Milliyetçilik feodal toplum içerisinde yükselen burjuvazinin ideolojisi olarak tarih sahnesine çıktı. Feodal parçalanmışlığa son vererek iç pazarı birleştirmek, emekçileri feodal bağlılıklardan “özgür” kılarak onların sermayeye emek güçlerini satmasını sağlamak yükselen burjuvazinin sınıf çıkarlarının bir gereği idi. Kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları olarak benimsenmesini sağlayan burjuvazi böylece ya bir devrimle -1789 örneği gibi- ya da evrimci bir yoldan -Almanya örneği- ulusal birliği de sağlamış oldu.
Tablonun diğer yanında çok uluslu ülkelerde bir ezilen ulus sorunu da bulunuyordu. Çünkü birleşmiş “ulusal pazar” üzerinde egemenlik kurmuş, devletleşmiş ulusun dışında uluslaşma yolunda farklı dile, tarihe ve kültüre sahip olan uluslar da bulunuyordu. Onlar boyunduruk altına alındılar. Bu ulus ve ulusal devletle birlikte, ulusal baskının da ortaya çıkması anlamına geliyordu.
Kapitalizmin serbest rekabetçi dönemi ulusal savaşları, sömürgeciliği, kapitalizmin dünya çapında yayılmasını beraberinde getirdi. 20. yüzyılın başlarındaki gelişmiş kapitalist ülkeler emperyalist ülkelere dönüştüler. Artık onların ulus, ulusal çıkar adına söz söyleme dönemi bitmişti. Ulus adına hareket ettikleri her eylem emperyalist tekellerin sömürü politikalarının bir uzantısı oldu. Emperyalizm dönemi böylece aynı zamanda ezen ve ezilen uluslar ayrımını dünya çapında bir gerçeklik haline getirdi. Bu nedenle emperyalizme karşı ezilen ulusların kurtuluş mücadeleleri, bağımsızlığı amaçlayan hedefleri gündeme gelmişti. Bunların içerisinde ulusal-demokratik hareketler bu ilerici yönleri ile uluslararası işçi sınıfının ve ezilen halkların desteğini almışlardır.
Dünyada son yıllarda pek çok ülkede milliyetçiliğin yükselişine tanıklık ediliyor. Bunlar politik argümanları arasında göçmen karşıtlığını ilk sıraya koymaktadırlar. Savaş ve çatışma bölgelerinden daha gelişmiş ve savaşın olmadığı bölgelere doğru yoğun göçmen akımı yaşanmaktadır. Yaşadıkları topraklardan, vatanlarından ve yakınlarından kopup gelen bu insanlar eğer Ukraynalılar için söylendiği gibi “mavi gözlü, sarı saçlı” değillerse, yeni ulaştıkları topraklarda genellikle dostça karşılanmıyor, ayrımcılığın, ırkçılığın, yabancı düşmanlığının hedefi haline geliyorlar. Konjonktürel gelişmelere bağlı olarak yaşanan olaylara göre gerek ulusal farklılıklar, gerekse din farklılıkları görünüşe göre bu ayrımcılığın gerekçelerini oluşturuyor. Faşist partiler bu milliyetçiliği körükleyip, demokratik hak ve özgürlüklere saldırmanın, kendi halklarını gericileştirmenin aracı olarak kullanıyorlar.
Bir de Türkiye gibi savaş bölgelerine sınır veya yakın, kendi içerisinde de ulusal sorunları olan ülkeler var. Türkiye’ye Suriye, Irak, Afganistan, Orta Asya ve Afrika ülkelerinden gelen bir göçmen kitlesi bulunuyor. Türkiye burjuvazisi kendisinin de aktif bir biçimde görev aldığı komşu ülkelerdeki savaş süreçlerinin yol açtığı yoğun göçmen akımını bir fırsata çevirmiş durumda. Göçmenleri ucuz iş gücü ve azami sömürü olanağı olarak görüp değerlendirirken, halkın önemli bir bölümü içinde, gerici parti ve akımların kışkırtmasıyla, işinin ve ekmeğinin elinden alınacağı, ücretinin düşürüleceği endişesiyle beslenen yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik gelişiyor.
Türkiye’de güncel milliyetçilik eğilimlerini besleyen tek damar bu değil. AKP iktidarı ve Erdoğan tarafından yürütülen ve “yerlilik ve millilik” kanıtları sayılarak vatan savunması için üretildikleri ilan edilen, gerçekte işbirlikçi Türkiye burjuvazisinin çevre bölgelere yayılma ve ilhak araçları olan İHA, SİHA, savaş gemileri, füzeler vb. harp silahlarının üretilmesine dayanan ve oradan beslenen ve etkileri küçümsenmeyecek düzeyde olan bir milliyetçilik damarı da bulunuyor. İktidar bunun etkisini sonuna kadar kullanıyor ve “teröre” karşı yapılan “operasyonlarda” “yerli ve milli” mühimmatların kullanıldığı ibaresi resmi açıklamaların içerisine özenle yerleştiriliyor.
Ülkede çözülmemiş bir sorun olarak varlığını sürdüren Kürt sorunu ve bunun milliyetçi ve faşist amaçlar için kullanılmasından kaynaklanan Kürt düşmanlığı milliyetçiliği besleyen diğer bir boyut. İktidar tarafından genellikle “terör sorunu” ile özdeştirilen Kürt sorunu muhalifleri bastırmaya yarayan, gericileşmeyi ve faşistleştirmeyi ilerleten bir sorun olarak kullanılıyor.
Gerek ülkede gerekse uluslararası düzeyde yükselen milliyetçilik eğilimlerinin ilk gerici etkisi uluslararası işçi sınıfının enternasyonal birliğine ve dayanışmasına verdiği zarar olarak öne çıkıyor. İsrail’in Gazze’ye saldırısı sonrasında İtalya, İspanya, İngiltere, Yunanistan vb. ülkelerde İsrail’e gidecek olan silahları gemilere yüklememek, emperyalist müdahalelere karşı savaş karşıtı gösterilere katılmak, her hangi bir ülkede emperyalist bir tekelin üretim zincirinin bir parçası olan fabrikada eyleme geçen işçi kardeşlerini, aynı üretim zincirinin farklı bir ülkedeki fabrikalarında desteklemek gibi, enternasyonal dayanışma örneklerinin çoğalmasını ve yaygınlaşmasını engelleyen bu gerici eğilimler, tek tek ülkelerde işçi sınıfının tarihsel düşmanı faşist ideolojiyi besleyen bir rol oynuyorlar. Bu yazıda milliyetçilik, dincilik gibi işçi sınıfını bölen, onun mücadele gücünü baltalayan, enternasyonalist eğilimlerini köreltmeye çalışan sorunları işlemeye çalışacak, milliyetçiliğin ülkedeki güncel durumuna bağlı bazı sorunları ele alacağız.
