İkinci emperyalist savaş sonrasında iki kutuplu dünya oluşurken, savaş sırasında cepheden uzak durmuş olan ‘tarafsız’ Türkiye, kendisini zaten ekonomik destek aldığı ABD’nin başını çektiği blokun içinde sayıyordu. Bu savaşla hegemonik güç; Avrupa’dan, kendi coğrafyası dışında savaşa müdahil olmuş ve Avrupa ülkeleri gibi tahrip edilmemiş olan, emperyalizmin yükselen yıldızı ABD’ye kaymıştı. ABD de savaş sonrasında ortaya çıkan tabloyu yönetmek, savaşın galip ve mağdur devletlerini kendi stratejik hedeflerine bağlamak, yeni bir savaş ihtimaline açık doğan yeni dünya düzeninde kurmay ve lider rolü oynamak için kapitalist bloğu sağlamlaştırmaya çalışacaktı. Savaş sonrasında dünya iki kutba bölünmüştü ve SSCB’nin başını çektiği ‘komünist blok’u dağıtmak ve etkisini kırmak için bu sağlamlaştırma şarttı. NATO bunun için kuruldu.
Savaşın galip ve mağlup kapitalistleri aralarındaki çelişkileri bir yana bırakarak ABD liderliğindeki NATO’da toplanırken Türkiye’yi dahil etmemişlerdi. Sonradan İsmet İnönü’nün söylediği gibi, kurulan yeni dünyada Türkiye yerinialamamıştı! Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü savaş coğrafyasını ve Atlantik’i ortak düşmana karşı korumak, tahkim etmek ve caydırmak gibi bir misyona sahipti ancak, batılı bir ülke olarak kendisine vehmettiği pozisyonu ve stratejik önemi konusunda Türkiye’nin devlet yöneticileri ile aynı fikirde değildi. O yüzden NATO’ya dahil olmak için Türkiye’nin yaptığı başvurular reddedilmişti. İsmet İnönü kendisine sorulan bir soruyu ‘bizi aldılar da girmedik mi’ diye yanıtlamıştı.
Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nin güney komşusu olması, Ortadoğu ile komşuluğu, Doğu Akdeniz ile Karadeniz arasındaki su yolunun Boğazlarla bağlanıyor olması, Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olduğu gibi gerekçeler sıralanarak yapılan taleplere bir de Sovyetler’in, Montrö Anlaşması ile statüsü belirlenmiş boğaz geçiş yolunun ve Kars’ın Türkiye’den istendiği iddia edilmiş, bu yüzden ülkenin açık bir tehdit altında olduğu kanıtlanmaya çalışılmıştı. Boğazlar meselesini Türkiye hem kendisinin hem de NATO’nun önüne ciddi bir güvenlik sorunu olarak koyuyordu. Avrupa savunmasına güvenilir bir katkı sağlayacağı, Ortadoğu’daki petrollere ulaşabilmek için sağlam bir üs, muhtemel bir Sovyet saldırısında güvenilir bir müttefik olacağı teminatını verirken Türkiye yönetiminin bir başka sorunu daha vardı. Bu, Batılı ittifaklar dışında kalındığı taktirde savaş boyunca ABD’den alınan kredilerin kesilmesi ihtimaliydi.
ABD savaş süresince Türkiye’ye geri ödemesi istenmeyen 95 milyon dolarlık savaş malzemesi hibe etmişti. 1945 yılında Türkiye’nin ABD’den istediği 300 milyon dolar kredi yardımına ise bir yıl boyunca yanıt alınamamıştı. Bir yıl sonra ise ABDTürkiye’ye ancak yüzde 4 faiz ve 5 yıl vade ile 25-50 milyon dolarlık kredi vermeyi kabul etti. 1947 yılında ise Türkiye ve Yunanistan’a toplam 400 milyon dolarlık bir yardım yapıldı, paranın büyük çoğunluğu, ekonomisi daha zayıf olduğu gerekçesiyle Yunanistan’a verilmişti. Türkiye’ye verilen kredinin koşulu bu parayla ABD’den savaş araç gereçleri alınmasıydı ki Türkiye bunu savaş uçakları ve denizaltılar alarak değerlendirdi ve eğitilmeleri için Türk subayları ABD’ye gönderildi.[1] Yine de bu para Türkiye’nin istediği talebin epey altındaydı.
Batılı kapitalistler ligine katılmak için her kapıyı çalan Türkiye 1949 yılına kadar Avrupa Konseyi’ne de çağırılmadı. 1949 yılında Strasburg’da yapılan bakanlar zirvesine davet edildiği zaman, Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak şöyle demişti:“Dış siyasetimizin ağırlık merkezi Batı dünyasıdır. İngiltere ve Fransa ile ittifakımız Amerika ile gittikçe artan dostluğumuz ve menfaat birliğimiz dış siyasetimizin istikametini daha fazla Batı’ya çevirmiştir. Avrupa Konseyi içinde bir Avrupa devleti olarak yer almamız uzun ve devamlı siyasetimizin zaruri bir neticesidir. Aynı zamanda Avrupa Konseyine girmemiz bu ana siyasetimizde bizi kuvvetlendiren yeni bir amildir. Yine ancak Avrupalı bir devlet sıfatıyla Amerika’nın Marshall yardımından istifade edebiliyoruz… Anadolu’nun Avrupa siyasi ve iktisadi birlik hudutları içine girmesi bizim için belli başlı bir hadisedir.”[2]
Türkiye NATO’ya dahil edilmesine destek aramak için çeşitli ülkelerle ikili görüşmeler yapmak, dostluk anlaşmaları imzalamak gibi bir dizi girişimde bulunduğu gibi, içinde ABD, İngiltere ve Fransa’nın bulunduğu Akdeniz Paktı kurulması için öneride de bulunmuştu. NATO’nun önceliği olan Atlantik’in güney kanadına, örgütün merkezine bağlı bir jandarmalık statüsü talep ediyordu.
Fransa ve İtalya dışındaki iki ülkenin; ABD ve İngiltere’nin Akdeniz ile coğrafi bir ilişkisi olmasa da ekonomisi ve savaş düzeneğinin düzeyi kötü, Marshall yardımlarına bel bağlamış bir ülkenin büyükler liginde yer almayı zorlaması ve bunun için sürekli kozlar üretmesi Türkiye’nin ikinci savaş sonrasındaki tarihi içinde kesintisiz devam edecektir. İngiltere ve Fransa, Türkiye ile yaptıkları ikili ticaret ve güvenlik anlaşmasına rağmen Türkiye’nin NATO’yla değil ikili anlaşmalar veya Akdeniz Paktı yoluyla Batı güvenliğine bağlanması gerektiğini savunmaktaydılar. Bu anlaşmalar hedefine doğru adım adım ve zorlayarak ilerleyen Türkiye’nin NATO’ya giriş biletlerinden biri olacaktır.
Türkiye’nin NATO’ya dahil edilmesi ancak 1952 yılında gerçekleşti. 1949 devriminden sonra Uzak Doğu’da Çin’in etki alanına giren ülkeler arasında yer alan Kore’ye çıkartma yaparak, bu en zayıf halkayı bölgede egemenlik kurmak için işgal eden ABD’nin yanında savaşa girmesi ve asker göndermesi Türkiye’nin NATO üyesi olabilmek için fiili bir müracaat dilekçesi ve liyakat sınavıydı. Kendisini hiç ilgilendirmeyen ve Kore’nin iki parçaya bölündüğü bu nüfuz savaşına dahil olarak rüştünü ispatladığı kabul edilen Türkiye’nin NATO’ya dahli mümkün oldu. Çin devrimi, NATO kurmayları için ikinci bir tehdit alanının oluştuğunu gösteriyordu. Bu yüzden NATO, kuruluş stratejisine, ‘komünist’ Çin’in de Sovyetler Birliği ile ortak hareket etmesi ihtimaline karşı bu ülkeyi ve etki alanlarını kuşatmayı da eklemişti. Kore’de sadakatini gösteren Türkiye de doğuya doğru bir atlama taşı olabilirdi.
Türkiye’nin NATO’ya girmesini kolaylaştıran bir başka etken de Batı Avrupa ile sınırdaş olan Doğu Avrupa ülkelerinden geleceği düşünülen tacizlerdi. Sonuçta ikiye bölünmüş Almanya’nın doğuda kalan coğrafyası komünist bloku NATO ülkelerinin komşusu haline getirmişti. Yani Sovyetler Birliği halk demokrasili ülkeler sayesinde batı kapitalistlerinin yanı başında sayılırdı. Batı Avrupa’ya yönelik herhangi bir saldırıda Türkiye’deki üslerden kalkacak, menzili Kafkas ve Ural bölgesine ulaşabilen savaş uçakları sayesinde NATO SSCB’nin endüstri bölgeleriyle lojistiğini vurabilecekti.
