Trump ABD’si tozu dumana kattı ama…

20 Nisan 2026
49 dak okuma süresi
Foto: Igor Omilaev Kaynak: Unsplash
Listen to this article

Speed:

Bu makale aslında Trump ABD’sinin yeni ulusal güvenlik stratejisinin dünya düzeni tasavvuruna dair bazı çıkarımlarda bulunmak üzere planlanmıştı. Ancak, öngörülen bu çerçeveye gerek kalmadı, çünkü Trump’ın Venezuela’ya saldırısı ve “Batı yarımküresi bizimdir” naraları, her şeyi olmasa da pek çok şeyi açığa vurmuş oldu. Öncesinin nüfuz alanları taleplerinin ardı sıra yeni ulusal güvenlik stratejisinin ilanı, bunun Venezuela’da hemen yaşama geçirilmesi ve Grönland’ı ele geçirme dayatmalarıyla, çokça lafı edilen dünyadaki belirsizlik sisinin artık önemli oranda dağıldığı söylenilebilir. Şimdi belirsiz olan, bu açık pervasızlığın karşısında diğer emperyalist ve kapitalist devletlerin hem kendi pozisyonlarını hem de birbirleriyle ilişkilerini nasıl ve ne yönde değiştirecekleridir.

Son gelişmelerde cisimleşen emperyalist pervasızlık; liberalizmin ve özellikle de Avrupalı emperyalistlerin “kurala dayalı uluslararası düzen” bağlamındaki riyakâr propagandalarının etkisi altında kalanları büyük bir şoka uğrattı. Emperyalizmin doğasını göz ardı edenlerin, hatta yakın zamana kadar emperyalizmin kendisini bile yadsıyanların şaşkınlığı işin bir yanıydı. Diğer yanıysa, ABD emperyalizminin, göz ardı edenlere gözdağı olsun dercesine ve büyük bir kibirle Venezuela’da kendi fütursuzluğunu adeta bir teşhirci gibi göstermeye özel bir önem vermesiydi. Hamle gerçekten de çarpıcıydı: Başka bir ülkenin devlet başkanını ve eşini gece yarısı yatak odasından yüzü aşkın insanı öldürerek esir alıp yargılamak üzere ABD’ye kaçırmak, sonra adım adım teşhir etmek yetmiyormuş gibi; denizden ablukaya alınan o ülkeye kendini kayyum olarak atamak, tüm petrol rezervlerin benim denetiminde artık, petrolünü ben dediğimde ve öncelikle bana vereceksin, satışını ben yapacağım, elde edilen geliri de kendi hesabıma yatıracağım, sana düşen payla da öyle Çin’e veya başka ülkelere olan dış borcunu ödemeyeceksin, aksine gelirinle gıdadan petrol sanayisinin altyapı donanıma kadar her şeyi sadece ABD’den alacaksın demek ve “bu dediklerimi ve ileriye dönük talep ettiğim politik, hukuki ve idari adımları atmazsan başına bomba yağdırırım” diyerek tehdit etmek… Burada, gözü dönmüş bir mafyacıya bile mala çökmek nasıl yapılırmış diye öğreten bir haydutluğun özenle ve özellikle sergilendiğine şüphe yok!

Olayların gelişiminin bu hızı baştan bilinebilir değildi, ancak gidişat genel hatlarıyla belliydi aslında. Bir nevi olayların ortasında yazılan bu makalede, uluslararası durum ve düzen sorununun son gelişmelerle daha da belirginleşen ve geleceğe dair önemli ip uçları içeren yönlerine dikkat çekmeye çalışacağız.

Süper Güç Yeniden Mevzileniyor

Bahar 2025 sayımızda, ikinci kez seçilen Trump ve yönetiminin, yerleşik dış politikayı yeniden düzenleyeceğini belirterek şu saptamada bulunmuştuk:

Denetleyici, sınırlayıcı veya bağlayıcı uluslararası kurumlar tanınmamalıdır. Ticaretten diplomasiye kadar yönlendirici tek ilke (ekonomik-askeri) güçtür. ABD hiçbir kuruma ya da kimseye karşı sorumlu değildir. Asıl olan güce dayalı pazarlıktır. Ve bunda hiçbir perva kabullenilemez! Konsept budur… Kısacası, dünya halklarını ve emperyalizme bağımlı olan ülkeleri, emperyalist pervasızlığın çıplak suretiyle yeniden yüzleşeceği bir dönem bekliyor.[1]

Geçtiğimiz Kasım’da yayınlanan yeni ulusal güvenlik belgesi ile bu yeniden düzenleme kâğıda döküldü ve Ocak 2026’da Venezuela’da ilk pratik adımı atıldı. Bu doğrultunun öncü belirtilerini anımsayalım; Meksika Körfezi’nin adı ABD Körfezi olarak değiştirilmeye çalışıldı, Panama Kanalı’nın “yanlış ellere geçmesinin” engelleneceği duyuruldu vb. İkinci Trump döneminin Latin Amerika’ya özel bir önem verme ve bölgedeki kendi meşrebinden olan güçleri politik ve mali olarak destekleme çabaları Çin’in de dikkatini çekmekteydi. Yeni ulusal güvenlik belgesinin yayınlanmasının hemen ardından, fakat Venezuela hamlesinin öncesinde, Çin 10 Aralık’ta, bölgeye dönük kapsamlı stratejik niyetini gösteren “Latin Amerika ve Karayipler Politika Belgesi”ni yayınladı. Belge, bölgeyi “Küresel Güney”in “yükselen gücü” olarak vurgulamakta ve “çok kutupluluğun” “taşıyıcısı” olarak değerlendirmekteydi. Açıktır ki, ABD’nin Venezuela hamlesi, bölgeye stratejik bir önem atfeden Çin’in mevcut ve gelecekteki angajmanlarına da darbe indirmeyi hedeflemekteydi. ABD bu arada Küba’yı da çökertmeye çalışmakta. Saldırıda onlarca askerini yitiren Küba, şimdi de Venezuela petrolünden menedildiğinden ciddi bir enerji darboğazıyla karşı karşıya bırakıldı.

İlk adımın Latin Amerika’da atılması, ABD saldırganlığının bu kıtayla, hatta Batı yarımküresi ile sınırlı olduğu anlamına gelmediğini vurgulamak gerekir. Evet, Monroe Doktrine atıf yapılarak ve “Trump-Eki”yle “Donroe” adı verilen çökme ve çökertme doktriniyle söylenen şu; “burası benim arka bahçemdir!”, “burayı başta Çin olmak üzere yabancı güçlerden arındıracağım”.[2] Ancak bu doktrin, yapılan bazı yorumlarda ileri sürüldüğü gibi, ABD’nin dünyanın geri kalanından çekileceğini ifade etmemektedir. Donroe doktrini dünya çapında bir çökme ve çökertme doktrinini teşkil etmektedir. Latin Amerika ve genel olarak Batı yarımküresi bu doktrinin, daha hızlı netice alınabilir beklentisiyle özel olarak ve ivedilikle yoğunlaşacağı bir alandır sadece.

Nitekim, “bir yol haritası” olarak tanımlanan güvenlik stratejisi belgesinde, “stratejinin ağırlık noktasının dış politikada olduğu” vurgulanmakta ve “dünyada ve dünyadan ne istiyoruz” sorusu, başka şeylerin yanı sıra, şu şekilde yanıtlanmakta:

– “Düşman yabancı saldırılardan veya önemli varlıkların ele geçirilmesinden uzak, kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir yarımküre istiyoruz; ve önemli stratejik konumlara sürekli erişimimizi sağlamak istiyoruz.”

– “Yabancı aktörlerin Amerikan ekonomisine vermeyi sürdürdükleri zararı durdurmak ve geriye döndürmek istiyoruz. Aynı zamanda, Hint-Pasifik bölgesini özgür ve açık tutmak, tüm önemli deniz yollarında seyrüsefer özgürlüğünü korumak ve güvenli ve güvenilir tedarik zincirlerini ve kritik malzemelere erişimi sürdürmek istiyoruz.