Milliyetçilik ve İşçi Sınıfı Üzerindeki Etkileri
Tüm toplumda küçümsenmeyecek bir etkiye sahip olan milliyetçiliğin ve dinsel ideolojinin toplumdaki diğer sınıf ve sosyal tabakalarla bir arada yaşayan işçi sınıfının üzerinde etkilerinin olmayacağı düşünülemez. İşçilerin milliyetçilikten etkilenmeleri burjuva ideolojisinin sınıf içine sızmış etkisinin bir ürünüdür. Bu etki sendikal bölünmelerde görülebileceği gibi göç, ulusal mücadeleler, geniş kitleler üzerinde bir yanılsamanın etkisiyle din farklılığından kaynaklandığı düşünülen Filistin halkıyla İsrail Siyonizmi arasındaki sorunlar karşısında vb. işçilerin farklılık gösteren tutumları biçiminde de ortaya çıkabiliyor.
Türkiye burjuvazisi daha işin başında sendikaların kuruluş dönemlerinde onların örgütlenmelerine müdahale ederek, tüzük vb. yollarla ilkelerini belirleme konusunda gerici bir tutum almıştır. Ama hikaye bundan ibaret değildir. Daha sonra burjuvaziye hizmet etmek amacıyla sendika bürokrasisi de bu yolu gönüllü bir biçimde tutmuştur. En büyük konfederasyon olan Türk-İş’te milliyetçilik eğilimleri oldukça belirgin durumdadır.
Çalışma Ekonomisti Dr. Özgür Müftüoğlu milliyetçiliğin sendikalardaki yansıması konusunda şunları vurgulamaktadır.
“Türk İş’in tüzüğünde belirtilen amaçlar arasında ‘…devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün zedelenmesini hedef alan faaliyetlerle mücadele eder.’ ifadesine yer verilmektedir. Türk İş’e bağlı Türk Metal Sendikası da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölünmez bütünlüğü ve birliğini savunmayı; uluslararası alanda sendikal ilişkilerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve Türk Milleti’ni küçük düşürücü, aşağılayıcı ve yıpratıcı her türlü eğilim ve girişimin şiddetle karşısında yer almayı, sendikanın temel amaç ve görevleri arasında saymıştır. Kamu emekçi örgütleri içerisinde en fazla üyeye sahip ikinci konfederasyon olan Türkiye Kamu Sen de tüzüğünde konfederasyonun amaçları arasında ‘…Devletin Ülkesi ve Milleti ile bölünmez bütünlüğüne, milli egemenliğe, insan haklarına demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı kalarak, faaliyet gösterir’ ifadesine yer verilmiştir.”[1]
Bir başka örnek Özçelik-İş sendikasıdır. Bu sendikanın “terör eylemi” olarak nitelediği bir eylemden sonra başkanı tarafından yapılan açıklamada şunlar yer alıyordu. “Sendika olarak polisin, askerin, devletin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her zaman olduğu gibi bugün de yanlarında olduklarını” kaydeden sendika başkanı Değirmenci, “PKK’sı, DAEŞ’i ve FETÖ’sü omuz omuza vermiş, dış güçlerin desteğiyle cennetten bir köşe olan ülkemizi cehenneme çevirmeye çalışıyorlar. Milletimiz artık oynanan oyunların farkında. Bu nedenle hiç kimse ülkemizin sırtını yere getiremeyecek.”[2]
Burada “şehitler” için yapılmış rutin bir açıklama ile karşı karşıya değiliz. Açıkça iktidarı, tek adam yönetimini ve sermayeyi destekleyen, etkileyebildiği işçi kesimlerini bu desteğin arkasına koymak isteyen bir politik anlayış ve bu temelde faaliyet yürüten sendikal bir yapıdır karşımızda olan.
Bunun yanı sıra işçi sınıfını dini ideoloji temelinde etkileyen ve bölen sendikal yapılar da bulunmaktadır. AKP çizgisinde faaliyet yürüten Memur-Sen bu tür bir konfederasyondur. Benzer bir diğer konfederasyon HAK-İŞ’tir. Bu Konfederasyonunun tüzüğünün 4. maddesi şöyledir:
“HAK-İŞ Konfederasyonu, içerisinde bulunduğu topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olarak faaliyetlerinde toplumun milli, manevi ve kültürel değerler ile birlikte evrensel ahlaki değerlere saygı temelli sendikacılık anlayışını benimser.”[3]
Bu milli, manevi ve kültürel değerlerin egemen sınıfın empoze etmeye çalıştığı “milli ve dini değerler” olarak, bu temelde egemenlik kurması istenen bir kültürün parçası olduğu açıktır.
Bütün bu söylenenler ölü tüzük maddeleri değildir. Milliyetçi veya dinci anlayışa sahip sendikalar işçi sınıfının kendi çıkarlarını savunan politik bir sınıf olma bilincini köreltmeyi, onların iktidara, kapitalist sınıfa bağlı uysal köleler olarak hizmet etmelerini temel amaçları olarak kabul etmektedirler. Fabrikalarda işçi sınıfının sınıf olarak davranışlarını zayıflatmak için sistematik bir şekilde öncü işçileri tasfiye etme politikası izlemektedir. Bu işçiler sözleşme dönemlerinde öne çıkan mücadeleci tutumlarından dolayı ya da sendikal örgütlenme çalışmalarındaki öncülüklerinden dolayı işten atılarak tasfiye edilmekte, yerlerine daha genç ve deneyimsiz işçiler, daha düşük ücretten işe alınmaktadır. Bu durum farklı ideolojik, politik akım veya partilere mensup olsalar da işçilerin mücadele tecrübesi içinde gelişen birlikte hak arama, grev yapma vb. gibi tutumlarının zayıflamasına neden olabilmektedir. Mücadele içerisinde bunların yeniden kazanılması belli bir süreci gerektirmektedir.
Ama kendi talepleri için bir kez mücadeleye atılan işçiler, kendilerini geriye çeken toplumsal bağların -dinsel, geleneksel, sosyal vb.- kendilerine engel olması sorununu aşabilmektedirler. Son zamanlarda mücadeleleri ile öne çıkan Özak Tekstil işçilerinin tutumları bu konuda olumlu bir örnek oluşturmaktadır. Şu haber bu konuda dikkate değerdir:
“Barikata yaklaştırılmayan işçiler, öğlene kadar beklemek için OSB’de bulunan caminin avlusuna girdi. İşçiler camide beklerken İl Müftüsü işçilere camide bekleyemeyeceklerini söyledi. İşçiler, keyfi olarak camiye gelmediklerini, jandarma tarafından sürüldüklerini belirttiler ve müftüye tepki gösterdiler.”[4]
Burada işçilerin mücadelesini engellemek üzere devreye sokulan dinsel kurumun temsilcisinin işçiler tarafından nasıl bir tepkiyle karşılandığının somut bir örneği görülmüştür. Bu örnekler tekil değildir. Birkaç yıl önce içerisinde mescit bulunan Kayseri’deki bir fabrika sahibi kapitalistin işçilerin ibadet etmesini “sizin amacınız ibadet değil, üretimden kaytarmak” diyerek engellediğini de hatırlatmak gerekir. Burada emek gücü sömürüsünün dizginsiz ve vahşice uygulanması, bunun önündeki tüm engellerin kaldırılmasına yönelik bir kapitalistin tutumu öne çıkmakta, sendikaların da bu anlayışın savunucu ve koruyucuları olmaları talep edilmektedir.
