Seyfi Selçuk
Genel seçimden farklı olarak yerel seçimler genel olarak yerel dinamikler üzerinde yükselir ve etkileri bu çerçeveyle sınırlı kalan bir siyasal sürece işaret eder. Böyle olduğu varsayılır. Bununla birlikte yerel seçimler dönemin siyasal gerçekliğini, yani sınıflar ve politik mihraklar arasındaki güç ilişkilerinin aktüel durumunu deşifre ederek ortaya çıkaran bir özellik de taşır. Fakat mevcut politik iktidarla olan ilişkisi –ona olan etkisi– yine de dolayımlıdır. Ancak, Türkiye gibi burjuva diktatörlüğün tek adam iktidarı eliyle son derece geri ve antidemokratik biçimiyle uygulanmakta olduğu ülkemizde durum farklı bir hal alır.
Çünkü, söz, basın, örgütlenme özgürlüğü fiilen önemli ölçüde ortadan kaldırılmış, muhalif her siyasal girişim, her düşünce ve kanaat açıklama kriminalize edilerek suç haline getirilmeye ve kitleler sindirilerek siyasal yaşamın/faaliyetin dışına itilmeye çalışılmaktadır.
Böyle bir politik iklimde “seçim sandığı” halkın siyasal, sosyal-talepleri ve tercihlerini ortaya koymasının neredeyse yegane aracı/alanı haline gelmiş, daha doğrusu getirilmiştir.
31 Mart Seçimleri Öncesi Durum
Ülkenin 31 Mart seçimlerine hangi sosyal/siyasal koşullarda gittiğine dair çokça yazılıp çizildi, pek çok şey söylendi. Tekrarlamak gerekmiyor. Hem bu çerçevede dile getirilenler, hem de 2023 yılındaki parlamento ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden zaferle çıkmış olan Erdoğan ve Cumhur ittifakının yerel seçimler öncesi yeni bir Anayasa yapılması konusunu gündeme getirmesi ve olası bir yerel seçim başarısını bu amaçlarının dayanağı yapma arzuları 31 Mart yerel seçimlerine kaçınılmaz biçimde bir genel seçim anlamı yükledi. Zira yeni bir Anayasa sorunu Erdoğan ve Cumhur ittifakının faşist bir rejimi inşa etmeleri noktasında son derece kritik bir yerde duruyordu.
Seçim tarihi yaklaştıkça AKP, Erdoğan ve cumhur ittifakının beklentilerine ulaşamayacakları belli olmuştu. Fakat böyle bir hezimeti yaşayacakları öngörülememişti, sonuçlar herkes için bir bakıma sürpriz oldu. Bunu CHP’nin seçimlerde ulaştığı başarının düzeyi için de birebir söylemek gerekir. Kurulduğu 2002 yılından beri girdiği tüm seçimlerden birinci parti olarak çıkan AKP ilk defa seçimlerden ikinci parti olarak çıkmış ve birinci parti olmanın avantajı CHP’ye geçmişti. Üstelik AKP ve Erdoğan’ın Cumhur ittifakı olarak girdiği 31 Mart seçimine CHP tek başına girmişti.
Peki ne olmuştu da genel seçim ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin üzerinden henüz 10 ay gibi bir süre geçmişken böyle bir tablo ortaya çıkmıştı?