Türkiye’nin NATO’ya girmesi, yerini ve gelecek stratejisini ABD başta olmak üzere batılı kapitalist devletlerin yanında, her türlü hizmete ve savaşa hazır olarak belirlemesi, zaman içinde, örgüte kabul edilmek için elinde bulundurduğu ya da ileri sürdüğü kozların kendi aleyhine de işleyebileceği bir savaş aparatına dönüşmesine yol açacaktı.
50’li yıllar boyunca Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar, askeri darbeler, emperyalist müdahaleler, İsrail ve Filistin arasındaki gerilimler, iç savaşlar gibi bir dizi çalkantı, taze NATO üyesi Türkiye’nin sınırlarının yakınında gerçekleşirken, tarafını baştan belirlemiş olan Türkiye kendi komşularında tüten ateşle çevrelenmekte, tutum alması gereken her konuda emperyalist bloğun kararlarına riayet ettiği için, son yüzyılın önemli bir bölümünü sömürge yönetimi altında geçiren komşularının Batı düşmanlığından nasibini almaktadır.[3] Bu değerli bir yalnızlık değil, topraklarına yerleştirilen üslerden çevrilmiş silahlarla sınır komşularına potansiyel tehdit oluşturmak anlamına gelmiştir. NATO üyesi olmakla Türkiye, üslerin kurulacağı arazilerin (1964’te bu alan 34,5 milyon metrekareye ulaşacaktı.) istimlak bedellerini ödemeyi, ikmal, bakım, ulaştırma, onarım gibi taşeronluk hizmetlerini üstlenmeyi kabul ederek, kullanımı NATO’ya ve daha çok da ABD’nin inisiyatifine bağlı üslere topraklarını açtı. İncirlik, Çiğli, Karamürsel, Yalova, Diyarbakır, Sinop gibi bölgelerde zaman içinde bu üsler kuruldu.
NATO başlangıçta somut düşmanını SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinin bulunduğu coğrafya olarak belirlemiş olsa da aslında paktın düşman tanımı bununla sınırlı değildir. NATO üyesi olan ve olmayan ülkelerdeki Komünist parti ve örgütleri, sosyalizmin işçi sınıfı ve aydınlar üzerindeki etkisini, sendikal mücadeleyi, Sovyetlerle şu veya bu şekilde yakınlaşan ülkeleri de kapsayarak genişletilen tanım, üye ülkelerin her birinin kendi coğrafyalarında gizli ya da açık özel savaş örgütleri oluşturmasının da yolunu açmıştır. NATO misyonu ideolojik, siyasi, askeri önlemler alarak devletlerin kendi halklarına karşı sürdürecekleri savaşı da kapsayarak genişletilmiştir. Bu savaşın nasıl yürütüleceğine ilişkin direktiflerin ve yönergelerin hazırlanmasının yanı sıra iç çatışmaları ve sınıf mücadelelerini bastırma yeteneği kazandırmak için kurulan gizli, paramiliter özel harp birliklerini, gladyo-kontrgerilla uzantılarını eğitmek için özel programlar da hazırlamış, gerektiğinde bu savaşın aleni bir tarafı da olmuştur. Bu örgütlerin niteliğine ve Türkiye’deki oluşumlarına daha sonra değineceğiz.
Çok partili rejime geçen Türkiye’de 1950’ler boyunca iktidarda kalan Menderes hükümetinin “komünizmle mücadele”de gösterdiği gayretkeşlik en çok, gizli TKP’ye açtığı savaş ile kendini gösterir. 1951 yılında yapılan operasyonla TKP’nin ileri kadroları toplanmış, ülke içinde komünizm ve Sovyetler Birliği hakkında hurafeler yayılarak anti propaganda yapılmış ve komünizm kavramının içine o kadar çok şey alınmıştır ki, Türkiye burjuvazisiyle emperyalizme bağımlılığın aleyhine söylenen her söz, her eleştiri suç sayılmaya başlanmıştır. Bunun karşılığında burjuvaziyle toprak ağalarının ittifakına dayanan Menderes Hükümeti ‘kalkınma, silahlanma, siyasi istikrarın sağlanması’ gerekçesiyle ABD’den ve NATO’dan sürekli olarak para dilenmektedir. Komünizmle ve onunla ilişkilendirilen her türden muhalefete agresif bir mücadele yürüterek ne kadar aktif ve sadık olduğunu göze sokmaktadır.
Menderes Hükümeti zamanında NATO’nun dünya ölçeğinde, McCharty’nin de ABD içinde uyguladığı kutuplaştırma siyasetini iç politikanın motivasyonu haline gelmişti. Öyle ki komünizm karşıtı ve hükümet yanlısı Vatan Cephesi’ne üye olanların isimleri her gün radyodan yayınlanıyor, linç grupları oluşuyor, Seferberlik Tetkik Kurulu ve Tahkikat Komisyonu kuruluyor ve çok sayıda kişi tutuklanıp fişleniyordu.
Bu arada dünyadaki gelişmeler NATO’da Türkiye’nin kullanışlı bir araç haline gelmesini de mümkün kılmaktaydı. Tito önderliğindeki Yugoslavya’nın, grup mülkiyetini, dolayısıyla kapitalist birikimi güçlendiren özyönetim modeli nedeniyle kan uyuşmazlığı yaşadığı sosyalist bloktan ayrışarak ABD’ye yakınlaşması üzerine Yunanistan, Türkiye ve Yugoslavya’dan oluşan Balkan Paktı’nın kurucu rolü Türkiye’ye verilmişti. NATO’nun iki yeni ülkesi aracılığıyla BM şartlarına da uydurulmuş, askeri destek de vaat eden bu ‘dostluk anlaşması’ ABD ve NATO’nun Balkanlara da bir çıpa atması anlamına gelir. Böylece NATO kurmayları sosyalist bloktaki, vehmedilen bir çatlaktan diğer Doğu Avrupa ülkelerini de çözme imkanı doğabileceğini hesap etmektedirler.
Ne var ki Yugoslavya’nın beklentileri ile yine bir NATO ülkesi olan İtalya’yla Trieste üzerindeki anlaşmazlığı Türkiye ve Yunanistan gibi iki NATO üyesiyle üçlü ittifak zeminini zora sokacaktır. Oysa NATO Yugoslavya’yı Batı Avrupa güvenlik sistemine sokabilmek için son derece dolaylı ve kendince esnek şartlar belirleyerek bu birliği zorlamıştır.
Emperyalizmin nüfuz, yayılma ve kontrol mekanizmalarının etkisini genişletebilmek için Türkiye’ye verilen rol bununla sınırlı değildi. İki savaş arasında ve ikinci savaş sonrasında, şimdi NATO’da toplanmış sömürgecilerine karşı ulusal kurtuluş savaşları vermiş ve vermekte olan Ortadoğu ülkelerini bir Ortadoğu Savunma Örgütü’nde toplanmaya ikna etmek için başrol oyuncusu, yine, hem batılı hem doğulu, geçmişte bu halkların bulunduğu toprakların hamisi olmakla piar yapabilecek Türkiye’ydi. Sonradan Yeni Osmanlıcılık adıyla yeniden sürüme sokulacak olan, bölgeyle ilişkilerde yakın geçmişe ait bağları güçlendirmenin işe yarayacağı kanısı sadece Türkiye yönetenlerinde vardı ve Ortadoğu ülkeleri için bu yakın geçmiş hiç de iyi anılara ve göndermelere sahip değildi.
NATO’nun Ortadoğu’yu Türkiye üzerinden kuşatmaya çalışmasının en önemli nedeni bölgedeki halkların batılı emperyalistlere karşı birikmiş nefretidir. Diğer yandan bu ülkeler sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerini destekleyen Sovyetler Birliği’ne kendilerini daha yakın hissetmekteydiler. Ayrıca o zamanki hava içinde Ortadoğu devletleri için Filistin sorunu kırmızı çizgiydi ve İsrail bölgenin ortak düşmanı haline gelmişti. İsrail’i ilk tanıyanlar arasındaki Türkiye’ye de NATO’nun umduğu kadar güvenmiyorlardı.
