Listen to this article
Bürokrasiyi, toplum yönetimini, uluslararası ilişkileri geçmiş yüzyılın ortalarından itibaren şekillendiren kanun ve müktesebatın değiştiği, seçilerek iktidara gelmiş yönetici organın ve giderek bu organın başındaki kişinin -liderin- geniş bir özerklik alanı kazandığı bir süreçten geçiliyor. Toplumsal baskı aygıtlarının daha seri çalıştırıldığı, yasal hakların çiğnendiği; ifade, örgütlenme, basın özgürlüğünün erozyona uğradığı bu süreç aynı zamanda yasama ve yürütmenin giderek tekelleştiği bir biçim kazandı. Türkiye devlet mimarisi- mevzuatının ve Anayasal tadilatın halkoyuna sunularak değiştirildiği ‘öncü’ ülkelerden biridir. Macaristan’ın devrik lideri Orban’ın illiberal demokrasi olarak adlandırdığı devlet biçimini ön ve ardıl takılar kullanılarak etkisi artırılmış otoriterleşme kavramıyla tanımlamaya çalışanlar da az değil. Yetki ve nüfuzunun önünde engel tanımayan, buyurgan, toplumu itaatkâr bir teb’a olarak konumlandırmaya çalışan iktidarların devreye soktuğu mevcut ve çeşitlendirilmiş, kimi zaman yasaya gönderme yapan kimi zaman buna gerek bile görmeyen uygulamaların keyfiyetine vurgu yapan ancak bu keyfiyeti koşullayan ulusal ve uluslararası sınıfsal güç ilişkilerinin göz ardı edildiği ‘otoriterleşme’ kavramı değişime bir ad koyma aciliyetinin de keyfi bir sonucudur.
Jeopolitik konumu nedeniyle kapitalist emperyalist sistemin bünyesindeki şiddetli rekabetin sarsıntıları arasında sıkışan; palazlanan tekellerinin artan ulus ötesi yayılma motivasyonu ise aynı oranda artan bağımlılık ilişkileri tarafından sınırlanan Türkiye’de devlet biçiminin değişimi bu olağanüstü koşulların damgasını taşır. Bu yazı gündelik dilde saray rejimi ya da saray iktidarı olarak anılan bu biçimsel dönüşümün kaynaklarını ele alıyor.
***
20. yüzyılda kapitalizm değişen uluslararası ve ulusal şartlarda sermaye birikimi ve yeniden üretiminin araç ve yöntemlerinin işleyişini güvenceye alan diğer yandan da toplumsal ilişkilerin bu yöntemlere göre ayarlanması, denetimi ve düzenlenmesi için biçimlenmiş iki ana devlet formu yarattı. Her ikisi de siyasal gerekçelerini Sovyet devriminden sonra değişen dünya düzeninden almışlardı. Sermayenin dolaşım alanını ve hegemonik etkilerini sınırlayan zamanın kutuplu dünya düzeninin semptomları olan demokrasi (burjuva) ve faşizm; birinde taviz diğerinde akıl dışı şiddete kadar uçlaşan, şimdiye kadar görülmüş iki radikal pratikle devlet biçimlerine ilişkin siyasal salınım alanlarını belirlediler. Bu iki ana form ile, yakın tarih içinde ortaya çıkan, ağırlık merkezleri değişen melez biçimler; ulusal sınırlar içindeki sınıf mücadeleleri ve toplumsal hareketler kadar uluslararası durum tarafından da tayin edildi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında siyasal bağımsızlıklarını kazanarak kendi iç hukuklarını oluşturan, iç ve dış ticaret için korumacı sınırlar inşa eden, karmaşık bürokratik aygıtlara sahip devletlerin sayısı da artmıştı. Bu ülkelerde yöneticileri işbirliğine zorlayarak, ekonomik şantaj uygulayarak bağımlı rejimler inşa etmeye çalışan ve nihayetinde dünya coğrafyasını tekeller için rahat ulaşılabilir bir alan olarak düzenlemeyi hedefleyen emperyalistlerin müdahalelerine verilen yanıtlar da belirleyiciydi.
Ülkeler arasındaki eşitsiz iktisadi gelişim kalkınma skalasındaki yerleri farklı bölgeler yaratmıştı. Geri kalmışlığı yeniden sömürü ve bağımlılık ilişkisinin kurucu unsuru olarak istismar etmeye çalışan emperyalizm uluslararası para fonu, dünya bankası, tefeciler ve yatırımcı tekeller aracılığıyla bu ülkelere koşullu krediler yağdırdılar. Hedef ülkelerin, şartlara ve direktiflere uymaları koşuluyla günün birinde gelişmiş ülkeler seviyesine yetişerek kalkınacağı vaadiyle borçlandırmalar devam etti. Yeniden sömürgeleştirmenin ihraç mallarından biri ‘Amerikan rüyasıydı.’
Savaş sonrasındaki 30 yıl boyunca ekonomik bir patlama yaşayan ve hızla toparlanan Avrupa ülkeleri için ise demokrasi hem örgütlü ve talepkâr nüfusun oluşturduğu ‘iç cephe’nin kontrolü bakımından hem de sosyalizmin oluşturduğu ‘dış tehdit’e karşı bir güvenlik bariyeri olarak işlev gördü. Bu 30 yıl boyunca Avrupa ülkelerinin sınırları içinde işsizliğin düşürülmesinden sosyal politikaların güçlendirilmesine dek bir dizi önlem alındı. Ne var ki hem Sovyetler Birliği’nde başlayan tedrici çözülme, buna bağlı olarak örgütlü işçi sınıfındaki geriye çekilme hem de 1970’lerin ortasında ortaya çıkan kriz, sosyal politikaların güçlendirilmesiyle inşa edilen güvenlik bariyerini artık taşınamaz, tercih edilemez hale getirmişti. Dünya tekelleri hareketli sınıflara sus payı dağıtılmasında görevli devletin, kamusal hizmetlerin finansmanından geriye çekilmesini, siyasi coğrafyanın yeniden şekillenme olasılığının belirdiği yeni koşullarda ticaretin ve finansal ilişkilerin serbestleştirilmesini istiyorlardı. Bu sırada Yeni Düzen’in ideologları ve akademik kadroları ekonomiye devlet müdahalesinin yol açtığı gerilemelerini sıralayarak serbestleşmenin muhtemel kazanımlarını işleyen bir propaganda gücü olarak çalışmaktaydılar. Keynesyen refah politikaları ile onun üzerinde şekillenen, ‘eşitlikçi, hukuki, siyaseten liberal’ ve bölüşüm düzeninin ayarlayan devletin bütün bunlardan serbestleşerek küçülmesinin iktisadi liberalizasyona geçilmesinin kazandıracaklarına kafa yoruluyordu. Uluslararası sermaye öyle görünüyor ki bu günleri iple çekmişti. Mustafa Yalçıner’in yazısında değindiği gibi daha 2. Dünya Savaşı sonrasında bir araya gelen, üyeleri arasında Hayek ve Friedman’ın da bulunduğu Mont Pelerin cemiyeti, yıllar sonra, ancak 73 kriziyle birlikte gündeme gelmesi mümkün olan, halk sınıflarının reaksiyonunu tavizle değil şiddetle bastırmak pahasına sermaye dolaşımı, pazar güvenliği ve sömürgeciliği güvenceye alan bir savaş devleti tasarımını oluşturmuşlardı. Nitekim böyle bir devlet yapılanmasının yolu askeri zorla, en erken Latin Amerika ve Türkiye’de açıldı. Friedman bizzat Şili iktisadının başına geçti. Krizden birkaç yıl sonra neoliberalizmin ‘as’ları Theatcher ve Reagan seçimler yoluyla iş başına gelecekti. Devletin ticaretten ve sermayedarlıktan olduğu gibi toplumdan da ayrı bir yerde durması gerektiği savının karşılığı gerçekte işçi hareketini ezerek, süreç içinde sosyal politikaları tasfiye ederek mali sermayenin önünü açmak oldu. Eski toplumsal bağlar birer birer koparılmaya başlandı, neoliberalizmin bireyci ideolojisi politik olmayan alanları bile siyasallaştırarak sermayenin güvenliğini halkın güvencesizliği üzerine inşa etmeye girişti.
