Öncesinden başlayarak, fakat özellikle 2022’den itibaren ChatGPT gibi üretken yapay zekâ (Gen. AI), yani kendi başına metin, resim ya da kodlama yapan algoritmaların ortaya çıkması üzerine adeta bir yapay zekâ (YZ) furyası başladı, daha doğrusu başlatıldı. Furya bir taraftan YZ teknolojisine yapılan yatırımlarda devasa bir artışa, hatta hacmi itibarıyla borsalarda bir balonun oluşmasına yol açtı. Örneğin bu satırlar kaleme alınırken en son şu haber çıktı: “Yapay zekâ çiplerine yönelik patlama yapan talep, Samsung Electronics'in hisselerini son bir yılda dört katına çıkararak şirketin piyasa değerini 1 trilyon doların üzerine taşıdı.” Böylece Samsung, çip üretiminin gözdesi ve küresel çip piyasasının 2030’a kadar 1,5 trilyon dolara çıkmasını öngören “Tayvanlı TSMC’nin ardından bu seviyeye ulaşan ikinci Asyalı teknoloji devi oldu”.[1] Tabii asıl devler ABD’deki “muhteşem 7”lerdir, yani Apple, Microsoft, Alphabet (Google), Amazon, Nvidia, Meta ve Tesla. “Muhteşem”ler de gerçekten, zira birlikte ABD hisse senedi piyasasının yaklaşık yüzde 35’ini oluşturuyorlar! Toplamda yaklaşık 560 milyar dolar yatırım hacmiyle de üretken yapay zekâdaki yatırım dalgasının temel itici güçleri konumundadırlar.
Furya öte taraftan, teknoloji fetişizmiyle ilgili geçmişten bildiğimiz (örneğin 50’li 60’lı yılların otomasyon tartışmaları), fakat bu sefer sanki daha gerçekçiymiş gibi görünen çeşitli türden fantastik görüşlerin yeniden revaç bulmasını beraberinde getirdi. Ütopik (akıllı makineler sayesinde işin ortadan kalkacağı, kimsenin çalışmasına gerek kalmayacağı bir “bolluk çağı”) ve distopik (YZ sonucu insanın hem yeteneklerinin hem kendisinin işlevsizleşeceği bir topluma varılacağı) görüşler yeniden ortalığa saçıldı. Gelgelelim, görüşlerdeki çeşitlilik artmasına karşın ve her ne kadar zıt bir noktada duruyorlarmış gibi görünseler de sahip oldukları ortak nokta pek değişmedi. Esasta teknolojik determinizmden türeyen bu ortak nokta, teknolojinin nötr fakat dönüştürücü bir özne veya adeta tanrı kudretinde bir şeytan olarak varsayılmasıdır. Bilindiği üzere, bu ele alışta belirli bir tarih ve toplum, onların belirli maddi koşulları ve sınıfsal-sosyal ilişkileri ve mücadeleleri teknoloji karşısında dışsaldır ya da başka bir ifadeyle teknoloji bunlardan soyutlanmış kendi kendinde bir varlıktır.
Kuşkusuz her teknolojinin kendine has bir yapısı, bu yapıya içkin mobilize edilen veya edilmeyen bir potansiyeli ve ayrıca bu özelliklerinin bütünü itibarıyla bir evrime/ilerlemeye, dolayısıyla bir tarihe tekabül edişi söz konusudur. Bu gerçeklik ama, o teknolojinin kendi başınalığını değil, aksine, içinde koşullandığı, serpilip geliştiği maddi ve toplumsal ilişkileri işaret etmektedir. Nitekim toplumsal ilişkilerde ve yaşamda etkin olmuş her teknoloji sadece belirli maddi, sosyal ihtiyaca ya da amaca tekabül etmemiş, aynı zamanda o toplumdaki sınıf mücadelelerinin konusu olmuştur. Aynı hususlar YZ teknolojisinin kendisi ve onunla ilgili gelişen furya için de geçerlidir.
Eğer teknoloji, ilgili ekonomik toplumsal formasyondan bağımsız değerlendirilemiyorsa, o zaman bu gerçek, YZ’nin sosyalist bir toplumda bugünkünden farklı bir amaç ve biçimde kullanılabileceği anlamına gelmektedir. Açıktır ki, bu teknoloji sosyalist bir ekonomi ve toplum için yeni imkanlar sunmaktadır.
Yapay Zekâ Nedir, Ne Değildir?
Fakat bu konuyu ele almadan önce, YZ teknolojisinin özgünlüğü ve mimarisi hakkında kabaca da olsa bazı hususları belirtmek gerekir. YZ kavramının kendisi ve o bağlamda kullanılan “yapay sinir ağları”, “makine öğrenme” ya da “derin öğrenme” gibi tanımlamalar aslında yanıltıcı. Bu tür antropomorfist (insan biçimci) tanımlamalarla YZ’nin, insan beyninin çalışma tarzını ve ağ örgüsünü taklit ederek, başta zekâ olmak üzere bilişsel yeteneklerini icra edeceği (ya da ettiği) söylenmektedir. Oysa ortada reel anlamda ne bir zekâ ne düşünme ne de sinir ağları var. Karşımızda daha ziyade, kullanılan verilerdeki statik yapıları, arzulanan yeni çıktıları elde edecek bir şekilde yeniden biçimlendiren bir sistem var. Burada bir “anlama”dan çok, “öğrenilen” olasılık örüntülerinin yapay yanıtlara dönüştürülmesi söz konusudur. İnsandaki zekâ ama, sadece verileri işlemden geçirme veya örüntüleri ilişkilendirme kabiliyeti olmasa gerek. Zekâ; somut maddi ilişkiler içerisinde bulunan insanların sosyal pratiğinden, doğayı dönüştüren ve onun tarafından dönüştürülen emeğinden, ortak anlamları taşıyan ve ileten dilinden vb. türemektedir. İnsanın; bir öz bilince, bir ussallığa sahip olması, düşünmeyi düşünmesinin konusu yapabilmesi, dünyayı ve onun içinde kendini bilmesinin tarihsel şekillendirilmiş olması vb. hususlar da bir tarafa. YZ’da bunların hiçbirisi yoktur.
İki tanım örneğiyle ifade etmek gerekirse: YZ; “doğal sistemlerin yapabildiği (zekice olsun veya olmasın) her bilişsel etkinliği (gerekirse bedenleri olan) yapay sistemlere, daha da yüksek başarım düzeylerinde nasıl yaptırabileceğimizi inceleyen bilim dalıdır.”[2] Veya: “YZ oldukça basit bir şekilde, bilgisayarlara zihinlerin yaptığı türden şeyler yaptırma pratiğidir.”[3] Bu yaptırma ama, esas olarak, geçmiş insan emeğinin, deneyiminin ve dilinin veriler şeklinde soyut bir sıkıştırılmasından ibarettir. Ve bu, maddi yaşam ve doğanın gerçek çelişkileriyle bir bağıntılılık, pratik olmaksızın, esasta mevcut olanın dijital yeniden üretimi olarak gerçekleşmektedir.[4] ChatGPT gibi büyük dil modelleriyle (LLM) ilgili yapılan bir eleştiride söylendiği üzere, YZ’ler aslında “stokastik papağanlar”dır.[5] Bir papağan gibi verdikleri yanıtları anlamadıkları gibi, eğitildikleri verilerdeki hâkim sınıfının görüşlerini, ideolojisindeki ırkçılığı, cinsiyetçiliği vb. yeniden üretmektedir. Gelişkinliğinin şu aşamasında da insanlık tarihinin yalnızca sınırlı bir döneminin bilgisini aktarmaktadır.