Türkiye Pakistan ve Irak’ı böyle bir örgüte katılmaya razı etmiş olsa da Irak’ın Bağdat’ta imzalanan pakta dahil olması Ortadoğu ülkelerinin büyük tepkisini çekti. Zaten ölü doğmuş görünürken Ortadoğu’nun eski sömürgecilerinden İngiltere’nin sonradan Bağdat Paktı adı verilen ittifaka dahil olması NATO projesini baştan çöpe atmış oldu. Halbuki bu pakta dahil olmaları için Türkiye yönetimi birçok Ortadoğu ülkesiyle mekik diplomasisi yürütmüş, elçi üzerine elçi göndermiş, güvence üstüne güvence vermişti.
Menderes “Irak’la müşterek beyannamemizin esası Türkiye’nin Orta Şark bölgesine içten ve dıştan gelebilecek muhtemel tecavüzlere karşı bütün Arap memleketleri ile beraber hareket etmek kararında ifadesini bulmaktadır. Şu halde Arap Birliği’ne karşı hareket edilmek şöyle dursun bilakis Arap Birliği’nin esas gayesine hizmet eden ve bütün Arap memleketleri ile mesai teşrikini istihdaf eyleyen bir vesika karşısında bulunduğumuza kimsenin şüphesi olmasın. Aksine olarak, Türkiye bu husustaki niyet ve arzusunu uzun zamandan beri Arap devletlerine izah etmekten hiç de hali kalmamıştır.”[4]
Menderes ve Hükümetinin dışişleri bakanlığı İsrail’in bu pakta dahil edilmeyeceğine söz üstüne söz veriyor ama bir türlü yol alamıyordu.
Süveyş Kanalı’nın kullanım hakkını İngilizlerden millileştirmeye hazırlanan Nasır’ın yönettiği Mısır için, zaten ABD ile bazı ilişkilere girmiş olan Irak’ın bu pakta dahil olması Arap Birliği’ne bir ihanet olarak görülüyordu. Mısır Aswan Barajı gibi büyük bir proje için ABD’den istediği krediyi alamayınca Sovyetlere yönelmiş ve gereken meblağı sağlamıştı. Nasır Süveyş’i millileştirdiği ültimatomunu verdiğinde İngiliz ve Fransızlar’ın Kahire’yi bombalaması 1955-56 yılında Bağdat Paktı ile Ortadoğu’ya inmeye çalışan emperyalist güçlerin hayallerini boşa çıkarmış oldu.
Ortadoğu devletleri zaten savaş bitiminde Mısır, Ürdün, Yemen, Suudi Arabistan, Lübnan, Irak ile bir Arap ligi oluşturmuşlardı. Nasır da Arap milliyetçiliği üzerinden bu ülkeleri kendi ekseninde birleştirmek ve Mısır’ın etki alanını genişletmek istiyordu, ama sadece 1958’de, ömrü iki yıl süren Suriye-Mısır Arap Cumhuriyeti kurulabildi.
50’li yıllarda NATO’nun bloklaştırma çabasına sosyalizmin halklar üzerindeki etkisinin, demokratik teamüllerin, ulusal kurtuluş mücadelelerinin demokratik içeriğinin bir duvar çıkardığı görülür. Ortadoğu’daki hamleler boşa çıktıktan sonra Asya ve Afrika’daki eski sömürge ülkelerin Türkiye merkezli sözde bağımsız işbirliği ve savunma anlaşmalarına yanıtı 1955’te Çin’in liderliğindeki Bandung Konferansı’ndan geldi. Emperyalist bloklaşmanın ve BM’nin dışında birlik oluşturma çabasına giren ve çağrılı olanların hepsinin katıldığı ülkelerin karşısında Türkiye temsilcisi Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, yine komünizm tehlikesinden bahsetmiş, NATO’nun ve Türkiye’nin girişimcisi olduğu paktların tecavüz tehlikesinden kaynaklandığını iddia ederek NATO savunuculuğu yapmıştır. Türkiye doğal olarak bu emperyalizm tarafgirliğiyle epey tepki de toplamıştır.
Nitekim bundan üç yıl sonra Lübnan’da yapılan hileli seçimlerden sonra başlayan Nasırcı ayaklanma sırasında, Cumhurbaşkanının çağrısıyla bu ülkeye müdahale eden ABD ve İngiliz güçlerinin kullandığı uçakların İncirlik’ten havalanması, Irak’taki General Kasım darbesinde Türkiye’nin İngiltere ve ABD’nin yanında durması, Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye’nin arasını daha da açacaktı.
Bu arada 50’li yılların ikinci yarısında Sovyetlerin uzaya Sputnik kapsülü göndermesiyle birlikte, NATO caydırıcı silah yığınağı konusunda hız kazandı. ABD’nin Sovyetler Birliği’ne en yakın bölgelere orta menzilli balistik füzelerin yerleştirilmesi teklifini ilk kabul eden ülkelerden biri yine Türkiye’ydi. Menderes hükümeti Nike ve Honest John füzelerinin yerleştirilmesine onay vermekteydi. Yine ABD Hava Kuvvetlerinin ürettiği 15 Jüpiter füzesi ve nükleer başlıklarının Çiğli’ye yerleştirilmesine itiraz edilmedi.
Gerçekte Stalin’in ölümünden sonra iktidara gelen Kruşçev ve ekibinin ‘barış içinde bir arada yaşama’ ve ‘yumuşama’ vaatlerinden sonra kısmen bir rahatlama içine giren NATO’da gündeme gelen strateji esneklikti. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresinden sonra (1956) kısmen rahatlayan NATO’nun topyekun savaş stratejisindeki silahlanmayı esas alan dehşet dengesi eski yoğunlukta sürdürülmeyecek topyekûn savaş doktrininin yerini esnek karşılık alacaktı. Ne var ki hem ABD hem NATO güçleri Türkiye’de kurmuş oldukları üslerden Sovyetlerden istihbarat toplamaya, yığınak yapmaya devam etti. Üs çeşitleri ve bölgeleri artırıldı. Böylece Sovyetler Birliği ve Çin’deki füze ve nükleer denemeleri hakkında NATO casusluk faaliyetini güçlendirebilecekti.
Bu tarihlerde Türkiye’de Sovyetler Birliği’ni menziline alan 400 küsur nükleer silah olduğu kayda geçmiştir. Diğer NATO ülkelerindeki nükleer özellikli F kategorisindeki uçaklar da yine Türkiye topraklarındaki üslerden izlenebilmekteydi. Bunların yanı sıra Türkiye’de kimi bölgelerde bomba yığınağı yapılmıştı.
Menderes Hükümeti 1960 darbesiyle devrildi. Kamuoyunun da gündemine gelen ve büyük bir huzursuzluk kaynağı olan üsler konusundaki bir soruya birkaç yıl sonra Demirel “Onlar üs değil tesis” yanıtını vererek halkın algısıyla oynamıştır.
Türkiye’ye Jüpiter füzelerinin yerleştirilmesi ve ABD’nin Fidel Castro’yu devirmek için Domuzlar Körfezi’ne çıkarma yapması üzerine Sovyetler Birliği’nin ABD’nin burnunun dibindeki Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmesi (1962) soğuk savaşın kızışmasına ve iki blok arasında büyük bir krize dönüştü. Bu kriz ‘kuşatmayı geri çekmek için Türkiye’deki Jüpiter füzeleri kaldırılsın’ şartının ABD tarafından kabul edilmesiyle yatışabildi. ABD Jüpiter füzelerini söktü ama bu, Türkiye’nin zaman içinde nükleer silah deposu olmayacağı anlamına gelmiyordu.
Türkiye yöneticileri, üslerde konuşlanmasına izin verdikleri savaş uçakları, silah ve bombalar nedeniyle NATO’nun ve NATO üslerini kendi adına kullanabilen ABD’nin hangarı olmanın bedelini, bunların yanı sıra gelen sıcak para ve kredileri halka ağır bir biçimde ödetmeyi göze alarak ülkeyi hem bir uydu, hem de müstakbel bir hedef haline getirmişlerdi. Ne var ki 1960’lı yıllarda Türkiye gençliğinin ve işçi sınıfının anti emperyalist politizasyonundaki yükselişe bağlı olarak NATO ve ABD emperyalizmine karşı yükselen tepki Türkiye’nin NATO’dan bazı taleplerde bulunmasını zorunlu kılacaktı. Üniformalı askerlerin sokaklarda görünür olmamaları, suç işlemeleri durumunda uygulanacak prosedürde değişikliklerin yapılması, Türkiye’den götürdükleri ticari mallarla ilgili vergi yükümlülüğü getirilmesi, Türkiye’nin onayı olmadan üslerin kullanılmaması gibi halkın tepkisini yatıştıracak talepler NATO gündemine getirilmekteydi. NATO ve emperyalizm hakkındaki sorgulamalar sadece Türkiye’de değil halkların uyanış halinde olduğu Avrupa ve Ortadoğu’da da artıyordu ve NATO da bu konuda Türkiye’nin taleplerini kabul etmek durumunda kaldı.
