Listen to this article
Görece yakın tarihte cereyan etmiş olup günümüzün politik ve ekonomik yaşamına hâlâ etki yapan iki tarihi olaydan söz edilebilir: Politik planda bu, 1989-91 yıllarında Sovyetler Birliği ile Doğu Bloku’nun çöküşü iken, ekonomik planda, dünya ekonomisinde 2008’de patlak veren büyük krizdi. Bu iki olayın tarihsel sıralaması, yani kapitalist dünya ekonomisinin 2008’deki büyük krizinin tam da sosyalizmin 1960’lı yılların başından itibaren aldığı darbelerin politik dışavurumunun 1989-91’de tüm çıplaklığıyla görünür olmasının ardından patlak vermesi de daha az önemli değildi. Bu iki tarih arasında vuku bulan ve her iki önemli olayın toplumsal etkilerini derinleştiren bir başka gelişmeden daha söz etmek gerekir. Bu gelişme, dijital teknolojideki yeniliklerle birlikte, kişisel bilgisayarların, internetin ve cep telefonların 90’lı yıllardan itibaren yaygın kullanımına geçilmesiydi. Böylece oluşan tabloya göre, " komünizm çökerken” kapitalizm kendini teknolojik olarak yenilemiş, yepyeni iletişim ve kitle tüketim araçlarıyla dünyayı yeni bir çağa taşımıştı!
Bilindiği üzere, biri politik diğeri ekonomik olan bu iki tarihi olayın çok yönlü etkileri oldu. Politik olay, aynı zamanda ekonomik yaşamın çehresini değiştiren gelişmelerin önünü açtı. Başka şeylerin yanı sıra, sermayenin işçi sınıfına yönelik genel taarruzu bakımından İkinci Dünya Savaşı sonrasının en elverişli koşulları oluşmuş oldu. Aynı şekilde büyük ekonomik krizin, işçi sınıfının tarihinin en ağır darbesinin açığa çıkmasının ardından patlak vermesinin de çok yönlü politik sonuçları oldu. Mesela krizle birlikte kapitalizme özgü sosyal çelişkilerin hızla keskinleşmesine rağmen güçlü bir işçi hareketin ortaya çıkamamasında görüldüğü üzere. Veya bu on yıllarda sosyalizmin maddi ön koşullarının kapitalizmde olağanüstü olgunlaşmasına karşın, devrimci özne olarak işçi sınıfının politik gücünün alabildiğince zayıflamasında kendini gösteren ve bu bağlamda politik olarak hâlâ aşılamamış olan tarihsel bir asimetrinin doğması gibi.
Gelgelelim, bu asimetriye rağmen ya da bu asimetrinin başka bir ifade biçimi olarak, 2008 krizi sonrası sürecinin özelliklerinden birisi de düşünce dünyasında kapitalizme dönük eleştirilerin günden güne artmasıydı. Sürpriz bir gelişme değildi bu, zira uluslararası sermayenin genel taarruzu ve büyük ekonomik kriz, başta sosyal çelişkilerin çeşitli alanlarda keskinleşmesini beraberinde getirmişti. Ve tekelci burjuvazinin sosyalizm karşısında kaydettiği geçici tarihsel zafer üzerine bina ettiği " yeni dünya” vaatleri, peş peşe ve çok bariz bir biçimde yaşam tarafından yalanlamaktaydı.
Gelir uçurumunun büyümesinden güvencesiz çalışmaya, konut sorunun artmasından reel ücretlerdeki belirgin gerilemelere, pandemiden iklim krizine, kangrenleşen enflasyondan artan silahlanma ve savaşlara kadar, bunlar ve buna benzer pek çok sorun; düşünce dünyasındaki kapitalizme dönük artan eleştirileri, ona alternatif olabilecek bir toplumsal düzen arayışlarıyla birleştirdi. Dosyamızın konusu post-kapitalizm ve ona dair çeşitli tezler de, ütopyacılığın modern bir varyantı olarak tam da bu koşullar ve süreçte gündeme geldiler. Ve asimetri döneminin ütopyacılığı olarak post-kapitalist tezler, haliyle işçi sınıfının perspektifini esas almaktan uzaktılar. Aksine, bir yandan tekelci kapitalizmdeki teknolojik yenilenmelerden, diğer yandan sosyalizmin geçici tarihsel yenilgisinden esinlenerek şekil aldılar.