Oysa bir zamanlar İslamcı dergilerde şöyle değerlendirmeleri bulmak olanaklıydı:
“T.C. Başbakanlarından birinin bir dış gezisinde yabancı işadamlarının onuruna (!) verdiği ziyafette, Türkiye’de yatırım yapmalarını, bunun avantajlarını anlatırken; ‘Türkiye’de emeğin ucuzluğundan’ bahsetmesi, devletin emekçilerini ne kadar düşündüğünün en belirgin ifadesidir. Sistemin emeğe bakış açısı böylesine acımasız, böylesine vahşiyanedir. Yoksulları hem patronların hem de sermayenin kulları haline dönüştüren bir ekonomik ve sosyal sistem uygulanmaktadır. Bir yanda vurguncu seçkinler yığını, bir yanda yoksul kitleler. Bunlar … kapitalizmin ürünüdür. Şüphe yok ki bu ülkede aç olanlar en çok çalışanlardır.”[5]
Burada sanki İslami referansları bolca kullanan bugünkü mevcut iktidar tarif ediliyor gibidir. MÜSİAD’cı ve TÜSİAD içindeki “İslamcı burjuvazinin” böylesi bir tutum alması elbette şaşırtıcı değildir. Burada önemli olan İslami etiketli sendikaların, onların yönetimlerinin işçileri bu “vahşi sömürüye” karşı örgütsüz ve savunmasız bırakma tutumlarıdır. Bu tutum maden cinayetlerinde ölen işçilerin “bu işin fıtratında var” anlayışına ikna edilmeye çalışılmasına, “kader planı” açıklamalarını sessizlikle geçiştirmelerini sağlamaya, tarikatları, cemaatleri devreye sokarak işçilerin öfkelerini yatıştırmaya sağlamaya kadar uzamaktadır. İslami anlayışa göre işçilerin haklarını İslami esaslara göre örgütlenmiş devlet savunur. AKP iktidarının böylesi bir devlet olup olmadığı tartışmalı olsa da işçileri yatıştırma ve bastırma konusunda tekelci sermayeye verdiği destek tartışılmazdır. AKP yöneticilerinin ve bakanlarının Erdoğan liderliğinde ülke ülke dolaşıp, uluslararası sermayeyi ülkedeki ucuz iş gücünden yararlanmaya davet etmeleri somut bir olgudur. Bu anlayışa göre de paranın rengi ve kokusu bulunmamaktadır. İktidarların görevi “ülkeyi pazarlamaktır.”
Milliyetçilik ve dini ideolojinin işçi sınıfının mücadelesine karşı kullanılmasının son örneklerinden birisi de kamu işçilerinin ek zam talebinin Türk-İş ve Hak-İş tarafından bastırılmak istenmesinde görüldü.[6] Bu sendikaların yöneticileri Çalışma Bakanlığı ile el ele vererek asgari ücretin belirlenmesinden sonra kamu iş yerlerinde başlayan ek zam talepli hareketlenmeyi engelleme adımları attılar. Bakanlıkla ortak aldıkları karara göre işçilerin ücretlerine sadece yüzde 32,57’lik bir artış yaşandı. Kamu iş yerlerinde 700 bine yakın işçi çalıyor ve bu alanda örgütlü olan Harp-İş çeşitli eylemlere başlamıştı. Ama Türk-İş merkezi Harp-İş’in Ankara mitingini iptal etmekten kaçınmadı. “Milli ve yerli” harp sanayinde çalışan işçilerin eyleme geçmesi milliyetçilik ideolojisine, millilik ve yerlilik demagojisine vurulan ağır bir darbe gibi görülebilirdi. Böylece işçilerin sadece ek zam alması engellenmedi, milliyetçiliğin ve dini ideolojinin kesiştiği bir iş kolunda, işçilerin eyleme geçerek milliliğe ve dini etkilere “zarar vermesinin” önüne de geçilmiş oldu! Ama kamu işçilerinin tepkilerinin Harp-İş ile sınırlı kalmadığı, sendika üst yönetimlerinin engelleme çabalarına rağmen Demiryol-İş ve Şeker-İş kollarına da yayıldığı görüldü. İşçilerin kendi acil talepleri ve çıkarları için harekete geçme isteği, sınıfı bölmek isteyen gerici propagandalara rağmen ağır basarken, sendika yönetimleri de işçilerin protestoların hedefi oldu. Bu yazı kaleme alındığı sıralarda Harp-İş üyesi işçilerin tüm engellemelere karşın Ankara hedefli eylemleri ve çeşitli düzeylerdeki protesto ve eylemleri sürmekteydi.
“Metal fırtına” döneminde mücadelesi ile öne çıkmış metal fabrikalarda işçilerin ortalama yüzde 60’ının AKP-MHP gibi partilere oy vermiş oldukları anketlerin ve seçim sonuçlarının da ortaya koyduğu bir gerçekti. Ama o dönemdeki metal eylemleri kendi hakları söz konusu olduğunda işçilerin mücadele birliklerini kurma konusunda fazla sıkıntı çekmediklerini bir kez daha kanıtladı. Ancak sorun şu ki, bu eğilimdeki işçilerin bilincinde sıçrama yapanları dışarda bırakarak ifade edersek, mücadele bittiğinde bu işçiler aynı ideolojik ve politik eğilimlerini sürdürebilmektedirler. Bu bir yandan ve esas olarak işçiler arasında yürütülen politik-ideolojik çalışmanın zayıflığına işaret ederken, diğer yandan etkilerine karşı güçlü bir ideolojik mücadele verilmesi gereken, onları geri çeken milliyetçi-dinci yapıların etkisinin gücünü de yansıtmaktadır.
Bu etkinin önemli temsilcilerinden biri MHP’dir. Faşist ideolojinin bayraktarlığını yapan bu partinin lideri Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında şunları söylüyordu: “Türkiye’de sınıflı bir toplum yapısı yok. … imtiyazlı bir azınlıktan, seçkin bir zümrenin hakimiyetinden, hukuken ve siyaseten üstünlüğü olan seçkin bir tabakadan asla söz edilemez… Milletimizin her ferdi kanun önünde aynı haklara sahiptir.”[7] Bu sözler faşist ideolojinin temel anlayışlarından birisini özlü bir biçimde yansıtmaktadır. Bu anlayışa göre işçi sınıfı korporatif bir yapı içerisinde eritilmeli, devlete ve sermayeye hizmet eden uysal bir topluluk olarak görevini yerine getirmelidir.
İşçi sınıfı içerisinde gericilik tarafından yaygınlaştırılmaya çalışılan bu türden milliyetçi ve dinci ideolojiler sadece ülke içerisinde işçi sınıfının mücadelesini, birliğini ve dayanışmasını baltalamamakta, onun diğer ülkelerdeki çeşitli uluslardan işçi kardeşleriyle uluslararası sermayeye karşı ortak mücadeleler geliştirmesinin önüne engeller de çıkarmaktadır. İspanyol, İtalyan, Yunan vb. işçilerinin İsrail Siyonizminin Filistin’deki saldırıları için malzeme götüren gemileri yüklemeyi reddetmelerine karşın, Türkiye limanlarında böylesi bir eylemin ve dayanışmanın gösterilmemesi, işçi sınıfının enternasyonalist eğilimlerindeki bir zayıflığın belirtisi olarak görülebilir.
