Fulya Alikoç
Elon Musk 23 Ekim 2023 tarihinde bir gönderi yayınladı: “Bu kitap kapitalizmin neden sadece başarılı olduğunun değil, ahlaken de doğru olduğunun mükemmel bir açıklaması, özellikle de 4. bölümü.” Bahsi geçen kitap The Capitalist Manifesto: Why the Global Free Market Will Save the World. Türkçesi “Kapitalist Manifesto: Dünyayı Neden Küresel Serbest Ekonomi Kurtaracak”. Dünyanın en zengin insanının özellikle sevdiği dördüncü bölüm, “Yüzde 1’i Savunmak”, dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluşturan en zenginlerin kurtarıcı ilan edildiği bölüm. Musk’ın bu övgüsü, henüz Türkçe’ye çevrilmemiş kitabın İngilizce tanıtımlarında boy gösteriyor.
Kitap, 21. yüzyılda kapitalizmi bir “manifesto” formunda savunmanın tek örneği değil. Kısa ve yüzeysel bir literatür taraması bile “üretkenliği” öne çıkarıyor. 1980’li yıllarda çalıştığı Apple’da evangelist pazarlamanın[1] popülerleşmesini sağlayan ve giderek Silikon Vadisi’nin risk sermayedarları arasına katılan Guy Kawasaki, 2000 yılında yayınlanan, “Tanrı Gibi Yarat”, “Kral Gibi Yönet”, “Köle Gibi Çalış” başlıklarıyla bölümlendirdiği “Devrimciler için Kurallar: Yeni Ürünler ve Hizmetler Yaratmak ve Pazarlamak için Kapitalist Manifesto” kitabının adında manifesto kavramı tercih edenlerden,[2] Amerikalı felsefeci Andrew Bernstein da 2005 yılında yayınlanan “Kapitalist Manifesto: Laissez-Faire için Tarihi, Ekonomik ve Felsefi Bir Savunu” kitabında dünyanın en ahlaki ve pratik sistemi olarak kapitalizmi savunuyordu.[3] Ekonomi proferösü ve sosyal politika danışmanı Gary Wolfram’ın 2012’de yayınlanan “Kapitalist Bir Manifesto: Piyasa Ekonomisini Anlamak ve Özgürlüğü Savunmak” adlı kitabı aynı çabanın daha basit çaplı bir örneği olarak gösterilebilir.[4] Arjantin’in taze seçilmiş, nevi şahsına münhasır personasıyla ünlenen devlet başkanı, iktisatçı Javier Milei’nin de ideologlarından olduğu, anarşizmle temel bağı mutlak bir devlet karşıtlığı olan ve mutlak bir piyasa egemenliğine dayanan anarko-kapitalizm de, örneğin 2014’te yayınlanan “Devlete Karşı: Anarko-Kapitalist Manifesto” adlı bir kitapta savunulmuştu.[5] Analitik feminizmin kurucusu kabul edilen felsefe profesörü Ann Cudd da, sosyalist feminist Nancy Holmstorm ile birlikte yazdığı münazara kitabında, “Feminist Kapitalist Manifesto” başlığı altında “feminist bir ideal ve gerçeklik” olarak kapitalizmi savunuyordu.[6]
Her ne kadar isminde “manifesto” ifadesini tercih etmese de Alman tarihçi ve sosyolog Rainer Zitelmann da gördüğü ilgi nedeniyle anılmaya değer. 2023’te yayınlanan “Kapitalizmi Savunmak: Mitleri Çürütmek” adlı kitapta, Zitelmann kapitalizmden kaynaklanan sorunların antikapitalistler tarafından üretilmiş mitler olduğunu ileri sürdü.[7] Kitabın “En Büyük 10 Antikapitalist Yanılgı” başlığını taşıyan ilk bölümü; kapitalizmin (1) açlık ve yoksulluktan sorumlu olduğu, (2) giderek büyüyen bir eşitsizliğe yol açtığı, (3) çevrenin yıkımından ve iklim değişikliğinden mesul olduğu, (4) tekraren yeni ekonomik ve mali krizlere sebep olduğu, (5) politik olarak zenginlerin ajandasını dayattığı, (6) tekelleşmenin önünü açtığı, (7) bencillik ve açgözlülüğü teşvik ettiği, (8) insanları gerçek ihtiyaçları olmayan ürünleri almak üzere baştan çıkardığı, (9) savaşlara yol açtığı ve (10) her zaman bir faşizm tehlikesi anlamına geldiği şeklindeki argümanları kendince “çürütüyordu”. Pek alışık olunduğu üzere “Antikapitalist Alternatifler” başlığında da sosyalizm, kâğıt üzerinde çok güzel duran bir sistem olsa da tarihin bu alternatifi ortadan kaldırdığı -bir kez daha- ileri sürülüyordu. “Kapitalizme Dair Popüler Algılar” başlığı altındaki son bölümde ise, ABD, İngiltere, Avrupa, Asya ve Güney Amerika’da halkların kapitalizme dair düşünceleri ele alınarak kapitalizm karşıtlığının politik bir dinden öteye geçmediği sonucuna varılıyordu. Kitap, tıpkı Norberg’in yeni Kapitalist Manifesto’su gibi pek çok şirketin CEO’su, ekonomi enstitüleri ile düşünce kuruluşlarının yöneticileri tarafından alkışlandı. Forbes Media’nın yönetim kurulu başkanının “On yıllardır kapitalizmi savunan en önemli kitaplardan biri” sözleri geneli özetlemektedir.
Klasik Liberalizmin Klasik Savunusu: En Yeni ‘Kapitalist Manifesto’
Bu yazının yazılmasına vesile olan yeni Kapitalist Manifesto’nun yazarı Johan Norberg de benzer övgülere mazhar olmuş, tarih, ekonomi, film yapımcılığı gibi uğraşları olan çok yönlü bir şahsiyet. Gençlik yıllarında sol anarşist siyasi eğilimlere sahip olan İsveçli yazar, aklının başına geldiği yetişkinlik yıllarından bu yana kendisini klasik liberal olarak tanımlıyor, ki 2023’te yayınladığı Kapitalist Manifesto kitabını da “tüm partilerin klasik liberallerine” adıyor.[8] Norbeg, tam liberalleşme adına devletin merkez bankalar aracılığıyla piyasaya müdahale etmesine karşı çıkan, sağlık ve benzeri hizmetlerden elini çekmesini savunan Cato Enstitüsü’nün de kıdemli üyesi. Norberg’in 2001’de İsveç’te basıldıktan sonra Türkçe de dahil 25 dile çevrilen Küresel Kapitalizmi Savunmak kitabının 2003 İngilizce baskısı da bu enstitü tarafından yapılmıştı.[9]
Norberg, 2003’teki kitabını gerici bir karşı atak olarak gördüğü küreselleşme karşıtı solculara ve anarşistlere karşı bir yanıt olarak kaleme almıştı. Norberg’e göre, “İnsanların, bilginin, ticaretin, yatırımların, demokrasinin ve piyasa ekonomisinin giderek daha fazla sınırları aşmaya meylettiği bir süreç” olarak tanımladığı küreselleşme, akla hayale gelmeyecek olanaklar yaratmıştı. Küreselleşme sayesinde, “Ekvador’dan gelen muzları yiyebiliyor, Fransa’dan gelen şarabı içebiliyor, Amerikan filmlerini izleyebiliyor, İngiltere’den kitap sipariş edebiliyor, Almanya ve Rusya’ya satış yapan ihracat firmaları için çalışabiliyor, Tayland’da tatil yapıp Güney Amerika ve Asya’daki fonlara yatırım yaparak emeklilik için para biriktirebiliyor”duk. “Sermaye mali kuruluşlar tarafından kanalize ediliyor olabilir, mallar girişimciler tarafından sınırlar ötesine taşınıyor olabilir”di. Ama tüm bunların tek bir sebebi vardı: “Biz öyle istiyorduk”.[10] Yoksullar, tüketici olarak gümrük bariyerlerine takılmadığı için ucuzlayan malları satın alabiliyor; emekçi olarak yabancı yatırımcıların sunduğu istihdam olanaklarından faydalanabiliyordu. Sorun; sermayedarların siyasetçi, siyasetçilerin sermayedar olma heveslerindeydi. Bu iki alan iç içe geçtiğinde kaçınılmaz olarak güç zehirlenmesi yaşanıyordu. Norberg’e göre bu serbest piyasa ekonomisi değil, karma ekonomiydi. Gerçek bir serbest piyasa ekonomisinde rekabet, sermaye sahiplerini ehlileştiren bir etkendi. Serbest piyasanın uluslararası ölçekte genişlemesi olan küreselleşme sayesinde tepedeki elitler, biz sıradan vatandaşlara karşı kontrolü kaybediyordu. Küresel kapitalizmi ahlaken meşru kılan da, solcu küreselleşme karşıtlarına karşı üstün yapan da buydu. Kapitalizm, insan özgürlüğü düşüncesinin ekonomik ifadesiydi, “Kapitalizme inanç, insanlığa inançtır” diyordu küresel kapitalizmin yılmaz savunucusu.
