). DM yazarı, “zor ve şiddet araçları”nın, devletin yani, “toplumsal artı değere el koymak için” –tabii ki “egemenler açısından”– gerekli ve zorunlu olduğu düşüncesindedir. Buna geleceğiz ve göreceğiz ki, ilkel toplum içinde köleliğin doğuşu dahil, herhangi tür köleleştirme, serflik ve ücretli kölelik ve toplumsal artı-ürüne (kuşkusuz artı-değere de) el koymak için siyasal zorun gerekli ve zorunlu sayılması yeni bir görüş değildir, ilk kez DM ve yazarları tarafından ileri sürülmemektedir ve benimsenip savunulur bir yanı yoktur. Ama şimdi kaldığımız yerden devam edelim ve “zihniyet inşası”yla devletin sınıflaşmayı gerçekleştirerek sınıfları yarattığının ileri sürülüşünü, devletin “sınıflaştırma aygıtı” olduğu iddiasını görelim.

Devlet öncesi süreçte gerçekleşen toplumsal hakikat ile onu parçalayan, bölen ve yine o değerleri kendi sınıf çıkarlarına göre saptırıp yorumlayarak, o değerlerden beslenen devlet olmaktadır. Devlet olgusu hegemonik bir karakter taşır. Sürekli yayılarak, farklı toplumsal yapıları egemenliği altına almaya ve onların zenginliklerinin gaspına dayanır. Yaşamı bu tarz bir sömürüye bağlı kılan, devlet tekelleşmesi olmaktadır. Komünal uygarlık ya da demokratik uygarlık devletin bu parçalayıcı, çatıştırıcı ve savaş temelini esas alır ve buna karşı koyar. Devlet olgusu, komünal toplumuna bir yönüyle fiziksel katliamlarla boyun eğdirmeye çalışmakta, diğer yönüyle kültürel asimilasyona tabi tutmaktadır. Bu temelde köleleştirerek onun üzerinde yükselen ekonomik ve militarist bir tekel olmaktadır devlet… Sanıldığı gibi artı-ürünün ortaya çıkmasıyla kent, sınıf ve onların üzerinde devlet yükselmemiştir. Ta başlangıcından itibaren sınıflaşmanın bizzat kendisi iktidar ve devlet oluşumunun zihniyet ve kültür inşasıdır. O inşa sonucu sınıf ve tabaka türü toplumsal ayrışma yaratılmıştır ve sınıf olgusu açığa çıkarılmıştır. Devlet bir sınıflaştırma aygıtıdır.[14]

DM yazarına göre, uygarlık ve devlet öncesi “hakikati”, yani ilkel komünal ya da “demokratik toplum”u parçalayan işbölümü ve onu takip eden değişim için üretim ve sömürü ilişkileriyle sınıfların oluşup ortaya çıkışları değildir, ama kendisi bu gelişmenin tümünün bir sonucu ve ürünü olan devlettir! İddia, köleleştirme ve sınıflara bölünmenin bu temelde gerçekleştiğidir. Devlet, artı-ürün ve sınıfların ortaya çıkmasının bir ürünü değildir, ama tersidir, sınıflar devletin ürünüdür.

Öcalan, bu iddiayı, üstüne, çiğnene çiğnene sakız olmuş “determizm” iddiasını ekleyip, Marx ve Marksizmi suçlayarak tekrarlamaktadır:

… Marksist öğretideki ‘ekonomi her şeyi belirler’ ifadesi pek açıklayıcı değildir. Önemli olan ekonominin nasıl belirlendiğidir. İnsan türünde bu durum ahlaki ve politik dokuyu, toplumsal alanı gerektirir.[15]

Belirleyici olmadığı net ve tersinden “ekonominin nasıl belirlendiği”nin önemli görüldüğü noktadayız ve verilen yanıt açık: Ekonomi insan türüne dair olduğu için, belirleyicisinin, insanın ayrılmaz niteliklerinden –ya da göreceğiz “sabitleri”nden– sayılan “ahlaki ve politik doku” ya da alan olduğu düşünülüyor. Bu, Marx’la Engels’in Hegel’le karşılaştırılmasında kesinlik ve açıklıkla saptanıyor! “Ekonomiye başat yer vermelerini tartışmıyorum. Ekonomiyi araştırmanın gerekli olmadığını da söylemiyorum.” diyerek başlayan Öcalan, sorunu, “öncelik” ve “nereden başlanacak?” sorunu olduğu söyleyerek doğru koyuyor, ancak yanlış sonuç çıkararak, Hegel’in haklı olduğunu belirtip hükmünü veriyor; devletten başlanmalı:

“[Marx ve Engels’i] Eleştirdiğim temel nokta, tam da Hegel’i eleştirdikleri noktadır. O da, Hegel’in neden devlete ve hukuka öncelik tanıdığıdır. Hegel bence en gerekli noktadan düşüncesini geliştiriyor. Başlanması gereken yerden başlıyor. Tarihsel hata yapan Marx’la Engels’in kendileridir; yani ekonomizm sapmasına düşmeleridir.[16]

Öyleyse devletle başlanmalıdır, öyle yapılmıştır.

Görmüştük ki, kapitalizm bir toplum biçimi değildi, kapitalist üretim tarzı da toplum ve akıldışıydı. Peki, devlet akıllılık mıdır, rasyonel midir– o da değildir! Geçen sayıda, bitirirken editörden aktarmıştık: “… genelde iktidar ve devlet, özelde ise kapitalizm anti-toplumdur. Yani anti-insandır. İnsanlığı hayvanlaşma derekesine düşürme hamlesidir kapitalizm.[17]

Yani? Yani kapitalizm ve devlet, topluma dışarıdan dayatılmışlardır! Her ne kadar Engels, devlet için, “… topluma dışardan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi, ‘ahlak fikrinin gerçekliği’, ‘aklın imgesi ve gerçekliği’ de değildir[18] dese de, tersidir; o değil, Hegel haklıdır! Üstelik sadece devlet değil, onunla iç içe geçmiş, kendisini devletle “perdelemeye” çalışan kapitalizm de ürettiği olanca “kurnazlığı”yla “ahlaki ve politik doku”ya ilişkindir. Devlet devlet değil, bir yaratı olduğu gibi, kapitalizm de kapitalizm değildir, o da bir kurgu ve yaratıdır; ikisi birden, üretimin ve toplumsal gelişmenin değil, başta Sümer rahipleri olmak üzere –kötü ve olumsuz yanıyla– insan aklının ahlaki ürünleridir!

