Ekinsu Devrim Danış
Giriş
Bu yazı, Türkiye işçi sınıfının 2023 seçimleri sonrasında belirginleşen ekonomik ve siyasal dönüşüm bağlamında ortaya çıkan mücadele biçimlerini, sınıf içi çelişkileri, öncülük krizlerini ve örgütlenme arayışlarını Marksist bir sınıf perspektifiyle çözümlemeyi hedeflemektedir. İşçi sınıfının yalnızca ekonomik çıkarları için değil, toplumsal çelişkileri kavrayıp onları kendi mücadelesinin parçası haline getirecek bir öznellik geliştirmesi gerektiği düşüncesi, bu yazıya yön veren dayanaklardan biridir. Bununla birlikte, bu yazı henüz bu evreye ulaşmamış bir işçi hareketini ve onun iç çelişkilerini konu edinmektedir. Türkiye’de henüz birleşik, örgütlü ve politik bir işçi hareketi oluşmamıştır. Mevcut eylemlilikler, parçalı, geçici ve çoğunlukla kendiliğinden gelişen nitelikler taşımaktadır. Bu nedenle yazının amacı, son dönem gelişen işçi eylemlerinin arkasındaki ekonomi-politik dinamikleri görünür kılmak; bu eylemliliklerin sınıf bilinci düzeyinde nasıl deneyimlendiğini ve algılandığını anlamaya çalışmaktır.
2023’ten 2025’e uzanan süreç, işçi sınıfının yalnızca ücret mücadelelerinin değil; aynı zamanda içsel farklılıklarının, parçalı bilinç düzeyinin ve siyasal-toplumsal pozisyon alışlarının da şekillendirdiği bir mücadele momentine işaret etmektedir. Bu moment, yalnızca istatistiksel göstergelerle ya da soyut “hareket” tanımlarıyla kavranamayacak kadar somut, gündelik ve çelişkili deneyimlerle örülüdür. Yazının temel iddiası, bu çelişkilerin yalnızca engelleyici unsurlar değil, aynı zamanda sınıf hareketinin örgütsel, politik ve ideolojik düzeyde dönüşme potansiyelini barındıran bir zemin oluşturduğudur. Bu amaçla yazıda, tekstil, metal, petro-kimya ve lojistik gibi farklı işkollarında; sendikalı ya da sendikasız olarak öne çıkan çeşitli fiili grev ve direniş örneklerinden hareketle somut çözümlemelere de yer verilmektedir.
2023: Dağınık Patlamalar ve Mevzi Mücadeleler
“Milletimizin her bir ferdini Orta Vadeli Program’a destek olmaya davet ediyorum.”
Recep Tayyip Erdoğan[1]
2023 Mayıs seçimleri öncesinde düşük faiz ve geniş kredilendirme politikalarıyla işleyen ekonomik model, seçimlerin hemen ardından yerli-yabancı tekellerin ve büyük sermayenin baskısıyla yerini Şimşek-Erdoğan imzalı kapsamlı bir yeniden yapılandırmaya, yani açık bir sömürü programına bıraktı. Kısa süre önceye dek iktidarın yön verdiği krediye dayalı model hem küçük sermaye fraksiyonlarını hem de geniş emekçi kesimleri borç sarmalına çekmiş; üretim, tüketim ve yatırım döngüsünde dengesiz ama idare edilebilir bir geçicilik duygusu yaratmıştı.
Yüksek enflasyon, derinleşen yoksulluk, geçim kaygısı ve büyüyen borçluluk, henüz kitlesel bir tepkiye dönüşmemişti. “Yerli otomobil”, “yerli ve milli savunma sanayi”, “milli ekonomi” propagandasıyla beslenen milliyetçi-ideolojik kuşatma yakın gelecekte bir refah artışı olacağı beklentisini canlı tutuyor, sınıfın geniş kesimlerini mevcut durumu geçici bir istisna olarak görmeye sevk ediyordu. Seçim sonrasında yükselen “sabır, fedakârlık, diş sıkma” çağrıları, aslında yalnızca emekçilere değil; aynı anda büyük sermayeye de verilmiş bir mesajdı. Bu çağrılar, “seçim bitti, gereğini yaptık, bekleyin” denilerek sermaye sınıfına yönelik bir teminat niteliği de taşıyordu. Şimşek’in göreve getirilmesiyle birlikte, sabrı tükenen yerli ve yabancı sermaye çevrelerinin talepleri doğrultusunda Orta Vadeli Program (OVP) devreye sokuldu. Kur artışları, reel ücret kayıpları, enflasyon yoluyla maaşların eritilmesi ve artan dolaylı vergiler, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarını doğrudan hedef aldı. Asgari ücret, daha yıl ortasında açlık sınırının altına gerilerken; şirketlere ise milyarlarca liralık teşvikler aktarıldı.
Erdoğan’ın çözüm üreteceğine inanan, geçmiş dönemlerin hatırına ona bir kez daha oy veren işçi kesimleri içinde ise bu sürecin yarattığı yoksullaşma ve sömürü, sessiz bir hoşnutsuzluğu mayalamaya başladı; ardından düşük yoğunluklu fakat birikimli bir öfkeye dönüştürdü. Emekçiler arasında homurdanmalar belirgin şekilde yükseliyor; “dayanma” ve “idare etme” halinin yerini yavaş yavaş (bireysel ya da kolektif) mücadele arayışları alıyordu.
Bu gelişmeler yalnızca seçim öncesi vaatlerin tutulmamasıyla açıklanamaz. Esas olarak Şimşek-Erdoğan programı, burjuvazinin tüm fraksiyonlarına yalnızca düşük ücretli ve güvencesiz emek rejimini sürdürme olanağı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda fabrika-işyerlerinde sendikal hakların gasp edilmesi, anayasal güvencelerin fiilen ortadan kaldırılması, işçilere yönelik sistematik baskı, hakaret ve onur kırıcı uygulamaların olağanlaşması için de bir meşruiyet zemini yaratıyordu. OVP tüm yönleriyle çalışma yaşamının gündelik pratiğinde de doğrudan hissedilmeye başlamıştı.[2]
2023’teki işçi eylemleri özellikle belediye, kamu ve hizmet iş kolunda, sendikalı işyerlerinde ek zam talepleriyle; metal sektöründe ise toplu iş sözleşmesi dönemlerinde özellikle fabrika içerisinde kendi iradelerini yansıtan bir taslak mücadelesi ve sendikal bürokrasiye karşı eylemler şeklinde iç içe devam etti. Trendyol, Agrobay, Özak ve Şireci gibi işyerlerinde de ücret mücadelesi ile sendikalaşma mücadelesinin iç içe geliştiği eylemler gelişti. Mata, Ağaç A.Ş. gibi örneklerde ek zam eylemleri; Arçelik, Ford, Mann gibi büyük metal işyerlerinde ise toplu sözleşme öncesi işçilerin taslaklara müdahale girişimleri öne çıktı. Bu eylemler aynı zamanda sendikal bürokrasiye karşı aşağıdan yükselen bir tepkiselliği de içeriyordu.
Artan hoşnutsuzluk, belirli sektörlerde doğrudan fiili iş bırakma biçimini almaya başladı. Yılda iki kez yapılan zamların birkaç ay içinde açlık sınırının altına düşmesi, TİS’le bağlanan ücretlerin hızla erimesi, artık sendikalı işyerlerinde dahi huzursuzluğu körüklüyordu. Seçimlerin ardından yüz binlerce işçi, hayat pahalılığı, düşük ücret politikaları ve derinleşen vergi adaletsizliğine karşı eyleme geçti. Emek Çalışmaları Topluluğu’nun verileri, bu eylemlerin yaklaşık yüzde 40’ının TİS süreçlerine müdahale biçiminde geliştiğini; yüzde 15’inin işten atmalara, yüzde 15’inin ek protokol taleplerine ve yüzde 12’sinin doğrudan sendikalaşma mücadelesine dayandığını gösteriyor. Fiili grev oranı yüzde 32’ye çıkarak son yılların zirvesine ulaştı. 562 fabrikada 99 bin işçinin katıldığı işyeri merkezli eylemler, yeni bir dalganın ifadesiydi.[3] Metal işçilerinin grevleri, belediye çalışanlarının protokol talepleri, kamu işçilerinin kamu çerçeve protokolü masasına müdahale girişimleriyle birlikte, sendikasız işyerlerinde süren fiili grevler; işçi sınıfının geniş kesimlerinin talep düzeyinde ortaklaşan bir sınıf tepkisi geliştirdiğini ortaya koydu. Bu tepkilerin karşısında ise, tek adam rejiminin sadece yasaları değil, tüm yerel ve merkezi idari aygıtları seferber ettiği bir karşı sınıf mevzilenmesi vardı.
Fiili grevlerin öncü hatlarını, “idare etme” eşiğini çoktan aşmış, emeğin en ucuz ve en baskı altındaki biçimlerde örgütlendiği tekstil, lojistik ve taşeron hizmet sektörlerinde yoğunlaştı. Bu sektörlerde çalışmak, yalnızca düşük ücretle yaşamak anlamına gelmiyor; aynı zamanda 16 saate varan vardiyalar, zorunlu mesailer, tuvalet molalarının dahi gözetim altına alındığı bir emek rejimi içinde ayakta kalmaya çalışmak anlamına geliyordu. Bu işçiler, “idare edememe” halinin ekonomik ve aynı zamanda fiziksel ve psikolojik sınırına da dayandıkları için, grevleri tetikleyen ilk halkayı oluşturdu.
