Saraçhane ve Sonrası

13 Ekim 2025
37 dak okuma süresi

Bütün tuşlara aynı anda basarak toplumsal dinamikleri zayıflatıp çöktürmeye çalışan Saray İktidarı; gözaltı, tutuklama, ev hapsi, adli kontrol şartı gibi çeşitlendirilmiş cezalandırmalarla, yasal olarak suç olmayan edimlerden katalog suçlar yaratarak, toplumsal-siyasi çevreleri gözetim altında tutarak, sosyal medyada ileti ayıklayarak bir cadı avı sürdürüyor.

‘Terörsüz Türkiye’ olarak sloganlaştırılan ‘süreç’ başlatılmışken Kürt hareketine şu veya bu şekilde temas edenlerin tek tek toplandığı HDK operasyonu, ‘Süreç’e karşı çıkan ırkçı milliyetçi Zafer Partisi’nin lideri Ümit Özdağ’ın tutuklanması, Esenyurt’tan başlayarak kimi CHP belediyelerine kayyum atanması, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önce diplomasının iptal edilmesi ve ardından tutuklanması, İstanbul Barosu yönetim kurulunun görevden alınması, gazetecilerin kovuşturulmasında ivmenin artırılması ve daha sayısız örnek devlet terörünün, toplumu giderek dozu artan bir baskı ve şiddete maruz bıraktığını gösteriyor.

Baskı gören her kesimin şu veya bu biçimde ‘hak mücadelesi’ verdiği, direndiği, protesto ettiği, fiili ve sözel itirazlarını yükselttiği ve böylece 12 yıl önce Gezi gibi bir halk direnişi, Fethullah Gülen Cemaati’nin 17-25 Aralık operasyonu, 15 Temmuz darbesi gibi badireleri atlatmış olan iktidarın; hem muhtemel bir halk isyanından, genel grevden hem de Cumhur İttifakı’nın esnek bileşenlerinin, kimi bürokratlarının, ondan nemalanarak sessiz kalanların da homurtularının bir kopuşu tetiklemesinden korktuğunu gösteren bir tablo bu.

İktidarın kaygılarının uluslararası boyutları da var. 29 Ekim’de yaptığı konuşmada Türkiye’nin hem bölgesinde hem de dünyada önemli bir güç merkezi haline gelme yolunda ilerlediğini iddia eden Erdoğan, “Sınırlarımızın güvenliği ve huzurunu sağlamanın ötesinde, bölgemizin ve dünyanın barışı için de çalışmaktan vazgeçmeyeceğiz. Türkiye Yüzyılını tüm hedefleriyle hayata geçireceğiz… Türkiye’nin vizyonu doğrultusunda, vatandaşların da bu yüzyılın inşasında aktif bir rol oynaması gerekiyor. Türkiye Yüzyılı vizyonuna 85 milyon vatandaşımızın samimiyetle katılacağına inanıyorum,” demiş ve iç cepheyi güçlendirme çağrısı yapmıştı. Erdoğan iç cephe çağrısını Türkiye’nin İsrail’in saldırgan hedefinde olduğunu ileri sürerek gerekçelendiriyordu. Halkın bu tehdit karşısında Cumhur İktidarının etrafında kenetlenmesini, bu dar zamanlarda Türkiye’nin güvenliğinin şartı olarak çatlak sesler çıkarmadan seferberlik vaziyeti almasını buyurmaktaydı.

Oysa Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmaya çalışan ABD’nin ve bölgesel uydularının arasına, sahadaki dolaylı dolaysız katkılarıyla dahil olan/olmak isteyen Saray İktidarının emekleri, zaman içindeki gelişmeler gösteriyor ki boşa çıkmadı. ABD-Suudi Arabistan-İsrail bloğuna Türkiye sadakatine mukabil dahil edildi. Bununla birlikte Suriye siyasetini, Kürt oluşumları üzerinde nüfuz kullanarak da güçlendirmek isteyen ve bunun için YPG-PYD’ye Türkiye’nin tehditlerine karşı koruyuculuk vaat eden İsrail, iktidarın hem uzlaştığı hem de gerilim kaynağı olarak gördüğü bir müttefik olmaya devam etti. Bu realite iç cephe çağrısının gerekçelerinden biridir. Ama sadece biridir.

İç cephe çağrısı Ortadoğu’nun, bir adım sonrası hesap edilemez; girift pazarlıkların, güç sınamalarının, koz kullanmanın ve şantajların arasında sürüp giden karmaşasında olası yol kazalarına karşı iktidarın bir nüfus ve nüfuz perçinleme hedefiyle yapılmamıştır sadece. Gittikçe yoksullaşmaya yol açan ekonomi politikasının, baskı ve şiddetin, çeşitlenen sindirme biçimlerinin ve dayatmaların altında bunalan emekçi sınıfların bu cendereden çıkış yolu araması, bunun yer yer önemli karşı çıkışlara ve meydan okumalara dönüşmesi sürerken, elinde sopadan başka yönetme aparatı tutamaz hale gelen Saray’ın bir dikkat dağıtma manevrasıdır aynı zamanda.

Emekçilere ağır vergiler, açlık sınırı düzeyinde ücret, kazanılmış haklarda tasfiye dayatan, önceki ekonomik modelin maliyetini ödettiği bu sınıfları daha da yoksullaştıracak Orta Vadeli Plan, 12. Kalkınma Planı ve bütçe programını uluslararası sermayenin tefecileriyle yakın ilişkisi nedeniyle, enflasyonla mücadelenin faturasının yine işçi sınıfına nasıl kesileceği konusunda eğitim görmüş ve ‘racon’dan anlayan Mehmet Şimşek ile birlikte koordine eden Erdoğan iktidarı, bunlarla yetinmeyen sermaye kesimlerinden yükselen hoşnutsuzluğun önünü de kesemedi.

Yıllarca devletin ihale, sübvansiyon ve ayrıcalıklarından beslenen ve bundan iktidarın da maddi, manevi ve siyasi geri dönüş aldığı gözde tekeller ile ‘İstanbul Sermayesi’ veya ‘geleneksel sermaye’ diye anılan TÜSİAD grubu arasındaki rekabet ve çelişkileri derinleştirmeyi hem ekonomik hem siyasi bir düstur haline getiren Erdoğan yönetiminin, yıllardır didişmeyi tercih ettiği TÜSİAD’ın iki yöneticisinin tutuklanmasına yol vermesi irili ufaklı sanayi, ticaret burjuvazisinin tepkilerinin üstünü örtmeye yetmedi.[1]

İstanbul Ticaret Odası Başkanı doların TL karşısında yeterince yüksek olmadığından yakınarak ihracatın kendilerine pahalıya mal olduğunu söylemiş ve devalüasyon istemişti.[2] Sanayiciler yabancı tekellerle ortak yatırımlar yapabilmek için öngörülebilir, güvenlikli ve hukuki bir ortamın sağlanmasını[3] talep ederek gidişattan hoşnutsuzluklarını göstermeye başladılar. Bugün organize sanayi bölgelerinde fabrika binalarının satışa çıkarıldığı haberleri de birbiri ardına geliyor.[4] Küçük ve orta işletmeleri çökertmeye başlayan bu süreç Erdoğan iktidarının sermaye dayanaklarının bir kısmının giderek istikrarsızlaştığını gösteriyor. Bu küçük ve orta büyüklükteki işletmeler için geçmişteki likidite artışının sağladığı ‘ekonomik canlanma’ ve büyümenin sınırları çoktan beri geriye çekildi. Kriz çanlarının çaldığı mevcut koşullarda, kendisi de giderek bir iktisadi tekel haline gelmiş olan, yandaş sermayeyle iç içe geçmiş iktidarın politik müdahaleleri bu çözülmeyi zorlaştırmıyor.