Bilginin giderek biçimlendirilmiş, makinelerce işlemden geçirilebilir hale getirilmiş veri birimlerine çevrilerek standartlaştırılması çerçevesinde her ne kadar YZ teknolojisi ya da teknolojilerinden söz ediliyorsa da, karşımızdaki teknolojinin; elektronik, mikro-elektronik, yarı-iletkenler, çipler ve entegre devreleri, bilgisayar, internet ağı, devasa büyük veri yığını (Big Data) vb., kısacası en son haliyle dijitalleşmeye dayanan bilgi ve iletişim teknolojisine entegre bir teknoloji olduğu vurgulanmalıdır. Şöyle de ifade edilebilir: YZ, dijital teknolojinin algoritma ve veriler temelinde çalışan özel bir boyutudur. Yani YZ, kendi başına bir teknoloji olmayıp ancak belirtilen teknik temel ve bağlamda teknolojik bir özgünlük kazanmaktadır. Örneğin YZ algoritmaları açısından dijital büyük verilerin işlevsel olabilmesi için yüksek performanslı çipler, işlemciler ve depolama birimleri gerekmektedir. Bunlarsız YZ teknolojisinin temel esprisini mümkün kılan olağanüstü hesaplama hızı mümkün olamazdı. Bu tür oldukça gelişkin temel donanım bileşenleri (hardware) ise, çeşitli nadir ve değerli hammaddelerin sofistike üretim süreçlerinden geçerek üretilmesini gerekli kılmaktadır. Hız ayrıca çok büyük enerji (elektrik) ve su kullanımını gerektirmektedir. Açıktır ki, teknik altyapısı, mimarisi ve faaliyeti bu denli geniş bir yelpazeye dayanan bir teknolojiye her ülke veya her şirket sahip olamaz. Bu bakımdan YZ görünürde herkese açıkmış gibi olsa da bağlamı ve altyapısı itibarıyla son derece tekelci bir teknolojidir. Ve sanırız bu alandaki tekelleşmenin olağanüstü olduğu, başta ABD olmak üzere, birkaç teknoloji tekelinin borusunun öttüğünü belirtmeye gerek yoktur.
Kuşkusuz YZ, olasılıkları hızlı hesaplama ve örüntüler üzerinden bilişsel çıkarsamalarda bulunma özellikleriyle, bilgi/iletişim teknolojisinde yeni bir aşamayı temsil etmektedir. İşin bir yanı buyken, diğer yanı YZ’nin kendi teknolojik özgünlüğünün oluşmasının gereklerinin geniş bir alanı kapsaması ve dolayısıyla geniş bir alanda (kısmen şimdiden görünen) tahribata yol açma potansiyelinin bulunmasıdır. Maddi ilişkilerdeki bağlamlılığın, özellikle mikro-elektronik ve dijital teknolojideki gelişmeler sonucu dijital ortama aktarma imkânın doğması, dahası bugün sanayinin teknik temelinin dijital teknolojiler olmaksızın işlerliğini koruyamaz bir halde olması, YZ’nin hem önemli bir olanak hem de büyük bir tehlike arz etmesi anlamına gelmektedir. Bilgiye ulaşımı kolaylaştırması, belirli bilişsel işlemleri üstlenebilmesi, zaman kaybına neden olan ama olmazsa olmaz bazı işleri yapabilmesi, çok çeşitli konu ve alanda model ve taslaklar oluşturabilmesi, bağlamlılıklar ve örüntüler tespit edebilmesi vb. özelliği itibarıyla büyük bir kolaylaştırıcı ve özellikle zaman kazandırıcıdır.
Diğer taraftan ama, her bir alanda kendinden beklenen verimi sağlayabilmesi için sadece bilgiyi nesneleştirip standartlaştırmamakta, yani bilginin öznelliğini tahrip etmemekte ve dolayısıyla emeğin yabancılaşmasını bir de bu bakımdan derinleştirmemekte, aynı zamanda yapısı gereği bilgide totaliteye meyletmektedir. Bu eğilim sadece dijital ortama aktarılmış verilerin tümünü kapsamada değil, üretim sürecinde de belirmektedir. Kapitalist üretim tarzında emeğin zihinsel gücünü (bilgisi ve tecrübesi) kullanma yeni değil kuşkusuz (örneğin Taylorizm).[6] Dijitalleşme, internet ve YZ teknolojileriyle değişen, tekil ya da bir grup emek gücünün bilgisinin yerini genel olarak biriktirilmiş süreç bilgisinin almasıdır. Burada emek süreci hakkındaki bilginin ölçümü ve değerlendirilmesi ve buna bağlı olarak yönlendirilmesi giderek dijital ağlara bağlı otomasyon mekanizmaları tarafından üstlenilmektedir. Canlı emek sömürüsüne dayanan kapitalist üretim tarzında genel üretimde tam otomasyon mümkün olmamakla birlikte, emek sürecinin belirli aşamalarının verilerinin belirtilen yolla merkezileştirilebilmesi mümkündür. Ve bunun mümkün olduğu her yerde de (örneğin Amazon ya da Walmart’ta olduğu gibi) emekçiler, dijital olarak yönlendirilen ve işlenen süreçlerin duyusal-motorik eklentisi haline getirilmektedir.
Bugün dijital ortama aktarılmış ekonomik, sosyal ve kültürel yaşama dair devasa veriler[7], şu ya da bu teknoloji tekelinin, sözünü etmeye değer herhangi bir toplumsal/kamusal kontrol mekanizması olmaksızın ürettiği ve çıkarları temelinde şekillendirdiği algoritmaların etkinlik alanı durumundadır! Elbette; özellikle ABD’li teknoloji tekellerin bazı sözcülerinin propaganda ettiği trans-hümanizme dair “teknolojik tekillik” (Singularity), yani kendi kendini sonsuzca geliştirip düzelten, insanın zekâsını ve denetimini aşan “süper YZ” (ASI) üzerine pek çok spekülatif savlar tartışılabilir, ancak, bunun mümkün olmasının önündeki fiziki ve ekonomik sınırlar bir tarafa, asıl üzerinde durulması gereken, dijital altyapı, veri ve bilgideki bugünkü olağanüstü tekelciliğinin arz ettiği ve insanların özel yaşamından sosyal konumlarına kadar uzanan çok yönlü tahribat ve tehlikelerdir. Tehlikeler arasında, YZ’nin kapitalist devletin başta ordu olmak üzere güvenlik ve istihbarat aygıtının hizmetine sunulması, bu yolla özellikle siber ve otonom silah sistemlerinin geliştirilmesi özel bir yere sahiptir.[8]
Dijital ve YZ teknolojilerinin sermaye sınıfı açısından önem arz eden diğer bir boyutu da ideolojik ve kültürel hegemonyayı pekiştirme işlevleridir. Bu bakımdan YZ, sadece teknik anlamda yönlendirici değil, ideolojik açıdan da tam bir güdümleme teknolojisidir. Egemen sınıflara; gerçeği bozuşturma, çarpıtma, yalan ve demagojiyi yayma, yanılsama üretme ve manipüle etme vb. olanakları tarihte görülmemiş düzeyde sunduğu gibi, sanal aleme bağlama, yabancılaşmayı derinleştirmede de eşsiz işlevlere sahiptir. Bu tür ideolojik işlevlerin araçları haline getirilebilen bu teknolojilerin, insanların sosyal ilişkilerine, iletişim başta olmak üzere kültürel yaşamı ve yaratımına etkileri gibi hususları konumuz olmadığı için geçiyoruz. Aynı şekilde üzerinde durmadığımız ama önemi daha az olmayan diğer bir husus da günlük yaşamın teknolojileri olarak bunların, başta gençler olmak üzere insanın bilişsel, özellikle de soyutlama yeteneği üzerindeki tahripkâr etkileridir.[9] Rekabete dayalı ve eğitimi sermayenin ihtiyaçları temelinde düzenleyen kapitalist bir toplumda YZ’nin bu konulardaki “yan etkilerini” ciddi anlamda telafi edecek tedbirlerin kendiliğinden alınması beklenemez. Gerek bu tedbirlerin alınması, gerekse YZ’nın egemen sınıf için yerine getirdiği ideolojik işlevlerin etkisinin sınırlanması ancak mücadeleler sonucu sağlanabilir.
