Çetin Akdeniz
Birikim Dergisi’nin Kasım/Aralık 2024 birleştirilmiş 427/428. sayısı, 100. ölüm yıldönümü nedeniyle Lenin ve Ekim Devrimi’ni merkeze alan makalelerle, 264 sayfadan oluşan özel bir sayı olarak yayımlandı.[1]
Dosyada 25 yazarın makalesi yer alıyor. Bunların bir kısmı -az sayıda olanlar- sosyalizm için mücadelenin ulusal ve uluslararası alanda tarihsel seyri üzerine anlatılarında, bu mücadelenin insanlık tarihi yönünden taşıdığı ilerici birikim ve önem üzerinde duruyor; Lenin’i de, teoriye katkıları ve politik mücadeleye önderliği başta olmak üzere taktik ustası, yetkin örgütçü ve kararlı bir büyük devrimci lider olarak, gerçekte olduğu üzere anlatmaya çalışıyorlar.
Ancak yayımlanan makalelerin çoğu açısından başlıca ortak payda, Stalin’i ret, Lenin’e “eleştirel yaklaşma”, Engels ve Marx’ın kuramında var olduğu ileri sürülen “boşlukları” giderme ve sosyalizmi inşa pratiğinin “büyük boşluk ve vahim sonuçları”nı sergileme iddiasıdır. Yazarların görünürdeki gerekçesi, yapılmış yanlışlardan ders çıkarılmasıdır. Bazısı “niyet-akıbet” ilişkisi kurmaktadır! “Reel sosyalizm” olarak adlandırılan Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist inşanın “akıbeti” hareket noktası alınıyor ve yenilgi nedenleri sıralanıyor. İleri sürülen nedenler arasında kooperatifleşme ve sanayileşmede hızlı hareket etme, NEP uygulamasını uzun yıllar boyunca sürdürmeme, UKKTH’yi pratikte uygulamama, Sovyetlerin yönetimi yerine parti aygıtının yönetici mevziiye yerleşmesi ve devletten devletsizleşmeye yol alma söylemi ve belirlemesine karşın devletin sağlamlaştırılması, düzenli ordunun (Kızıl Ordu) oluşturulması ve varlığını sürdürmesi vb. iddialar ilk sıralarda yer alıyor. Eleştirici yazarlara göre örgütlenme özgürlüğü hayata geçirilmemiş, sınıf iktidarı yerine parti diktatörlüğü tesis edilmiş, merkezi devlet aygıtı mükemmelleştirilerek doğrudan demokrasi olanaksız hale getirilmiş, NEP kısa sürede sonlandırılmış ve nesnel toplumsal koşulları yönünden devrim için yeterince olgunlaşmamış bir toplumda -ve tek ülkede- sosyalizm iradi zorlamalarla tesis edilmeye çalışıldığı için ‘90’lı yıllardaki akıbet yaşanmıştır! Tüm bu “yanlışlar”ın Marx ve Lenin’in kuramsal düşünceleriyle “kök bağı” olduğu iddiasında olanlar da vardır.
Karşı Platformdan Yazılanlar
Lenin’in, toplumsal koşullar ve sınıfsal bölünme zemininde şekillenen parti anlayışı, “eleştirel yazarlar”ın itiraz başlıkları arasında, denebilir ki, ilk sırada yer alıyor. Bazısı, “Rus Devrimi”ni azınlıktaki Bolşeviklerin komplocu tarzda bir tür çaldığını ve devrimin, Lenin’in “totalitarizme açık” anlayışı nedeniyle işçi sınıfının değil ama Bolşevik Partisinin diktatörlüğüyle sonuçlandığını ileri sürmektedir. Lenin’in teorik-siyasal görüşleriyle pratiğe geçiriliş sürecindeki gelişmeleri, özellikle de Stalin yönetimindeki inşa sürecini “karşı devrim” süreci olarak gösterip Sovyetler Birliği’nin dağılmasını, kendilerini doğrulama belgesi olarak işaret edenler az değildir. Marksizm-Leninizm’in tümden reddini içeren bir önermedir bu.
Slavoj Zizek örneğin, son iki yüz yıllık sol birikimin bir yana bırakılarak yeni bir başlangıç yapılmasını öneriyor. Ona Etienne Balibar’ın, Şükrü Argın’ın, Ahmet İnsel’in “muhasebesi” ekleniyor. Okuru Stalin karşıtı Troçkist anlatılara ikna için “beynelmilel” komünizm düşmanları dahil çeşitli kaynaklardan Stalin karşıtı söylenceleri dahi malzeme olarak kullanan Argın, “Lenin ya da Leninler’e maruz kalmış, onun adıyla hükmeden rejimlerin mağduru olmuş kişilerin algıladıkları Lenin imajı”nı anlamaya çağırıyor. Kafka’nın, Milan Kundera’nın, Hannah Arendt’in Lenin-Stalin karşıtlığının dikkate alınmasını isteyen Argın, inşa süreci muhaliflerinin anlatı ve duygularını kanıt sayıyor. Ona göre, proletaryanın çıkarlarının sadece Lenin ve Stalin’in başında bulundukları parti tarafından temsil edildiği düşüncesinin “içi boş”tur; gerçek hayat ile “komünist tarikat tarafından hararetle savunulan efsaneler arasında” büyük tutarsızlık vardır; sosyalizmi inşa işine koşulan proletarya trajikomik bir duruma düşmüş ve sosyalizm “bir türlü kurulamamış”tır! Zira Lenin, savunduğu ve oluşumunda baş mimar olarak rol oynadığı parti görüşü ve proletarya diktatörlüğü anlayışıyla devrimin hemen ertesinden başlayan “korkunç neticeler”in ortaya çıkmasının köşe taşlarının döşenmesine hizmet etmiş, komünist olduğunu söyleyen bir elitin tüm toplumu zapturapt altına alarak her tür muhalefeti baskılamasını teorize ederek sonu da hazırlamıştır!
Sol liberal eleştirmen konumundaki Ahmet İnsel ise Marx’ın çözümlemelerinin günümüz toplumsal özgürleşme mücadeleleri açısından yol gösterici kapasitesinin değişen koşular nedeniyle zayıfladığını ileri sürüyor ve Lenin’in “kuram, mücadele ve iktidar pratiklerinin önemli bir bölümü”nün de “Lenin’e dönüşün karşısında” engel oluşturduğunu söylüyor. “Günümüzün özgürleşme ve toplumsal devrim beklentisinin Rusya’nın özgül tarihinden ve S. Birliği pratiğinden yalıtılması” gerektiğini belirten İnsel, sözüm ona farklı toplumsal koşullar gerekçesine dayanır görünmesine karşın gerçekte Leninist devrim anlayışına karşıtlığını sergiliyor. Ona göre Lenin, mutlak iradeci anlayışıyla parti diktatörlüğünün yolunu açmış; devrimi “bir daha çıkamayacağı despotik bir yola” sokmuş; onun açtığı yoldan ilerleyen Stalin’in yönetiminde ise otuzlu yıllarda “bir öncekinden kıyas edilemez biçimde berbat bir Çarlık rejimi” yerleşmiştir!
Derginin bir diğer yazarı Etienne Balibar’dır ve işi daha “kökten çözme” yanlısıdır! Ona göre Marksizm sadece Leninizm biçiminde değil içsel çelişkileri nedeniyle de “hem sonlu bir teori” (bunu hocası da olan Althusser’in görüşlerine dayandırır) hem de “kendi inşasının yapısına, sınırlarına ve çelişkilerine kör” bir teoridir! Marksist-Leninist devlet ve devrim teorisini “diktatörlük fikri ve uygulamasıyla” reddeden Balibar, muhalefet partilerine ve “dışsal muhalefete” izin verilmemesini ve SSCB’nin uluslar politikasını tam da günümüzün burjuva liberal eleştirmenlerinin görüş açısından eleştirir. Daha da ileri giderek o sosyalizm pratiğiyle Putin yönetimi tarafından uygulanan “yeni emperyalist politika ideolojisi” arasında benzerlikler kurar.