Öcalan, –devleti lağvetmediği için sosyalist olanı da aralarına katarak– köleci, feodal toplum biçimleri dahil tümünü “devletli uygarlık” kapsamında saydığı kapitalizm türünden dışarıdan dayatılmış olmayan asıl ve gerçek “ekonomi”yi doğal ekonomiden ibaret sayıp diğerlerini ve özellikle kapitalizmi baştan sona tekelcilikle karakterize bir “güç” olarak tanımlayarak şunları söyler:

Kapitalizme ilişkin şimdiye kadar yaptığımız tanımlama ve çözümlemeler, onun ekonomik sahada ancak dıştan dayatmacı tekelci bir güç olabileceğini kanıtlamıştı. Demek ki, öz olarak kapitalizmi başka yerde aramak, yöntem olarak da daha isabetli bulgulara yol açabilir. Onu asıl gizlenmeye, sıkı perdelenmeye çalıştığı yerde, devlet sahasında aramayı sürdüreceğiz. Kapitalizmi ekonomik sahada arayan K. Marx’ın bunun için yaptığı tüm metodolojik, felsefi, tarihsel ve sosyolojik hazırlıklar… kapitalizmin tekelci yapısına işaret ediyordu. Ekonomiye hükmetmek ekonomik olmak anlamına gelmez. Ekonomiye yapı dayatmak da ekonomi değildir. Pazarda fiyatlarla oynayarak, bunun için para aracını çeşitlendirip kâr-sermaye yığmakta kullanmak, sosyolojik olarak siyasal iktidar olmadan mümkün değildir. Siyasal iktidarı ve onun zora dayanan karakterini tüm sonuçlarıyla çözümlemeden soyut ekonomi-politik analizlerle kapitali kavramlaştırmak, sürekli bilince taşımak, bilerek veya iyi niyetle yöntem hatasına düşmek ve kapitalist paradigmaya kurban gitmektir.[19]

Zora dayanan karakteri”yle “siyasal iktidar” ve devletten başlanmakta, çünkü, –gerçekte temel yasasını oluşturduğu kapitalizmde içkin olan– artı ürün ve artı değere el konulması “sosyolojik olarak siyasal iktidar olmadan mümkün” görünmemekte; kapitalizme düşenin, “ekonomi olmamak”la birlikte “ekonomiye hükmetmek” ve “yapı dayatmak” olduğu varsayılıp, buna “kapitalizmin tekelci yapısı” denmekte ve bütün bu ucube haliyle kapitalizmin devlet alanında bulunup orada “gizlendiği” ileri sürülmektedir. Kapitalizm, ekonomiye değil, siyasete, devlete dairdir, artık devletin biçimi midir özü müdür, bilinmez, ama devletin bir unsurudur!

Öcalan’ı izlemeyi sürdürelim.

İktidar ve devlet, esas olarak ‘ekonomi olmayan ekonomi’dir; yani ekonomiyi ürettiği artık-ürün ve değerleri sızdırma alanı olarak görmekte ve bu alanda tekel kurmaktadır. Bu anlamda ekonominin hemen üstündeki alandadır. Ekonomi ile çok ilgilidir. Bütün mekanizmaları artık-ürün ve değerlerin çeşitli yöntemlerle ele geçirilmesi içindir. Tarım, ticaret ve sanayi, tekel kurduğu alanların başında gelir. Yöntemlerin başında vergi gelmektedir. Mesela dolaylı vergiler devletin doğrudan tüccar tekeli olarak hareket etme ilişkisidir. Devlet burada tam bir tüccardır, yoğunlaşmış ifadesi değil doğrudan tüccardır. Bu vergiler bilindiği üzere gelirinin yarısını aşan kısmıdır. Devlet ayrıca çiftlikleri, tarım pazarlarını, tarım fiyatlarını belirleme konumu dolayısıyla da tam bir ekonomik tekeldir.[20]

Kapitalizm ekonomi değildir, ama devlet “ekonomi olmayan ekonomi”dir. Ve sermaye ve kapitalizmi, kapitalist ekonomiyi inceleme ve açıklama konusu edinmesi nedeniyle, ardından yine Öcalan’ın Marx’a yönelik sert suçlaması gelir, Marx’ın “tekelci devlet politikaları”nı ekonomi sandığı düşüncesindedir:

Tüm ekonomi dışı özelliklerine rağmen, tekelci devlet politikalarını ekonominin baş köşesine oturtmayı muazzam zihin bulandırıcı, kapitalizmin olumsuzluklarını örtücü ve politik-ideolojik olarak da feci trajik sonuçlar getiren ‘Aydınlanmacı’ bir sapma olarak değerlendiriyorum.[21]

Burada duralım. Kapitalizm ve devlet, ikisi birden tekel oluşturuyorlar, ikisi de tekelcidirler –iddia bu.

Doğru mu? Bilinir ki, kapitalizm sonunda tekele götürmüş; serbest rekabet tekele, kapitalizm tekelci kapitalizme dönüşmüştür. Ötesinde, devletin burjuvazinin “kolektif komitesi” olarak özellikle büyük sınai yatırımlara yönelmesi ve tekellerle devletin iç içe geçmesiyle örneğin 20. yüzyılın başında Almanya’da gelişen ve iki savaş arasında da varlığını sürdüren, başka ülkelerde de, örneğin şimdi büyük ölçüde Rusya’da tanık olunan tekelci devlet kapitalizmi diye bir şey de vardır. Ve yine bilinir ki, devlet en başta silah tekeline dayanmak ya da temsil etmekle, örneğin gens ya da ilkel komünün doğal örgütlenmesinden ve örneğin “askeri demokrasi”den ayrılır. Devlet, bütün halkın silahlı oluşu karşısında silahların kamu gücünde, “özel eller”de, “özel silahlı adam birlikleri”nde toplanıp, halkın baskı altında tutulması amacıyla tekel altına alınmasıyla karakterizedir. Ancak kast edilenin bunlar olmadığı ortadadır.

MARX’TA VE DM’DE TEKEL SORUNU

Bir önce aktardığımız pasajında Öcalan, “K. Marx’ın… kapitalizmin tekelci yapısına işaret” ettiğini söylüyordu ki, herkes bilir, Marx’ın yaşamını tamamladığı 1883’e gelen yıllarda, ilk kez anonim şirket, tröst ve karteller olarak görünen, kapitalist üretim ve sermaye yoğunlaşmasıyla merkezileşmesine dayanan kapitalist tekel henüz daha başlangıç dönemlerindeydi, kelimenin gerçek anlamıyla rüşeym halini yeni yeni aşmakta olan ve bir ortaya çıkıp bir batıp kaybolan girişimler durumundaydı. Ve dolayısıyla gözlemci kişiliği ve ileri görüşlülüğüyle Marx, daha rüşeym hallerindeyken, tekellerin gelişini görmüş ve bu gelişimi bildirmiştir; ancak daha henüz ortaya çıkmakta olan tekelleri inceleyip “kapitalizmin tekelci yapısına işaret” ettiği iddiası doğru değildir. Marx, serbest rekabet koşullarını, temel ve başlıca yasaları tekelci dönemde de değişmeden kalan serbest rekabetçi kapitalizmi incelemiştir.