– “Düşman bir gücün Orta Doğu’yu, petrol ve doğalgaz rezervlerini ve bunların taşındığı darboğazları hakimiyeti altına almasını engellemek istiyoruz.[3]

Hamlelerin Batı yarımküre ile sınırlı olmadığını aslında Venezuela örneğinin kendisi de göstermektedir. Venezuela’nın petrol ve altın başta olmak üzere, yeraltı ve üstü zenginliklerini yağmalamanın önünde pek çok sorun var. Birincisi, başta da ABD’nin yaptırımları ve izlediği politikalar nedeniyle Venezuela’daki tahribat o denli büyük ki, bu rezervleri ekonomik olarak değerlendirmenin maliyeti yüksek olduğu gibi zaman da gerektirmektedir. Bu nedenle, ABD’li petrol tekelleri olası risklere karşı yönetimden politik/hukuki güvenceler ve mali sübvansiyonlar talep etmektedirler.[4] Açıktır ki, ekonomik bakımdan uzun vadede rantabl olacak yatırımlar, uzun vadeli politik istikrar ve güvenceler gerektirmektedir. Bunun sağlanıp sağlanamayacağı şimdilik meçhul.[5] Öte yandan, Venezuela petrolü ABD’deki kaya petrolü üreticilerini de kaygılandırmakta, zira petrol fiyatlarının ucuzlaması, görece yüksek petrol fiyatlarıyla rantabl olan kaya petrolüne yapılan yatırımlar için risk oluşturacaktır. Burada, bu çökme ve çökertme stratejisine karşı halkların artması muhtemel anti-emperyalist mücadeleleri ve rakip güçlerin karşı hamleleri[6] gibi başka faktörler de sıralanabilir…

Dolayısıyla, Venezuela’yı doğrudan yağmalama işin sadece bir boyutu, hatta yakın vade açısından da bu hamlenin asıl tayin edici yönü de değil. Asıl yönü; bir taraftan, başta Çin olmak üzere rakip güçlerin Latin Amerika’daki zenginlikleri ve pazarı kendi lehlerine (nitekim özellikle Çin’in bölgedeki ekonomik altyapı ve madenlere yaptığı yatırımlar devasa) ve ABD’ye karşı (örneğin dolara dayanmayan petrol ticaretini artırmak, yani enerji eşittir dolar denklemine dayanan petrol-dolar sistemini zayıflatmak suretiyle, doların dünya parası konumunun altını tedricen oymak şeklinde) kullanmalarını engellemek.[7] Diğer taraftan, geriye düşen ABD’deki sanayii güçlendirmek, sınai yatırımları ABD’ye çekmek ve yeni teknolojilerde üstünlüğü büyütmek saikiyle de enerji, hammadde ve maden havzaları üzerinde ABD tekeli veya nüfuzunu, Batı yarımküresinde yoğunlaşarak ancak burayla da sınırlı olmayan geniş bir coğrafyada ve mümkün olan her yerde oluşturmak (bu bakımdan, örneğin Grönland’ı ele geçirmek, İran’daki mevcut yönetimi devirmek ya da en azından rejim içerisinden Çin ve Rusya’dan uzaklaşmaya açık güçleri iktidara getirmek yakın hedeflerden biridir).

Belli ki Trump etrafında kümelenip iktidarı teşkil eden tekelci burjuva fraksiyonu[8], ABD’nin tedricen kan kaybetmeye devam ettiği için hazmedemediği mevcut uluslararası statükoyu öncesinden çok daha hızlı bir tempoyla değiştirmek ve ABD emperyalizminin gerilemesini tersine çevirmek üzere eyleme geçmiş bulunmaktadır. Yeni ulusal güvenlik belgesi, bunun yeni değil ama, en açıktan, en iddialı ve aynı zamanda en kibirli ifadesidir. Belgede dikkat çekici bir şekilde; konu bağlamında iç kamuoyuna ve ülke içine dönük ifade edilen şeylerde ne kadar güzellemeler varsa, dış dünyaya yönelik ifadelerde de o kadar kesin ve tehditkâr bir üslup hâkim.

Bu üslubun yansıması olduğu amaç, öncelikle ABD emperyalizminin temel bir zayıflığını, yani sanayideki geri düşmüşlüğü[9] ve gerileyen pazar paylarından doğan sorunları, askeri zor ve mali/ticari tehditlerle aşmaktır. Bu tekelci sermaye fraksiyonun, kendi çıkarlarını önceleyerek şöyle bir hesap yaptığı anlaşılıyor: “Enerji, nadir elementler dahil değerli madenler, kritik hammaddeler ve yeni teknolojiler, bunlar, tek başına olmamakla birlikte, özellikle de bugünün sanayisinin ve sınai gelişmenin hayati saç ayaklarıdır. Rakiplerimize özellikle bunlara erişimi ne kadar zorlaştırır, kendimize de ne kadar kolaylaştırırsak, gelişmenin grafiğini o kadar kendimizin lehine dönüştürmüş oluruz.[10] Böylelikle; doların dünya parası konumunu tahkim eder, spekülatif sermayemizin portföyünde kâğıt değil reel değerler oranını artırır, ülke içi üretimi ucuzlatır, gerilediğimiz pazarlardaki payımızı artırır ve olağanüstü artan borç ve faiz ödemelerini aşağıya çekebiliriz. Bu doktrinle öncelikle; nüfuz potansiyelimizin en güçlü, erişimimizin kolay ve sonuç alma imkanlarımızın da en büyük olduğu Batı yarımküresinde yol alırız. Ve eğer Venezuela’daki petrol üretimini kendi petrol tekellerimizin yatırımlarıyla da canlandırırsak, dünya çapındaki petrol üretiminin yarısından fazlasını kontrol etmiş oluruz” vb.

Kabaca özetlediğimiz bu çizgiyi yaşama geçirmek için sergilenen pervasızlığı, bazı çevreler Trump’ın narsistliği, şovmenliği veya kabalığına bağlasa da, gerçek bunun ötesindedir. Hatırlanacağı üzere, ABD emperyalizmi, SB’nin varlığı koşullarında dünya hakimiyetini çok yönlü araç ve yöntemle çabalarken emellerini ideolojik-politik bir hegemonyaya dayandırmaya özel bir önem vermekteydi. Trump’ın arkasındaki tekelci burjuva fraksiyonunun böyle bir derdi yok. Aksine, başta dış politikada norm koyucu hegemonyayı tesis etmeye hizmet eden kurum ve kuruluşları bir engel olarak görmektedir. Bu satırlar yazılırken Trump yönetimi, bu konuda attığı önceki adımlarla yetinmeyip ABD’yi 66 uluslararası kuruluştan aynı anda çekti. Aynı günlerde de Trump, 2027 yılı askeri bütçesinin 1 trilyondan 1,5 trilyona, yani yüzde 50 artırılacağını açıkladı. Kısacası, şu anda iktidarda olan sermaye fraksiyonu, dünya ölçeğinde nüfuzu, rıza üretmeyi öngören bir hegemonya konseptiyle değil, doğrudan tehdit, şantaj ve açık zorla sağlamayı öncelemektedir. ABD’nin bu çizginin gerektirdiği tarz ve yöntemle ilerleme isteği, gerek emperyalistler arası, gerekse emperyalist ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki ilişki ve çelişkilerde sarsıcı, çalkantılı ve karşı koyamadıklarında halklar açısından da altüst oluşları içeren bir dönemin önümüzde bulunduğuna işaret etmektedir.

Trump’ın kaldırdığı ve diğer emperyalist güçlerin içinde kendilerini kamufle ettiği bu kadar tozun arkasındaki asıl mevzu nedir diye sorulacak olursa, iki nedenin altını çizmek gerekecektir. Birincisi; son 10 yılın ortalama büyüme oranlarının 40 yıldan bu yana ilk defa hemen hemen bütün bölgelerde düşmesi (küresel üretkenlik artışı da 2014-2023 arası sadece 0,37 oranındaydı!)[11] ve eşitsiz gelişme yasasının yeni denge ve pay oranlarını üretmesi ile (sadece ABD ve AB değil, Japonya da çoktan tahterevallinin alçalan tarafında) pazar sorununun daha yakıcı hale gelmesi, yani “küreselleşme” yıllarının o “giderek büyüyen pasta” uğruna rekabetinin geride kalması itibarıyla, emperyalistler arası rekabetin bugün tüm alanlarda keskinleşmesidir. İkincisi; sanayinin teknolojik temelinin (başta internet, dijitalleşme, yarı iletkenler ve algoritmalarla) değişim geçirmesiyle birlikte, enerji (özellikle de elektrik)[12] ve kritik hammadde ve elementler[13] ve onlara erişiminin hem stratejik bir boyut kazanması ve hem de “karşılıklı bağımlılıklar” koşullarında dayatmalarda bulunmaya imkân tanıyan bir mevziiye dönüşmesidir. Özellikle ABD ve Çin bir süreden beri bu konuda kıyasıya bir rekabet içerisindedir. Bu rekabet bir ölüm kalım meselesidir, zira doğrudan sınai gelişmeyi, pazar paylarını genişletmeyi ve askeri gücü geliştirme ve artırmayı koşullamaktadır. Ve haliyle bir taraftan teknolojik savaşları kışkırtırken, diğer taraftan yeni nüfuz alanları oluşturmayı ve onları tahkim etmeyi gerektirmektedir. Denilebilir ki, gerek Trump ABD’sinin yeni stratejik belgesi ve bunu uygulamak için yaptığı agresif hamlelerinin, gerekse diğer emperyalist güçlerin aldığı karşı tedbirlerin ve bir bütün olarak uluslararası jeostratejik gerginliklerin artmasının ve emperyalist devletlerin bizzat ekonomik, ticari ve teknolojik rekabette doğrudan devreye girmesinin ve “ekonominin bir güvenlik sorunu”na dönüşmesinin gerisinde esas olarak bu iki temel neden durmaktadır.

Ancak, vurgulanmalıdır ki, bu genel boğuşma; bu dönemin de şekillenmesini koşullayan ve unutulmaya gelmeyen, unutulsa bile hemen kendini hatırlatan bir gerçeklik temelinde, yani dünya ölçeğindeki ekonomik ilişkilerin kapitalizmin tarihinde olmadık düzeyde iç içe geçtiği bir zemin üzerinde cereyan etmektedir. Bu, bir yerde mecburen ve belli ki bir süreliğine, emperyalistler arası paylaşım kavgalarının dolaylı ve dolambaçlı bir hatta ilerlemesini buyurmaktadır. Trump doktrini ise, “küreselleşme”yi mahkûm eder, ülke içinde sanayileşmeyi hedeflerken, bizzat bu bağıntılılığı azami ölçüde sınırlamak üzere yeni nüfuz alanları oluşturmayı öngörmektedir.