Bu makalemizde şu ya da bu post-kapitalist tezi ayrıntılarıyla ele almaktan ziyade, tezlerin ortaklaştığı genel mantığı ve bu mantığın tartışmayı gerekli kıldığı kilit sorunları değerlendirmeye çalışacağız. Önceki sayımızın yapay zekâ dosyasında teknoloji determinizmi/fetişizmi temel özellikleri itibarıyla ele aldığımızdan, post-kapitalist tezlerdeki bu yönler üzerinde özel durmaksızın onları ideolojik-politik içerikleriyle tartışacağız.
Kapitalizmin Sonrasına…
Baştan belirtmekte fayda var ki, karşımızda post-kapitalizmin bir teorisi yok. Bu tanımı, altında çeşitli tezlerin ileri sürüldüğü bir üst başlık olarak anlamak lazım. Aralarında sıkça duyulanlar da var, birer niş varlığı sürdürenler de. Post-kapitalist tezleri konu etmenin asıl önemi de, tezlerin ilginçliği veya derinliği değil, artan oranda ileri sürülüyor oluşlarının gerisindeki hadisedir. Nedir bu? Genel olarak düşünce dünyasında kapitalist sistemin ve onun aşılmasının temel bir sorunsal olarak gündeme getiriliyor olmasıdır. Özellikle postmodernizmin kuraklaştırdığı düşünce dünyasında kapitalizmin kendisinin bir süreden beri bir sorunsal olarak tartışılmaya başlanması, bu bağlamda verilen yanıtların isabetsizliği ya da ütopyacılığına karşın, önemsiz değildir.
Post-kapitalist tezler arasında en çok duyulan hiç kuşkusuz Paul Mason’un Post-Kapitalizm adlı kitabı idi. Dosyamızın bir makalesi bizzat onun tezlerini ele aldığından ayrıntıları geçiyoruz burada. Fakat durumu, mevcut olanın salt negatif eleştirisiyle yetinilmeyecek derecede ciddi gören ve post-kapitalizmin temellerinin kapitalizmde (başta " bilgi temelli kapitalizmde” dijital ekonomi sayesinde " değerin değerlendirilmesinin giderek imkânsız hale gelmesi” savından yola çıkarak) kendiliğinden oluştuğunu düşünen ve bunun için kendince bir dönüşüm stratejisi geliştiren Mason’u önemli kılan, piyasadaki pek çok post-kapitalist teze sirayet eden ögeleri şu ya da bu ölçüde içermesidir. Post-kapitalist tezlerin pek çoğunda; emeğin öneminin otomasyon sonucu (dijitalleşme, robotlar, yapay zekâ aracılığıyla) azalacağı, dolayısıyla emek gücünün kendisinin değerin asıl kaynağı olmaktan çıkacağı, dijital ürünlerin (yazılımlar, bilgi, müzik gibi) " parasız çoğaltılabilir” olmalarının, kapitalizmin‚ kaynakların sınırlı fakat insan ihtiyaçlarının sonsuz olduğu, dolayısıyla bu durumla en uyumlu olanın özel mülkiyet olduğu ilkesiyle çeliştiği iddia edilmektedir.
Teknoloji determinist/fetişist yönleri baskın olan post-kapitalist tezler, tüm yönlerden örtüşmelerse de önceli sayılabilecek ve Benkler, Ostrom ya da Negri tarafından savunulmuş olan " commons”cu ögeler de (commons, yani ortak kaynakları topluluk olarak belirli kurallarla yöneten müşterekler) içermektedirler.[0] Örneğin tezlerde; açık kaynaklı yazılımlar, açık bilgi platformları veya enerji kooperatifleri örneklerine dayanılarak, " commons”ların yaygınlaştığına, kâr değil toplumsal faydayı gözeten işbirliklerin büyüdüğüne dikkat çekilmektedir. Tezlerde, kapitalizmden post-kapitalizme, haliyle ağırlık noktalarına göre farklılaşan geçiş yolları önerilmekte ya da öngörülmektedir. Mason kapitalizmin temellerinin dijitalleşmeyle sarsıldığını savlarken, Nick Srnicek ve Alex Williams otomasyon ve temel gelirle refahın dağıtılmasıyla kapitalizm ötesi bir topluma geçileceğini savunmaktadır vb… Kısacası, kapitalizm sonrasına geçiş zaruri, bu, ya kendiliğinden gerçekleşmekte ya da şimdiden demokratik ve dayanışmacı kurumları güçlendirmek suretiyle tedricen olacaktır. Öyle ya da böyle, bu tezlere göre gerek teknolojik gelişmeler gerek ekolojinin kendini belli eden sınırları ve gerekse işbirliğinin ortaya çıkmış bulunan yeni biçimleri, azami kâra odaklı bir ekonomik düzeni tartışılır hale getirdiği için onu aşma süreci şimdiden başlamıştır ya da imkanlarıyla birlikte gündeme gelmiştir.