Birkaç yıl öncesine kadar Türkiye’nin jeostratejik konumunun avantajlarını kullanarak kredi kaynaklarına, hibelere erişen, bir yandan da Ortadoğu’daki gerilimlerden, çıkar çatışmalarından yararlanarak kendi ‘oyununu kurma’ya çalışan Erdoğan yönetimi, bugün iktisadi ibrelerin değişmesinin sonuçlarını yaşıyor. Merkez Bankası’nın kasasındaki erimeyi telafi etmek için aynı emperyalist ülkelerin tefecilerinden misliyle, faiz karşılığında borç almak, Ortadoğu’daki kapitalist sınıf kardeşlerinden swap dilenmek, bu ülkelerle ticaret ve yatırım yapmak, Suriye’de yeniden inşanın ortağı olmak, sermayedarlarına ve mafyasına Karadeniz’de ve Kanal İstanbul coğrafyasında arazi satmak için kafile gezileri düzenliyor.  Mehmet Şimşek’i de elinde çantayla dolaştırmak zorunda Erdoğan.

Türkiye Merkez Bankası’nın ‘örtülü ödenek’ kurumu gibi çalıştırıldığı böyle bir dönemde iktidar yakını meşhur tekellerin vergileri bir kalemde siliniyor, sağlanan ihale kolaylıklarının, dolar üzerindeki her politik müdahaleden önce el altından bilgi verilerek yandaş tekellerin dolar bazındaki rezervlerinin artırılmasının ağır bedeli yine halka ödettiriliyor. Temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan ve giderek nüfusu artan halk kesimleri ise Mehmet Şimşek’ten ‘iyiye gidiyoruz, biraz daha dayanalım’ dan başka bir söz işitmiyor. Enflasyondan kurtuluşun her iki-üç ayda bir, yine iki üç ay sonrasına ertelenmesi yüzünden o kutlu güne ulaştırmayan boş vaat, kör bir bıçak gibi emekçilerin boğazına dayanmış durumda. Ama yetmiyor vergiler vergileri, borçlar borçları kovalıyor.

Öyle ki Mehmet Şimşek “Bütün Organize Sanayi Bölgeleri’nin (OSB) giriş ve çıkışlarında sürekli bir şekilde maliye ayağı olacak. Bütün hallerin giriş ve çıkışlarında kalıcı maliye olacak. Öyle arada sırada gideyim değil. Biz kalıcı mekân kuracağız. Bütün şehir giriş ve çıkışları, büyükşehirlerden bahsediyorum, bütün illerin bütün ana arterlerin giriş ve çıkışlarında maliye olacak,” diyecek kadar resmi dilencilikte faz atlamış bulunuyor.[5] Enflasyonu, fiyat artışlarının ‘suçunu’ marketlere yıkarak medyatik fiyat denetimleriyle halkı oyalamaya çalışan iktidar; halkı gıda malzemelerindeki fiyat artışı için marketler ve küçük dükkan sahipleriyle, fahiş kira zamları için ev sahipleriyle, bozuk sağlık düzenine karşı sağlık emekçileriyle, alışveriş yaptıkları küçük esnafla karşı karşıyla getirmek ve böylece biriken öfkenin kendisine yönelmesini engellemek için toplumsal patlama potansiyelinin bireysel şiddet eylemleriyle deşarj olmasını kışkırtan söylemler kullanmaya devam ediyor. Kadın cinayeti davalarında failleri cezalandırmayan yargı sistemini alttan alta teşvik ederek, çocuk istismarına göz yumarak ve hayvan katliamını serbest bırakan yasayı çıkartarak gerilim boşaltacak ahlak dışı yollar icat edilmesini de bunlara eklemek gerekiyor.

İşçi sınıfı ve emekçilerin yaşam enerjisini emen; ruhunu ve bedenini yasaklarla, açlık ve yoksullukla kötürümleştirmeye çalışan; polisi, bekçisi, mafyası, çeteleri, tarikatları, STK adı altında faaliyet yürüten bağlı kurumları, rantiyeleri, bürokrasisi, merkezi ve yerel her türlü bağlantılı zevatıyla halkı kontrol ve disipline etmeye çalışan iktidarın, toplumun çeşitli kesimlerinin parçalı direnişinin üstesinden bir şekilde geleceğini, parça parça sindireceğini düşünmesi normaldir ve iktidar kibrinin yansımasıdır.

Çünkü şimdiye dek işçi sınıfı ve diğer halk kesimlerinin örgütsüzlüğünün nesnel karşılığı ister istemez irinin yaranın olduğu yerden patlaması oldu. Proje okullarında çalışan öğretmenlerin sözleşmelerinin yenilenmemesi üzerine liseliler ve velilerinin, düşük ücretle bağıtlanan sözleşmelere karşı belirli işkollarındaki tek tek fabrikalardaki işçilerin, gazetecilerin gözaltına alınması durumunda meslektaşlarının, tapulu arazi ve zeytinlikleri zorla ellerinden alınırken depremzede Samandağlılar’ın ve benzerlerinde olduğu gibi, bir dizi parçalı saldırının lokal mücadelelerle püskürtülmeye çalışılmasında olan buydu.

19 Mart öncesindeki buna benzer kesintisiz hücumlarına ‘turpun büyüğü’nü heybeye atmak hedefini koyan Erdoğan, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla birlikte 19 Mart sonrasında bu tekil öfke patlamalarının genelleşmesinin de yolunu açtı. Seçilmiş Kürt belediye başkanlarının yerine kayyum memurlar atandığında olduğu gibi, sınırlı bir protesto dalgasını göze almaya hazırken yaygın bir halk direnişiyle karşılaştı ve İBB’ye kayyum atamaya cesaret edemedi.

İmamoğlu’na isnat edilen suçlar, AKP aleyhine sonuçların çıktığı kamuoyu araştırmaları ve anketlerindeki göstergelerin tersine dönmesini amaçlıyordu. Ancak istenen gerçekleşmedi. İktidar beklemediği sertlikte ve kısa sürmeyen bir protesto ile karşılaştı. CHP, son yerel seçimlerde seçmenin onu iki parti etrafında kutuplaşmış burjuva siyaset platformunda birinciliğe atamasından da aldığı güçle, bölünmüş toplumsal kuvvetleri etrafında toplama fırsatı buldu ve protestolara liderlik etti.

Oysa 2023’teki kongrede genel başkanlıktan alınan Kemal Kılıçdaroğlu CHP’yi yönettiği süre boyunca emekçilerin tepkileri karşısında yatıştırıcı ve dağıtıcı bir rol oynamış, öfkenin pratik dışavurumları karşısında ‘provokasyona gelmeyin’ buyruğunu sık sık tekrarlamıştı.[6] İmamoğlu olayında meydanları dolduranlara ‘ya 15 Temmuz’da olduğu gibi başkaları da sokağa çıkmaya kalkarsa’ diye aba altından sopa gösteren Bahçeli’yi zahmete sokmadan, o zamanlar iç savaş tehlikesi ve tehdidini sürekli hatırlatan Kılıçdaroğlu, 2017’de yaptığı Adalet Yürüyüşü’ne de kimseyi çağırmamış, buna rağmen çok sayıda insan bu yürüyüşe eklemlenmiş, yürüyüş kalabalık bir kitlenin katıldığı Maltepe Mitingi ile taçlandırılmıştı.