Artan genel boğuşma ve yeni doktrin, emperyalizme bağımlı ülkelerin, hatta şimdilik bir manevra alanı bulunan Brezilya, Meksika, Türkiye gibi “eşikteki ülkeler”in de, dünya ekonomisi içindeki konumları ve emperyalist ülkelerle ilişkilerinin, taşlar yerine oturana kadar sürecek bir istikrarsızlıkla karakterize olacağına işaret etmektedir. ABD’nin çökme ve çökertme stratejisinden kaynaklı ekonomik baskılar ve yerine göre de askeri tehdit ve şantajlarla yüz yüze gelmeleri artacak, aynı zamanda da ABD’nin rakiplerinin bu baskıyı kendi lehlerine çevirmeyi öngören karşı hamleleriyle yüzleşecekler. Duruma göre bu, aleyhlerine ya da lehlerine olabilir veya orta yolcu bir yol izleyeyim derken çift baskıyla da karşı karşıya kalabilirler. Öyle ya da böyle, başta ABD olmak üzere emperyalistler, birbirlerinden koparamadıklarının, birbirine dayatamadıklarının acısını bu ülkeler üzerinden telafi etmeye çalışacaklardır. Telafi etmeyi burada geniş anlamda kullanıyoruz; yerine göre bu açıktan çökme, dolaylı çökertme ya da taşeronluk için ayartma teşvikleri veya kirli işleri bizzat ihale etme şeklinde olabilir.

Evdeki Hesabı Çarşıya Zorla Uydururken…

Trump ABD’sinin, kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin bir doktrinini (1823 tarihli Monroe doktrinini), Sovyetler Birliği’nin var olduğu Soğuk Savaş yıllarında, yani dünya pazarının parçalı olduğu koşullarda, kısmi ve geçici başarılı uygulamalarını tekrarlama niyetini taşıyan bu stratejiyi öngörülen çerçevede gerçekleştirme olanakları oldukça tartışmalıdır. Zira, aleyhine olan gidişatı tersine çevirme niyetine dayanan, fakat bu arada kendi gücünü de abartan bu strateji; bugünün iç içe geçmiş dünya ekonomisinin ilişkiselliği ve bağıntılılığının koşulladığı etkileşimleri, üstün olduğu araçlarla (askeri ve mali) yönetilebilir görmekte, rakip güçlerini ister istemez yapmaya mecbur bırakacağı hamlelerden doğacak riskleri de küçümsenebilir değerlendirmektedir.

Oysa, bugünün emperyalist kapitalist dünyasında koca bir yarımküreyi kendi nüfuz alanı olarak ilan etmek başlı başına bir anakronizmdir. “Donroe Doktrini”, Trump ABD’sinin “Make America Great Again”deki (MAGA) söylemi gibi, dünyanın gerçeklikleri karşısında ilhamını romantize edilmiş bir geçmişten almaktadır. O geçmişin bugünün dünyasında kendini yeniden diriltebilmesinin büyük açmazlarını da bizzat geçmişinin kudretinden esinlenerek küçümsemektedir. Görünen o ki, Trump yönetimi, gördüğü her şeyi, elinde tuttuğu çekiçle çakılabilecek bir çivi zannetmektedir!

Bu çizginin katı uygulanmasına geçilmesinin bulduğu tepki, an itibarıyla bile ABD için pozitif sayılamaz. Bir kere, ideolojik-politik-kültürel hegemonya oluşturmayı bir tarafa bırakarak çıplak zorla yol almaya bakmak, başta ABD tekelci burjuvazi ve devlet aygıtı içerisinden karşı çıkışları artıracaktır. Çünkü bu çizgi, ABD’nin yarım yüzyıllık ideolojik, politik ve kültürel hegemonyasını tümden yerle bir etmekte, aynı anda ise Çin’e, yeni “soft power” olarak hızla doldurmaya çalışacağı büyük bir alan bırakmaktadır. Bu bakımdan Financial Times’ın, “Trump, dünyanın Çin’e âşık olmasına vesile oluyor” başlığı isabetsiz değildir.[14]

Öte yandan, Trump yönetiminin dış politika hamlelerinin uluslararası ilişkilerde tektonik kaymalara sebep olduğu ve daha da olacağı ortadadır. Transatlantik ilişkilerin, ABD’nin gerek Ukrayna savaşındaki tutumu gerekse koyduğu gümrük tarifeleriyle tarihinin en büyük kriziyle yüz yüze geldiği bilinmekte. Buna şimdi Grönland’ın paylaşımı sorunu eklendi. Ve bu satırlar kaleme alınırken, Trump’ın Grönland’a çökme gerekçelerini (Rusya ve Çin’in eline geçecek!) boşa çıkarmak için 8 Avrupa ülkesi[15] Grönland’ın “güvenliğini artırmak üzere alınması gereken tedbirleri sahada inceleme” gerekçesiyle sınırlı sayıda asker göndermesi üzerine, Trump “dünya barışı burada mevzubahis” diyerek, bu ülkelere yönelik kademeli ek gümrük vergilerini getireceğini açıkladı. Avrupalılar, Venezuela hamlesinde kuyruklarını kısarken, bu sefer dik tutmayı seçtiler.[16]

Hatırlanacak olursa, Fransa Devlet Başkanı Macron, Venezuela saldırısının öncesinde, Rusya ile diyaloga geçmenin gerekliliğini yeniden gündeme getirmiş, İtalyan Başbakanı Meloni de desteklemişti. Venezuela saldırısı sonrasında bir çıkış da Alman Başbakanı Merz’ten geldi. Almanya’nın doğusunda bugünlerde yaptığı bir konuşmada, Rusya’nın “bir Avrupa ülkesi” olduğunu hatırladı! “Eğer uzun vadede Rusya ile yeniden bir ahenk sağlamayı başarırsak, eğer barış tesis edilir, özgürlük güvence altına alınırsa, eğer bütün bunları başarırsak, o zaman AB ve biz Federal Almanya olarak bir badirenin daha üstesinden gelmiş sayılırız” dedi.[17] Bu açıklamayla Almanya Rusya ilişkileri hemen eski günlerine dönmeyecek elbette, ancak Merz şimdilik dolaylı bir şekilde, Rusya konusunda Almanya’nın pozisyon değiştirmesinin olanaksız olmadığını, hatta buna açık olabileceklerini söylemiş oldu.

Trump ABD’si izlediği stratejiyle sadece Avrupalıları değil, Batı’nın neredeyse tüm emperyalist güçlerini yeni ittifak arayışlarına itmektedir. Daha bundan birkaç yıl önce, ABD’nin isteği üzerine Çin’in önde gelen şirketi Huawei’ın yöneticisini aylarca göz altına alan ve henüz 2023’teki strateji belgesinde Çin’i her alanda bir tehdit olarak tanımlayan Kanada, Trump ABD’sinin dayatmaları karşısında hızla Çin ile ilişkilerini başka bir mecraya soktu. Kanada başbakanı Carney’in bugünlerde yaptığı Çin ziyareti bunun çarpıcı bir örneğidir. Carney orada Çin yönetiminin de gönlünü okşayan “yeni bir dünya düzeninin doğmakta” olduğundan söz etmedi sadece, aynı zamanda Çin ile “stratejik ortaklık” içerisinde olmayı kararlaştırdıklarını ve Çin’i bugünkü ABD yönetiminden “daha güvenilir bir ortak” olarak gördüklerini açıkladı. Çin’de bu seyahat haliyle bir “dönemeç” olarak değerlendirildi. Kanada ayrıca, tam da ABD’yi baypas eden boru hattı üzerinden Çin’e olan petrol ihracatını artırdı. Ve Çin an itibarıyla Kanada ham petrolünün deniz aşırı en büyük ithalatçısı durumundadır. Yanı sıra da yeni bir anlaşmayla Çin’in elektrikli arabalarına pazarını açtı. Geçtiğimiz Haziran’da da AB ile savunma sorunlarında daha yakın bir iş birliğini öngören (dolayısıyla ABD’nin silah sanayisine olan bağımlılığını da azaltan) bir güvenlik ve savunma anlaşması imzaladı. Başka bir ifadeyle, ABD’nin dayattığı gümrük tarifeleri ve “Kanada ABD’nin 51. eyaleti olmalı” söylemleriyle yaptığı politik baskılar, Kanada’yı ABD ile olan yakın ticari ve askeri bağlarını gözden geçirmeye ve ilişkilerini Çin ve AB üzerinden çeşitlendirmeye yöneltti.

Görüldüğü gibi, ABD’nin bu stratejide ısrarının bedeli, sadece Batı’daki “soft power” kabiliyetinin değil, 40-50 yıllık ittifaklar ağının da tahribi olacaktır, ki büyük oranda bu tahribat gerçekleşmiştir ve öyle yeni bir başkanın seçilmesiyle hemen düzeleceğe de benzememektedir. Trump yönetimi, eski dostların yeni düşmanlar ve eskinin düşmanlarının da yeni dostlar haline gelebileceği bir süreci tetiklemiş bulunmaktadır.