Dijital Bir Makine Olarak Yapay Zekâ
Teknoloji fetişizminde, teknolojiyi ortaya çıktığı ve uygulandığı verili üretim tarzından, daha doğrusu ekonomik toplumsal formasyondan soyutlayarak ele alışta, genel anlamda teknolojinin, örneğin üretim-tüketim gibi, toplumsal üretimde bir sabit teşkil etmesinin de bir rolü vardır kuşkusuz. Nitekim teknoloji sadece kapitalizmde mevcut değildir. Ama nasıl ki üretim tarzına göre ne tür bir toplumsal formasyonda bulunulduğu değişiyorsa, teknolojinin kendisi, gelişimi ve biçimlenişi de ona göre değişmektedir.
Teknoloji fetişizminin kapitalizmde yaygın olması, onu besleyen daha somut bir gerçekliğin kapitalist üretim tarzına özgü olmasındandır. Marx bu gerçekliği şöyle ifade eder: “Modern sanayi, bir üretim sürecinin mevcut biçimini hiçbir zaman kesin bir biçim olarak görmez ve böyle ele almaz. İşte bu nedenle, önceki tüm üretim tarzlarının özleri açısından tutucu olmasına karşın onun teknik temeli devrimcidir. Makineler, kimyasal süreçler ve diğer yöntemler aracılığıyla, sürekli olarak, üretimin teknik temeli ile birlikte işçilerin işlevlerini ve emek sürecinin toplumsal bileşimlerini değişikliğe uğratır.”[10]
Modern sanayinin teknik temelini devrimci kılan, kapitalist üretim tarzının, sermaye birikiminin kaynağı olarak artı-değerin üretimine kattığı farklılıktır. Marx’ın ortaya çıkardığı üzere, kapitalist üretim tarzında, mutlak artı-değer sürekli mevcut olmasına karşın, onun asıl özgünlüğü göreli artı-değer üretimidir. Bunun temel kaldıracı da emeğin üretkenliğini artırmaktır. Emeğin üretkenliğindeki yükselmeden Marx, “emek sürecinde meydana gelen ve bir metanın üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı kısaltan bir değişikliği, yani belli bir emek miktarının daha büyük bir miktarda kullanım değeri üretme gücünü kazanmasını” anlamaktadır.[11]
Kapitalizmde üretici güçlerin geliştirilmesi kendi başına bir amaç değildir. Marx’ın ifadesiyle, “kapitalist üretim tarzında emeğin üretkenliğindeki gelişmenin amacı, iş gününün, işçinin kendisi için çalışmak zorunda olduğu kısmını kısaltmaktır, ki böylece işçinin kapitalist için karşılıksız olarak çalışacağı iş gününün geriye kalan kısmı uzayabilsin.”[12]
Kuşkusuz emeğin üretkenliğinin artışını belirleyen pek çok faktör vardır[13], ancak burada en önemlisinin (“bilimin gelişme düzeyi ve teknolojik kullanılabilirliği”ne bağlı olarak) makineler olduğu açıktır. Kapitalist üretim açısından teknolojik buluş ve yeni teknik imkanların üretime uygulanışı, doğrudan bunların emeğin üretkenliğine katkısı veya etkisine bağlıdır. Kapitalizmde “bundan dolayı, makinenin sağladığı üretkenliğin derecesi, yerini makineye bırakan insan emek gücünün miktarı ile ölçülür.”[14] Dolayısıyla sermaye için makine kullanımda esas olan kriter, “makinenin değeri ile makinenin yerine geçtiği emek gücünün değeri arasındaki fark”tır.[15]
Sermaye daha gelişkin makineleri veya yeni teknolojik buluşları üretim sürecinde kullanıp kullanmayacağını bu fark hesabına göre kararlaştırır. Öyleyse şu ya da bu teknolojik buluş ya da teknik olanağın mevcut olması değil esas olan. Esas olan, onları kullanmanın maliyeti, daha doğrusu artı-değer üretimini artırıp artırmayacağıdır. Makinenin bu kullanımı, aynı zamanda; kapitalizmde teknolojik olanakların toplumsal açıdan ne denli çapsız bir amaç tarafından sınırlandığını, dolayısıyla önemli bir üretken güç olarak bilim ve teknolojinin gelişiminin ve toplum yararına kullanılmasının koşullarının tahrip edildiğini ve bunu yapmakla bu üretken gücün potansiyeli ile fiiliyatı arasındaki uçurumu büyüttüğünü göstermektedir.