Neoliberalizmin fikir babalarından Hayek 1973’te şöyle yazmaktaydı: “Baskın liberal demokratik kurumlar bir takım örgütlü çıkarların koalisyonuna hizmet etmek adına kaçınılmaz olarak özgür bir toplumun spontane düzenini aşamalı bir biçimde totaliter bir sisteme dönüştürecektir… Sınırsız demokrasinin yol açtığı arızalar giderilmelidir.” Ancak “sınırsız demokrasinin sıkıntıları kendi sınırları içinde düzeltilemez. O halde dönüşüm için gereken şey hukuk devleti ilkelerinin düzenin kendisi tehdit altında olduğu zamanlarda geçici olarak askıya alınmasıdır.”[0]
Nazi teorisyen Carl Schmitt Siyasal Üzerine kitabında sadece devlete dair değil daha genel bir düzlemde ele alınması gereken siyasallaşma kavramının, toplumla ilgili olanın sadece toplumsal olduğu siyasalın devletle sınırlandırıldığı ilişki biçimine karşı çıkar ve din kültür ekonomi gibi devlete ilişkin nört alanlar kabulüne karşı bütünsel olarak her alana el atan ‘total devlet’ kavramını ortaya atar. Devlete yapılan atıf siyasal kavramının özgül ayırt edici özelliğini ortaya koymaktan acizdir. [1]
Biri neoliberalizmin diğeri faşizmin iki ideoloğunun birleştiği nokta devlet ile toplumu karşı karşıya getiren ayrışmaların ve çatışmaların devletin ve sermayenin ‘özgürlüğü’ adına hukuki prensiplerin iptal edildiği, her alanın toplum baskısından kurtarılmış bir devletin politik ve iktisadi tercihlerine göre dizayn edilmesi ‘bir takım örgütlü çıkarların koalisyonuna’ yani toplumsal mücadelelere karşı bir güvenlik aygıtı haline getirilmesidir.
Devlet özü gereği zaten egemen sınıfların tabi sınıflara uyguladığı zorun aygıtıdır. Ancak, örgütlü sınıf mücadeleleri bu zorun açık veya inceltilmiş biçimleri, kanuni ya da keyfi uygulamaları üzerinde etkileyici bir karşı kuvvet oluşturacaktır. ‘Refah toplumu’, ‘sosyal devlet’ veya ‘kanun devleti’ olarak anılan, 2. Savaş sonrasındaki burjuva devletinin güvenliğinin koşulu ‘zor’un inceltilmesi, kanunileştirilmesi, bir tür ‘siyasal liberalizasyon’un yürürlükte olmasıdır. 70’lerdeki sarsıcı kriz sonrasında ise uluslararası sermayenin akıl merkezleri iktisadi serbestleşmenin gerçekleşmesi yani ekonomik liberalizasyon uğruna siyasi liberalizasyondan vaz geçilmesi gerektiğini işlediler.
Oysa Adam Smith’den bu yana siyasal liberalizmin iktisadi liberalizmin birbirini beslediği iddiası yaygın bir varsayım olmuştur. Neoliberalizm dönemindeki devletin şekillenişi bu illiyet ilişkisinin doğru olmadığını gösterir. İktisadi liberalizasyon- serbestleşme çağı açılırken liberal demokrasi ile faşizm arasındaki melezleşmelerin hızla kat edildiği ve neredeyse bir uçtan diğer uca hızla savrulabildiği de görülmüştür.
Smith’in Ulusların Zenginliği’nde andığı görünmez bir elin piyasaları düzenleyici gücü ile John Stuart Mill’in toplum ve devlet ilişkisini insanlar arasındaki etkileşime imkân sağlayan pazar yerindeki fikirlerin dolaşımıyla bağıtlayan, liberal piyasa eşittir liberal devlet formülü kapitalizmin başlangıç zamanından günümüze kadar liberal iman şartı olarak dolaştı. Bu iki liberal düşünür toplumu bireylerden oluşan bir kuvvet; devleti ise toplumsal alışverişin toplumsal sonucundan soyutlanan bir sözleşmenin billurlaşmış hali olarak görmüşlerdi. Emek sermaye arasındaki çelişkiyi anlaşmaya uzlaşmaya dönüştüren hakem devletti.
Bu burjuva demokratik toplum-devlet kuramının zamanlar boyunca modifiye edilmiş biçimi günümüzde en son, pazar yerindeki sınıfların karşılaşmasının sınıfların yerine kimlik müzakeresini koyan radikal demokrasi ve Habermas’ın yine Smith’çi iletişimsel eylem kuramıydı. Her ikisi de yerel pazarları silip süpürmek için şiddetli rekabete giren mali sermayenin arsızlığına çarptı. Emperyalizmin kendi hegemonik güçleri için talep ettiği, eskisi ya da neo’su ile liberalizasyonun karşılığı liberal demokrasi değil, faşizmden esinlenen devlet biçimleri oldu.
Kapitalist devletler arasına gecikerek giren Türkiye’nin telafi mekanizmaları başından beri toplumsal ve sınıfsal hareketlerinin ezilmesi pahasına olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, bir yandan imparatorluk geçmişinden devraldığı diğer yandan stratejik konumunun getirdiği özgün durumunu, sayesinde metalaştırabildiği kadiri mutlak devlet çizgisinden şaşmadan pazarlık masalarında korumaya çalışırken iç muhalefeti daima ezerek bugünlere geldi. Demokratik süreçler göstermelik seçim sisteminden, halk kesimleri adına konuşan siyasal figürlerden oluştuğu için ‘iktisadi gelişmenin sosyal gelişmenin gerisinde kaldığı’nın işaretleri alındığında yani toplum devletin karşısında politize olduğu her koşulda ikna yöntemi, sık sık yapılan darbeler olmuştur.
Türkiye’de Devlet ve Dönüşüm
Uluslararası sermayenin 80’lerde başlayan Yeni Dünya Düzeni, gelişmekte olan, sanayisi ve sermaye birikimi zayıf ülkelerde gerçekte ABD’ye bağlı, görünürde ise uluslarüstü IMF, Dünya Bankası, DTÖ, OECD vb. gibi finans-kredi kurumları ile, BM, NATO gibi, yine ABD’nin inisiyatifi ile hareket eden örgütler aracılığıyla yürütüldü. Krediye ihtiyaç duyan devletler, karşılığında yapısal uyum programına uymak zorunda oldukları borç kıskacına alındılar. Öyle ki geleneksel ürünlerini ihraç ederek ödemeyi taahhüt ettikleri ancak giderek pazar hareketliliğinin daralması, yerel krizler ya da paranın değerinin dolar karşısındaki oynamaları nedeniyle, şartları ağır ve faizleri yüksek borçları geri ödemekte zorlanan kimi ülkeler bu dış finansal müdahalelerin karşısında ayakta duramayarak ‘konkordato ilan etme’ noktasına gelen birer şirkete dönüştüler. Borç krizi tekrarlandıkça ülkelerin bağımlılık seviyesi arttı ve bu da yeni şartların dayatılmasını kolaylaştırdı. Savunma ve ithalat için harcanan kredilendirme sistemi borçlanarak kalkınma perspektifinin empoze edildiği Amerikan rüyasının hiçbir zaman görülemeyeceğinin de teyidiydi. Ancak bu kıskaca girilmişti.