31 Mart Yerel Seçim sonuçlarından hareketle “14-28 Mayıs seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu adaylığını dayatmasaydı 14- 28 Mayıs seçimlerinde de bu sonuç yaşanırdı” türünden özü itibariyle spekülatif anlam yüklü değerlendirmeler ve tartışmalar bir tarafa bırakıldığında, bu bağlamda şunlar vurgulanabilir:
Birinci olarak; 14-28 Mayıs seçimlerinin sonrasında yeni hükümet kurulurken cebinde IMF, DB gibi uluslararası mali sermaye kuruluşlarının “ekonomi programı” olan Mehmet Şimşek ekonomi yönetiminin başına getirilmiş, amiyane tabirle ekonomide yeniden “Ortodoksi”ye dönüş yapılmıştı. İşin ironik yanı, “Millet İttifakı”nın uygulayacağını açıkladığı ekonomi programının çok az farklılıklarla bir bakıma CHP’nin 31 Mart’ta kaymağını yediği “Şimşek Programı”nın bir benzeri olmasıydı. OVP, “12. Kalkınma planı”, “Strateji Belgesi” gibi unsurlarla desteklenen özünde bir IMF-DB programı olan “Şimşek Programı” kimi ayrıntılardan arındırıldığında başlıca iki ayak üzerinde yükseliyordu. Bunlardan ilki; ücret ve maaşların baskılanması, tarımsal ürünlerde taban fiyatın düşük tutulması, kamu harcamalarının (siz, sosyal yardımların, eğitim ve sağlık harcamalarının düşürülmesi olarak anlayın) kısılması; diğeri faizlerin yükseltilmesi, döviz kuru üzerindeki müdahalelere (tam olarak gerçekleşmiş değil) son verilmesi, yani ekonomiyi bütünüyle (iş gücünün fiyatının belirlenmesi hariç) piyasanın (kutsal!) işleyişine terk ediştir.
İkinci olarak; 31 Mart öncesinde bir yandan bunlar yaşanırken, diğer yandan Erdoğan ve Cumhur ittifakı emekçi kitlelerin ve yoksul halk kesimlerinin taleplerini bir süreliğine erteleyecek mali imkanlardan da yoksun kalmıştı. Denebilirse bu cephede son kurşununu da 14- 28 Mayıs seçimlerinde atmış, artık elindeki barut tükenmiş, ihtiyaç duyduğu mali kaynağa ise bir türlü ulaşamamıştı. Ne ABD, ne batılı mali sermaye çevreleri, ne Körfez sermayesi, ne de “kara gün dostu” olduğunu 14 Mayıs 2023 seçimleri öncesinde göstermiş olan Putin’den sadra şifa olacak bir destek bu kez gelmişti.
Üçüncü olarak; Böyle olunca derin bir yoksulluğun içine gittikçe daha fazla itilen işçi sınıfı ve emeklileriyle birlikte ezilen ve sömürülen kitlelerin öfke ve tepkileri yatıştırılamadı. Bu yapılamadığı gibi, “asgari ücretin artık yılda bir kez artırılacağı, TİS’lerde ‘öngörülen enflasyon’un baz alınacağı”, emekli maaşlarında enflasyon oranının dışında artış yapılmayacağı türünden karşıt söylemlerin bizzat Erdoğan tarafından dile getirilmesi ise her şeye tüy dikti.
Dördüncü olarak; dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durum, Türk lirasının döviz kurları karşısında hızla değer kaybedişinin neden olduğu maliyet artışlarının da etkisiyle ihracat artışı durma noktasına geldi. Merkez Bankası’nın (MB) politika faiz oranını yükseltilmesi dolaysızca kredi faizlerine de yansıdığı için, hükümet tarafından ucuz kredi ile fonlanan tekel dışı –özellikle de ihracata dayalı KOBİ türünden– işletmeler bundan olumsuz etkilendi. Yıllardır ucuz tüketici kredisi etrafında dönen iç piyasa da bu durumdan etkilendi ve iç piyasada derin bir durgunluk baş gösteriyor. Özellikle dövizle borçlanan işletmeler arasında iflaslar arttı, çok sayıda işletme kapanmakla yüz yüze kaldı.
“Anadolu Kaplanları” da denilen KOBİ’sinden ticaret burjuvazisine tekel dışı sermayeyi oluşturan bu kesimler aynı zamanda ülkemizde geleneksel hakim burjuva siyaseti besleyen kılcal damarları oluştururlar. Son 22 yıldır ağırlıklı olarak AKP, Erdoğan ve Cumhur ittifakına kan pompalayan bu damarlar 31 Mart öncesinde anjiyo yöntemiyle (balon, stent) açılamayacak kadar tıkanmış, by-pass’tan (devre dışı bırakıp, yeni damarlar oluşturmak) başka çare kalmamıştı.