Bir zamanlar halksız, halk adına, sadece kurmaylarının katıldığı çeşitli eylemler yapan, kâh TÜİK’in önüne kâh RTÜK’e giden, bir iki izinli mitingle görüntüyü kurtarmaya çalışan ana muhalefet partisindeki yönetim değişikliğini sağlayan, Erdoğan iktidarı karşısında etkili bir muhalefet yapamaması, üstelik kritik dönüm noktalarında iktidara koltuk değnekliği hizmetinde bulunması, partiye seçim kazandıracak halk desteği yoksunluğunu telafi etmek için iktidar partilerinin döküntüsü hacimsiz partilerden dayanak aramaya çalışması olmuştu. Ancak asıl önemlisi onu halkın demokratik ve iktisadi taleplerine yanıt vermeye zorlayan dış baskıdır. Ezici iktidar pratiklerine karşı büyüyen mücadelelerin, genelleşme eğilimi içererek tek adam rejimini hedef almaya yöneldiğindeki buluşma adresi de yenilenmiş bir CHP olacaktır.

Öyle ki grev ve direnişe kalkıştıklarında iktidarın güvelik kuvvetlerini karşısında bulan, patronlarla yerel ve genel bürokrasi arasındaki ilişkinin tanığı olan, sendika bürokrasi-patron-iktidar arasındaki üçgeni sezgisel olarak kavramakta olan işçilerin son birkaç yılda artan, meşru kanalları zorlayarak sürdürdüğü, kimi aylarca direnmeyi gerektiren mücadelelerindeki artış bu etkenlerden biridir. 2021-2022 yıllarında aynı anda veya peşi sıra ortaya çıkan işçi mücadeleleri halkın diğer kesimlerinin de desteğini ve ilgisini çekerek yeni dönemin seyrini etkilemişti.

Öte yandan kent ve kırda rant alanları yaratarak kişisel ve ortak mülklere, yaşam ve geçim alanlarına el koyarak sermaye birikimine yeni kaynaklar sağlamaya çalışan iktidara karşı hukuki ve fiili direnişlerle karşı çıkan halk kesimlerinin gündelik hayatı; ürününü giderinin altında satmaya zorlanan küçük üreticiyi yerinden yurdundan ederek proleterleştiren tarım politikaları, eğitim ve sağlık hizmetlerindeki yıkım, kamu hizmet sunumlarının giderek kısıtlanması gibi bir dizi nedenle idare edilemez hale gelmekteydi.

Halk kesimlerinin meşru zeminlerde sürdürmeye çalıştığı ve bunun için de sayısız yol ve yöntem bulduğu mücadelelerinin karşısında Saray İktidarının, yaptıklarını ve yapacaklarını meşru bir zemine yerleştirmek için kullandığı söylemlerin, bir mücadele grubunu diğerlerine karşı doldurarak dışsallaştırmasının ya da güvenlik sorunu ilan etmesinin eski etkisi aşındığı ölçüde iktidar propagandasının ağırlığı doğrudan şiddet ve tehditle yer değiştirmeye başlamış görünüyor. Bu korkutarak, şiddet uygulayarak sindirme siyasetine rağmen kayıpları artan, hukuki ve meşru dayanakları daraltılmaya çalışılan emekçiler, pek çok kez ve birçok yerde bu sınırları zorladılar. Yıl içinde güvenlik gerekçesiyle grev yasağına maruz kalan metal işçilerinin yasağa rağmen greve devam etmesinde, jandarma saldırısına rağmen yaşam alanlarıyla geçim kaynaklarını ağaçlara sarılarak koruyan köylülerin eylemlerinde, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve hocalarının kayyum atanmasından sonra bugün dört yıla varan direnişlerinde olan buydu.

Şimdilerde bir Anayasa hazırlığı içindeki Saray İktidarının kararnamelerle ve torba yasalarla yönetmeye çalıştığı Türkiye, rakip partilerin liderlerinin ve muhalefette ‘ileri’ gidenlerin iddianamesiz, mesnetsiz tutuklu olduğu bir ülkedir. Sadece tutuklamalarla değil, çeşitli sansür ve para cezalarıyla susturulmaya çalışılan basın yayın organlarının karşısında, çeşitli yandaş medya aracılığıyla halk ve muhalefet düşmanı yayınlar yapılmaya devam ediliyor. Hem bu kanallarda hem de okullarda, kürsülerde, sosyal medyada yayılan gerici hurafe ve dinselleştirme, çocuklar ve kadınlar üzerinde uygulanan sosyal mühendislik çalışması, bütün halkın edilgin ve bulduğuyla yetinen bir toplum olmasını değil sadece, aynı zamanda körü körüne itaat etmesini, birikmiş tepkinin uyuşmasını, gerektiğinde tek adamın buyruğuyla harekete geçmeye hazır bir kitle oluşturmayı hedefliyor.

Tek adam rejimi şimdi bütün bu çabaların dikiş tutturmakta zorlandığı bir eşik noktasında. İktisadi sömürünün sonuçlarına, hak gasplarına, anti demokratik baskıların giderek faşizan bir rejimin unsurları halinde sistemleştirilmesine karşı emekçi kitlelerde bıçağın kemiğe dayandığı nokta; demokrasi mücadelesinden şu veya bu şekilde, şu veya bu nedenle yararlanacak olan çeşitli siyasi ve toplumsal kesimleri birleşme eğilimine sokmuş bulunuyor. ‘Ama nasıl’ sorusunun karmaşık yanıtlarının derlenip toplanarak aktığı kanalın aktüelde Saraçhane’ye yönelmesi iktidar partisinin provokasyonu sayesinde gerçekleşti.

***

CHP nesnel olarak esasen tekelci sermayenin tıpkı AKP gibi bir fraksiyon partisidir. AKP’yle benzeştiği nokta, sermaye sınıfının genel ve uzun vadeli hedef ve yönelimlerine ilişkin özde bir farkı olmamasıdır. Bu yönüyle devletin son tahlilde üstlendiği bu özel çıkarları çok gerekmedikçe eleştirel bir söylem konusu yapmaz. Tanımını öteden beri zaten devlet partisi, T.C.’nin kurucu partisi olarak yaptığı için Cumhur İktidarının, kendisini devlet yerine koymasını eleştirmekte, onu değiştirilebilir, gelip geçici hükümetler seviyesine indirgeyerek bir yandan had bildirmekte, diğer yandan da kitlelere siyaset sahnesindeki güçler ilişkisinin değişebileceği mesajını vermektedir. Böylelikle Cumhur İktidarının yıprattığı devlet misyonunu temize çekmek için de bir rol üstlenmektedir.