“Devrimi saptırmak”la suçladığı Stalin ile Lenin arasında bir “çatışma” olduğunu ve Stalin’in 1922’den itibaren Lenin’i parti liderliği ve ülke yönetiminden uzaklaştırmayı başardığını ileri süren Balibar, Lenin’in, SSCB’nin “çeşitli bileşenlerinin her birine dönüşümlü liderlik atfeden eşitlikçi bir duruşu tutarlılıkla talep” ettiğini; Stalin’in ise milliyetçilikten ayrılmayarak tüm ulusların “üniter bir devlet”in-“Rus devleti”nin otoritesi altında federatif birliğini savunduğunu ve bu uluslar politikası nedeniyle Lenin tarafından “gaddar bir büyük Rus polisi” olarak suçlandığını ileri sürer. Leninci ya da hatta devrimci bile olmayan Balibar, Stalin’i “bir devrimi içeriden bir karşı devrime dönüştürmek” ile suçlar. Bu liberale göre, proletarya diktatörlüğü Stalin tarafından önce proletaryasız bir diktatörlüğe, ardından da proletarya üzerinde bir diktatörlüğe dönüştürülmüştür!
Marx ve Engels’i üretim ilişkileriyle üretici güçler arası ilişkilerin tarihsel karakteri ve gelişim seyri ile yeni toplumsal üretim sistemlerinin ortaya çıkması ve devrimlerin sosyal güçleri arasındaki bağlama işaret etmeleri dolayısıyla determinist, insanın toplumsal tarihteki rolünü, belirli koşullar ve ilişkiler içinde bulunan insan(lar)ın eylemiyle -kendi tarihini kendisinin yapması- açıklamaları dolayısıyla öznelcilikle suçlayanlar daha önce de olmuştu. Bu yaklaşım Birikim’de yayımlanan bazı makalelerde yeniden sergileniyor. Sami Özbil, “Marx epey rahat bir teorisyen. Kapitalist özel mülkiyet düzeninin kendi sonunu getireceğinden emin. İster ‘üretici güçler’le düşünülsün ister ‘sınıf mücadelesi’ mekanizmasıyla teorik dünyası düzayak” diye yazıyor. Lenin’den “ne ölçüde teorisyen olarak bahsedebiliriz” diye soran vaiz, Bolşevik parti modelinin burjuva partilerinden devşirildiği yalanını da savuruyor. Çarın hapishanelerinin devrimcilerin hapishanelerine dönüştüğünü, Okrana’nın yerine ÇEKA’nın geçirildiğini; Lenin’in sürekli görüş değiştirdiğini, devamcılarının da sapmaları benimseyip “ne var bunda” mantığıyla hareket ettiğini ileri sürerek Çarlık dönemiyle sosyalizm pratiği arasında paralellikler kuracak denli de “bay uyanık” biri!
Dahası da var, ancak iki ekle yetinilebilir: Dışarıdan değil içeriden konuşma iddiasıyla Mahir Sayın, Sovyetler Birliği’nin daha ilk yıllarında uygulanmaya başlanan iktisadi-sosyal ve örgütsel politikaların “rıza üretimi”ni olanaksızlaştırdığını ve bunun da sonuçta yıkıma götürdüğünü ileri sürüyor. Sayın’a göre, parti örgütlenmesi ve güvenlik organizasyonunun bürokratik yapısı, küçük üretimin ve küçük köylünün korunmasını ihmal eden sanayi ve tarım politikaları, tarihte (sınıflı toplumlar tarihi) olduğu üzere çelişkilerin zorla bastırılmasını görev edinen devlet örgütlenmesinin varlığı, “doğrudan demokrasiye varan yerel örgütlenmeler” yerine erkin merkezde toplanmasına dayanan yönetim biçiminin uygulanması vb. nedenler yenilgiye yol açmıştır.
Azınlık diktatörlükleri diyor Sayın, çoğunluğa karşı baskı politikalarına ihtiyaç duyarlar; ancak çoğunluğun desteğine sahip proletarya iktidarı açısından buna gereksinim olmamalıdır. Ona göre, Bolşevikler bunu bilmelerine rağmen, Marx’ın “doğum lekeleri” olarak nitelediği -geçiş sürecinde eskinin izlerinin taşınması- kusurları “işin esası haline” getirmişler; NEP’in kısa sürede sona erdirerek, işçi sınıfını yönetici sınıf olmaktan uzaklaştırıp partiyi yönetici kurumsal özneye dönüştürerek ve ayrılma eğilimi gösteren “eski sömürgelerin Kızıl ordu sayesinde elde tutulması”nı (Sultan Galiyev’in gündeme getirdiği ayrı cumhuriyetler önerisi ve girişiminin reddedilmesi vb.) sağlayarak “sosyalizmin ölümü”ne yol açmışlardır!
Bilmezlikten değil diyor Sayın, beklenilmeyen işlerin ortaya çıkmasından da değil, önceden öngörülmüş olmasına karşın yüz yüze gelindiğinde gereği yapılmadığı ve “eski toplumun ilişkileri sürdürüldüğü” için ortaya çıkan kötülükler yaşanmıştır! Birbiriyle çelişkili akıl yürütmelerle olağan durumlar yönünden düşünülmüş olanın olağanüstü durumlarla karşılaşma halinde çözüm olamayabileceğini de, hemen ardından bu söylediklerini geçersizleştirecek argümanlara da başvuran Mahir Sayın, “iç gericilikle ve emperyalizmle olan her türlü çatışma savaş kavramı altında algılanırsa” -yazar böyle bir algılamayla hareket edildiği iddiasındadır- “o zaman biz sürekli bir olağanüstü hal içinde olduğumuzu kabul eder ve her şeyi bu savaş durumunun önceliğine göre belirleyerek, sonuçta sosyalizmin ancak buna tabi bir biçimde düşünülebileceğini kabul etmek zorunluluğuyla yüz yüze geliriz” diyor. “O zaman ne olur?” diye soran Sayın, devamla şunları söylüyor: “Sürekli bir olağanüstü ilişkiler içerisinde yaşar ve emperyalizm yıkılıncaya kadar bahsettiğimiz sosyalizmin hayat şansı olabileceğini söyleyemeyiz.” Sayın’a bu soruyu sorduran ve yaptığı tespiti gerekli kılanın ne olduğu da, kimin sürekli savaş halinde bulunulduğu için sosyalizmin inşa edilemediğini söylediği de müphemdir!
Faşizmin Almanya ve İtalya’da zafere ulaşmasını dahi SBKP’nin “yanlış çizgisi”ne bağlayan Mahir Sayın, Almanya ve İtalya’da sosyal demokrat partilerin izlediği politikanın üzerinden atlayarak “sermayenin günahları kadar” SBKP’nin izlediği politikaların da suçlu olduğunu söylemektedir. Ona göre her ne kadar faşizme karşı zafer kazanılmış olsa da, “SSCB’den insanlığa dört başı mamur bir miras” kalmamıştır!
Bir diğer makalede Can Soyer, Marx’ta işçilerin kendisi için sınıf durumuna nasıl geleceklerine ilişkin doyurucu bir yanıt bulunmadığını; Marx’ın kavramsal yanıtının sorunun bütünlüğü yönünden pek az söz içerdiğini ileri sürer ve Lenin’in Marx’ta bulduğu “bu boşluğu” siyasetle doldurduğunu söyler.
İddia ve Suçlamalar Sosyalizmi İnşa Pratiği ve Sorunları Karşısında Nerede Duruyor?