Bu koşullar altında patlak veren grevler, bastırılmış, yönsüz ve birikmiş bir öfkenin ani ve örgütsüz parlamalarıydı. Erdoğan-Şimşek imzalı OVP, özellikle bu işkollarındaki kaynama sürecini hızlandıran bir ısı etkisi yaratırken, aynı zamanda her kıpırtıya anında bastırıcı bir müdahaleyle karşılık veren refleksif bir tepki mekanizması da üretti. Yani bir yandan kaynatan, bir yandan bastıran bir tepki-etki döngüsü içinde işliyordu. Bu çifte etki en net biçimiyle şu noktada görünür hale geldi: Fiili grev yapan, sendikalaşan ya da ek protokol talep eden işçiler hızla İş Kanunu’nun 25/II maddesi[4] gerekçe gösterilerek tazminatsız biçimde, bir gözdağı niteliği de taşıyan şekilde işten çıkarılması neredeyse norm haline geldi. Bu işten çıkarmaların ardından başlayan uzun soluklu oturma eylemleri, fabrika önü bekleyişleri, açıklamalar, yürüyüşler ve bunlara yönelik sert kolluk müdahaleleri ise, işçilerin patronlarla yalnızca ücret pazarlığı değil, doğrudan siyasal iktidarın yerel temsilcileriyle (kolluk kuvvetlerinden valilik yasaklarına, mahkeme kararlarından belediye başkanlarının müdahalesine) karşı karşıya geldiği bir süreci ortaya çıkarmıştır. Her ne kadar bu karşı karşıya gelişler, doğrudan politik bilince dayalı bir mücadeleye işaret etmese de, ücret mücadelesinin siyasal iktidarın müdahaleleriyle nesnel olarak politikleştiği örnekler çoğalmıştır.[5] Çünkü işçiler yalnızca emeklerini ucuza satmak zorunda kalmıyor, yalnızca geçinemiyor değildi; aynı zamanda insan yerine konulmuyor, horlanıyor, aşağılanıyor, onurları ayaklar altına alınıyordu. Ve tam da bu koşullara karşı çok haklı taleplerle haklarına sahip çıktıklarında, “ahlaksızlık” kodlarıyla işten atılıyor; bekledikleri desteği değil, karşılarında devletin polisi, yargıcı, kaymakamı ve yasak kararlarıyla şekillenmiş bütün bir baskı aygıtını buluyorlardı.
Bu tabloyu desteklemek üzere birkaç fabrika örneğine mikroskopla bakmakta yarar var.
2023 Ağustosu’nda, 600 işçinin çalıştığı Trendyol deposunda DGD-SEN ve PTT-SEN üyesi en az 54 işçi, bir bölümü sendikal faaliyetleri gerekçe gösterilerek 25/II maddesiyle tazminatsız işten çıkarıldı. Önce Esenyurt’taki depo önünde, ardından Trendyol’un Maslak’taki genel merkezi önünde yapılan eylemlere polis sert şekilde müdahale etti, işçiler gözaltına alındı. Bir işçi şunları söylüyordu:
“Yılın belli zamanlarında yoğunluk iki katına çıkıyor ve 8 saat yerine 12 saat çalışıyorduk. Mecburi mesailerle insanların hayatları tır boşaltmak ve tır yüklemekle geçiyor. Amirlerin baskıları, tehditleri cabası. Mesai hesabını sormak isteyen tutanak yiyor, primleri kesiliyor. İşten edilme korkusuyla kimse sesini çıkaramıyor. Hakkını arayan bir telefonla kovuluyor, ‘servise binmenize gerek yok’ deniliyor. İçeridekilere gözdağı veriliyor.”[6]
Bundan üç ay sonra, Urfa’da Özak Tekstil işçileri düşük ücret ve hakarete karşı sendikal tanınma mücadelesi başlattığında, valiliğin eylem yasağıyla birlikte jandarma copu, TOMA suyu, gökyüzünde helikopter eşliğinde 80 günlük bir direnişin içine girdiler. İşçiler şöyle diyordu:
“Kadın erkek fark etmiyor, ‘salak’, ‘aptal’ diyerek hakaret ediyorlar…Geceleri 01.00’e kadar mesai yapıyoruz. Bitmesini sorduğumuzda, ‘memnun değilseniz çıkın gidin’ diyorlar. Çıkarsak sicilimizi karalayacaklarıyla tehdit ediyorlar. Bu aşağılamaya karşı buradayız. Sendikamızın tanınmasını, mobbingin kalkmasını istiyoruz.”[7]
Gaziantep’teki Şireci Tekstil’de yaşananlar ise, işçilerin ekonomik taleplerle başlattığı mücadelenin, her ne kadar sürdürenlerce bilinçli bir şekilde politik bir mücadele olarak yürütülmese de, karşılaştığı engeller ve müdahaleler aracılığıyla hızla politik bir karakter kazandığını ve bu engellerin yalnızca patronla sınırlı olmadığını gösterdi. Yaklaşık 2 bin işçinin düşük zam dayatmasına karşı başlattığı direnişe, cep telefonlarına atılan mesajlarla verilen toplu işten çıkarma yanıtı, ardından binlerce işçinin yürüyüşünün TOMA’larla engellenmesi; sermaye sınıfının elindeki siyasal ve idari gücün doğrudan devreye sokulmasının ifadesiydi. Bu müdahaleye eşlik eden Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in patronla işçiyi “baba-oğul” ilan eden açıklamaları ise, sınıf ilişkilerinin nasıl ailevi, dinsel ve kültürel bir perdeyle gizlenmeye çalışıldığının örneğiydi. Ekonomik taleplerle başlayan mücadele, siyasal karşılıkları ve ideolojik örtülerle çevrelendiği anda, yalnızca ücret ya da zam meselesi olmaktan çıktı.
2023 yılı boyunca gerçekleşen fiili grevlerin çoğuna karakterini veren bu örnekler, işçilerin karşısında yalnızca patronları değil, onların yanında saf tutan yerel yönetimi, kolluk gücünü ve bu ilişkileri doğal, olağan ve değiştirilemez göstermeye çalışan ideolojik kuşatmayı da bulduğunu gösterdi. Ancak bu müdahaleler yalnızca eylemlerin bastırılması değil; sınıfın kendi gücünü fark etmesinin önüne dikilen doğrudan bir baskı mekanizmasıydı. İşçiler için bu süreç, yalnızca hak arayışı değil; kimden ve neyi talep ettiklerinin, mücadelelerinin kime karşı yöneldiğinin daha açık hale geldiği bir politik deneyimdi. İşçiler arasında gelişmeye başlayan “Bu yaşadıklarımızı neden yaşıyoruz?” sorusu, artık yalnızca bireysel bir sıkışmanın ifadesi değil, sistemli bir baskı rejiminin sezilmesi anlamına da gelmeye başladı.
Her mücadele sonrası fabrikasına çeşitli çarpışmaların ve sorgulamaların ardından dönen işçi açısından bu süreçler, sınıf bilincinin farklı katmanları arasında sınırlı ama gelişimsel bir salınıma yol açar; yine de bu, kendi içinde gelişkin bir sınıf bilincine sıçrayacak bir dönüşüm yaratmak için yeterli değildir. Tek tek işçiler, mücadele sonrası yeniden patronuyla bire bir ilişki alanına döndüğünde; çalışma hayatında karşılaştığı her türlü zorlukla, harekete geçtiğinde karşısına çıkan engeller arasında anlamlı bir bağ kuramadığı sürece, yaşadığı deneyimler tekilleşir ve dağılır. “Bu yaşadıklarımızı neden yaşıyoruz?” sorusu canlılığını yitirir. Bu nedenle, idare etmenin sınırlarının daraldığı anlarda ortaya çıkan patlamaların bir diğer yüzü, çoğu zaman kendi alevini hızla söndüren ya da yalnızca anlık bir rahatlama arayan çıkışlara dönüşmesidir. Bu anlatılan, kendiliğinden gelişen işçi hareketlerinin temel karakteridir ve çoğu zaman bu döngü içinde ilerlemesi olağandır. Dolayısıyla, işçi sınıfının, özellikle de onu toparlayacak öncü unsurlarının devrimci partisince kazanılmadığı sürece, embriyon halindeki sorgulamalarla doğan politik bilincin eşiğine çarpıp oradan çözülerek geri çekilmesi biçiminde bir döngü yaşanacaktır.
Tam da bu noktada, sınıf hareketinin içinde geliştiği nesnel koşullarla öznel kapasitesi arasındaki gerilim kendini gösterir: En ağır sömürü koşulları, en hızlı örgütlenme kıvılcımlarını doğururken; bu kıvılcımlar, yaygın örgütsüzlük, güvensizlik ve dağınık bilinç koşullarında kolayca sönümlenebilmektedir. Bu döneme damgasını vuran ani patlamalı, mevzi ücret mücadeleleri, bu gerilimi hem harekete geçiren hem de sınayan dinamikleri aynı anda taşımaktadır. 2023 yılı boyunca gerçekleşen fiili grevler ve yerel ücret mücadeleleri, bir yandan birikmiş öfkenin ifadesi olarak öne çıkarken, öte yandan sınıf bilincinin gelişimini tetikleyen fakat aynı zamanda onu sürekli sınayan zeminlerdi.
İdare Edenler ve İleri Atılanlar
Bu dönemin öne çıkan öncü işçi kuşağına geçmeden önce, onların sıkça eleştirdiği, “bunlardan bir şey olmaz” diyerek işaret ettiği ve gerçekten de en diptekilere kıyasla hâlâ bir şekilde günü kurtarabilen, bu nedenle harekete geçmeye daha mesafeli kalan işçilerin oluşturduğu ana gövdeye odaklanmak gerekiyor. Bu gövde, tam da ekonomik krizin eşitsiz ve sektörel olarak farklılaşmış etkilerinin yoğunlaştığı bir alan olarak, işçi hareketi içindeki katmanlaşmayı ve içsel farklılaşmaları görünür kılmaktadır.