Aradan geçen yirmi yılda pek çok kitap yazan Norberg’in yirmi yıl arayla bir sistem olarak kapitalizmi bütünüyle savunduğu iki kitap arasında pek çok benzerlik olması şaşırtıcı olmasa gerek. Tipik bir kapitalizm savunusunda olması gereken temel ekonomik argümanlar her ikisinde de mevcut. Kapitalizmin küresel eşitsizliği ne kadar azaltıp kişi başına düşen geliri ne kadar yükselttiği, yoksulluk ve açlık oranlarını düşürdüğü, eğitim ve sağlık hizmetlerini nasıl geliştirdiği türünden savunular baki.
Tüm bu meşrulaştırmalar, hiçbir zaman gerçek yoksulluk ve açlık oranlarını yansıtmayan Dünya Bankası verilerine dayandırılmaktadır. 90’lı yıllarda dünyanın en yoksul ülkeleri (Bangladeş, Endonezya, Kenya, Fas, Nepal, Pakistan, Filipinler ve Tanzanya) baz alınarak “günlük kişi başı 1 ABD doları” olarak belirlenen “küresel yoksulluk sınırı”, küresel ve bölgesel enflasyon ve satın alma gücündeki muazzam düşüşlere rağmen 2000’lere kadar geçerli kabul edilmiştir. Böylece aşırı yoksulluk yaşayan dünya nüfusu oranı düşük tutulmuş, hatta hatırı sayılır bir düşüş yaşamış gibi gösterilmiştir. Dünya Bankası bile paranın satın alma gücüne göre bu sınırı 2008’de 1,25 Dolar’a, 2015’te 1,9 Dolar’a, 2022’deyse 2,25 Dolar’a kadar yükseltmek zorunda kalmıştır. Bırakalım kültürel ihtiyaçları, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların dışarıda tutulduğu ve sadece gıda, barınma ve giyim gibi harcamaların esas alındığı bu tek boyutlu hesaplama, yoksulluğu insanın canlı kalmasına indirgemektedir. Kapitalizmin kişi başına düşen geliri artırdığı bir açıdan doğrudur; dünyanın en zengin 5 insanının serveti, 2020’den bu yana 405 milyon Dolar’dan 865 milyon Dolar’a çıkarak iki kattan fazla artmıştır. Bu saatte 14 milyon Dolar’a tekabül eden artışa karşın dünya nüfusunun yarısından fazlası, yaklaşık 5 milyar insan yoksullaşmıştır. Analizler, dünyanın en zenginlerinin servet artış hızının enflasyon artışından 3 kat daha fazla olduğunu göstermektedir. Böyle devam ederse, bir 10 yıl içerisinde gezegenimiz tarihindeki ilk trilyonere sahip olacak. En zengin yüzde 1, dünyadaki finansal varlıkların yüzde 43’üne sahiptir.[11] Sadece bu birkaç veri bile, yoksulluğun ve eşitsizliğin azaldığı yalanını ortaya çıkarmaya yeterlidir.
Zaten bu türden kapitalizmin yaşam koşullarını iyileştirdiği argümanları, modern klasik liberallerin tipik tarihsel hileleriyle yapılır. Modern koşullar, çoğunlukla ya kapitalizm öncesi toplumlar (köleci ve feodal toplumlardaki cebri çalıştırma, angarya vb.) ya da sanayi kapitalizminin gelişim aşamasındaki koşullarla kıyaslanarak yapılır. Büyük büyük büyük atalarımız, zaman makinelerine bindirilir, günümüze getirilerek ne kadar şükür duyulacak koşullarda olduğumuz aklanır. Böylece dikkat, sınıfsal koşullardaki eşitsizlikten uzaklaştırılarak sömürülen/ezilen sınıfların kendi soy kütüğündeki gelişime çevrilir. El çabukluğu marifet, “Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oluyor” eleştirisi, gerçeği yansıtmayan klişe bir slogan derekesine indirgenir. Zenginin daha zenginleştiği kabullenilmekle birlikte, yoksulların yaşam koşullarının da “düne göre” daha iyi olduğu savunulur. Mesele pastadan alınan payın eşitsizliği değildir, daha büyük bir dilim için pastayı büyütmektir. Zengin ile yoksul, emek ile sermaye, işçi ile kapitalist arasında bir karşıtlık kurulması yadsınarak dün ile bugün karşılaştırılması ön plana çıkarılır.
O halde, dün de bugün de bu yöntemlere başvuran, bu anlamıyla yarısı bir veri güncellemesi kabul edilebilecek olan 2023’ün Kapitalist Manifesto’sunu yazmak niyedir? “Modern zamanların en büyük krizi” olan 2008 krizi, pandemi, Ortadoğu’da yaşanan kaos ve terörist saldırılar, göç krizi ve tırmanan jeopolitik tansiyonlar, ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinden başlayarak Rusya-Ukrayna Savaşı’nın bir emaresi olduğu büyük ölçekli saldırgan savaşların yeniden gündeme gelmesi ve küresel iklim değişikliğinin artan bir ivmeyle etkisinin daha çok hissedilmesi gibi bir dizi gelişme kapitalizmin yeniden savunulmasını gerekli kılmıştır. Bu sefer, diyor Norberg, sadece solculara değil, yükselen sağa karşı. Ve ne hikmetse bir “manifesto” başlığı altında.
Norberg’e göre, Marx ve Engels, “diğer manifesto”da, “1848’deki komünist olan”da, “serbest piyasaların kısa bir süre içerisinde, kıyaslanamaz ölçüde iyileştirilmiş iletişim ve erişilebilir mallarla birlikte, geçmiş tüm jenerasyonların bir araya gelip oluşturduğundan daha büyük bir refah ve teknolojik ilerleme yarattığı, feodal yapıları ve ulusal dar kafalılığı paramparça ettiği gözlemlerinde haklıydılar. Marx ve Engels serbest piyasanın hayranlık uyandırıcı ilerici bir güç olduğunu bugünün sosyalistlerinden çok daha iyi kavramışlardı.” Onların hatası başkaydı; onlar “komünizmin toplumları bir tür yeniden canlandırılmış feodalizme geri götürecek gerici bir karşı güç olduğunu anlayacak kadar diyalektik kafalı değillerdi.”[12]
Marx ve Engels’in kapitalizm analizlerinin çarpıtılmamış pek az yanı kalmıştır. Marksist-Leninistler bu tahriflere aşinadır. Neredeyse bir yüzyıldır yürüttükleri ideolojik mücadelenin temel gündemlerinden biri budur. Norberg’inki teorik ağırlığı bakımından bu tahrifler arasında devede kulak kalır. Onunki, kapitalizm savunusunu, 1990 sonrası yeni solcuların yaşadığı yenilgi duygusuyla güçlendirme çabası olarak okunabilir. Özellikle de Thatcher ve Reagan’la başlayıp kimilerince pandemiyle sonu ilan edilen neoliberal dönemin ardında bıraktığı büyük bir tahribatı yedeklemeye çalışan sağ popülizme karşı. Sermayenin son yirmi yılda artan ivmeyle birkaç kişinin elinde -sağ ve sol popülistlerin deyimiyle elitlerin elinde- yoğunlaşmasına karşı tepki kapitalizmin kendisine yönelmemelidir. Bu bağlamda, en zengin “yüzde 1’i savunmak”, Norberg’e göre klasik liberalizm temelinde kapitalizmi savunmakla eşdeğer hale gelir. Serbest piyasanın özgürlükçü karakteri, Bill Gates (Microsoft), Steve Jobs (Apple), Jeff Bezos (Amazon) ve Elon Musk (Tesla & Space X) gibi dâhilerin garajlarında başlattıkları çalışmaları piyasada değerli kılarak mali oligarklar arasından sıyrılıp en zenginler arasına girmelerine yol vermiştir. Bu olanak ayrım gözetmeksizin herkese açıktır.