Doğrudan karşı cepheden saldırı ürünü olanları bir yana bırakılarak söylenirse, yukarıda birkaç örneğine işaret edilen makalelerde ileri sürülen iddia ve suçlamaların hiçbiri yeni olma özelliği göstermiyor. İleri sürülenlere bakıldığında sorunun bazı yazarlar açısından sosyalizmi inşa pratiğinin eksikleri-hataları olmayıp Ekim Devrimi’nin hemen sonrasında yaşananların zaten bir karşı devrim olduğu ön kabulü kapsamında ele alındığı görülür. Diğer bazılarıysa sosyalizm ve proletarya diktatörlüğü sorununu burjuva demokrasisi ölçeğiyle yargılamaktadır. On yıllar boyudur burjuva ideologlarıyla sol liberal ve nedamet getiren “eski solcu”lar, gerçekte var olmayan burjuva demokrasisi platformunu zemin alarak bu tür iddiaları tekrarlayıp sosyalizm için mücadelenin gereksizliğini sözüm ona kanıtlamaya çalışıyorlar. Yukarıdaki iddia ve eleştirilerin bu bakımdan orijinal ve yeni bir özelliğinin olmadığını aşağıda daha net şekilde göreceğiz.
a) Marksist-Leninist kuram, toplumsal tarihin ve sınıf mücadelesinin gerçeklik ve değişim bağlamıyla irdelenmesini içerir ve gerektirir. Rusya’da Ekim Devrimi -öncesi dönem gelişmeleri ve iki devrim saklı olmak üzere- en azından yüz yıldır sadece burjuvazinin doğrudan ideologları tarafından değil, devrimci-sosyalist olma iddialı parti-örgüt ve kişiler tarafından da tartışılıyor. Karşıtları anti-demokratizmini ve “kutsal mülkiyet hakkı”na “tecavüzü”nü işaretle mahkûm ederken, devrimciler, tarihsel önemi, etkileri, başarısı, sosyalist inşa pratiği ve sosyalizmin yenilgiye uğratılmış olması kapsamıyla irdeleyip çıkardıkları derslerle birlikte sahipleniyorlar. Birikim’in Lenin dosyasındaki yazılar bu bakımdan sürmekte olan ve aslında ayrıntılı ve özenli bir irdelemeyle açıklığa kavuşturulmasına ihtiyacın devam ettiği sosyalizm ve inşa pratiğine ilişkin tartışma kapsamında görülebilir. Ne ki, yukarıda işaret ettiğimiz yazarların ileri sürdükleri iddialarla getirdikleri suçlamalar, Sosyalist Sovyetler Birliği gerçekliğini açıklığa kavuşturma çabası kapsamında görülebilecek türden değildir. “Yenilgi nedenleri”ne değil, sözüm ona onların teorik dayanaklarına odaklandıkları izlenimi veren yazarlar, örgüt gereksiniminin reddinden tek ülkede devrim ve sosyalizm için mücadeleye, sosyalizmin kapitalizm ve dünya gericiliği karşısında savunulması düşüncesi ve kararlılığına ve bunun araçlarına, NEP’ten uluslar sorununa sosyalist yaklaşıma dair bir dizi sorunda karşı savlar getirerek devrim için mücadele ve örgütlerine güvensizliği “örgütlemeye” ve öğütlemeye girişmişlerdir. Balibar, Zizek, İnsel ve Argın ve onlara eklenmiş haliyle Sayın, yanlışların eleştirisi adına işçi sınıfının kapitalizme karşı savaşımının sömürü koşullarının tümüyle ortadan kaldırılması yönünde sürmesi için kaçınılmaz ve gerekli olan araçları gereksiz, hatta karşı araçlar olarak göstermektedirler. Dikkatli her okur, proletarya diktatörlüğü, NEP uygulaması, partinin rolü üzerine getirilen eleştirilerin, burjuvazi ve kapitalizmin mevzilerini güçlendirici nitelikte olduğunu fark etmiş olmalıdır. Marksist-Leninist sınıf tahlili, sınıf mücadelesinin sosyalizm süreci boyunca sürdürülmesi zorunluluğu ve bunun örgütlerinin oluşturulması, proletarya diktatörlüğü ve sınıf partisinin varlığı, karşı çıkılması gereken külfetler olarak gösterilmektedir. “Zalim diktatör ve içeriden karşı devrim örgütleyicisi Stalin” söylemi bir yana, Lenin, emperyalizm koşullarında devrimin maddi toplumsal dayanakları ve devrimci durum tespiti; demokratik merkeziyetçiliği esas alan öncü parti görüşü ve tek ülkede sosyalizmin zaferi olanağı üzerine düşünceleri nedeniyle hedefe konmakta; Bolşevik tipte parti örgütlenmesi bir cendere olarak gösterilmekte; kolektivizm ve disiplin sorgusuz-sualsiz biat ilişkisine indirgenip inisiyatif kırıcı ve bireysel gelişim engeli olarak işaret edilmekte -bunu yapanlardan bazısı geçmişte şu ya da bu örgütün yönetici organlarında yer alanlardandır-, demokratik merkeziyetçilik yerine “demokratik çoğulculuk” salık verilmektedir.
Sonuçlar veri alınarak ve yenilgi neredeyse tek gerçek gösterilerek Ekim Devrimi’nin ve sosyalist inşa sürecinin insanlığın kurtuluşu yönünde ortaya koyduğu büyük ilerleme ve kazanımların üstü dahi örtülüyor. Sömürüden, ulusal kölelikten, kadının ezilen cins konumundan kurtuluşunun insanlık tarihinde sadece sözünün edilip teorisinin kurulmakla kalınmadığı ve gerçekleştirilmesi yönünde büyük bedeller ödenerek mümkün olduğunun da gösterildiği, güya devrimci ya da hatta bazısı sosyalist olma iddiasındaki eleştiricilerin “kimlikçi özgürlük” anlayışıyla bağdaşmamıştır. Kazanılan zafer ve sosyalist Sovyetler Birliği’nin varlığı işçi ve komünist hareketin gelişimine, bağımlı ulusların kurtuluş mücadelelerinin yükselişine ivme kazandırıp kapitalistlerin sosyal-ekonomik tavizlere zorunlu kalmasına yol açtığı üstü örtülemez bir gerçek iken, bunları yok sayan bir yaklaşımla anti-faşist zaferi nedeniyle Sovyetler Birliği’nden insanlığa bir miras kalmadığı bile söylenebilmektedir.
b) Marx, toplumun maddi üretici güçlerinin, gelişmelerinin belirli bir aşamasında içinde hareket ettikleri üretim ilişkileriyle ve bunların ifadesi olan mülkiyet ilişkileriyle ters düşmesi ve bu güçlerin gelişmesinin biçimleri olan ilişkilerin gelişmelerinin engeli haline gelmesi ile yeni toplumsal devrimlerin gündeme geldiğini ve geleceğini belirtmiş; bunun ancak sınıf mücadeleleri aracıyla gerçekleşeceğine de defalarca işaret etmişti. Marx ve Engels’in teorisinde ekonomi-siyaset; altyapı-üstyapı ilişkilerinin indirgemeci tarzda yer aldığını ileri sürenler, kuramı bütünlüğünden soyutlayıp kendilerini doğrulayacak tek yanlı indirgemelerden kaçınmadılar. Marx’ı, üretici güçlerin evriminin belirli bir düzeyinde kendiliğinden sosyalizme yol alacağını düşündüğü iddiasıyla determinizm ile suçlamaya kalkışanlar olduğu gibi -Sami Özbil örneğin bunu yapıyor-, ilkel dönemi dışındaki tüm toplumların tarihinin “sınıf mücadeleleri tarihi” olduğu tespitini sınıf indirgemeci sayanlar da oldu. Bunlar sözüm ona görünüşte Marx ve Engels’in -ve tabii ki Lenin’in de- bu mücadelenin proletaryanın sınıf egemenliği/diktatörlüğü aracıyla sömürüsüz-sınıfsız komünist topluma varacağı yönündeki teorik çıkarımlarına karşı değillerdi. Ancak pratik bu gibilerini “özgürlük ve eşitlik ideali”nin gerçekleşeceği-gerçekleştirileceği sürecin sorunlarıyla tahayyül alanında da olsa yüz yüze getirince, sosyalistlikleri orada tükendi!