CHP’nin stratejik programı; iktidar gücünden yararlanamayan, sayısız siyasal partiye bölünmüş, ancak istedikleri gibi temsiliyet imkânına sahip olmayan sermaye fraksiyonlarının güncel çıkarları ile sermaye devletinin uzun vadeli çıkarları arasında uygun bir korelasyon hedefleyen bir programdır. Terbiye edilmiş, kapsayıcı bir parlamenter sisteme ilişkin vaatler içerir ve bölüşüm sisteminde emekçileri de kayıracak perspektiflere yer verir.

Şimdilerde CHP’nin mitinglerinde kendi pankart ve beklentileriyle yer alan çok sesli halk katılımı, bu partinin kürsüsünün çevresinde birleşme olanağı bulmuş, yaratmıştır. Dinamik Kürt nüfusun iktidar tarafından ikircikli tanımlanmasını da içeren ‘süreç’in de bunu sağlamadaki etkisi azımsanamaz.

10 Mayıs’taki Van mitinginde “Sırrı Başkan’a sözümüz var, bu süreç akamete uğrarsa da, bu sürecin sonunda yine bunlar bir kötülük yaparlarsa da, Kürtlere verdikleri sözleri tutmazlarsa da biz eninde sonunda iktidar olacağız, Kürt ve Türk’ün kardeşliğini savunacağız. Bize emanet…” diyen Özgür Özel’in[7] yıldızını parlatan tarihsel an, iki milletten emekçilerin ve mağduriyet hisseden sermaye fraksiyonlarının birbirine karşıt ama ayrı ayrı kanallardan gelişen değişim isteğindeki kesişmedir.

Diploma İptali ve Güvencesizlik

31 Mart seçimlerinde 4 milyondan fazla oy alarak yeniden belediye başkanlığına seçilen Ekrem İmamoğlu’nun Kıbrıs’ta okuduğu yüksek öğretim kurumundan İstanbul Üniversitesi’ne (İÜ) geçişinin usulsüz olduğu iddia edilerek 35 yıl sonra diplomasının iptal edilmesi ve hemen ardından tutuklanması özellikle üniversite öğrencileri için bardağı taşıran bir damla olmuştu. Bunun ardından atılacak adımın İstanbul’a da kayyum atanması olacağı kesin görünüyordu. Diplomanın iptalinde kendi üniversitelerinin rektörlüğünün sorumlu olması İÜ öğrencilerinin amfileri boşaltarak Saraçhane’ye doğru yürüyüşe geçmelerini tetikledi ve ardından diğer üniversiteler de birer eylem alanı haline geldi.

Yıllarca beslenme, barınma, ulaşım ve diğer zorunlu masraflarını karşılamakta zorlanarak eğitimlerini tamamlamaya çalışan ve bunun sonucunda üniversitede kazanılan mesleki niteliğe uygun iş bulmakta zorlanan, buldukları işlerde bile düşük ücretle çalıştırılan gençlerin sahip olacakları diplomanın vaat ettiği konforun çoktan beri adım adım berhava olması, belediye başkanının iptal edilen diplomasında hem sembolik hem maddi bir karşılık bulmuştu. Öte yandan alt kademelerinden başlayarak eğitim kurumlarının sermayeye ucuz ve itaatkâr işgücü yetiştirmek üzere yıllar içindeki yeniden yapılandırılma biçimi; teknoparklarla başlayarak, üniversitelerin sanayinin araştırma geliştirme ile uğraşan bir yan kolu haline getirilmesinin yolunu açmıştı. Lisans üstü çalışmaların bu ihtiyaçlara göre yönetilmesi, öğrencilere ve öğretim üyelerine seçme şansı bırakmayan önbelirlenmiş proje çalışmaları, onları bu projelerin birer eklentisi olmaya zorlayan maddi ve ideolojik baskılar, üniversite kadrolarının, dekanlarının iktidar ve uzantıları tarafından atanması, genel gericileşme vb. bir dizi etken gençlik eylemlerinin çıkışını provoke eden faktörlerdi.

Gençlik içindeki eğilimlerin çeşitliliği, Z Kuşağı parantezine alınarak duyarsız ve apolitik bir kitle olarak tarif edilen bir jenerasyonun varsayılan homojenliğinin bir şehir efsanesi olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, eğilimlerinin çeşitliliğiyle ayrışmış gençleri farklılıklarına rağmen eylem içinde türdeşleştiren de birikmiş sorunlara karşı gelişen ortak talebin kendisidir. Sosyalistlerin, sol radikallerin, CHP yanlısı olanların, liderleri tutuklanmış ırkçı zafer partililerin, kanzi olarak anılan lümpenlerin, hak savunucularının katıldığı, günlerce süren Saraçhane önü toplanmalarının rüzgârıyla her gece kürsüye çıkan CHP Genel Başkanı, bu pek de beklenmeyen harekete, gençliğin demokratik taleplerine sahip çıktı. İstanbul, İzmir, Ankara’da üniversiteliler polisle gerilim yaşayarak ilerlemeye çalışırken semtlerde de halk gece yürüyüşleri yapmaktaydı. Bir yandan eylemlere müdahale etmeye hazır polis kuvvetlerini kontrollü bir biçimde yönetmeye çalışırken diğer yandan da bu kitleyle birlikte ve kitlenin basıncıyla yürümeye çalıştı ve giderek Saraçhane’yi yurt sathına yaydı. Hattı müdafaa yoktu, sathı müdafaa vardı.

İmamoğlu’nun tutuklanması üzerine başlangıçta sosyalist gençliğin çağrısıyla Saraçhane’ye yürüyüşe geçen İÜ öğrencilerinin refleksinin diğer üniversitelere yayılması eylemin gidişatını ve içeriğini önemli ölçüde belirledi. Sadece belediye başkanının tutuklanmasını protesto etmekle sınırlı kalmayan içerik, aynı zamanda baskıcı Saray İktidarının anti demokratik, hukuksuz bütün uygulamalarına karşı bir protestoya dönüştü ve demokratik bir Türkiye talebiyle birleşti.

Saraçhane’de bir hafta süren eylemlerin rüzgârını arkasına alan ana muhalefet partisi özenle seçilmiş bölgelerde mitingleri devam ettirdi ve kalabalıkları toplamayı başardı. Örneğin CHP’nin genellikle çok düşük oy alabildiği Yozgat’ta yapılan köylü mitingi önemli bir turnusoldü. Bu mitinge başında kasketle traktör üstünde katılan Özel’in kürsüsü, iktidar partisinin yıkıma uğrattığı küçük ve orta üreticinin beklentilerinin ve öfkesinin dile geldiği bir yargılama mekânına dönüştü. Önemli bir kesimi AKP ve MHP’ye oy veren, Anadolu köylülüğünün siyasal eğilimlerini temsil ediyor görülen Yozgat’taki hava, iktidarın kırsal dayanaklarında ciddi aşınmalar olduğunu göstermekteydi. Kendi gücünün kaynağını ‘Anadolu irfanı’yla ilişkilendirmekten hoşlanan Erdoğan’ın mistifiye ettiği, kör inanışlar manzumesinden, muhafazakarlık ve dinsellikten müteşekkil bu bilgeliğin iktidara kredisini kestiği anlaşılıyordu. Hiç beklemediği anda ve yerde Saray İktidarı, önceden dalga geçtiği Özel’in ‘kırımızı kartı’nı köylülerden görmüştü.