Daha az önemli olmayan bir husus da şudur: Bugünün iç içe geçmiş dünya ekonomisi koşullarında, büyük emperyalist güçler arasındaki nüfuz kavgaları, birbirlerinin ayağına dolanmadan mümkün değildir. Bu durum; bölgeler üzerindeki nüfuz kavgalarının düz bir çizgide ilerleyemeyeceğine, gelgitli biçimleneceğine ve istikrar sağlama, nihai sonuç almaların istisnai olacağına ve ilgili bölgelerde askeri zora başvurmaların artacağına işaret etmektedir. Dolayısıyla, başta ABD ve Çin olmak üzere, büyük emperyalist güçler önümüzdeki süreçte, mevcut ve Hindistan gibi gelişme potansiyeline sahip pazarlarda yeni mevziler kazanmak için (başta da yeni serbest ticaret alanları yaratarak) aralarındaki rekabeti keskinleştirmek zorundayken, aynı zamanda enerji/madenler ve tedarik ağları bakımından stratejik önemi bulunan ülkelere özel olarak odaklanmak durumundadırlar. Bu yönelim, gerek tedarik zincirlerin yeniden biçimlendirilmesinde gerekse maden ve önemli hammaddeleri kontrol altına alma girişimlerinde şimdiden görülmektedir. Zaten yeni ulusal güvenlik belgesi de Çin’in “özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde (kişi başına GSYİH’si 13.800 ABD doları veya daha az olan ülkelerde) tedarik zincirleri üzerindeki etkisini güçlendirdiği”ni tespit ederken, bu ülkelerin, “önümüzdeki on yıllarda en büyük ekonomik savaş alanları arasında” yer alacağını öngörmekte ve böylece ABD’nin de bu ülkelere dönük emperyalist faaliyetlerini artıracağını dolaylı olarak deklare etmiş olmaktadır.

Netice itibarıyla Donroe doktrinin diyalektiği şu ki, Trump yönetimi “biat et ya da yok ol” dayatmasında bulundukça, bununla murat ettiğinin tersi sonuçlara alan açması bir yerde kaçınılmazdır. Ya da The Guardian’ın başlığıyla söylenecek olursa: “Trump, ABD’yi değil Çin’i yeniden büyük yapıyor”! Bir kere bu tür dayatmalar, nedeni olan ekonomik realiteyi (iç içe geçmiş bir dünya ekonomisi koşullarında pazar payını giderek kaybetmesi) bugünden yarına değiştiremez. Şu ya da bu ülkede ciddi değişimlere neden olsa bile çıplak askeri zor ve tehditler, dünya çapında iç içe geçmiş üretim ve tedarik ağlarının jeopolitik önceliklere göre değişiminin zaman gerektiriyor olması gerçeğini ortadan kaldıramaz. Öte yandan, büyük bir tahammülsüzlükle değişimi hemen sağlama hırsı, rakip ülkelerinin karşı hamlelerini hızlandırmasının yanı sıra, bizzat ABD tekelci burjuvazisinin içinde yeni çelişkilerin ortaya çıkmasını kışkırtmaktadır.[18] Dünya ölçeğinde belirli pazar payına, belirli üretim, işbölümü ve tedarik ağına göre yatırılmış olan devasa sermayeler, Trump kararnameleri öyle buyuruyor diye gerisin geriye ABD’ye gelmez. Sermaye kâr oranlarına bakar ve elbette devlet teşvikleri almaktan memnun olur ama, bu teşvikleri tümünü değil bir kısım yatırımlarını gözden geçirmek için değerlendirmeyi yeğler.

Bunun dışında bu dayatma çizgisi kaş yapayım derken göz çıkartmakta. Örneğin Çin’in; Trump’ın ilan ettiği ve kendi ticari açığını kapatamamanın bedelini adeta haraç keserek karşılamaya dayanan yeni gümrük vergilerine ve özellikle ileri yarı iletken ticaretine getirdiği kısıtlamalara verdiği nadir elementler ihracını kısma yanıtını anımsayalım. ABD’de bunlara gereksinim duyan tekeller hemen alarm verdi ve Trump kısmen de olsa geri atmak zorunda kaldı.

Hiç şüphesiz, ABD’nin hamleleri ve bunun kışkırttığı karşı hamleler, “küreselleşme”yle birlikte şekillenen dünya ekonomisinin aslında genç sayılabilecek çehresini yeniden değişime uğratmaktadır. Değişim bu sefer ama, doğrudan emperyalist devletlerin dünya hakimiyeti rekabeti çerçevesinde güç biriktirme stratejisi doğrultusunda ya da son dönemde “uluslararası ilişkilerin yeni çalışma şekli” bağlamında sık kullanılan bir kavramla söylenecek olursa, “jeoekonomik[19] kriterlerle gerçekleşmektedir. Bir yönüyle “Batı yarımküresi ABD’nindir” iddiası, tedarik zincirlerinin nüfuz bölgelerine göre yeniden düzenlenmesini koca bir yarımküreye uyarlama isteğinin bir ifadesidir. Bu jeopolitik iddiada başarılı olunması, dünya pazarının, tam da en bütünleşik olduğu bir safhasında yeniden parçalanması demektir. Oysa uluslararası iş bölümünün bugünkü coğrafi derinliği, bu çapta jeopolitik alan belirlemelerini pek elverişli kılmamaktadır. Belirli bir süre zarfında belirli baskınlık sağlanabilir, ancak bunun bile dokunulmazlığı tartışma götürür, zira emperyalist kapitalizminin bugünkü gelişmişlik düzeyi ne mahrem alanlara ne de bakir topraklara tahammül edebilir.

Çin ile Bir Arada Yaşama

Bir şeyin bütününü anlamanın en iyi yolu, onun en gelişkin ögelerini irdelemektir. Şu açıktır ki, bugünün emperyalist kapitalist dünyası ve tanık olduğumuz hakimiyet mücadeleleri, ABD-Çin arasındaki ilişki ve çelişkilere bakılmaksızın anlaşılamaz.

Yeni stratejik güvenlik belgesi ABD-Çin ilişkisine dair şu tespitte bulunuyor: “Olgun, zengin bir ekonomi ile dünyanın en fakir ülkelerinden biri arasındaki ilişki olarak başlayan bu ilişki, neredeyse eşit haklara sahip ortaklar arasındaki bir ilişkiye dönüştü.” Bu tespit şu yönüyle doğrudur ki, 80’li yılların sonu, 90’ların başında Batı’nın devlet ve tekellerinin “tarihi zafer” (Sovyetler Birliği’nin çökmesi) rüzgârını peşlerine takarak kurdukları uluslararası ilişkiler, şekillendirdikleri dünya düzeni ve bunun üzerinde yükseldiği uluslararası ekonomik rejim, artık bir süredir rakip güçlerce fiilen ve günden güne aleyhlerine değişime uğratılmaktadır. Çin ve Güneydoğu Asya karşısında hem ABD hem de AB dünya pazarlarında gerilemekte, toplam dünya hasılasındaki pay oranları küçümsenemez boyutlarda düşmektedir.

Burada bu dönüşümün arka planı ve özellikleri üzerinde yeniden durmayacağız. Fakat şu belirtilmeli: Özelde Çin’in genelde Güneydoğu Asya’nın yükselişini bilinen şekliyle mümkün kılan, 70’li yılların sonlarından itibaren başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerdeki ekonomik tıkanma ve kâr oranlarındaki gerileme idi. Bu anlamıyla bu gelişme, sermayenin hareket yasalarına içkin çelişkilerinin kaçınılmaz olarak gündeme getirdiği ekonomik açmazları aşmanın bir nevi yan ürünüydü. Bu açmazlar, üstelik SB’nin çöküşüyle birlikte hayal bile edilemeyecek uygun politik koşullarda aşıldı. Fakat bu aşma, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının da bir sonucu olarak bu sefer daha büyük açmazların üretilmesiyle sonuçlandı. Emperyalist kapitalist sisteme dair çelişkilerin keskinleşmesiyle çeşitli açmazların belirmesinin ekonomi politik temellendirilmesi bu metnin konusu değil, o nedenle burada altı çizilmesi gereken; bu tür gelişmelerin bir rastlantı olmadıklarının, kapitalizmin tabiatı gereği eninde sonunda belirdiklerinin ve emperyalist kapitalizme içkin çelişkilerce koşullandıklarının anlaşılmasıdır. Bu bakımdan ABD’nin gerilemesini sadece veya esas olarak Güneydoğu Asya ve Çin’in yükselişiyle açıklamak yetersizdir, zira bu olgu, olup bitenin nedenini değil, daha ziyade sonucunu kapsamaktadır. Bu bakımdan bu gerileme, tekelci kapitalizminin en gelişmişlik halini ifade eden bir sisteme özgü çelişkileri, eğilim ve çarpıklıkları en çıplak haliyle sergilemektedir. Onun doğası, keskinleşen çelişkilerle dolu yapısal özellikleri şimdiki durumunun nedeni, Çin’in yükselmesi ise bunun yalnızca sonuçlarından biridir. Ve şimdi bu nedenlerin üstünü örtmek için bu sonuç, sistemin çelişkilerinin ürettiği açmazların asıl nedeni olarak gösterilmektedir.