Seçim Sonuçları
Herkes tarafından “bu kadarını beklemiyordum” denerek sürpriz olarak nitelendirilen ve dolaysız biçimde burjuva politik güç ilişkilerinde yaşanan ve emek/sermaye arasındaki ilişkilere de yansıyan bir değişime işaret eden seçim sonuçları işte bu sosyal temel üzerinde yükselmiştir. Yığınlar adeta bir genel seçim psikolojisiyle hareket etmiş, bu atmosferde hedefine tek adam yönetimine unutamayacağı, dikkate almazlık edemeyeceği düzeyde bir tokat atarak ders vermeyi koymuştur. Erdoğan’ın dayanağı durumundaki belirli kesimleri bir yana tekelci burjuvazi, bu ortamda 14-28 Mayıs’ta başaramadığını bu kez gerçekleştirip tekel dışı burjuvaziyi yedekleyerek, halkın taleplerini, hoşnutsuzluğunu ve bu temeldeki yeni arayışlarını yönlendirebilmiştir.
Millet ittifakının dağıldığı, Emek ve Özgürlük ittifakının fiilen işlevsiz hale geldiği, emek ve demokrasi güçlerinin ikna edici temelde yeni bir geniş ittifak oluşturamadıkları koşullarda kitleler CHP etrafında birleşti. Seçimlerden CHP dışında en büyük kazanımla çıkan ikinci parti YRP oldu. YRP İsrail ile ticaretin sürdürülmesi ve yolsuzluklar üzerinden Erdoğan ve Cumhur ittifakını hayli hırpaladı. DEM Parti ise, bütün baskı ve fiili engellemelere karşı bölgede baskı, zor ve seçmen olarak asker-polis yığınakları yapma türünden uygulamalarıyla kayyım rejimini püskürterek gasp edilen belediyeleri geri aldı. Dağılan “Millet İttifakı”nın CHP dışında kalan partilerinin bütün iddiaları çöktü. İyi Parti (İYİP) dışındakiler “tabela partileri” haline gelirken, İYİP sancılı ve umutsuz bir can çekişme sürecine girdi. Aralarında EMEP, TİP, TKP, Sol Parti’nin de bulunduğu sol ve sosyalist parti ve örgütler ise seçimlerden beklentilerinin oldukça uzağında kalan bir sonuçla çıktılar. Emekçi halkın acil talep ve beklentilerini merkezine alan bir birlik sağlanamadı ve bu parçalılık ortamında ikna edici olunamadı. Birlik ve ittifak adına sözü edilebilecek tek ittifak Dersim ve ilçelerinde gerçekleşti.
Politik Güç İlişkilerindeki Değişim
CHP %37,77 oranında oy alarak seçimlerden birinci parti olarak çıktı ve 14’ü büyükşehir olmak üzere 35 ilde belediye başkanlığı kazanırken; AKP %35,49 oranında oy alarak 12’si büyükşehir olmak üzere toplam 24 ilde belediye başkanlığı kazandı. Dem Parti ise 3’ü büyükşehir olmak üzere toplam 10 ilde belediye yönetimlerini aldı.
CHP’nin belediye yönetimlerinde olduğu iller başta olmak üzere muhalefetin yönetimindeki iller gayri safi milli hasılanın %77’sini, toplam ihracatın %80’ini, banka mevduatlarının %86’sını, ülke nüfusunun %73’ünü kapsamaktadır. Yine veri analisti Murat Kızılboğa’nın 31 Mart seçim sonuçlar üzerine “31 Mart genel seçim olsaydı” varsayımından hareketle yaptığı bir araştırmaya göre, barajsız parlamento dağılımı şu şekilde oluşuyor: AKP 238, CHP 235, DEM 44, MHP 35, YRP 32, İYİP 10, Zafer Partisi 3, BBP 2, Hüda-Par 1.