Norberg’e göre kapitalizm; sınıf karşıtlığına değil özgür seçimi ve katılımı esas alan “gönüllü ekonomi”ye, amansız bir rekabetten çok iş birliğine ve mübadeleye dayalı bir piyasa ekonomisidir. Kapitalizmin üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı olan, işçilerin “gönüllü” olarak emeklerini sattığı bir ekonomi olduğunu gösterirken Marx, sınıflar arasında “yanlış bir ikilem” koyarak kapitalizmi “biraz depresif” göstermiş, “kapitalistlerin aynı zamanda ücretli olduğu, işçilerin emeklilik fonları aracılığıyla şirket sahibi olduğu, işçilerin mülkiyetinde bir dizi ortaklığın, kooperatifin ve şirketin var olduğu müreffeh bir kapitalizm hayal etmekte zorlanmıştır.” Kapitalizm, “özünde onurlu çalışmanın tanımıdır.” Dünya üzerindeki eşitsiz bölüşüm de kapitalizmin kendi ürettiği bir sorun değildir; sorun, zenginliğin değil, kapitalizmin eşitsiz dağılımındadır. Son yıllarda, merkezi planlı ekonomiyi terk ederek küresel kapitalist ekonomiye dahil olan tüm ulusların kaydettiği ekonomik büyüme örnek gösterilir. Aynı büyüme Amerika ve Afrika’da siyahları, Hindistan’da tüm kastları ekonomik yaşama katarak kapitalizmin ırkçılık, cinsiyetçilik vb ayrımların altını oyduğunu, ne kadar “eşitlikçi” olduğunu göstermiştir.
Bu ve benzeri argümanlarla “sol popülistler” olarak gördüğü kesimlere cevap veren Norberg, manifestosunda Çin’i tehdit olarak gösteren ve piyasa ekonomisini sarsıcı korumacı bir politika öneren sağ popülistleri de yanıtsız bırakmaz. Ona göre, Çin ve bazı Asya ülkelerinde ucuz emeğe dayalı büyümenin Batı’da iş kaybına yol açtığı argümanı tartışmalıdır. Aslında ortadan kalkan işler, çeşitli imalat sektörlerinde gereken vasıfsız işlerdir. Küresel kapitalist büyüme bunları daha yüksek teknolojik olanlarıyla, daha vasıflı ve dolayısıyla yüksek ücret vaat eden işlerle ikame etmiştir. İş ki, iş gücü bu değişen koşullara ayak uydurabilsin.
Sonuç olarak, kapitalizm ortadan kaldırdığı her seçeneğe karşılık, yeni ve daha çeşitli seçenekler sunan ve hem kapitalistlere hem de emekçilere bu genişleyen yelpazede giderek daha fazla özgürlük sunmaya devam eden yegâne ahlaki sistem olarak bir kez daha Norberg tarafından savunulmuş olmaktadır.
Fukuyama’nın Yeni Telaşı: Klasik Liberalizme Sağdan Soldan Tehditler
Kapitalizmin sağ ve sol popülistlerce ortaya atılan sözde eleştirilerine karşı klasik liberal temelde savunulması gerektiğini düşünenlerden biri de siyaset bilimci Francis Fukuyama’dır. Fukuyama, 20. yüzyılın sonuna doğru gözlemlediğimiz şeyin “sadece Soğuk Savaş’ın sonu” değil, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki çatışmayla geçen tarihin de sonu olduğunu ilan etmişti. Ona göre, “insanlığın ideolojik evrimi”, “insanal devletin nihai formu olarak Batı liberal demokrasisinin evrenselleşmesi” ile sona ermişti.[13] Kazanan kapitalizmdi.
Tarihin beklenen anlamda sonu gelmemiş olacak ki, ABD’deki Freedom House örgütü, yıllık yayınladığı “Dünyada Özgürlük” raporlarında 1974 ila 2000’li yılların başlarına kadar sivil hak ve özgürlüklerde yakalanan yükseliş ivmesinin 2006-2021 yılları arasında “demokratik durgunluk” ve hatta “demokratik bunalım” ile gerilediğini söylüyordu. Liberal demokrasilere karşı sarsılan bu inanç karşısında, Fukuyama, “sağdaki popülistler” ile “soldaki ilericiler” tarafından dile getirilen liberalizmin başarısızlığına yönelik argümanlara karşı bir kez daha kolları sıvamak zorunda kalmıştı. 2022’de yayınlanan “Liberalizm ve Ona Dair Hoşnutsuzluklar” kitabında yeniden kapitalizmi savundu.[14]
Hepsi seçimle başa gelen ve buradan aldıkları güçle hukuk ve medya gibi liberal kurumlara pervasızca saldıran sağ popülistler arasında Macaristan’da Viktor Orban, Polonya’da Jaroslaw Kaczynski, Brezilya’da Jair Bolsonaro, ABD’de Donald Trump’ın yanı sıra Türkiye’de Erdoğan’ı da sayıyordu Fukuyama. Liberalizmin sağ muhafazakâr hasımları, elitlerin medya, mahkemeler ve yürütme gücünün kontrolünü ele geçirdiği ve demokratik tüm araçları elinde topladığı argümanına dayanıyordu. Sol cenahta ise, liberalizmin bireysel özerklik ve eşit muamele gibi kendi ideallerini gerçekleştirmekten uzak, kendini reforme edememiş bir doktrin olduğu fikri yaygınlaşıyordu. ABD ve Avrupa’daki Z Kuşağı, liberalizmi, İkinci Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş arası yıllarda doğmuş “baby boomer” kuşağına ait modası geçmiş bir perspektif olarak görüyordu.
Fukuyama’ya göre her iki cenah da aslında klasik liberal öğretinin kendisinden ziyade, bugün “neoliberalizm” olarak adlandırılan, eşitsizliği artıran ve yıkıcı mali krizler üreten “liberalizmin son birkaç nesildir geçirdiği evrimden hoşnutsuz”dular ve bir ölçüde haklıydılar. Klasik liberalizmin temel prensipleri, özellikle de bireysel özerklik ilkesi, sağda neoliberalizm solda kimlik siyaseti olmak üzere o kadar iki uç noktaya çekiştirilmişti ki liberalizmin kendisinin altını oyar hale gelmişti.
Bireysel özerklik, hiçbir devlet müdahalesi olmaksızın satma ve satın alma hakkı anlamına gelecek şekilde aşırılaştırılmış ve ekonomik liberalizm neoliberalizme evrilmişti. Bu evrim ters teperek güçlü bir muhalefeti ve hatta kapitalizmin kendisine yönelik bir hoşnutsuzluğu provoke etmiş, sağ popülist siyasete zemin hazırlamıştı.
Öte yandan aynı kişisel özerklik ilkesi mutlaklaştırılarak liberalizmin dayandığı bireysellik ve evrenselliğin bir eleştirisine, liberalizmin başarısızlıklarına yönelik eleştiriler, liberalizmin kendisine yönelik eleştirilere dönüşmüştü. Solda bu ilke, yaşam tarzına dair tercihler ve değerlere özgülenmiş, toplumun dayattığı normlara karşı direniş anlamına gelecek şekilde aşırı bir evrim geçirmişti. Liberal “hoşgörü” ilkesi, kimlik siyasetine evrilmişti. Liberal felsefede kişinin iç benliğinin birey olarak tanınma ihtiyacı, kimlik siyaseti tarafından ırk, etnisite, cinsiyet ve benzeri sabitleştirilmiş karakterlerin sosyal olarak tanınması ihtiyacına çekiştirilmiş, gelinen noktada “küçük kimliklere sadakatin daha büyük ölçekteki ulusal kimliklere üstün geldiği toplumlarda liberalizmi hayata geçirmeyi güç kılar” olmuştu.
Bu tehditlerin nedenini liberalizmin uçlara çekilmesinde gören ve gösteren Fukuyama, “alternatif” kartına oynayarak popülist sağ ile ilerici solun hâlâ uygulanabilir alternatifler geliştiremediğinden hareketle, klasik liberalizme olan inancın yeniden tesisi için temel ilkelerin genişletilmesini önermektedir.