Belirtmek gerekir ki, post-kapitalist tezler, aşmayı öngördükleri şeyle (kapitalist üretim tarzı) aşmanın yolu ve yordamı ile ilgili tasavvurları arasındaki orantısızlık itibarıyla, yukarda dikkat çekilen tarihsel asimetri döneminin özelliklerini taşımaktadırlar. Nitekim hâlâ içinde bulunduğumuz asimetri döneminin karakteristik özelliklerinden biri, toplumsal devrim fikrinin erozyona uğraması, daha doğrusu anlamsız ya da karşılığı bulunmayan bir mefhum olarak değerlendirilmesidir. Zira bu tezler açısından, sosyalizmin yenilgisi ve dolayısıyla işçi sınıfının devrimci özne olarak tarih sahnesinde halihazırda kendini belli edememesi gibi olgular, kendi bağrında yeni bir toplumun ön koşullarını günden güne olgunlaştıran kapitalizmin ancak ve ancak tedricen veya evrimsel bir yolla aşılabileceği fikrini daha gerçekçi kılmaktadır. Üstelik bu tür gerçekçilik ya da bu tür reddiye, kendini tarihsel deneyimin açık bir şekilde buyurduğu bir çıkarsama olarak ortaya koymaktadır.
Asimetri, aslında birbirine örtüşen, birbirini doğru yansıtan bir ilişkideki bozulmayı ifade eder. Ve haliyle asimetri koşullarında devrim yadsındığında, aranır hale gelen simetri olur. Bu durumda, simetriyi bozan nesnel belirlenimler ve maddi ilişkiler dışlanır ya da paranteze alınır. Böylece sübjektif belirlenimlerle ve üstelik gerçekçilik namına, yeni bir ütopyacılığın yolu döşenir.
‘Bizler’ Aracılığıyla Tam Otomasyon
Toplumsal devrimin, daha doğrusu sosyalist bir devrimin başta üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ve sermaye ilişkisinin kendisini ortadan kaldırarak ancak gerçekleştirebileceği bir dönüşümü, onsuz gerçekleştirmek mümkün hale gelmişse, devrim diye diretmenin elbette bir anlamı yoktur. Ne ki, post-kapitalist ya da açıktan evrimci hiçbir tez, bunun mümkün hale geldiğini kanıtlamış değildir.
Her şey bir yana, devrimi gereksiz hale getiren sosyalizmin yenilgisi olmasa gerek. Çünkü devrimi gerekli kılan toplumsal çelişkiler kapitalist üretim tarzının kendisinden, onun işleyişinin gerekliklerinden ve dayandığı sınıfsal hakimiyetten türemektedirler. Dolayısıyla burada bir ayrım yapmakta fayda var. Devrimi yadsıma bağlamında post-kapitalist tezlerdeki iki boyuttan biri, yani sosyalizmin başarısızlığından çıkarıldığı düşünülen sonuçlar, bizi ilgilendirmiyor burada (sosyalizm deneyimi başlı başına ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir). Diğer boyutu ama, yani kapitalizmin kendisine, onun koşullarında neyin mümkün olup olmadığına dair söylenenler ele alınmayı gerektirmektedir.
Mason’un otomasyona dair teknoloji determinizminden türeyen ve yer yer naif sayılabilecek değerlendirmelerini ve sınıfsal güç dengelerini hiç konu bile etmeyen tek yönlülüklerini geçelim.[1] Belirtilen boyutu daha somut ele almak açısından Nick Srnicek ve Alex Williams’ın " Geleceği İcat Etmek: Post-Kapitalizm ve Çalışmanın Olmadığı Bir Dünya” adlı kitabına bakalım.