Örneğin, metal sektöründe TİS süreci boyunca sendikal bürokrasiye yönelik hoşnutsuzluk ve tepki oldukça yaygındı. Ford’da işçiler, Türk Metal’in anket taslağındaki seçenekleri karalayarak kendi taleplerini yazıyor, servis duraklarına “ek zam istiyoruz” yazılı dövizler asıyordu. Arçelik’in Ankara fabrikasında ise işçiler, sendikacıları yuhalıyor, tuvaletlere Evrensel gazetesine gelen işçi mektuplarının başlıklarını yapıştırıyor; hatta tuvalet duvarlarında birbirlerine mesaj bırakarak iletişim kuruyorlardı. Türk Metal’in taslağı açıklamasıyla birlikte metal fabrikalarında bir süredir birikmiş öfke, alttan alta daha belirgin şekilde görünür hâle geldi. Ancak bu belirtiler, Arçelik, Ford, MAN gibi mücadele hafızası yüksek fabrikalarda doğrudan iş bırakmaya ya da eylemlere evrilmedi. Oysa bu kesimler, sendikal bürokrasinin işleyişine dair en çok deneyim biriktirmiş, önceki mücadelelerden hem kazanım hem yenilgiyle çıkmış işçilerdi. Bu nedenle, yalnızca sendikal bürokrasinin engelleyici etkisinin güçlü olduğunun ve henüz bunu aşacak bir güç birikimine sahip olmadıklarının farkında olmaları değil; aynı zamanda kendi içlerindeki örgütsüzlüğün, güvensizliğin ve dağınıklığın yarattığı tahribat da hareket kapasitelerini sınırlamaktadır. Tepkiler açıktı, hoşnutsuzluk yoğundu; fakat belirleyici olan hâlâ “bekleme”, “gözleme” ve “idare etme” halinin ağırlığıydı. Bu işçiler, asgari bir örgütsel birlik sağlanmadıkça, kazanılamayacağını düşündükleri cephede mücadeleye atılmayı tercih etmemektedirler.[8]
“Boş tencere iktidarı götürmemişti” — ama bu, sınıfın tüm kesimlerinin aynı ölçüde ya da aynı yollarla idare edebildiği anlamına gelmiyordu. Bir yanda dayanma sınırını çoktan aşmış ve eyleme geçmiş kesimler; diğer yanda hâlâ iktidarın sorunları çözeceğine dair beklentisini sürdüren, ancak bu beklentiye giderek artan bir küskünlüğü ve tükenmişliği de ekleyen, bireysel baş etme ve katlanma biçimlerini sonuna kadar zorlayan geniş emekçi kitle… Bu dağınık tablo, seçim döneminin kutuplaştırıcı siyasetinin fabrikalara taşınmasıyla birleşerek, sınıfın ortak talepler etrafında örgütlenmesini geciktiren önemli bir eşik oluşturdu.
Eskişehir’de görüştüğümüz bir işçi bu tabloyu şöyle ifade ediyordu:
“İşyerlerinde AKP ve diğerleri gibi bir ayrışma var. İşçilerin birbirinden uzaklaştığı, dayanışmanın azaldığı bir tablo var. Yıllardır birbirini tanıyan işçiler arasında bile… Birlikte mücadele edebilir miyiz, diye bir tartışma yok. Elindeki her şeyi kaybetmiş ama ortak mücadeleye girmeye hâlâ çekiniyor. Herkes borsa oynuyor.”
Esenyurt’ta görüştüğümüz bir LC Waikiki depo işçisi ise bireyleşmeyi daha doğrudan tarif ediyordu: “Bireyselleştik. Sadece eve nasıl ekmek götüreceğimize odaklanmış haldeyiz. Detaylı düşünmeyi, sorgulamayı unuttu insanlar. İletişim dahi kuramıyoruz birbirimizle.”[9]
Çelişki de tam bu noktada derinleşti: Günü kurtarma telaşı ile örgütlü mücadeleye duyulan ihtiyaç arasındaki gerilim giderek büyürken, sınıfın dayanışma refleksinde biriken tahribat nedeniyle bireysel baş etme yolları, kolektif mücadele zeminlerinin önüne geçmeye başladı. İşte bu canhıraş çabanın ortasında debelenen işçilerle, “daha neyi bekliyoruz” diye soran mücadeleci işçiler arasındaki mesafe, kimi anlarda, bir patlama, bir grev, bir direniş anında, geçici olarak kapanıyordu. Ancak her defasında, fabrika rutinine geri dönüldüğünde, o mesafe aynı yerden yeniden kuruluyordu. Bu tekrar eden döngü, mücadeleci işçilerin mevzi kaybını yalnızca dışsal bir neden olarak değil, içsel bir konumlanma sorunuyla da açıklamayı zorunlu kılıyor.
Çünkü aslında bu iki işçi tipi, sınıf bilincinin henüz şekillenmekte olan, dağınık eşik noktalarında birbirlerine sandıklarından çok daha fazla benziyor. İkisi de sabırsız; ikisi de kestirme kazanımların peşinde. Biri, hiçbir hazırlık yapmadan hemen saldırmak ve hemen kazanmak istiyor; diğeri ise, mücadelenin henüz gerçek bir zemine oturmadığını düşünerek geri duruyor ve günü mümkün olduğunca idare etmeye çalışıyor. Öne çıkanın arkasında kimseyi bulamaması, geri duran için de bir gerekçeye dönüşüyor: “Zaten kimse arkasında durmaz.” Bazen de bu geri duruş, kendi özgüvensizliğini meşrulaştırmak için öncünün inisiyatif almasını beklemek biçiminde tezahür ediyor. Böylece biri hızla yalnızlaşıyor, diğeri bu yalnızlaşmanın bahanesiyle olduğu yerde kalmayı meşrulaştırıyor. Oysa bu karşılıklı uzaklık, aslında aynı sınıfsal ruh hâlinin farklı ifade biçimlerinden ibaret. Birbirlerine mesafe almış gibi görünen bu iki eğilim, tam da bu nedenle aynı diyalektiğin iki ucunu oluşturuyor.
Bu diyalektik yalnızca işçilerin davranış eğilimleriyle değil, aynı zamanda onların kendi sınıf konumlarına ve sınıf güç ilişkilerine dair algılarının, tarihsel olarak egemen burjuva siyaset tarafından biçimlendirilmesiyle ilgilidir. Sınıfın kolektif deneyiminin parçalanması, yenilgi hafızası, örgütsüzlük koşulları ve burjuva ideolojik kuşatma, işçilerin kendi sınıfsal aidiyetlerine yönelmesini ya aşındırmakta ya da bu yönelimi anlık ve güdüsel tepkiler düzeyinde tutmaktadır. Bu nedenle saldırganlık ile geri çekilme, öfke ile edilgenlik, aslında aynı kırılgan zeminde kök salan farklı savunma refleksleri olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu bağlamda, dönemin mücadeleci işçisi ile harekete mesafeli kalan ana gövde arasındaki ilişki, her işyerinde kendi somut biçimlerini alsa da, neredeyse tüm fabrikalarda benzer dinamiklerle kendini yeniden üretiyor.
2024-2025: Fiili grev, TİS eylemleri ve birleşme eğilimleri
“Ekonomimizin yatırım, istihdam, üretim ve ihracat yoluyla büyüme oluşturma kapasitesi de güçlenerek devam ediyor”
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz[10]
Mevcut ekonomi politikalarının fabrika ve işyerlerindeki eşitsiz yansımaları, her işyerinin kendi özgün koşullarına göre farklı biçimlerde ilerlerken, 2024 yılı boyunca bu irili ufaklı ücret kavgalarına yenileri eklendi. Enflasyonla mücadele adına OVP’nin gereklerini kararlılıkla uyguladıklarını her fırsatta vurgulayan Erdoğan ve iktidar sözcüleri açısından, ücretlerin baskılanması, yüksek faiz, sıkı para politikası ve yüksek vergiler, bu dönemde ekonomi politikalarının etkisini neredeyse tüm işyerlerinde “eşitleyecek” ölçüde yoğunlaştırdı.
Yıla yüzde 15’lik vergi dilimiyle başlayıp yılı yüzde 27’lik dilimde tamamlayan birçok işçi için, ister fazla mesaiyle ister ek işle ya da toplu iş sözleşmesiyle günü kurtarmaya çalışsın, “vergide adalet” talebi giderek daha merkezi bir yere oturdu.[11] İhracata dayalı büyüme modelinin yatırımları artıracağı ve böylece işsizliği ortadan kaldıracağı iddia edilen programda, Şimşek-Erdoğan hattı her ilaç gibi “bazı yan etkiler” olabileceğini söylüyor ve herkesin bu süreçte bir bedel ödemesi gerektiğini savunuyordu. Hep birlikte fedakârlık çağrısı ilk bakışta ne kadar ‘adil’ gelse de, gerçekte herkese “eşit fatura” kesilmiyordu.[12] Özellikle “ücret artarsa enflasyon da artar” gibi söylemlerle işçilere tek bir ekonomi modeli dayatılıyordu: Patronlar büyürse, işçiler de büyür. Ekonominin büyümesi için işçilerin yapacağı en büyük fedakârlıklardan biri ise, yılın dar bir zaman diliminde belirlenen ve giderek açlık sınırının altında kalan asgari ücrete tepki göstermemeleriydi.