Nesnel-öznel; altyapı-üstyapı, ekonomi-siyaset; kendiliğinden sınıf, kendisi için sınıf ilişkisini birbirinden kopuk, birbirleriyle karşıtlar şeklinde ilişkilenen formasyon ya da kategoriler olarak gösterenler devrimin iktisadi toplumsal önkoşullarının oluşmasıyla sosyal güçlerinin gelişim ve mücadele düzeyi (bilinç ve örgütlenme) gibi birbirinin etkeni de olan koşulları ve unsurları arasındaki bağı karartmaktaydılar. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve Kapital Ciltleriyle Manifesto, Paris Komünü ve Fransa’da Sınıf Savaşları’ndaki açıklamalarda yer alan cümleler bağlamından koparılarak birbirinin karşısına konuyor; toplumun, üretim araçlarının sahibi ve emek gücü sahibi sınıflar halindeki bölünmesinin, karşıt çıkarlara sahip bu sınıfları birbirleriyle mücadeleye zorunlu kıldığı ve kılacağına ilişkin materyalist diyalektik görüş bir yandan kendiliğindenci, öte yandan “zorlama bir çıktı” olarak gösteriliyordu. Toplumsal sınıflar arası ilişkilerin bu yorumunda sınıflar arası karşıtlık ona zemin oluşturan-onu üreten “yaşamlarının maddi üretimi”nin tarzından koparılıyor; proletaryanın kapitalist sınıfa karşı bir sınıf düzeyine yükselerek kendisi için sınıf durumuna gelmesi, gerçekleşemez hayali bir kurgu olarak gösteriliyordu. İşçiler oysa kapitalist üretim ilişikleri içinde, bu ilişkilerin köleleştirici karakteri dolayımında burjuvazi ve hükümetleriyle karşı karşıya geliyor; burjuvazi tarafından burjuva siyasetin yedeğine çekilmeye çalışılırken siyasete zorlanmış oluyorlardı. Bu durum burjuvazi yararına sonsuzca devam edemezdi. İşçiler bir sınıf halinde hareket etmeye bu koşullar tarafından da itilmekteydiler. Engels, Marx’ın, işçilerin mücadele deneyimlerinin derslerinden çıkaracakları sonuçların öğreticiliğinde entelektüel gelişimine güvendiğinden söz etmişti. Marx’ı üretim ilişkileriyle üretici güçler arası çelişkinin kendiliğinden devrime götüreceğini düşünmekle suçlamak için ya söylediklerini anlayamayacak durumda ya da iftiracı olmak gerekir! Sınıf bölünmesi ve mücadelesi dogmatik kalıplara alınmadıkça Marx ve Engels’in sınıf mücadelesine ilişkin düşünceleri bu türden çarpıklığa malzeme edilemez. Onların ‘kendinde sınıf-kendisi için sınıf’ farklılığına işaret eden vurguları bir yana; insan pratiği son tahlilde bu pratiğin gerekleriyle bağlı bir bilinci gereksinir ve bu da tersinden pratikle bağlanır. Lenin, siyasal sınıf bilincini sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkilerinin açıklığa kavuşturulması ve içinde hareket ettikleri ilişkilerin karakteristiğini kavramalarıyla ilişkilendirir. Bu bilinç ücret mücadelesiyle sınırlanmayan alanda, toplumun tüm kesimlerinin birbirleriyle ve devletle ilişkileri alanında yaşanan gelişmelerin, mücadele ve çatışmaların açıklık kazanmasıyla da bağlıdır ve kendiliğinden hareketin dar sınırlarına aşkın bir siyaseti gerekli kılar. Bu ama, sınıfa karşı sınıf mücadelesini doğuran etkenler ile sonuçların belirlenmesinde rol oynayan siyasal pratiğin; öznel ile nesnelin birbirleriyle kategorik karşıtlık içinde olduğunu göstermez. Nesnel olan özneli koşullarken, öznel nesnel üzerinde değiştirici etkiyle onu yeni başlangıçların koşuluna dönüştürür. Sınıflar birbirlerinin dolayımında birbirleriyle ilişki içinde vardırlar ve üretici güçlerin canlı ögesi olan işçilerin bir sınıf halinde hareket ederek nesnel sınıf konumlanmalarıyla bağlı ilişkilerin değişimini gerçekleştirmeye koyulmaları her şeyden önce üretim sürecindeki bu konumları ve üretim araçlarıyla ilişkileri dolayımında gerçekleşir. Marx’ı kendiliğindenci beklentilere sahip gösterenler kavrama yetersizliğiyle mustarip değillerse eğer, bilinçli saptırmacı durumundadırlar.
c) Lenin emperyalizm tahlilini, Marx ve Engels’in kapitalizm analizini zemin alarak yaptı. Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak tarif ettiği emperyalizm koşullarında, üretim ve sermayenin uluslararasılaşması sonucu tekil ülkelerin emperyalist ekonomi zincirinin halkaları haline geldiğini, rekabet ve eşitsiz gelişme yasasıyla bağlı olarak bu durumun, halkalardan biri ya da birden fazlasında zincirin koparılmasını olanaklı kıldığını ortaya koydu. Kapitalizmin bu yeni ve en yüksek aşaması -kapitalizmin tepe noktası- sosyalizmin maddi toplumsal koşullarının kaçınılmaz şekilde ortaya çıktığı sömürüye dayalı toplumun son aşamasıydı. Lenin’in analizi ve çıkardığı sonuçlar, kapitalist gelişmenin ürünü olarak 1870’lerde doğan anonim şirketler ve nüve halindeki tekelci oluşumları işaret ederek gelişmenin devlet tekelci kapitalizmine yol aldığını belirten Marx ve Engels’in bulgulamalarıyla uyumluydu. Kapitalizmin ve proletaryanın en gelişkin olduğu ülkede ve ülkelerde sıraya bağlanmış bir devrim kurgusuyla hareket edenler, kapitalist ilişkilerin gelişmekte olduğu ancak nüfusun büyük çoğunluğunun yoksul köylü kitlelerinden oluştuğu merkezi feodal bir imparatorluk olan Rusya vb. ülkelerde devrimin, üretimin ve hareketin genel tarihsel eğilimine uygun düşmediği düşüncesindeydiler.
Lenin, Rusya’nın emperyalist zincirin en zayıf halkalarından biri olduğunu; ekmek, toprak ve barış talebiyle mücadele eden kitlelerin hareketinin gelişim seyrini işaretle Rusya’da devrimin maddi toplumsal koşullarının olgunlaşmakta olduğunu ve devrimci bir durumun yaşandığını açıklığa kavuşturarak devrimcilerin devrim sorunuyla yüz yüze geldiğini söylüyor; başarmak için şimdi tam zamanıdır diyordu. Karşı karşıya gelinen sorun, koşulların yeterince olgunlaşmadığı gerekçesiyle devrimin ertelenip ertelenemeyeceğiydi.[2]
Lenin, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde olasılığı güçlü bir devrimin (devrimlerin) Rus devrimi için taşıdığı muazzam dayanak-destek üzerinde duruyor ve fakat Rusya koşullarının nesnel ve öznel etkenleriyle devrimcileri karşı karşıya getirdiği durumda, devrim için savaşmadan geri durmayı reddediyordu.
Burjuvaziye son darbeyi vurmanın muazzam potansiyel gücü açığa çıkmıştı. Rus proletaryası belli başlı Rusya kentlerinde birbiri ardına ayaklanıyor, geniş köylü yığınları ekmek ve toprak istemiyle sefalete isyan ediyorlardı. Kapitalist rekabet ve eşitsiz gelişme, dünya savaşı koşulları, Çarlık despotizmi ve zulmünün yol açtığı büyük yıkım ve yoksunluk, Bolşevik Partisinin önderliğindeki Rusya proletaryası ve kent-kır yoksullarının iktidarı almasını sağladı.[3] Ya iktidar alınacak ya vazgeçilecekti. Devrim somut bir sorundu ve kapitalizmin, dolayısıyla da üretici güçlerin yeterli düzeyde gelişmediği gerekçesi, vazgeçme barikatı olmamalıydı. Olmadı!