Marx Kapital’de bu bakımdan çok çarpıcı örnekler vermektedir. Önce “emek gününün gerekli emeğe ve artık emeğe bölünüşü[nün] değişik ülkelerde farklı” olduğuna dikkat çeker. Ya da “aynı ülkede farklı dönemlerde veya aynı dönemde farklı iş kollarında başkalık gösterdiği”ni belirtir. Dahası, “işçinin gerçek ücreti[nin] kâh işçinin emek gücünün değerinin altına düştüğü kâh üstüne” çıkabildiğini söyler. Bu gibi hususlar nedeniyle, “makinenin fiyatı ile yerine geçeceği emek gücünün fiyatı arasındaki fark değişebilir”. Ve bu bakımdan şu ilginç duruma dikkat çeker: “Bundan dolayı, günümüzde İngiltere’de, sadece Kuzey Amerika’da kullanılan makineler icat ediliyor; tıpkı 16. ve 17. yüzyılda Almanya’da sadece Hollanda’da kullanılan makinelerin icat edilmiş ve 18. yüzyıldaki bazı Fransız buluşlarından sadece İngiltere’de yararlanılmış olması gibi. Daha erken gelişmiş ülkelerde, bazı iş kollarında kullanıldıkları zaman, makinelerin kendileri ekonominin diğer kollarında öyle bir emek fazlası (Ricardo buna redundancy of labour der) yaratırlar ki, ücretlerin emek gücünün değeri altına düşmesi buralarda makine kullanımını önler ve kârı kullanılan emeğin azalmasından değil, karşılığı ödenen emeğin azalmasından doğan kapitalist için bu kullanımı gereksiz, pek çok durumda da olanaksız kılar.”[16]
Marx bunun tersi duruma da dikkat çeker: “İşçi sınıfının giderek büyüyen başkaldırısı, devleti, iş gününü zorla kısaltmak ve ilk önce gerçek anlamdaki fabrikalarda normal iş gününü yasal iş günü haline getirmek zorunda bırakır bırakmaz ve bunun ürünü olarak artık değer üretimini iş gününü uzatarak artırmanın yolları kesinlikle tıkanınca, sermaye, o andan itibaren, bütün gücüyle ve bilinciyle, makine sisteminin gelişmesini gittikçe daha fazla hızlandırarak, göreli artık değer üretmeye koyuldu.”[17]
Marx’ın burada dikkat çektiği bağlam değişmemiştir. Mesela bilinmektedir ki, son 30 yılda, “neoliberalizm” diye ifade edilen ve özü sermayenin işçi sınıfına genel bir saldırıyı (başarıyla) gerçekleştirmesi olan dönemde, ileri kapitalist ülkelerdeki yatırımlarda ciddi bir ivmelenme gerçekleşmedi; ne üretkenlik artışında ciddi bir sıçrama oldu, ne de pahalı yeni sınai teknolojilerinde büyük yatırımlara gidildi. Oysa tam da bu dönemde sermayenin birikiminde büyük artışlar gerçekleşti. Ve sermaye sınai teknolojilerine yatırımını artırmak yerine, öncesine göre çok daha fazla devlet tahvillerine, hisselere yöneldi, ya da başka şirketleri yutma girişimlerini artırdı, yanı sıra da bol kepçeden kendi hissedarlarına temettü dağıttı vb. Ancak bu dönemin diğer bir özelliği daha vardı: İleri kapitalist ülkelerdeki işçilerin reel ücretlerinde ciddi gerilemeler gerçekleşti, yani emek gücünün değeri artan oranda farklı yol ve yöntemlerle (emek sürecini yeniden örgütleyerek, esnek çalışma dayatarak, sendikasızlaştırıp emeğin pazarlık gücünü zayıflatarak vb.) düşürüldü. Yanı sıra da özellikle sağlıktan eğitime uzanan özelleştirmelerle sermaye için yeni değerlenme alanları açılarak, ücretlerin görece düşük olduğu hizmet sektörü büyüdü. Bu korelasyon bir tesadüf olmasa gerek!
Marx’a göre fiziki yönüyle sabit sermaye sürekli değişim geçirmekte- aletten başlayıp basit makine üzerinden “makineler sistemine”. Bu yönüyle dijital makine olarak YZ, bu değişimin güncel bir şeklidir. Bu durumda, makinenin; kapitalist üretim tarzında emeğin yoğunlaştırılması ve gerekli emek zamanı kısaltmak suretiyle artı değeri artırmaya hizmet ettiği bir gerçekse ve yine YZ’nin da algoritmalarla çalışan dijital bir makine olduğu göz önünde bulundurulursa, o zaman bugün YZ’nin asıl olarak; bir taraftan genel olarak emek gücünü daha vasıfsız kılarak değerini düşürmede ve ayrıca emek üzerinde sermayenin denetimini artırarak emeği yoğunlaştırma ve iş yükünü büyütmede (bkz. dosyadaki “Yapay Zekâ, Dijital Teknolojiler ve Emek Denetimi” başlıklı makaleye), diğer taraftan üretilen artı değerin realize edilmesi hızını artırmada (örneğin dijital platformlar aracılığıyla sermayenin dolaşım zamanının kısaltmasında) anlam kazanması şaşırtıcı olmasa gerek. Dolayısıyla belirtilen yönüyle dijitalleşme ve YZ, sabit sermayenin süregelen başkalaşımının bu sefer bilginin kapsanması, depolanması ve değerlendirilmesiyle karakterize olması halidir. Kısacası değişen, aslında sermayenin emeği sömürme yöntemleri, bunu örgütleme teknikleri ve kârını realize etme imkanlarıdır. Kuşkusuz sermaye açısından bu yeni imkânlar gerek kriz zamanlarında gerekse kâr oranlarının düşme eğilimi yasasının sınırlayıcı etkilerini aşmada işini görece rahatlatmaktadır.
Yukarda Marx’tan yapılan alıntılarda dikkat çekilen hususlar, aynı zamanda, YZ’nin an itibarıyla çeşitli sektörlerde farklı boyutlarda kullanıldığına ve örneğin emeğin üretkenliğini artırmada kullanılan bir araç olarak etkisinin sektörlere göre oldukça farklılaşmasına da açıklık getirmektedir. Örneğin YZ emeğin üretkenliği bakımından dijital platformlarda çok daha işlevli iken, aynı şey aynı düzeyde sınai üretim açısından söylenemez. YZ’nin şu aşamada sınai üretimdeki mevcut verimliliğe yaptığı katkılar sınırlı kalmaktadır. Açıktır ki, bunun YZ teknolojisinin yapısından ziyade, sanayi sermayesinin yükselmiş olan organik bileşiminin kâr oranlarına etkisiyle alakası vardır.
Bu bağlamda altı çizilmesi gereken nokta, makinelerin, Marx’ın vurguladığı üzere, artı değer üretmediği, yalnızca içerdiği değeri ürüne peyderpey aktardığıdır. Bu nokta önemli, zira gerek robotlar ve gerekse YZ bağlamında gündeme getirilen fantastik görüşlerin ayaklarının yere basmadığı, kapitalist üretimin amacının sermaye birikimini artırmak olduğu, dolayısıyla canlı emeği sömürmeden ve yalnızca ölü emekle (makinalarla, dolayısıyla robotlarla da) artı-değerin üretimini gerçekleştiremeyeceğini anlaşılır kılmaktadır. Bu, emeğin üretken gücünü makinelerle artırmak zorunda olan, fakat ancak canlı emeği sömürerek artı değer elde edebilen sermayenin kendi kendisiyle çelişmesinin kaçınılmaz bir sonucudur.
Yapay Zekâ ve Mazide Kalmayan Bir Tartışma
Kuşkusuz YZ teknolojilerinde son söz söylenmiş değil. YZ’nin “makine öğrenme”, “büyük dil modelleri” ve “üretken yapay zekâ” gibi teknolojilerine yenileri eklenebilir, mevcut olanların ise zayıflıkları giderilebilir. Bu konularda tekeller ve devletler arasında çetin bir rekabet olduğu malum. Dolayısıyla makine ve YZ’ye dair vurguladığımız hususlar, bu alanda teknolojik ilerlemenin olmayacağı anlamına gelmemekte, ancak, teknolojinin kendisinin, yani ilerlemesinin ve kullanımının kapitalist üretim tarzından kaynaklanan sınırlanmaları olduğunu, ilerlemesinin ve uygulanmasının dar bir amaca (azami kâr elde etmeye) koşullandırıldığını, bunun ise özellikle emekçi kitlelerinin iş yaşamında belirtilen olumsuz sonuçlara yol açtığını ifade etmektedir.