Kapitalist tekelin serbest rekabetin yerini aldığı süreci ve “tekellerin tarihindeki başlıca evreler”i ise Lenin şöyle sıralar: “1) Serbest rekabetin gelişmesinin en yüksek noktaya eriştiği 1860-1880 yılları. Tekeller, ancak fark edilir embriyonlar halindedir. 2) 1873 bunalımından sonra, kartellerin önemli gelişme dönemi; böyle olmakla birlikte, bunlar henüz istisna halindedir. Oturmuş bir durumları yoktur. Henüz geçici bir niteliktedirler. 3) 19. yüzyılın sonundaki ilerleyiş ve 1900-1903 bunalımı; bu dönemde, karteller baştan başa ekonomik yaşamın temellerinden biri haline geliyor. Kapitalizm, emperyalizme dönüşmüştür.[22]

Marx, evet, tekelden söz etmiştir; ancak bunlar, özel mülkiyet tekeli olarak da tanımlanabilecek “tekel altına alınmış üretim araçları” ya da örneğin “emeğin, elbirliği ve işbölümünden vb. kaynaklanan doğal toplumsal güçlerinin sermaye tarafından tekel altına alınması” türünden “kapitalist üretim tarzının kendisinden kaynaklanan doğal tekel”lerin yanı sıra “tefeci tekeli”, mutlak toprak rantının nedeni olarak toprak sahipliğine dayalı “toprak tekeli” gibi tekellerdir. Marx, “sömürge tekeli”nin yanı sıra sermayeden ve –üretimle birlikte– onun tekelleşmesinden kaynaklanmayan, ama toprak sahipliği tekeline bağlanan ve sahip olunan topraklar üzerindeki akarsu ve çağlayanların oluşturdukları “doğa güçleri tekeli”nden bahsetmiş, şöyle örnekler de vermiştir: “Olağanüstü kaliteli, sadece görece küçük miktarlarda üretilebilecek şarap üreten bir bağ, bir tekel fiyatı getirir… Burada artı kâr tekel fiyatından kaynaklanır.[23] Ayrıca Marx, “hammadde üreticisi ülke tekeli”nden ve “hammadde üretiminde az çok tekel oluşturan ülkeler”den söz etmiş, yanı sıra, “tüccarın tekelci olduğu ve aynı zamanda üretim üzerinde tekel oluşturduğu”nun örneği olarak Hollanda Doğu Hint Şirketi örneğini vermiştir. Venedikli tüccarların “taşımacılık ticareti tekeli” de Marx’ın verdiği tekel örneklerindendir.

Ancak bunların hiçbiri, üretim ve sermayenin yoğunlaşıp merkezileşerek serbest rekabetin tekele dönüşmesinin ürünü değillerdir. Hiçbiri kapitalizmin en yüksek aşaması olarak tekelci kapitalizme ve burjuvazinin tekelcileşmesine özgü değildir.

Ama söylendiği gibi, Marx, henüz gelişkin halleriyle ortaya çıkmamaları nedeniyle inceleme şansı olmamasına karşın, nüve halinde bile olsa serbest rekabetin ortasında tekellerin oluşmaya başlayışını görmüş ve sözünü etmekle yetinmeyip “ek tekel kârı”nı kast ederek “… değişmez sermayelerinin değişir sermayelerine oranları bu denli devasa olan bu girişimlerin genel kâr oranının eşitlenmesine katılması zorunlu değildir.[24] saptamasını da yapmış, ancak bu, Marx’ın ölümünün ardından Kapital’in Üçüncü Cildini düzenleyip yayına hazırlayan Engels’in konuya ilişkin yeni gelişmeler nedeniyle Marx’ın yukarıdaki sözlerinden sonra “Kapitalist Üretimde Kredinin Rolü” başlıklı 27. Bölüm’e not düşmesini gereksiz kılmamıştır. Engels’in notu şöyledir:

Marx’ın yukarıdakileri yazmasından bu yana, bilindiği üzere, anonim şirketlerin ikinci ve üçüncü nesillerini temsil eden yeni sınai işletme biçimleri gelişti. Bir yanda bugün bütün büyük sınai alanlarda üretim genişlemesinin ulaşabileceği hız günden güne artarken, diğer yanda sayıları artan bu ürünlerin pazarlarının genişlemesi durmadan daha da yavaşlıyor. Birinin aylarla ifade edilen bir sürede ürettiğini diğeri birkaç yılda soğurmakta bile zorlanıyor. Buna, her bir sanayi ülkesinin kendisini diğerlerine ve özellikle de İngiltere’ye kapatmasına ve yurt içi üretim kapasitesini yapay olarak daha da yükseltmesine yol açan koruyucu gümrük politikası ekleniyor. Bunların sonuçları, genel kronik aşırı üretim, düşmüş fiyatlar, düşen ve hatta tümüyle ortadan kalkan kârlar; kısacası, uzun süredir yüceltilen rekabet özgürlüğü çaresiz kalmış durumda ve açık, yüz kızartıcı iflasını bizzat duyurmak zorunda kalıyor. Bu da, her ülkede belirli bir dalın büyük sanayicilerinin üretimi düzenlemek için bir araya gelerek kartel oluşturmaları yoluyla gerçekleşiyor. Bir komite, her bir kuruluşun üreteceği miktarı saptıyor ve gelen siparişlerin paylaşımında son sözü söylüyor. Tek tek bazı durumlarda zaman zaman uluslararası kartellerin kurulduğu bile oldu; İngiliz ve Alman demir üretimi karteli böylesi bir örnekti. Ama üretimin bu toplumsallaşma biçimi de yeterli olmadı. Tek tek firmaların çıkar karşıtlığı onları büyük bir sıklıkla parçaladı ve rekabeti geri getirdi. Böylece, üretim ölçeğinin izin verdiği tek tek bazı dallarda söz konusu iş dalının tüm üretiminin tek bir yönetim altında büyük bir anonim şirkette toplanması noktasına varıldı. Amerika’da bu daha şimdiden pek çok kez yapılmış durumda ve Avrupa’da bugüne kadarki en büyük örnek, Britanya’daki tüm alkali üretimini tek bir firmada toplamış olan United Alkali Trust… Böylece İngiltere’de, tüm kimya sanayisinin temelini oluşturan bu dalda, rekabetin yerini tekel almış ve toplumun bütününün, ulusun gelecekteki kamulaştırmasının ön hazırlığı en sevindirici şekilde yapılmış durumda. –F. E.

Kapitalist tekel, tekelci kapitalizm ve devletin işe el atmasıyla tekelci devlet kapitalizmi başkadır, DM’nin “tüccar tekeli” ve “tekelci devlet politikası” dediği şey başka! Çok sayıda soyutlama yapmasına karşın Marx’ın kapitalizmi somut ve belirlidir; 1895’e kadar yaşayan Engels anonim şirketlerle, kartel ve tekeller üzerinde durup örneğin Anti-Dühring’in Üçüncü Kısmının “Tarihsel Bilgiler” başlıklı Birinci Bölümünde değerlendirmelerde bulunmuş, Lenin ise tekelci kapitalizmin net bir çözümlemesini yapmıştır ki, ikisinde de tekellerin doğuşu ve tekelci kapitalizme geçiş yine somut ve belirlidir. DM’nin ise hem kapitalizmi hem de tekelleri zaman-dışıdır; tekellerle birlikte kapitalizm kah Sümerlerde, kah Venedik’te, kah 17. yüzyıl Hollanda ve İngiltere’sinde, kah günümüzdedir ve nedeni kapitalizmin önemli sayılmayıp hiç üzerinde durulmaması ve ne olduğunun merak bile edilmemesi ve asıl olarak yine zaman ve toplum dışı tekelciliği vurgulanan metafizik alemde donmuş devletin önemli addedilmesidir. Kapitalizm de tekeller de bu zaman-dışı devlette içkindir!