d) Tek ülkede sosyalizm sorununu Stalin-Troçki arası bir tartışmaya indirgeme meraklılarının bilerek atladıkları, Lenin’in, kapitalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesi, tekellerin ve emperyalizmin ortaya çıkması ve zayıf halkalarda kırılması olanağının ortaya çıkması tartışmalarıyla bağlı olarak devrimin mümkün olduğu ve zafer kazanılan bir ya da birden fazla ülkede kapitalist kuşatmaya karşı direnerek inşayı sürdürme, başka ülkelerdeki devrimlere destek olma yönündeki görüşleri ve pratiğidir. Diğer yandan ama yukarıdaki iddialar kapsamında da gördük ki, Lenin, tek ülkede (Rusya) sosyalizmin zaferi olanağı görüşü ve bunun için burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadele ısrarı nedeniyle de suçlanmaktadır. Bu suçlama her ne kadar bir dünya devriminin zafer için garanti sağlaması gibi daha ileri düzeydeki bir gelişmeyi işaret ediyor görünse de, bu o zamana dek bekleme gerekliliğini içeren bir anlayışı doğrulamaz. Birbirini izleyecek, birbirinden destek görecek devrimler olanağı yadsınamaz. Sosyalist ülkelerde yenilginin yaşanmış olması, Troçkist dünya devrimi anlayışını doğrulamamış, aksine sosyalizm için mücadelenin inşa sürecinde de bilinçli seferberlikle sürdürülmesi kararlılığının taşıdığı önemi göstermiştir. Ekim Devrimi zafer kazandı. Devrim başka ülkelerde de gerçekleşti. Sosyalizmin içeride halk kitlelerin yaşamında sağladığı ekonomik-sosyal ve kültürel ilerleme, düşmanları tarafından dahi görülebilir durumdaydı. Faşizme karşı zaferin sağladığı prestij Doğu Avrupa’da sosyalist hareketin güç kazanması ve halk cumhuriyetlerinin kurulması, Çin ve Arnavutluk’ta devrim gibi gelişmelerle dünya ölçeğinde yeni bir durum ve döneme girilmesini sağladı. Yenilgi ise, elbette iç ve uluslararası güç ilişkilerindeki değişim ve mücadelenin seyriyle bağlı olarak mümkündü ve sosyalizmin dünya ölçeğinde başarı kazanamaması durumunda, dünya kapitalist güçlerinin çok yönlü kuşatması ve saldırıları sonucu sosyalist ülke-veya ülkelerin yenilgiye uğratılması olanaksız değildi. İşçi-köylü-asker Sovyetlerine dayanan proletarya iktidarının tesisini önlemeye ve burjuvazinin kapitalist sömürü düzeninin sürdürülmesini sağlamaya yönelik Çarlık generalleriyle Batılı emperyalistlerin saldırılarının ve onlardan güç alan karşı devrimci ayaklanmalar irili-ufaklı çeşitli biçimleriyle uzun süre devam etti. Parti saflarında, işçi-köylü Sovyetlerinde, işçi komiteleri içinde eski ile yeninin etkileri altında süren mücadele devrimle birlikte daha sertleşti. Bu süreçte yanlışları-doğrularıyla süren çatışmalar düşman kuvvetler tarafından fırsat sayılarak kullanılmaktaydı. Buna otuzlu yılların karmaşık-kaotik gelişmeleri eklendi. Nazi kıtalarının Moskova üzerine yürüdüğü 1941 baharı ve sonrası ise, öncelikler üzerinde değiştirici en önemli etkenlerden biri oldu. 27 milyon Sovyet yurttaşının ölmesi, milyonlarcasının sakat kalması, kentlerin tahribi-yıkımıyla sonuçlanan savunma savaşı muazzam bir güç ve kuvvetle verilmekle birlikte ülkenin ekonomik-sosyal ve siyasal-kültürel birikimi üzerinde tahrip edici rol oynadı. Ve sonuçta uluslararası burjuvazinin kuşatması altında, nesnel ve öznel tüm bu etken ve nedenlerle bağlı olarak sosyalizm tasfiye oldu.
e) Eleştiriciler, devletin (proletarya diktatörlüğü) ve partinin (sınıfın öncü örgütü) varlığını sürdürmesini yadırgayıp kınamaktadırlar. Ekim Devrimi ve sonrası süreçte dünya ölçekli yaşanan devrim-karşı devrim savaşlarının az çok bilgisine sahip olan bir devrimcinin pekâlâ kolaylıkla anlayabileceği zorluk ve zorunlulukları dahi görmezden gelen eleştiriciler, “hani devlet yok olacaktı, hani düzenli ordu, devlet erki olmayacaktı, ama öyle olmadı, öyleyse bu zaten sosyalizm değil” basit ve yüzeysel akıl yürütmeyle SSCB gerçekliğini açıklamaya kalkışmaktadırlar.
Bilineni mecburen tekrarlamak, anımsayıp anımsatmak bazen ihtiyaç haline gelir: Marx ve Engels, komünizme hemen varılamayacağını; yeninin kuruluşunda eskinin izlerinin bir süre devam edeceğini; bu bakımdan komünizm ile kapitalizm arası bir savaşın komünizmin alt evresi olarak da nitelenebilecek olan sosyalizm dönemi boyunca devam edeceğini söylemişlerdi. Proletarya diktatörlüğü (diktatörlük!) bu dönemin devletiydi ve devletten devletsizliğe öyle sert çatışmalar yaşanmaksızın kendiliğinden ve kısa zamanda varılamazdı. Lenin bu görüşü defalarca anımsattı ve mücadelenin daha da sert yöntemlerle sürdürülmek zorunda olduğuna işaret etti. Ekim ve sosyalizmin sürdürülmesi için sosyal dayanakların güçlendirilmesi, halk milisinin yanı sıra düzenli ordu kurulmasının kaçınılmazlık göstermesi ve devlet örgütlenmesinin devamı “ya teslim olacağız ya da savaşı sürdüreceğiz” tutumuyla bağlıydı. Teslimiyet reddedildi. Dış saldırılar ve içerdeki sınıf savaşı daha katı gerçekleriyle yaşanmaktaydı. Birinden ötekine; sömürüye dayanan toplumdan sömürüsüz topluma yol alış kavgasının doğru ve yanlışların da kavgası olarak yaşandığı süreçte sosyalist inşayı gerçekleştirme yolunda ileri adımlar atıldı. Proletarya diktatörlüğünden ve partinin öncü misyonundan taviz verilerek burjuva muhalefetin özgürce faaliyeti engellenmeseydi, ulusların özgürlüğü istemiyle ortaya çıkan tüm ayrılmalar kabullenilseydi, NEP on yıllar boyu sürdürülerek kapitalizm ve piyasa ilişkileri serbestçe gelişmeye devam etseydi, sosyalizm mücadelesinden devrimin hemen ardından vazgeçilmiş olunurdu.
f) NEP (Yeni Ekonomik Politika), proletaryanın daha ileriden saldırıya hazır hale gelmesi hedefiyle bağlanmış bilinçli-planlı bir geriye çekilerek safları tahkim politikasıydı. Kapitalist gelişmeye, pazar ilişkilerine ve özel mülkiyete belirli sınırlar içinde tahammül gösterilerek güç kazanılacak ve daha etkili şekilde saldırıya geçilecekti. Geri çekilişin uzun on yıllara yayılmasının bir ihtiyaç olduğunda ısrar edenler olduğu gibi, uluslararası gelişmeleri ve içerideki sınıf ilişkilerini işaretle geri çekilişin sona erdirilmesini gerekli görenler de vardı. Lenin’in deyişiyle kapitalizmin kayda değer ölçülerde yeniden kurulmasına geçiş demek olan bu ekonomi-politika, başlıca “proletarya sınıfının dirilmesi” amacıyla bağlıydı ve köylü üretimiyle ilişkisi de bu genel içerikten bağımsız değildi.
Lenin’in deyişiyle sorun kimin “kimden önce davranacağı”ydı: dünya burjuvazisinin desteklediği Rus burjuvazisi mi yoksa ileri işçi ve köylüler mi kazanacaktı? Proletarya, üretici güçlerin geliştirilmesi ve küçük köylülüğün örgütlenmesini başaramazsa, kapitalistler üstün gelecek ve eskiye dönüş tehdidi artacaktı. NEP’in sona erdirilmesini Stalin’in “suçları” hanesine ekleyen yazarlar, Lenin’i, “Çinli NEP’çiler” denli uzun on yıllar boyu kapitalizmin geliştirilmesi politikasının savunucusu konumunda göstermektedirler. Ancak Lenin’in kontrollü taviz politikasının bir yerde durdurulması gereğine işaret ettiğini bu yazarlar da biliyor olmalılar. Lenin, proletarya diktatörlüğünün “amansız bir savaş”ı kaçınılmaz kıldığını bilerek hareket etmekteydi. Proletarya bir ülkede (Rusya) zafer kazanmıştı ama uluslararası alanda burjuvazi karşısında güçsüz durumdaydı ve yenilmemek için her şeyden önce ülkenin tüm işçi ve köylü kitlelerini etrafında birleştirmeye hizmet edecek politikalarda ısrarlı olmalıydı. İki yön, iki unsur, iki tehdit, iki gereklilik bir arada dikkate alınmalıydı; başka türlü ilerlenemezdi. Kapitalistlere taviz verme anlamındaki geri çekilmeyi savunan da; “Bu kadar yeter. Daha fazla geri çekilmeyeceğiz” diyen de Lenin’di.