Son Dönemlerde Yükselen Milliyetçilik Eğilimi ve Bazı Sorunlar
Ülkede milliyetçilik genel olarak güçlü bir ideoloji olarak varlığını sürdürdü, bazı dönemlerde farklı gerekçelerle alevlendirilen bir akım oldu. Ulusal kurtuluştan sonra milletin “inşası”; dil ve tarih teorileri, Kürt ulusuna yönelik ulusal baskı politikaları, çok partili döneme geçildiğinde Kıbrıs ve Ege sorunlarına bağlı olarak Rum ve Yunan düşmanlığı ile beslendi. 1980’li yılların ortasından itibaren iktidarlar tarafından “terör sorunu” olarak inkar edilen ve bugün artık inkar edilemez olan Kürt sorunu da bunlara daha farklı boyutlarıyla eklendi, Türk milliyetçiliğinin beslendiği güçlü damarlardan birisi oldu. Uluslararası planda yaşanan sorunlar ve bunların sonuçları olan ambargolar dönemi de “ülkenin ve devletin korunması, bekası” temaları ile milliyetçiliğin beslendiği diğer bir kaynak oldu. İç ve dış gelişmelere göre bazen bunlardan birisi öne çıktı, bazen diğeri, bazen de hep birlikte egemen sınıfın kullanımına girdi. Son yıllarda ise milliyetçiliği besleyen damarlar çeşitlendi. 2023 seçimleri ve sonuçları milliyetçilik tartışmalarını göz ardı edilmesi imkansız bir şekilde orta yere getirdi. Bu tür milliyetçiliğin nedenlerine şimdi biraz daha yakından bakabiliriz.
Milliyetçilik eğilimlerinden söz edildiğinde bunların aynı kaynaktan beslenip beslenmediği, kendi içerisinde tutarlı bir bütünlük taşıyıp taşımadığı genellikle göz ardı edilmektedir. İleride bu farklılıkları irdelemeye çalışacağız. Ama kendi içerisindeki farklılıklara karşın milliyetçilik bayrağını sallayan bütün bu eğilimlerin sonuçta birleştikleri ortak bir söylem bulunuyor: Devletin bekası, ülkenin birliği ve millette getirdikleri yorumlar farklı olsa da milletin birliği. Bayrak, devlet, millet, ülke simgeleri ifade edilerek “teklik” vurgusunun yapılması, bu gerici anlayışın farklı bir yönden ifadesini oluşturuyor. Bunları dikkate aldığımızda ülkede var olan ve gelişen milliyetçiliğin ana özelliğinin, her durumda “devletin bekası”nı, “ülkenin birliği”ni korumayı amaçlayan bir söylemde birleştiğini tespit etmek yanlış olmayacaktır. İlgili hemen her açıklamada yer alan “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ibaresi bu durumu özetlemektedir. Devlet ve onun “bekası” tam merkezde durmaktadır.
AKP iktidarı ve onun kurduğu tek adam yönetimi milliyetçiliği kışkırtma konusunda diğer kesimlerin birkaç adım önünde bulunuyor. Ama onun milliyetçiliği kışkırtması ve kullanmasında diğer milliyetçilik türlerinden farklı noktalar da bulunuyor ve bu noktalar onun özellikle işçi ve emekçi halkın küçümsenemeyecek bir kesimi arasında “ikna edici” bir biçimde taban bulmasını sağlıyor. Örneğin mülteci akımı söz konusu olduğunda Ümit Özdağ vb. çizgidekiler ülkenin “demografik yapısının” bozulmakta olduğunu öne sürüp, Türklüğü öne çıkarırken, AKP ve Erdoğan aynı dinden olmaktan hareketle, “din kardeşlerinin” kopup gelmesini “ensarlık”[8] ile açıklamakta, bu konudaki milliyetçi söylemde Türklüğü öne çıkarmamaktadır. İktidarın bu temelde öne çıkardığı kavram her zaman açıkça ifade edilmese de “aynı ümmetten” olunduğudur. Bu “ümmet” AKP’li yetkililerin ve kapitalistlerin sıkça dile getirdikleri gibi ucuz iş gücü sömürüsüne geniş bir alan açmakta, “eğer onlar olmasaydı sanayide çarkların dönmeyeceği” savunularının yapılmasına varmaktadır.[9]
Milliyetçilik ve din ilişkisi ilk defa gündeme gelmeyen eski bir tartışmadır. Tek parti döneminde F. R. Atay dönemin anlayış farklılığını şöyle özetlemektedir:
“Kemalist tabirini ‘milliyetperver’ sözüne tercih ediyoruz. Bunun bir sebebi vardır: Kemalist, garpçı, layık ve cumhuriyetçi milliyetperverlik demektir. Sadece milliyetperverlik muhafazakar ve ananeci manasına da alınabilir ve en geri softa taassuplarının müdafaası için maske olarak kullanılabilir.”[10]
Dönemler, ihtiyaçlar ve kalkış noktaları farklı olsa da bir ucu Türk-İslam sentezciliğine, İslamın Türklüğün birleştirici harcı olduğu tartışmalarına dayansa da, bugün AKP’nin de milliyetçiliğini Türk-İslam sentezine dayandırdığı açıkça görülmektedir.
İktidarın bu türden bir savunusunun özellikle dine ve din kardeşliğine inanmış kesimler üzerinde vicdani duyguları harekete geçirdiğini kaydetmek gerekiyor. Bu çizgi aynı zamanda milliyetçiliği kışkırtan ve kullanan bir karaktere sahiptir. Kışkırtan yönlerinden “seküler milliyetçi” olarak adlandırılan kesimler azami ölçüde yararlanmaktadır.
AKP milliyetçiliğinin son zamanlarda kullandığı ve beslendiği diğer bir kaynak “yerli ve milli” demagojilerine kaynaklık eden harp silahlarının üretilmesi, Togg[11] örneğinde olduğu gibi üretimde bazı adımların atılmasıdır.
İHA ve SİHA’lar, savaş helikopterlerinin üretimi, uçaklar üretmeye yönelik bazı adımlar, savaş gemileri, üretilen mühimmatlar, “yerli otomobil” üretimi gibi faktörleri AKP’nin milliyetçilik malzemesi olarak kullanması, milliyetçiliği ülkenin milli ürünlerle güçlendiğine inanan kesimler üzerinde ciddi bir etki yaratmaktadır. Togg’un seçim sandığı konan bazı yerlerde sergilenmesi, “uçak gemisi” olarak lanse edilen Anadolu gemisinin liman liman gezdirilmesi, Tekno-festlerin düzenlenmesi kitleler üzerinde, gençliğin bazı kesimlerinde belirli bir etki alanı yaratmaktadır.