Kapitalizm ekonomi değildir, ama devlet “ekonomi olmayan ekonomi”dir, “ekonomiyi ürettiği artık-ürün ve değerleri sızdırma alanı olarak görmekte ve bu alanda tekel kurmaktadır”, “ekonomi ile çok ilgilidir”!

Ne yapmaktadır? Devlet, tarım, ticaret ve sanayiyi tekelleştirmiştir. Vergiyi tekeline almıştır. Dolaylı vergiler yoluyla “tüccar tekeli” oluşturmuştur, “devlet tam bir tüccardır. Ayrıca çiftlikleri, tarım pazarlarını, tarım fiyatlarını belirleme”de “tam bir ekonomik tekeldir”. Ne zaman? Her daim. En azından Sümer rahiplerinden bu yana. Öyleyse, bu tekel kapitalist tekel olamaz! Tekel-öncesi kapitalizm bile, çünkü, henüz birkaç yüzyıllıktır ve kapitalist tekel kaba hesapla 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başında tarih sahnesine doğmuştur.

Öncelikle köleci ve feodal ve özel olarak –Osmanlı ve sair doğu devletleri– gibi en ileri ölçüde merkezi yapıya sahip olanları dahil, hiçbir devlet, ekonomiyi bunca tekeli altına almamış, alamamıştır. Sömürü ilişkilerinin ekonomik zora dayalı olduğu kapitalizmde tartışmasız şekilde ekonomi ile siyaset arasında bir özerklik ilişkisi vardır. Kuşkusuz “siyaset ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir” ve sonuçta ekonomi –üzerinde karşı bir etkide bulunan– siyaseti belirler, ekonomik olarak egemen olan –özel ve “ikili iktidar” vb. halleri bir yana– siyasal olarak da egemen olur; ancak rekabetçi döneminin yanı sıra tekelci aşamasında da kapitalist ekonomi siyaseti, ekonomik egemenlik siyasal egemenliği hiçbir dolayım olmaksızın dolaysız biçimde birebir güdülemez. Ekonomi-dışı zora dayalı olmalarına ve kölecilik ve feodalizmde iktisaden egemen olanların aynı zamanda –toprağa ve kişisel bağlılık ilişkileriyle– siyasal egemenliği de dolaysız olarak ellerinde toplamalarına rağmen, ekonomi ile siyaset (ve devlet) ilişkisi dolayımlarla gerçekleşir ve belirli bir özerklik içerir. Kapitalizmde hala etkisini sürdüren “görünmez eli”yle piyasa ve ekonomiye egemen tekellerin yanında, parlamento, bürokrasi vb. türünden kurumlaşmalar vardır ve sonunda sermayenin ekonomik egemenliği belirleyici olsa bile, bu tür dolayımlarla siyaset ekonomi karşısında az çok özerktir. Kölecilik ve feodalizmde de, din ve Papa ve “eşitler arasında birinci” olan kral ve imparatorlar, egemenlik bölgelerinde ekonomik olduğu kadar siyasal bakımdan da egemen olsalar bile, aristokrat beylerin güçlerini belirli ölçülerde dengeler ve ekonomi ile siyaset yine belirli sapmalarla ilişkilenir. Dolayısıyla kapitalizmde olmadığı gibi, öncesinde de, devletler “tam” ve mutlak tekele sahip olmamışlardır.

Vergi toplama ayrıdır; ancak bu özerklik “vergi tekeli” bakımından da geçerlidir. Her devlet finansmanı için vergi toplar ve vergiyi tekeline alır; ancak öncesi bir yana, burjuva devletlere kuşbakışı bir göz atmak bile, devletin, ayrıca kendi adına değil, ama bütün kapitalistler adına, kolektif kapitalist olarak vergi topladığını, teşviklerle çeşitli vergi indirim vb. kolaylıkları olarak bir bölümü yine kapitalistlere aktarılan vergilerle –subay, polis, hakim vb. türü görevlilerinin maaşları vb. ödenerek– devlet giderlerinin karşılandığını gösterecektir. Yanı sıra kapitalistlerden de vergi alınması bir özerklik unsuru sayılabilir, ancak bir bölümünün kapitalistlere geri verilmesinin yanında, herkes bilir ki, asıl vergi yükü başta dolaylı vergiler olmak üzere emeğiyle geçinenlerin sırtına yıkılırken, özellikle Türkiye gibi ülkelerde kapitalistler ciddi bir vergi ödemezler.

Öte yandan “tüccar tekeli” türünden kapitalizm-öncesi tekellerle, kapitalizmin olmadığı gibi, tekelci kapitalizmin de hiç ilgisi yoktur ve kapitalist sınai ve ardından mali sermayeye bağlanmamış olan bu tekelin varlık koşullarında henüz bu ikisi de ortaya çıkmamıştır. Tüccar tekeli, Sanayi Devrimi ve kesinlikle sanayi kapitalizmi öncesine aittir. İlkel birikim dönemine ait başlıca örneği Hollanda’nın Doğu Hindistan Şirketi’dir, ancak bu kapsamda İspanya ve Portekiz’in Hindistan ve doğusuna yönelik ticari etkinliklerinin de sözü edilebilir. Ardından İngiltere ve onu takiben Fransa’nın sömürgecilik siyasetiyle de birleşmiş ticaret tekeli sökün etmiştir. Öncesindeyse, Öcalan’ın üzerinde durduğu örnek olarak Venedik ve “taşımacılık ticareti tekeli” anılabilir ki, bu “ticari” etkinlik olarak, Marx’ın üzerinde durduğu “tüccar tekeli” durumuna yakındır, taşımacılığın tekelleştirilmiş olmasına dairdir. Tümünün üzerinde yükseldiği zemin; P-M-P’ formülü ile kapitalizm, makine ve işgücüne yatırılmış sermaye ile artı-değer üretimi ve sermayenin birikimi değil, ama M-P-M formülüyle basit meta üretimi, değişim için üretim, yani satmak için almaktır. Öcalan ise, ikisini birden kapitalizm, kapitalizmin ise ekonomi olmadığını varsayıp, gerçekte verdiği örnekler basit meta üretimi ve ticarete ilişkinken, konuyla ilgili şunları yazmıştır:

Kapitalizmin ekonomi olmadığını iddia etmek, en az Marx’ın Das Kapital’i kadar sonuçları olması gereken bir düşüncedir… Kapitalizm, kapitalist, kapitalist ekonomi diye kavramlaştırılan olguların, ekonomiyi kontrol eden politik bir gücün, kliğin durumundan bahsediyorum. Bu güç ilk defa 16. Yüzyıl Avrupa’sında etkili olmuş, Hollanda ve İngiltere’de bizzat bu adlarla bu ülkelerin esas politik egemeni haline gelmiştir. Ekonomiyi kullanması ekonomik olduğunu göstermez… Fernand Braudel… Kapitalizmin pazar karşıtı, tekel talanı ve dıştan dayatma olduğunu açıkça söylemektedir… Bu dıştan kendini dayatan, pazar karşıtı ve ekonomik olmayan şey nedir?… 13. yüzyılda Venedik’te bir grup büyük tüccar vardır. Fakat bu grup aynı zamanda kentin yönetimine de egemendir. Rakipleriyle savaşıyor. Armadaya sahiptir. Yani askeri gücü olan bir Venedik de vardır. Ayrıca Rönasans’a hamilik yapıyor. Ekonomi ve toplum üzerinde hakimiyeti güçlüdür. Tüm bu ilişkilerin iç içe olduğu, bunda paranın bir zamk işlevi gördüğü de rahatlıkla belirtilebilir. O zaman hangi kavram bu ilişkiler bütünlüğüne yanıt verebilir? Açıklanabilecek hususlar olarak, Venedik büyük tüccar adı verilen bu grupla ekonomiyi denetlemekte ve artık-değerin önemli bir kısmını sızdırmaktadır. Bunun için politik erkin ya kendisini ya kontrolünü elinde tutmaktadır. Zor uygulamak gerektiğinde ordu gücünü kullanabilmektedir. Dikkat edilirse, aşağı yukarı aynı grubun komple bir hareketi söz konusudur. İçindeki bazı isimler değişse de, en azından Venedik çapında etkili olan bir grup vardır… Tüccar tekelidir, devlettir, ordudur, bürokrasidir. Önde gelen kilise ve sanat camiasının hamisidir. Devleti de aşan, dıştan kendini ekonomiye tekel gibi dayatan, ama ekonomi olmayan, devletinkini de aşan bir hegemonyayı topluma dayatan bu gruba iktidar yoğunluğu demek, hatta bu grubu bizzat iktidar olarak adlandırmak doğruluk payı güçlü bir yorum olacaktır.”[25]

Bir defa örnekleri, değişim için üretime, ama kapitalist değil, basit meta üretimine dairdir. Kapitalist olmayana “kapitalist” denmesi, onu kapitalizm yapmaz. Dolayısıyla “kapitalist modernite” diye bir kavram ileri sürebilirsiniz, ama, kavram gerçekte varolanın ifadesi değil yaratı olursa, “gerçek”i olmadık zaman ve mekanlarda aramak kaçınılmaz olur!

İkinci olarak, henüz feodal Ortaçağ’ın istisnai örnekleri durumundaki Venedik ve Ceneviz kentlerini mesken tutan tüccarlar, asıl ekonomik bakımdan güçlüdürler ve siyasal güçleri de buradan gelir. Ancak asıl siyasal egemenlik ise, kırda feodal beylerdedir. Marx’a başvurulursa, söylediği şudur: “Orta Çağ’da, feodalizmin İtalya’da olduğu gibi istisnai kentsel gelişme nedeniyle kırılmadığı her yerde, kır kenti siyasal olarak sömürüyorsa, kent de her yerde ve istisnasız olarak, kendi tekel fiyatlarıyla, vergi sistemiyle, lonca sistemiyle, doğrudan ticari hileleriyle ve tefeciliğiyle kırı iktisadi olarak sömürür.[26]

Ya da daha açığı:

… eski üretim tarzlarında, tüccarın faaliyetlerine konu olan artık ürünün temel sahiplerinin, yani köle sahibinin, feodal toprak sahibinin, devletin (örneğin doğulu despotun), tüccarın tuzağa düşürdüğü tüketici zenginliği ve lüksü temsil etmesi nedeniyle, artık ürünün ağırlıklı bir bölümüne el koymasına yol açar. Dolayısıyla, ağırlıklı bir egemenliğe sahip olan ticaret sermayesi, her yerde bir yağma sistemini ortaya çıkarır ve hem eski hem de yeni dönemlerdeki gelişmesi doğrudan doğruya şiddete dayalı yağmalarla, deniz korsanlığıyla, kaçırılan insanların köleleştirilmesiyle, sömürgelerdeki fetihlerle bağlantılıdır; Kartaca’da, Roma’da, daha ileri tarihlerde Venediklilerde, Portekizlilerde, Hollandalılarda vb. böyle olmuştur.[27]

Anlatılan, kapitalizmde değil, ama eski üretim tarzlarında, kölecilik ve feodalizmde tüccarın iktisadi gücünün yol açtıklarıdır. Ama tüccarın ve sürdürdüğü ticaretin gelişmesi pazar için, değişim için üretimi güçlendirip eski üretim ilişkilerini belirli ölçülerde çözmekle birlikte her koşulda kapitalizme yol açmaz ve ona bağlanmaz, tersine köle veya serf ekonomisine de bağlanabilir; bunu belirleyecek olan üretici güçlerin gelişme düzeyiyle eski üretim tarzının niteliğidir.

Ticaretin ve ticaret sermayesinin gelişmesi, her yerde, mübadele değerlerinin üretilmesi eğilimini güçlendirir, mübadele değerleri üretiminin hacmini artırır, onu çeşitlendirir ve kozmopolitleştirir, parayı dünya parasına dönüştürür. Bu nedenle, ticaret, her yerde, tüm farklı biçimleriyle asıl olarak kullanım değerlerinin üretilmesine yönelik olan mevcut üretim örgütlenmeleri üzerinde az ya da çok çözücü etkide bulunur. Ama eski üretim tarzı üzerinde ne ölçüde çözücü etkide bulunacağı, başlangıçta, söz konusu üretim tarzının sağlamlığına ve iç yapılanmasına bağlı olur. Ve bu çözülme sürecinin nereye doğru yol alacağını, yani eskisinin yerini hangi yeni üretim tarzının alacağını, ticaret değil, eski üretim tarzının karakteri belirler. Antik dünyada ticaretin etkisi ve tüccar sermayesinin gelişmesi her zaman bir köle ekonomisiyle sonuçlanır; başlangıç noktasına bağlı olarak, sadece, dolaysız geçim araçlarının üretimine yönelik, ataerkil bir köle sistemi, artık değer üretimine yönelik bir köle sistemine dönüşür. Buna karşılık, modern dünyada, aynı etki ve gelişme, kapitalist üretim tarzıyla sonuçlanır. Demek ki, bu sonuçlar da, ticaret sermayesinin gelişmesinden çok farklı koşulların ürünleriydi.[28]