Agresif yapısal uyum politikalarının yoksul ülkelerin emekçilerini daha da yoksullaştırdığı, işsizlik ve güvencesizliğin artmasına yol açtığı bir realitedir. DB’nin, yoksulluk sorununun vahimleşmesini önleme, sosyal riski azaltma siyaseti ise sosyal haklar için kanuni devlet sübvansiyonları yerine yine devlet merkezli olmak üzere yoksullara düzensiz ayni yardımların yapılmasından, bunların girişimciliğe yöneltilmeleri için asgari miktarda para desteği verilmesinden, sivil toplumun güçlendirilmesinden yani aslında insanların birbirine yardım edeceği ahlaki düzeneklerin teşvik edilmesinden ibaretti. Hükümetler veya devletler ise kendi meşreplerine göre iktidara yakınlık ölçümü yaparak yardım alacaklar arasında ayrımcılık yapıyor, bunun için ayrılmış DB’den gelen şartlı nakit transferlerini iç edebiliyorlardı. Yardımlar bile ‘hak’ olarak algılanmasın diye yurttaşlar arasında iktidara yakınlık kanıtı aranır oldu.
Yapısal uyum programlarının dayattığı dayanışma odaklı sivil toplum örgütleri Türkiye’de açıkça politik yayılma ve tutunmanın araçları olarak şekillendi. İktidar eliyle kurularak yönetimlerine eş-ahbap-akrabanın yerleştiği vakıflar, tarikat-cemaatler ve hatta AKP’nin kendi yerel teşkilatları olmak üzere bunlar çeşitlendirilebilir. Bu yöntem yardıma muhtaç olanların tespitinin oy avcılığıyla yer değiştirdiği, yardım alanların siyaseten rehin alındığı bir sistemin kurulmasına yol açtı. Sivil toplum gibi sayısız yoruma açık bir kavramın her yere asılabileceğini varsaymak mümkündür ve AKP iktidarı bu genellikle ‘hayırseverlik’, ‘devlet dışılık’ çağrışımı yapan kavramı tamamen siyasallaştırmıştır. Ancak sadece bu değil, sivil toplum etiketi yapıştırılan örgütler ihale satışı, rüşvet mekanizmasının işletilmesi, kara para aklanması, aile çevresinin gönendirilmesi vb. bir dizi ekonomik ilişkinin de paravanı olarak kullanıldı. Sivil toplum; devletin daha önce üstlendiği bölüşüm düzeneğinin; yasalarla bağıtlanan sosyal ve medeni hakların, işsizlik ödeneği, kıdem tazminatı, emeklilik yaşı ve ikramiyesinin, parasız sağlık ve eğitim gibi örgütsel mücadeleler sonucu ortaya çıkan kazanımların zaman içinde birer birer iptal edileceği ve bu durumun yol açacağı reaksiyonu emebilecek şekilsiz bir araca dönüşmüştür. İngiltere’nin neoliberal Başbakanı Theatcher’in ‘toplum yoktur bireyler vardır’ sözü doğrultusunda, toplum ile devlet arasında o zamanki kanunla çerçevesi belirlenmiş mevcut ilişkinin dağıtılması sürecinde bu ‘sivilleşme’ halkın devlet karşısında sahip olduğu haklar ve alacaklarından yoksunlaştırılması anlamına geliyordu ve Bizzat DB tarafından yönetildi.
İşçi sınıfı ve emekçi katmanlar üzerindeki sömürüyü artıran bu yönelim neoliberalizmin başlıca argümanı olan ‘devletin küçültülmesi’ içindi. Birikim alanlarını geliştirme ihtiyacı içindeki uluslararası sermayenin ilhak ettiği ilk yer böylece emeğin kazanımları olacaktı. Ama bunun dışında dünya coğrafyası üzerinde kâr oranlarını artırma olasılığı olan kamuya veya şahıslara ait hiçbir mülk sermayenin ilhak perspektifinden uzak kalmadı. Halkların birikimleriyle oluşturulmuş ‘para eder’ her şey satışa çıkarıldı. Devletler işte bu ticaretin gönüllü düzenleyicisi, trafik polisi rolünü üstlendiler. Ne var ki ‘devlet ekonomiye müdahale etmemeli’ biçimindeki neoliberal düstur söz konusu emekçi sınıfların ekonomik birikimlerine el koymak olduğunda geçerli olmadı. Uluslararası tekeller devletlerin yasalarla, bürokratik prosedürlerle, kısmi demokratik çok partili parlamento müzakerelerinin işletilmesiyle, devlet maliyesinin sorgulamalarıyla, iptal davaları verebilen mahkemeler ve sayıştay gibi organlarla muhatap olmak ve daha önemlisi halk nezdindeki meşruiyet sorunlarıyla uğraşmak istemedikleri için kurulu düzenin kurumsal mimarisinin de bozulup yeniden kurulmasını zorluyorlardı.
Ne var ki bu düzenlemeler toplumsal düzeni, devlet-toplum ilişkilerini bozmadan gerçekleştirilebilecek adımlar değildi.
Bu yüzden Türkiye’de sermaye dolaşım ve yatırım hızına ket vuran bürokratik ve yasal işleyişi baypas edebilmek için üst kurullar adı verilen özerk ekonomik birimler oluşturuldu. Böylece iktidarın gayreti ve işbirliği ile uluslararası sermaye olası bütün bürokratik ve yasal engellerin etrafından dolaşabileceği, yatırım anlaşmalarını teknik bir işleme indirgeyebileceği kurumsal dayanaklara sahip oldu. Bu üst kurulların en önemlisi “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kuruludur (BDDK). Enerji telekomünikasyon, tütün ve daha bir dizi alana yayılıp Merkez Bankasının özerkliği ile de pekişen adımlar, ekonomik ve sosyal politikaların belirlenmesi sürecini doğrudan doğruya uluslararası sermaye örgütleri ve ilgili sektörlere yatırım yapan şirketlerin katılımıyla yürütülmesini öngören bir yönetim düzeneğini gündeme” getirmiştir.[2] Ancak sermayenin devlet yöneticileriyle birlikte karar aldığı tek oluşum üst kurullar değildir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde 2000’li yıllarda oluşturulan Yatırımcı Konseyleri; uluslararası sermayenin yatırım yöneticileri, üst düzey ekonomi bürokratları, yerli sermaye örgütleri (TOBB; TÜSİAD, YASED), bakanlar, bazen IMF ve DB, Avrupa Yatırım Bankası temsilcileri bölgesel kalkınma bankalarının yöneticilerinden oluşan yapılardır.[3] DB raporlarında Yönetişim olarak geçen bu kurumsal yapılanma devlet artı sivil toplumun ortaklığı olarak tanımlanmaktadır. Sivil toplum bilinen anlamıyla hükümet-devlet dışı halk katılımlı oluşumları kapsarken bu kez sermaye örgütleri bu yeri doldurmuş ve ülkelere ‘sivil toplum örgütleri’ni geliştirmeleri direktifi verilmiştir. AKP Hükümeti döneminde sivil toplum yaratma edimi daha önce de değinildiği gibi, içine tarikat ve cemaatlerin, yandaş vakıfların katıldığı bir çevreye genişletilmiştir. Dolayısıyla Neoliberal dönemde vaat edilen “küçük devlet” yerli yabancı sermaye kuruluşlarının karar alma süreçlerine dahliyle kapitalist devletin özündeki sınıf ilişkisini dolaysızlaştıran, karar alma süreçlerine sermayenin siyasal fraksiyonları yoluyla değil doğrudan doğruya kendi temsiliyetleriyle katıldığı, bir bakıma parlamentonun fiilen ötelendiği bir siyasal müdahaledir.