Sonuç itibarıyla, bu süreçte dünya ekonomisinin girift bir biçimde iç içe geçmesi işin bir yanıyken, diğer yanı, ekonomik güç dengesinde değişimleri üretmesiydi. Bu iki nesnel faktör, ABD-Çin arasındaki çelişkilerin bugünkü biçimlenmesini koşullamaktadır. Bu açıdan ABD-Çin arasındaki ilişkiler, bu iki faktörün dünya çapında koşulladıklarının da en sarih örneğini oluşturmaktadırlar. İlişkilerini bir emsalle açıklamak gerekirse, iki ülke yakın zamana kadar birbirinden memnun Siyam ikizleri gibiydi. Bu ilişkideki memnuniyet, birinin zayıflamaya (ABD) diğerinin palazlanmaya başlamasıyla değişmeye başladı, zira asimetrik bir bütün teşkil etmekteydiler. ABD devasa ticaret açığını, yani ürettiğinden fazlasını tüketmesini, başta Çin’in ihracat fazlasıyla karşılamaktaydı. Çin ise, tükettiğinden fazlasını üreterek ihracatını ancak iç tüketimi pahasına artırmaktaydı. Bu halde memnuniyetsizlik içerisinde olanın diğerini doğrudan tasfiye etmesi kolay değildi. Bunun için birbirinden ayrılmaları gerekmekte, bu da ancak meşakkatli bir ameliyatla mümkündür. Diyebiliriz ki, ABD ve Çin bugün hem kendi ülke ve bölgelerinde hem de birbirlerine dönük yaptıkları hamlelerle aynı zamanda böylesi bir ameliyatın hazırlığı içerisindedir. Yeni doktrin, Çin’in yükselişine set çekmeyi bu hazırlığın çerçevesine oturtuyor.

Bu ameliyat bir şekilde olacaktır ama, şu aşamada bir arada yaşamanın (coexistence) artık mümkün olmaktan çıktığını söylemek için de erkendir. ABD’nin önde gelen ve CIA ve Pentagon ile yakın temas içinde olan Think Tank kuruluşu RAND’ın, ABD ve Çin arasındaki “üstünlük sağlamayı içeren rakipliğin stabilize edilmesinin” sorunlarını irdeleyen ve ulusal güvenlik strateji belgesinin hemen öncesinde çıkan raporunda da belirtildiği üzere, bu stabilizasyonun ön koşullarından birisi “ortak bir statükonun karşılıklı olarak kabulü”dür.[20]

Gelgelelim Trump ABD’si, mevcut statükoyu başta Batı yarımküresinde olmak üzere kabul etmeyip değiştireceğini ilan ediyor! Çin’e burası artık benim alanım, burada ne sana ne de Rusya’ya yer yok diyor. Elbette şimdi, teorik bir ihtimal olarak, ABD’nin Batı yarımküresini açıktan kendi nüfuz alanı olarak ilan etmesi itibarıyla, zımnen Çin’e Güneydoğu Asya, Rusya’ya da Doğu Avrupa’nın ya da ön Avrasya’nın bazı bölgeleri sizin demiş olduğu ileri sürülebilir. Ancak ABD; Rusya ile ilişkilerinde daha esnek olmaya kapalı değil diye varsayılsa bile (ki ABD’nin Rusya’nın Kafkasya ve Avrasya’daki konjonktürel zayıflığından faydalanma çabaları bunu tartışmalı kılmakta), Çin’in Güneydoğu Asya’da tek başına hükmetmesini engellemek için elinden geleni ardına koymamaktadır. Dolayısıyla, ABD’nin Batı yarımküresine dair iddiasının teorik olarak içerdiği olasılığın, ne politikasında (strateji belgesinde “dünyada ve dünyadan ne istiyoruz” sorusuna verilen yanıtlar gayet net) ne de pratikte bir karşılığı var.

Bununla birlikte, Trump yönetiminin Rusya ve Çin konusunda izlediği politikada önceki yönetimden ayrışan yönler de yok değil. Batı yarımküresine, Avrupa devletlerine (AB’yi zaten hiç muhatap almamakta, üyelerini ise aşağılamakta) ve Ortadoğu’ya agresif, yani hızlı sonuç alacak bir şekilde yüklenilirken, Rusya mümkün olduğunca nötr bir pozisyona çekilmeye çalışılmaktadır. Çin’e dönük ise orta vadeli bir çevreleme çizgisi izlenmekte; yani bir taraftan onu, kendine dayanak yaptığı ve yapabileceği bölgelerde geriletmeye çalışırken, diğer taraftan açık bir kapışmayı şimdilik hedeflememek ve Çin’in yeni mevziler kazanmasını zorlaştırırken ticari ilişkileri ABD sermayesini daha avantajlı kılacak bir şekilde yeniden düzenlemek (Trump’ın önümüzdeki Nisan ayında Çin’e yapacağı ziyaret bu bakımdan özel bir önem arz etmekte). Tabii, dolaylı ve dolaysız olarak Çin’in yükselmesine set çekmeye dönük olan bu hesaplar çarşıya uymayabilir. Trump ABD’sinin yeni ulusal güvenlik stratejisi ve bu bağlamda yaptığı ve iktidar olduğu sürece daha da yapacağı anlaşılan agresif hamleler, Trump yönetiminin inisiyatifinde olduğunu düşündüğü hareket temposunu altüst edebilir ve süreç beklenmedik bir şekilde ivmelenebilir de.

Fakat bu tür bir gelişme olmadığı sürece, Çin’in bu agresif hamlelere yanıtının büyük oranda ekonomik kalacağını belirtmek gerekir (örneğin en son yaptığı gibi nadir elementler ve gümüş ithalatını kısıtlamak ya da sekiz yıldır artırmadığı ABD tahvillerini vadesi geldikçe elden çıkarmak vb.). Bu, iki nedenle öyledir; birincisi malum, Çin’in dünyanın süper gücü ABD ile açıktan askeri olarak kapışabilmesi için zamana ihtiyacı var, ikincisi ise ABD’nin şimdiye kadar attığı hamleler henüz onun gelişmesini ciddi manada sekteye uğratamamaktadır. Nitekim Çin geçen gün açıklanan verilere göre, 2025 yılında sağladığı 1,2 trilyon dolar dış ticaret fazlalığıyla rekor kırdı – Trump’ın gümrük vergilerine rağmen! Çin açısından bu iki neden şu stratejiyi el verişli kılmakta: “Gelişmem sekteye uğratılamadığı sürece, neden askeri minderde güreşeyim. Hem askeri hem de ekonomik gücümü artırmaya devam ederim. Ayrıca ABD’nin hamlelerini boşa düşüren ve kullandığımda etkisini hemen gösteren ekonomik kaldıraçlar var elimde.

ABD’nin Çin’in yükselmesini şu aşamada durduramadığı gerçeğine yaslanan bu strateji, bu çerçevede düşüldüğünde yanlış değil. Ancak, Trump yönetiminin yeni doktrinle, tam da Çin’in bu ekonomik yanıtlarının etkisini orta vadede dolaylı yollardan sınırlamaya çalıştığı göz ardı edilemez bir gerçektir. Bu bakımdan Venezuela saldırısının, Grönland ısrarının ve keza en büyük ticaret ortağının Çin olduğu İran’ı saf değiştirmeye zorlamaların anlamı ortadadır.

Çin’in Konseptinin Yadsıdığı Gerçeklik

Siyam ikizlerinin birbirlerine dönük stratejileri, her birinin özgün durumundan kaynaklanan başka açmazlar da barındırmaktadır. Trump ABD’sinin mevcut stratejisinin açmazlarına yukarda bazı yönleriyle değindik. ABD’yle ilgili daha eklenmesi gereken başka önemli hususlar da[21] var, ancak bunlar bu yazının çerçevesini dağıtacaktır. Aynı şey Çin için de geçerlidir. Yine de Çin şimdilerde, bizzat da Trump’ın çok toz kaldıran, ancak getirisi götürüsü çok tartışmalı olan hamleleri nedeniyle, giderek parladığından ve güçlenmesi engellenemez gibi göründüğünden, bir hususu burada kısaca belirtmeden geçmeyelim.

Çin’in “sosyalist piyasa ekonomisi” modelinin en önemli saç ayaklarından olan ve son gelişmelerle birlikte sınırları giderek beliren gelişme konsepti, esasta, „küreselleşme“ sürecindeki barışçıl gelişmeyi uluslararası düzeni bozmaksızın, hatta onun şemsiyesi altında ve onu savunarak gerçekleştirmeyi öngörmektedir. Çin ülke içinde ve dışında istikrarı korumak suretiyle ekonomik ve teknolojik hedefler doğrultusunda yol kat etme niyetini korumakta ama, emperyalist kapitalizminin nesnel çelişkileri ve eğilimleri bu konseptin sürdürülebilirliğini her geçen gün daha çok tehlikeye atmaktadır. Öyleyse, dünyanın hale süper gücü olan ABD gidişatı kabullenemem diyerek, Batı yarımküreden başlayarak statükoyu silah ve finans gücüyle parçalamaya çalışırken, Çin söz konusu konseptini daha nereye kadar muhafaza edebilir? Kısa vadede Trumpvari dış politikanın ona sunduğu yeni olanakları akıllıca değerlendirebilir, ancak orta vadede uluslararası plandaki değişimlerin belirtilen konsepte yapmakta olduğu derin etkileri ne derece sınırlayabilir?