YRP’nin 14 Mayıs 2023 seçimlerinden farklı olarak muhalefete geçtiği göz önüne alındığında, tablo, Cumhur ittifakının parlamento çoğunluğunu yitirmiş bulunduğuna işaret ediyor. Nitekim, Yöneylem Araştırma Şirketi’nin 26-29 Nisan tarihleri arasını kapsayan anketine göre, AKP’nin oyu %30’a gerilerken CHP’nin oyu %34,1 olarak çıkmıştı. Bu ve benzeri anket sonuçları, 14-28 Mayıs 2023 seçimlerine göre 31 Mart yerel seçimlerinin burjuva politik güç merkezleri arasında ciddi değişimlerin yaşandığına delalet ediyor. Fakat bu durumu ve yol açacağı olası gelişmeleri, politik iktidarı hala AKP, Erdoğan ve Cumhur ittifakının ellerinde bulundurdukları ve devlet kurumlarına hakim oldukları gerçeğiyle bir arada düşünmek ve değerlendirmek gerekir.
31 Mart seçimlerinin emekle sermaye arasındaki ve bu bağlamda işçi sınıfı ve emekçilerle politik iktidar arasındaki ilişkilere yansımalarına gelince…
Bu konuda fabrika, işletme, kamu kurumları, sanayi siteleri gibi sahalardan yapılan sözlü aktarımların dışında veri alınabilecek IPSOS araştırmanın 1-2 Nisan tarihinde yaptığı görüşmelerin anket sonuçları bulunuyor. Buna göre; çalışanların yüzde 38’i CHP’ye, yüzde 33’ü AKP’ye, emeklilerin yüzde 58’i CHP’ye, yüzde 21’i AKP’ye, işsizlerin ise yüzde 45’i CHP’ye, yüzde 27’si AKP’ye oy verdi. Bu konuda veri sayılabilecek bir başka gösterge olarak sanayi merkezlerindeki oy kaymaları gösterilebilir.
| 14 Mayıs 2023 | 31 Mart 2024 | 14 Mayıs 2023 | 31 Mart 24 | 14 Mayıs 23 | 31 Mart 24 |
| ANKARA | GEBZE | ADANA | |||
| AKP 32.53 | AKP/MHP 31.68 | AKP 40.08 | AKP/MHP 36.94 | AKP 30.84 | AKP/MHP 37.43 |
| CHP 30.56 | CHP 60.43 | CHP 22.82 | TİP 19.91 | CHP 28.63 | CHP 46.57 |
| MHP 10.25 | YRP 3.13 | MHP 10.54 | ZAFER 4.09 | MHP 11.03 | ZAFER 1.41 |
| İYİ 12.8 | İYİ 0.8 | İYİ 7.9 | İYİ 19.99 | YEŞİL SOL 12.03 | DEM 5.6 |
| YRP 6.21 | YRP 10.94 | İYİ 10.74 | İYİ 4.26 | ||
| İSTANBUL | BURSA | ZONGULDAK | |||
| AKP 36.06 | AKP/MHP 39.59 | AKP 39.01 | AKP/MHP 38.35 | AKP 40.02 | AKP/MHP 37.6 |
| CHP 28.33 | CHP 51.14 | CHP 24.38 | CHP 47.62 | CHP 32.07 | CHP 54.51 |
| İYİ 8.07 | İYİ 0.63 | MHP 8.62 | YRP 4.93 | MHP 8.44 | YRP 2.77 |
| MHP 6.24 | ZAFER 2.12 | İYİ 11.9 | İYİ 2.26 | İYİ 9.96 | SAADET 1.49 |
| YRP 3.25 | YRP 2.61 | YEŞİL SOL 4.46 | ZAFER 2.15 | ZAFER 1.79 | ZAFER 1.34 |
| İZMİR | KAYSERİ | ESKİŞEHİR | |||
| AKP 25.26 | AKP/MHP 37.06 | AKP 40.72 | AKP/MHP 38.6 | AKP 33.15 | AKP/MHP 37.84 |
| CHP 52.28 | CHP 48.97 | CHP 17.25 | CHP 14.33 | CHP 34.06 | CHP 51.03 |
| MHP 5.37 | ZAFER 2.51 | MHP 19.01 | SAADET 5.65 | MHP 7.31 | ZAFER 2.47 |
| İYİ 11.39 | İYİ 3.64 | İYİ 9.98 | İYİ 14.38 | İYİ 13.81 | İYİ 3.59 |