Çeşitli bloglarda " 2015’in en iyi kitabı” olarak da kendinden söz ettiren bu kitapta yazarlar, dünya solunun o yıllardaki eylem çizgilerine (protestoculuk, doğrudan demokrasicilik, yerelcilik vb.) yönelik kısmen haklı eleştirilerinden hareketle, " neoliberal hegemonyaya meydan okumak” ve kalıcı bir değişim için şu ya da bu sınıfın değil de " bizler”in kapitalizmin ötesine uzanan talepler etrafında bir araya gelmesinin doğru olacağı sonucunu çıkarıyorlar. Ne gibi taleplerdir bunlar? " Ekonominin kapsamlı bir şekilde otomasyonu”, " haftalık çalışma süresinin kısaltılması”, " genel ve koşulsuz temel gelirin getirilmesi”dir. " Sınıf mücadelesini mutlaklaştırmaktan vazgeçerek”, özne olarak " bizler”in mücadeleleriyle, " iş kavramına ilişkin anlayışımızda köklü bir kültürel dönüşüme dayanan, işin ötesinde bir topluma” geçilmesi öngörülmektedir.[2]
Bu arada, çalışmanın olmadığı post-kapitalist toplumun sadece silüetini biliyoruz. Açıkçası tam nasıl olacağını kitabın yazarları da bilmiyor. Kesin bildikleri, önerdiklerinin karşılaşacağı tepki:
" Bugün devrimci talepler haliyle naif bulunuluyor, reformist talepler ise anlamsız… Formüle ettiğimiz talepler, reformist olmayan talepleri öngörmektedir. [Bu talepler:] Birincisi, kapitalizm içerisinde mümkün olanın sınırlarını dağıtan ütopik bir momente sahipler… İkincisi, reformist olmayan bu öneriler, günümüz dünyasının gerçek eğilimlerine yaslanmaktadırlar… Üçüncüsü, ve en önemlisi, bu tür öneriler halihazırdaki politik güçler dengesini kaydırmakta ve gelecekteki gelişmeler için bir kalkış noktası yaratmaktadırlar. Tarihsel gelişmenin bir sonraki üst aşamasına mekanik bir geçiş tasavvuru yerine, bugünkü koşullardan sonucu açık bir çıkışın taslağını sunmaktadırlar.”[3]
" İlk talebimiz, ekonominin tamamen otomatikleştirilmesidir” diyen yazarlar, bu talebin öyle ekonomik yoldan kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşmeyeceğini bildiklerini, hatta bu talebin " gerekli emeği olabildiğince azaltmayı amaçlayan ütopik bir talep”[4] olduğunu belirtmektedirler. Başka bir ifadeyle, " tamamen otomatikleştirmenin politik bir talep olduğunu”[5] vurgulamaktadırlar. Ve şöyle devam etmektedirler: " Bu projeyi destekleyebilecek birçok şey politik planda düşünülebilir: Olduğundan daha fazla devlet yatırımları, daha yüksek asgari ücretler ve insan emek gücünü tamamlamayan, aksine onun yerini alan teknolojileri geliştirmek üzere araştırma projelerinin teşviki.”[6]
Bu taleplerin yaşama geçirilmesini mümkün kılacak şu ya da bu özne yoktur yazarlara göre. Zira:
" Direnişin ve isyanın geleneksel formasyonlarının parçalanmışlığı ve işçi sınıfının geniş çaplı çözülüşü, bugün önümüzdeki görevin yeni bir kolektif ‘biz’i bir araya getirmek olması gerektiği anlamına geliyor. İster sanayi proletaryası, ister entelektüel kesim, isterse lümpen proletarya olsun – genel çıkarları temsil eden ya da bir dönüşüm sürecinin kaçınılmaz olarak öncüsünü teşkil edecek bir toplumsal grup mevcut değildir.”[7]
Yazarların, " post-operaist” Negri’nin " çokluk” öznesine benzer " biz”ini burada yeniden ele almamazın bir gereği yok, özne sorunsalına dair dergimizde pek çok makale çıktı.[8] Fakat diyelim ki özne, yazarların öngördüğü " biz” olsun.[9] Bu durumda, ileri sürülen taleplerin yaşama geçirilmesi için gerekli olan nedir? Yazarlar, " yeni bir hegemonyal düzeni tesis etmek için asgari olarak şu üç hususu gerekli” görmektedirler: " Popülist bir kitle hareketi, stabil örgütsel bir ekosistem ve stratejik müdahale noktalarının belirlenimi”.[10]
Mason’un " devrimci reformizmi”ni andıran bu tür fikirler; tekelci burjuvazinin egemenliğini ve sermaye ilişkisini " biz”in hedefi olmaktan çıkartmaları ve böylece devrim sorununu baypas etmeleri, daha doğrusu bir sörfçünün denizin dalgasını kullanması gibi kapitalizmdeki teknolojik gelişmeleri politik mücadelenin ekseni yapmak[11] suretiyle iktidar sorununu bir mesele olmaktan çıkartılabileceği gafleti itibarıyla, teknoloji fetişist " öncücülüğü” çeşitli açmazlarla karşı karşıya getirmektedir.