Oysa klasik liberalizmin, kapitalizmin herkes için özgürlük, eşitlik ve refah ürettiği iddiasını çürüten, Norberg’in ve Fukuyama’nın birbirine karşıt iki uç politik ve ideolojik tutum gibi gösterdiği sağ ve sol eleştiriler değil, bizzat kapitalist tekelleşmenin kendisidir. Tekelci kapitalizm ve onun son birkaç on yılda artan saldırganlığı, ne Norberg’in iddia ettiği gibi kapitalistlerin ahlaki olarak sınırlandırılmamış olmasıyla ne de Fukuyama’nın ileri sürdüğü gibi klasik liberalizmin kimi politika yapıcılar tarafından “neoliberalizm” denilen bir aşırılığa çekiştirilmesiyle açıklanabilir. Tekelleşme, kapitalizmin tarihsel gelişmesinde, sermayenin muazzam ölçüde yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine ve bu sermayenin ihracına dayanan, zorunlu olarak ortaya çıkmış bir aşamadır. İşçi sınıfının bilinçli ve örgütlü mücadelesiyle geri adım attırılmadığı ölçüde, tekelci yağma ve onun yarattığı her türden eşitsizlik kaçınılmazdır. Kapitalizmin klasik savunucuları tekelci sömürüyü “istihdam olanağı” olarak ya da tekelci yayılmacılığı tüm ırk, ulus ve cinsiyetlerin piyasaya dahil olması olarak pazarlamaya çalışadursun, klasik liberalizmden bu klişe ve kâğıt üstünde kalan söylemlerden geriye bir şey kalmamasına yol açan bizzat tekel olgusunun kendisidir.
Norberg ve Fukuyama’nın tehdit olarak algıladığı sağ ve sol popülist söylemlerin katkısı, kapitalizmi şu ya da bu biçimde emekçileri de dahil ederek daha iyi bir sistem haline getirmek gibi ortak bir işlev görmelerindedir. Bu iyileştirme argümanları, sosyalizmin emekçi halklara bir alternatif, kapitalizme bir tehdit olarak görüldüğü 20. yüzyıl ortalarında ileri sürülmeye başlamış, artık bu tehdidin sözüm ona ortadan kalktığı ilan edilen yıllarda devam etmiş ve 21. yüzyılda beklenebileceği üzere kimlik politikalarının kavram ve taleplerini de kendini mal ederek bugünkü görünümlerine kavuşmuştur. Bu tarihsel izlek içerisinde, kapitalizme “hümanist”, “katılımcı”, “topluluk temelli” ve “kapsayıcı” gibi pek çok nitelik iliştirilmiş, bugün ise bunların birikimli bir yansıması olan “paydaşlı kapitalizm”, “ilerici kapitalizm” ya da “woke kapitalizm” türünden yeni ideolojik temsillere bürünmüştür. Kısaca bu temsillerin düşünsel gelişim seyrine bir göz atalım.
20. Yüzyıldan 21. Yüzyıla: Hümanist, Katılımcı, Toplulukçu Kapitalizmler
20. yüzyıl kapitalist manifestolarına bir örnek, politik ekonomici ve finans hukukçusu Louis Kelso ile Amerikalı filozof Mortimer J. Adler’ın 1958’de yayınlanan “Kapitalist Manifesto” kitabıydı.[15] Kitap, kapitalizmi sadece ekonomik bir sistem olarak değil, aynı zamanda politik ve ahlaki olarak da savunma ihtiyacının bir göstergesi olarak, bir ekonomi politikçi ile bir felsefecinin ortak ürünü olması bakımından da tipik bir örnektir. İkiliye göre, insanlığın tartışmasız en özgürlükçü ve adil yönetim sistemi olan demokrasi, onun özgürlük ve eşitlik ideallerine uygun, demokratik bir ekonomik sistem olmaksızın uygulanabilir değildi. Ekonomik demokrasinin de sistemsel biçimi kapitalizmdi. Demokrasiyi savunmak için kapitalizmi savunmak gerekiyordu bu da eleştirileri çürütmekle mümkündü.
Kelso ve Mortimer’in kapitalizmin eleştirmenleri olarak gördükleri Marksistler, Papalar,[16] Alexis de Tocqueville gibi filozoflar aslında İngiltere ve Amerika’da olduğu biçimiyle 19. yüzyıl kapitalizmini eleştiriyorlardı. Haklılardı da; 19. yüzyıl kapitalizmi adaletsizdi. Ama asıl soru şuydu: Sanayi Devriminin gerçekleştiği bu iki öncü ülkedeki kapitalizm, kapitalizm idealine uygun muydu? Adaletsizlikler tarihsel birer kaza mıydı, yoksa kapitalizme içkin miydi?
Her şey bir yana, 19. yy kapitalizmi demokrasi öncesi kapitalizmdi; yani kapitalizm demokrasi tarafından işletilmiyordu. Demokrasilerin doğuşu, Marksizm dışındaki tüm eleştirileri kendiliğinden yanıtlamış oluyordu. Bu Kapitalist Manifesto’nun yazarları, doğrudan Marksizmi karşılarına aldıklarını açıkça ilan ediyorlardı. Kendi savunularını bir manifesto biçiminde sunmalarının nedeni de buydu. Niyetleri, 1840’ların “dünyanı sarsan” Komünist Parti Manifesto’sunun yerini alacak bir eylem çağrısında bulunmaktı. Ama Marx ve Engels’inkinin aksine, onlarınki “müesses nizamı alaşağı etmeye adanmış devrimci bir parti manifestosu” değil, “bir bütün olarak Amerikan halkını bu nizamın ıslahının gerekçelerini ve daha iyi bir toplum geliştirmenin tohumlarını yine müesses nizam içinde bulmaya çağıran devrimci bir manifesto” idi.[17]
Bu ikili bir çabayı gerektiriyordu. Her şeyden önce, “kapitalist devrim” fikrini meşrulaştıracak, ekonomik, politik ve etik unsurlarıyla bir kapitalizm teorisi geliştirmeliydiler. Ki burada Marx doğal bir rakipti; onun teorisinin açmazları gösterilerek kapitalizmin tek seçenek olduğu kanıtlandıktan sonra ikinci iş kapitalist devrimin programını oluşturmaktı. Bu “devrimci eylem” önce Amerika’dan başlayacak, daha sonra ABD liderliğinde tüm dünyaya yayılacaktı. “Zira sanayi gücü ve sermaye zenginliği, politik özgürlük ve adalet kurumlarıyla birlikte” Amerika’yı zorunlu olarak kapitalist devrimin başlangıç noktası haline getiriyordu. Adler ve Kelso, dönemin Amerikan toplumunu yarı kapitalist yarı emekçi (laborist) karma bir ekonomi olarak tanımlıyor, iyi dengelenmiş, tamamıyla kapitalist bir ekonomiye geçiş öneriyordu. Program, bu geçişin pratik sorunlarını gidermek üzere bir reformlar bütünüydü. Bugün detaylarına girmeye gerek olmayan bu programı, mevcut işletmelerin mülkiyetinin genişletilmesi, sermayenin birkaç kişinin elinde aşırı birikmesinin önlenmesi ve yeni kapitalistlerin sayıca artırılması için bir tedbirler bütünü olarak özetlemek mümkün.
Tek başına bu programın içeriği bile Marx’ın bilimsel olarak tanıtladığı kapitalist üretim tarzının işleyişini ve çelişkili eğilimlerini anlamamanın bir göstergesi kabul edilebilir. Keza, programın pratik çıktısı da Kelso’nun geliştirdiği, bugün literatürde ESOP[18] olarak bilinen işçilerin çalıştıkları şirkette hisse sahibi yapılarak sermayeye ortak edilmesi programı olmuştur. Sonrasında sınırlı ölçeklerde uygulanan bu program, 1991’de öldüğünde Kelso’nun Amerikan basınında “işçi kapitalizminin savunucusu” olarak anılmasına yetmiştir.[19]
Pratik uygulamalarında farklılaşsa da kapitalizmin temel dayanağı olan artı değer sömürüsüne emekçi sınıfları dahil etme mantığı, kapitalizme farklı sıfatlar eklemek suretiyle tekraren gündeme getirilmeye devam etti. 20. yüzyıldaki formülasyonlar, kaçınılmaz olarak alternatif sistem olarak sosyalizm ile karşılaştırmalarla yapılmıştır.