Buna karşın üretilen bu ürünlerin ne kadarının “milli ve yerli” olduğu, hangi malzemelerinin dışarıdan alındığı, bunlar göz önüne alındığında bu ürünlere “yerli ve milli” denemeyeceği propagandasına dayanan karşı çıkışlar yeterli etkiyi göstermemektedir. Bu tür karşı çıkışlar iktidar ve savunucuları tarafından “ülkenin kalkınmasını” istemeyenlerin, “milli ürünlerin üretilmesine, yerli sanayiye” karşı olanların çıkışları olarak geri püskürtülebilmekte, “milli ve yerliliğe” eleştiri yöneltenler “gayrı milli”likle damgalanmaktadırlar. “Yerli ve milli” propagandasının beslenme kaynaklarından olan bu malzemenin kullanılması, üstelik etkili bir biçimde kullanılmasının milliyetçiliğin etki alanını genişlettiğini tespit etmek gerekiyor.
Milliyetçiliği besleyen diğer bir damar ise Kürt sorunudur. Kürt sorununun ulusal hakların teslim edilmesiyle demokrasi ve eşitlik temelinde çözülememesi, milliyetçilik duygularını sürekli olarak besleyen bir unsur durumundadır. İktidar Kürt ulusal mücadelesini “terör” sorunu olarak işlemekte, bu sorunun “devletin bekasını”, “ülkenin birliğini” tehdit ettiğini seçim dönemlerinde daha hararetli olmak üzere sürekli olarak gündemde tutmaktadır. AKP iktidarının Kürt sorununa “çözümü” dini ve ümmeti öne çıkaran bir “çözümdür”. Ama bu “çözümde” Kürtler Türklerle aynı dinden olsalar da “eşit kardeş” olarak görülmemektedir. Devlete egemen olan burjuva ideolojisi Türk ve Müslüman olmayı, Hanefi mezhebinden ve Sünni olmayı devletin kodlarına kazımış durumdadır. Bu temel dikkate alındığında milliyetçi yaklaşımların Kürt ulusal varlığını, kolektif haklarını, onun eşit haklara dayalı kardeşliğini dışladığını ve Türk milliyetçiliğini ülkenin temel direği olarak sürekli olarak kışkırttığını ve ayakta tuttuğunu tespit etmek gerekiyor.
AKP ve Erdoğan milliyetçilik konusunda tutum değiştirmemekle birlikte halk arasında ortaya çıkan tepkiye göre, tutumlarının esasını etkilemeden taktik olarak söylemini yumuşatıp sertleştirebilen bir üsluba sahiptir. Bu konuda belirleyici olan Erdoğan ve AKP’nin pragmatizmi olmaktadır.
Örneğin aşağıda Erdoğan’ın çeşitli tarihlerde yaptığı açıklamalardan derlediğimiz özet bu pragmatizmin kısa bir dökümünü vermektedir: özellikle Suriyeli mülteciler, Türkiye’nin onlara ev sahipliği yapması konusunda, Erdoğan yıllarca din kardeşliğini vurgulayan, İslamın ilk dönemlerinde zulümden kaçan Müslümanlar için kullanılmış olan “ensar” yaklaşımıyla mültecilerin varlığını savunuyor, muhalefetin karşı açıklamalarını böyle savuşturuyordu. Ancak özellikle seçimler öncesinde yayımlanan kamuoyu araştırmalarında, halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılarla ilişkilendirilerek Suriyeli mülteci karşıtlığı öne çıkınca Erdoğan taktiksel olarak farklı açıklamalar yapmaya başladı. Cumhurbaşkanı, 18 Nisan 2022’te yaptığı konuşmada “Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz”[12] diyerek mülteci politikasından geri döndüğü izlenimini verdi. Türkiye’nin yayılmacılığının sonucu yapılan askeri operasyonlar ile Suriye’de fiilen oluşturduğu güvenli yerleşim yerlerine 2016’dan bugüne kadar 500 bine yakın Suriyelinin dönüş yaptığını söyleyen Erdoğan[13], 3 Mayıs’ta 1 milyon Suriyeliyi geri gönderme planı hazırlandığını da açıkladı. Bunların aksine Erdoğan, 10 Mayıs’ta tekelci kapitalistlere hitap ederken üstte söylediklerinden daha farklı bir ifade tarzı tutturmuştu. Erdoğan, patronların ucuz iş gücünden mahrum olma endişesi taşımamaları konusunda onları rahatlatacak biçimde “mülteci nüfusa ev sahipliğine devam edeceğiz” diyordu.[14]
ABD emperyalizmi tarafından dayatılan NATO’nun genişletilmesine ilişkin stratejiler “yerli ve milli” milliyetçiler için halk önünde verilen son sınav oldu. “Teröre karşı önlemler almadığı” gerekçesiyle geciktirilen Finlandiya’nın NATO’ya katılımı daha önce TBMM’de oylanmış, AKP, MHP, CHP ve İyi Parti gibi partiler kabul oyu vermişlerdi. İktidar ise İsveç’in durumunu “teröre verdiği destek” gerekçesiyle daha “vahim” olarak görüyordu. Merkezinde Türkiye’ye F-16 savaş uçaklarının satışının olduğu açık, gizli pazarlıklardan sonra İsveç oylaması da AKP ve MHP’nin önderliğinde Meclis’e getirildi ve yine bu partilerin, diğer bazı düzen partilerinin ve CHP’nin oyları ile İsveç’in NATO’ya katılımı onaylandı. Erdoğan jet hızıyla bu kararın altına imzasını attı ve Türkiye tarafından süreç tamamlandı. İyi Parti “NATO’nun genişlemesine evet, İsveç’in katılımına hayır” diyen, NATO’cu ama İsveç’e yönelik “terör destekçisi” suçlamalarını tekrarlayarak hayır oyu verdi. Özdağ’ın “seküler milliyetçi” Zafer Partisi ise tutum bile açıklamadı.
NATO’nun ABD emperyalizminin liderliğinde tüm dünyada başta ABD olmak üzere Batılı emperyalistlerin çıkarlarını savunan uluslararası jandarma ve bir savaş ve yıkım örgütü olduğunu, Gladio ve Kontrgerilla faaliyetlerini ve darbeler örgütlediğini, dünya halklarına karşı ağır suçlar işlediğini ve işlemekte olduğunu, ülkenin bağımsız politikalar izleyebilmesi için NATO’dan çıkması gerektiğini ve NATO’nun dağıtılmasının zorunluluğunu burada yeniden uzunca işlemenin bir gereği bulunmuyor. Ama “yerli ve milli” sloganıyla geri bilinçli kitleleri etkilemeyi amaçlayan AKP ve MHP gibi partilerin milliyetçiliğinin, emperyalizme hizmet ve uşaklık etme söz konusu olunca salladıkları bayrağı nasıl yere indirdiklerinin iç yüzünü ve bu son olayın, milliyetçilik anlayışlarının sınırlarını göstermesi bakımından nasıl bir örnek oluşturduğunu işaret etmek gerekiyor.