‘Devrimci Reformizm’
Srnicek ve Williams, Marksist cepheden gelecek eleştiriyi öncelemek üzere; Marksistlerin tam otomasyon perspektifi karşısında genelde kapitalizmdeki " nesnel” sınırlara dikkat çektiklerini, zira sermayenin asla artı-değerin (yani canlı emeğin) kaynağını kurutmayacağını düşündüklerini belirtiyorlar. Ve şöyle devam ediyorlar: " Ancak böylesi bir argüman, sistemik sonucu bireysel motivasyonla, iç engeli mutlak sınırla, politik mücadeleyi teorik gerilimle karıştırmaktadır.”[12] Şu ya da bu kapitalistin teknoloji aracılığıyla üretkenliği artırma çabasının tüm kapitalistlere zarar vermesinin onu bu çabadan alıkoymayacağına dikkat çektikten sonra (tekil kapitalist ile sınıfının çıkarlarının örtüşmeme halini mutlaklaştıran bu zayıf argümanı geçiyoruz):
" İkincisi, kapitalist üretim tarzının sınırları yanlışlıkla olası her değişimin sınırları olarak kavranmaktadır. Eğer kapitalizm tam otomasyonla hayatta kalamayacaksa, bundan, tamamen otomasyonun mümkün olmadığı sonucu çıkartılmaktadır. Böylesi bir tutum, kapitalizmi tarihin son noktası yapmakta ve post-kapitalist koşulların her imkanını baştan geri çevirmektedir. En sonunda, yükselen üretkenlik, artan organik bileşim ve düşen kar oranları arasındaki teorik olarak çıkartılan gerilim, içerdikleri sistemik sonuçları nedeniyle sermayenin asla müsaade etmeyeceği bir durum olarak gösterilmektedir. Ne var ki böylesi bir ele alışta, mücadeleleriyle kapitalizmi kendisinin ötesine sürüklemeyi amaçlayan politik bir hareketin imkânı yok sayılmış olmaktadır. Başka bir ifadeyle: Tam otomasyonun hiçbir zaman olmayacağı argümanı, politik mücadelelerin neticesiz kalacağını varsaymaktadır.”[13]
Marksistleri " kapitalizmi tarihin son noktası yapmakla” eleştirme hafifliği üzerinde durmamızın bir gereği olmasa gerek. Ancak, tekelci burjuvazinin egemenliğine son vermeyi hedeflemeyen bir " devrimci reformizmin”, öngördüğü politik hareketle umduklarını elde edemeyeceğini ileri sürmek neden genel olarak " politik mücadelelerin neticesiz kalacağı” anlamına gelsin ki? İtiraz burada esasta iki şeyedir: Bir, iktidarı ele geçirmeyi öngörmeyen bir politik mücadele ister istemez kapitalist sistemin sınırlarına hapsolacaktır, zira kendi maddi ilişkilerini sürekli yeniden üreten sistemi ve koruyucusu iktidarı doğrudan hedeflememektedir. İkincisi, iktidar hedefi (tekelci burjuvazinin egemenliğine son verme), çeşitli alanlarda verilen günlük ve genel mücadelelerin iç mantığı ve sistematiğini teşkil etmiyorsa, politik mücadelenin konusu olan talebin kendisi (isterse kapitalizm sonrası ancak mümkün olabilecek bir talep olsun) bu mücadeleleri kapitalizmin ötesine taşıyamaz.
Yazarlar teori ile pratik arasındaki ilişkiye dair kavrayışlarını Marksizme mal etmektedirler. Oysa açıktır ki, " kapitalist üretim tarzının sınırları” salt teorik bir çıkarım olarak görülemez. Dolayısıyla burada söz konusu edilen gerilim de yalnızca teorik veya salt teoride beliren bir durum değildir. " Sınırlar”, kendilerini fiili sınıf mücadelelerinde her daim dolaylı veya dolaysız olarak belli etmektedirler. Kapitalist üretim tarzının sınırları salt teorik olmadığından politik mücadeleler de, " teorik gerilimi” yok sayarak veya bu sınırların kendi gelişimi açısından herhangi bir hükmü yokmuş saikiyle ilerleyemezler.