Vurgulayalım ki, bu tür soruları, daha derinde bulunan, emperyalist kapitalizmin çelişkili özelliklerinin bugünkü şekillenmesinden türeyen sorunlar gündeme getirmektedir. Yalnızca bir boyutunu kısaca açmak gerekirse: Engels’in kapitalizmde üretimin toplumsal karakterinin genelde üretici güçlerin, özelde de üretim araçlarının aldığı niteliklerinin bir gereği olduğuna dair sözlerini anımsatarak belirtelim ki, günümüz kapitalizminin üretici güçlerinin emperyalist ve gelişkin kapitalist ekonomiye sahip ülkelerde nitelik bakımdan ulaştığı seviye, başta meta üretimi olmak üzere tüm iktisadi yaşamın ancak dünya pazarıyla dolayımlanmış ve onunla birleşik bir ortam ve tarzda şekillendirilmesini şart koşmaktadır. Temel ögeleriyle (üretim, kredi sistemi ve ticaret) dünya pazarına bigane bir kapitalist ekonominin varlık imkanlarının çoktan ortadan kalkmış olması bir yana, harekete geçirilen üretici güçleri kapitalist anlamda verimli kullanmanın başka bir yolu yoktur. Üretici güçlerin bugünkü düzeyi ne ulusal pazarda absorbe edilebilecek ne de salt onun sınırlarında örgütlenebilecek kapitalist bir üretime ve ekonomiye imkân tanımaktadır. Kapitalist ulusal pazar ancak dünya pazarıyla bağıntılılığı içinde kendisi olabilmektedir –yani, dünya pazarıyla ticari ilişkiler içinde olması değil sadece (bu yeni bir durum değildir), üretim kapasitesi ve harekete geçirilen üretici güçlerin bugünkü seviyesinin oluşturduğu niteliklerinin (üretimin küresel bir iş bölümü etrafındaki ağlarını ve tedarik zincirlerini mümkün ve gerekli kılan internet, dijitalleşme, algoritmalar, kısacası yeni işlem, iletişim ve ulaşım teknolojileri ve bunların kullanımının gerektirdiği hammaddeler, elementler ve fiziki altyapılar) bir gereği olarak dünya pazarıyla birleşiklik içinde ancak var olabilmesi. Üretimin ve iş bölümünün bugünkü uluslararası düzeyinden kapitalizmin tarihinin önceki seviyelerine geri savrulma teorik olarak elbette mümkün. Fakat bunun, ancak görülmemiş büyüklükte bir dünya savaşı ve yıkımla mümkün olacağını belirtmeye gerek yok sanırız.

Demek oluyor ki, hiçbir emperyalist kapitalist ekonomi ulusal pazarla sınırlı bir çerçevede ayakta kalamaz, ekonomik ve askeri yıkım ve zor dışında bu sınırlara çekilemez. Yayılma, dış pazarlarda pay kapma, sermaye ihracı ve ayak bastığı her yerde mümkün olduğunca tekelci hakimiyet kurma vb. tüm kapitalist tekellerin ve devletlerinin sadece genel bir eğilimi değil, aynı zamanda üretici güçlerin bugünkü seviyesi ve o seviyenin baskıladığı kâr oranlarının adeta dayattığı bir zorunluluktur. Kapitalist ilişkilerin girmediği ekonomik alanın bulunmadığı, dolayısıyla paylaşımı tamamlanmamış toprak parçasının dahi kalmadığı bir kapitalist dünyada, üretici güçlerin bugünkü evrensel düzeyinin, rekabet olgusu itibarıyla her daim can alıcı olan pazar payı sorununa özel ve ilaveten bir hassasiyet yüklediği, bu sorunda olası kritik değişimleri göğüsleme veya tahribatsız aşma olanaklarını alabildiğince daralttığı açık olsa gerek. Bu durumdan ötürü, dünya pazarında birinin başarısı, eşzamanlı olarak diğerinin başarılı olamamasına, elenmesine ya da geriye itilmesine tekabül etmektedir. Kısacası, paydaki değişim daimidir, değişime tahammül sınırlarıysa tarihseldir. Günümüzün kapitalist dünyasının geldiği nokta, bu tahammül sınırlarındaki esneme payının küçülmeye başladığına işaret etmektedir. Ve bu noktaya yaklaşıldığı oranda emperyalist devletler açısından askeri zor ve güç kullanma bir mecburiyet haline gelir.

Bundan ötürü, Çin’i bugün ileri sıçratan ivmeli gelişme, aynı zamanda onun yukarda ifade edilen gelişme konseptinin zeminini giderek oymaktadır. Ve bu bugün, belirtilen nedenlerle düne göre daha hızlı gerçekleşmeye yatkındır. Dünyanın “tek kutuplu” değil, “çok taraflılık” içinde şekillenmesi istemi; herkesin faydalandığı, kazan-kazan ticaretin serpilip geliştiği, ortaklaşa büyümenin sağlandığı, haliyle şiddet ve şantaja gerek kalmadığı, diyalog ve diplomasiyle sorunların çözüldüğü bir tablo çizdiği için, erdemli görünebilir. Ancak bu tablonun temel kusuru, bu dünyanın emperyalist kapitalist bir dünya olduğunu unutturmak istemesidir. Bu konsept, Çin’deki hâkim sınıfın ülke içinde uyguladığı “herkes için refah” konseptinin uluslararası ilişkilere uyarlanmasıdır bir yönüyle. “Herkes için refah” konseptinin menşei Almanya’dır. Almanya deneyimi, bu konseptin ancak belirli bir konjonktürde belirli bir süreliğine geçerli olabileceğini, hatta geçerli olduğu süre boyunca da bizzat kendi içinde onu dağıtacak ögeleri biriktirip bir noktadan sonra yıkıcı bir şekilde harekete geçireceğini kanıtlamıştır. Üstelik bu sonuç, kapitalist dünyanın “altın yıllar” olarak tarif edilen bir döneminin hemen akabinde gelmiştir!

Çin’in konsepti; bir yerde “bu dünya hepimize yeter” diyor, fakat bu dünyanın emperyalist kapitalist bir dünya olduğunu, yani paylaşımın kardeşçe değil ancak kapitalistçe, yani en nihayetinde güçle olabileceğini karartıyor. Bu konsept; başarılı olması için gereksinim duyduğu uluslararası düzenin (serbest ticaret, düşük gümrük vergileri, açık pazarlar vb.) altını, bizzat başarılı olduğu için, yani pazar payını başkalarının aleyhine artırdığı için oyuyor. Ve nihayet bu konsept; Çin’in üretici güçlerde kaydettiği devasa gelişmenin oluşturduğu üretim kapasitesinin ürünlerini, hâlâ geriden gelen iç pazarın canlandırılması halinde bile ancak nispeten bir yere kadar tüketebileceğini, yani (dış pazarlara yayılmasının şart olmasının yanı sıra) Çin’deki mevcut sınıfların haliyle kendi konumlarına göre tüketimde bulunabileceklerini, şu ya da bu sınıfın, özellikle de alt sınıfların verili konumlarını aşan tüketim taleplerinin üst sınıfların engeline takılacağını hasır altı etmektedir. Nasıl ki iç pazardaki verili sınırlamalar, ülke içindeki sınıf savaşımların tırmanma ihtimalini artırıyorsa (isyan ve ayaklanma geleneği kuvvetli olan Çin’de emekçi halk, refahtaki payının görülür bir şekilde azalmasına kayıtsız kalmayacaktır!), aynı şekilde dış pazarlarda artmaya devam eden pazar payları da diğer emperyalist kapitalist devletlerin kaçınılmaz olarak karşısına dikilmesini kışkırtmakta ve bu konseptin gereksinim duyduğu uluslararası düzeni dağıtmaktadır.

Burada tarif edilen gelişmeye içkin açmazlar, hangi konseptle maskelenmiş olmasından bağımsız olarak, aynı zamanda emperyalizm çağında yükselen güç olmanın kaçınılmaz özellikleridir. Ekonomik güç birikimi (özü sermaye birikimi) ile jeopolitik güç birikimi (özü nüfuz alanları) arasındaki diyalektik ilişki, ekonomik gücün mevcut jeopolitik koşulların çerçevesinde birikiyor olmasıdır. Yeni bir ekonomik gücün ortaya çıkması, kaçınılmaz olarak verili jeopolitik güç yapılanmasında değişimlere neden olmaktadır. Misal Çin’in İpek ve Kuşak Yol projesi, realize edildiği her yerde, jeopolitiği değişimi uğratmaktadır. Yeni limanlar, havaalanları, demir ve karayolları, Çin şirketleri (pek çoğu da devlet şirketleri) tarafından inşa ve kontrol edilmekte. Burada hammadde kaynakları ve altyapı alanında yoğunlaşan devasa bir ekosistem oluşmakta ve yeni nüfuz alanları yaratılmaktadır.

Marx ve Engels’ten işlerine geldiği her vakit söz etmeyi seven Çin’in egemen sınıflarının temsilcileri, burada dikkat çekmeye çalıştığımız maddi ilişkileri ve onların içinde şekillenen çelişkileri bilmiyor olamazlar elbette. Dolayısıyla önemli olan, onların belirtilen konsept çerçevesinde çıkarları gereği yaptıkları bu propagandaya inanılmamasıdır. Tarih, bu tür kulağa hoş gelen konseptlerin, yükselen her yeni emperyalist gücün tabiatıyla gereksinim duyduğu anlatılar olduğunu bize göstermektedir.