AKP bu nüfusu yıllarca din-iman propagandasıyla, hurafeleri kışkırtarak, övüp yücelterek pohpohlamış, iç ve dış düşmanlarıyla savaşta olan rejimin kalebendi mertebesine yükseltmiş, vatan ve milletin bekası için seferberliğe hazırlamıştı. Ancak köylüye hiçbir destek sağlanmazken saptan samana, etten buğdaya, zeytinden fındığa kadar birçok besin maddesinin ithalatla sağlandığı, ürününü satmak için köylünün emeğinin tüccar tekellere ucuza peşkeş çekildiği, elverişli tarım arazileriyle ormanların inşaat yapmak, maden aramak, turizm tesisi veya santral kurmak için yabancı şirket ortaklıklarına açıldığı kapitalist ‘köysel-kırsal dönüşüm’ün biriktirdikleri din-iman-sadakatle örülmüş siyasal çitleri sökmüş, köylünün artık sadece duman çıkan küçük ocağını fay üstüne yerleştirmişti. Yozgat mitingindeki ihtar, köylünün kendi geleceğine ilişkin belirsizliğe bir çare aradığını gösterdi. CHP bu arayışın da yanıtı olmak üzere oradaydı. Bir üreticinin ‘turp ilen şalgam ilen devlet yönetilmez’ sözü, Anadolu köylülüğünün ortak vecizesi olarak sık sık tekrarlanır oldu.

İkinci sembolik mekân Van’dır. PKK’nin, kongresini yaparak silah bırakmaya karar verdiği gün Özgür Özel’in kürsüsü burada kuruldu. Başlattığı ‘süreç’in bu noktaya gelmesiyle ancak Bahçeli’nin tatmin olacağı gelişme bir dönüm noktasıdır. DEM’in aylarca Kürt halkını sürece ve sonrasına hazırlamak için yaptığı toplantılar, bundan sonra mücadelenin siyasal düzlemde sürdürüleceğini her fırsatta tekrarlaması, bununla ilgili örgütsel araçlar oluşturmaya çalışması demokrasi mücadelesinin Kürtler açısından yeni bir düzeyde güçlendirileceğinin göstergesidir.[8] Özgür Özel, Van’daki kürsüden anneler gününü Kürtçe kutlayarak bitirdiği konuşmasında özetle Kürt sorununun çözümünü üstlenmişti. Uzunca bir süre Kürt sorununu ‘terör’le ilişkilendiren ve terörü şehit sayısıyla gündemde tutan iktidarın baskısı nedeniyle HDP-DEM’le aşikâr görüşmelerden imtina eden, bununla birlikte önceki seçimlerde HDP’nin meclise girebilmesi için seçmenlerine el altından çağrı yaparak stratejik oy vermelerini salık veren CHP, son seçimlerde de Türkiye İttifakı (DEM buna “Kent Uzlaşısı” diyor) adı altında, HDP ile, yer yer ortak aday çıkarma konusunda resmî olmayan sözleşmeler yapmıştı. Erdoğan iktidarı, bu zımni ittifak yüzünden CHP’yi Kent Uzlaşısı ile seçilen Esenyurt Belediye Başkanı’nı tutuklayıp yerine kayyum atayarak cezalandırdı.

Kürtleri, Kürt sorununun barışçıl çözümü beklentisine sokacak bir hamle yapılırken CHP’nin DEM’le ittifak yaptığı için kriminalize edilmesi, bu gizlenmeye gerek görülmeyen pervasız çıkarcılık, sadece bu iki partinin mensuplarının ve seçmenlerinin değil, halkın bunu da aşan bir kesiminin vicdanında da kabul görmedi. Şimdiye kadarki bütün seçimlerde yapılan hileler, atı alanın Üsküdar’ı geçtiği alavereler, seçim sonuçları üzerinde oynamalar vb. yoluyla cumhur ittifakının haksız hukuksuz iktidara el koymasının biriktirdiği tepki bendinden boşalma imkânı buldu. İktidarın u dönüşü veya tutarsızlığı gibi görünen ve bu yüzden faydacılıkla yorumlanan ‘süreç’e gelinceye kadar, iktidarın Kürt oylarını kendine yontma pratiği içinde, geçmiş seçimlerde Öcalan’ın kardeşini ekrana çıkarmak, Öcalan’dan çağrı istemek gibi, özellikle İyi Parti’nin propaganda argümanı olarak kullanıp canlı tuttuğu örnekler de vardı.

Nitekim Suriye’deki Kürt oluşumunun akıbetinin ne olacağı, uluslararası güçler tarafından çizilen siyasi ve iktisadi haritada Türkiye’nin nasıl bir rol alacağı, bölgesel Kürt hamiliğinin kendisine takdim edilip edilmeyeceği gibi bir dizi sorunun iktidar açısından hızlı cevabı; yıllardır Türkiye’de bir faaliyet yürütmeyen PKK’nin silahsızlandırılmasına da bağlı olarak Kürt halkının ve örgütlerinin ucu açık bir barış beklentisiyle iktidar siyasetine rehin tutulmak istenmesidir.[9] ‘Süreç’ bağlamı devam ederken Kürt siyasetçilere yönelik baskılar; tutuklamalar, kayyum atamaları ve fezlekelerle devam etti. Sadece belirsizlik vaat eden iktidar adımlarının ve yaşla birlikte uğruna kurunun da yakıldığı hırsın farkında olarak Van mitingini dolduran kalabalıklar, genel güvensizliğin Kürtçede de dile getirilmesine vesile oldular. Özel’in “Adayımı yanımda sandığı önümde istiyorum” diye her mitingde attırdığı sloganına Selahattin Demirtaş’ı, Ümit Özdağ’ı da ekleyerek adil bir seçim talebinde bulunması; bir arada olması zor kesimleri birlikte anarak yaptığı ‘toparlama’, köprüden geçerken itiraz edilecek bir konu gibi durmuyordu.

Ancak ana muhalefet partisinin söylemindeki bu; birisi ayrı bir ulus olarak tanınmak ve haklarını elde etmek isteyen Kürt kitlesinin muhtemel adayı, diğeri silahsızlanma çağrısına karşı çıkmakla kalmayıp Türklük dışında ayrı bir kimlik tanımamakta ısrar eden ırkçı-milliyetçi partinin temsilcisi olarak görünen iki siyasetçiyi maruz kaldıkları benzer şiddetten hareketle ortak bir gelecek imgesinde birleştirme vurgusu, parlamenter demokrasiyle sınırlı bir politik stratejiyle uyumludur. Ayrıca CHP için toplumun geniş bir kesiminin sözcülüğünü üstlenebilecek kadar kitle desteğinin sağlanması için gereklidir de. Çünkü yerel ve bölgesel sayısız siyasal fay hatlarının kesiştiği ülkede istikrarlı bir biçimde birleştirici, kaynaştırıcı, toplumun ayrıksı uçlarını bir biçimde birbirine teyellemeyi başaran siyasal parti iktidarı garantileyecektir. Yıllardır istikrarın ve birleştiriciliğin bu şekliyle oluşturulan burjuva yorumu, iradesini rahatlıkla temsilcilere ve vekillere aktarmanın en isabetli tutum olduğu konusunda halkı şekillendirmiş; halkla ve diğer temsilcilerle kavga etmeyen, sakin ve olgun bir devlet tercihi tıpkı diğer demokratik talepler gibi zorunlu bir kalem olarak zihne nakşedilmiştir. CHP de ulusal birliğin temsilcisi olma yolunda durumdan vazife çıkarmış görünüyor; halkla birlikte, kendisine öfkenin büyüdüğü iktidar dışında kimseyle çatışmamaya dikkat ediyor. Bu mesaj da meydanlardan alınmış bulunuyor.