Toplumsal üretimin dar bir amaca koşullandırılmış olması, genel olarak teknolojinin, özel olarak makinelerin kullanımı bakımından kapitalist ve sosyalist üretim tarzları arasında önemli farklılıkları beraberinde getirir. Yukarda makinelerin kullanımıyla ilgili yaptığımız alıntıda Marx’ın, sermaye için makine kullanımda esas olan kriterin, “makinenin değeri ile makinenin yerine geçtiği emek gücünün değeri arasındaki fark” olduğunu belirttiğini gördük. Bunu ifade ettiği cümlenin hem birinci kısmında hem de bir öncesinde, bir başka önemli noktaya daha değinir: “Yalnızca ürünü ucuzlatma aracı olarak bakılırsa, makine kullanımı şu biçimde sınırlanır: makinenin yapımı için harcanan emek, bunun kullanımı ile yol verilen emekten daha az olmalıdır. Ancak, sermaye için kullanım sınırları daha dardır. Sermayenin karşılığını ödediği şey harcanan emek değil, kullanılan emek gücünün değeri olduğu için, makine kullanımı, sermaye için, makinenin değeri ile makinenin yerine geçtiği emek gücünün değeri arasındaki farkla sınırlanır.”[18]
Yani, “makinenin üretimi için gerekli emek miktarı ile makinenin yerini aldığı emeğin toplam miktarı arasındaki fark aynı kalsa bile, makinenin fiyatı ile yerine geçeceği emek gücünün fiyatı arasındaki fark değişebilir.”[19] (Kârını artırmak ve rekabetin çetin yasalarıyla baş etmek zorunda olan kapitalist haliyle bu fiyat farkına bakar.) Marx tam da bu farka dikkat çektiği yerde şu dipnotu düşer: “Bundan dolayı komünist bir toplumda makinelerin kullanım alanı burjuva toplumundakinden tümüyle farklı olurdu.”[20]
Görüldüğü üzere, teknoloji (onun kullanımı da) ve ekonomik toplumsal formasyon arasındaki ilişkisellik yine karşımıza çıkıyor: Komünist (ve onun birinci aşaması olarak sosyalist) bir toplumda, teknolojiyi geliştirme ve kullanmanın kapitalist üretim tarzındaki sınırlanmaları bulunmuyor, çünkü üretimin amacı üretim araçlarını mülkiyetine geçiren bir avuç kapitalisti zengin etmek değil, toplumun gereksinimlerini karşılamaktır. Eğer vülger burjuva demagoglar dikkate alınmazsa bu temel farkı dost da düşman da reddedememektedir.
Tartışma ama başka bir noktadan çıkmaktadır. O da planlı bir sosyalist ekonominin başarılı olamayacağı, zira kapitalizmde özellikle “serbest pazar” ve fiyatların ekonominin işleyişinde gördüğü işlevleri sosyalist bir ekonominin yerine getiremeyeceği, bu işlevleri merkezi bir planlanmayla yapmak suretiyle ekonominin kendi iç dengelerini bozan bir “kumanda ekonomisi” yaratacağı iddiasıdır. Bu iddiaların esin kaynağı; geçtiğimiz yüzyılın 20’li yıllarından itibaren “İktisadî Hesaplama Tartışması” ya da “Sosyalist Hesaplama Tartışması” adı altında başlayan ve burjuva ekonomistlerinin bugün bile sosyalist bir ekonomiye karşı kullandıkları en temel argümanların ileri sürüldüğü tartışmalardır.
Onlarca yıl süren bu önemli tartışmayı burada ele alacak değiliz, bu başka bir yazıyı gerekli kılmaktadır. Yine de bu tartışmayı kısaca özetlemekte fayda var, zira dijitalleşme ve YZ teknolojilerinin sosyalist bir ekonominin bazı sorunlarını çözmede sunabileceği katkılar, aynı zamanda bu tartışmanın ana argümanını çürüten özellikler taşımaktadır.
“Avusturya Okulu”nun kurucularından Ludwig von Mises’in başlattığı, öğrencisi ve sonradan “neoliberalizm”in teorisyeni olarak ün yapan Friedrich August von Hayek’in sürdürdüğü bu tartışmada savundukları temel tezlerin başında Mises’in şu argümanı gelmekteydi: Ekonomik bakımdan rasyonel kararlar, fiyatları ön koşar. Fiyatlar ise, pazar mekanizmasının etkinliğini, pazarsa üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti şart kılar. Oysa fiyat mekanizmasının olmadığı bir yerde mal ve hizmetlerin de fiyatları bilinemez, dolayısıyla rasyonel bir hesaplama da yapılamaz. Hayek, argümandaki zayıflığı (‚fiyatlar rasyonel kararları olanaklı kılar ama, neden zorunlu olsunlar ki?‘) fark ederek bunu şöyle gidermeye çalıştı: Muktedir bir aktör, fiyatlar olmaksızın da rasyonel kararlar alabilir, ancak pazardaki “insan zihninin kusurları”yla hareket eden gerçek aktör, yönünü bilmek için fiyatlara ihtiyaç duyacaktır.[21] Fiyatlardan edinilen bilginin, sosyalist bir ekonomide tek elde toplanamayacağından Merkezi Planlama Kurulu fiyatlandırma meselesinde ciddi sorunlarla karşılaşacaktır. Zira bilgi, piyasada dağılmış durumda, fiyatları saptanacak ürünler tespit edilse ve arz-talep denklemini oluşturmak için gerekli bilgi piyasadan toplansa bile, bu sorunu çözmeyecektir, nitekim pazardaki arz-talep durumu sürekli değiştiğinden bunların bilgisi de değişecektir, yani belirli bir zamanda toplanan bilgiyi bu akışkanlık geçersiz kılacaktır.
Bu tartışmada ileri sürdükleri argümanlar, Marksist ekonomistlerin yaptığı etkin itirazların yanı sıra, SB’deki sosyalist inşanın o yıllarda hız kazanması ve 1929 genel bunalımının kapitalist dünyayı sarsmasıyla birlikte etkisini yitirdiği için bazı değişimler geçirdi. Ama asıl yönü değişmedi, yani sosyalizmde serbest pazarın olmaması, daha doğrusu “üretim malları” ve üretim faktörleri için bir piyasanın bulunmaması dolayısıyla, bu şeylerin değerinin nesnel olarak belirlenemeyeceği, fakat pazar süreci dolayımıyla böyle bir belirlemenin olmaması neticesinde giderlerin de (bir veri olarak) bir anlamının kalmayacağı ve bu nedenle anlamlı bir iktisadi hesabın mümkün olmayacağı tezi korundu.
Başta İngiliz ekonomist Maurice Dobb olmak üzere Marksist ekonomistler çeşitli evreler geçiren bu tartışmada esas olarak şu fikri savundular: Merkezi planlamadan vazgeçmeden ve piyasa sosyalizminin teorisyenlerinden Oskar Lange ve benzerlerinin pazar ve planlamaya dair yaratılan ikilemden hareketle getirdikleri uzlaşı formülünün önünü açtığı olası bozuşturmalara da meydan vermeden, sosyalist bir ekonomide rasyonel bir hesaplama yapmak mümkündür. Dobb; Mises Okulu’nun bu tartışmada sosyalist bir ekonominin aslında çok daha fazla önem arz eden hususlarını (değişen üretim ilişkileri, üretim, üretkenlik vb.) gölgelediğini, üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyetle rasyonel iktisadi hesaplama arasında temelli bir bağdaşmazlık olduğunu tamamıyla apriori bir argümanla iddia ettiğini, fakat tartışma boyunca bu argümanın açık bir şekilde çürütüldüğünü pek çok makalesinde dile getirdi. Mises Okulu’nun apriori argümanın bağdaşmaz gördüğünün aslında teknik bir sorundan ibaret olduğu, bu soruna Marx ve Engels’in dikkat çektiğini ve çözümünün merkezi planlamanın örgütlenmesini gelişkin kılmaya ve teknik tedbirlere bağlı olduğunu belirtti.[22] Başka bir ifadeyle, tartışma aslında neticelendiğinden sönümlenmişti.