Biçim Parçalanırken…

Emperyalistler arası çelişkilerin, bir süreden beri keskinleşmeleri itibarıyla, içinde hareket ettikleri biçimleri (ekonomik biçimi, iç içe geçmiş bir dünya ekonomisinin ilişkiselliği; politik biçimi, dünya savaşı sonrasının uluslararası düzen ve normları) çözmeye başladığı ve çelişkilerin yeni keskinleşme düzeyine tekabül eden yeni bir biçimlenmeyi zorladığı görülmekteydi. Trump ABD’sinin yeni ulusal güvenlik belgesi ve ona tekabül eden hamleleri, şimdiye kadarki biçimin öncelikle politik boyutuyla parçalanıp bir tarafa atılmasıdır. Böylece çabuk elde edileceği düşünülen mevzilerle, ekonomik biçimi yeniden formatlama süreci hızlandırılmak istenmektedir. Zira bu çizgi açısından dünya ekonomisindeki iç içelik, kendi hakimiyetini tahkim etmek için gereksinim duyduğu emperyalist hamlelerinin derinliğini ve etki alanını sınırlayan, ters etkilerden sakınmasını da zorlaştıran bir ayak bağıdır.

Mevcut uluslararası statükonun köklü değişimini asıl zorlayan gücün ABD olması, yani tam da dünyanın süper gücünün bu mücadeleyi belirtilen çizgi ve tarzda gündeme getirmesi, uluslararası ilişkiler açısından yeni bir dinamik yaratmıştır. ABD’nin hakimiyet mücadelesi; politik çerçeve ve kaideleri açıktan tanımayıp askeri zor ve şantajı daha fazla gündeme getirirken, ekonomik boyutu itibarıyla henüz aynı sertlikte şekillenememektedir. Trump’ın, ABD ekonomisine yapacağı etkinin henüz tam açığa çıkmadığı gümrük vergileri kaldıracı, esasında sürdürülebilir değildir. Bu konuda sadece Çin değil, AB de ciddi karşı hamleleri yapmaya hazır olduğunu ortaya koymuş ve bu tarz bir kapışmada ABD’nin daha az zarar görmeyeceği açığa çıkmıştır. Dolayısıyla, Trump ABD’si de dünya ekonomisinin bugünkü realitesini yok sayamaz bir durumdadır.

Öte yandan, Trump’ın iddiasının aksine, ABD, ticaret açığını esasta Avrupa ve Asya ülkelerinin aldıkları ABD tahvilleriyle dolaylı olarak finanse etmektedir. Ve henüz sınırlı sayıda da olsa, ABD tahvillerinden çekilme eğilimi şimdiden belirmiş durumdadır.[22] Nitekim bu eğilim ve Avrupalı emperyalistlerin Trump’ın Grönland dolayısıyla açıkladığı yeni gümrük vergilerine karşılık vereceğini açıklaması üzerine, 30 yıllık (!) ABD tahvillerinin getirisi (ABD’nin bir nevi borçlanma faizi) %5’e dayandı. Ve ancak Trump’ın Davos’ta NATO Başkanıyla Grönland konusunda bir çerçeve anlaşması yaptığını (ayrıntıları henüz belli değil) ve 8 ülkeye dönük gümrük vergilerini iptal ettiğine dair açıklaması üzerine %4,8’lere geriledi. Diğer taraftan, dünyanın hemen hemen tüm merkez bankaları bir süreden beri hızla altın stoklarını artırmaktadır.[23] Bu stoklar, ilk defa merkez bankalarının tuttukları ABD tahvillerinin değerini geçmiş durumdadır! Ki bu çok çarpıcı bir durumdur, çünkü ABD’ye ve dolara olan güvendeki sarsıntıyı yansıtmaktadır. Bu arada Çin de altın ve gümüş stokunu artırdığı gibi, son haftalarda artan oranda piyasaya pompaladığı parayla tahvil değil büyük çapta reel değerler (muhtelif değerli hammaddeler) alıp stoklamaktadır.

Kısa ve orta vadede Trump yönetiminin çökme ve çökertme stratejisinin, dünya ekonomisinin belirtilen gerçekliğini değiştiremiyor olmasından öncelikle iki sonuç çıkmaktadır: Bir; ABD tüm gürlemesine karşın, başta Çin olmak üzere büyük rakipleri üzerinde mutlak değil ancak nispi bir baskı oluşturabilir. Görüldüğü üzere burada bir sınır var, bunu aştığı vakit, asıl etkisini ABD ekonomisi ve iç siyasetinde gösterecek bir direnişle karşılaşacaktır. Trump’ın bu sınırlar yokmuşçasına davranması işin şov kısmıdır, azami taviz koparma taktiğidir. İki; öte yandan, rakip güçlerinin ABD ticaret açığını dolaylı bir şekilde finanse etme pozisyonundan büyük zarar görmeden çıkabilmesi de zaman gerektirmektedir. Bugünden yarına ne Çin ne de Avrupa bunu gerçekleştirebilir, ayrıca kısa vadede mecbur kalmadıkça da bu pozisyonu küçük bir çapta da olsa korumak isterler. Kısacası, dünya ekonomisinin bugünkü iç içeliği, zıt noktalardan etkilenerek olsa da her bir emperyalist güç açısından hâlâ göz ardı edilemeyecek bir sınırlanmayı teşkil ediyor.

Açıktır ki, belirtilen dinamik ve bu sınırlanmalar, genel bir zaman sorununu gündeme getiriyor. ABD emperyalizmi zamanı hızlandırmak istiyor ama istediği hızla yol alamıyor. Avrupalı emperyalistler zamanlarının günden güne daraldığının farkına varırken, Çin, zamana oynama imkanlarının henüz tam kapanmadığını, orta ve uzun vadeli stratejik hamlelerine devam edebileceğini düşünüyor.

İşte büyük emperyalist güçler arasındaki eşitsiz gelişmenin bugün iç içe geçmiş bir dünya ekonomisi zemini üzerinde cereyan etmesinin gündeme getirdiği bu eş zamansızlık, dünyadaki durum ve düzenin ölmekte ve doğmakta olanın bir karışımı olarak şekillenmesine neden olmaktadır. Dünyanın süper gücünün (ABD) sabırsızlığıyla, onun tahtını tehdit eden gücün (Çin) sabırlılığının aynı andalığıdır emperyalist dünyanın dünüyle yarınını temsil eden faktörleri (dünya barışıyla savaşı) iç içe geçiren…

***

Yazı boyunca aktardığımız ve aktaramadığımız pek çok olay ve gelişme, emperyalizmin zifiri karanlığının yeniden günümüz toplumlarının üzerine çökmeye başladığına, dünyayı barış değil bugün olduğundan daha büyük ve acımasız savaşların beklediğine işaret etmektedir. Başta emperyalist devletlerin; milliyetçilik ve militarizmi hortlatmaları, silahlanma ve savaş sanayisine yatırımları yoğunlaştırmaları, ekonomik ve ticari savaşları artırmaları, askeri zoru yeniden açıktan geçer akçe saymaları; bütün bunlar, iddia edildiği gibi savaşları önleyecek savaş gücüne ya da toplumsal refaha erişme gayretleri değildir. Aksine, bugün tüm emperyalist devletler; pazar sorununun giderek yakıcı hale geldiği koşullarda kendi jeopolitik çıkarlarını, tekellerinin kârlarını ve sermayelerinin birikimini askeri zora da başvurmayı içerecek bir şekilde korumak amacıyla, çok yönlü güç biriktirmektedirler. Aynı anda ise aralarında; dünya çapındaki tedarik zincirleri, deniz ve ticaret yolları, kritik hammaddeleri, uyduları, uzayı, verileri ve denizaltı fiber optik ağlarını kontrol altına alma uğruna kıyasıya bir rekabetin içindedirler. Ve bu güç biriktirmenin, bu tüm araçlarla kıyasıya yürütülen rekabetin; halklara ve emekçi kitlelere daha çok yüklenerek, onların yaşam koşullarını daha fazla ağırlaştırarak, onları yeni felaketlere sürükleyerek gerçekleşeceğinden zerre kadar şüphe duyulmamalıdır.

Mark Twain’ın isabetli bir sözüyle söylemek gerekirse, “tarih tekerrür etmez, ama kafiyelidir”. Tarihin kafiyeli olması, bir desenin, bir yapısallığın göstergesidir. Günümüzde bu yapısallık, emperyalizm aşamasındaki kapitalizmdir. Tarihinin tanıklık ettiği tekelci hakimiyet, aşırı sömürü ve yağma, boyunduruk altına alma, militarizm ve faşizm ve savaşlar onun mayasındadır ve bu var olma biçimlerine doğası gereği yeniden meyletmektedir. Ve 20. yüzyılın kanıtladığı gibi, ancak dünya işçi sınıfının ve halklarının çetin mücadeleleriyle gemlenebilir. Pervasızlığın vücuda gelmiş hali olan emperyalizmi püskürtmenin başka bir yolu yoktur…

Dolayısıyla dünya işçi sınıfı ve halkları açısından bir belirsizlik durumu yoktur. Onlar açısından ama bugün sorun başka bir yerdedir. Gabriel Garcia Màrquez’in Türkçeye “Kırmızı Pazartesi” olarak çevrilen romanında bu sorun çarpıcı bir şekilde betimlenmiştir. Romanda, işleneceğini herkesin bildiği, fakat hiç kimsenin engel olmak için eyleme geçmediği bir cinayetin öyküsü anlatılır. Romanın geçtiği kasabada hemen herkes Santiago Nasar’ın öldürüleceğini bilir ama patriarkal namus anlayışı, atalet ya da birileri mutlaka bir şeyler yapar beklentisinden ötürü hiç kimse, alenen geliyorum diyen cinayeti durdurmak üzere harekete geçmez.

Ezcümle; durum, gidişat ve sorun budur.