| YEŞİL SOL 7.54 | DEM 4.19 | YRP 3.49 | YRP 19.73 | YEŞİL SOL 3.89 | YRP 1.94 |
| KOCAELİ | ANTEP | BALIKESİR | |||
| AKP 39.7 | AKP/MHP 45.83 | AKP 44.91 | AKP/MHP 38.82 | AKP 34.67 | AKP/MHP 40.54 |
| CHP 23.97 | CHP 28.96 | CHP 20.35 | CHP 28.11 | CHP 31.47 | CHP 51.1 |
| MHP 8.43 | YRP 7.59 | MHP 9.72 | YRP 17.23 | MHP 8.2 | ZAFER 0.86 |
| İYİ 9.5 | İYİ 5.01 | DEM 9.13 | DEM 5.47 | İYİ 14.6 | İYİ 3.04 |
| YEŞİL SOL 5.82 | ZAFER 3.44 | İYİ 5.41 | ZAFER 2.55 | YEŞİL SOL 2.27 | YRP 2.09 |
Kocaeli, Gaziantep, Ordu, Trabzon gibi AKP’nin Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandığı illerde kent merkezlerinde (merkez ilçe) belediye başkanlıklarını da CHP’nin kazandığını dikkate aldığımızda, AKP’nin işçi sınıfı ve kamu emekçileri arasındaki güç kaybının boyutları daha iyi anlaşılabilir. Saha gözlemleri de AKP’nin emekçiler arasında büyük bir erozyona uğradığı yönündedir. Sandığa gitmeyen AKP seçmeninin büyük bölümünü işçiler ve kamu emekçileri oluşturmaktadır. Bunda, “sandığa gittiğimde tereddüde düşer ya yine AKP’ye oy verirsem” kaygısının başat rol oynadığı belirtilmektedir. Görünen o ki, tek adam yönetiminin yeni ekonomik yönelimleri ve bu çerçevede devreye soktuğu “Şimşek Programı” işçi sınıfı içindeki erime sürecini AKP için daha da yıkıcı hale getirmiştir. AKP ve Erdoğan iktidara geldiği günden beri denebilirse işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle bu ölçüde ilk defa karşı karşıya gelmiştir. Bunun etkileri ilerleyen dönemde daha çok görülecektir.
Yeni Dönem: Kartlar Yeniden Dağıtılıyor
31 Mart sonrası değişen politik güç ilişkilerine bağlı olarak siyasette kartların yeniden dağıtıldığı bir sürece girildi. Bunun ilk yansımaları TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yeni Anayasa turuna çıkması, Özgür Özel-Cumhurbaşkanı Erdoğan buluşması, Özel-Devlet Bahçeli görüşmesi, seçim hezimetinin yol açtığı kargaşa nedeniyle geleneksel Erdoğan-Bahçeli trafiğinin sıklaşması biçiminde kendisini gösterdi. Elbette 1 Mayıs’ta ortaya çıkan tabloyu da buna eklemek gerekir. Özel’in “normalleşme”, Erdoğan’ın “yumuşama” olarak adlandırıldığı yeni sürece Özel’in “biz şu anda Türkiye’nin birinci partisiyiz, Bunun sorumlulukları var. Üstelik gelecekte ülkeyi yönetecek parti olarak sorumluluklarımız çok daha arttı” değerlendirmeleri eşliğinde girildi. Eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun “sarayla müzakere edilmez, mücadele edilir” sözlerine Özel’in yanıtı “muhalefetin en sertini yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın, ama nezaketi ve müzakereyi terk etmeyeceğiz”, “hem müzakere edeceğiz hem de mücadele edeceğiz” biçiminde oldu.