Bunlardan farklı olarak son yıllarda “seküler milliyetçilik” olarak da tanımlanan bir milliyetçilik eğiliminin gelişmeye başladığını da tespit etmek gerekiyor. Ümit Özdağ ve Zafer Partisi bu eğilimin başını çekiyor. Ancak bu eğilimin bu partiyle sınırlı olmadığı, daha geniş bir etki alanına sahip olduğu da görülebiliyor. Bu eğilimin ana temasını mülteci akımına karşı olmak ve yabancı düşmanlığı oluşturuyor. Kurumsal olarak bazı partiler farklı nüanslarla da olsa bu eğilimin içinde yer alırken, Akşener’in İyi Partisi’ni de bu akımın savunucularından saymak gerekiyor. CHP’nin içerisinde de bu eğilimi destekleyen kesimlerin bulunduğu görülebiliyor. Örneğin CHP’nin “değişimci” yeni yönetimi tarafından mültecilere karşı gerici ve ayrımcı uygulamaları ile ünlü, bir önceki CHP yönetimi tarafından partiden ihraç edilmiş olan Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın yeniden partiye alınmış olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
Bu eğilim mülteci karşıtlığında Türk milliyetçiliğine yaslanırken din faktörünü milliyetçiliklerinden dışlamaktadır. Ülkenin demografisinin özellikle Suriye’den gelen Arap ve Müslüman mülteciler tarafından bozulmaya başladığını, hatta bozulduğunu ileri süren bu eğilim, aynı zamanda gerici ön yargılar taşıyan Arap halklarına karşıtlığı da kışkırtan bir akım durumundadır. Biraz uzun olmakla birlikte Ümit Özdağ’ın aşağıya aldığımız sözleri “seküler eğilimin” genel olarak yaklaşımını özetlemektedir:
“Suriye’den göç eden nüfusun çok büyük bir bölümü Türkiye’nin güney sınırına, Hatay’a, oradan da Akdeniz sınırına, buradan da İstanbul, Ankara, Konya, Bursa sınırına yayılmış durumda. Adeta Suriye büyüdü ve Türkiye’ye girdi. Hatay’ı 1939’da plebisitle almıştık. Yarın bu insanların nasıl bir politik çevrim içiresine gireceklerini yerleşmiş oldukları ve çoğunluğa doğru ilerledikleri toprakların Suriye ile birleşip birleşmeyeceklerini bilmiyoruz ama muhtemelen bununla karşılaşacağız. Eğer sığınmacılar burada kalırlarsa, on bilemediniz on beş sene sonra Ortadoğu’nun sınırları Edirne’de, Trakya’da, Bulgaristan, Yunanistan sınırında bitecek. Bugün Ortadoğu’da yaşanan jeopolitik sarsıntıları Türkiye’yi köprü olarak emiyor ve Avrupa’ya yansımasını engelliyor. Ama yarın Türkiye’de tamamen Ortadoğu’nun parçası olduğumuz zaman işte o zaman Ortadoğu’daki her sarsıntı Avrupa’yı vuracak. Roma’yı, Berlin’i, Varşova’yı, Paris’i, Londra’yı vuracak. Dolayısıyla Afganistan-Pakistan ilişkisi sonucunda, nasıl Pakistan laik bir devletten şeriat devletine, ılımlı bir dini yorumdan fanatik selefi bir yoruma kaymış ise, Türkiye’de aynı süreci yaşıyor ve biz bu süreci yaşamak istemiyoruz. Türkiye’nin Ortadoğululaşmasını, laik devletin ortadan kalkmasını istemiyoruz.”[15]
Özdağ bu ve benzeri başka açıklamaları ile Türk halkı arasında ülkenin “elden gideceği” korkusunu yaymakta, din faktörünü de işin içine dahil ederek “şeriat devleti” vurgusu yapmaktadır. Geniş halk kitleleri arasında endişe ve korku yaratarak gerici bir kitle temeli yaratmayı amaçlayan bu tür açıklamaların belirli bir etki yarattığını seçimler öncesinde görmüş bulunuyoruz. Bu etki nedeniyle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu öncesinde Kılıçdaroğlu ve Özdağ bir araya gelerek ittifak kurdular ve aralarında sonradan açığa çıkan gizli bir protokol imzaladılar.
Milliyetçilik, Yurtseverlik ve Enternasyonalim
İsveç’in NATO’ya üye olmasının TBMM’de içerisinde milliyetçi partilerin de olduğu çoğunluk tarafından kabul edilmesi, deyim yerindeyse milliyetçi çevrelerde bir hayal kırıklığı yarattı. Bu, AKP, MHP türü milliyetçiliğin NATO sınırlarında bittiğini ortaya koyan çarpıcı bir örnekti.
İsveç’in NATO’ya alınmasına olumlu bakılmasını ve kabul oyu verilmesini savunan Eski Genelkurmay başkanı, eski milli savunma bakanı, AKP Kayseri Milletvekili ve TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar, komisyonda ABD’nin Türkiye’ye F-16 satması gerektiğini açıklarken, bu açıklamasını şöyle gerekçelendiriyordu: “İçinde bulunduğumuz ortama, çevremizdeki gelişmelere baktığımızda güçlü bir Türkiye NATO için her zamankinden daha lazım, daha gerekli.” Burada mantık açıktır: NATO operasyonları için Türkiye’ye ihtiyaç duyacaktır, bu operasyonlara güçlü bir katılım için Türkiye’nin ordusu güçlü olmalıdır. Soros da şöyle dememiş miydi; “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur.”
MHP milletvekilliği yapmış olan İYİ Parti’nin de kurucuları arasında yer alan Prof. Dr. Özcan Yeniçeri, Aydınlık Gazetesi’ne şunları söylüyordu: “Milliyetçilerin milliyetçiliğini burada görecektik. Bağırmak, çağırmakla bu işler olmaz.” Yeniçeri’ye göre milliyetçiliğin tanımı şöyle: “Milliyetçi politika, Türkiye’nin milli çıkarlarını merkeze koyan politika demektir. Bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğünü esas alır. NATO, Sovyetler Birliği’ne karşı bir sözde savunma doktrini olarak ortaya çıktı ama onun dağılmasının ardından tamamıyla Türkiye’ye saldırı örgütüne dönüştü.”[16]
AKP milletvekili eki Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı Akar açıkça NATO’yu savunurken, Yeniçeri, konuşmasının içeriğinde “Türkiye’nin milli çıkarlarını” bölgedeki gelişmeler temelinde izlenen yayılmacı politikanın savunulmasına ve ABD’nin bölgeye Türkiye aleyhine müdahalesinin önlenmesine bağlayarak, bildik gerici söylemi tekrarlıyor. Bu anlayışa göre komşu halklara ve topraklara müdahale etmek “milli çıkarların” gereğidir, ABD bunlara engel çıkardığı için “milli çıkarlara zarar” vermektedir. Çelişkili gibi görünse de milliyetçiliğin emperyalizmle uzlaştığı noktalardan birisi de tamda burasıdır. Eğer ABD emperyalizmi ve onun savaş aygıtı NATO Türkiye’nin bölgesel çıkarları açısından bir uzlaşı gösterirse milliyetçiler için sorun çözülmüş olacak; şimdilerde iki yüzlüce sürdürülen ABD ve NATO karşıtlığı bir kenara atılacak, dahası bölgedeki emperyalist çıkarlara küçük bir pay karşılığında onlara hizmet edilecektir. Bu aynı zamanda tek adam yönetiminin milliyetçilik anlayışının genel özeti gibidir.