DM yazarlarının sorunu şuradadır ki, Ortaçağ’ın istisnai kent devletlerinden Venedik’in, örneğin İlkçağ’ın –gelişmesi içinde Roma’ya rakip köleci bir imparatorluk haline dönüşen– Kartaca’sına benzer biçimde, kapitalizmle bir ilgisi bulunmadığı gibi, kapitalizme de yol açmamış, sonunda Ceneviz’le birlikte kendisi yok olurken, Ortaçağ’ın serf ekonomilerine bağlanıp onu güçlendirmişlerdir. Venedik’in Rönesans’ın önemli kentlerinden biri ve bir devlet olduğu doğrudur, ancak dönemin istisnalarından olan bu deniz ticareti devleti, Papalık ve Frank, Kastilya (ve sonra İspanya), Napoli, Macar vb. birçok krallığın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun arasına sıkışmış, 1400’lerde Dalmaçya kıyılarında yayılan ve bir ara –sonradan Osmanlı’ya kaybedeceği– Girit ve Kıbrıs’ı ele geçiren bir kent-devletidir. Gücü ticaretten (ve güçlü donanmasından) gelmektedir. Yanlış olansa, Venedik “tüccarları”nın kendilerini “dıştan dayattıkları”, “pazar karşıtı” ve ticaretlerinin “ekonomi olmayan şey” olduklarıdır. “Venedik[’in] büyük tüccar adı verilen bu grupla ekonomiyi denetlemekte ve” “artık-değerin” değil, ama artı ürününönemli bir kısmını sızdırmakta” olduğu tartışmasızdır. Tüccar olur da nasıl sömürmez ve artı ürün sızdırmaz?! Bu “sızdırma” için “dışarıdan bir dayatma” ve pazar karşıtlığı lazım değildir. “Sızdırma”nın kendisi değişim için üretim olmadan gerçekleşemez, tüccarın artı ürün sızdırması tamamen değişimi, yani al-ver dalaverelerini, hile ve üç kağıtları gereksinir ki tümü ancak pazarda ve pazarı geliştirerek gerçekleşir. Ve söylendiği gibi, tüccarlar ve ticaret, değişim için üretimin yayılması, eski üretim tarzlarını çözücü etkide bulunur; nitekim devletin ilk tarih sahnesine çıkışına götüren ticaret ve pazar için üretimin bu yayılışı ve sınıf karşıtlıklarına yol açan gelişmesi olmuş, eşitlikçi klan örgütlenmesi ticaretin yol açtığı eşitsizliklere dayanamayıp çökmüştür.

Bu nedenlerle, “grup”, “iktidar yoğunluğu”, “hatta bizzat iktidar” adı takarak, “tüccar tekelidir, devlettir, ordudur, bürokrasidir” deyip tümünü bir torbaya doldurmamak doğru olacaktır. Tüccar ve ticaret başkadır, devlet başka ve tüccar kârı için devletin ayrıca zoruna gerek yoktur. Devlet, sömürünün önkoşulu değildir; ama dış koşullarını sağlar, sömürücü sistemlerin bekçiliğini yapar. Bu, devletin sömürücü sınıfların devleti oluşunun bir gereği ve onun sınıf niteliğinin belirtisidir. Şüphe yok ki, hemen her devlette sömürücülerin belli başlı temsilcileriyle belli başlı devlet yöneticileri kişisel olarak da birleşmiş haldedir. Venedik’te de deniz ticareti tekelini ellerinde tutan büyük tüccar aileleri devletin önde gelen soylu aileleriydi; ancak bu, ne bu ailelerin “pazar karşıtı” oldukları anlamına gelmiştir ne de Venedik kent-devletinin. Tam tersi doğruydu:

12. ve 14. yüzyıllarda Venedik’te ve Cenova’da kurulan kredi birliklerinin kökeninde, deniz ticaretini ve ona dayalı olan toptan ticareti, eski moda tefeciliğin ve para ticaretini tekelleri altına alanların egemenliğinden kurtarma gereksinimi vardı. Eğer bu şehir devletlerinde kurulan gerçek bankalar, aynı zamanda, devletin gelecekteki vergiler karşılığında öndelik elde ettiği kamusal kredi kuruluşları şeklini aldıysa, unutulmamalıdır ki, söz konusu birlikleri kuran tüccarlar, ilgili devletlerin önde gelen kişileriydi ve kendilerini olduğu gibi hükümetlerini de tefecilikten kurtarmayı ve aynı zamanda bu yolla devleti kendilerine daha fazla ve daha güvenli bir şekilde bağımlı kılmayı aynı derecede istiyorlardı.[29]

Üstelik, tabii ki toprak tekeli, ona bağlanmış tefeci tekeli, –yeni sömürgeci uygulamalara geçilmesiyle birlikte günümüzde istisnalar bir yana hemen tümüyle çökmüş olsa bile– sömürge tekeli türünden tekellerle sömürücü devletler eski üretim tarzlarından bu yana varlıklarını sürdürüyorlar; ancak ne bu ve benzeri tekeller ne de çeşitli biçimleriyle sömürücü sınıfların devletleri değişim için üretimi ve pazarı karşılarına alıp tüccarlar ya da “kendileri içinzorlaartı ürün sızdırma”yı değer yasasının işleyişini geçersizleştirip sömürünün asıl biçimi yapmayı başarabilmişlerdir! En çoğu, söylendiği gibi, değişim için üretim ve ticaret, kapitalizme geçişin koşulları olgunlaşmamışsa, en çok tüketim lüksleri nedeniyle palazlandığı feodal beylerin toprak tekeliyle tefeci tekelini güçlendirir ve onlarla birlikte var olur ve onlardan, sömürge vb. tekelinden güç alır. Kapital’in Marx’ın tamamlayamadığı 3. Cildi’ni düzenleyerek notlar da düşen Engels, bir notunda buna değinir:

Kısacası: basit meta üretimi döneminin tümü için, yani kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkmasıyla birlikte bunların bir değişim geçirdiği zamana kadar, genel olarak iktisat yasaları gibi Marx’ın değer yasası da genel geçerliliğe sahiptir. O zamana kadar, fiyatlar… değerlerle daha fazla çakışır. Marx’ın değer yasası, ürünleri metalara dönüştüren mübadelenin başlangıcından milattan sonra on beşinci yüzyıla kadar süren bir zaman aralığı için genel iktisadi geçerliliğe sahiptir. Ama meta mübadelesinin tarihi, tüm yazılı tarihin öncesine dayanır; Mısır’da milattan en az iki bin beş yüz ve belki beş bin yıl öncesine, Babil’de milattan dört bin ya da belki altı bin yıl öncesine uzanır; yani, değer yasası, beş-yedi bin yıllık bir dönem boyunca hüküm sürmüştür.[30]

TARİHTE ZORUN ROLÜ

Şimdi “değer yasası da neymiş?”, “artı ürünü de, artı değeri de devlet sızdırır” tezi ya da teorisine gelmiş bulunuyoruz. Bu, DM yazarları tarafından sadece devlet tartışmalarında değil, ama “demokratik modernite paradigması” ileri sürülürken de kullanıldığını şimdiye kadar çok kez gördüğümüz temel bir argüman durumunda. Yine de 18. sayısından ve çeşitli DM yazarlarından birkaç hatırlatma yapalım.