Üstelik ikna turlarına çıkan Mehmet Şimşek’in programın karşılık bulup bulmadığına dair verdiği demeçler esas olarak kapitalistlerin yüreğini soğutmayı hedefliyordu. Evet, asgari ücret, uluslararası tekellerin ve Dünya Bankası’nın telkinleri doğrultusunda zaten kapitalistlerin istediği düzeyde kalmıştı; ancak bu onların gözünde yeterli değildi. Sermaye örgütleri, Şimşek’in bu sadakat gösterisini bile yetersiz buluyor ve peş peşe el yükseltiyordu. İstanbul Ticaret Odası Başkanı Şekip Avdagiç açık konuşuyordu: “Türkiye, iş güvencesinin katılığı açısından dünyada açık ara 1 numara!” İş güvencesi, işsizlik sigortası, işe iade tazminatı, kıdem tazminatı gibi uygulamaların hepsini bir arada anıyor ve ardından düşündüğünü dile getiriyordu: “İşvereni koruyan hiçbir şey yok. Bu 5 aşamalı katılığın azaltılması lazım.”[13]
Bu iştah kabartan ortamda, “kamuda tasarruf” adı altında sosyal harcamaları kısmayı hedefleyen ‘kemer sıkma’ programı da sermaye açısından yeni fırsatlar sunuyordu. Pek çok kapitalist, bu süreci yalnızca kamu kaynaklarının daraltılması olarak değil, aynı zamanda işçilerin çalışma koşullarının ve en temel insani haklarının bile yeniden pazarlık konusu haline gelebileceği bir alan olarak görmeye başladı. Ellerini ovuşturarak bu imkânı kollayan sermaye çevreleri için artık yalnızca işçilerin ücretleri değil, mola süreleri, vardiya yoğunluğu ve hatta çalışma ortamının ısısı dahi maliyet kalemi olarak yeniden hesaplanmaya başlandı.
Yerli-yabancı tekeller ve büyük sermaye, işçi sınıfının Anayasa’da kırıntı halinde kalmış haklarını bile ortadan kaldırmak üzere OVP doğrultusunda yeni reformlar dayatırken; işçilerin ‘bekleme’, ‘sabretme’ ve ‘büyümenin yan etkilerine katlanma’ hâli çok daha can yakıcı biçimde deneyimleniyor. Sermayenin talepleriyle işçilerin dayanma sınırı arasındaki gerilim hattı her geçen gün daha fazla geriliyor. Ancak aynı zamanda, 2023 boyunca işçi sınıfında hâkim olan güvensizlik ve ‘idare ediyorum’ ruh halinin sürdüğü somut zeminin çözülmeye başladığı bir sürece girildiği görülüyor. 2024-2025 arası maden, gıda, tekstil, plastik, metal, belediye ve hizmet alanlarında yükselen işçi eylem ve grevleri, bu sürecin ilk nüvelerini taşıyor.
2024’ün ilk aylarından itibaren işçilerin sendikalaşma mücadelesine dönük en sert saldırılar, doğrudan işten atma ve kolluk zoruyla bastırma biçiminde yeniden gündeme geldi. Bu tür saldırılar 2023’te de mevcuttu; ancak o dönemde daha çok belli başlı işkollarında kümelenmiş ve göreli olarak sınırlıydı. Oysa 2024’te, artan geçim sıkıntısı ve “artık idare edememe” hâlinin yaygınlaşmasıyla birlikte, sendikalaşma yönelimi daha fazla işkoluna yayılırken, buna paralel olarak işten atma saldırısı da daha geniş bir işçi kitlesinin karşılaştığı ortak bir tehdit hâline geldi. Lezita, Patiswiss, Carrefoursa, Polonez, Borusan ve TKIS Blinds gibi farklı iş kollarından işyerlerinde, patronlar sendikalaşma girişimlerine tazminatsız işten atmanın yolunu açan 25/II. maddeyi silah gibi kullanarak yanıt verdi.
Bu dönemde toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde yaşanan anlaşmazlıklar sonucunda gerçekleşen eylem ve grevlerin sayısında da belirgin bir artış yaşandı. Mitaş, Sumitomo, Mersen, Novares, Yolbulan, As Plastik, Elba Bant, Tarkett, MKB Rondo, Sarar ve Temel Conta gibi sendikalı işyerlerinde, işçiler düşük ücret dayatmasına karşı çıktılar. Patronların sunduğu zam oranlarının uzun vadede nasıl eriyip anlamsızlaşacağını açıkça tartışan ve artık kısa ömürlü kazanımlarla yetinemeyeceğini fark eden işçiler mücadeleye atıldıkları ilk andan itibaren grevleri kırmaya yönelik çeşitli müdahalelerle karşılaştıkları uzun ve zorlu bir sürece girdiler.
Bu süreçte yalnızca ücret ve çalışma koşullarına dair talepler değil; doğrudan iktidarı hedef alan politik talepler de daha güçlü ve görünür biçimde dile getirilmeye başlandı. Hükümetin emeklilik düzenlemelerine karşı kademeli emeklilik mağdurlarının şehir şehir gerçekleştirdiği basın açıklamaları ve meydan eylemleri; sendikal bürokrasinin engellerine takılan kamu işçilerinin ise henüz işyeri düzeyinde örgütlülüğe ve fiili eyleme dönüşmemiş olsa da sosyal medyada yaygınlaşan görece örgütlü tepkileri, bu eğilimin örnekleri arasında yer alıyor. Her ne kadar bu tepkiler henüz işyeri düzeyinde örgütlü bir güce dönüşmemiş olsa da politik muhatabını doğrudan iktidar olarak tanımlayan taleplerin daha sesli ve yaygın biçimde ifade edilmesiyle yeni bir basınç hattı oluşuyor.
Dikkat çeken bir diğer gelişme ise çiftçi eylemlerinin yaygınlaşması oldu. Mayıs-Ağustos 2024 arasında Türkiye genelinde yaşanan çiftçi protestoları, özellikle düşük alım fiyatları nedeniyle Doğu Karadeniz’de çay üreticilerinin düzenlediği eylemlerle başladı. Ağustos ayında ise çiftçiler traktörleriyle yolları kapatarak Bursa, Aksaray, Maraş ve Batman gibi illerde kitlesel protestolar gerçekleştirdi. Bu eylemler, küçük üretici köylülerin de hükümet politikalarına karşı doğrudan tepkisini ortaya koyduğu bir hattın oluştuğunu gösterdi.
Özellikle metal başta olmak üzere çeşitli işkollarında süren eylemlere rengini veren önemli dinamiklerden biri de uluslararası sermaye menşeili fabrikalarda yabancı kapitalistlerin estirdiği sömürü pervasızlığına karşı işçilerin yükselttiği tepki oldu.[14] Bu işletmelerde yaşananlar, emperyalist aşamadaki kapitalizmin, sermaye ihracı yoluyla çevre ülkelere taşıdığı güvencesiz ve düşük maliyetli işgücü rejimlerinin nasıl işlediğine dair çarpıcı örnekler sundu. Fransız Mersen, Avusturyalı MKB Rondo, Japon Betek Boya ve Ürdünlü Polonez gibi şirketler yalnızca işçilerin taleplerini yok saymakla kalmadı; aynı zamanda “devlet bizim arkamızda” diyerek açıkça işçilerin karşısına sermaye-devlet iş birliğini koydu. Savunma sanayiine yönelik üretim yapan ve yaklaşık 60 işçinin çalıştığı Fransız şirketi Mersen’de, toplu sözleşme sürecini başlatan Birleşik Metal-İş’in çağrısı patron tarafından yanıtsız bırakıldı. Patron, görüşmelere katılmayı reddetmekle kalmadı; ‘Sendika buraya giremez, devlet bizim arkamızda’ diyerek grev hakkını açıkça tanımadığını ilan etti. Benzer bir tablo, Japon sermayeli Betek Boya’da da yaşandı. Düşük ücretler, ağır çalışma koşulları ve mobbinge karşı sendikalaşma kararı alan işçiler kısa sürede çoğunluğu sağlayarak Petrol-İş’le yetki aldı. Ancak patron önce yetki itirazını yetkisiz bir mahkemeye taşıdı, ardından küçülme bahanesiyle işten çıkarmalara başladı. Ekim ayında yürüyüş ve eylemler düzenleyen işçiler, 25 Aralık’ta 44 arkadaşlarının işten çıkarılmasının ardından fabrika içinde alkışlı protestolara ve işyerine fiili olarak kapanmaya yöneldi. Bu kararlılık karşısında geri adım atan patron, yetki itirazı davasından vazgeçtiğini ve TİS görüşmelerine başlayacağını bildirmek zorunda kaldı.
2024’ten 2025’in ilk aylarına devreden bir başka önemli gelişme, Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu işyerlerinde grevlerin Cumhurbaşkanı kararnameleriyle yasaklanmasına rağmen fiilen sürdürülmesi ve Antep’teki Başpınar Kurultayı’nın ardından başlayan, yasaklar ve işten atmalarla karşılanan Şubat zammı eylemleri oldu. 2024 Aralık ayında gerçekleşen metal grevleri, grev hakkının fiilen yasaklandığı koşullarda işçilerin bu yasağı meşru görmediğini ve haklarını fiili mücadeleyle savunduğunu gösterdi. Hitachi Energy, Grid Solutions, Arıtaş, Green Transfo ve Schneider Elektrik gibi işyerlerinde grevler, “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle Cumhurbaşkanı kararıyla yasaklandı. Ancak işçiler bu yasaklara rağmen geri adım atmadı. Green Transfo’da lokavtın geri çektirilmesi ve sendikanın toplu sözleşme masasındaki kazanımları, bu sürecin en dikkat çekici örneklerinden biri oldu.