Ama asıl önemlisi “milli gururu” inciten ve gözü kara bağlılık içindeki Türkiye ile NATO arasındaki ilişkileri geren Kıbrıs meselesi olmuştur. Herhangi bir ülkenin saldırı altında olması durumunda NATO’nun o ülkeyi savunacağı şartını formüle eden 5. Maddesi, Türkiye Kıbrıs konusunda kendi başına hareket etmeye kalktığında ayağına ağır biçimde dolandı. Yunanistan ile Kıbrıs konusunda çıkan gerilim ve Makarios yönetiminin adadaki askeri tacizleri karşısında birkaç kez NATO’nun ve BM’nin arabuluculuk yapmasını isteyen Türkiye yönetimi, bu girişimlerinden yanıt alamayınca açıkça Kıbrıs’a müdahale edeceğini ilan etti. 1964 yazında ABD’nin Türkiye’ye ilettiği ünlü Johnson mektubunda ise Türkiye’nin kendi başına, ‘Sovyetler Birliği’ni de savaşın içine sokabilecek böyle bir hamlesinde NATO’nun Türkiye’yi savunma yükümlülüğü yoktur’ deniliyor ve Türkiye’nin ABD tarafından temin edilen silahları kullanamayacağı belirtiliyordu. İnönü bu mektuba “NATO müttefiklerine yapılacak saldırıda saldırgan kendisini daima haklı gösterecektir. NATO bu iddialara kanacak kadar zayıfsa tedavi edilmelidir!” diye yanıt verecek, ama bir süre sonra da iktidardan düşecektir.
Gelip geçen hükümetler boyunca, şimdiye dek Türkiye’nin bağlılık göstermiş olduğu NATO ve ABD ile yer yer anlaşmazlığa düştüğü görülmüştür. Öyle ki ‘ne istenmişse verilmiş’ ama Türkiye devleti umduğu desteği her zaman görememiştir. Öyle ki 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında Türkiye’ye uygulanan silah ambargosu, Haşhaş ekiminin yasaklanması, FETÖ darbe girişimini gelişmiş istihbaratıyla önceden görebileceği varsayılan ABD’nin bu konuda Erdoğan iktidarını uyarmaması NATO ile yaşanan konjonktürel gerilimler arasındadır.
***
NATO ile ABD’yi Türkiye’de ayrı iki varlık olarak düşünmek zordur. NATO’yu domine eden ve stratejik önceliklerini belirlemede diğer üyelere göre daha nüfuzlu olan ABD’nin, özellikle çift kutuplu dünya ve soğuk savaş döneminde NATO’yla özdeşleşmiş olması da doğaldır. ABD’nin diğer emperyalist devletlerin çıkarlarına da uygun, öncelikle Sovyetleri devre dışı bırakmayı, Çin’i kuşatmayı, Kuzeybatı Afrika’dan başlayarak Suudi Arabistan, İran ve oradan da Hindistan’a uzanan bir hat üzerinde ticaret ve petrol yollarının kontrolünü içeren; Somali, Suudi Arabistan ve Hint Okyanusu’na ve Yeni Zelanda açıklarından 7. Filo ile kontrol altında tutulan Pasifiğe kadar genişletilmiş stratejisi hem geniş bir savaş bölgesi belirler hem de bu geniş coğrafyada siyasal dizaynı öngörür. Türkiye’ye düşen rol ise Doğu Akdeniz jandarmalığında ehliyet göstermesi, Müslüman bir ülke olmasından yararlanılarak Ortadoğu ülkeleriyle ilişkinin aracı olarak konumlanmak olmuştur. NATO’nun güney kanadını Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya ile birlikte koruyacak, Sovyetlerin Akdeniz’e inmesi durumunda cephe önüne geçecektir.
Bu strateji ana hatlarıyla hala az çok geçerliliğini korumaktadır. Sovyetler’in çözülüşüyle birlikte NATO stratejik önceliğini Sovyetlerden geriye kalan coğrafyayı yeniden inşa etmek ve paylaşmaya odaklasa da, örgütün miadını doldurduğu ve kuruluş amacını yitirdiğine ilişkin görüşler örgüt içinde ve medyada bolca tartışılmıştır. Oysa NATO hem bir yandan savaş araçlarını geliştirmiş hem de değişen dünya dengelerine göre kendini konumlandırmakta zaman kaybetmemiştir. Nitekim Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan etnik iç savaş (1992-93) sonrasında özelleştirmelerin yapılmasına refakat etmek, bölgeden geçen gaz ve petrol bor hatlarının kontrolünü sağlamak üzere NATO Barış gücü adı verilen çokuluslu askeri güç bölgeye yerleştirildi. İktisadi ve askeri bakımdan gerilemiş Rusya’nın hinterlandını yağmalamak için NATO üyeleri ABD’nin arkasında sıralarını almışlardı.
NATO Sovyetler’in dağılmasından sonraki stratejisini bazı yeni sorunlar üzerine kurdu: iktidarların politik baskıları, insan hakları ihlalleri, sosyal ve çevresel faktörler, dini ve etnik çatışmalar, ekonomik sorunlar, göç ve yaşamsal sorunlar… Böylece NATO dünyanın diğer yerlerine medeniyet, hürriyet ve değerler ihraç etmek, müdahalelerini bu değerleri gerekçe göstererek meşrulaştırmak gibi bir yönseme içine girdi.
Buna göre Avrupa ve Atlantik artık barış içindeydi ama dünyanın diğer yerleri çatışma dinamiklerini üretmekteydi. Böylece kitle imha silahlarına, dini savaşlara, insan haklarına riayet etmeyen ülkelere, etnik çatışmalara karşı bir konum alabilecekti. Eski Sovyet cumhuriyetlerinin yağmalanması için bu gerekçeler ileri sürüldü, hükümetler düşürülüp hükümetler kuruldu…
Ancak kendileri de iktisadi ve teknolojik bakımdan gelişmiş olan ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ABD korumasına eskisi kadar ihtiyaç duymayan NATO üyelerinin birçoğu için ortak düşman artık sabit bir fiziki coğrafya değildi. Bu nedenle 1. Körfez Savaşı ve 11 Eylül İkiz Kuleleri’ne El Kaide saldırısından sonra gerçekleşen Afganistan ve Irak işgalleri NATO üyelerinin çok azını cezbetmiş, bu saldırılar ağırlıklı olarak ABD’nin gövde ve silah teknolojisi gösterisine dönüşmüştü. Bu harekatlar üyeler arasında NATO’nun işlevinin sorgulanmasına da yol açtı.
Avrupalı üyeleriyle girdiği, örgütün yararlılık tartışmasına ABD NATO’nun kapılarının kendilerine açıldığı Doğu Avrupa ülkeleriyle meydan okumaktaydı. NATO, o zamanki sekreterinin eski Avrupa diyerek küçümsediği üyelerine karşı ‘Yeni Avrupa’ ile güçlenecekti. Bu, elbette eski Avrupa’dan vazgeçildiği anlamına gelmiyordu. Süreç içinde yine bir korku iklimi yaratılarak ABD NATO’nun önemini hatırlatacaktı.
İkiz Kuleler saldırısından iki yıl önce 1999 Washington Zirvesi’nde baş düşman olarak terörizmin belirlenmesine rağmen ABD Irak işgalinde müttefiklerinin çoğunu yanında bulamamıştı. Avrupa emekçileri de bu işgale karşı eylemler yapmaktaydı. Birer kontra eylemi olduklarını düşündüren ve çok sayıda insanın öldüğü Londra metrosuna canlı bomba suikastı (7.7. 2005) ve İspanya’da 190 kişinin öldüğü tren saldırısı tehlikenin ne kadar yakında olduğu mesajını vermekteydi.11 Eylül tedhiş eylemiyle birlikte NATO üyeleri füze savunma sistemlerinin kendi ülkelerine de yerleştirilmesine itiraz etmeyeceklerdi. İran’dan atılabilecek balistik füzelere karşı yeni üye Çek Cumhuriyeti’ne radar tesisleri, Polonya’ya anti balistik füze rampaları kuruldu.