Sınıfı yaratan fazla ürün değil, zihniyetteki parçalanmışlık toplumsal yarılmaya götürdü. Zihniyet temelinde devlet, tarihsel gelişmeyi saptırmış ve toplumu parçalanmaya uğratmıştır.” (sf. 96)

Toplumsal artı değere el koymak için zor ve şiddet araçları egemenler açısından ne denli gerekli ve zorunlu olmuşsa…” (sf. 50)

Devlet… sürekli yayılarak, farklı toplumsal yapıları egemenliği altına almaya ve onların zenginliklerinin gaspına dayanır. Yaşamı bu tarz bir sömürüye bağlı kılan, devlet tekelleşmesi olmaktadır… Devlet bir sınıflaştırma aygıtıdır.” (sf. 95)

İktidar ve devlet, esas olarak ‘ekonomi olmayan ekonomi’dir; yani ekonomiyi ürettiği artık-ürün ve değerleri sızdırma alanı olarak görmekte ve bu alanda tekel kurmaktadır.” (sf. 22)

… İktidarın uygarlık bağlamında artık-ürünü elde etmeye ve ele geçirmeye yönelik her türlü toplumsal faaliyet olarak tanımlanan doğası…[31]

Ekonomi dendiğinde doğal ekonomiyi anlayan, zihni temelde devletin ekonomiye müdahale ederek artı ürün ve artı değere el koyduğunu, kendi haline kalsa “toplum”un bütün zenginliklerin eşitçe paylaşılmasının bir yolunu bulabileceğini, ama “devletli uygarlık”ın buna olanak tanımadığını düşünen DM yazarları, “artı değere el koymak için şiddet araçlarının gerekli olduğu”na inanıyorlar. Parçalanma ve çatışmayı gerçekte olduğu yerde, sınıfların ortaya çıkışında ve sınıflar arasında değil, ama başka yerde arıyor; ve yine gerçekte işbölümüyle başlayarak özel mülkiyet ve sömürüye dayalı üretim ilişkilerince köleci bir ekonomiye dönüşmek üzere çözülen “ekonomi”yi, düşsel düzlemde ezelden ebede varlığını sürdürme uğraşındaki “İkinci Doğa” ya da barbarlık vb. gelenekleri ve komünleriyle “demokratik toplum” varsayıyor; ve kapitalizmle devletin ya da “devletli uygarlık”ın bu ahlakıyla birlikte direnen “ekonomi = demokratik toplum”a saldırdığını ileri sürüyorlar. DM yazarlarına göre, asıl mücadele “devletli toplumla demokratik toplum arasında”!..

Oysa böyle değildir. Sömürünün başlaması ve sınıfların var olması için devlet ön koşul oluşturmaz, tersine, devlet işbölümü, değişim için üretim, sömürü ve sınıfların ortaya çıktığı koşullarının ortasında, onların ürünü olarak doğar. Engels’in Dühring’le bir tartışması buna ilişkindir.

Dühring, DM yazarlarınınki türünden iddialarda bulunmuştur: “Siyasal ilişkiler biçimi temel tarihsel öge, ve iktisadi bağımlılıklar da sadece bir sonuç ya da özel bir durum, yani her zaman ikinci dereceden olgulardır… en önemli ögeyi sadece dolaylı bir iktisadi güçte değil, dolaysız siyasal zorda aramak gerekir.[32] Robinson Crusoe’nun Cuma’yı zorla köleleştirmesini örnek vermiştir. Engels’in yanıtı şöyledir:

Birinci plandaki siyasal eylemlerin tarihte kesin etken oldukları fikri, tarih-yazımının kendisi kadar eskidir… Bay Dühring’in bugüne kadarki bütün tarihin insanın insan tarafından köleleştirilmesine indirgenebileceğini söylemekte haklı olduğunu bir an için kabul edelim; gene de sorunun özüne değinmiş olmaktan uzakta kalırız. Çünkü ilk önce şu sorulur: Robinson, Cuma’yı nasıl köleleştirebildi? Sadece keyfi için mi? Kesinlikle hayır. Tersine, Cuma’nın ‘iktisadi’ hizmete köle ya da basit bir alet olarak koşulduğunu… görüyoruz. Robinson, Cuma’yı, sadece Cuma, Robinson yararına çalışsın diye köleleştirmiştir. Ve Robinson, Cuma’nın çalışmasından kendisi için nasıl yarar sağlayabilir? Sadece Cuma’nın, çalışması ile, çalışabilecek durumda kalması için Robinson’un ona vermek zorunda bulunduğundan daha çok geçim aracı üretmesi yoluyla.[33]

Yani? Cuma’nın zorla köleleştirilmesi, sadece, bu “zorla köleleştirme” öncesinde Cuma’nın kendi geçimi için ürettiğinden daha fazlasını, yani bir artı ürünü üretiyor olması koşuluyla olanaklıdır. Başka türlü bir köleleştirme olanaksızdır. Engels devam eder:

Robinson, ‘elde kılıç’, Cuma’yı kendine köle eder. Ama bu işi başarması için Robinson’un kılıçtan başka bir şeye daha gereksinmesi var. Bir köle herkesin harcı değildir. Bir köle kullanabilmek için, iki şeye sahip olmak gerek: ilkin kölenin çalışması için zorunlu alet ve nesnelere, ikinci olarak da, onu dar darına besleme araçlarına. Öyleyse, köleliğin olanaklı olmasından önce, üretimde belirli bir düzeye ulaşılmış ve bölüşümde belirli bir eşitsizlik derecesinin ortaya çıkmış olması gerek. Ve köle çalışmasının bütün bir toplumun egemen üretim biçimi durumuna gelmesi için, üretim, ticaret ve servet birikiminde daha da büyük bir artışa gereksinme vardır…

İnsanın bir köle hizmetine bağlanması, bütün biçimleri altında, köleleştiren kimsede, onlar olmadıkça köleleştirilen insanı kullanamayacağı iş araçlarının sahipliğini, ve ayrıca kölecilikte de, onlar olmadıkça köleyi yaşamda tutamayacağı yaşama araçlarının sahipliğini şart koşar. Öyleyse, daha şimdiden, her durumda ortalamayı aşan belirli bir servet sahipliği şart. Bu servet nasıl doğdu? Varsayım olarak, bunun çalınmış, yani zor üzerine dayanmış olabileceği, ama bunun hiç de zorunlu olmadığı açık. Bu servet, çalışma, hırsızlık, ticaret, dolandırıcılık ile kazanılmış olabilir. Ama, çalınabilmeden önce, çalışma ile kazanılmış olması gerekir.

Genel olarak, özel mülkiyet tarihte hiçbir biçimde hırsızlık ve zor sonucu olarak ortaya çıkmaz. Tersine. O daha, bazı nesnelerle sınırlı da olsa, bütün uygar halkların eski doğal topluluklarında vardır. Daha bu topluluğun içinde, meta biçimini alana değin, önce yabancılar ile değişim içinde gelişir. Topluluk ürünleri ne kadar meta biçimini alır, yani ne kadar az üreticinin öz kullanımı ve ne kadar çok bir değişim ereğiyle üretilirlerse, değişim, hatta topluluk içinde bile, ne kadar ilkel doğal işbölümünün yerini alırsa, çeşitli topluluk üyelerinin servet durumu o kadar eşitsiz bir duruma gelir, eski toprak mülkiyeti ortaklığı o kadar derin bir biçimde aşınır, topluluk bir küçük toprak sahibi köylüler köyü olarak dağılmaya o kadar çabuk gider.