Fakat bilindiği üzre, liberal ekonomistler Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Mises Okulu’nun zamanında çürütülen bu argümanlarını bu sefer daha gür bir sesle gündeme getirdiler, üstelik bu kez modern revizyonizminin sosyalizme verdiği tahribatları argümanlarının su götürmez kanıtları olarak göstererek. Oysa modern revizyonizminin sosyalist ekonomide yarattığı tahribat, başka şeylerin yanı sıra, tam da Mises Okulu’nun teorik temelini veri alarak yöneldiği ekonomik “reformlar”ın bir sonucuydu!
Mises ve Hayek’in tezlerini üzerine bina ettikleri ve Marx’ın da yeri geldiğince alay ettiği ön kabullere (piyasanın görünmeyen eli, serbest piyasa mekanizmaları ve aktörleri vb.) konumuzu dağıtmamak için burada değinmeyip sadece şunu belirtelim: Bir kere, “dağınık bilgi” karşısında fiyatın rolüne dair tezleri tekelci kapitalizmle uyuşmuyor. Fiyatlar artık “serbest pazar”a göre belirlenmiyor. Tekellerin fiyat diktesi ortadadır. Serbest piyasadaki “dağınık bilgi”nin kaynakların dağılımını rasyonel düzenlediği iddiası da günümüzün gelir uçurumları, konut ve sağlıktaki açıklar, çürüyen altyapılar vb. vb. gerçeği karşısında kof bir iddiadan ibarettir. Planlamaya gelince, bu, tabiri caizse günümüz tekelci kapitalizminin diğer “görünmeyen eli”dir. Ve bu bir rastlantı değildir, zira ekonomik faaliyetin ölçeği büyüyerek üretim tekellerde yoğunlaşıp merkezileştikçe ve üretim böylece aslında toplumsallaştıkça, planlama bir zorunluluk haline gelmektedir. Bugün tekeller, hem tekel içi geniş çaplı planlamalar yapmakta, hem de ana şirket olarak tekelin uluslararası ölçekte kendine bağlı şirketleri arasındaki mal, hizmet vb. hususlar için transfer fiyatları belirlemektedir, üstelik bu hesaplama fiyatları aktüel pazar fiyatına göre de düzenlememekte olup örneğin verimliliği planlama ögeleri olarak işlev görmektedir.
Tekelci kapitalist planlamanın kendi kendisiyle çelişkisi, bu planlamanın; üretim araçlarının özel mülkiyetinden kaynaklanan ve ekonominin geneline sirayet eden anarşi ve rekabete rağmen, daha doğrusu bizzat bu anarşi ve rekabet dolayısıyla yapılmasıdır. Her bir tekel, üretimin geneline hükmeden bu anarşi/rekabet ortamında kendi eylemini planlayarak, yani tahribatından yalnızca kendini korumaya çalışırken, aslında bu anarşiyi daha da büyütmektedir. Üretimin kâr amaçlı olması ve ürünlerin değişiminin kullanım değerine değil de değere dayanmasından doğan ve tekil planlamayla giderilemeyen çelişki ve yetersizlikleri aşmayı ise hükümetlerine ve merkez bankalarına havale etmektedir. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldıran, üretimi değişim değeri için yapmayan, yani insanlar arası ilişkiyi (dolayısıyla üretimin toplumsallığını) değer ve piyasa üzerinden dolanarak deneyimlemeyen sosyalist bir ekonomideki planlamanın bu tür çelişkilerinin olmayacağı açık olsa gerek. Zira sosyalizmdeki merkezi planlama, üretimin toplumsal karakterine rağmen değil, aksine bu karakterinin bir gereği olarak yapılmaktadır.
Şüphesiz sosyalist bir ekonominin inşasının ve gelişmesinin asıl sorunları teknik değildir. İşçi sınıfının ve emekçilerin yeni üretim ilişkilerinin onlardan talep ettiği bilinç ve kültürel düzeyi yükseltme çabasında ısrar etmesi, üretici güçlerin bu ilişkilerle uyumlu bir gelişkinlik ve verimlilik seviyesine kavuşturulması ve buna hizmet edecek politik ve ekonomik kararların oluşumu, takibi ve denetiminin örgütsel ve siyasal boyutlarının devam eden sınıf mücadelelerinden doğan meydan okumalara bağlı olarak sürekli gözden geçirilip yenilenmesi vb. esas yönleri bulunmaktadır. Bununla birlikte ama, bilim ve teknolojideki ilerlemeleri kullanıp değerlendirmede kapitalist üretim tarzının sınırlanmalarından azade bir toplumsal sistem olarak sosyalizmin, bilim ve teknolojiyi, tam da önceki cümlede ifade edilen hususlarda başarıyla yol almak bakımından ilerletmeye ve ondan üretici bir güç olarak faydalanmaya gereksinimi vardır. Dijital ve YZ teknolojileri örneğin sosyalizmde üretimin büyük ölçekte otomasyonu açısından muazzam yeni olanaklar sunmaktadır. Veya sosyalist planlamanın önceki deneyimlerinde karşılaşılan pek çok meydan okumaları aşma ve kaynakların dağılımının isabetliliğini artırma olanaklarını artırırken, değişimleri dijital geribildirim mekanizmalarıyla anında gözetme imkanlarını olağanüstü büyütmektedir. Kuşkusuz, yeni teknolojilerin özellikle de sosyalist planlamanın örgütlenme biçimlerinde ne gibi değişiklikleri mümkün ve gerekli kılacağını bugünden ayrıntılarıyla söylemek spekülatif olur. Fakat sosyalist ekonominin inşasının ve işleyişinin, başta üretici güçlerinin verimliliği olmak üzere pek çok sorununu çözmede yeni olanaklar sunduğu açıktır.