Bir tipik örnek, mühendislik mesleğinden gelme Amerikalı sosyal politikacı Willis Harman’ın 1970’lerde öne sürdüğü “hümanist kapitalizm” fikridir. “Kapitalizmin beraberinde insancıl bir toplum getirme becerisinin giderek sorgulanır hale gelmesi” ile sosyalizme ilginin artması karşısında, bu fikrin savunulması nedensiz değildir. Özel teşebbüs, tekelleşme ve serbest piyasa ekonomisiyle karakterize olan Amerikan ekonomisi, işsizliği ve eksik istihdamı ortadan kaldıramamıştır. Muazzam boyutlara ve hıza ulaşan sanayileşme, kentleşme ve teknolojikleşmenin beraberinde getirdiği fizikî ve sosyal çevrenin bozuşmasına engel olunamamıştır. Oldukça pahalı ve meşakkatli olan kamu müdahalelerinden kaçınmak mümkün değildir. Demokratik bir toplumun işleyişi için zorunlu kabul edilen zenginlik, gelir ve iktidar hakkaniyetli bölüşülmemektedir. Tüm bunlar, sisteme dair hoşnutsuzlukları yoğunlaştırmıştır. Harman’a göre 18. yüzyılın yarı tanrısal monarklarını ya da 19. yüzyıl sömürgecilerini alaşağı edip yönetme gücünü modern demokratik devletlere veren aynı güçler, ekonomide “halk tarafından, halk için, halkın ekonomisi” arayışındadır. Dolayısıyla artan bu hoşnutsuzluklar, “şirket faaliyetlerinin işçiler, tüketiciler, azınlık gruplar, kısacası kamu üzerinde bir etki sahibi olduğu” düşüncesinden hareketle, “meşruiyetini mülkiyetten alan ekonomik faaliyetten meşruiyetini topluluklardan alan bir ekonomik faaliyete geçiş” ihtiyacının alametleri olarak okunmalıdır. “Bu güçlerin baskısıyla ortaya çıkacak olan ya da çıkmak zorunda olan yeni kapitalizm”, “hümanist kapitalizm”dir.[20] Harman, aslında sisteme yönelik tüm bu tehditleri, kapitalizmin post-endüstriyel aşamasının ekonomik yapısındaki köklü değişimlerin bir sonucu olarak görür. Teknolojideki muazzam ilerleme, bir yandan istihdam yoğunluğunu kısmen işsizleşmeye de neden olacak şekilde sanayiden hizmetler alanına çekerken, öte yandan, toplum içinde iletişim olanaklarını artırmış, eğitim ve dolayısıyla bilinç düzeyini yükseltmiştir. Ekonomik değersizleşmeye karşın, “kendi hayatını belirleme” ya da “kendini gerçekleştirme” gibi bireysel değerler politik-ahlaki muhtevaya bürünmüştür. Buna ek olarak, sanayi kapitalizmi doğal ekosistemlerin sınırına gelinmesine yol açtığından “ekolojik etik” de en az “kendini gerçekleştirme etiği” kadar hümanist kapitalizmin bir unsuru olmak durumundadır. Özetlemek gerekirse, “hümanist kapitalizm”, başta tekeller olmak üzere kapitalist işletmelerin kâr amacı güden faaliyetlerinin yanı sıra kâr amacı gütmeyen filantropi faaliyetlerinde bulunma yükümlülüğünün olduğu, emekçilerin ise mikro düzeyden başlayarak kolektif makro karar alma süreçlerine katıldığı bir kapitalizmdir.[21]
20. yüzyılda, sosyalizm karşısında kapitalizme bu türden bir katılımcılık albenisini yükleyerek 21. yüzyıla perspektif sunma iddiasında pek çok öneri ortaya atıldı. 1950’lerde Adler ve Kelso’nun temsil ettiği felsefe ve iktisat biliminin birlikteliğini çağrıştıracak şekilde, politik teorici Micheal Albert ile iktisatçı Robin Hahnel tarafından 1991’de teorileştirilen “katılımcı ekonomi” önerisini, kavram formülasyonunda doğrudan “kapitalizm” terimini tercih etmese de bu kategoride incelemek gerekir. Öneri, SSCB’de 1950’lerin ortasında başlayan kapitalist restorasyonun tamamlandığı bir dönemeçte gelmiştir. Önerinin sahipleri, tarihin sonunu ilan eden Fukuyama’dan ziyade, kariyeri boyunca sosyalist olduğunu iddia eden ve Amerika’da en çok okutulan iktisat tarihçilerinden biri olan Robert Heilbroner’ın kapitalizmin zaferini ilan etmesine kızgındır. İkiliye göre sorun, SSCB’de vücut bulan “ürkütücü derecede sorunlu bir alternatif” dışında kapitalizme gerçek bir alternatifin çıkmamış olmasıdır. Yazarların ürkütücü bulduğu revizyonist dönem değildir. Onlara göre, Rosa Luxemburg’un özgürlükçü uyarılarını bertaraf eden Lenin bir kişinin idaresinde otoriterleşmeyi önermiş, Troçki fabrikada “‘tek adam yönetimi’nin şampiyonluğunu” yapmış, Stalin de “bu çözümlemelerden çok iyi yararlanarak” zulmetmiştir.[22]
Yazarlar, SSCB ve “Doğu Bloğu” ülkelerinin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmak suretiyle kapitalizmi reddettiğini kabul etmektedir. Ancak kapitalist yönetimin kaldırılarak bürokratik yönetimle yer değiştirildiği şeklindeki bilindik anti-komünist propagandayı da ısrarla tekrar etmektedirler. Onlara göre, “Sovyet emekçi halkının bugüne kadar, çalıştıkları montaj hatlarını kendilerinin denetlediğine, ürünlerin tasarımlarını kendilerinin belirlediklerine, yetiştirdikleri buğdayın ne kadarının yeneceğini, çıkardıkları kömürün ne kadarının ısıtmada kullanılacağını kendilerinin kararlaştırdıklarına” inanmak, SSCB’nin sosyalist olduğu yalanına inanmakla eşdeğerdir.[23] Marksizm-Leninizm ve SSCB’de vücuda gelmiş hali 1917’den itibaren halkın dışlandığı yeni bir yönetici sınıf oluşturarak Bakunin’in devrimci diktatörlüğe yönelttiği eleştiriyi sözüm ona haklı çıkarmıştır. Marksizm-Leninizm de devrimci proletaryanın değil, sözüm ona bu yeni elit sınıfın ideolojisidir artık. Albert ve Hahnel, SSCB’de yaşanan (ve ek olarak Çin ve Doğu Bloku) alternatifi sosyalizm değil, “koordinatörizm” olarak adlandırmışlardır.[24]
Onlara göre, 20. yüzyıldan 21. yüzyıla doğru ilerlenen süreçte modern insan toplumunun önündeki alternatifler üç şıklıdır: kapitalizm, koordinatörizm ve yazarların önerdiği katılımcı ekonomi.[25] İlk ikisi eşitlikçi ve katılımcı bir temel üzerinde kurulmadığından elde kalan tek alternatif sonuncusu olmaktadır. “Katılımcı ekonomi”, sosyalist merkeziyetçiliğe alternatif olarak ademi merkeziyetçi, kapitalist serbest piyasacılığa ve anarşik üretime alternatif olarak da planlı bir ekonomik vizyondur. Buna göre; işçi konseyleri aracılığıyla hiyerarşiden arındırılmış katılımcı işyerleri oluşturulacaktır. Benzer bir şekilde, tüketimde kolektif karar mekanizmalarıyla ortak tüketim normları oluşturulacak, kolektif ve bireysel tüketim bu normlara uygun örgütlenecektir. Sınıf ayrımına dayanmayan çalışma ve sınıf ayrımına dayanmayan tüketim, hiyerarşisiz, eşitlikçi ve çeşitliliği kapsayan katılımcı paylaşımla bir senteze ulaşacaktır. Ve tüm tüm bunlar merkezileşmemiş ve merkezileşmeyecek bir yönetim dahilinde yürütülecektir. Hayata geçirme kaygısı, özcesi, devrimci bir programın zorunluluğu denklemden çıkarıldığında kulağa oldukça hoş gelen bu “katılımcı ekonomi” düşüncesinin yaratıcılarının kendi deyimleriyle ütopyacı olduğuna katılmamak elde değildir.[26]
Gerçek yaşamın gerçek çelişkilerinden arındırılmış düşünce deneyleri okyanusunda pek çoklarından biri olan bu katılımcı Atlantis, bilimsel sosyalizme karşı üretilen “ütopik” alternatiflerin ne ilkidir, görünen o ki, ne de sonuncusu olacaktır. Bu yazı dahilinde problem edilen asıl husus, kapitalist üretim tarzında esas sorunun karar alma mekanizmalarına katılma düzeyine indirgenmesidir. Üretim, tüketim ve nihayetinde bölüşüm ilişkilerine tüm muhatapların eşitlikçi ve hakkaniyetli katılımıyla, sosyalist bir alternatife başvurmaksızın kapitalizmin ortadan kalkacağı düşüncesidir. Oysa aynı “katılımcılık” söylemi bizzat kapitalizm tarafından zaten dile getirilmiyor değildir.