Özel mülkiyetin kurulduğu her yerde, bu, değişmiş üretim ve değişim ilişkilerinin sonucudur, ve üretimin artması ve ticaretin gelişmesine yarar, – öyleyse özel mülkiyetin kuruluşu, iktisadi nedenlere dayanır. Zor, bu işte hiç bir rol oynamaz. Hırsızın, başkasının malını kendine mal edebilmesinden önce, özel mülkiyet kurumunun var olması gerektiği, yani zorun, eldeciliğe gerçi yer değiştirtebildiği, ama özel mülkiyeti özel mülkiyet olarak meydana getiremediği açıktır![34]

Ve Engels, son olarak, önceden üretilmiş olması gerektiğini belirtmek üzere, Robinson’un Cuma’yı köleleştireceği kılıcı nereden bulduğunu sorar:

Robinson, Cuma’yı ‘elde kılıç’ köleleştirir. Kılıcı nerden almış? Robinson öykülerinin düşsel adalarında bile, kılıçlar, şimdiye değin, ağaçlar üzerinde bitmez ve Bay Dühring bu soruyu yanıtsız bırakır.” DM’nin devletinin ve onun şiddet ve zor aletlerinin hangi ağaçlar üzerinde bittiğini düşündürür! Engels sürdürür:

…ama kullanılması için çok gerçek önkoşullar, özellikle en yetkin olanların o kadar yetkin olmayanları alt ettiği aletler istediğini; ayrıca bu aletlerin üretilmesi gerektiğini, bunun da en yetkin zor araçları, kabaca söylemek gerekirse en yetkin silahlar üreticisinin, o kadar yetkin olmayanların üreticisini yendiği anlamına geldiğini, ve kısacası zorun utkusunun silah üretimine, ve silah üretiminin de genel olarak üretime, yani … ‘iktisadi güç’e, ‘iktisadi durum’a, zorun emrinde bulunan maddi araçlara dayandığını, en çocuksu belitler amatörü bile kuşkusuz düşünecektir.

Zor, bugün ordu ve donanma demektir, ve her ikisi de, hepimizin zararını çekerek bildiğimiz gibi, ‘tuzluya oturur’. Ama zor, para yapamaz, olsa olsa, daha önce para yapmış bulunan kişiyi soyup sağana çevirebilir… Demek ki, paranın, sonunda, iktisadi üretim yolu ile sağlanmış olması gerekir; demek ki, zor, bir kez daha, kendisine silahlanma ve aletlerini koruma araçlarını sağlayan iktisadi durum tarafından belirlenir. Ama bu yetmez. İktisadi önkoşullara hiçbir şey ordu ve donanmadan daha çok bağlı değildir. Silahlanma, bileşim, örgütlenme, taktik ve strateji, her şeyden önce, üretim ve ulaştırma olanakları tarafından, her durumda ulaşılmış bulunan düzeye bağlıdır.[35]

Peki, kılıç nereden gelmiştir?

DM yazarlarının Robinson ve Cuma’ları yok, ama işin aslı değişmiyor. Onlar da köleleştirme dahil, sınıfların oluşumunu, “artı ürünün sızdırılması”nı, siyasal zorun, devletin işi sayıyorlar.

Oysa tarih gösteriyor ki, insan, başlangıcından bu yana av ya da komşu kabilelerle savaş aracı olarak kullandığı aletlerle birlikte yaşayageldi. Devlet olmaksızın da bu aletler vardı. Daha vahşet çağı içindeyken, kabaca yontma ve giderek cilalı taştan başlayıp yay, kiriş ve ok gibi avı olağan bir uğraş haline getiren buluşlar ve nihayet demirin bulunmasıyla kılıç insan topluluklarının elindeydi. Farklı toplulukların birbirleriyle savaşmaları, hatta birbirlerini av hayvanı olarak görmeleri için de devletin ortaya çıkmış olması gerekmiyordu. Bu çağlar boyunca, toplumun her bireyi, silaha sahip olmakta ve kullanmakta eşitti. Çok uzun çağlar boyunca devam eden, her bireyin cinsiyet ayrımı olmaksızın silah kullanabildiği bu toplumsal yapı, toplumsal işbölümünün ilerleyişi ve sınıfların doğuşu ile parçalanmış ve devlet, işte bu andan itibaren silahı tekel altına alan bir kurum olarak karakterize olmuştur. Bütün tarihsel veriler, devletin bir zihniyet olarak ya da bir zihnin eseri halinde değil, sınıflara bölünmüş olmanın yarattığı bir baskı aracı olarak doğduğunu göstermektedir. Devlet, “sınıflaştırma aygıtı” olmadığı gibi, artı ürünün gaspının da aleti değildir. Ama o, sınıflara bölünmüş sömürü toplumlarında artı ürünün gasp edilmesinin, sömürünün sürdürülmesinin koşullarının garantiye alınmasının aracıdır. Silahın “özel eller”de toplanarak tekel altına alınması, bunun gereklerinden biridir.

[1] Haydar Ergül, DM, Sınıf Değil Komünalite, sayı 18, sf. 91

[2] M. Satılmış, DM, sayı 18, sf. 82

[3] Öcalan, DM, sayı 18, sf. 14

[4] Agy, sf. 24

[5] Agy, sf. 22

[6] abç.

[7] Agy, sf. 23

[8] Agy, sf. 10

[9] Agy, sf. 23

[10] Agy, sf. 14

[11] Halil Dağ, DM, Marksizmde İktidar ve Devlet Sorunu, sayı 18, sf. 122

[12] Haydar Ergül, DM, Sınıf Değil Komünalite, sayı 18, sf. 96

[13] Ahmet Cemal, DM, Marksizmin İktidar, Bilgi ve Sermaye Birikimine Yaklaşımı, s. 18, sf. 50

[14] Haydar Ergül, DM, Sınıf Değil Komünalite, sayı 18, sf. 95

[15] A. Öcalan, DM, sayı 18, sf. 25-26

[16] Agy, sf. 20

[17] DM, sayı 18, sf. 5

[18] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, sf. 175

[19] A. Öcalan, DM, sayı 18, sf. 20

[20] A. Öcalan, DM, sayı 18, sf. 22

[21] A. Öcalan, DM, sayı 18, sf. 20

[22] Lenin, Emperyalizm, sf. 25-26

[23] Marx, Kapital, c. 3, sf. 619

[24] Marx, Kapital, c. 3, sf. 355

[25] A. Öcalan, DM, sayı 18, sf. 18-19

[26] Marx, Kapital, c. 3, sf. 639

[27] Marx, Kapital, c.3, sf. 269

[28] Marx, Kapital, c.3, sf. 270

[29] Marx, Kapital, c.3, sf. 483

[30] Engels, Kapital, c. 3, sf. 714-715

[31] Halil Dağ, DM, Marksizmde İktidar ve Devlet Sorunu, sayı 18, sf. 120

[32] Anti-Dühring, sf. 266, Sol Yay., 2. Baskı

[33] Age, sf. 267

[34] Age, sf. 268-270

[35] Age, sf. 276-277