Bu açıdan bakıldığında ve günümüz bilim ve teknolojisinin sunduğu yeni imkanlar göz önünde bulundurulduğunda görünen o ki, Mises ve Hayek’in sosyalist bir ekonominin işleyemeyeceğine dair iddialarını temellendirdiği “dağınık bilgi” (tezlerinde fiyatın rolü bu bilgiyi aktarmasına bağlanmaktaydı) sorunu, teknik bir sorun olarak dijitalleşme ve YZ teknolojileriyle adeta “kendiliğinden” çözülmüş durumdadır. Hayek, kapitalizminin üstünlüğünü, “dağınık bilgi”yi pazar mekanizması aracılığıyla sağlamasına ve bu yolla kaynakların ve alternatif yatırımların dağılımını ve yönlendirilmesini verimli kılmasına dayandırmaktaydı. Fakat örneğin bugün Walmart ve Amazon’da kullanılan dijital ve YZ teknolojileri, pazarın dolayımlı bilgilerine gerek duymadan ve ondan çok daha verimli bir şekilde ister malzeme, ister tüketici, isterse tedarik zincirinin gereksinimleri olsun, neyin ne zaman gerekli olduğuna dair bütün bilgileri doğrudan ve saniyeler içinde sunmaktadır. Dahası Amazon, devasa veri analitiği ve yapay zekâ kullanarak talebi önceleyip siparişleri tahmin etmektedir.[23]
Yani üretici güçlerin bir ögesi olarak teknolojideki gelişme bizzat Hayek’in “dağınık bilgi” tezini anlamsız kılmaktadır. Öyleyse, yani kapitalizmin bu üstünlüğü kalmadıysa, pazar ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete ne gerek var? İhtiyaçlar ve değişime dair bilgileri anında ulaştıran teknolojiler karşısında, toplumsal üretimin planlamasının olanaksızlığını teorik olarak bile savunmanın herhangi bir zemini kaldı mı?
Elbette sosyalist bir toplum, kâr maksimizasyonuna, denetim ve gözetime göre eğitilmiş bugünkü dijital altyapı ve YZ teknolojilerini olduğu gibi kullanmayacaktır. Algoritmalardaki öncelikler ve işlevler toplumsal üretimin önceliklerine ve toplumun gereksinimlerine göre değiştirilecektir. Dahası, yeni algoritmalar geliştirilecektir. Böylelikle, sermaye ilişkisince şekillenmiş olan bu teknolojiler, emeğin ve toplumsal yaşamın karşısında teşkil ettiği bugünkü tahripkâr güce sahip olmayacak, aksine işçi ve emekçilerin kendilerini pek çok bakımdan geliştirmeleri için ihtiyaçları olan serbest zamanı büyütmenin kaldıraçlarına dönüştürüleceklerdir.
Elbette YZ teknolojilerinin kullanım şekline ve bundan türeyen toplumsal, sosyal ve kültürel sorunlara karşı mücadele gelecekteki bir sosyalist topluma havale edilemez. YZ teknolojilerinin oluşum ve kullanım alanları yelpazesinin genişliği, haliyle onların emeğin, toplumun alt sınıflarının ve halkların aleyhine kapitalistçe kullanımından doğan etkileri de büyütmektedir. Bu etkilere karşı mücadeleler giderek artmaktadır. Daha bu satırlar yazılırken Google ve Meta[24] çalışanlarının çeşitli protesto ve eylemlerinin haberleri çıktı.[25] Google’ın Pentagonla anlaşması üzerine şirketin İngiltere’deki çalışanları, sendikalaşma girişimlerini artırdılar ve şirketten iletişim sendikası CWU ile Unite sendikasını kendi ortak temsilcileri olarak tanımasını talep ettiler. Bu talebi, “Google’ın geliştirdiği YZ modellerinin, İsrail’in Filistinlere karşı soykırımında olduğu gibi, uluslararası hukuka aykırı kullanılmasına karşı” mücadelelerinin yakıcı kıldığını açıkladılar.[26] Öncesindeyse çeşitli ülkelerdeki Amazon işçilerinin aylarca süren mücadeleleri olmuştu.
Bu tepkiler ve mücadeleler de gösteriyor ki, başta ABD’deki “muhteşem 7”ler olmak üzere, yeni teknoloji şirketlerinin veriler ve iletişim altyapısında oluşturdukları tekel parçalanmak, YZ teknolojilerini araştırma ve uygulamalar, emekçi halkın çıkarlarını esas alan yasalarla düzenlemek ve çalışanlarının ve kamunun denetim haklarına dair yeni yasal düzenlemeler oluşturulmak, sermayenin işyerlerinde YZ’nin emek gücünü vasıfsızlaştırma ve emeğin üzerindeki boyunduruğu katmerleştirme, değerini düşürme ve işten atmaların gerekçesi kılma girişimlerine karşı sendikal mücadele ve örgütlülük geliştirilmek zorundadır. Elbette bu mücadele, teknolojiyi rekabet tanrısının yeryüzüne indirdiği bir doğa yasasıymış gibi ele alan sendikal çizgilere karşı itirazı örgütlemeyi de içermek durumundadır.
***
Gerek dijital teknolojiler ve onların arasında özel bir boyut olarak YZ, gerekse genom dizileme ve biyoteknoloji veya nanoteknoloji ya da yenilenebilir enerji teknolojileri vb., kısacası bilim ve teknolojideki, öncekileri bir tarafa, sadece son 30 yıldaki gelişmeler[27], toplumsal emeğin üretkenliğinin ilerlemesinde büyük adımları ifade etmektedirler. Ancak başta emekçiler olmak üzere bir bütün olarak toplumun payına bu ilerlemelerden ne düştüğüne, dahası yaşamını ne kadar iyileştirebildiğine bakıldığında, tablonun, olabileceklerin çok çok gerisinde şekillendiği görülmektedir. Toplumsal emeğin üretkenliğinin toplumsal yaşamın ve refahın iyileştirilmesine bu görece sınırlı, çarpık ve özellikle çalışma hayatındaki tahripkâr yansımasının temel nedeni, sermaye ilişkisi ve onun varlığının gerektirdiği uygulama ve dayatmalardır.
Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyine göre büyümüş olan bu orantısızlık ve bunun; süregelen açlık, yoksulluk, artan güvencesizlik, uzun ve yoğun çalışma saatleri ve stres, hak ve özgürlük kısıtlamaları, savaş ve çatışmalar, iklim krizi, çevre felaketleri gibi görüngü biçimleri, tekelci burjuvazinin sırf kendi birikimini büyütmekten başka bir hedefi olmayan egemenliğini korumak ve her ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak dürtüsünden ileri gelmektedir. Salt bu çapsız amaç için gelişmesini kamçıladığı toplumsal emeğin üretkenlik düzeyi bir taraftan onu ihya etmektedir. Ancak diğer taraftan, toplumun ezici çoğunluğu açısından yarattığı bu devasa orantısızlık, bu sömürücü sınıfın toplumsal yaşamın tüm yönleriyle insanileştirilmesinin önündeki en büyük engel olduğunu ortaya koymaktadır. Bu orantısızlığın bir yüzünde tahripkâr görüngü biçimlerindeki artış duruyorsa, diğer yüzünde, çözümünün yakıcılığını büyütmekle kalmayıp, sermaye ilişkisinin ortadan kaldırılmasını öngören sosyalist bir toplumun ön koşullarının da ne denli gelişmiş olduğunu göstermektedir.
Bu bakımdan dijital teknolojiler ve YZ, tekelci kapitalizmin emeğin üretkenliğini ve onun bir parçası olarak bilim ve teknolojiyi geliştirip geliştirmediğini değil (zira bu, onun büyük ölçekli üretim sürecinin olmazsa olmazıdır), toplumsal ve sosyal sorun ve çelişkilerin bu gelişmelere rağmen neden büyümeye devam ettiğinin sorusunun sorulmasının vesilesi yapılmak zorundadır.