İşçi sınıfı Saraçhane meydanında örgütlü bir biçimde yoktu. Ancak sınıfın parça parça, kimisi kazanımlarla kimisi geri adımlarla veya kayıplarla sonuçlanan kesintisiz eylem ve grevlerinin siyasal zeminde yarattığı olanakların gölgesinin orada olmadığı söylenemez. İstanbul mitinginde görülen DİSK’e ve KESK’e ait ‘kırlangıç’ların yarattığı istisnai görünüm bir yana bırakılırsa işçiler kitlenin içinde bireyler olarak yer aldılar. Öte yandan Özgür Özel’in 1 Mayıs mitingine çağrı yapmasında işçi sınıfı hareketliliğinin büyük rolü olmuştur. Bununla birlikte, eylemlerde dile getirilen talep ve sloganlara rağmen işçi sınıfına üretimden gelen gücünü kullanmasını telkin etmekten imtina ettiği de bir vakıadır. Yüzeye vuran ortak talepler etrafında birleşme ve buluşma yeri olarak sadece alanlar ve meydanlar seçilmiştir. Öyle ki Özgür Özel kitlelerin daha radikal, çatışma heveslisi kesimlerini sık sık “Mitinge değil eyleme gidiyoruz” sözüyle terbiye etmeye çalışmış, böylelikle diğer eylem biçimleriyle izinli-haberli mitingleri de eşitlemiştir. Bunun meşru sınırlar içinde ve haklılık zemininde kalma isteğiyle elbette ilgisi vardır. Öte yandan üretimden gelen gücün meydanları çevreleyecek biçimde seferber edilmemesi, sadece meşruiyet sınırlarını zorlamama tutumuyla, bu türden eylemlerin denetim altına alınmasının zorluğuyla veya olası ağır bedelleri karşılayamama çekincesiyle ilgili değildir.

CHP’nin sınıfsal kökeni nedeniyle işçilere bir sınıf olarak seslenmek mayınlı bir tarlaya girmek gibidir. Diğer yandan, aynı mekânda ve aynı koşullarda olmalarına rağmen toplumun en bölünmüş, ayrışmış, güvensiz ve hiyerarşilendirilmiş kesimi olan işçilerin topyekûn ve birleşik bir mücadeleye kalkışması için çağrılardan daha fazlası; işçiler içinde sabırlı bir örgütlü bir mücadelenin yürütülmesi, sınıf içindeki bariyerleri kıracak bir propagandanın da yapılması şartı vardır. Yine de kitle ‘Genel grev genel direniş’ çağrısı yaparak işçileri bir sınıf olarak tutum almaya çağırmaya devam etmiş ya da bu seçeneği hatırlatmıştır. Türkiye’de siyasi parti temsilcilerinin halk buluşmalarından anladığının genellikle çarşı pazar dolaşıp dert dinlemek, esnaf ziyaretlerinde tokalaşmaktan ibaret olduğu düşünülürse bu sloganların ve halk basıncının CHP milletvekillerinden bazılarını grevdeki işyerlerini ziyarete yöneltmesi, üretimden gelen gücün sesine de kulak açmayı sağlaması bakımından bir yenilik olarak görülebilir.

CHP’nin artık bir slogan haline gelmiş ‘hak hukuk adalet’ talebinin halkta oluşan karşılığı her kesime göre eşdeğer içerik taşımayabilir. Genel anlaşılma biçimi; baskının, faşizan zulmün, aleni yolsuzlukların, nepotizmin, yasama sürecinin parlamento rolü oynatılan Meclis yerine tek adamda merkezileşmesinin, yargı organlarının iktidar aparatı haline gelmesinin, hakaret ve aşağılamaların, her siyasi örgütlenmenin kriminalize edilmesinin son bulması ve daha adil bir bölüşüm sisteminin uygulanmasıdır.

Bölüşüm ilişkilerine sermaye sınıfı lehine ama emekçiler aleyhine müdahale eden; asgari ücret düzenlemesini en kitlesel ama en tabi konfederasyonla yaparak diğer sendikaları bu süreçten eleyen ve neredeyse asgari ücret görüşmelerini de kaldırma noktasına gelen Saray İktidarının dayatmalarının törpülenmesi, daha hakkaniyetli, hukuki, ‘denge denetleme mekanizmalarının çalıştırıldığı’ yönetim biçimi ana muhalefet partisinin de vaadidir. Sermaye kesimlerine tanınan imtiyazların akıbetinin ve iktidar-sermaye ilişkilerinin nasıl bir boyut alacağı ise bugün meydanlarda toplanan grupların nefesini ensesinde nasıl hissedeceğine de bağlı olacaktır.

Mitingler sürerken Özgür Özel’in gidişattan memnun olmayan ancak bu memnuniyetsizlikleri işçi sınıfınınkiyle çakışmayan, tersine çatışan sermaye kesimleriyle görüşmeye başlaması milli mutabakatın başlıca öznesinin kendi partisi olduğu iddiasının göstergesi oldu. Bölüşüm yelpazesindeki mahsus yerlerini kaybetmekte olan, kârdan zarar etmeye başlamış, ayakta durmakta zorlanan sermaye çevrelerine kendi iktidarını seçenek olarak sunan genel başkanın görüşme masasına sunduğu kıymetli koz, istikrarın teminatı kitle desteği oldu.

Türkiye kapitalizminin yönetilme biçimine yönelik teklifin öze ilişkin bir teklif olması beklenemez. Mağduriyet alan ve konularının üst ve alt sınıflar için de sürekli genişliyor olmasının, kanunsuz ve keyfi uygulamaların, her itiraza yönelen baskı ve zulmün, derinleşen yoksulluğun vb. telafi edilmesi, çelişkileri derinleştirmeyecek bir bölüşüm sisteminin hayata geçirilmesi şeklindeki başlıca talep ana muhalefet partisini ulusal mutabakatın garantörlerinden biri haline getirmeye adaydı ve CHP de bunu iyi değerlendirmiş bulunuyor.

Özel’in bir hamlesi de imtiyazlı ve yandaş sermaye gruplarının ürünlerini ve hizmetlerini boykot etme çağrısıydı. Öyle ki boykot çağrısı yapmadığı mitinglerde bile alandan boykot sesleri yükselir oldu. Bir günlük alışveriş yapmama çağrısı, CHP çağrılarının ne düzeyde karşılık bulabileceğini ölçmeye yaradı. Bu arada komutanlardan bürokratlara kadar bir dizi kalantorun o gün marketlerden alışveriş yaparkenki görüntülerini servis etmeleri, banka kartları merkezinden harcamaların kontrolünün yapılması, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un annesi Çiğdem Simavi’nin boykot hedefindeki Espressolab’ı ziyaret etmesi, ellerinde D&R poşetleriyle bu kafe önünde sıraya girmiş trollerin görüntüsü ve iktidar medyasının ‘acıtmadı ki’ komikliğindeki açıklamaları boykottan iktidar ve yandaşlarının ne denli rahatsız olduğunu da gösteriyordu.