Bu grevler, grev hakkının yalnızca yasal bir hak olarak değil, aynı zamanda meşru bir mücadele hakkı olarak sahiplendiğini ortaya koydu. İşçiler, yasanın tanımadığı hakları fiili mücadeleyle var etti; “yasa dışı ama meşru” çizgisinde grevlerini sürdürdü. Bu gelişmeler, işçi sınıfı hareketinin yeni dönemde daha çok meşruluk ve fiiliyat temelli bir hat üzerinden yükseleceğini gösteriyor. Ancak bu fiili kazanımların kalıcılaşması, sendikal hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve ilgili yasaların demokratikleştirilmesi yönünde verilecek mücadelelerle mümkün olacaktır.
2024-2025’te Öne Çıkan İşçi Eylemleri Bize Ne Söylüyor?
Bu dönem işçi hareketinin en temel özelliği, parçalı bir görünüm arz etse de, önceki yıllardan taşınan dağınık eğilimlerin belirli bir aşınma eşiğine ulaştığı, yani çözülmeye başladığı ve sınıfın öncü bölüklerinin birleşik ve sonuç alıcı mücadele biçimlerine yönelmek zorunda kaldığı bir döneme işaret ediyor. Sınıfın çeşitli kesimleri arasında hâlâ eşitsizlikler ve mücadele yoğunluğu bakımından farklılıklar bulunsa da, sektörler, bölgeler ve işçi profili bakımından bu eşitsizlikler yeni bir toplam dinamik içinde aşınmak zorunda kalıyor.
2024-25 arası dönem, daha önce “bu işçilerden bir şey çıkmaz” diyerek yılgınlığa düşen kimi mücadeleci işçilerin, kendilerini bir anda ana gövdeyle birlikte eylem ve grevlerin ortasında buldukları bir sürece dönüştü. Bu dönüşüm, yalnızca niceliksel bir katılım artışı değil, aynı zamanda sınıfın gündelik yaşamındaki çatışmaların ve çelişkilerin, işyeri içindeki zikzaklı gerilimlerle örülü gündelik çatışma hattının, belli anlarda birleşerek kolektif bir çıkışa evrilmesinin sonucuydu. Özetle; geldiğimiz durumda işçi hareketi parçalı genişliyor, mevzi mücadeleleri niceliksel olarak artıyor; niteliksel toplam bir dönüşüm açısından geçmiş hareketi gerileten deneyimler yavaş yavaş çözülüyor.
2022-2024 arası dönemde, işçi hareketinin tecrübe ve birikimi açısından birleşememe, özgüven eksikliği ve harekete geçememe gibi sorunlar öne çıkıyordu. Bugün ise harekete geçen pek çok işyeri ve fabrikada, “Neden kazanamıyoruz?”, “Birleşiyoruz da ne oluyor?” gibi yeni sorgulamalar öne çıkıyor. Bu sorgulamalar, kuşkusuz yeni bir eşiğe geçildiğini gösteriyor ve bir ilerlemeye işaret ediyor. Ancak özellikle toplu iş sözleşmelerinde anlaşmazlıkla sonuçlanıp greve giden işyerlerinde; uzun soluklu, patronun çeşitli manevralarıyla yıpratıcı hale gelen ve birleşmiş, eyleme geçmiş işçilerin bile neden hâlâ kazanamadıklarını sorguladıkları grev süreçleri, işçi hareketinin önündeki en kritik sorunları açığa çıkarıyor. Aynı zamanda, işçi sınıfının devrimci partisinin rolüne de işaret etmesi bakımından önemli bir dönemece işaret ediyor.
Bugün de, kendi işyerinde birleşerek geçmişin “birlikte hareket edememe” deneyimini geride bırakmış işçiler arasında dahi, en küçük bir engelde hızla moral bozukluğu ve yön tayin edememe hali yaygın. Bu durumun bir boyutu, özellikle mücadelede bir sonraki adımı planlama konusunda yaşanan tereddütle, birikmiş kazanım deneyimlerinin yetersizliği ve örgütsüzlük ile doğrudan bağlantılı. Bu koşullar, mevzi mücadelelerde belirli bir aşamaya gelen işçilerin, kritik karar anlarında yön belirlemekte zorlanmalarına; bu yükü çoğu zaman doğal olarak öncü işçilere ya da temsilcilere devretmelerine yol açıyor.[15] Grev başladığı andan itibaren patronun çeşitli alavere-dalavereleri, grev kırıcılığı, sendikal bürokrasinin engelleri, ekonomik dayanışmanın zayıflığı, sürecin uzaması ve işten çıkarmalarla karşı karşıya kalan işçiler; birleşmiş ve birlikte hareket ettiğini düşündükleri noktada, karar anlarında dağılma eğilimi gösterebiliyor. “Ben doğru karar alamam, sen alırsın”, “Sen daha bilgili, daha yeteneklisin” gibi ifadeler, aslında kolektif karar alma iradesinden geri durmanın ifadesi olarak ortaya çıkıyor. Bu tutum yalnızca bireysel özgüvensizliğin değil, aynı zamanda deneyim eşitsizliklerinin ve henüz ortaklaşmamış bir politik yön duygusunun da sonucu.
1840’lı yılların ilk yarısında “grevlerin inanılmaz sıklığı”nın “tüm İngiltere’de toplumsal savaşın ne ölçüde patlak vermiş olduğunun en iyi kanıtı” olduğuna işaret eden Engels, grevleri “İlkin hafif dalaşma biçiminde olan bu grevler, bazan çok ağırlığı olan bir savaşıma dönüşür; doğru, bu grevler hiçbir şeyi çözmez; ama burjuvaziyle proletarya arasındaki, sonucu belirleyici çarpışmanın yaklaşmakta olduğunun en güçlü kanıtıdır. Grevler emekçilerin askeri okuludur; sakınılamayacak büyük savaşım için o okulda hazırlanırlar; grevler, tek tek iş kollarının işçi hareketine katıldığını ilan eden bildirgelerdir,” diyerek tarif ediyordu.[16] Ve tamamlayıcı olarak, işçi sınıfının bağımsız politik bir devrimci parti olarak örgütlenmesi zorunluluğunu belirlerken Lenin, “tayin edici savaş” öncesinde “hükümete karşı tek tek talepler için mücadelenin, tek tek tavizlerin koparılmasının, sadece, düşmanla yapılan küçük çatışmalar, küçük ileri karakol çatışmaları olduğunu” belirtiyordu.[17]
Bugün yaşanan grevler, bu tanım ve tespitin tarihsel sürekliliğini koruyor ama aynı zamanda yeni özgül çelişkilerle de biçimleniyor. Harekete geçmiş olan işçiler açısından açığa çıkan sorunlar yalnızca beklediği sonucu kolay ve hızlıca alamamasında kaynaklı bir moral bozukluğu ya da örgütsüzlük hali olarak okunamaz; tam tersine, bu sorunlar bizzat mücadele içinde aşılmaya çalışılan, dolayısıyla yeni deneyimlerin ve yönelişlerin şekillendiği bir zemine dönüşüyor.
Grevlerin uzun soluklu hale geldiği, hazırlıksızlığın, grev komitelerinin ya hiç oluşmadığı ya da işlevsiz kaldığı koşullarda; karar alma süreçlerinin ya öncü işçiye ya da sendikaya havale edildiği, kolektif iradenin zayıf halkalarıyla örülü bu deneyimler, yüzeyde bir dağınıklık ve çözülme gibi görünse de derinlikte işçilerin kendi çözümlerini üretmeye yöneldiği bir öğrenme sürecine işaret ediyor. Her ne kadar bu grevler Engels’in işaret ettiği anlamda “sonucu belirleyici” politik bir mücadeleyi henüz yaratmamış olsa da, işçiler iktisadi taleplerini birleştirme, dayanışmayı yeniden kurma ve örgütsüzlüğün yarattığı boşlukları birleşik bir sınıf mücadelesi ihtiyacıyla doldurmaya çalışıyor. Bu yeni durumun somut göstergeleri arasında, işçilerin taleplerini Ankara’ya, Meclis’e yürüyerek duyurması; farklı sektörlerde süren eylemlere işçilerin dayanışma ziyaretlerinde bulunması, grevdeki işçilerin birbirleri için dayanışmalar örgütlemesi ve ortak açıklamalarla mücadelelerin birbirine bağlanması yer aldı.
Birleşme Ama Nasıl?
2024’te işçi eylemlerinin önemli bir niteliği, aynı sorunlardan mustarip olan işçilerin mücadeleleri arasında henüz doğrudan bağların kurulamamış olmasıydı. Öte yandan, bu “ileri karakol çarpışmaları” benzer bir refleks, yöntem ve benzer sorunlarla gelişiyordu. Farklı şehirlerdeki on binlerce işçi aynı mücadele biçimlerine başvurdu: Fabrika önü direnişleri, gece yürüyüşleri, sosyal medya kampanyaları, çadır kurma, kitlesel basın açıklamaları gibi eylem biçimleri neredeyse eş zamanlı ve birbirinden habersiz ve çoğunlukla ortak taleplerle birçok yerde gelişti. Bu durumun en açık şekilde görünür olduğu anlardan biri, 3 Ekim 2024’te farklı işkollarından gelen grevci ve direnişçi işçilerin temsilcileriyle Meclis’te yapılan toplantıydı. Emek Partisi’nin düzenlediği bu buluşma, öncü işçiler nezdinde dağınık eylem hatlarının ortak bir zemine oturtulabileceğini, birleşik bir yönelimin nesnel koşullarının giderek olgunlaştığını ortaya koydu.