- Bloomberg HT (2026) “Samsung tarihi kilometre taşına ulaştı: 1 trilyon dolar”, https://www.bloomberght.com/samsung-tarihi-kilometre-tasina-ulasti-1-trilyon-dolar-3776769 ↩
- Say, C. (2018) “50 Soruda Yapay Zeka”, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, İstanbul. ↩
- Jason Resnikoff’ın “İlerleme fikrine itiraz: Emeğin yapay zekayla imtihanı” başlıklı makalesinde geçen bu tanım, bu alanda otorite kabul edilen Margaret A. Boden’e ait. Bkz. Yapay Zekâ ve İşin Geleceği (2025), Hazırlayan Arif Koşar, Kor Yayınları, sf. 184. ↩
- Bu yeniden üretim elbette salt bir tekrardan ibaret değil. YZ teknolojilerin devasa hesaplama hızıyla çalışıyor olması, olağanüstü kısa bir sürede yeni keşiflerin yapılmasını da mümkün kılmaktadır. ↩
- Bender, E. M. vd. (2021) “On the Dangers of Stochastic Parrots: Can Language Models Be Too Big?”, In Proceedings of the 2021 ACM Conference on Fairness, Accountability, and Transparency (FAccT '21), Association for Computing Machinery, New York, NY, USA, 610–623. https://doi.org/10.1145/3442188.3445922 ↩
- Taylorizmin bedensel ve zihinsel emeği ayırması, standartlaştırması, hatta karşı karşıya getirmesinin ön koşulu, Taylor’un kendisinin de söylediği üzere, işçinin “geleneksel bilgisi”nin sistematik olarak kayıta geçirilmesidir. Bu bilgi ve tecrübenin kaydedilmesi üzerinden emeği bedensel/zihinsel olarak ayırma sistemi geliştirilmiştir. Bakınız bu dosyadaki “Patronun gözünden ölümün otomasyonuna: Yapay zeka ve zihin emeğinin mülksüzleştirilmesi” başlıklı makaleye. ↩
- Bu veriler Afrika’nın çeşitli ülkelerinde, Hindistan’da vb. düşük ücretli "klik işçileri" (Clickworkers) tarafından amaca göre toplanmakta, arındırılmakta ve birleşik bir formata sokulmaktadır, bu işler devasa veri merkezlerindeki işlemlerin ön koşuludur. ↩
- Örneğin başta ABD’nin ordu, istihbarat ve polisine olmak üzere, çeşitli ülkelerin devlet aygıtlarına kendi özel algoritmasıyla “dijital hizmet” sunan ve başında radikal gerici Peter Thiel’in bulunduğu Palantir tekelinin geçtiğimiz günlerde yayınladığı “manifestosu”nda, başka ırkçı ve gerici fikirlerin yanı sıra, YZ ile dijital altyapıların doğrudan egemen sınıfın ve bürokrasisinin emrine sokulması gerektiği savunuldu. ↩
- https://t24.com.tr/bilim-teknoloji/yapay-zeka-bizi-aptallastiriyor-olabilir-mi,1317094?_t=1778676760119 ↩
- Marx, K. (2011) Kapital: Birinci Cilt, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul, sf. 465 ↩
- Marx, age, sf. 307. ↩
- Marx, age, sf. 313. ↩
- “… emeğin üretkenliğindeki her değişmeyle, gerekli emek-zaman da değişir. Emeğin üretkenliği çok farklı koşullar tarafından belirlenir; bunlar arasında, işçinin ortalama hüner derecesi, bilimin gelişme düzeyi ve teknolojik kullanılabilirliği, üretim sürecinin toplumsal bileşimi, üretim araçlarının kapsam ve etkinliği ve doğal koşullar da bulunur.” (Marx, age, sf. 54) ↩
- Marx, age, sf. 375 ↩
- Marx, age, sf. 377 ↩
- Marx, age. ↩
- age, sf. 392 ↩
- Marx, agy, abç. ↩
- Marx, agy. ↩
- Marx, agy. ↩
- Schlaudt, O. (2021) Lenin, Castro, Bezos? Die Idee des “Cybersozialismus” im Licht historischer Planungsdebatten (Tarihsel planlama tartışmaları ışığında “siber sosyalizm” düşüncesi), Dietz Berlin, sf. 41 ↩
- Dobb, M. (1973) Die Ökonomen und die Ökonomie des Sozialismus (Ekonomistler ve sosyalizmin ekonomisi), Suhrkamp Verlag, sf. 7-10. ↩
- Patentini aldığı Öngörülü Sevkiyat (Anticipatory Shipping) teknolojisiyle tüketicilerin alışveriş geçmişi, tıklama oranları ve sayfa süreleri gibi ölçümleri işleyerek ürünleri müşteriye en yakın depoya önceden sevk etmektedir. ↩
- Meta çalışanları şirketin ABD’deki pek çok bürosunda bildiriler dağıttı. Bildirilerinde, henüz yeni uygulamaya sokulan ve YZ modellerini eğitmek amacıyla çalışanlarının bilgisayar kullanım alışkanlıklarını izleyen yeni bir yazılımının bilgisayarlarına yüklenmesine karşı çıkıyor ve bu konudaki taleplerini içeren dilekçeyi çevrimiçi imzalamaya çağrıyorlardı. ↩
- Bloomberg’in haberine göre, Google şirketindeki yüzlerce YZ araştırmacısı, CEO Sundar Pichai’e hitaben yazdıkları mektupta şöyle diyordu: "Biz Google çalışanlarıyız ve Google ile ABD Savunma Bakanlığı arasındaki devam eden müzakerelerden derin endişe duyuyoruz. Yapay zeka üzerinde çalışan insanlar olarak biliyoruz ki bu sistemler gücü merkezileştirebilir ve hatalar yapabilir.” Bu protesto, Pentagon ile başka bir büyük YZ şirketi olan Anthropic arasındaki bir anlaşmazlığın ardından geldi. Anlaşmazlık, yapay zekanın askeri uygulamalarda kullanımıyla ilgiliydi. Pentagon, Anthropic’i ve Claude yapay zekâ aracını ABD savunma tedarik zincirinden çıkarmak istiyor. Anthropic ise geçen günlerde, yeni YZ modeli “Claude Mitos”un kamuoyuna açıklanamayacak kadar tehlikeli olduğu, “eşi benzeri görülmemiş siber güvenlik riskleri” doğuran yeni ve güçlü bir YZ modeli olduğunu açıklamıştı. Anımsatmak gerekirse Anthropic, “Claude” adlı yapay zekâ modelinin sınırsız askeri kullanımına izin vermeyi reddetmiş, ABD hükümeti de Anthropic’i “ulusal güvenlik açısından tedarik zinciri riski” olarak nitelemiş ve “federal görevlilere Claude’u kullanmayı bırakmaları talimatını” vermişti. (bkz. https://tr.investing.com/news/stock-market-news/google-calsanlar-pichaiden-askeri-yapay-zeka-isini-reddetmesini-istiyor-93CH-3869800) ↩
- Cradle (2026) “Google AI workers unionize against tech giant's role in US, Israeli war crimes”, https://thecradle.co/articles/google-ai-workers-unionize-against-tech-giants-role-in-us-israeli-war-crimes ↩
- Tekelci sermayenin bilim ve teknolojide neyin araştırılacağı ve hangi alanlarda yoğunlaşacağına dönük ekonomik ve politik baskıları da bir tarafa! ↩