‘Yatırım iklimini düzenleme’ gibi bir amaç taşıdığı ilan edilen bu kurumun görevi ülkenin rekabet düzeyini artırmayı yani sermaye birikimi, dolaşımı, pazar olanakları bakımından uluslararası sermaye tarafından tercih edilir bir coğrafya olarak şekillenmesi için uğraşmaktır.
Yatırım Danışma Konseyinin ilgi alanında KOBİ’ler geniş yer tutar. Daha önce benzer işkollarının dağınık konumlanmasının işletmeler arasındaki ilişkilerde masrafa ve acil ihtiyaçlarda zaman sıkışıklığına yol açtığı gerekçesiyle bunların Organize Sanayi Bölgelerinde toplanmaları yoluna gidilmiştir. Zaten daha önce kurulu olan organize sanayi bölgeleri hızla arttırılır. Amaç gelişkin teknolojik üretim yapan işletmeler için farklı parçaların anında ve hızlıca üretilip aynı hızla ulaştırılmasıdır. Literatürde kümelenme veya kompleksleşme olarak anılan Organize Sanayinin işleyişi gerçekte büyük sermayenin taşeron alt birimleri olmak ve Doğrudan Yabancı Yatırımları teşvik etmek, bölgesel rekabet şartlarını düzenlemek, ucuz emek temin etmektir. Devlet vergi kolaylığı, sübvansiyon gibi kolaylaştırıcı prosedürlerden sorumludur. Türkiye’deki ‘bölgesel kalkınmayı hızlandırmak ve rekabet koşullarını sağlamak amaçlı’ OSB sayısı 200’ün üstündedir.[4]
Bir diğer kompleksleşme biçimi Serbest Bölgelerdir. Ticaret Bakanlığının yayınladığı belgeye göre serbest bölgeler; üretici kullanıcılar için devlet vergi avantajı sağlamak (imal ettikleri ürünlerin yurtdışına, aynı serbest bölge içine ve diğer serbest bölgelere yaptıkları satışından elde ettikleri kazançları, Avrupa Birliği üyeliğinin gerçekleşeceği yılın vergileme dönemi sonuna kadar gelir veya Kurumlar Vergisinden istisnadır.) personele ödenen ücretleri gelir vergisinden muaf tutmak, serbest bölge faaliyetleriyle ilgili olarak yapılan işlemler ve düzenlenen kağıtları damga vergisi ve harçlardan müstesna tutmak, kendi işyerini inşa eden üretici-yatırımcı-kullanıcı firmalar için 45 yıl süreli faaliyet ruhsatı düzenleme hakkı vermek, hazinenin özel mülkiyetinde bulunan arazi, arsa ve binaları kullanmalarını sağlamak, tedarik zincirlerinden yararlanabilmelerini kolaylaştırmak ile mükelleftir.
İstanbul Ticaret Odası ise ayrıcalıkları şöyle özetlemiştir: Gümrük vergisi ve aynı tür diğer vergilerden %100 muafiyet, imalat şirketleri için kurumlar vergisinden, emlak vergisinden %100 muafiyet, KDV ve özel tüketim vergisinden %100 muafiyet, hazır alt yapı.[5]
Bu belgelerde bulunmayan bir başka nokta ise işgücü disiplinini sağlamaktır. Bunun için sendikal örgütlenmelerin serbest bölgelere girişini engellemek, grev ve direnişleri boğmak ve ücret düşüklüğünü güvencelemek devletin görevidir. Ayrıca yurt içi ve yurt dışı ticaret konusunda da bir dizi kolaylıklar sağlanmıştır.
Devlet bir yandan sanayi alanında yerli ve yabancı sermaye için arazi ve milli servetten hiçbir şeyi esirgemez ve yasal kolaylıklar sağlarken diğer yandan benzer süreçler hem geçimlik hem de pazar için yapılan küçük ölçekli tarımsal üretimi yok eden ve küçük üreticileri proleterleştirme sürecine sokan kararlara da imza attı. Erdoğan Hükümeti öncesinde, Dünya Bankası’ndan ithal, Türk malı Kemal Derviş’in 15 günde 15 Yasa olarak adlandırdığı ‘direktif’ ile hızlı bir saldırıya uğrayan tarım sektöründeki kapitalistleşme, süreç içinde Türkiye’nin DTÖ’nün DOHA’da düzenlediği ‘round’larda imzaladığı şartnamelerle hızlandırıldı. Devletin küçük üreticiyi desteklemek için kurduğu kurumlar dağıtılarak ürün alım fiyatlarını belirleme işi şirketlere bırakıldı, öyle ki ithal edilen GDO’lu ve tek sefer kullanılabilen tohumlar yararına atalık tohumun kullanılması yasaklandı, üretim sürecinin girdileri piyasanın merhametine bırakıldı. Bu durum kırsal nüfusun yüzde 20’ye kadar düşmesi anlamına gelerek, köylünün şehirlere göçünü hızlandırdı. Sermayenin ikinci küresel dalgası olarak tanımlanan neoliberalizm sermayenin ‘birikim krizi’ne kökten çözümler bulmaya çalışırken nüfusun ezici bir çoğunluğunun hayatını peyderpey alt üst ederek, yoksulluğu derinleştirerek ilerlemekteydi.
Türkiye’de dünya mali sermayesinin saldırıları, politik gerilim yaratan ve kutuplaştıran iktidarın, meşruiyet sorununu çözmek için kullandığı politik yöntemlerle bir biçimde karşılandı. Özellikle iktidarı destekleyen, kâr paylaşımını kendisi de şirketleşmiş parti ve devlet yöneticileriyle paylaşan yandaş sermaye grupları devlet desteğiyle bir hayli palazlandırıldı. Yerli yabancı ortaklı yap işlet devret sistemi kapsamında yolcu, hasta, kâr garantili tesislere yönelik borçlanmalar devlet hazinesi teminatıyla gerçekleştirilirken giderek kabaran borçların taksitlerinin ödenmesi için halkın aldığı ücret, harcama yaptığı meta, oturduğu ev, kullandığı otomobil-traktör, içtiği sigara vb. her şey vergilendirildi. Dolaylı ve dolaysız vergilerle hem şehirlinin hem de kırsal kesimde yaşayanların beli bir hayli büküldü.
Ancak paralel kurumlar, kurullar, yönetişim mekanizmaları oluşturarak bürokrasiyi, geleneksel idari mekanizmayı ve yasal mevzuatı baypas edebilmenin sınırları vardı. Devlet biçiminin yeniden düzenlenmesi bu sınırları genişletmenin koşulu haline gelmişti. Türkiye’nin 12 Eylül Anayasası’yla belirlenmiş yerleşik hukuk düzeni, yasal ve idari güvencedeki kurumsal düzenekleri sermaye sınıfının talep ettiği serbestleştirmeye uyum sağlayacak esneklikte değildi. Mali ve sınai ilhak sürecinin sekteye uğramasını sağlayan direnç mekanizmaları devletin içinde hala varlığını sürdürmeye devam etmekteydi. Bu önemli engeli gidermek için siyasi nitelikteki operasyonların yolu açıldı.