Saray İktidarının borazanı olarak faaliyet yürüten, niteliksiz yayınları, tarihsel bilgiyi alt üst eden dizileriyle TRT başta olmak üzere havuz medyasına yönelik boykot çağrısı zaten bunları izlemeyi tercih etmeyen kitlelerin konforunu bozan bir şey değildi. Ancak hareketli ve beklenti içindeki kitlelere önderlik etmek için yola çıkmış olan CHP’nin gündelik hayatın alanlarını da boş bırakmayarak meşgaleler ve yormadan uyulacak görevler ve listeler çıkarması kitleler üzerindeki etkisini, kitlelerin de motivasyonunu artırmıştı. Bir süredir ‘vergi mükellefinin hakları’nı da içererek geliştirilen adalet kavramı, iktidar ilişkileri dışında kalan toplumsal kesimlerin vergilerinin iktidarın ve yandaşlarının konforu için kullanılmasına karşı bir tepkiyi de körüklemekteydi. Gerçekte toplumsal artı değer sömürüsünden elde edilen bu konfor ve ayrıcalıklar toplumun diğer kutba itilmiş kesimlerinde, kutuplaştırmanın doğal sonucu olarak, ‘bizim vergilerimizi çar çur ediyorlar’ bilincinin gelişmesine neden oldu. Yandaş kanallara ve bir kısım ipliği pazara çıkmış sermayeye uygulanan boykot, bu bilince denk düşerek adalet kavramının içeriğine de maddi unsurlar eklemiş oluyor.

Dinamizmini düzen sınırları içinde meşru alanları genişleterek bileyen, bunun için yer yer polisle çatışmaya giren, tutuklamalarda da ödedikleri bedelden rahatsızlık değil gurur duyan kitlenin bilincinde bu eylemlerin hikmeti, demokratik bir değişim için gerekirse iğneyle kuyu kazmak, hep birlikte bir duvara onu yıkmak için dayanmaktı. Nitekim ‘boykot haktır’ ya da polis müdahalesine karşı ‘Saraçhane’de toplanarak Anayasal hakkımızı kullanıyoruz’ savunmasındaki ısrar, ailelerin tutuklu gençleri destekliyor olması eylemler sırasındaki seri gözaltı ve tutuklamalara karşı bir direnç biçimiydi aynı zamanda. Yakın zamana kadar ‘Silivri soğuktur’ lafıyla yeniden üretilen sözünü esirgeme ve geri durma hali, halkın ve muhalif medyanın de desteğiyle birlikte direnmekten çıkan ‘göze alma’ cüretiyle yer değiştirdi.

‘Bizi görmeyenleri biz de görmeyeceğiz’ kürsüden Özel’in söylediği ve mitinglerin ve eylemleri yansıtmayan yayın kanallarına yönelik bir sözdü. Erdoğan yönetiminin hayatın akışı içinde işçi ve emekçiler ile diğer mağdurların sorunlarına kulağını tıkaması, derinleşen yoksulluk karşısında hiçbir önlem alınmaması ve daha bir sürü görmeme ve görünmezlik haline karşı, emekçilerin bulabildiği ya da kendisine açılmış yoldan ilerlemeye çalışmasına denk düşmüştü.

Ana muhalefet partisi bıkkın emekçilere bir alan açmış, onları arkasına almış bulunuyor. Ancak halk da bu partiyi önüne almıştır. Sürecin nasıl gelişeceğini bu halk dinamizmi karşısında iktidarın hayata geçireceği kuvvetle muhtemel ali cengiz oyunlarının nasıl üstesinden gelineceğine bağlı olacaktır.

Neredeyse günlük yapılan anket sonuçlarına göre AKP’nin oy oranındaki düşüşe karşı CHP’nin yükselen grafiği, İmamoğlu’nun tutuklanmasını gerekçelendirmeye çalıştıkça daha da batan iktidarın toplam şiddetine, haksızlıklarına, bildiğini okumasına, her durumda kendi Yasa’sını uygulamasına karşı neredeyse kemikleşmiş oy dağılımının da değiştiğini gösteriyor, şimdilik. Eylemler dolaysız karşılığını, ördüğü kültürel ve dini bariyerleri de kullanışsız hale getirerek iktidar partisinin seçmenlerinde de buluyor.

Bu gelişmenin önemli sorunu; CHP’nin, onun ilerleyeceği yolu da açarak toplanan kitlelerin şemsiye olarak değerlendirdikleri partinin sınırlarıdır. Ana muhalefet partisi, arkasında taşmakta olan öfkenin kontrollü bir baraj setiyle düzenli ve kontrollü bir biçimde akmasını sağlarken ona nerede duracağını da gösteren bir basınç düzenleyicisi rolünü de üstlendi. Tek adam rejiminin faşizmi adım adım inşasına karşı her alanda, yapabildiği her şekilde mücadele eden, baskı ve iktidar terörünü püskürtmeye, demokratik hakların tasfiyesini engellemeye çalışan her ulustan emekçiler, gençler ve kadınlar mevzi mücadelelerini birleştirebilecekleri bir zemin ihtiyacındaydılar. Bu eğilim, Saraçhane’de aradığı zemini buldu ve ana muhalefet partisini de kendi zeminine çekmeyi başardı.

Bundan daha öteye geçebilmek; emekçilerin doğrudan doğruya kendi sözünü söyleyebileceği, kendi kaderleri hakkında kendilerinin karar alabileceği mekanizmaların kurulmasıyla gerçek bir demokrasinin hayata geçirilmesini gerektirir ki, mevcut siyasi organizmanın kapasitesi bu hedefin çok altındadır. Ancak birleşik mücadelenin örgütlü biçimde kalıcılaşması halinde bu kapasiteyi zorlayıp aşabilecek adımlar atılabilir.

[1] TÜSİAD’ın soruşturmalar açıldığında gösterdiği tepki şöyle oldu: “Kamuoyunda derneğimize yöneltilen eleştiriler dahil her konunun dile getirilmesi, Türkiye’de tartışma ve demokrasi kültürünün zenginliği olarak görülmelidir. Ekonomik kalkınmayı ancak insan hakları temelli, katılımcı demokrasi ilkesini benimsemiş bir hukuk devleti ile kalıcı hale getirebiliriz. Ülkemizi ileri taşıyacak ortak hedeflerimize bilgi, deneyim ve önerilerimizle katkıda bulunmak, ülkemize karşı sorumluluğumuzdur.” Dünya (18 Şubat 2025) “Soruşturma sonrası TÜSİAD’dan açıklama”, https://www.dunya.com/gundem/sorusturma-sonrasi-tusiaddan-aciklama-elestiriler-demokrasinin-zenginligi-olarak-gorulmeli-haberi-765043

[2]   İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç: “Türkiye’de Türk lirası kaynağın hala çok pahalı olduğunu belirten Avdagiç, “Reeskont kredilerinin ve Eximbank kredilerinin maliyeti biraz daha avantajlı ama hala çok pahalı. Yabancı kaynaklı, döviz kaynaklı kredilerin kullandırılmasıyla ilgili kısıtlamalar devam ediyor. Dolayısıyla bütün bunlara baktığımız zaman, Türkiye’de ihracatçının finansa ulaşması hala sıkıntılı bir konu.” Ekonomi Gazetesi (19 Şubat 2025) “Avdagiç: Reeskont kredileri hala çok pahalı”, https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/ito-baskani-avdagic-reeskont-kredileri-hala-cok-pahali-58469