Fernas Maden işçisi Erdinç Demirtaş’ın “Birleşelim, eylemlerimizi toplu yapalım” çağrısı ile Menemen Belediyesi işçisi Kemal Bozyiğit’in “Birlikte hareket etseydik İzmir’de ses getirecek eylemler yapabilirdik” sözleri, yalnızca dağınıklık sorununun fark edildiğini değil, çözüm yolunun da işçilerin birliğinden geçtiğini gösteriyor. Birlik ihtiyacı artık genel geçer bir temenniden ibaret değil; somut bir çözüm çağrısına, deneyimle yoğrulmuş bir arayışa dönüşmüştü.
2024 yılında harekete geçen işçilerin Meclis’te düzenlenen toplantıda “Ben sadece bunların bizim sorunumuz olduğunu sanıyordum, meğer ne kadar ortak şeyler yaşıyormuşuz” demeleri, birleşme eğiliminin artık soyut bir çağrıdan öte, ortak taleplerin içinden filizlendiğini gösterdi. Bu eğilim, her ne kadar kalıcı ve sınıfsal bir birlik inşasından ziyade, sesini iktidara daha güçlü duyurmak ve eylemini daha görünür kılmak gibi beklentilerle şekillense de, aynı zamanda öncülerin arasında yeni bir politik bilincin başlangıç noktalarına da işaret ediyor.
Buradaki çelişki açıktır: İşçiler ortaklaşmanın gerekliliğini kendi pratiklerinden öğreniyor, ancak bu ortaklaşmayı uzun erimli ve örgütlü bir sınıf hattına dönüştürecek araçlarla hâlâ birleşmiş değil. Birlik fikri yükseliyor ama hangi zemin üzerinde, hangi yönle ve hangi süreklilikte inşa edileceği sorusu henüz kolektif bir yanıt bulabilmiş değil. İşte tam da bu noktada, parçalı deneyimlerin toplam bir politik hatla birleşip birleşemeyeceği sorusu, önümüzdeki dönemin tayin edici başlığı haline geliyor.
Bu toplantının ardından aynı sendikada örgütlü işçiler, birbirlerinin grevlerini ziyaret etti, ortak açıklamalar yaptı. Dayanışmayı ve birliği güçlendirmek, seslerini daha gür duyurmak için birlikte hareket etmenin yollarını tartıştılar. Ancak eylem pratiğinde birleşseler de, hareketin yönünü ve sürecini birlikte planlayan, sonraki adımları ortaklaştırarak belirleyen bir yerden taleplerini şekillendirme konusunda hâlâ birleşebilmiş değiller. Bu durum, esasen hâlâ kendi fabrika ve işyerlerinde bir sınıf olarak davranmanın gereklilikleriyle tam anlamıyla birleşememelerinden kaynaklanıyor.
‘Taleplerde birleşme’ dendiğinde ise bunu hâlâ yalnızca zam oranı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ya da eylem kararı almakla sınırlı biçimde kavrıyorlar. Patlama anlarında eyleme geçerek, kısa vadeli de olsa daha önce birlikte hareket edemeyeceklerini düşündükleri arkadaşlarıyla grev çadırında güveni yeniden inşa etseler de, bu birlikteliği bir sonraki adımda grev kırıcılığına, patronun hamlelerine ya da açık saldırılarına karşı koruyacak bir hazırlığa dönüştüremiyorlar. Birleştiklerini düşündükleri zemin, ortak talepler için harekete geçilen anla sınırlı kalıyor.
Eylem uzadıkça ve yenilgi olasılığı arttıkça, önceden bastırılmış olan umutsuzluk ve güvensizlik tekrar gün yüzüne çıkıyor: “Ya işten atılırsak?”, “Tazminat hakkımızı kaybedersek?”, “Birleştik de ne oldu, ne kazandık?” gibi düşüncelerle güvensizlik yeniden üretiliyor. Bu noktada işçilerin hafızası, daha önce aşmaya çalıştığı eşiği geçip ileriye doğru dersler çıkarmak yerine, bu kez yapamadıklarına odaklanmaya başlıyor. İşçi düne göre bir adım ileride olsa da, “Ne yapabiliriz?” sorusunu hep birlikte tartışmak, taktik geliştirmek, kaygı duyan arkadaşlarını toparlamak yerine, sanki elinde yalnızca “tek atımlık bir kurşun” varmış gibi davranıyor. Bu kurşun da birleşip eyleme çıkmak olmuş oluyor; ancak eylem hızla sonuç vermeyince, yeniden umutsuzluğa kapılıyor.
Buradaki temel sorun, birliklerin ve eylemliliklerin kalıcı örgütlenmelere dönüşmeden, daha büyük etkiler yaratacak bir “birleşme” biçimi sanılması. Böylece biriken tepkiler örgütlü biçimde bir araya gelse bile, bu birlik yalnızca sesini duyurmaya odaklanıyor. “Tek atımlık kurşun da işe yaramadıysa, o zaman daha güçlü bir biçimde kendimizi duyurmalıyız” diyerek çözümü Meclis’e, Ankara’ya, büyük bir meydana yürümekte arıyorlar.
İşte tam bu noktada, işçilerin kendi deneyimleriyle biriktirdikleri pratiklerin, bilinç dünyalarındaki gelişmeyle aynı hızda ilerlememesi (yani pratiğin önde, bilincin geride olması) onların sınıf olarak kendi güçlerini tam anlamıyla ortaya koymalarını engelliyor. Her ne kadar kendiliğinden biçimde hakları için eyleme geçmiş olsalar da, sınıf bilinci bu süreci geriden takip ettiği için, kendiliğinden çıkışların ötesine geçecek, daha kapsamlı ve örgütlü bir mücadeleye hazırlanmak açısından yeterli donanıma sahip değiller. Sadece kendi durdukları yere odaklanıyorlar; moralleri de oradan yükseliyor ya da bozuluyor. Bu durum, özellikle zam dönemleri, toplu sözleşme taslaklarının hazırlanması ve mücadeleye hazırlık süreçlerinde daha görünür hale geliyor. “Yerimiz değiştirilir mi?”, “İşten mi atılırız?”, “Tazminatımızı versinler de çıkıp gidelim” gibi kaygılar, mücadelenin hâlâ bireysel bir yük olarak hissedildiğini, birlikte hareket etmenin gerekliliğinin yeterince kavranmadığını gösteriyor.
***
İşçiler arasındaki güvensizliğe dayalı ilişkilerin ve uzun soluklu bir mücadeleye hazırlanacak birliği kuramama sorununun çoğu zaman gerçek maddi temellere dayanıyor. Bir işçi grubuyla yapılan toplantılarda, bir bildiri dağıtımında ya da bir sokak röportajında sıkça karşımıza çıkan “bizim fabrikada bir şey olmaz”, “bunlardan bir şey çıkmaz” refleksi, doğrudan üretim sürecinin içinde, gündelik emek-sermaye çatışmasının sürekli yeniden üretildiği zeminde şekillenir. Bu tepki yalnızca mücadeleci işçilere özgü değildir; aksine, günü kurtarmak için bireysel olarak direnmeye çalışan işçiler tarafından da sıkça dile getirilir. Bu tepkinin dışa vurumu, çoğunlukla seçim dönemleri gibi siyasal ayrışmaların görünür hale geldiği anlarda öne çıksa da kaynağı çok daha derin: defalarca yaşanmış, yarım kalmış, yalnız bırakılmış mücadele deneyimleri.
Marx’ın Kapital’de serimlediği biçimiyle, üretim sürecinin kendisi yalnızca artı-değer üretiminin değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin yeniden kurulumunun mekânıdır. Performans baskısı, rekabet, sayı dayatması, etütler, kalite çemberleri gibi uygulamalar, yalnızca sömürüyü derinleştiren teknik düzenlemeler değil, aynı zamanda işçilerin birbiriyle ilişkisini çözerek, onları rekabetin ve bireyciliğin mantığına mahkûm ederek ideolojik bir işlev de görür. Bu pratikler, işçilerin kendi baş etme kapasitesinin sınandığı, sanki yalnızca bireysel bir yetersizlik ya da kişisel bir sorumluluk alanıymış gibi deneyimleniyor. Bu koşullar altında, sayı ve performans usulü çalışılan bölümlerde işçiler birbirlerini kollayamadıklarında ya da gündelik en basit bir çatışmada (bir hakaret, baskı, küfür ya da tehdide karşı) yan yana duramadıklarında, bireysellik her gün yeniden üretiliyor.
Ancak bu yalnızlık hissi, sınıf mücadelesinin süreksiz görünümlerinden biridir. Çünkü aynı işçi, bir ücret mücadelesi patlak verdiğinde, birkaç gün içinde “bunla asla yola çıkılmaz” dediği iş arkadaşıyla aynı çadırda grev nöbeti tutmaya başlayabilir. Nitekim “Dün desen şu adamla beraber iş bırakıp çadırda çay içeceksin, imkânsız derdim” sözleri, bu dönüşümün en yalın ifadesidir. Grevin ya da eylemin ilerleyen günlerinde yıllarca bastırılmış deneyimler, ustayla, müdürle yaşanmış gerilimler ve kolektif olarak maruz kalınan baskılar bir anda dile gelir. Ücret mücadelesi, işçinin kendisini yalnızca birey olarak değil, bir sınıfın parçası olarak yeniden kavrayabilmesinin maddi zeminini yaratır. Bu süreçte bilinç, yeni konuşmayı öğrenen bir çocuğun sözcükleri hızla kapması gibi, yaşananları bir bir geri çağırır: “Kaloriferleri kapattılar, soğukta çalıştık”, “Kimyasal soluyarak çalıştık”, “Sürekli hakarete maruz kaldık.”