Sovyetler Birliği’nde yenilgi proletaryanın nesnel olarak yetersiz gelişimi nedeniyle yaşanmadı. Aksine sosyalizm için belirleyici önem gösteren sanayi gelişme ve tarımda kolektifleştirme ileri düzeye varmıştı. Ancak devlet mülkiyetinin yanı sıra özellikle kırsal alanda henüz kişi ve grup mülkiyetine tümüyle son verilememişti. Küçük üretim yaygın şekilde sürüyordu. Dış kuşatma sürüyor ve içeride de yankı buluyordu. İçerideki mücadele çetin şekilde devam etmekteydi. Bu mücadele kapsamında büyük tahribatlara yol açan yanlışlar da yapılmaktaydı. Savaş koşulları fırsatçı girişimleri artırdı. Bizzat Stalin tarafından işaret edildiği üzere parti ve devlet kurumlarında bürokratik tutum ve anlayışlar varlığını sürdürüyordu. İşçi kitleleri sosyalizmi koruma ve sürdürme inisiyatifini yeterince gösteremediler. Uzlaşmaz sınıf karşıtlığının sona erdiği ve sınıfsız topluma doğru yol alındığına ilişkin sübjektif iyimserlik olası tehditlerin fark edilerek karşı saldırıya geçilmesi anlayışını zayıf düşürdü. Bunlar ve daha da eklenebilecek etkenler sonucu sosyalizmin tasfiyesi olanaklı hale geldi. Akıllarını Stalin düşmanı söyleme kiraya veren bazı yazarların Krusçev-Brejnev revizyonizminin ekonomi-politikalarından söz etmemiş olmaları ayrıca dikkat çekicidir. Stalin sonrası dönemde uygulanan Liberman reformları kapsamında kârın üretimin güdüsü haline getirilmesi, makine-traktör istasyonlarının kaldırılarak makinelerin kolhozlara satılması, sektörel, özerk mülkiyeti kışkırtıcı uygulamaların yaygınlaştırılması, bu yazarların ilgi konuları arasına girmemiştir.)
g) “Stalinizm faciası”, Stalin’in başını çektiği “içeriden karşı devrim” söylemiyle Stalin kimliği ve rolünü karşıtlarının görüş açısıyla ölçüye vuranlar ya Sovyetler Birliği’nde proletarya ve tüm ezilenler yararına hiçbir iş yapılmadığını düşünüyor ya da var idiyse eğer bu tür işler, Stalin’in olumlu değil ama hep olumsuz rolü oldu saplantısına kapılmış olmalılar! Onlara göre Stalin, “adaleti ve hakikati gözetmeyen bir zalim”di ama bunun sorumluluğu da totalitarizme yol açan parti ve devlet görüşüyle Lenin’in kendisiydi! Dolayısıyla da diyorlar onlardan bazıları, demokratizmi, işçi inisiyatifini, ulusal ayrılma özgürlüğünü daha baştan itibaren sözde ne denirse densin pratikte reddeden bir anlayışı içeren bu devrim, parti ve devlet görüşünün terkedilmesi gerekiyor.
Yüzeysel bir iyimserlikle eleştirici-suçlayıcıların mücadelenin daha ileri sonuçlara varması arayışıyla bu tür “öneriler” getirdikleri sanılabilir. Ne ki bu bir yanılgı olacaktır. Savundukları demokrasi anlayışının burjuva liberalizmine, liberal burjuva demokrasisi anlayışına denk düştüğüne yukarıdaki bir bölümde işaret edilmişti. Leninist örgüt, parti ve mücadele anlayış ve pratiği de kuşkusuz toplumsal koşulların ve sınıf ilişkilerinin değişiminden azade değildir. Ancak “ilerlemek için yenilenmek” gibi reddedilemez bir formülasyonla cilalayarak proletaryanın sıkı disiplinine dayanan öncü partisinin gerekliliğinin reddedilmesi, proletaryayı burjuvazi yararına en önemli silahlarından birinden yoksun kılmak demektir. Mevcut devrimci örgütlerin yetersizlikleri de bu görüşü doğrulamaz. Darlık, yetersizlik ve yetmezliğin aşılması ve devrimci sosyalist hareketin sömürülen sınıf ve halkın tüm emekçi kesimleriyle ilişkilerinin daha ileriden kurulması ile yetkin düşünsel birikim, felsefi, edebi-kültürel bilgi zenginliği arasındaki bağın önemi reddedilemez olsa da, bu, örgütlerin lağvını değil eksikliklerin giderilmesi için daha fazla çabaya gereksinim olduğunu gösterir. Örgütsüzlük örgütlü oluşa, burjuva-küçük burjuva dar milliyetçiliği sınıf devrimciliğine, erkek karşıtlığı ezilen cinsin kurtuluşu için kadın-erkek tüm sömürülenlerin ve ezilenlerin birleşik örgütlü mücadelesine alternatif gösterilerek ileriye doğru adım atılamaz.
Yukarıda ilk bölümde de sözü edildi; sınıf partisini ve örgütlenme ilkelerini özgürlük kısıtlayıcı ve anti demokratik gören “eleştiriciler”, merkeziyetçiliği ve disiplini “öz kişilik gelişiminin engeli” saymakta ve “yetenek sınırlayıcı barikat” olarak göstermektedirler. “Örgütlere hayır, örgütlenmeye evet!” (S. Sarıoğlu) serzenişinin örgütler bünyesinde yaşanan sekter darlıklar, reformcu-liberal yaklaşımlar, hiyerarşik örgütlenmenin kaçınılamayan merkeziyetçi ağırlığıyla bağlı “anti demokratik uygulamalar” ile ilişki düzeyinin elde bir ölçüsü ve ölçeği olmamakla birlikte, bu yakınmacı görüş yukarıdaki anlayıştan azade değildir. Ancak bunlardan ve eklenerek söylenirse örgütlerin hiyerarşik yapılanmasıyla bağlı bürokratik tutumlardan hareketle örgütlerin varlığına reddiye çıkarılması doğru bir yaklaşım değildir.
h) Gelelim ezilen uluslar sorununa: Marksist-Leninistlerin sömürgeler ve ezilen uluslar sorunundaki temel “ilkesel” görüş ve tutumunun, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi hareketinin bağımsız güç kazanması gözetilerek şekillendiği söylenebilir. Marx, bir ulusu ezen ulusun kendisinin de özgür olamayacağını söylemişti. Lenin, ulusal hareket ile kapitalist gelişme arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak tekellerin egemenliği ve emperyalist hegemonya koşullarında ulusal haklarından mahrum bırakılan-tutulan ulusların özgürlüğü için mücadeleyi işçi sınıfının ve partisinin önüne bir görev olarak koymaktaydı. Proletarya ulusların baskı altında tutulmasına karşı çıkmalı, ulusal ayrıcalıkları tanımayarak ulusların ve dillerin tam hak eşitliğini savunmalı, burjuva milliyetçiliğini reddetmeliydi. 1903 Parti Programı Taslağı’nda devlet sınırları içindeki tüm ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması formüle edildi. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik)/SBKP, ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkına genişletilmiş haliyle de tanıyor; ancak bu hakkın işçi ve emekçilerin birleşik hareketinin geliştirilmesi yönünde kullanılması için de çaba göstereceğini ilan ediyordu. Bu tutum, uluslar sorununun proletarya hareketinin gelişimine barikat olmayacak şekilde çözümünü benimseyen Marx ve Engels’in tutumuyla birleşmekteydi.
Marx ve Engels Çekoslovakya ve Polonya sorununu Prusya-Rusya-Avusturya’da devrimci gelişmeyi; İrlanda’nın bağımsızlığını, İngiliz sömürgeciliğinin İngiliz işçi hareketinin ayak bağlarından kurtuluşunu gözeterek değerlendirdiler. Sömürgelerin kurtuluşu, sömürgeci ülke proletaryasının ayak bağlarından kurtuluşu da olacaktı.