Genel olarak milliyetçiliğin, kendi milletini diğerlerinden üstün gören, kendi devletinin çıkarları için diğer uluslara zarar vermeyi, onlar üzerinde tahakküm kurmayı amaçlayan tekelci bir yapısı vardır. Diğer ulusların yıkımı, zarara uğraması, bunun üzerinde kendi ulusunun, devletinin çıkar sağlaması milliyetçiliğin temel unsurudur. Milliyetçilik hem bu yönüyle hem de emperyalizme bağımlı ülkelerde emperyalist stratejilere hizmet etmesi, ona bağlanması yönüyle yurtseverlikten temelde ayrılır. Yurtseverlik ülkesinin bağımsızlığını, orada yaşayan halkın mutluluğunu isterken bunun emperyalist ülkelere bağımlı olarak yapılamayacağını, diğer ulus ve halkları ezerek, onların yıkımı üzerinden gerçekleşemeyeceğinin bilincinde olmak anlamına gelmektedir. Milliyetçi ideoloji işçi ve emekçi kitlelerdeki yurtseverlik bilincini tahrip edip, kullanma konusunda onunla arasındaki zıtları ve ayrımları törpüleyerek onu istismar ederek yurtseverlik üzerinde egemenliğini kurmaya çalışır.
Vatan, millet, ülkenin kalkınması ve gelişmesi, yurtseverlik gibi kavramlar karşısında komünistlerin bir tutumu yok mudur? Onlar bu konulara ilgisiz ve uzak mıdırlar? Kuşkusuz ülkenin ve halkın geleceği komünistlerin mücadelesinde temel bir yer tutar. Komünistler ülkenin emperyalist ülkelere bağımlı olmaması için mücadelelerini yükseltirler, bu bağımlılığın devamını sağlayan kapitalizme, tekelci sermayeye, emperyalizme hizmet eden işbirlikçi iktidarlara karşı sömürüyü ortadan kaldırmak için mücadele ederler, ülkelerini ve halklarını severler, ama ülke içinde ve dışında hiçbir halkın diğerini ezmesini, ulusal baskı uygulamasını istemezler ve halkların emperyalizme, kapitalizme ve sömürüye karşı birlikte mücadele etmesini savunurlar. Bu konularda Lenin’in yazdıklarını hatırlamak yararlı olacaktır.
“Ulusal gurur duygusu bize, biz bilinçli Büyük Rus proleterlerine yabancı bir duygu mudur? Elbette değildir! Biz, dilimizi ve yurdumuzu severiz; biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Çarın kasapları, soylular ve kapitalistler elinde, güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizim için çok acıdır. Radişçev’i, Dekabristler’i ve 1870’lerin devrimci halkçılarını kendi içinden yaratmış olan biz Büyük Rusların, bu zülüm ve aşağılamalara karşı göstermiş olduğumuz direnişten ötürü guru duyuyoruz. Büyük Rus işçi sınıfının, 1905’te yığınların güçlü partisini yaratmış olmasından ötürü; Büyük Rus köylülüğünün demokrasiyi benimsemeye başlamasından, papazların ve büyük toprak sahiplerinin boyunduruğunu kırma işine girişmesinden ötürü, gurur duyuyoruz… Hiç kimse köle doğdu diye suçlanamaz; ama özgürlük uğruna savaşımdan kaçmakla kalmayıp köleliği haklı bulan ve onu öven bir köle (örneğin Polonya’nın ve Ukrayna’nın vb. boğazlanmasına Büyük Rusların “yurt savunması” diyen bir köle), haklı olarak, öfke, tiksinti ve nefret duyguları uyandıran bir aşağılık parazit, bayağının bayağısı bir köledir.”[17]
Dünyanın tüm ülkelerinde işçi sınıfı sermaye tarafından ücretli kölelik koşullarına mahkum edilmiştir. İşçilerin iş güçlerini kapitalistlere satması ve ücretli köleler olarak yaşamlarını sürdürmeleri, onları aynı kaderde birleştiren, mücadelelerine sömürüyü ortadan kaldırmak gibi ortak bir amaç veren temeli oluşturur. Bu temel üzerinde geçmişte I. II. ve III. Enternasyonallerin kurulmuş, her ulustan, dinden ve mezhepten işçiler sömürüyü ortadan kaldırma mücadelesinde dayanışmalarını ve birliklerini geliştirmek için olağanüstü bir çaba göstermişler, Komünist Manifesto’da yankılanan “dünyanın bütün işçileri birleşin!” çağrısını gerçekleştirmeye çalışmışlardır. İşçi sınıfının uluslararası mücadele, birlik ve dayanışmasının simgesel bir günü olan 1 Mayıs’ta, işte bu amaç doğrultusunda, her ulustan işçi sınıfı için bir mücadele günü olarak kutlanmasını sağlamak üzere II. Enternasyonal tarafından ilan edilmiştir.
Ancak enternasyonalizmi sadece uluslararası düzeyde işçi sınıfının birliği ve mücadelesi olarak anlamak, bu kavramın içeriğini eksik açıklamak olacaktır. Enternasyonalizm her şeyden önce işçi sınıfı ve partilerinin bulundukları ülkede sermayenin iktidarını devirme mücadelesini temel almaları gerektiğini, sermaye iktidarını devirmenin diğer uluslardan sınıf kardeşleri için en büyük yardım ve dayanışma anlamına geldiğini, bu mücadele içerisinde diğer ülkelerden işçi kardeşleriyle birleşmeyi ve dayanışmayı sağlamalarını koşul olarak ileri sürer. Türkiye gibi çok uluslu ülkelerde çeşitli uluslardan işçi sınıfının enternasyonalist görevleri daha da çarpıcı olarak öne çıkmaktadır. Ezen ulus konumundaki Türk işçilerinin, ezilen ulus olan örneğin Kürt işçileri ile birlikte mücadele geliştirebilmeleri, Kürt ulusu üzerindeki ulusal baskının her türüne kayıtsız şartsız karşı çıkmaları ile olanaklı olabilir. Bu hakkın özünün ise Kürtlerin ayrılma, ayrı devlet kurma haklarını tanıma oluşturmaktadır. Her ulustan proleterlerin ön yargısız olarak sermayeye ve onun iktidarına karşı ortak mücadelesini sadece bu tutum sağlayabilir.