Her daim belirli tarihsel (ekonomik, sosyal, politik, askeri, uluslararası vb.) koşullarda ve belirli sınıfların belirli bilinç ve örgütlülük düzeyinde sürdürülen politik mücadeleleri devrimci kılan, aktüel taleplerinin sistem içi ya da dışı olması değildir esasta. İş bu kadar basit olsaydı, her gün ve her alanda " sosyalist devrim!” talep edilir ve sorun böylece çözülmüş olurdu. Her zaman somut ve güncel talepler etrafında verilmek durumunda olan ve karmaşık/girift ve hatta yer yer çelişik süreçler içerisinde şekillenen politik mücadeleleri devrimci kılan, onların hangi sınıfın çıkarlarının esas alınarak verildiği (kapitalizmde bu işçi sınıfıdır) ve bu mücadeleler aracılığıyla işçi ve emekçilerce edinilecek tecrübenin, kazanılacak örgütsel gücün ve geliştirilecek teorik birikimin bir süreklilik içerisinde hangi nihai hedefe bağlanmaya çalışıldığıdır.
Srnicek ve Williams örneğin, kapitalizmde; kapsayıcı bir otomasyonun önünde ekonomik engellerin bulunduğunu, kârın birinci hedef olduğu, o nedenle " insan emek gücünün, [makinelere yapılacak] sermaye yatırımlarına kıyasla daha ucuz olduğu sürece tercih edileceğini” kabul ediyorlar. Burada çıkarttıkları sonuç ise: " Otomasyon programının görevlerinden birisi de bunu [yani kapitalizmin kârı esas almasını!] aşmak: İnsan emeğinin yerine ikameleri özendirmek için; asgari ücreti artırmak, çalışanlar için destek ve devlet sübvansiyonları gibi basit tedbirler düşünebilir.”[14] Gerek kapitalist devletin gerekse sermayenin, neticede işin esası olan artı-değer üretimi ve kâra zarar verecek bu tür " basit tedbirleri” almakta pek nazlanacağını iddia edebiliriz. Fakat diyelim ki, sınıf mücadelesinde hiç de olasılık dışı olmayan bir durum oluşmuş olsun: Kitleler mücadeleleriyle öylesine toplumsal bir baskı oluşturmuş olsun ki, kapitalist devlet ve sermaye bu adımları atmak zorunda kalsın. Bu durumda hiç şüphesiz sermayenin kâr dürtüsü üzerinde büyük bir toplumsal baskı sağlanmış olacaktır. Ancak, kâr dürtüsü üzerindeki bu baskı kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmış olmayacaktır. Ve üretim ilişkilerinde temelli bir değişim olmadığı sürece (dolayısıyla burjuvazinin egemenliğine son verilmediğinde) sermaye ve devletinin, bu toplumsal baskıyı tasfiye etmek için elindeki tüm güç ve kaynakları seferber edeceği sürpriz bir refleks olmayacaktır. Üretim ilişkilerinden kaynaklanan çelişkilere karşı sürdürülen sosyal ve politik mücadeleler bu ilişkilerin kendisini hedeflemiyorlarsa, mücadelenin ufku bu mücadeleleri gündeme getiren sorunun sonuçlarıyla boğuşmaya hapsediliyor demektir. Dolayısıyla sorunun kendisinin başka biçim ve araçlarla yeniden üretmesine meydan veriliyor demektir.
Kapitalizmde bir sonraki toplumun (sosyalizmin) oluşan maddi ön koşullarına (özelde teknoloji, genelde gelişen üretici güçler) yaslanan bir mücadele çizgisinin burjuvazinin egemenliğini ve iktidarını alaşağı etmeyi hedeflememesinin anlamı şu açıdan da değerlendirilebilir: Başta tekelci burjuvazi ve işçi sınıfı olmak üzere çeşitli sınıflardan oluşan kapitalizm, (biyolojik) canlı bir organizmaymış gibi ele alınamaz. Böyle bir organizmayı teşkil etmediği için, kapitalizm kendi iç hastalıklarının ilerlemesi (iç çelişkilerinin keskinleşmesiyle) veya onların büyüyerek hayati tehlike oluşturması sonucu ölmez, yani kendiliğinden ortadan kalkmaz.