Lenin, Stalin ve başında bulundukları Bolşevik Partisi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını kararlıca savundu. Proletarya ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımalı, emperyalizme karşı savaşımda ezilen ulusların özgürlüğünü savunurken bu mücadelenin ezilen ulusun ezilen halk kitleleri yararına ve sosyalizm yönünde ilerleyecek bir hatta gelişmesi için çalışmalıydı. Lenin ve Stalin için burjuva milliyetçiliği -ezen ve ezilen ulus öznesine göre farklılık göstermekle birlikte– işçi hareketinin saflarında bölücü işleve sahipti. Ezilen ulus burjuvazisinin ezen ulus burjuvazisine karşı savaşımı bu özelliğiyle demokratik bir içeriğe de sahipti ve desteklenecekti-desteklenebilirdi. Ne ki onun “kendisi için ayrıcalık talebi”yle girişeceği eylemler desteklenmezdi. “… Biz hiçbir özel ulusal gelişme yolunu savunamayız” diyordu Lenin. Ancak, “devlet kurma hakkının herhangi bir ulusun tekelinde bir ayrıcalık olmasını” reddediyoruz diyen de yine Lenin’di. Burjuva etkiye karşı işçi sınıfının birliği politikası savunulmalı, aynı devlet sınırları içindeki tüm uluslardan işçi ve emekçilerin sermaye ve devletine karşı aynı sınıf örgütlerinde birleşmesi için çalışılmalıydı. Sorun bu ikili özellikleriyle ve proletaryanın devrimci politikası kapsamında Lenin ve SBKP’nin gündeminde yer aldı. Ulusal baskıya karşı çıkmak, ulusların ve dillerin tam hak eşitliğini savunmak, kendi kaderini tayin etme hakkını ayrı devlet kurma dahil ulusun hakkı saymak; ancak bu hakkın burjuvazi ve emperyalizmi güçlendirecek tarz ve yönde kullanımına karşı çıkmak; kimilerinin ileri sürdükleri üzere bu, belirli bir tarihsel süreçte ve Rusya koşullarında “taktiksel olarak gündeme gelmiş” bir tutumun ifadesi olmayıp sosyalist partinin işçi hareketi ile ezilen halkların emperyalizm ve ezen ulus burjuvazisinin baskısından kurtuluş hareketi arasındaki ilişkiye getirdiği devrimci bir açıklama ve bununla tutarlı pratik siyasetti.
Bolşevikler ulusların kaderlerini tayin hakkını ısrarla ve kararlılıkla savundular. Ukrayna, Finlandiya ve Gürcistan’ın ayrılmasını kabul ettiler. Çarlığın İngiliz-Fransız emperyalistleriyle yaptıkları paylaşım antlaşmasını ifşa ederek Çarlık döneminde ilhak edilmiş Letonya, Estonya, Rusya Polonya’sıyla Kars-Ardahan ve Batum’un geri verilmesini sağladılar. Bu ülkelerden bir kısmının -örneğin Ukrayna ve Gürcistan’ın- sonraki süreçte Birlik Cumhuriyetleri bünyesinde yer almaları yönündeki devrimci politika ve çalışmayı dahi “kaderlerini tayin hakkının ihlali”ne kanıt göstermeye teşne olan günümüzün kimi burjuva milliyetçileri, Nazi kıtalarının SSCB topraklarında ilerlediği dönemde, faşist ordu birlikleri ve SS teşkilatıyla iş birliği yapanlara karşı izlenen politikayı da mahkum etmektedirler. Bu mahkumiyet gerekçelerini paylaşan yazarların bazısına göre, örneğin Sultan Galiyev’in liderliğinde daha devrimin ertesinde “Müslüman Komünist Partisi”nin kuruluşu, “Tatar-Başkırt Cumhuriyeti”nin ayrılması gibi girişimler desteklenerek SBKP’nin merkezi kontrolü dayatılmasaydı; düşman birliklerinin eline geçmemesi için fabrika ve işyerleri uzak bölgelere taşınırken işbirliği yapmasınlar diye Kırım Tatarları başka alanlara nakledilmeseydi; yani eğer bu tür “rıza ihlali” göstergesi yanlışlar yapılmasaydı; sonraki süreçte yaşanan yenilgi olmayacaktı! Onlara göre her ne kadar ulusların kaderlerini tayin hakkı savunulmuş ve özerk cumhuriyetlerin-özerk bölgelerin oluşturulması ve bu bölgelerdeki halkların ulusal istemleri ve kültürel gelişmeleri için ihtiyaç duyulan önlemler alınmış ise de, bir arada yaşama politikası nedeniyle “Büyük Rus şovenizmi” hakim olmaya devam etmiş ve hak ihlali sürmüştür!
Bolşevikleri, bazısı tam da Kolçak-Denikin ayaklanmaları, diğer bazısı Batılı ve Doğulu emperyalist-militarist güçlerin saldırıya geçtiği koşullarda ortaya çıkan ayrılma istemlerine boyun eğmediler diye suçlayanlar hem halklar yararına iyileştirmeleri inkardan geliyor hem de gönüllü birlikte yaşam iradesine göz kapıyorlar. Sovyetler Birliği’nde nüfus yoğunluğu-dil-toprak-bölge bağlamı gözetilerek özerk yönetim koşullarının oluşturulması; her ulus ve ulusal topluluğun kendi dilinde eğitim görmesi ve yayın yapması için olanakların yaratılması ve onların kendi temsilcileriyle Sovyetlerde yer almaları yönündeki ilerleme yok sayılıp gösterilerek ulusal ayrıcalık ve eşitsizliklerin reddi, devlet içindeki tüm milliyetlerden işçilerin aynı sınıf örgütlerinde birliği, sosyalizm için mücadelenin gereklerinin gözetilmesi; Marksist-Leninistlerin ulusal soruna ilişkin politikası karartılmaktadır.
i) Marx ve Engels’in döneminde görünür olmadığı ve fakat günümüzde ortaya çıkmakla kalmayıp kapitalist emperyalizme karşı mücadele dinamiklerinin ön sıralarına yerleştiği iddiasıyla yeni toplumsal hareketlerin varlığına işaret ederek yenilenmeyi buradan kurgulama çağrısı çıkaranlar, ilkin işçi sınıfı hareketinin emek gücünün kapitalist sömürülmesiyle ilişkisini, ikinci olarak hizmetler ve diğer çeşitli alanlardaki emekçilerin büyükçe kesimiyle katılması sonucu bu hareketin toplumsal niceliksel genişlemesini, üçüncü olarak Marksist-Leninist işçi sınıfı partilerinin bu toplumsal hareketlerin mücadele açısından potansiyeli ve önemini reddeden bir tutum içinde olmadıkları gerçeğini göz ardı etmektedirler. Marksizm’e ve Marksist-Leninist sınıf teorisine karşı geliştirilen kimlikçi teorilerin genişçe eleştirisi dergimizde daha önce birkaç kez yapıldığı için burada sadece işaret edip geçiyoruz. Bu görüşleri ileri sürenler, birbirleriyle farklılık gösteren toplumsal kesimlerin sorunları etrafında şekillenen birbirlerinden farklı toplumsal-siyasal akım-hareket ve grupların birlikte davranmasının salt istek ve niyetlerle bağlı olmayıp belirli tarihsel durumlarda, buna yönelten özgün gelişmelerle bağlı gerçekleşebileceği gerçeğini de karartmaktadırlar. “Yeni toplumsal hareketler”i işaretle “eski” teorinin, eski kavramlar “seti”nin terk edilmesini salık verenler, bu hareketlerin tarihin gündemine ilk kez geldiği yanılsaması oluşturmanın yanı sıra bu hareketlerin, sömürünün tasfiyesi mücadelesinde işçi sınıfına alternatif özne konum ve misyonuna sahip olmadıkları ve olamayacakları gerçeğinin üzerini de örtmüş oluyorlar.
Samimiyet Ölçüsü Durulan Yerdir
Maddi ilişkilerin değişimiyle bağlı teorik-politik belirlemelerin farklılık göstermesi mümkün ve hatta kimi zaman kaçınılmaz hale gelebilir. Marksist-Leninist kuramın oluşturucularının kendileri de teorilerinin değişmez dogma olmadığını söylediler. Günümüz koşullarının yüz-yüz elli yıl öncesinden çeşitli yönleriyle büyük farklılıklar gösterdiği de doğrudur. Ancak, ne kapitalizmin karakteristik temel özellikleri nitelik değişimine uğramıştır ne de emperyalizmin pazar ve etki alanları için hegemonya savaşları son bulmuştur. Aksine sömürü ilişkilerine dayanan sistemin özellikleri çok daha çarpıcı şekilde açığa çıkmış durumdadır. İşçi sınıfının saflarındaki bölünmeleri, hareketin geriye düşüşünü, kapitalist-emperyalist sömürü ve yağmanın neden olduğu ve proletaryanın mücadelesine karşı kullanılmaya çalışılmasına karşın aslında birleşik mücadelesinin unsuru olan çeşitli itiraz öznelerinin daha ileriden görünür olmaları, bu nitelikleri ortadan kaldırmamıştır.