Özel’in ve ana muhalefet partisi –31 Mart sonrası Türkiye’nin birinci partisi– konumunda olan CHP’nin Erdoğan/AKP ve Bahçeli/MHP ile “normalleşme veya yumuşama” süreci (!) çerçevesinde girdiği ilişkiler, doğası gereği her iki taraf içinde siyasi risk içermektedir. “Kazan/kazan formülü”nün gerçek hayatta reel bir karşılığının olamayacağı göz önüne alındığında bu ilişkiden en nihayetinde bir taraf kârlı çıkacaktır. Fakat bugün temel soru(n) bu değildir. Bundan önce, tarafları bu yönelime iten nedir, ona bakmak gerekir. Erdoğan ve Cumhur ittifakı 31 Mart’ta tek adam iktidarının meşruiyetini tartışılır hale getirecek çapta bir yenilgi yaşamıştır. Cumhur ittifakının oyu %41,57’de kalmıştır. Dış ilişkilerde emperyalistler arası çelişkilerden yararlanarak bir o yana bir bu yana salınarak yürüme koşulları büyük oranda ortadan kalkmıştır. Ekonomi tam bir açmazdadır. Fiyat artışları durmak bilmezken enflasyon çift –üstelik gerçeği daha doğru yansıtan ENAG’a göre üç– hanelerdeki seyrini sürdürmektedir. Büyüme oranları –özellikle imalat sanayinde– düşmüş, üretimde daralmalar başlamış, istihdamda daralma (yani kitlesel işsizlik-işçi kıyımı) tehlikesi kapıya dayanmıştır. İç ve dış borç ana para ve faiz ödemeleri, dışa bağımlı sanayi üretiminin ihtiyaç duyduğu ara malların (ki, kimi ürünlerde bunun oranı %80’leri bulmaktadır) ithalatı için gerekli olan döviz (dış kaynak) bir türlü bulunamamış, bu sorunu çözüme kavuşturabilmek için uyguladığı ekonomi politikalarından tornistan ederek gerçekte bir “IMF Çıpası” olan “Şimşek Programı”na dört elle sarılmıştır. Öyle ki, bu programın kitle desteğinin en aza indiği bir dönemde kendisini emekçi milyonlarla cepheden karşı karşıya getireceğini ve bunun bir siyasi faturasının olacağını bile bile Erdoğan-AKP bu adımları atmak zorunda kalmıştır.
Seçimin hemen ertesinde Özgür Özel’den “erken seçim talebimiz yok, ülkenin seçime değil normalleşmeye ihtiyacı var” açıklaması deyim yerindeyse düştüğü kör kuyudan nasıl çıkabileceğinin hesaplarını yapan Erdoğan için çıkışına yardımcı olacak bir ip olarak göründü. Ve anlaşılacağı üzere Erdoğan tereddütsüz “ip”in ucundan tutuverdi. Özel aksini söylese de, Erdoğan bunu normal koşullarda 2028 yılında yapılacak seçimlere kadar kendisine açılan bir kredi olarak değerlendirmek isteyecektir. Nitekim Erdoğan “önümüzde seçimsiz geçecek değerlendirebileceğimiz dört yıl var” darken, asıl olarak bunu vurgulamaktadır.