Saray Rejimine Doğru
AKP iktidarının yaptığı ilk işlerden biri kamu yönetiminin temel ilkelerini değiştiren yasayı yapmak (2004), Belediye Yasasını değiştirmek (2004), Büyükşehir Yasasını çıkarmak (2005) olmuştu. İl Özel İdare Yasası kamu yönetimine ilişkin bir kanun da yine 2005’te çıkarılmıştı. Bu yasalar ulusal ve uluslararası sermayenin yerelleşme hamlesi kapsamında yatırım ve pazar seçeneklerini artırmak, yasal bağlayıcı kuvvetlerden serbestleştirmek, yerel bürokratik engelleri kaldırmak, hizmet sektörünü özelleştirmek anlamına geliyordu. Yerel yönetimler kışkırtılmış bir rekabetin içine çekilecekler her belediye kendi kentlerinin sermayeye cazip hale getirilmesi için çalışacaktı. AKP iktidarı aldığı yüksek oy sayesinde merkezi hükümet ve yerel yönetimler arasındaki para dolaşımının kontrolünü de kendine bağlayacak, AKP’li belediyeler sayesinde hiçbir engelle karşılaşmayan bir aktarım ve nema paylaşımı sistemi oluşturabilecekti.
Erdoğan iktidarının (Gülen Cemaati ile koalisyon halindeyken) ilk büyük hamlesi ordudan başladı. Türkiye’de iç ve dış güvenliğin, anayasal düzenin, MGK tavsiye kararlarının başlıca öznesi, 28 Şubat’ta Sincan’da tank yürüterek RefahYol hükümetine baskı uygulayan ve koalisyon hükümetinin dağılmasının sebebi ordu, Refah Partisi’nden doğan AKP kadroları için özel bir husumetin konusuydu. Bununla birlikte devlet inisiyatifinin, kadroları geleneksel devlet anlayışına göre şekillenip kadrolaşmış, OYAK sayesinde kendine özgü sermaye biriktirmiş olan bu silahlı yapı iç sermaye güçlerinin uluslararası tekellerle iş birliği içinde palazlanmasını kolaylaştıracak adımların ve kimi siyasi kararların önünde bir engel olarak görülüyordu. Uluslararası tekellerin kuralsızlaştırma ve deregülasyon yaptırımının, uluslararası rekabete ilişkin siyasi karar ve tavırların hayata geçirilmesi konusunda ordu geleneksel bir sübap haline gelmişti. ABD’nin Irak işgaline Türkiye’nin destek vermesine taş koyan da bu kurumdu.
İktisadi serbestleştirme siyasal kurumların serbestleşmesini gerektiriyordu. Doğal olarak bu serbestleşme halkın daha demokratik koşullarda yaşaması için değil sermayenin eski idari kurumlarının yeniden örgütlenmesi, sosyal güvenlik politikalarının tasfiyesi için hukuki ve askeri regülasyon anlamına geliyordu. 2007’de başlayarak dalgalar halinde süren Ergenekon tutuklamaları ordudaki eski kadroların darbecilikle itham edilerek tasfiye edilmesini sağladı. İlerleyen zamanlarda ise ordu doğrudan Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacaktı. İkinci hamle hukuk sistemine yöneldi. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay, Danıştay gibi kurumların üye bileşimleri üzerinde yasal değişiklik yapılarak kurumlar AKP’nin uzantısı haline getirildi. İç hukuk yolları tüketilmeden uluslararası mahkemelere başvurmayı engelleyen düzenlemeyle Anayasa Mahkemesi ihtilaflarda ilk başvuru kaynağı haline getirildi.
Böylece devletin geleneksel işleyiş biçimine içkin ‘denge ve denetleme’ kurumları ile görünürde kuvvetler ayrılığının güvencesi yasama-yürütme ve yargı arasındaki kısmi özerklik bu kurumların sınırları yeniden çizilerek kaldırıldı. Bu arada Neoliberal iktisadi süreçlerin yolunu açan, kar küreyici 12 Eylül Anayasası 40 yıl sonra hayata geçirilmek istenen dönüşüm ve hamleler için öylesine engeller çıkarmaktaydı ki henüz Anayasal engelleri baypas etme gözüpekliğini gösteremeyen iktidar partisi için kimi maddelerin değiştirilmesi aciliyet taşır hale geldi. Erdoğan halka yönelik propaganda yaparken 12 Eylül cuntasının kötülüklerini anıp genç yaşta asılan Erdal Eren, sürgünde ölen Ahmet Kaya vb. için döktüğü timsah gözyaşları eşliğinde vesayet düzenine son verileceğini iddia ederken aslında anayasa dayanağıyla deregülasyona engel teşkil ettiği için değiştirilecek maddeleri de gizliyordu. Onun yerine cunta yöneticilerinin yargılanacağından söz ediyor, vaatte bulunuyordu. Ki bu maddeler uluslararası tekellerin talep ettiği esnek istihdamın genelleşmesi, kamu reformu yöntemiyle mali desantralizasyonun sağlanması, kamu personel rejimine ilişkin bağlayıcı hükümlerin tıraşlanması gibi bir dizi prosedürün yenilenmesi anlamına gelmekteydi.[6] Anayasa değişikliği referanduma götürüldüğü sırada memleketin liberal entelektüel takımı liberallerin vaveylasının da katkısıyla cuntanın kötülükleri edebiyatına ve generallerin yargılanacağı vaadine ikna olmuş ve ‘Yetmez Ama Evet’ sloganıyla sandığa koşmuştu.
Ordu ve Anayasanın kısıtlarından kurtulan iktidarın bir sonraki hamlesi karar alma sürecinin tek adamda merkezileştirilmesi, yürütmeyi teknokratlaştırması, zaten Meclis çoğunluğunu elinde tutan AKP vekillerinin göstermelik onayıyla karar sürecindeki çoğunluğu da temellük etmesiydi. Bunun için 2016’da gayrı resmi koalisyon ortaklarına -cemaate- vehmedilen 15 Temmuz darbe girişimi önemli bir gerekçe sundu. Sonrasında ilan edilen OHAL düzeninde muhalefet susturuldu ve yasaların hükmü bir yana bırakılarak memleket Cumhurbaşkanının KHK’leri ile yönetilmeye başladı. Bu daha sonraki süreçler için de bir alışkanlık haline getirilecekti. Birbiriyle alakalı olmayan mevzuların doldurulduğu torba kanunlar bir çırpıda meclisten geçiriliyor ve iktisadi istila ve yıkım için gerekli yasal çerçeve halkın önüne çıkarılıyordu.
Bir yıl sonra OHAL ve KHK’ler ile düzenlenmiş zeminde ‘FETÖ terör örgütü’nün kastettiği devlet düzeni sorununu bir milli güvenlik sorunu olarak işleyen propaganda faaliyeti eşliğinde yapılan referandumun sonucunda Erdoğan, ‘Türk Tipi Başkanlık’ veya ‘Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ diye andığı yeni rejim biçiminin başına geçti. Oluşturduğu bakanlar kurulu kendi partisinden seçtiği vekillerden değil, sermayenin çeşitli temsilcilerinin bileşiminden oluşan teknokrat bir yapıydı. Yasama ile yürütmenin ilişkisi yeniden düzenlenmiş hepsi Meclis’te çoğunluğu oluşturan partisinin de katkısıyla Erdoğan’a bağlanmıştı. Halkın ‘tek adam yönetimi’ olarak tanımladığı bu sistem artık merkezileşmiş bir idare tarafından yönetilecekti.