***
Marksist-Leninist dünya-toplum görüşünün kapitalizmin analizi aracıyla tarihsel gelişmenin dinamiklerine -mücadele güçleri, araçları, yol ve yöntemleri- getirdiği açıklamanın temel önemdeki özelliği, insanın, üretim araçlarının mülkiyetine dayanan köleleştirici bağlardan kurtuluşunun olanaklı olduğunu tarih aracıyla göstermiş olmasıdır. Ortaya çıkışından bu yana çok sayıdaki başkaldırıyla tarihsel değiştirici güç misyonunu gösteren, ayaklanmalarında burjuva sınıf düşmanının vahşetiyle karşılaşarak tecrübe eden proletarya, Rusya’da geniş yoksul köylü kitlelerinin enerjisinden de yararlanarak tarih-toplum değiştirici eylemiyle uluslararası etkide bulunurken, sömürü düzeninin güçleriyle mücadelesinin belirli bir sürecinde yine uluslararası sonuçları olan bir yenilgiyi de yaşamış oldu. Yenilgi, neden-etken ilişkisinde daha kapsamlı irdelemeleri hala gerekli kılıyor olsa da başarı ve zaferin devamlılığı için gerekli olanların yanı sıra onların yapılamaması ve başarılamaması durumunda yenilginin gelme olasılığını işaret edenlerin de başta Lenin olmak üzere yine Marksistler olduğunu inkardan gelmemek gerekir. Kaçınılabileceği görülemeyecek denli belirsizliklerle karşılıklı etki ve karşıt mücadelenin üstün gelen yıkıcı olumsuzlukları tespit edilirken, başarısızlıkların tek yanlı “içsel yanlışlar”la ya da salt dış etken ve kuvvetlerle açıklanması bu her iki durumda da eksik kalır ve yanlışa götürme riski taşır. Tek yanlılık, çıkışsızlığın yolunu döşer.
Marksist-Leninistler, görüşlerinin mutlak kesinliği iddiasıyla yetinecek dogmatiklerden olmadılar. Marx ve Engels, insanın koşulların ürünü ve fakat değiştiricisi de olduğunu söyleyerek tarih yapıcı misyonuna dikkat çekerken, insanların dünyayı değiştirerek yeniden kurduklarını-yaptıklarını da söylemişlerdi. Filozofların dünyayı çeşitli biçimlerde yorumladıklarını, ancak bunun yeterli olmayıp asıl olanın dünyayı değiştirmek olduğunu söylediğinde de Marx, insanın dünyayı ‘yapma’ fiiline dikkat çekmekteydi. İnsan, içinde yaşadığı koşullar ve ilişkiler zemininde ve etkisi altında eyleyişiyle dünyanın, toplumun ve kendisinin değişimini sağlayacak bir etkinlikte bulunur. İnsanın kendi dışındaki doğa ve diğer insanlarla kurduğu ilişki, düşünüş ve tasavvurlarının da etkenidir ve öyleyse insanın kendini içinde bulduğu doğa koşulları da dahil olmak üzere bu koşullarda yaptığı değişiklikler dikkate alınmaksızın doğru bir yaklaşım, doğru bir tarih anlayışı ortaya konamaz. Feuerbach Üzerine Tezler’de Marx, insan, “düşüncesinin gerçekliği ve gücünü, dünyaya ait oluşunu pratikte kanıtlamalıdır” diye belirtiyordu. Teorinin kitleleri sarması durumunda maddi değiştirici güce dönüşeceğini de, işçilerin kendi pratiklerinden öğrenerek ve eğitim görerek entelektüel gelişme gösterip siyasal sınıf bilincine ulaşacaklarını söyleyen de Marx idi. İşçi sınıfı sosyalizmi günümüzde zamansal-mekânsal olgusal gerçeklikleri hesaba katacak; örneğin teknolojik gelişmelerin yol açtığı değişimlerin sınıf mücadelesinin gerekleri yönünden zorunlu hale getirdiği yöntem ve araç çeşitliliğinin farkında olarak hareket edecektir.
Proletaryanın “siyasal demokrasi mücadelesinde eğitim görmesi”nin sosyalizmi inşaya girişmesi açısından hazırlık ve yetkinlik kazanımı yönünden taşıdığı önem üzerine Lenin’in vurgusu biliniyor. 120 yıl öncesinin feodal emperyalist Rusya’sında olduğu gibi, proletarya ve partisinin yüz yüze olduğu türden sorunların günümüz Türkiye’sinde de varlık gösterdiği zannıyla demokratik devrim-sosyalist devrim sıralaması yapanlar, iktisadi-toplumsal koşulları gözetmeyen dogmatikler olarak suçlanmayı hak ederler. Proletarya -ve partisi- uluslararası deneyimlerden öğrenir ve fakat yaşadığı ülkenin toplumsal-ekonomik ve politik koşullarından hareketle belirlediği programını gerçekleştirmeye koyulur. “Bizim teorimiz bir dogma değildir; bir evrim sürecinin açıklamasıdır” diyen Marx ve Engels, hem bilimsel metodu gösterdiler hem de teori-pratik birliğine işaret ettiler. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bağımlı kapitalist Türkiye’de büyüklüğüyle işçi sınıfı toplumun bugünü ve geleceğinin tayininde belirleyici misyon gösterebilecek bir konumda bulunuyor. Kadının ezilen cins konumundan çıkışı ve toplumsal hayatta erkek cinsiyle eşitliği, doğanın ve yaşam alanlarının korunması ve ezilen ulusların kurtuluşu için mücadele işçi sınıfı hareketiyle alternatif olmaya değil birleşmeye ihtiyaç gösteriyor.
Olgulara, mücadele gereklerine, koşullar ve güç ilişkileriyle iradi etken ve ideolojik sağlamlık gibi çok yönlü unsurlara yüzeysel yaklaşımlar doğru sonuçlara götürmez. Yukarıda söz konusu ettiğimiz makalelerde sergilenen mantık bunu bir kez daha gösteriyor.
[1] Birikim, genel olarak “eleştirel yöntem” iddiasıyla sosyalizmin teori ve pratiğine karşı ne kadar olumsuzlayıcı yorum yapılmış, iddia ortaya atılmış ise onları sayfalarına aktarmayı bir icraat ilkesi olarak benimsemiştir. Birikim’e yön veren anlayışın savunucuları birkaç on yıldır Foucault-Althusser-Balibar türü Marx-Engels “eleştiricileri”nin sözüm ona tamamlayıcı çarpıtmalarıyla Lenin karşıtları ve Stalin düşmanlarının ikiyüzlülüğü de içeren saldırı metinlerini yayma misyonu yüklenmiş özel bir görev grubu gibi ‘titizce’ çalışıyorlar! Lenin sayısında yayımlanan makalelerin önemli bir kısmında da bu anlayış ve yaklaşım sergileniyor. “Evet ama hangi Lenin”, “Teğel ustası bir terzi”, “Bir Leninizm var mı?”, “Ölümünün bir asır sonrasında en kötü ve en iyi haliyle Lenin”, “1917’den yeni çağa”, “Lenin’in ulusal soruna ‘liberal’ bakışı”, “SSCB’nin kuruluşu ve sonrası mevcut çatışmaların kökenleri” başlıklı makaleler bunların başlıcalarıdır.
[2] Marx ve Engels, Avrupa’da devrimin koşulları (kapitalizm ve ürünü olarak proletaryanın gelişim düzeyi, çelişkiler ve sosyal güçler arası ilişkilerin seyri vb.) olgunlaşmaktayken, Rusya’daki gelişmeleri de bir devrim ihtimali açısından irdelemişler, işçi mücadelesinin gelişimini dikkatle izlerken ortaklaşa köylü üretiminin bunun için bir dayanak oluşturup oluşturamayacağı üzerinde de durmuşlardı.
[3] Lenin liderliğindeki Bolşeviklerin elbette Almanya devrimi beklentisi vardı ve bu devrime kuvvetle ihtiyaç duyuyorlardı. Ekim Devrimi bir başlangıç olacak, devamını Batı Avrupa ülkelerinin işçi sınıfı getirecekti! 1918’de Almanya, İtalya, Avusturya ve Macaristan’da patlak veren ayaklanmalar ve oluşturulan işçi konseyleri bu beklentinin boş olmadığını gösterdi. Ancak mevcut güçler ilişkisi, proletaryanın bu ülkelerdeki zaferine olanak tanımadı.