CHP ve Özel’e gelince; Özel’in “erken seçim gündemimizde yok” derken elini erken belli eden acemi pokerci durumuna düştüğü yönlü değerlendirmeler gerçeğin bütününü yansıtmaktan uzaktır. Aksine CHP ve Özel baştan beri arkalarındaki sermaye güçlerinin kendilerine biçtikleri rolün çok farkında olarak adım attılar. Uluslararası ve yerli tekelci sermayenin, mali oligarşinin önceliği hemen bir erken seçim ve bir iktidar değişikliği değil “Şimşek Programı”nın harfiyen hayata geçirilmesidir. “Şimşek Programı”na işçi sınıfı, ezilen ve sömürülen kitlelerden gelecek tepkileri ve kalkışmaları göğüslemede tek adam yönetimi ve Cumhur ittifakının mevcut koşullarda yetersiz kalacağı görülerek, bu bağlamda CHP’ye dalgakıran rolü biçilmiştir. CHP, “iktidarda siz de olsanız ‘bu programı’ uygulamak durumunda kalacaksınız, çünkü başka çıkış yolu yok, en iyisi iktidara yıpranmadan gelmeniz” denilerek ikna edilmiştir! Bu gibi durumlarda gerek dünyada gerekse ülkemizde sosyal demokrasinin geleneksel olarak tarihsel rolü budur ve o her zaman tereddütsüz bu rolün gereğini yerine getirmiştir. 2024 1 Mayıs’ında yaşananlar bunun son somut örneğidir. Koşulları olmadığı biline biline Taksim’de ısrar edilerek 1 Mayıs’ın “Şimşek Programı” başta olmak üzere ekonomik saldırılara, pahalılığa, yoksulluğa, yolsuzluklara, savaş politikalarına karşı milyonların harekete geçtiği bir güne dönüşmesinin önü –niyetten bağımsız ya da bağımlı olmasına bakılmaksızın– fiilen kesilmiştir. 2024 1 Mayıs’ının son yıllardaki kutlamalardan katılım olarak olmasa da yaygınlık olarak daha ileride olması potansiyele dair bir göstergedir. İstanbul 1 Mayıs’ının –bütün ülkeyi etkileyecek biçimde– sınırlarının çizilmesinde yalnızca DİSK ve tertip komitesi değil, CHP de en az onlar kadar belirleyici bir noktada durmuştur. Taksim Meydanı 1 Mayıs’ta işçi sınıfına kürsü olamadı, ama Saraçhane Özgür Özel’in Türkiye işçi sınıfına seslendiği bir kürsüye dönüştürüldü. Özel bol bol CHP propagandası yaparak, işçilere kurtuluşun adresi olarak CHP’yi göstererek, uyanış içine girmiş işçi kesimlerinde kafa karışıklığına yol açacak bir tutumla hareket etti. İşçi sınıfını yeni aldanışlara sürükleyecek bir sürece kapı açtı. Özel 16 Mayıs gecesi Sözcü TV’de çıktığı programda Erdoğan’la yaptığı görüşmeyle ilgili değerlendirmelerde bulunurken de şu sözleri sarf etti: “Erdoğan’la görüşmemizden temkinli bir iyimserlik haliyle çıktım. Emeklilerle, dar gelirliler konusunda mesafe alabiliriz.” Herhalde bu sözleri emekçi-emekli yığınları yeni beklentilere sevketmekten başka anlama gelecek şekilde tercüme etmek mümkün değildir. Buradan CHP ve Özel’in “bir taşla iki kuş vurmak” amaçlı siyaset tarzına geçebiliriz. Özel 16 Mayıs’ta TV ekranlarından emeklileri ve dar gelirlileri beklentiye sokarak yatıştıracak sözler ederken (herhalde bu işin ‘müzakere’ kısmı), 26 Mayıs’ta tüm emeklileri Ankara’daki emeklilerin talepleri etrafında düzenleyecekleri mitinge (bu da işin ‘mücadele’ kısmı olmalı) çağırmaktan geri durmamıştır. İlginçtir, buna benzer bir biçimde Özel 1 Mayıs’ta Saraçhanedeydi, 2 Mayıs günü Erdoğan’la görüşmede; 6 Mayıs’ta Deniz’lerin mezarı başında anmadaydı, 7 Mayıs’ta Bahçeli ile görüşmede…
Özel’in 1 Mayıs ve Taksim üzerine yaptığı değerlendirmeler, CHP ve Özel’in “müzakere- mücadele” denklemi konusundaki yönelimi hakkında ip ucu vermektedir. Özel’in zinhar kitlelerin gücüyle gerektiğinde barikatları aşarak Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlamak gibi bir mücadele anlayışı yoktur. Onun önerdiği çözüm, CHP’nin iktidara gelmesi ve Taksim yasaklarına son vermesi biçimindedir. İşin özü şu ki, Özel ve CHP halkın acil taleplerini “müzakere yoluyla” gündeme getirip Erdoğan’ı teşhir ederken, “mücadele yoluyla” emek ve demokrasi güçleri aralarında olmak üzere bütün muhalefeti kendi etrafında toplamak ve mücadeleyi düzen sınırları içinde tutarak kontrol altına almak istemektedir.