NATO üyelerinin çoğu, hala hamiliğini sürdürebileceklerini düşündükleri eski sömürgelerini Arap Baharı döneminde yeniden hatırladı ve ‘asayişi’ sağlamak üzere NATO zemininde ortaklaştı. Libya, NATO birleşik gücü tarafından bombalanırken başlangıçta buna onay vermeyen Türkiye de bu sürece dahil oldu. NATO’ya istihza yollu ‘düşmanını arıyor’ denildiği o sıralarda o Ortadoğu’ya şiddetli bir adım atmış, güzellikle olmayanı zorla almaya kalkmış; halk isyanlarının yarattığı siyasal belirsizliği Ortadoğu’ya zorlu bir giriş yapmak için kullanmıştı. Eski sömürgesini bombalama işinde baş rol Fransa’ya bahşedilmiş dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra Roma İmparatoru Sezar’dan alıntılayarak ‘geldik gördük yendik’ diye konuşmuştu. NATO Ortadoğu’da emperyalizmin imparatorluğunun kurucu gücü olacaktı. Arap isyanlarını bastırma ve bölgesel dizayn olasılığı bir bakıma hem NATO için aranan düşmanı işaret etmiş, hem NATO’nun konformist Batı Avrupa ülkelerini tetiklemiş hem de Ortadoğu’ya giriş bileti olmuştu. Kendi güçsüz, ama arkasında Rusya olduğu için üzerinde nüfuz kurulması zor Suriye konvansiyonel silahlarla bizzat ABD tarafından donatılan silahlı çetelerin yağmalamasına bırakıldı.
Bunun Türkiye’yi ilgilendiren kısmı şudur. Bir ABD projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığı 2000’li yılların başından itibaren Türkiye’deydi. Bu işi güya gizlice Tayyip Erdoğan üstlendi. Sovyetler Birliği ile geçmişteki caydırıcılık sonra detant (yumuşama) gibi politikaları hayata geçiren ve daha sonra da insan hakları, değer enjeksiyonu, çok kültürlülük, hür dünyanın yayılması gibi normlar üretmek, etki ajanlığının kurumlarını oluşturmak gibi yöntemlerle dünya halkları nezdinde kaybettiği itibarını kazanmaya çalışan ve operasyonlarını makul göstermek üzere yöntemler geliştiren NATO’nun komuta merkezindeki ABD milenyumun başında Irak’ı kimyasal silah ürettiği için, Afganistan Taliban terörizmi yüzünden işgal ettiğinde müttefiklerini istediği biçimde yanında bulamadı. Irak işgali sırasında Türkiye’nin kullanılmasına TBMM’deki teskere oylamasında ret kararı çıkmış, daya sonra ABD Türk askerlerinin başına çuval geçirerek mesajını vermişti.
BOP eş başkanlığını yürüten Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı ve sonra Başbakanı olan Davutoğlu da Stratejik Derinlik adıyla bir uluslararası ilişkiler normu oluşturmuştu. Bununla Türkiye devleti Ortadoğu’ya kendi adına ‘değer’ler enjekte etmeye, Ortadoğu ülkelerinde STK’lar, vakıflar kurmaya, ata yadigarı tarihsel kalıntıları restore etmeye, yardım mekanizmaları kurmaya ve hem Türkiye’ye hem de Erdoğan’a sempati uyandırmaya girişmişti. Türkiye’nin uluslararası pazarlarda ve yatırım alanlarında varlık göstermeye hevesli, AKP iktidarı döneminde palazlanmış tekellerinin gözü Ortadoğu’daki yayılma ve inşa alanlarındaydı. Ancak işler pek öyle ‘barış havası’nda yürümedi. Suriye’deki kurulan Kürt özerk bölgesine saldıran IŞİD ABD desteğiyle püskürtüldüğünde Türkiye yeni NATO’nun yeni konsepti olar terörizmle mücadele bağlamına kendisi için bir güvenlik sorunu olarak belirlediği, IŞİD ile savaşan PYD-YPG’nin de dahil edilmesi için çok uğraştı. Suriye’deki değişen iklim belirdiğinde Stratejik Derinlik’in teorisyeni Davutoğlu da tasfiye edilerek bölgedeki yumuşak güç dönemi sona erdirildi.
Türkiye burjuvazisinin büyük güçlerin dahil olduğu paylaşım savaşında sahada ve masada bulunmadaki ısrarı zaman zaman ilişkilerinde gerilimlere yol açsa da, Erdoğan iktidarı NATO’daki, birbirinin ayağına basmaktan imtina eden ABD ve Rusya arasındaki çelişkilerin yarattığı boşluklardan yararlanacaktı.
2012’de yayınlanan bir makalesinde akademisyen Tarık Oğuzlu şöyle yazar: “NATO’nun en başat üyesi olan ABD’nin stratejik vizyonunu giderek Avrupa dışı coğrafyalara kaydırmaya başlaması bir yandan Türkiye’nin dış politikası açısından manevra alanını genişletirken diğer yandan da Türkiye’nin NATO’ya karşı bakışını daha sorgulayıcı bir hale getirmiştir. İttifaka yönelik sorgulayıcı duruşun ortaya çıkmasında etkili olan ikinci faktör NATO’nun bir örgüt olarak son yirmi yıldır yaşamakta olduğu ontolojik kimlik krizidir. Komünizm tehdidinin ortadan kalkmasıyla müttefikler arasında ortak tehdit tanımlamalarının yapılması zorlaşmış ve NATO’nun misyonu ve geleceğine dair farklı görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. Böyle bir ortamda Türkiye’nin NATO’ya karşı daha sorgulayıcı bir tutumtakınması kolaylaşmıştır… NATO Türkiye’nin bölgesel çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde önemlidir.”[5]
Türkiye yönetiminin ABD’nin direktiflerini yer yer kulak arkası etmesi sonradan pahalıya gelse de bu, ABD gibi ligin en üstündeki emperyalist gücün göreli gerileyişinden kaynaklanır. İran ambargosunun delinmesi (Rıza Zarrap hadisesi), Irak merkezi yönetimi baypas edilerek Bölgesel Kürt Yönetimi’yle petrol ticareti yapılması, Rusya’ya uygulanan ambargoya uzun süre direnilmesi bu boşluk sayesinde mümkün olmuştur. Aynı boşluk, NATO belgelerindeki stratejik düşman algısını Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamasına da olanak sağlamıştır.
NATO tarafından ambargoya maruz kaldığı yıllardan bu yana silah sanayisinde gelişmiş, bölgesel ticari ve diplomatik hamlelerinde yetkinleşmiş orta büyüklükte bir kapitalist ülke olan Türkiye’nin ABD ve Rusya arasındaki güç ilişkilerini kollayarak kendi hedeflerine doğru ilerlemeye çalışması gerçekte açıkça hırslı ve açgözlü burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmekteydi.
Türkiye devlet yöneticilerinin ellerinde tuttuğu kart, NATO stratejik belgesinde artık baş düşman olarak geçen terörizmin ‘milli ve yerli’ yorumundan ibaretti. Suriye sınırındaki Kürt varlığı ve örgütlerinin Türkiye için bir güvenlik tehlikesi yarattığı iddiasıyla Kürt kantonları bölgesinde gerçekleştirilen ilhak da Türkiye’nin terörle mücadelesine bağlanıyordu. Bir yandan dünyanın terör listesine aldığı IŞİD’i destekler ve ÖSO adlı örgütü kurup finanse ederken PYD-YPG’nin terör örgütü olarak kabul edilmesi için uluslararası örgütleri zorlayan Türkiye, gerçekte Kürt örgütleri üzerinden oluşturduğu güvenlik şartını paylaşım savaşlarına dahil olmanın gerekçesi haline getirmekteydi.
Öyle ki Türkiye Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasından sonra İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üye olma talebini de aynı gerekçeyle uzun süre reddeder bir pozisyonda kaldı. Bu ülkelerin Kürt mültecileri barındırıyor olması üyeliklerine ayak direnmesinin nedenlerinden biriydi. Ama daha önemlisi BM gibi uluslararası platformlarda “Dünya 5’ten büyüktür” diyerek beş ülkeye tanınan veto hakkını eleştirmesinin ve Erdoğan’ın aday iki ülkeyi veto etmedeki amaçlarından biri dünya siyasetinde Türkiye’nin ‘oyun kurucu’ ya da bozucu rolünü NATO’nun kendi stratejik bağlamı içinde göze sokmak için önüne çıkan somut durumu kullanmak ve iç politik rekabette de ‘güçlü lider’ imgesine bir yaldız daha kondurarak bir kez daha öne geçmekti. Türkiye NATO’yu bir müddet itirazları ile oyaladıktan sonra bu iki ülkenin üyeliklerini tabii ki onaylamak zorunda kaldı.