Maddi ön koşulların oluşması sorunsalında atlanmaması gereken husus, oluşan ön koşulların, adı üstünde, maddi olmasıdır, yani belirli bir üretim tarzının içinde bir sonraki toplumun üzerinde yükseleceği maddi ilişkilerin ekonomik ve sosyal ögelerinin oluşmasıdır. Bu sorunsalda ama altı çizilmesi gereken iki boyut var: a) bir sonraki toplumun ön koşularının hali hazırdaki üretim tarzının işleyişinin olmazsa olmazları olarak olgunlaşması. Yani buradaki olgunlaşma, verili üretim tarzının egemen sınıfının özel olarak amaçladığı ya da kasten yol verdiği bir süreç değil. Zaten bu nedenle bu ön koşullar maddi olarak tanımlanmaktadır. b) olgunlaşmakta olan ve bir sonraki üretim tarzının maddi ön koşullarını teşkil eden ögelerin yeni bir toplumun dayanakları olarak işlevsellik kazanmasının ise, öznel bir çaba ve girişimi ve niteliksel bir politik eylemi gerekli kılmasıdır. Evet, bu eylemin gerekli olması, vuku bulmasının da kaçınılmaz olduğu anlamına gelmemektedir. Bu anlamıyla bu eylem bir opsiyondur, ancak, kendini öyle ya da böyle dayatacak bir opsiyondur. Başka bir ifadeyle, maddi ön koşulların ve sınıf mücadeleleri sürecinin, eninde sonunda kendi öznelerinin (yani sınıfsal çıkarları bu ön koşulların olgunlaştırdıklarını politik bakımdan nihai sonucuna götürülmesinde yatan sınıfın/sınıflarının) politik eylemini zorunlu hale getireceğine dayanan bir opsiyondur. Bu politik eylem mecburen kapitalist üretim ilişkilerin kendisinin ortadan kaldırılması mahiyetinde olacaktır, zira gerek sonraki toplumun kapitalizmde olgunlaşan maddi ön koşullarının yapısal özellikleri, gerekse hâkim sınıfın kaçınılmaz direnişi bu politik eylemin niteliğini, yani devrimi, koşullamaktadırlar.
‘Devrim Olarak Müşterekleştirme’
Post-kapitalist tezler arasında yukarda bahsi geçen refleksi bir nevi önceleyen, hatta bunu, iktidar sorununu atlayarak " dayanışmacı bir topluma” geçişin momenti olarak gören ve esasında anarşizmden esinlenen görüşler de bulunmaktadır. Örneğin John Holloway " iktidarı almadan dünyayı nasıl değiştirebiliriz?” sorusunu kitabında şöyle yanıtlar: " Kitabın başında olduğu gibi sonunda da bilmiyoruz bunun yanıtını… Bilmemek devrimci sürecin bir parçasıdır.”[15] Ve en sonunda Zapatistalar’ın ünlü söylemini tekrarlar: " Sorarak ilerliyoruz.”
Kapitalizmin ötesi bir topluma müşterekçi bir geçişin teorisini geliştirmeye çalışanlardan ve müşterekler (commons) hareketinin tanınan temsilcilerinden İndigo Drau ve Jonna Klick’in 2024’te yayınlanan " Herkes için her şey: Devrim olarak müşterekleştirme” adlı kitabı bu kavrayış bağlamında örnek olarak ele alınabilir. Yazarlarına göre bu geçiş, iktidarı alarak ya da seçim ve reformlarla olmayacaktır. Aksine, onlar açısından geçiş; uzun vadeli ve çelişkili bir dönüşüm sürecidir. Dolayısıyla ayrı bir geçiş toplumuna da gereksinim yoktur. Dönüşümün temeli müştereklerdir (dayanışmacı tarımdan mahalle dayanışma ağlarına kadar geniş kolektif yaşam biçimleri). Öte yandan ihtiyaç temelli bir toplumun gelişmesi bakımından toplumsal hareketler önemlidir, ancak yeterli değildirler. Kalıcı bir alternatifin oluşumu aynı zamanda gündelik mücadelelerde, işyerlerinde, mahallelerde, evde, bakım işlerinde vb. dayanışma ağlarının kurulmasını gerektirmektedir. Kısacası, yazarların vardığı sonuca göre; " müşterekler, sosyal hareketler ve taban örgütleri üçlüsünün birlikte etkinliğiyle ancak dayanışmacı bir topluma doğru toplumsal bir dönüşüm başarılabilir.”[16]
Tonları farklı olsa da, Türkiye’de Abdullah Öcalan’ın tezlerinden de[17] tanıdık olduğumuz bu gibi yaklaşımlarda konumuz bağlamında üzerinde durulması gereken iki husus var. Birincisi bu görüşlerin; Marksistlerin devrimi esas aldıkları için kapitalizmin sınırları içinde elde edilebilecek kazanımları yadsıdıkları iddiasıyla veya bu iddiaya binaen ileri sürülmesidir. İkincisi, Marksistlerin; devrimi esas almak suretiyle bu kazanımların değerini göreceleştirdikleri, mücadelelerin somutluluğunun gerektirdiği politik esneklikten yoksun oldukları ve karmaşık sorunları düzleştirircesine meseleye hep mutlak çözüm noktasından (devrim/iktidar) yaklaştıkları iddiasını taşımasıdır.