[1] Bkz. Cengiz, A. (2025), “Belirsizlikten emperyalist pervasızlığa”, Teori ve Eylem, s. 67, sf. 113

[2] ABD Dışişleri Bakanı Rubio: “Venezuela’nın petrolüne ihtiyacımız yok. ABD’de bol miktarda petrolümüz var. Venezuela’daki petrol endüstrisinin ABD’nin düşmanları tarafından kontrol edilmesine izin vermeyeceğiz.”

[3] https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf

[4] Trump, petrol tekelleriyle yaptığı toplantıda, bir tekel temsilcisine “Venezuela’dan ne zaman çıktınız?” sorusuna, “2019’da kararlaştırdığınız yaptırımlar üzerine çıkmak zorunda kaldık” yanıtını aldı! Petrol devi Exxon’un Venezuela an itibarıyla “yatırıma uygun değil” demesi, Trump’un hoşuna gitmedi. Exxon’u dışarda tutacağım şeklinde karşılık verdi.

[5] Venezuela’da durum belirsiz. ABD saldırısının ülke içinden şu ya da bu kliğin desteğiyle gerçekleştirildiği kuvvetli bir ihtimal. Anlaşılan o ki, bu saldırganlığın başarılı olmasında; gerek CIA’nin, Maduro sonrasında istikrarı sağlamada iktidarı devirmektense kalanlarla işbirliği yapmanın daha faydalı olacağına dair raporu, gerekse iktidar içerisinde Maduro’nun fazla aşındığını düşünen kliğin ABD ile daha geniş bir işbirliğine açık olması önemli bir rol oynadı.

[6] Çin’i özellikle Latin Amerika’dan çıkartmak düşünüldüğü kadar kolay değil. Trump’ın “yakın dostu” Milei bile Arjantin’in Çin ile olan ticari ilişkilerini kesmeyi düşünmüyor. Öte yandan biraz geç kalmış olmakla birlikte Avrupalı emperyalistler de Latin Amerika pazarındaki paylarını artırmaya çalışıyor. 25 yıldır görüşülen ve AB ile Brezilya, Arjantin, Paraguay, Bolivya ve Uruguay’ı kapsayan Mercusor adlı “dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi” anlaşması, tam da Venezuela saldırganlığının ardından ve üstelik Fransa’nın katı itirazlarına rağmen imzalandı! Gerçi Avrupa Parlamentosu pişmiş aşa su kattı ve anlaşmayı onaylamayıp değerlendirilmesi için AB Adalet Divanı’na havale etti. Almanya şu anda anlaşmayı mahkeme kararını beklemeden geçici olarak uygulamaya sokması için AB Komisyonu üzerinde baskıyı yapıyor.

[7] “Yarımküre dışındaki rakiplerimiz, hem şu anda ekonomik olarak bizi dezavantajlı konuma düşürmek hem de gelecekte stratejik olarak bize zarar verebilecek şekilde, yarımküremizde büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Bu saldırılara ciddi bir direniş göstermeden izin vermek, ABD’nin son on yıllarda yaptığı bir başka büyük stratejik hatadır.” Bkz.: Ulusal güvenlik stratejisi (UGS).

[8] Trump’ın arkasında kümelenen sermaye grupları; inşaat ve gayrimenkulden (savunma dahil) yeni teknoloji şirketlerine, fosil enerjiden ilaç tekellerine kadar çeşitli kesimlerden oluşuyor.

[9] “Yeniden sanayileşme: Amerika Birleşik Devletleri, ekonomisini yeniden sanayileştirecek, endüstriyel üretimi geri getirecek ve kritik ve yeni teknolojilere odaklanarak ekonomimize ve işgücümüze yatırımları teşvik edecek ve çekecektir.” (UGS)

[10] “Bu yarımkürede kritik tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi, bağımlılıkları azaltacak ve ABD’nin ekonomik dayanıklılığını artıracaktır.” (UGS)

[11] Babic, M. (2025), Geökonomie, edition suhrkamp, Berlin, sf. 128

[12] An itibarıyla Çin; ABD ve AB toplamından %40 daha fazla elektrik üretmektedir. ABD 4387,26 Terawatt Saat (TWh) elektrik üretirken, Çin’de 10072,60 TWh üretilmektedir, ki başta güneş olmak üzere yenilebilir enerji üretiminde dünya birincisidir.

[13] Bugün Çin’in nadir elementlerin işlenmesindeki pazar payı yaklaşık %97, elementleri kazıp çıkarmadaki payı ise yaklaşık %60’dır.

[14] https://www.ft.com/content/658e3fc5-4a43-4dd5-8942-cf2f7fe3a686

[15] Danimarka, Almanya, Norveç, İsveç, Fransa, Büyük Britanya, Hollanda ve Finlandiya.

[16] Avrupalı emperyalistlerin ve AB’nin bugünkü durumu kendi başına bir konu. Çekirdek sorun, merkezkaç eğilimleri güçlendirmeye açık tektonik kaymalar karşısında kendi birliğini, çıkarlarını örtüştürecek bir uzlaşıyla tesis edip edemeyecekleridir. Olagelen uzlaşı, son gelişmeler nedeniyle yenilenmek zorundadır.

[17] https://www.jungewelt.de/artikel/515927.merz-hofft-in-der-l%C3%A4ngeren-perspektive-auf-ausgleich-mit-russland.htmlBu konuda Alman aşırı sağcı AfD bile Trump’a itiraz etmek zorunda kaldı. Parti Eş Başkanı Chruppala, Trump’ın bu konudaki davranışını “Vahşi Batı’nın metodları” olarak görüp mahkum etti.

[18] Bu yıl sonundaki ara seçimlerde Çumhuriyetçiler Kongre’deki çoğunluğu kaybetmeleri, Trump’ı topal ördeğe dönüştürebilir.

[19] Örneğin “Jeoekonomi” kitabının yazarı Babic’e göre, şu anda “küresel düzenin jeoekonomileştirilmesi” vuku bulmakta. Bunun üç temel ögesi şunlar: “Ekonomik griftliğin stratejikleştirilmesi; uluslararası düzenin kısımlara ayrılıp bölgeselleştirilmesi ve devlet gücünün transformasyonu.” Geçmekte olduğumuzu düşündüğü “jeoekonomik düzen”, basitçe jeopolitikanın dünya sahnesine geri dönmesi değildir, daha ziyade “21. yüzyılın uluslararası politikasında gücün nasıl kullanılacağının biçim ve tarzının karmaşık bir transformasyonu”dur. (age, sf. 53)

[20] https://www.rand.org/pubs/research_reports/RRA4107-1.html Yeni güvenlik stratejisinin yayınlanmasıyla alakası var mı bilemeyiz ama, bu rapor ilginç bir şekilde “yeniden gözden geçirilmek üzere” geri çekildi!

[21] Trump yönetimi, tabiri caizse ABD’deki politik ve yapısal statükoyu da değiştirmeye çalışmaktadır. Kongreyi büyük oranda baypas etmek, kararnamelerle yol almak, iktidarı çok daha fazla merkezileştirmek, güdük burjuva demokrasisinin özellikle bu çabaları baltalayacak ve karşı mevzi olarak kullanılabilecek ögelerini kötürümleştirmek, “illegal göçmenlere karşı” tedbirler adı altında silah ve şiddet kullanmaktan hiçbir şekilde imtina etmeyen ve maske takarak bir tür “gizli polisi” intibasını yayan kolluk güçlerini büyüterek, demokratik-ilerici kamuoyu üzerinde baskı kurmak ve genel bir korku iklimi yaymak vb. Aynı andaysa, ABD ekonomisindeki nominal verilerle reel durum arasındaki makas giderek açılmaktadır. Özellikle yapay zeka balonuyla ABD borsasının rekorlar kırmasını tehlikeli bir illüzyon olarak değerlendiren Nobel ödüllü ekonomist J. Stiglitz, temel ekonomik verilerle borsalardaki değerlendirmeler arasındaki uyumsuzluğun alarm zillerinin çalmasını gerektiren bir düzeye ulaştığını belirtmektedir. Stiglitz’e göre, “borsada çoktan bir çöküş olmalıydı”. Trump’ın Fed Başkanı’na dava açması bile borsada büyük sarsıntılara yol açmadı, ki ABD borsasının seviyesini şu anda birkaç teknoloji tekelinin belirlediği düşünüldüğünde bu cılız reaksiyon şaşırtmamaktadır. Bu arada ABD devlet borcunu finanse etmenin koşulları da giderek ağırlaşmakta. 2025’de devlet borcunun sırf faiz masrafı yaklaşık 1 trilyon dolar oldu!

[22] Bazı İskandinav yatırım fonlarının yanı sıra, Financial Times’ın bir haberine göre, dünyanın büyük yatırım şirketlerinden Pimco (Alman sermaye devi Allianz’a ait), Trump yönetimini “öngörülemez” bularak portföyünü çeşitlendirmek üzere ABD’deki varlıklarını elden çıkarmaya başladığını açıkladı. Açıktır ki, ABD tahvillerinden çıkış tedricen olabilir, hızlı çıkış tahvil sahiplerini de zora sokar. Fakat politik etkisinin olduğunun ispatı Trump’ın bu tür haberlere gösterdiği tepkiydi: Trump, Avrupa ülkeleri hisse senedi ve tahvil gibi ABD varlıklarını satarsa, ABD’nin “büyük bir misilleme” yapacağını söyleyip, “tüm kozlar bizim elimizde” diyerek tehditler savurdu.

[23] Altının onsu 5 bin doları zorlamakta.