Bu siyaset tarzı, aynı zamanda CHP’ye kutuplaştırıcı siyasetin bir sonucu oluşan karşı mahalle gettolaşmasına karşı, oralara girme, temas halinde bulunma ve buralarda etkinlik kurma imkanı sağlamaktadır. Nitekim Metropol araştırmanın yaptığı araştırmaya göre, 31 Mart seçimlerinde AKP’den CHP’ye 1,3 milyon oy kaymıştır.
Kısacası, CHP kendisini iktidara taşıyacak bir hat belirlemiş ve buradan ilerlemeye çalışmaktadır. Buna karşın Erdoğan ise, bir yandan seçim sonuçlarının AKP ve Cumhur ittifakında neden olduğu tahribatı hafifletmeye çalışırken, diğer yandan “Şimşek Programı”nı sorunsuz biçimde (ki, bu çok da mümkün görünmüyor) hayata geçirerek ekonomiyi “rayına oturtmak” ve bu yolla sağlayacağı kaynakla yığınların taleplerinin bir bölümünü karşılayarak 2028 yılındaki yapılacak seçimlere sorunsuz şekilde gitmek istemektedir. Fakat gerek uluslararası durum gerekse ülkemizin içinde bulunduğu koşullar “normalleşme” ve/veya “yumuşama”ya izin vermeyecek ölçüde karmaşık ve serttir. Dolayısıyla sermaye ve burjuvazinin bu iki fraksiyonu arasındaki güç mücadelesi şiddeti artarak devam edecektir. Şu ana kadar görülen halkın başına örülmek istenen bir çorap olan “Şimşek Programı”nın hayata geçirilmesi noktasında ana muhalefet olarak CHP’nin esastan bir itirazının olmadığı ve olmayacağıdır.
Bu yüzdendir ki, işçi sınıfı, ezilen ve sömürülen kitlelerin böylesine çetrefil bir dönemde “majestelerinin muhalefeti”ne değil, gerçek bir halk muhalefetine ihtiyacı vardır. EMEP, DEM, TİP, SOL Parti, TKP başta olmak üzere emek, demokrasi ve ilerici güçler halkın bu talebine yanıt vermelidir. İşçi sınıfı, ezilen ve sömürülen kitlelerin acil talepleri etrafında mücadele birliğini oluşturmalıdır. Aksi durumda 1 Mayıs’ta Saraçhane’de yaşanan tablonun benzerleriyle karşılaşmak kaçınılmaz hale gelecektir. AKP ve Cumhur ittifakı için şemsiye çoktandır terse dönmüş bulunmaktadır ve ne yapılırsa yapılsın bir daha eski haline gelmeyecektir. Kartların yeniden karılarak, siyasetin yeniden biçimlendirildiği günümüzde devrimci siyaset açısından sorun emekçi halkın kimin; neoliberallemiş sözde sosyal demokrasinin mi yoksa emek ve demokrasi güçlerinin mi etrafında bir araya geleceği noktasında düğümlenmiştir.