O zamandan bu yana Türkiye’de tekeller devlet sübvansiyonları, vergi bağışlamaları, tercihli ihaleler sayesinde giderek büyüdüler. Yabancı sermaye, yatırım ve pazar için önceki sistemde önüne çıkan bürokratik kısıtlamalardan da kurtulmuştu. Bütün kararlar hiçbir engele takılmadan doğrudan Erdoğan’ın imzasına bakmaktaydı. Saray adı verilen bütün bürokrasinin, bakanlıkların toplandığı bina tekeller ve tedarik zincirlerinin hareketinin planlandığı, siyasi karar alımının merkezileştiği bir mekan olarak simgeselleşti. Giderek bi mekanın kendisi de bir sermaye birikim merkezi haline geldi. Uzunca bir süre AKP’li Belediye Başkanları aracılığıyla yerellere de delege edilen mahalli ‘tek adam’ pozisyonları sayesinde oluşturulan ağ sayesinde yerel kaynakların denetimi de aslında merkezileşmişti. Saray rejiminin ‘bal tutan parmağını yalar’ atasözünü haklı çıkaran düzeni, yerel yatırımcıların ve ihale taliplerinin taahhütleri ve bağlılıkları karşılığında isteklerinin yerine getirilmesini, belediye yetkililerinin yolsuzluk, irtikap, rüşvetle zenginleşmesini sağladığı gibi sadakatini de satın alıyordu. Erdoğan’ın başında birinci derece akrabalarının bulunduğu vakıflar, sadık cemaatler bir yandan bu rüşvet ağını canlı tutarken diğer yandan da kendi ticari girişimlerini kurmuş, birer sermaye kurumu haline getirilmişlerdi. Bu çıkar ortaklığı merkezden yerele doğru kurulu sistemi ayakta tutan kolonlardan biriydi.
Bu, yukarıdan aşağı örgütlenmiş devlet işleyişinin kalıcılığı Saray rejimi için bir güvenlik sorunu haline geldi. Halkın giderek yoksullaşması sonucunu veren, büyük sermayenin lehine ücretlerin kısıldığı, hakların budandığı koşullarda rejimin meşruiyetinin birinci koşulu şiddet, ikincisi yapılanların halkın yararına olduğu doğrultusundaki propaganda, üçüncüsü ise daimi bir savaş ve terör korkusu aşılamaktı.
Ortadoğu’daki şartlar da buna çanak tutacak bir rol oynadı. Suriye’deki iç savaş ve emperyalist müdahale sırasında kurulan Kürt özerk bölgeleri, iç Kürtlerin dikkatini bu özerklik statüsüne çevirmesi hem emperyalist ülkelerle hem de içerdeki halkla pazarlığın başlıca koşullarından biri haline geldi. Türkiye’nin AKP iktidarı boyunca palazlanmış burjuvazisi ve silahlı gücü, ülkenin fiziki sınırlarını Suriye’nin kuzeyinden içeri uzatarak gerçekleştirdiği ilhakla bu ülkenin yeniden yapılandırılması sırasında rol kapabilmeyi güvenceye alacak bir yakın saha baskı üssü oluşturdu. Emperyalist rekabetin şiddetlenmesine bağlı olarak orada burada çıkan paylaşım savaşları arsız Türkiye burjuvazisi için krizleri fırsata çevirmenin gerekçeleri haline gelmişti. Saray yöneticileri bütün çatışma alanlarına bazen tuttuğu tarafa askeri destek göndererek bazen arabuluculuğa soyunarak bazen mekik diplomasisi uygulayarak bazen silah satarak yanlarında gezdirdikleri, sözleşmeler, anlaşma föyleri taşıyan yatırımcılarla bölgeye dağıldılar. İçeride yasaları baypas etmeyi ve ‘yaptım oldu’culuğa iyice alıştığı için Irak merkezi hükümetini es geçerek doğrudan Bölgesel Kürt Yönetimi’nden satın alınan petrol yüzünden vaktiyle altına imza atılmış DTÖ protokolünün yaptırımlarına maruz kalan Türkiye’nin tahkime taşınması, yargılanması ve borçlandırılması; ve daha önceki bir vakada ABD’nin İran ambargosunu el altından delme çabalarının karşılığını kazandıklarının misliyle ödemek zorunda kaldığı bir duruma düşmesi bu sınır ve kural tanımazlığın ağır bedeli oldu.
Türkiye burjuvazisi mali ve ticari serbestleşme prosedürü içinde büyümüştü. Devletin serbestleştirici güçlerini harekete geçirmesini ve bir dizi yapısal revizyonu şart koşan uluslararası mali sermayenin uluslararası zirvelerinde dayatılan kararları kendi lehine de yorumlamak isteyen bu egemen güç, yeniden yapılandırılmış devleti sayesinde sınırları da zorlamaya başladı. Ancak iki süper gücün (ABD-Rusya) arasında boşluk bulup sızma hareketinin her seferinde geri itilen ve borçlandırılan da bu devlet oldu. Ödeyen ise halktı.
Yağma, elkoyma ve Birikim
İlkel birikim kapitalizmin başlangıcında sermaye birikiminin koşullarından biri olmuş, sömürgeleştirme döneminde devam etmiş ve sömürge kaynaklarına el koymanın başlıca yöntemlerinden biri haline gelmişti. Bu eski ve köklü yöntem kapitalist devletin ‘sosyal refah’ çağında ve ulusal kurtuluş savaşları ile bağımsızlığına kavuşan ülkelerin egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı gibi uluslararası kurumlarda da benimsenmiş bir dizi norm doğrultusunda oluşan korumacı müktesebatları yüzünden yeltenildiğinde halkların tepkisiyle karşılaşan bir el koyma biçimidir.
Ne var ki bu eski devrin kapanıp da yeniden sömürgeleştirmenin türlü yöntemleri devreye girdiğinde ve kamu zenginlikleri özel sermayeye peşkeş çekilebilir hale geldiğinde bunun dolaysız sonucunun bir müddet sonra halkın ortak mülkiyetine ve doğasına, geçimlik arazilerine ve hatta konutlarına el koymak olması şaşırtıcı değildir. Bu operasyonun başında yine merkezileşmiş yönetim bulunur.
Türkiye’de orman vasfını kaybetmiş arazilerin yüzdesel oranını genişletmek için halkın tepkisi her seferinde minimal düzeyde tutularak birkaç atak yapılmıştır. Böylece ormanlık araziler konut ve işletme yapımına açılmış, yer yer organize sanayiler için mekân olarak kullanılmış; yol ve hava alanı yapabilmek için tıraşlanmış durumdadır. Giderek ekili arazilere, dere ve akarsulara, elbette uluslararası sermaye ve para kuruluşlarının sözde fosil yakıtlardan kurtulmak için dayattığı ‘yeşil dönüşüm’ gibi parlak bir sözle pazarlanan HES ve JES’ler’in kurulması, araziye rüzgâr ve güneş enerjisi tesisleri yapmak için musallat olunması modern el koyma biçiminin yaygın görünümlerinden biridir. Bu yüzden Kızılırmak suyu kurumuştur, yine aynı sebeple su kaynakları tükenmeye başlamış; doğanın döngüsü bozulmuş, iklim bile deregüle edilmiş durumdadır.
Dünya bir süredir gelişen teknolojik üretici güçlerin üretiminde kullanılan hammaddenin ancak belirli bölgelerde yoğunlaşmış olmasının sıkıntısını yaşıyor. Kaynak lokalizasyonundaki dağınıklık bu üretici güçleri harekete geçirmek isteyen süper güçler arasında şiddetli gerilimlere ve rekabete yol açıyor. Kıymetli Nadir Elementler adıyla bilinen bir dizi maden uzay ve silah teknolojisi, istihbarat ve silahlanma, dijital cihazların üretimi, tıp ve çip teknolojisi gibi bir dizi teknolojik sürecin vazgeçilmez hammaddesi haline geldiğinden beri ABD başta olmak üzere emperyalist devletler dünyanın belirli bölgelerine gözlerini dikmiş durumda. Kanada ve Grönland’ı kendi sınırlarına dahil etmeyi talep edebilecek kadar egemenlik hakkını çiğneyen, Venezuela’nın petrolü için devlet başkanını yatağından kaçırtan zıvanadan çıkmışlığın Türkiye’deki karşılığı bu kıymetli madenlerden zengin bölgelerin (Başlıcası Eskişehir’dir) ABD’ye hibe edilmesi oldu.