NATO’nun önce Sovyet Bloku’ndan dağılan ülkeleri bünyesine dahil etmesi, Ukrayna’nın NATO üyeliğinin söz konusu olması, İsveç ve Finlandiya’nın dahil edilmesi bu örgütün küreselleştiğine dair yorumları da artırmıştı. Oysa NATO artık doğrudan doğruya batılı emperyalist tekellerin sermaye dolaşımı, birikimi, pazarlar üzerindeki hakimiyeti için eski askeri ve siyasi rolüne, güçlendirilmiş bir ticari örgüt olma vasfını da eklemişti.
NATO son iki zirvesinde ABD dahil dünya pazarlarında giderek güçlenen Çin’i baş düşman ilan etti. NATO’nun bütün yolları Çin’e çıkacak ve bu ülke kuşatılarak etrafı boşaltılacaktı ve dünya Çin’le büyük bir kapışmaya hazırlanmalıydı. İki kez Başkanlığa getirilen Trump ABD’nin daha önce silahlanmasına yardım ettiği NATO üyelerine de ültimatom çekerek kendi silahlanma harcamalarını ve NATO üyelik ödentilerini artırmaları buyruğunu verdi. Avrupa’nın kendi savunmasını Avrupa ülkelerinin kendilerinin üstlenmesi gerektiğini, ABD’nin bu yükümlülüğü üstlenmeyeceğini söyleyerek rest çekti. Daha 2019’da AKP’nin Think Tank kuruluşu SETA’da şöyle bir değerlendirme yer almaktaydı:
“ABD ve Avrupa arasında yaşanan ve giderek daha tehlikeli bir hal alan kırılma, geçen hafta gerçekleşen NATO zirvesinde de devam etti. Ancak bu durum son NATO zirvesine özgü değil zira bir önceki NATO buluşması da benzer gelişmelere sahne olmuştu. Trump önceki zirvede de ittifakın üyelere düşen mali yükleri eşit şekilde paylaşması gerektiğinden bahsetmiş ve özellikle Washington-Berlin hattında yaşanan gerilim zirveye damgasını vurmuştu. Aradan geçen zamana rağmen Trump tavrını değiştirmedi ve NATO’nun geçen haftaki zirvesi de benzer gerilimlere sahne oldu… AB açısından NATOhayati önem taşıyor. Trump’ın ittifakın bu hayati durumunu bilerek attığı sert adımlar AB’de geniş yankı buldu. Bu yankıların en öndeki temsilcisi ise Almanya’ydı. Trump-Merkel gerilimi ABD-AB gerilimine dönüştü. AB, üzerindeki baskıyı azaltmak için ABD’ye alternatif kartlar gösterdi. Bu kartların ilki Avrupa Ordusu (PESCO) idi. Avrupa ordusu yeni bir görüş olmasa da Trump’ın NATO üzerindeki baskısını azaltma ihtimali taşıyordu… Almanya öncülüğündeki AB Trump’a karşı birleşmeye çalışsa da başarılı olamadı. Zira Trump Macron görüşmesiyle ön alıcı bir hamle yapmış ve AB içi dengeleri doğru okumuştu. Ayrıca NATO zirvesi öncesinde ABD Savunma Bakanı Mattis İngiltere’deki mevkidaşına bir mektup yazarak ortak hareket etmenin önemine dikkat çekmişti. Tüm bu tabloya ek olarak, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton Putin’le görüşmüş ve Avrupa’ya karşı en önemli kart olabilecek Rus tehdidine karşı Washington-Moskova hattını yakınlaştırıcı bir diplomatik hamle yapmıştı. Söz konusu gelişmelere yönelik Avrupa ise cılız tepkiler verebildi. Sadece Almanya Enerji hamlesiyle Kuzey Akım II (NordStream II) üzerinden Rusya’yla yakınlaşabileceğini ortaya koymuştu… Türkiye (NATO zirvesinde),yumuşak dengeleyici olarak yer aldı. Ankara hem Washington hem de Berlin’le aynı anda sorunlar yaşasa da dış politikada attığı sağlam adımlarla imkanlarını genişletti. Türkiye, Rusya ile birçok konuda mutabakat sağlayarak Suriye iç savaşında ulusal güvenliğine yönelik tehditlere karşı önemli kazanımlar elde etti… Bu koşullar Transatlantik ilişkilerde yaşanan kırılmalara karşı NATO özelinde Türkiye’nin desteğinin belirleyici bir önem kazanmasını sağladı.”[6]
Son iki NATO zirvesiyle iki kez artırılan ‘üyelik aidatları’ Türkiye gibi ekonomisi kötüye giden ülkeler için ağır bir yük anlamına geliyordu. Ancak kendi savaş sanayisini geliştirmek için son zamanlarda atılıma geçen Türkiye’de İHA ve SİHA ticaretiyle Erdoğan’ın damadının tekeline büyük bir servet kazandırılmış, deniz ve hava savaş sanayisi ‘yerli-milli’ aksamla, ama motorları NATO ülkelerinden satın alınan cihazlarla çeşitlendirilmeye girişilmişti. Bu arada ortaya çıkan tablo Macron’un NATO’yu “beyin ölümüyle” itham etmesine karşın AB’nin da aynı dertten mustarip olduğuydu. Birlik kuruluş nosyonunu kaybetmiş, tepkileri cılızlaşmış, bulunduğu konfor alanında uyuşmuştu. Macron Trump’ın Putin’le yaptığı Ukrayna pazarlığında kapıda beklettiği Avrupa ülkelerinin temsilcilerinin düşürüldüğü durumdan rahatsız olmuş ve ABD’nin aradan çekilmesini istemişti.
Türkiye yönetimi ve arsız burjuvazisinin bu süreci iyi okuduğu ve NATO içindeki çelişkilerin yanı sıra ABD’nin konjonktürel pozisyonlarından yararlanarak kalıcı sonuçlar elde etmeye çalıştığı söylenebilir. Ancak ABD’nin kullandığı kartlar değiştikçe Türkiye yönetiminin konjonktürel çıkışları ve manevralarındaki ısrar zaman zaman ciddi sorunlara ve yüklere sebep oldu. Örneğin Suriye savaşında, bir zamanlar ABD ve Rusya arasındaki oynak güç dengesinden yararlanarak Rusya’dan satın alınan S-400’lerin kullanımında NATO’nun 5. Maddesi’nin işletilmeyeceği tehdidinde bulunan ABD’nin baskısıyla, bu savaş uçakları yıllarca hangarda bekletilmek zorunda kalındı. Türkiye’nin, Avrasya yönünde eksen değiştirdiği tartışmalarına yol açan Rusya ile ilişkileri, ikinci kez başkan seçilen Trump’la birlikte nüfuz ve hakimiyetini geri kazanmak için ‘yeniden büyük’ olmaya hamle yapan ABD’den gelen çeşitli yaptırım ve şantajların konusu olacaktı. Erdoğan, yıllarca hangarda bekletilen S-400’leri Putin’e geri verme teklifinde bulunmak gibi bir komedinin öznesi oldu. S-400 meselesi hem Rusya’ya hem Türkiye’ye yönelik, daha küçüğün ezildiği bir ABD şantajıydı. Bu şantajın devamında ise Türkiye’nin daha önce parasını ödediği F-16’ları ABD’nin uzun süre teslim etmeyi reddetmesi vardı.
ABD’nin NATO üyelerine yönelik dayatmaları ve maliyet kalemini yükseltmesi nedeniyle Fransa’nın ve Almanya’nın ayrı bir Avrupa ordusu kurma konusundaki eski önerisi de güncellenmiş oldu. Trump’lı ABD, bir NATO üyesi olan Danimarka’yı Grönland’ı ABD’yi vermesi için baskılamaya başladığından itibaren 5. Madde potansiyel değerini yitirmiş görünüyor. Bu, yüzünü ABD’ye dönmüş Avrupalı üyeler için önemli bir güvenlik tehdidi olarak algılanmakta. Nisan ayında Türkiye’de yapılacak olan NATO zirvesinde ABD NATO’nun dağılan parçalarını; yeni bir endişe iklimi tesis ederek ve şantajlar yaparak kendi çıkarlarını karşılayacak biçimde toplayacak, üyelere kendi stratejisini dayatacak ve böylece dünyanın 1’den büyük olmadığını yeniden ilan edecek gibi görünüyor. Muhtemelen şantaj ve dayatmalarının karşılığını da görmek isteyecek.