Bu dönem Özak Tekstil’de yaşananlar bu dönüşümün hem ön koşullarını hem de olanaklarını açıkça sergiliyor. Firesiz gerçekleşen bir iş bırakma eylemi sırasında kadın işçilerle yaptığımız görüşmelerde, aralarındaki dayanışma ilişkilerinin, üretim sürecinin en yoğun baskı altında geçen anlarında örüldüğünü öğrendik. Ustaların haysiyet kırıcı muamelelerine karşı, kimi zaman müdürden gizli biçimde, sayıyı tutturamayan arkadaşının işine yardım edilmesi gibi örnekler, görünmeyen bir karşı-pratik olarak örgütlenmişti. Urfa’da görüştüğümüz bir kadın işçi şöyle diyordu:
“Ben inspeksiyonda çalışıyorum. Yani diğerlerinin ürünlerini kontrol ediyordum. Bazen çok böyle üzerinde baskı olan arkadaşlarımız oluyordu. Ama ben kendi adıma söyleyeyim. Gidip hani müdürden gizli, sanki arkadaşın işini kontrol ediyormuşum gibi ona hani sayı konusuna yardım ediyordum. Örnek vereyim siz hasta olduğunuzda, çalışmayacak durumda olduğunuzda müdür anlamıyordu, usta anlamıyordu. 60 sayı vereceksin diyordu. O yüzden biz de hani o şekilde mesela ben o şekilde çok kişiye destek olmaya çalıştım. Yani yardım edeyim. Hani kızmasınlar, işte fazla mesai bırakmasınlar diye. Çünkü sayısı çıkmayanı fazla mesaiye bırakıyorlardı.”
Bu tür dayanışma pratikleri, görünmeyen ama belirleyici bir zeminde örgütlenir; sınıf içindeki sessiz birikim, beklenmedik bir anda kitlesel patlamalara dönüşebilir. Su kaynarken yalnızca öfke değil, güven ve kolektiflik de birikir. Ve bu birikim, çatışmanın belirli eşiklerinde birlikte hareket etmenin maddi zeminini yaratır. Elbette, Özak örneğinde olduğu gibi grev ya da eylem öncesinde işyerinde halihazırda örülmüş bir güven ve dayanışma ilişkisi her zaman ve her yerde bulunmaz. Zira birçok fabrikada grevler, önceden güven ilişkileri kurulmadan da patlak verebilir. Ancak bu durum, içsel dayanışma ağlarının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, işyerinde daha önce örülmüş güven ilişkileri yalnızca grevin ya da eylemin başlatılmasını değil, aynı zamanda onun sürdürülebilirliğini ve sonrasında kalıcı birliklerin inşasını, dolayısıyla işçilerin örgütlülüğünün derinleşmesini belirleyebilecek temel etkenlerden biridir. Bu nedenle grev öncesi dönemde örülen dayanışma, yalnızca duygusal bir bağ olarak değil, sınıf hareketinin örgütsel omurgasını oluşturan maddi ve politik bir zemin olarak kavranmalıdır.
Ne var ki, burada gelişen güven ve dayanışma ilişkilerinin, işçinin henüz embriyonik düzeydeki sınıf bilincini aşarak tümden kalıcı birlik sorununu, taktik geliştirme ihtiyacını ya da mücadele sürecinin önünü ve arkasını birlikte planlama meselesini tek başına çözeceğini düşünmemeliyiz. Son kertede, işçi sınıfının yönünü tayin edebileceği bir politik bilince sahip olması, bu süreci ileriye taşıyabilecek belirleyici adımdır. Bu da, yazının önceki bölümlerinde de işaret edildiği üzere, öncü işçilerin politik bilinçlerinin gelişimini mümkün kılacak dışsal müdahalelerle, işçilerin devrimci-politik birikimin müdahalesiyle ve yönlendirmesiyle olanaklıdır.
Sonuç: Çatlaklardan Sınıfa, Parçalı Bir Toplamdan Politik Bir Yönelime
İşçi sınıfının yalnızca kendi alanıyla sınırlı bir çıkar birliği değil, daha geniş bir toplumsal karşıtlık üzerinden siyasal bir birlik oluşturabilmesi; diğer ezilen toplumsal kesimlerin (ezilen uluslar, kadınlar, gençler vb) mücadelesini sahiplenebilecek bir konuma taşınması ve kendi içindeki öncü unsurların politik bilinçle donanması; sınıf hareketinin gelişiminin kuşkusuz ön koşullarıdır. Bu yazı, bu koşulların henüz olgunlaşmadığı bir momentte, sınıf hareketinin iç dinamiklerini ve eşiklerini tartışarak olanakları işaret etmeyi amaçlamıştır.
2023’ten 2025’e uzanan dönemde Türkiye işçi sınıfı, kapitalist sömürü ilişkilerinin yapısal olarak derinleştiği, iktidarın tekeller ve büyük sermaye lehine tüm imkanlarını yeniden konumlandırdığı bir momenti yaşadı. Orta Vadeli Program yalnızca bir “ekonomi politikası” değil, aynı zamanda burjuva sınıf egemenliğini tahkim eden yeni bir sermaye rejiminin ana hattı oldu. Ücretlerin baskılanması, vergi yükünün geniş emekçi kitlelerin sırtına yıkılması, sendikal haklara topyekûn saldırılar ve devlet destekli patron keyfiyeti; işçi sınıfına yönelik açık bir saldırının gündelik izdüşümleri oldu.
İşçilerin yanıtı ise merkezsiz, dağınık, yer yer meşruluğa, yer yer fiili güce dayalı patlamalar biçiminde gelişti. Zaman daraldıkça işçiler daha “gerçekçi” olduklarını düşünerek kısa vadeli çözümlere yöneldi; kalıcı örgütlenmenin “boşa gideceği” inancına kapıldılar. Bu öznel tutum, onları tam da çözüm olabilecek kolektif adımlardan, sabırla örülen, kalıcı birliklerden uzaklaştırdı. Komiteler kurmak, birlikte karar almak, tereddüt eden işçileri sürece katmak gibi stratejik adımlar yerine, biriken öfke çoğu zaman anlık patlamalara dönüştü. Bu patlamalar, örgütsel zemin sağlam olmadığı için hızla çözülmeye ve yalnızlaşmaya evrildi. Bu parçalı toplamı anlamak, devrimci bir siyaset açısından acil bir birleştirme ve yön verme görevini de gündeme taşıyor.
Farklı işyeri ve fabrikalarda benzer biçimlerde öne çıkan öncü işçilerin bu süreçteki tayin edici rolünü kavramak; onların ortak karakterini anlayarak politik bir yön kazandırmak, yalnızca bu dağınıklığın çözülmesi değil, sınıf hareketinin stratejik yönelimi açısından da belirleyici bir yerde duruyor. Patlama anlarında kendiliğinden öne çıkan, ancak “durağan” dönemlerde cesareti ve tez canlılığıyla diğer işçilerden ayrışan bu doğal önderler, çoğu zaman kendi dışındaki işçilerin tereddütlerini anlamakta zorlandı. Sabırla ilişki kurmak yerine, hızlı ve kesin sonuçlar beklediler. Böylece öncülükleri zaman zaman yalnızlaştı, sabırsız taleplerin taşıyıcısına dönüştü. Kimi zaman “bunlardan bir şey olmaz” diyerek sınıfın geri kalanını dışsallaştırdılar; oysa bu ifade, aynı zamanda kendi potansiyel örgütleyici rollerini inkâr etmeleri anlamına da geliyordu. Bu durum, işçi sınıfının ana gövdesi kendi ağırlığını taşımakta zorlanırken, onu ileri çekebilecek öncü kuvvetin de sınıfı taşıyamadığı bir çelişki alanı yarattı.
Bugün ise bu döngü tam anlamıyla kırılmadı, ancak yeni bir eşik oluştu. Mevzi mücadeleleri sürdüren işyeri ve fabrikalardaki öncü bölükler, yalnızca kendi fabrikalarında harekete geçerek kazanım elde edemeyeceklerini; karşılaştıkları çok yönlü engellerle, uzun soluklu grevlerden sonuç alamayacaklarını fark ettiler. Bu nedenle, işyerleri arası dayanışmalar kurmaya, ortak açıklamalar yapmaya, kimi zaman Ankara’ya yürümeye; “sesimiz daha gür çıkarsa taleplerimiz kabul görür” düşüncesiyle daha etkili eylem biçimleri aramaya yöneldiler. Ancak politik bir yön ve stratejiyle desteklenmeyen, kendi fabrikasında dahi gerçek anlamda birleşememiş işçiler açısından, bu arayışlar bir süre sonra yeni bir hayal kırıklığına dönüştü. Seslerini daha gür çıkaracak eylemler yaptıklarında da taleplerine yanıt alamayınca, bu kez “birleşme de sonuç vermedi” düşüncesiyle moral bozukluğu baş gösterdi.
İşte bu noktada kritik bir çelişki belirdi: Sınıf birleşti ama kazanamadıysa, sorun birlikteliğin kendisinde mi, yoksa bu birlikteliğin niteliğinde mi? Bu sorunun (bugünkü) yanıtı, yalnızca “nasıl daha fazla birleşiriz?” sorusuyla değil, asıl olarak “İçeride kalıcı ve örgütlü birlikler kurmak üzere gerçek anlamda nasıl birleşmeliyiz?” sorusuyla verilebilir.