Ayrıca bkz: Ekonomim (22 Nisan 2025) “Bu Faizlerle Üretim Yapmak Mümkün Değil”, https://www.ekonomim.com/ekonomi/bu-faizlerle-uretim-yapmak-mumkun-degil-haberi-813527

[3] Dünya gazetesi yazarı Hakan Çınar 2 Mayıs 2025 tarihli ‘Sanayicinin Sessiz Çığlığı’ başlıklı yazısında şöyle yazıyor: İstanbul ve Ankara Sanayi Odaları Başkanlarının demeçlerini alıntıladıktan sonra şöyle yazıyor: “TÜİK verilerine göre ekonomik güven en­deksi Nisan ayında yüzde 4,2 oranında aza­larak 96,6 değerini aldı. Ekonomik güven en­deksinin 100’den büyük olması iyimserliği, küçük olması ise kötümserliği gösteriyor. Bu koşullarda Türkiye ekonomisinin yapısal bir kırılganlık içinde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Üretim ekonomisinden uzaklaşmak; döviz kazandırıcı faaliyetlerin zayıflaması; yüksek enflasyon ve yüksek faizle gelen ma­liyet kıskacı. Bütün bunlar, ekonomideki ger­çekleşmeyen iyimserlik algısını gün yüzüne çıkarıyor.” https://www.dunya.com/kose-yazisi/sanayicinin-sessiz-cigligi/774577

[4] Fabrika satış ilanları için bkz: Yaşanan ekonomik koşullar nedeniyle finansa erişemeyen ve maliyet baskısı altında kalan sanayici fabrikalarını satışa çıkarıyor. Antalya Organize Sanayi Bölgesi’nde 12 fabrikanın satışa çıkarıldığı belirtildi. Sanayici, hükümetten sanayiciye özel teşvik paketi çıkarılmasını istiyor.” Ekonomi Gazetesi (8 Mayıs 2025) “Satılık fabrika artıyor, sanayici acil çözüm istiyor”, https://www.ekonomigazetesi.com/sehirler/satilik-fabrika-artiyor-sanayici-acil-cozum-istiyor-49372;
“Ankara’da 457 satılık fabrika ilanı ile sanayi sektörü zor durumda. Yüksek maliyetler ve kredi tıkanıklığı, başkentteki üreticileri çıkmaza sokuyor. Ekonomik zorluklar her geçen gün artıyor.” Yeni Ankara (9 Mayıs 2025) “Ankara’da ekonomik kriz derinleşiyor: fabrikalar satılığa çıkıyor”, https://www.yeniankara.com.tr/guncel/ankarada-ekonomik-kriz-derinlesiyor-fabrikalar-satiliga-cikiyor-108984;
“Manisa’nın organize sanayi bölgelerinde dikkat çeken bir hareketlilik yaşanıyor. Turgutlu, Yunusemre ve Akhisar başta olmak üzere birçok ilçede onlarca fabrika yüksek bedellerle satışa çıkarılıyor.” Manisa Kulis Haber (21 Nisan 2025) “Manisa’da çok sayıda fabrika satışa çıktı”, https://www.manisakulishaber.com/manisada-cok-sayida-fabrika-satisa-cikti#google_vignette

[5] BirGün (6 Mayıs 2025) “Şimşek’ten vergi memurları açıklaması: ‘Giriş ve çıkışlara koyacağız’”, https://www.birgun.net/haber/simsekten-vergi-memurlari-aciklamasi-giris-ve-cikislara-koyacagiz-620892

 

 

[6] Kılıçdaroğlu’nun ‘porovokasyona gelmeyin’ içerikli mesajlarına sadece üç örnek: HaberTürk (26 Şubat 2014) “Kılıçdaroğlu: ‘Provokasyona Gelmeyelim’”, https://www.youtube.com/watch?v=3AhwX55325M; “Kılıçdaroğlu örgütlere ‘Provokasyonlara, tahriklere kapılmayın, polisle karşı karşıya asla gelmeyin. Sizi tartışmaya sokmaya çalışanlara ‘Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır’ yanıtı verip geri çekilin’ talimatı verdi”, Cumhuriyet (6 Şubat 2017) “Kılıçdaroğlu: Provokasyona dikkat”, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kilicdaroglu-provokasyona-dikkat-671705; Diken (30 Ağustos 2022) “Kılıçdaroğlu’ndan gençlere ‘provokasyona gelmeyin’ çağrısı”, https://www.diken.com.tr/kilicdaroglundan-genclere-provokasyona-gelmeyin-cagrisi/.

[7] T24 (10 Mayıs 2025) “Özgür Özel, Van’dan seslendi: Kürt’ün başarısına tahammülleri yok; terörsüz Türkiye’ye ‘evet’ diyoruz!”, https://t24.com.tr/haber/chp-van-da-ozgur-ozel-gecmiste-demokrasiden-istifade-edenler-bugun-sandigi-islevsiz-kiliyor

[8] 11 Mayıs 2025 tarihli Yeni Yaşam gazetesinde “Demokratik Birlik İnisiyatifi kuruluşunu deklare etti” başlıklı bir haberde şu ifade yer aldı: “Bizler; Kürdistani siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, halkımızın değerli kanaat önderleri, şahsiyetleri, Kürdistan coğrafyasında yaşayan tüm halklar ve inançların temsilcileriyle Demokratik Birlik İnisiyatifini kurduğumuzu tüm ulusal ve uluslararası kamuoyuyla paylaşmaktayız… Demokratik Birlik İnisiyatifi, Kürdistan’daki tüm halkların, inançların ve kültürlerin birliğini ve demokratik yaşamın inşasını hedefleyen bir sivil toplum platformu olarak şekillenmiştir. Kürt sorununun adil, eşitlikçi ve demokratik çözümünü, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesini önceleyen bu inisiyatif, sivil toplum cephesinden bu mücadeleye katkı sunmak amacıyla yola çıkmıştır…” (https://yeniyasamgazetesi9.com/demokratik-birlik-inisiyatifi-kurulusunu-deklare-etti/)

[9] İBB’ye kayyum atamaktan geri adım atan Erdoğan, kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada kayyumların istisna olacağını söyledi. Ancak bu, kayyumların geri çekilmesi değil, tüm yerel yönetimlerin atanmışların inisiyatifini artırmak, seçilmişlerin yetkilerini kısıtlamak yoluyla kayyumlaştırılacağı anlamına geliyor. Bu sözleri söylediği grup toplantısında Erdoğan, Kürt bölgesinde güvenlik ve istikrarın sağlandığı gerekçesiyle yabancı sermayeye yatırım çağrısında bulundu. Bu da bölgede yeni rant alanlarının açılacağı ve rantsal yağmanın önündeki her türlü siyasi engelin baştan temizleneceği anlamına geliyor. Kayyum atamaya gerek kalmadan. Erdoğan’ın bu minvaldi söylemleri için bkz. Milliyet (19 Mayıs 2025) “Cumhurbaşkanı Erdoğan: Yeni belediye statüsüne ihtiyaç var”, https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-cumhurbaskani-erdogan-yeni-belediye-statusune-ihtiyac-var-7370854