Gladio-Kontrgerilla
Türkiye NATO ilişkilerinde üzerinden geçilmeyecek bir başka boyut da bu örgütün ülkelerin iç işleyişine dair bulunduğu dayatmalardır. Yukarıda söz edildiği gibi NATO ve CIA marifetiyle birçok ülkede darbeler yapılmış, hükümetler yıkılmış ve yerlerine uydu yönetimler geçirilebilmişti. Türkiye’de ‘derin devlet’ kavramının uzun süre dolaşımda olmasının nedeni, öznesi ve faili bulunamayan kargaşaların, katliam ve cinayetlerin, ABD bağlantılı ‘bizim çocukların yaptığı darbe’lerin arkasında, görünür devlet kurumlarının dışında başka bir görünmeyen el’in devrede olduğuna ilişkin realitedir.
Bu el NATO’nun envai renkte eldivenleriyle gizlenmiş uzantılarıdır. NATO’nun gizli eli, her ülkede farklı adlar taşısa da 1982’de ortaya çıkarılması büyük bir sansasyona yol açan, İtalya’daki Gladyo örgütlenmesinin adıyla anılmıştır.
Türkiye’de daha NATO’ya üyeliği kesinleşmeden kurulan ve daha sonra Özel Harp Dairesi’ne dönüşecek olan Seferberlik Tetkik Kurulu, Türkiye Gladyosu-Kontrgerilla’nın önceli olmuştur. Gladyo-Kontrgerilla örgütlenmesi gayrı nizami harp yürüten, devletin yasal mevzuat yüzünden açıkça yapamayacağı müdahaleleri üstlenen bir yapıdır. Türkiye Kontrgerillası üzerine çalışan Talat Turhan şöyle yazar: “Gayri nizami harp unsurları iki gruptan oluşur. Bir yeraltı grubu bir de yer üstü grubu. Yeraltı grubu bütün NATO ülkelerinde ortaya çıkarılmaya başlanan örgütün kendisidir. Baktığımız zaman bu yeraltı grubu içinde ne var? Köye kadar inmiş bir örgütlenme bu. İstihbarat birimleri, cinayet birimleri var. Resmi talimnameden aynen okuyorum: ‘adam öldürme, bombalama, silahlı soygunculuk, işkence, kötürüm haline getirme, adam kaçırma suretiyle tedhiş ve olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonması, kundakçılık, sabotaj ve yalan haber yayma, zorbalık ve şantaj.”[7]
Türkiye’de kontrgerillanın NATO’nun diğer “gölge” ordularının diğer ordulardan farkı bu yapının devletin tüm yapılarına sinmiş olmasıdır. Ankara, İzmir, Bolu Kayseri, Buca, Çanakkale ve Kıbrıs’ta bu gizli örgüt unsurlarının eğitim kampları kurulmuştu ve ABD’li özel kuvvetler subayları tarafından komandolar yetiştirilmekteydi. Bunlardan bazıları ABD’ye gönderildi ve orada derinleştirilmiş eğitimlerini tamamladılar. Pentagon gizli servisi DIA’da görevli terörizm uzmanları tarafından yazılan ve çeşitli dillere çevrilen Sahra Talimnamesi 3-31 ile ekleri FM 30-31 A ve FM 30-31 B’lerde[8] kontr-terör faaliyetlerine ilişkin açıklamalar yer alıyordu.
Kontr-terör faaliyetleri içinde en dikkat çekici olan 1955 Eylül’ünde yılında Atatürk’ün evine bomba atılması ve suçun Yunan Polisine yıkılmasıdır. Bununla ilgili yapılan ajitasyon sonucunda İstanbul ve İzmir’de Rumlara ait evler ve işletmelere saldırılar yapıldı ve 6-7 Eylül olayları olarak bilinen yağma ve saldırılar sonunda binlerce Yunan kökenli yurttaş Türkiye’den gönderildi.[9] Daniele Genser Mahir Çayan ve arkadaşlarının katledildiği Kızıldere katliamının arkasında da aynı yapılanmanın bulunduğunu yazmaktadır. Kültür Sarayı yangını, Eminönü araba vapuru yangını, Aksaray yeraltı geçidi yangını ve 1 Mayıs 1977, 7 TİP’li öğrencinin öldürülmesi, Maraş ve Çorum katliamlarının gelişme biçimleri kontrgerilla çalışma yöntemlerine ve CIA-NATO talimatlarına uygundur.12 Mart sonrasında Ziverbey Köşkü adındaki işkencehanede sayısız muhalif ve sosyalist aydına yapılan işkencenin icracılarının da kontrgerilla elemanları olduğu ortaya çıkmıştır. Uğur Mumcu’dan Bahriye Üçok’a, Savcı Doğan Öz’den[10] Habletimoğlu’na kadar bir dizi aydının ortadan kaldırılmasının arkasındaki gizli el de kontrgerillaya aitti.
Özel Savaş tekelinde örgütlenen paramiliter güçler şehir gerillası yöntemlerini kullanmaktadırlar. Suat Parlar’ın Jandarma Genel Komutanlığının kontrgerilla faaliyetini anlatan ve alınacak tedbirleri sıralayan gizli belgesinden derlediği talimatlar şunlardır: Anarşist örgütlere mensup şahısların akraba ve dostları; Anarşist örgütleri destekleyen şahıs ve örgütler; çeşitli nedenlerle hükümete ve mevcut otoriteye karşı olan şahıs ve gruplar; sanayi ve tarım işçisinin toplu çalıştığı bölgeler; grev, lokavt, gösteri ve benzeri faaliyetlere karşı gerekli tedbir ve tertipleri al, uygula ve hareketin ideolojik yönü üzerinde önemle dur…[11]
David Galula’nın Ayaklanmaları Bastırma Sanatı adlı kitabında ise şöyle bir taktik önerilir: “Direkt bir harekete girişmek asiyi kendisini kuvvetlendirecek fiziki imkanlardan mahrum etmek demektir. Bu devrede ayaklanma hareketlerinin umumiyetle bir canlılığı yoktur, her şey ana unsur olan liderin elindedir. Liderleri tevkif ederek veya onların halkla olan temaslarını tahdit ederek, onları mahkemelerde mahkum ederek onların teşkilatlarını ve yayın vasıtalarını kapatarak isyanı bastırmakla görevli olan taraf ayaklanma hareketinin kötülüğünü daha başlangıçta önleyebilir.”[12]
Kontrgerilla örgütlerinin temel amacı NATO üyesi veya NATO üyesi olmayan kapitalist ülkelerde komünistlerin legal yolla iktidara gelmesini engellemek ve böylece Sovyetler Birliği’ni güçlendiren mevzilerin yok edilmesiydi. NATO bu örgütlerin kurulumu, eğitimi ve faaliyeti için milyonlarca dolar aktarmaktan çekinmedi. Sol örgütlenmeleri, nüfuzlu aydınları, sendikaları, grev ve direnişleri izleyen ve onları etkisizleştirmek için tedhiş yöntemleri uygulayarak halkta ‘düşman’ı küçük düşürücü yöntemler izleyen kontrgerilla örgütlenmeleri aynı zamanda hedefine aldığı kişilerin akraba ve ailelerini de sosyal dışlanmaya, iş bulamamaya yol açacak yaptırımlar dayatıyordu. Toplumu gerektiğinde bölmek ve gerektiğinde de birleştirebilmek için ‘merkez’den yayınlanmış talimatlara göre faaliyetler çeşitlendirilmişti. NATO, Sovyetler’in kendisine ait olmayan topraklarda yayılma eğiliminde olduğunu iddia ederek üye devletlerin örgüte sadakatını sağlamaya çalışıyor ve bu ülkelere iç tehditle nasıl savaşılacağının yönergelerini hazırlıyordu.
60’lı yıllardan itibaren Türkiye’de anti emperyalist bilinç yükselmeye başlamış ve bunun sonucunda bir toplumsal dalga da yükselmişti. Gençlik ve aynı zamanda artan grevlerin öznesi olan işçi hareketi NATO ve Gladyo’nun radarına girmişti.