1990’ların sonuna doğru öne sürülen “topluluk kapitalizmi” (community capitalism) örnek verilebilir. Fikir lokal pek çok bölgede tartışılmış olsa da genel bir program olarak 1997’de Columbia Üniversitesi’ne bağlı bir düşünce kuruluşu olan The American Assembly için yapılan “Amerika’nın Yoksul Topluluklarının Ekonomik Sağlığını İyileştirme” çalıştayında formüle edilmiştir. Çalıştayın NationsBank, Chase Manhattan Corporation[27] ve Ford Vakfı’ndan oluşan foncuları da banka ve sanayi sermayesinin bir aradalığını temsil etmesi bakımından dikkate değerdir. Hükümet, iş dünyası, akademi, sivil toplum kuruluşları, emek örgütleri, inanç toplulukları ve medya temsilcilerinin bir araya geldiği bu fikir teatisinin amacı Amerika’nın “yoksul kent topluluklarında kapitalizmin işler hale gelebilmesi için iş dünyası tarafından benimsenmesi gereken politikalar, yaklaşımlar ve eylemleri incelemek” şeklinde ifade edilmiştir.
Toplantının çıktıları aynı yıl “Topluluk Kapitalizmi: Amerika’nın Kentsel Semtlerindeki Pazarları Yeniden Keşfetmek” başlıklı bir rapor halinde dönemin başkanı Clinton’a, kabine ve kongre üyelerine, valilere ve kamuoyuna sunulmuştu.[28] Raporda, “Amerikan kapitalizminin başarısının arkasında yatan deha, kârlı olabilmenin yanı sıra vatandaşlarına geniş fayda sağlayan bir Amerikan toplumu yaratabilmektir” deniyordu. Ne var ki, özellikle küreselleşme çağında, bölgesel ihtiyaçlar ve potansiyeller gözetilmeden yapılan yatırımlar, bu “fayda”nın da dengesiz dağıtılmasına neden olmuştu. Oysa kentlerin yoksul semtlerinde büyüyen tüketici piyasası, ırk, cinsiyet, etnisite, dini inanç bakımından çeşitli ve en önemlisi “çalışmaya gönüllü ve hazır bir iş gücü” henüz kullanılmamış büyük bir potansiyel olarak duruyordu. Amerikan kapitalizminin “tarihsel olarak oluşmuş kolektif dehası, bu bölgelere uygulandığında kârlı büyüme ve iyileştirilmiş sosyal koşullardan oluşan ikili hedefi yeniden başarılı bir şekilde hayata geçirilebilirdi.” Bu fırsat kaçırılırsa, “toplumun bir kesiminin diğerinin tüm yükünü sırtlandığı” varsıllar ve yoksullar kutuplaşmasıyla yüzleşmek gerekecekti.[29] Bu risk karşısında topluluklar arası iş birlikleri büyük bir kaynak olarak değerlendirilmeliydi. Kapitalistlere düşen görev sermayelerini yatırmak, devlete düşen görev yatırılan bu sermayenin kârlılığını garanti altına alacak politikalar üretmek, sivil toplum kuruluşlarına düşen görev kapitalistlerin filantropi fonlarını doğru ihtiyaçlara kanalize etmek, inanç ve kanaat önderlerine düşen görev ırkçılık ve sair ayrımcılıkları iş gücünün büyümesinin önünde bir engel olmaktan çıkarmak, sendikalara düşen görev, tıpkı uzman bir insan kaynakları acentesi gibi işverenlerle uyum içerisinde işçi gücünün niteliklendirilmesine ve istihdam yaratılmasına katkıda bulunmaktı.
21. Yüzyılda Kapitalizm: Kapsayıcı? İlerici? Paydaşlı?
21. yüzyılda kapitalizmin “hümanist”, “katılımcı”, “topluluk temelli” bu çeşitli formülasyonlarının vaatlerinin gerçek hayatla en zorlu imtihanı şüphesiz 2008 krizi olmuştur. Krizin yarattığı yoksullaşma ve işsizleşme dalgası kadar krizi atlatmak üzere tekeller lehine atılan adımlar da kitlelerde büyük bir öfke kabarmasına yol açmıştı. Bir kısım burjuva ideolog, sorunu yine özünden uzaklaştırarak kapitalizmin yoksulları “dışlayıcı” özelliklerinde görmüş ve göstermişti. Buna karşılık 2010’lu yıllarda ortaya “kapsayıcı kapitalizm” önerileri atılmaya başlandı.[30]
Merkezi Londra’da bulunan neoliberal ve neo-muhafazakâr bir düşünce kuruluşu olan Henry Jackson Society, kendi deyimleriyle “kapitalizmin büyük bir kuşatma altında olduğu bir dönemde, halkı yoksulluktan çıkarmak ve uyumlu toplumlar inşa etmek için elimizdeki en güçlü ekonomik sistem” olduğunu savunmak amacıyla 2012’de “Kapsayıcı Kapitalizm Girişimi” başlattı.[31] Kriz sistemdeki zayıflıkları göstermişti. Son otuz yılda, emeğin daha ucuz olduğu gelişmekte olan ülkelere kaydırılan imalat, gelişmiş ülkelerde iş kaybına yol açmıştı ve buradaki iş gücü belirmekte olan işlere uygun vasıflarda değildi. Aynı süreçte, ABD ve İngiltere’de gelir eşitsizliği artmıştı. Piyasa baskısı, yöneticileri uzun vadeli gerekliliklerden ziyade kısa vadeli kârlara odaklanmaya itiyordu. Bu üç temel sorun, çözüme giden üç yolu da koşulluyordu: istihdam odaklı vasıflı iş gücü oluşturacak eğitim modelleri geliştirmek, küçük ve orta ölçekli işletmeleri (KOBİ’leri) özellikle desteklemek, şirket yönetimlerini ve yönetişim modellerini uzun vadeli stratejiler doğrultusunda iyileştirmek. Girişim, “kapitalizmin faydalarına ve bu faydaları mümkün olan en çok sayıda insanla paylaşmanın yollarına dair bir tartışmayı teşvik etmek” amacındaydı. “Sanayi, inovasyon ve girişimler kapsayıcılık ve sorumlulukla payandalandığı müddetçe, bugüne kadar toplumlarımızı harika yapan kapitalist sistem bunu yapmaya devam edebilir”di.[32]
Girişim pek çok paydaş edinerek bu fikirleri yaydı. 2014’te Londra Belediyesi ile EL Rothschild yatırım şirketinin ev sahipliğinde “Kapsayıcı Kapitalizm Konferansı” örgütlendi. Dönemin IMF başkanı ile Prens Charles’ın da boy gösterdiği konferans, “sadece zengin bir azınlığın değil, herkesin faydalanabildiği, toplumsal olarak daha sorumlu bir kapitalizme duyulan ihtiyacı” tartışmak üzere dünyadaki likit varlıkların 3’te birini kontrol edenleri bir araya getiriyordu. Kapsanan bu olunca, kapsayıcı kapitalizmi “ufukta görünen küresel ayaklanmayı yatıştırmak üzere bir truva atı” olarak yorumlayanlar haksız değildi.[33]
Bir yandan Avrupa ve ABD’de kapsayıcı kapitalizmin operasyonelliği üzerine konferanslar örgütlenirken, bir yandan da sivil toplum harekete geçirildi. 2015’te ABD’de “Kapsayıcı Kapitalizm Koalisyonu” adında kâr amacı gütmeyen(!) bir STK kuruldu. Hem iş dünyasından hem de toplumun farklı kesimlerinden tüm “paydaşlar” kapsayıcı kapitalizm ajandasının hayata geçirilmesinde birleşmeliydi. Kapitalistler “hissedarlar” kadar “paydaşlara” da sorumlu olmalıydı. 2019’da, Koalisyon, Ernst&Young tekeliyle işbirliği içinde “Amerikan işçisine değer vermenin daha iyi bir yolu” olarak “Kapsayıcı Kapitalizm için Dolgu Projesi” geliştirdi.[34] 2020’de güçlü bir paydaş olarak Vatikan da bu koroya katıldı ve koalisyonun partnerlerinden biri olan Kapsayıcı Kapitalizm Konseyi kuruldu.[35]