Kürdistan’da kapitalizmin gelişmesi, Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının Kürt işçilerinin ve emekçilerinin dikkatini ulusal sorunlar üzerinde yoğunlaştırmaya özel bir dikkat göstermesine neden olmaktadır. Onlar Türk devletiyle Kürt halkının aleyhine olacak olan yeni anlaşma ve birliğin temellerini atmaya çalışırken, Kürt işçi ve emekçilerini yedeklemeyi amaçlamaktadırlar. Kürt işçi ve emekçilerinin çıkarı Türk işçi ve emekçileriyle birlikte mücadele etmede, sömürüyü olduğu gibi, ulusal baskıyı da ortadan kaldıracak olan bir çizgide onlarla kader birliği yapmaktadır. Ama bu konuda temel ve öncelikli görevin Türk işçi ve emekçilerinde, onların öncü partilerinde olduğunu, bu görevin merkezinde de ulusal baskıya ve zulme karşı olmanın durduğunu yeniden vurgulamak gerekir. Birlikte mücadele etmenin ve enternasyonalist kalmanın temel koşulu budur.
Tarihsel deneyimler ezen ulus işçileri ve komünistlerinin ulusal baskıya karşı çıkmalarına, ayrı devlet kurma hakkına tanımalarına rağmen ezilen ulusun, kendi burjuvalarının ve gericilerinin peşine takılarak ayrılık yönünde tutum aldığının örneklerine de -Sovyet Rusya ve Finlandiya örneği gibi- tanıklık etmiştir. Bu durumda bile ulusal ayrılığı tanımak enternasyonalist kalmanın kıstası olmaktadır. Ayrıca ezen ulusun komünistleri ve işçileri, ezilen ulus üzerindeki her türden şiddetin karşısına dikilme, ezilen ulusun politik, ideolojik eğilimlerini ve yönelimlerini onaylamasalar da ezen ulusun ezilen ulus üzerindeki şiddetine ve zorbalığına kayıtsız şartsız karşı çıkma görevi ile yükümlüdürler. Bu koşul ezen ulus komünistlerini her türlü milliyetçi eğilimden, sosyal-şovenizmden ayıran temel koşullardan birisidir.
Buna karşın ezilen ulusun komünistleri ve işçileri sadece kendi burjuvalarının ve gerici üst sınıflarından kaynaklanan milliyetçi eğilimlere değil, bu milliyetçi eğilimlerin etkisiyle işçi ve emekçilerin partilerini, sendikal örgütlerini vb. parçalayıp, bölmeyi amaçlayan akımlara karşı tutarlı bir ideolojik mücadele yürütme görevi ile yükümlüdür. Bu karşı çıkma ve uyarma, ezilen ulusun işçi ve emekçilerini peşine takarak egemen ezen ulus burjuvazisi ve iktidarı ile Kürt halkının ve her iki halkın aleyhine olan gerici anlaşmalara yönelme durumunda da geçerlidir. Ezilen ulusun temsilcilerinin egemen ulus iktidarları ile görüşmeler yapma hakkı tartışılmaz olsa da bu görüşmelerin ezilen ulusun demokratik haklarının aleyhine, her iki ulustan işçi ve emekçilerin aleyhine yürütülmesine ilk itiraz kuşkusuz Kürt komünistlerinden, sınıf bilinçli işçilerinden gelmek zorundadır. Bu tespitlerden sonra enternasyonalizm sorununun, aynı zamanda ülke düzeyinde her türden milliyetçiliğe karşı işçi sınıfı ve emekçilerin birliğinin sağlanması sorunu olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.
[1] Müftüoğlu, Ö (2012) “Milliyetçiliğin gölgesinde sendikalar – 2”, sendika.org, https://sendika.org/2012/07/milliyetciligin-golgesinde-sendikalar-2-ozgur-muftuoglu-tiroj-69253/
[2] Öz Çelik-İş Sendikası (t.y.) “Genel Başkanımız Yunus Değirmenci: Akıl Yoksunlarının Hesaplarını Boşa Çıkaracağız”, https://ozcelikis.org/sendikamizdan-terore-tepki-sehit-ve-gazilere-dua/
[3] Hak-İş (t.y.) “Tüzük”, https://www.csgb.gov.tr/media/3007/hakis_tuzuk.pdf
[4] Evrensel (2023) “Özak Tekstil direnişinde 11. Gün”, https://www.evrensel.net/haber/505140/ozak-tekstil-direnisinde-11-gun-iscinin-karsisina-bu-kez-de-muftuluk-dikildi?
[5] Gündüz, S. (1990) “Emek ve Ekonomi: İslâmi bir Yaklaşım”, Tevhid, Sayı: 5, sf. 21’den aktarım Kılıç, M. A. (2016) “İslamcı Hafızada Emek Sorunu”, Marmara Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi.
[6] Evrensel (2024) “Türk-İş hükümetle anlaştı: Kamu işçisine ek zam yok”, https://www.evrensel.net/haber/509271/turk-is-hukumetle-anlasti-kamu-iscisine-ek-zam-yok
[7] Evrensel (2024) “Bahçeli: Türkiye’de sınıflı bir toplum yapısı yoktur, imtiyazlı bir azınlıktan söz edilemez”, https://evrn.sl/h4MPbY?
[8] Ensarlık, İslami literatürde göç edenleri barındırmak ve korumak gibi anlamlara gelmektedir.
[9] Sputnik (2021) “Özhaseki’nin ‘Sığınmacıların ekonomiye katkısı var’ açıklamasına yanıt: Katkıyı kayıtsız istihdamla yapıyorlar”, https://tr.sputniknews.com/ekonomi/202107281045073308-ozhasekinin-siginmacilarin-ekonomiye-katkisi-var-aciklamasina-yanit-katkiyi-kayitsiz-istihdamla/
[10] Yıldız, A. (2024) “Kemalist Milliyetçilik”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Kemalizm Cilt: 2 içinde, İletişim Yayınları, İstanbul, sf. 226.
[11] Açılımı “Türkiye’nin Otomobili Girişim Gurubu”.
[12] Evrensel (2022) “Erdoğan: Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz”, https://evrn.sl/NXclNW?
[13] AA (2022) “Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye’nin oluşturduğu güvenli bölgelere yaklaşık 500 bin Suriyeli geri dönüş yapmıştır”, https://www.aa.com.tr/tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-turkiyenin-olusturdugu-guvenli-bolgelere-yaklasik-500-bin-suriyeli-geri-donus-yapmistir/2578587
[14] Politikyol (2023) “Erdoğan: Mültecilere ev sahipliğine aynen devam edeceğiz”, https://www.politikyol.com/erdogan-multecilere-ev-sahipligine-aynen-devam-edecegiz/
[15] VOA Türkçe (2022) “Türk Siyaseti ve Toplumunda Mülteci Gerilimi”, https://www.voaturkce.com/a/turk-siyaseti-ve-toplumunda-multeci-gerilimi/6625353.html
[16] Aydınlık (2024) “Aydınlardan Meclis’teki partilere eleştiri: Milliyetçiliklerini İsveç oylamasında görecektik”, https://www.aydinlik.com.tr/haber/aydinlardan-meclisteki-partilere-elestiri-milliyetciliklerini-isvec-oylamasinda-gorecektik-449019
[17] Lenin, V. I (1998) “Büyük Rusların Ulusal Gururu üzerine”, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı içinde, çev. M. Erdost, Sol Yayınları, Ankara, sf. 119-124.