Gladyo yöntemi ayrıca dost ve düşman ayrımı yaparak muhaliflerin, hükümet karşıtlarının, devrimci güçlerin şeytanlaştırıldığı kirli bir propagandayı ve dezenformasyonu içerdiği gibi yerel güçlerden, kolaylıkla harekete geçirilebilecek esnek ve gayrı resmi vurucu timlerin oluşturulmasını da içerir. Bunlar espiyonajdan, hurafe yayıcılığına, linç eylemlerinden şantaja kadar her işte kullanılırlar. Dolayısıyla NATO halkın arasında kendi sinir uçlarını oluşturmuştur. Ancak daha disiplinli, kontrollü, eğitilmiş ve silahlı gücün oluşturduğu ‘gizli ordu’ devletin içinde karanlık dehlizler açarak onunla organik bir ilişkiye girerek kurumsallaşmıştır. NATO’nun gladyo mevzuatına göre seferber edilebilecek güçlerin milliyetçi partilerden devşirilmesi gerektiği de kaydedilmiştir. Nitekim bunun Türkiye’de de uygulandığı daha 12 Eylül öncesinde ülkücü komanda kamplarının deşifre edilmesiyle anlaşılmıştı.
Gladyo örgütlenmesinin miadı 1980’lerin başında İtalyan Gladyosu’nun soruşturulmaya başlamasıyla sona ermiş göründü. NATO-CIA İtalya’da çıkan bir ‘cesur savcı’nın marifetiyle kendi kirli geçmişine ilişkin şanlı bir kapanış yapmak, Gladio’yu bir yerli, ‘made in İtaly’ oluşumu olarak tanımlayarak perdeyi çekmek istedi. Kızıl Tugaylar örgütüne mal edilen Aldo Moro’nun öldürülmesinde Gladyo parmağı olduğunun ortaya çıkması gizli ordu gerçeğini bütün dünyada tartışılır kılmaya başladı. Türkiye’de ise benzeri bir durum, tam da ‘Türk devlet tipi’ bir yöntemle; bir şeyi açıklığa kavuşturmaya çalışıyormuş gibi yaparak hiçbir şey açıklamadan üstünü örtmek suretiyle yıllar sonra Susurluk olayında yaşandı. Kontrgerillanın suçlarını açığa çıkarmak tekil yazarlara, araştırmacı gazetecilere kalmıştı. Böylece her şey “dostlar alışverişte görsün” olmuştu.
Sonuç olarak yıllar boyunca kontrgerillaya yuva olan Türkiye bu ortak yaşam alışkanlığını ve iç içeliği öylesine benimsemiştir ki devletin kurumsal organizmasından kontra DNA’larını ayırmak mümkün değildir. Komünizmle mücadele konsepti terörle mücadeleyle değiştirildiğinde bu NATO tekniği devletin yeni ‘şeytan’ına karşı uygulanmaya alenen devam etti. O eski belgeler yeniden restore edildi ve elden hiç bırakılmadı; Kürt sendikacıların, gazetecilerin, etkili ve nüfuzlu isimlerin de yer aldığı birçok faili meçhul cinayette kontrgerillanın eli dolaşır.
Mehmet Ağar’ın Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden sonra Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’ya söylediği ‘bir tuğla çekilerse duvar yıkılır’ sözü bu iç içeliğin ve özdeşleşmenin en özlü ifadesi olmuştur. Kontrgerilla hala nerede biter, nerede başlar hiç belli değildir.
Kaynakça
Değer, E. (1979) CIA Kontrgerilla ve Türkiye, 5. Basım, Çağ Matbaası, Ankara.
Galula, D. (1965) Ayaklanmaları Bastırma Sanatı, çav. Hasan Lembet, Genel Kurmay Basımevi, Ankara.
Genser, D. (2012) Nato’nun Gizli Orduları, çev. Gülşah Karadağ, Birinci Baskı, Grifin Yay., İstanbul.
Gönlübol, M. (1979) Uluslararası Politika, İkinci Baskı, S Yayınları, Ankara.
Gönlübol, M. vd. (1993) Olaylarla Türk Dış Politikası (1919- 1995), 8. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara.
Hancıoğlu, A.B. (1996) Türkiye’deki Amerikan Üsleri, Yüksek Lisans Tezi, Erişim:
Kibaroğlu. M, Türkiye Nato İlişkileri, SETA Yayını, 14 Mart 2017, Erişim:
Müller, L. (1996) çev. Emin Karaca, 2. Baskı, Pencere Yayınları, İstanbul.
Parlar, S., (2006) Kontrgerilla Kıskacında Türkiye, 2. Baskı, Mephisto Basım Yayın, İstanbul.
Sander, O. (2006) Türkiye’nin Dış Politikası, (Der:Melek Fırat) 3. Baskı, İmge Yayınevi, Ankara
Tuncer, H. (2013) Menderes’in Dış Politikası, 1. Baskı, Kaynak Yayınları İstanbul
Vodinalı, H. Erel, H. (2024), Bir VesayetÖrgütüOlarak NATO, 1. Baskı, PankuşYayınları, Ankara.
Yücel, Z. (2023), Soğuk Savaş Sonrası NATO: AdaptasyonveDönüşüm, 1. Baskı, Ekin BasımYayın Dağıtım, Bursa.
NATO Özel Sayısı, Uluslararasıİlişkiler Dergisi, Sayı 10, sayı 40, Kış 2014, Erişim: https://dergipark.org.tr/tr/pub/uidergisi/issue/39288
Başak, K. NATO’nun Küresel Tehditlere Stratejik Uyumu ve Politika Gelişimi, NUSBD (İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi), 2025, Yıl 13, sayı 1 Erişim: https://dergipark.org.tr/tr/pub/nisantasisbd/article/1609032
Tacan İldem, NATO Yeni Stratejik Konsepti Nedir, Ne Değildir, Edam (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi) Yayını, 2022-07 Erişim:
Kibaroğlu. M, Türkiye Nato İlişkileri, SETA Yayını, 14 Mart 2017,Erişim:
Fulya Aksu Ereker, NATO’nunGüvenlikAnlayışıveStratejikKonseptleri,UİK-GüvenlikYazıları Dergisi, No. 23, Ekim 2019 Erişim:
—
[1] Hancıoğlu, A.B. (1996) Türkiye’deki Amerikan Üsleri, sf. 8.
[2] Gönlübol, M. vd. (1993) Olaylarla Türk Dış Politikası (1919- 1995), 8. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara, sf. 227.
[3] Türkiye İsrail’i tanıyan ilk ülkedir. Bölgedeki Arap Devletleri İsrail’in kuruluşu konusunda Batılıları suçlamaktaydı ve Türkiye’nin İsrail’i tanıması da bir tepki yaratmıştı. Oysa Türkiye 1947 yılında Birleşmiş Milletler’de Filistin’in taksimine Araplarla birlikte karşı çıktığı halde, Birleşik Amerika’dan yardım almaya başladıktan sonra tutumunu değiştirmişti. 1949 yılında İsrail ile diplomatik ilişkiye girmiş, 1950 Temmuz’unda da bir ticaret anlaşması imzalamıştır.
[4] Gönlübol,M. vd., agy., sf. 257.
[5] Oğuzlu, T. (2012) NATO ve Türkiye: Dönüşen İttifakın Sorgulayan Üyesi”, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt 9, Sayı 34, sf. 99-124
[6] Özdemir, Ç. (2018) “NATO’da ABD-AB Gerilimi ve Türkiye’nin Konumu”, SETA, https://www.setav.org/natoda-abd-ab-gerilimi-ve-turkiyenin-konumu
[7] Parlar, S. (2006), Kontrgerilla Kıskacında Türkiye, 2. Baskı, Mephisto Basım Yayın, İstanbul, s. 73
[8] Genser, D. (2012) Nato’nun Gizli Orduları, çev. Gülşah Karadağ, Birinci Baskı, Grifin Yay., İstanbul, s. 400-402.
[9] Genser, D, agy. s.389.
[10] “43 yıl önce, 24 Mart’ta bir savcı öldürüldü. Kontrgerilla ağına ilişkin rapor hazırlayarak dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in önüne koyan savcıydı.” Fatih Polat, “Adalet savaşçısı bir savcı, derin bir şebeke, cezasız bir cinayet”, 1+1 Expresss dergisi, 23 Mart 2021, https://birartibir.org/adalet-savascisi-bir-savci-derin-bir-sebeke-cezasiz-bir-cinayet/
[11] Parlar, agy, sf. 79.
[12] Galula, agy, sf. 57.