Kapsayıcı Kapitalizm Koalisyonu, “insanların yüzde 82’i mevcut sistemin onlar lehine işlediğini düşünmüyor; yüzde 86’sı şirket yöneticilerinin toplumsal konularda öncülük etmesi gerektiğini düşünüyor, yüzde 72’si ise şirketlerin hem kâr elde edip hem de toplulukları iyileştirebileceğini düşünüyor” tarzı anket sonuçlarından yola çıkarak “herkes için işleyen bir kapitalizm” sloganıyla faaliyetine devam ediyor. Anketlerde ortaya çıkan şüpheciliğin kökeninde yatanın “ekonomik gücün yoğunlaşması” olduğu belirtilirken “pek çok insanın geride bırakıldığı ve şimdi de gezegenin faturayı ödediği” kabul ediliyor. Tüm bunlara rağmen “kapitalizm, doğru işletildiğinde, ekonomik bir fırsat, hesap verebilirlik, özgürlük ve inovasyon sistemidir” fikri güçlendirilmeye çalışılıyor.[36]
Kapitalizmin sadece kârlarını maksimize eden şirketleri ve hissedarlarını değil, aynı zamanda etkisi altında bulunan tüm paydaşların katıldığı bir sistem olması gerektiği fikri pek çok siyasetçi ve iktisatçı tarafından farklı sıfatlarla dile getirilmeye devam ediyor. Columbia Üniversitesi’nden Neo-Keynezyen fikirleriyle tanınan, Politika Diyalog Girişimi adlı düşünce kuruluşunun kurucusu, Nobel Ödüllü Amerikalı iktisatçı Joseph Stiglitz, Fukuyama’nın güncel analizlerine benzer şekilde, bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve çevresel krizlerin, neoliberalizm adına uygulamaya konan politikaların kâr maksimizasyonu ve devlet müdahalesizliğindeki aşırılığın bir sonucu olduğunu düşünenlerden. 2019’da yayınlanan “Halk, İktidar ve Kârlar: Hoşnutsuzluk Çağı için İlerici Kapitalizm” kitabında, finans sektörünün kendi regülasyonlarını devreye sokarak birkaç şirketin tüm ekonomik sektörleri domine ettiği, eşitsizliklerin arşa vardığı ve büyümenin yavaşladığı ve devletin işçilerin çıkarlarını temsil etmekte başarısız sözleşmelere imza attığı, zenginlik yaratmaktan çok, başkalarının sömürüsüyle zenginleşilen bu dönemin miadını doldurduğunu söylüyor.[37] Piyasanın Amerikan vatandaşlarını sömürdüğü değil, onlar için işlediği, piyasanın sunduğu olanaklardan faydalanırken aşırılıklarının ehlileştirilmesiyle mümkün olan demokratik hukuka dayalı bir “ilerici kapitalizm” öneriyor.
ABD Temsilciler meclisinin Kaliforniya üyesi Rohit Khanna da, “sadece ayrıcalıklıları değil çalışmayı ve inovasyonu ödüllendiren bir serbest girişim”e inancını dile getirirken, kendisini “ilerici kapitalist” olarak tanımlıyor ve “halka ekonomide bir paydaşlık” veren ilerici kapitalizmin ekonomik büyümenin ve inovasyonun yeni reçetesi olduğunu savunuyor.[38]
Noeliberal ekonominin hissedar odaklılığından paydaş odaklı ekonomilere geçiş argümanlarının, 2020 Dünya Ekonomik Forumu’nun “Paydaş Kapitalizmi: Uyumlu ve Sürdürülebilir bir Dünya için Manifesto” şekliyle sunulan ajandasına kadar taşınmış olduğunu hatırlatalım.[39]
Özünde, “hümanist”, “katılımcı”, “topluluk temelli”, “ilerici” ya da “paydaşlı” tüm bu sıfatlandırmalar, tekelci aşamasında kapitalizmin, sermayenin genişleyerek yeniden üretimine ve işçilerce üretilen artı-değere karşılıksız el koymaya dayanmayı sürdürdüğü gerçeğinin üstünü örtme çabasıdır. Ne 2008’den sözüm ona çıkarılan derslere karşın kapitalist uygulamalardan vazgeçilmiştir. Ne de kapitalistler “katılımcılar” ya da “paydaşlar” lehine mülkiyetinden vazgeçmiştir ya da vazgeçecektir.
Kapitalizmle Kimlik Siyasetinin Çağdaş Dansı: ‘Woke’
Görüldüğü üzere hem akademi piyasasında hem de akademi dışı piyasada kapitalizm meşrulaştırmaları ve övgüleri alışık olunmayan bir şey değil. Genel olarak aşina olunan şey, kapitalizmin de facto biricik geçerli sistem olduğu varsayımından hareketle, bu varsayımın kendisini dahi tartışmadan sistemin yarattığı sorunlar ve yine sistem içi çözümleri üzerine oluşan bir literatür yığını.
21. yüzyılda geldiğimiz noktada, kapitalizmin katılımcı, kapsayıcı, ilerici ve paydaşlı gibi sıfatlarla yapılan ekonomik ve ahlaki meşrulaştırmaları,1960’lardan başlayarak gelişen ve 90’lı yıllarda “yeni toplumsal hareketler” ya da “kimlik politikaları” parantezine alınma süreci tamamlanan ırk, etnisite, cinsiyet, cinsel yönelime dayalı ayrımcılığa karşı hareketlerin kavram ve taleplerini de sermaye birikiminin ideolojik bir unsuru haline getirebilmiş durumda. Geçmişte kapitalist sömürü ile kimliklere dayalı farklı tahakküm sistemleri arasında sınıf karşıtlığı dışarıda tutularak, hatta “sınıf savaşımı sona erdi, artık kültürel savaşlar var” denilerek kurulan ideolojik ilişkiler, bugün kapitalizmin “kapsayıcılığına” yenik düştü, düşüyor. “Irkçı kapitalizm”, “patriyarkal kapitalizm”, “karbon kapitalizmi” gibi ikili sistemli kurulan bu teorilerin karşısında artık feminizmin yutulduğu “kesişimsel kapitalizm”, Queer hareketin araçsallaştırıldığı “gökkuşağı kapitalizmi”, çevre mücadelesinin istismar edildiği “eko-kapitalizm (yeşil kapitalizm)” gibi yeni temsiller ve bunları kendi şemsiyesi altında toplarken kültürel etkisi yayılan bir “woke kapitalizm”[40] var. Sosyalizmin bir seçenek olarak tümden dışlandığı entelektüel bir atmosferde, talep edilen her şey için bir seçenek üretmekte mahir olan kapitalizm karşısında bilimsel sosyalizmi, bilimsel sosyalizmin her türlü tahakküm ilişkisini ortadan kaldırmaya yönelik devrimci programını konuşmak ise önümüzdeki sayılarda ele alınmak üzere her zamankinden daha acil bir ideolojik görev olarak duruyor.
[1] Bir markanın ürünlerine ve vaatlerine sadakat geliştiren müşterilerin diğer potansiyel müşterileri tıpkı ilahi buyrukları yayma misyonu gibi satın almaya ikna etmesi üzerine kurulu bir kulaktan kulağa pazarlama stratejisi.
[2] Kawasaki, G. (2000) Rules for Revolutionaries: The Capitalist Manifesto for Creating and Marketing New Products and Services, HarperCollins Publishers, New York.
[3] Bernstein, A. (2005) The Capitalist Manifesto: The Historic, Economic, and Philosophic Case for Laissez-Faire.
[4] Wolfram, G. (2012) A Capitalist Manifesto: Understanding the Market Ekonomy and Defending Liberty, Dunlap Goddard
[5] Rockwell, L. H. (2014) Against the State: An Anarcho-Capitalist Manifesto. Dijital basım: LewRockwell.com
[6] Cudd, A. E. ve N. Holmstrom (2011) Capitalism, For and Against: A Feminist Debate, Cambridge University Press, Cambridge.