Türkiye uluslararası tekeller ile yerli sermaye işbirliğine sayısız maden alanı açtı. Giderek Çevre Etki Değerlendirmesi Raporu’na gereklilik aranması şartını da ortadan kaldırarak bu şirketlere diledikleri yerde, diledikleri kadar maden açma ruhsatı verilmesi sağlandı. 2024 yılında Erzincan’daki altın madeninin göçmesinin ardından suda ve doğal ortamda yüksek oranlara ulaşan siyanür, ekstraktivizm (söküp çıkarma) eğiliminin nasıl kitlesel bir sorun oluşturduğunun, can güvenliğini tehdit ettiğinin açık göstergesidir.
Uzunca bir süre el değmemiş olarak kalan Kürt nüfusun yoğunlaştığı bölgelerde bir yandan ‘teröristlerin saklandığı alanları’ imha ediyoruz gerekçesiyle kasıtlı orman yangınları çıkarılırken diğer yandan alan düzleyici makinalar bölgeye yığıldı. ‘Süreç’ başlar başlamaz Erdoğan’ın ‘bölgede artık güvenlik sağlanmıştır, gelin, yatırım yapın’ diye çağrı yaptığı yabancı sermaye yatırımcıları, maden arayıcıları güvenli zemin pazarlamasına kısmen yanıt verdiler. Süreç boyunca, öteden beri politize olmuş ve doğa mücadelesini de önemseyen Kürt halkı, demokrasi ve kolektif haklarının tanınması için somut adımlar atılmasını beklerken yaşadıkları bölgeler Türk ve Kürt burjuvazisi, devlet tarafından sağlanan teminatları arkalarına alarak bölgeyi delik deşik etmeye, su kaynaklarını kurutmaya girişmişlerdi.
Bu, bir halkın yaşam alanı, geçim kaynakları ve ortak mülkiyetinin sermayeye devredilerek ellerinden çıkarılmasıdır. Ancak tek gelişme bu değildir. Kasım 2023 tarihinde çıkarılan rezerv yasası ile mevcut yerleşim yerlerine ve kişisel konutlara el koyma yetkisi tanındı. Manzaralı semtler, kent merkezindeki konutlar, sermayenin ihtiyaç duyduğu tapulu araziler, zeytinlikler, geçimlik tarım arazileri vb. her türlü kişisel ya da ortak mülk, sahiplerinin rızası aranmadan el koyulabilir hale geldi. Sarıyer’de bir mahallede sakinlerin bir boşaltma kararıyla haberdar olduğu milyonlarca lira değerindeki evlere çok az bir para karşılığında el konulması kişisel mülkün gasp edilmesinin güncel örneklerinden biridir.
Süreğen örnek ise elbette Kürt belediyelerinden başlayan kayyum atamaları ve belediye başkanlarının tutuklanmasında sıranın CHP belediyelerine kadar genişletilmiş olmasıdır. Kayyum atama ve seçilmiş yerel yöneticileri hapsetme yöntemi, yıllar önce belediyeleri yerel yatırım rekabetini düzenlemekle görevlendiren, bu kurumları sermaye birikim merkezi halinde örgütleyen, şantaj-rüşvet çarkı işleterek yolsuzluk gelirlerinin yukarıdan aşağı- aşağıdan yukarı akışını süreklileştiren partizan devlet düzeninin hiçbir yerde yazılı olmayan kanunudur. Bu servet akışının AKP’den CHP’ye el değiştirmesiyle birlikte hem servet transferinde ortaya çıkan kısıtlar hem de bir miktar sermayenin sosyal belediyecilik için harcanıyor olması Saray yönetimi için güvenlik sorununu artırmış durumda.
Öte yandan belediye seçimleri halkın verili koşullar altındaki siyasal tercihlerini de yansıtır. Nitekim son yerel seçimlerden güçlenerek çıkan CHP’nin belediyelerini topal ördek haline getireceğini söyleyen Erdoğan’ın, sadece merkezi kaynakların sunumu ve bütçe dağılımı ile ilgili engellerin çıkarılacağından söz etmediği kısa zamanda anlaşıldı. Belediyede birikmiş sermaye, kentsel ihalelerle ilgili mekanizmalar el değiştirmeli, devletin aczine işaret eden sosyal dağıtımlar karalanıp dağıtılmalıydı ki Saray düzeninin geleceği önemli ölçüde rakip partinin belediyelerinin çökertilmesinden geçiyordu. Ve yapılan budur.
70’lerden başlayan ticari serbestleşme, küresel yayılma ve finans dolaşımı ile süren, sermaye fazlasının bizimki gibi ülkelere sıcak para olarak aktığı koşulların yeniden üretim kanallarını tıkayan 2008 dünya ekonomik krizi bizzat neoliberalizmin kalbinde, ABD’de patladı. Yeni dünya düzeninin temelini atan tekelci sermayenin kendi krizine çare olarak ilk koştuğu yer yine devlet oldu. Bu krizin atlatılabilmesi için devlet de bankalardaki birikimi sermayenin hizmetine sundu. Mortgate borçlarını ödeyemeyen halkın evlerine el konuldu, bu süreçten sonra her dönemi bir adla sınıflandırma eğilimindeki neoliberalizmin besiyerinde yetişmiş ideologlar devletin girişimci bir karakter kazanması gereken yeni bir döneme girdiğini ilan ettiler. 2008 krizinden en çok etkilenen Yunanistan’ın ödeyemediği borçları için devreye giren Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF)ndan oluşan Troyka, esası halkın kemer sıkmasına dayanan ekonomik program için ülkenin yönetimine br tür ‘el koydu.’ Daha sonra halkın aylar süren itirazları ve mücadelesi sonucunda kurulmuş birleşik muhalefeti temsil eden Syriza] ilk seçimlere AB borçlarını ödemeyi reddederek katılmış ve yüksek bir oy alarak iktidara gelmişti. Ne var ki Syriza AB görüşmelerinden borç ödemeyi kabul ederek çıktı ve siyasi ölümünü hazırladı. Ancak bu süreç uluslararası mali sermaye düzeni içinde yer alan devletlerin özerklik sınırlarının oldukça göreli olduğunu gösterir. Gerektiğinde uluslararası kurumlar sermayenin krizinden ve borçlarından dolayı devleti sorumlu tutmaya hazırdılar ve dayatılan ilk şey devletin halkın cebini soyarak ulusal birikimi sermayenin borçlarını ödemek için seferber etmesini sağlamaktır.
Daha önce devletin sosyal hizmet yönlerinden arınıp küçülmesini talep eden tekelci sermaye, 2008 krizi örneğinde olduğu gibi devletten zor zamanların garantörü olmasını beklediği gibi kendi finansman kapasitesi tarafından karşılanamayacak girişimler için de onu, kıymeti paha biçilmez bir banka olarak kullanmaktadır. Büyük sermayenin tek başına, gelişen üretici güçlerin dayattığı ihtiyaçları karşılamakta zorlandığı koşullarda da en önemli mükellef devlettir. Devlet gerekli kaynaklara ulaşmak için kimi zaman silahlı müdahalelere girer, kimi zaman diplomasiyle sorun çözer kimi zaman da mafyavari yöntemlerle o kaynağa ‘çöker.’ Sermaye için devlet onun adına yatırım yapan bir vekil güçtür de. Çünkü modern devlet ile sermaye ortak varoluş koşuluna sahip birbirine bağımlı güçtür. Üstelik son zamanlarda en büyük sermaye birikimi odağı haline gelen devletin kendisinin de bir girişimci olarak davranmasının gerektiği talebi rağbet de görmektedir.