İşçi sınıfının iç birliğindeki mevcut çelişkiler kısa sürede değilse de, zamanla bazı eşikleri aşmaya, düğüm noktalarını çözmek üzere kendi içinden arayışlara yönelmeye başlamıştır. Ancak bu çelişkilerin ne zaman, nasıl ve hangi yönde çözüleceği; onları doğru kavrayıp kavrayamadığımıza ve doğru politik müdahalelerle yön verip veremediğimize bağlıdır. Sınıf içindeki eşitsizlikler yalnızca gözlem konusu değil, devrimci müdahalenin nesnesi haline getirilmelidir. Bu nedenle gelişen güven ve dayanışma ilişkilerinin, işçilerin embriyonik sınıf bilincini aşarak, mücadele sürecinin önünü ve arkasını birlikte planlayan kalıcı birliklere dönüşmesi, işçi sınıfı tarihinde defaatle kanıtlandığı üzere kendiliğindenliğe terk edilemez.
Son kertede işçi sınıfının yönünü tayin edebileceği politik bir bilince, yani örgütlü bir özneye ihtiyacı vardır. Bu da esasen öncü işçilerin politik bilinçlerinin gelişimini mümkün kılacak dışsal bir müdahaleyle; işçi sınıfının dışında devrimci-politik birikimin örgütlü müdahalesiyle olanaklıdır. Bugünkü görev, bu tarihsel momentin çelişkilerini doğru okumak, sınıfın içinde gelişen çatlakları bir politik stratejiye bağlamak ve parçalı toplamı devrimci bir sınıf yönelimine dönüştürmektir.
Öyleyse bu dönemin tarihsel yükü açıktır:
- İşçi hareketinin deneyimini kaydedecek, dersler çıkaracak ve önünü-arkasını planlayacak kalıcı birliklerle, komitelerle, dayanışma ağlarıyla birleşik bir sınıf zemini inşa edilmelidir. Çünkü bugünün geçici birlikleri, yarının örgütlü mücadele gücüne dönüşmediği sürece sınıfın enerjisi yeniden dağılmaktadır.
- İşçi sınıfı ya kendisini politik bir güç olarak, geleceğin kurucusu olarak tanımlayacak ya da yeniden parça parça yanmaya, yanıp sönmeye devam edecektir.
İşçi sınıfının 2023-2025 dönemi, kuşkusuz bir zafer dönemi değil; ama direnişin hafızasını biriktirmenin, yarın için politik sınıf hareketinin mayasını tutturmanın olanaklarını içinde barındıran bir süreç olmuştur. Mücadeleyi yalnızca “ver” diyerek değil, birlikte almayı bilen, birlikte örgütlenebilen bir sınıf haline gelmek, bu sürecin en önemli eşiğidir. Bu eşiğin aşılması ise yalnızca işçilerin değil, aynı zamanda işçi sınıfının devrimci partisinin ertelenemez, aktarılamaz, devredilemez tarihi bir görevidir.
[1] Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı (26 Eylül 2023), “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kabine Toplantısı‘nın ardından millete seslendi”, https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/cumhurbaskani-erdogan-kabine-toplantisinin-ardindan-millete-seslendi-26-09-23
[2] O dönemde çeşitli fabrika ve işyerlerinden işçilerle yürüttüğümüz görüşmeler, işçi sınıfının geniş kesimlerinin Orta Vadeli Program’ı henüz doğrudan gündemine almadığını ortaya koyuyordu. Emekçiler, çalışma ve yaşam koşullarındaki kötüleşmeyle OVP arasındaki bağı büyük ölçüde kuramamış; programı, çoğunlukla Şimşek’in televizyon ekranlarından yansıyan demeçleriyle sınırlı biçimde kavrıyordu. Bu sınırlı farkındalığa sahip olanlar ise Şimşek’in doğrudan sarf ettiği “Yanlış faiz politikası izledik ama şimdi değişecek inşallah” sözlerini temkinli bir beklentiyle karşılıyor, sürecin kendi lehlerine düzelebileceğine dair zayıf da olsa bir umut taşıyordu.
[3] Emek Çalışmaları Topluluğu (2024) İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu 2023. https://emekcalisma.org
[4] İş Kanunu’nun 25/II. maddesi ve alt bentleri, patronun işçiyi ‘ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışlar’ gerekçesiyle tazminatsız olarak işten atmasının hukuki zeminini sağlar. ‘İşverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ifşa etmek’ gibi gerekçelerle açıklanan ve işten çıkış kodları arasında 42 ile 50 arasında gösterilen durumlar, çoğunlukla bu maddeye dayanılarak gerçekleştirilen; işçinin kıdem, ihbar tazminatı ve işsizlik ödeneğinden yoksun bırakıldığı fesihleri ifade eder.
[5] Lenin’in belirttiği gibi, iktisadi mücadeleye siyasal nitelik kazandırmaya ilk başlayan çoğu zaman işçilerin kendileri değil, onlara saldıran polistir; bu nedenle işçiler, burjuva devletin baskı aygıtlarıyla karşılaştıklarında, mücadelelerinin sınırlarının farkına varmaya ve bu sınırları aşma ihtiyacı duymaya başlarlar: “Sosyal demokratların [sosyalistlerin] görevinin ekonomik mücadelenin kendisine politik bir nitelik kazandırmak olduğunu söylemeniz, hiç de akıllıca değil; bu sadece bir başlangıçtır ve sosyal demokratların temel görevi bu değildir, çünkü Rusya da dâhil, bütün dünyada sıklıkla polisin bizzat kendisi ekonomik mücadeleye politik bir nitelik kazandırmaya başlıyor ve hükümetin kimin tarafında olduğunu kavramayı, işçiler kendi başlarına öğreniyorlar.” Lenin, V.İ. (2022), Ne Yapmalı?, çev. A. Berberoğlu, Birinci Basım, Kor Kitap, İstanbul, sf. 82.
[6] Umut-Sen (16 Ağustos 2023) “Trendyol kültürü: İşçi Düşmanlığı”, https://umutsen.org/index.php/2023/08/trendyol-kulturu-isci-dusmanligi/
[7] Artı Gerçek (1 Aralık 2023) “Özak Tekstil işçileri mobbingi anlatıyor”, https://artigercek.com/emek/ozak-tekstil-iscileri-mobbingi-anlatiyor-salak-aptal-geri-zekali-diye-hakaret-ediyorlar-275102h
[8] Bu durum, metal işkolunda yalnızca 2023 dönemine özgü değil; MESS’e bağlı toplu sözleşme sürecinin yaklaşmakta olduğu 2025 yılına da benzer bir ruh haliyle girildiğini göstermektedir. Renault’daki sendika temsilciliği seçimleri, işçilerin sendikal bürokrasiden duyduğu memnuniyetsizliğin sürdüğünü ve doğrudan eyleme yönelmeksizin, süreci izleyen ve doğru zamanı kollayan (bekleyen) bir tutumun hâlâ belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır. Bkz: Kılıç, E. (17 Mart 2025) “Çoğunluğu alanlar neden şubeyi değiştiremedi?”, Evrensel, https://www.evrensel.net/haber/546589/cogunlugu-alanlar-neden-subeyi-degistiremedi-renault-iscilerine-kayyim-atandi
[9] 22 Ekim, 2023 (Esenyurt).
[10] Anadolu Ajansı (29 Şubat 2024) “Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz: Büyüme rakamları ekonomimizin gücünü göstermektedir”, https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/cumhurbaskani-yardimcisi-yilmaz-buyume-rakamlari-ekonomimizin-gucunu-gostermektedir/3151105
[11] Burada kastedilen, ‘vergide adalet’ talebine dayalı bir hareketin ya da eylemlerin artışı değil; metalden petrokimyaya, kamu işçilerine kadar uzanan geniş bir kesimde, yoksulluk sınırının altında çalışan işçiler arasında yüksek vergi dilimlerine karşı belirgin bir homurdanmanın ortaya çıkmasıdır.
[12] Falakoğlu, B. (14 Mart 2024) “Cari açık küçülecek, cepte açık büyüyecek”, Evrensel, https://www.evrensel.net/yazi/94472/cari-acik-kuculecek-cepte-acik-buyuyecek
[13] İTO (18 Mart 2024 )“Rekabetçi Türkiye için iş kanununda istişare”, https://ito.org.tr/tr/haberler/detay/rekabetci-turkiye-icin-is-kanununda-istisare
[14] Diğer örneklerle birlikte ele alındığında, bu dönem yabancı tekellerin ve uluslararası sermayenin yalnızca ucuz emek sömürüsüyle yetinmediği; aynı zamanda işçilerin sendikalaşma ve toplu iş sözleşmesi hakkına yönelik açık saldırılarla, kodlarla tazminatsız işten çıkarmalarla bu hakkı ortadan kaldırmaya çalıştığı bir dönem oldu. Bu süreçte işçiler arasında, “yerli ve milli” söylemini dilinden düşürmeyen siyasi iktidarın neden işçilerin yanında durmadığı; göstermelik dahi olsa neden bir müfettiş bile göndermediği yönünde öfke birikti.
[15] Bu durumun bir değerlendirmesi için bkz: Sertkaya, V. (28 Mart 2024) “AS Plastik Grevinin Öğrettikleri: İşçiler Sendikal Bürokrasi̇yi de Yenmeli”, Evrensel, https://www.evrensel.net/haber/536891/as-plastik-grevinin-ogrettikleri-isciler-sendikal-burokrasiyi-de-yenmeli
[16] Engels, F. (1845/1997) İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, çev. Yurdakul Fincancı, 1. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 298-299.
[17] Lenin, V.İ. (1900/ 1993) “Hareketimizin En Acil Görevleri”, Seçme Eserler: Cilt 2 içinde, çev. S. Kaya ve İ. Yakın, Birinci Basım, İnter Yayınları, Ankara, sf.26