[7] Zitelmann, R. (2023) In Defense of Capitalism: Debunking the Myths, Republic Book Publishers, New York.
[8] Norberg, J. (2023) The Capitalist Manifesto: Why the Global Free Market Will Save the World, Atlantic Books, London.
[9] Norberg, J. (2003) In Defense of Global Kapitalism, Cato Institute, Washington DC. Türkçesi: Küresel Kapitalizmi Savunmak, Liberte Yayınları, Ankara.
[10] Norberg, age, sf. 9, 12.
[11] Oxfam (2024, 15 Ocak) “Inequality Inc Report”, https://www.oxfam.org/en/press-releases/wealth-five-richest-men-doubles-2020-five-billion-people-made-poorer-decade-division
[12] Norberg, age, dijital basım.
[13] Fukuyama, F. (1989) “End of History?”, The National Interest, No. 16, 3-18. Makale daha sonra genişletilerek 1992’de kitaplaştırılmıştır. 1993’te ilk kez Türkçeye çevrilen kitabın güncel basımı için bakınız: Fukuyama, F. (2023) Tarihin Sonu ve Son İnsan, Panama Yayıncılık, Ankara.
[14] Fukuyama, F. (2022) Liberalism and Its Discontents, Profile Books, London.
[15] Kelso, L. ve Adler, M.J. (1958) The Capitalist Manifesto, Random House, New York.
[16] Burada bütün bir Kilise kurumu değil, 19. yüzyıl sonlarında ağır çalışma koşulları ve düşük ücretlerle işçilere sefalet dayatan kapitalizmi ve doğal düşman sosyalizmi birlikte eleştiren ve yer yer “İşçilerin Papası” unvanıyla anılan Papa 13. Leo ile 20. yüzyılın ilk yarısında sosyalizm tehdidi koşullarında finansal kapitalizmin açgözlülüğünü eleştiren Papa 11. Pius kastedilmektedir.
[17] Kelso ve Adler, The Capitalist Manifesto, sf. 14.
[18] Employee stock ownership program.
[19] New York Times (1991, 21 Şubat) “Louis O. Kelso, Who Advocated Worker-Capitalism, Is Dead at 77”, https://www.nytimes.com/1991/02/21/obituaries/louis-o-kelso-who-advocated-worker-capitalism-is-dead-at-77.html
[20] Harman, W. W. (1974) “Humanistic Capitalism: Another Alternative”, Journal of Humanistic Psychology, Cilt 14, Sayı 1, sf. 5-6.
[21] “Hümanist kapitalizm” 1971’den darbeyle öldürüldüğü 1980 yılına kadar Liberya devlet başkanlığı yapan William R. Tolbert tarafından Amerikalı-Liberyalı zenginlerin halk kitlelerinin esenliği için yatırım yapmaları gerektiği biçimiyle savunulmuştur. Siyaset bilimci Ira Rohter, Hawaii halkı için kâr ile insan ihtiyaçlarının birleştirildiği demokratik bir ekonomi modeli olarak hümanist kapitalizm önermiştir. 2006 Nobel Ödülü sahibi Bangladeşli sosyal girişimci ve bankacı Muhammed Yunus temsilcilerinden biridir. 2020 ABD seçimlerinde Demokratların adayı Andrew Yang da “evrensel temel gelir” ile serbest piyasacı kapitalist ekonomi dahilinde genişletilmiş bir güvenlik ağı savunusunu “insan merkezli kapitalizm” olarak savunmuştur.
[22] Albert, M. Ve Hahnel, R. (1994) Geleceğe Bakmak: 21. Yüzyıl İçin Katılımcı Ekonomi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, sf. 30.
[23] Albert ve Hahnel, age, sf. 25.
[24] İkilinin tarihsel yalanlarını ve ideolojik çarpıtmalarını daha fazla örneklemeye gerek yok; yukarıdaki alıntılar hedef tahtasına proletarya diktatörlüğü olarak sosyalizmin ve onun ekonomi politik hayata geçiriliş biçimi olarak merkezi planlı ekonominin konduğunu sergilemeye yeter. Bu çarpıtmaların çürütülmesi ve daha detaylı bir eleştirisi için Özgürlük Dünyası’nın 1995 yılında yayınlanan 78. ve 79. sayılarındaki “Katılımcı iktisat üzerine düşünceler ‘geleceğe bakmak’ sınıf mücadelesinin neresinde yer alacak?” ve “Geleceğe bakmak–2 Ekonomi ve tarih” makalelerine bakılabilir.
[25] Albert ve Hahnel, age, sf 29.
[26] Katılımcı ekonomistler, Occupy Wall Street gibi eylemlerin de etkisiyle toplumu dönüştürücü bir aktivizm olarak işgal teorisi, vizyonu ve stratejisi üzerine yazarken “pratik bir ütopya” olarak katılımcı ekonomiyi 21. yüzyılda da savunmaya devam etmişledir. Türkçe bir örnek için bakınız: Albert, M. (2018) Mümkün Ütopya: Yaşanabilir Bir Toplum İçin Stratejiler, Kolektif Kitap, İstanbul.
[27] NationsBank 1998’de BankAmerica’yı yutarak Bank of America adını almıştır. Chase Manhattan, bugünkü adıyla JP Morgan Chase ile Bank of America, Amerikan bankalarının en büyükleri arasındadır. Bankalarda sermaye yoğunlaşması ve tekelleşmesinin daha detaylı bir tarihsel incelemesi için bakınız: Yalçıner, M. (2021) “Sanayi ve bankalarda yoğunlaşma ve merkezileşme”, Teori ve Eylem, Sayı 52.
[28] The American Assembly (1997) “Community Capitalism: Rediscovering the Markets of America’s Urban Neighborhoods”, http://americanassembly.org/publication/community-capitalism-rediscovering-markets-americas-urban-neighborhoods
[29] The American Assembly, age, sf. 4.
[30] Aslında “kapsayıcı kapitalizm” fikrini ilk ortaya atanlardan biri yoksulluğu ortadan kaldırmanın “kârlı” yollarını gösteren ekonomi stratejisti C. K. Prahalad’dır. 2004’te aslı yayınlanan kitabının Türkçe çevirisi için bakınız: Prahalad (2008) Piramidin Altındaki Servet: Yoksulluğu Refaha Dönüştürmek, Sistem Yayıncılık, İstanbul.
[31] Henry Jackson Initative For Inclusive Capitalism (2012) Toward a More Inclusive Capitalism, sf. 4
[32] Henry Jacson Inititative, age, sf. 5.
[33] Ahmed, N. (2014, 28 Mayıs), “Inclusive Capitalism Initiative is Trojan Horse to quell coming global revolt”, The Guardian,
[34] Rothschild, E.L. (2019) “The Embankment Project for Inclusive Capitalism (“EPIC”): A Better Way to Value the American Worker”, https://www.law.nyu.edu/sites/default/files/Forester%20de%20Rothschild%20Lynn%20-%20The%20Embankment%20Project%20for%20Inclusive%20Capitalism.pdf
[35] Inclusive Capitalism (n.d.) “We Are Mobilizing The Private Sector To Create A More Inclusive, Sustainable, And Trusted Economic System”, https://www.inclusivecapitalism.com/about/
[36] Inclusive Capitalism (n.d.) “What is Inclusive Capitalism?”, https://coalitionforinclusivecapitalism.com/what-is-inclusive-capitalism/
[37] Stiglitz, J. (2019) “People, Power, and Profits: Progressive Capitalism for An Age of Discontent, W.W. Norton & Company, New York.
[38] Manfredi, L. (2019) “How progressive capitalism can be the recipe for economic growth and innovation”, Fox Business, https://www.foxbusiness.com/politics/progressive-capitalism-is-the-recipe-for-economic-growth-and-innovation-california-rep-ro-khanna
[39] WEF (2020) “Stakeholder Capitalism: A Manifesto for a Cohesive and Sustainable World”, https://www.weforum.org/press/2020/01/stakeholder-capitalism-a-manifesto-for-a-cohesive-and-sustainable-world/
[40] Woke kelimesi olumlayan anlamda “duyarlı”, pejoratif anlamda “duyar kasan” olarak okunabilir.