Mariana Mazzucato Girişimci Devlet kitabında şöyle yazar: “devleti sadece bir kolaylaştırıcı ve idareci olarak tanımlamaya devam edersek, ona hayal kurmayı bırakmasını tembihlersek işin sonucunda elimize geçecek olan da zaten… özel sektöre taşeronluk”tur diye yazar ve Devletin piyasaları onaran değil piyasa yaratan bir rol oynaması gerektiğinin, devletin özgür bırakılmasının şart olduğunun altını çizer. Mazzucato’ya göre, devlete deneme yapma, yanılma ve başarısız olma hakkı da tanınmalı, devlet sadece arz tarafında değil talep düzenleyici tarafta da yer almalıydı. Kaldı ki Tesla, solar City, SpaceX gibi devasa teknolojiyle uğraşan ‘özel sektör’ün altyapı harcamaları Apple’ın teknolojik yatırımları devlet tarafından karşılanmaktaydı. Otomobil sektörü gelişirken kent düzenlemesi yapan, araçların işleyeceği yollara yatırım yapan, bunların etrafını konutlaştıran vb. devletti. Yenilikleri üreten devlet kurumlarının özelleştirilmesi de doğru değildi. Kilit önem taşıyan yatırımlar zaten devletten geldiği, örneğin yukarıda adı geçen sektörlerin ileri teknolojiye dayalı Ar-Ge çalışmaları devlet kurumlarında gerçekleştiğinden devlet bu sürecin başlıca aktörü olmalıydı. Bol ödüllü akademisyen Mazzucato Küçük Devlet mottosunun bir masal olduğu fikrindeydi.[7]
Mazzucato’nun fikirleri özellikle Mali Sermayenin bir yandan da gerçekleşen temennisinin dile gelişidir. Yazar üniversitelerin, Ar-Ge kuruluşlarının, devlet tarafından fonlanan proje kurumlarının yanı sıra küresel hatlar boyunca yayılım gerektiren teknolojik atılımların sadece mali sponsorluk alanının geliştirilmesini değil bunların bizzat devlet tarafından sermaye adına inşa edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Böylece girdilerin maliyeti devlete çıktıları ve karı ise tekellere yazacaktır. Ama zaten çoğu zaman böyle olmuştur. Girişimci devlet bir ideal değil bir realitedir.
Türkiye’de de kurup işletip devreden, kamu kaynaklarını sermayeye açan, özelleştirmeleri yapan, sermaye adına el koyan devlet sermaye sınıfının hem güvencesi hem taşeronu hem de yoğunlaşmış bir sınıf aygıtı olmaya da devam edecektir. Halkı terbiye edici bir araç, hizalayan ve şekillendiren bir mühendis, sermayenin huzuru için biber gazını ve hapishaneleri elinde hazır bulunduran düzen koruyucu bir aygıt. Bu devlet yapılanmasının becerisi Arap ayaklanmaları, ABD’deki isyanlar, Avrupa ve yine ABD’deki İsrail protestoları, Suriye ve İran müdahalesinde görüldü.
Toplumsal mücadelelerin ve demokratik muhalefetin hiçbir tepkisine sessiz kalmayan devlet örgütlenmesi zamana yayılmış bir inşa süreci içinde burjuva demokrasisi ile faşizm arasındaki melez kalıntıları birer birer tasfiye ederek faşizmin lehine hızla yol alıyor. Bu durum dünyadaki gidişattan bağımsız değildir. Faşist hareketlerin kitleselleştiği, burjuva demokratik kurumlaşma ve seçim sistemini kolaylıkla aşarak kimilerinin iktidara geldiği, kiminin ise iktidara yakınlaştığı böyle bir dönemde bölgesel ve uluslararası gerilimin tam ortasındaki, Türkiye halkın sürekli artan bir baskı ve şiddet ortamında yaşadığı bir ülke haline geldi. Medeni ve ceza yasasının işlemediği, kanuni hakların tek adamın teveccühüne kaldığı cezaya suç uydurulduğu bir bağlam bağımlılık ilişkileri sürerken kendi çıkışını da zorlayan Türkiye burjuvazisinin ayağına dolanabilecek sınıf mücadelesi faktörünü, muhalif itirazları daha ortaya çıkmadan yok etmek üzerine oluşturuldu.
Tekrar etmek gerekirse dünyadaki genel akıma da uygun olarak, özünde bir sınıf aygıtı olan fakat artık etliye sütlüye karışmayacağını iddia eden devlet müessesesi halka ait bölüşüm yüklerini sırtından atmış, ülkeyi ucuz emek cehennemine ve aç emekliler cumhuriyetine çevirerek sadece sermayenin çevik bir organizasyonu olarak biçimlenmiştir.
Bu durumda yazının girişindeki, “küçük devlet” masalının müsebbiplerinden neoliberalizmin kurucu atası Hayek ile Nazi hukuk profesörü Carl Schmitt’i görünürde ayrı kaynaklardan gelerek birbirine bağlayan bağın ne kadar kuvvetli olduğu da bir kez daha görülebilir. Schmitt karar anının ve yetkisinin devleti yöneten liderde olduğunu, demokratik taleplerin sistemi zora sokacağını iddia ederek, bu konuda hemfikir olduğu Hitler ile mesai arkadaşlığı yapmıştı. Hayek ve arkadaşları da neoliberalizmi Şili askeri darbesiyle başlatan haysiyetsizlikten maluldürler.
Sonuç olarak burjuva demokrasisinin faşizm karşısında ne kadar kırılgan olduğunun ve demokrasinin ancak işçi sınıfı ve halkların mücadelesi sayesinde var olabileceğinin bir kez daha teyit edildiği bir süreçten geçiliyor. Bu Türkiye için de genel ve geçerli bir sonuçtur.
- Schmitt, C. (2012) Siyasal Üzerine, çev. Ö. Göztepe, 2. Baskı, Metis Yayınları, İstanbul, sf. 53. ↩
- Ataay, F. (2007) Neoliberalizm ve Devletin Yeniden Yapılanması, Birinci Baskı, De Ki Yayınları, Ankara, sf. 18. ↩
- Ataay, agy, sf. 105-119. ↩
- Türkiye’de kaç OSB olduğuna ilişkin veriler çelişkilidir. Büyük çoğunluğu Marmara Bölgesi’nde yer alan OSB’lerin toplam sayısının 324 olduğu, katma değer üreten faal OSB’lerin sayısının 228 olduğu ve OSB’lerde toplam 1 milyon 803 bin kişinin istihdam edildiği de belirtilmektedir. OSB’lerin Panoraması, Düzce Organize Sanayi Bölgesi Sitesi, Erişim: https://www.duzceosb.org.tr/detay/osblerin-panoramasi
Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşu sitesinde faal ve planlama halinde olan OSB’lerin toplam sayısı ise 419 olarak görünüyor: Erişim: https://osbuk.org/view/sayilarlaosb/osbliste.php# ↩ - İTO, serbest Bölgelere Sağlanan Avantajlar,https://www.ito.org.tr/tr/hizmetler/tesvik-ve-destekler/serbest-bolgelerde-saglanan-avantajlar ↩
- Ataay, age, sf. 105-106. ↩
- Mazzucato, M. (2021) Girişimci Devlet, Kamu sektörü-Özel Sektör Karşıtlığı Masalının Çürütülmesi, Birinci Baskı, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, sf. 23-32. ↩