Oysa hem genel olarak hem de özellikle günümüzde karşı-devrimin toplumsal yaşamın gözeneklerine kadar başarıyla saçtığı gericilik ve bireycilik zehri ve yaygınlaştırdığı örgütsüzlük (yani genel mecalsizlik) karşısında Marksistler; alt sınıfların şu ya da bu talep için mücadelelerinde başarılar kaydetmeleri, kooperatifçilikten mahalle dayanışma ağlarına kadar kolektif hareket etme biçimlerini geliştirmeleri ve bu süreçte hareketlerinin yeniden özgüven kazanmalarına neden karşı çıksın ki? Ya da tersinden, alt sınıfların kapitalizmin sınırları içerisinde bu tür kazanımları elde etmeleri, neden Marksistlerin kapitalizmi aşmanın devrimi, yani burjuvazinin sınıf egemenliğine son vermeyi gerektirdiği postulatıyla çelişsin?
Marksistler açısından devrim, evrimin yadsıması olmadığı gibi, onsuz ortaya çıkacak, birdenbire gündeme gelecek bir hadise de değildir. İşçi sınıfı (ve müttefikleri) kapitalizmde çeşitli mücadele biçimleri ve süreçlerinden geçmeden, bu mücadelelerde olgunlaşıp güçlenmeden, farklı alan ve sınıflara dair tecrübesini artırmadan ve dolayısıyla örgütsel kapasitesini ve politik deneyimini ve teorik ufkunu genişletmeden, tekelci burjuvazinin egemenliğine son verecek bir kudrete nasıl kavuşacaktır? Devrim mefhumu bu karmaşık ve çelişkili süreçleri yadsımamaktadır ve yadsımadığı için de bu tür görüşlerin iktidar sorununun yerine ileri sürülmeleri tamamen yanlış bir ön varsayıma dayanmaktadır.
Marksistler; iktidar sorununu ve dolayısıyla devrimi, bu karmaşık süreçlerde verilecek mücadelelerin yerine, onlara sırt dönerek ya da dudak bükerek gündeme getirmemektedirler. Aksine, devrim ve iktidar sorunu; kapitalizmin sınıfsal gerçeklikleri gereği bu mücadelelerin iç bağlamını mecburen teşkil ettiği için ve bir üretim tarzının yasalarının ekonomik ve politik yaşamı belirlemesine ancak o üretim tarzında hâkim olan üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla son verilebileceği için gündeme gelmektedir. Bu anlamıyla devrim, Marksistlerin bir projesi değil, yüz yüze olunan kapitalist sistemin temel çelişkisinin doğasının zorunlu kıldığı adımların atılabilmesinin yegâne yoludur. Müşterekler (commons) adaları mümkündür ve oluşturulabilirler, onlar ama iktidar sorununu göz ardı ettiği müddetçe, yani etrafını çevreleyen koca denizi (kapitalist sistemin ve sermaye ilişkisinin kendini sürekli yeniden üretmesini) umursamadıkça, ömürleri kısa olacak ya da varlıklarının genel etkisi egemen sınıfı yolundan saptıramayacaktır.
Dolayısıyla burada tartışma konusu ettiğimiz, somut ve yakıcı talepler için mücadelenin kendisi değildir. Eleştirinin konusu, bu mücadeleleri yürütürken savunulan perspektiftir. Yani talepleri şu ya da bu olan bu mücadelelerin; burjuvazinin iktidarını ve sermaye ilişkisini tasfiye etmeyi hedefleyen programatik bir çizgi ve ona uygun bir örgütlenmeyle yürütülmemesi, dolayısıyla sınıf gerçeğini yok sayarak, ya da Srnicek ve Williams’ın dediği gibi " sınıf mücadelesini mutlaklaştırmadan” sürdürülmesidir.
Ne var ki kapitalizmde sınıflar ve mücadeleleri mutlaktır. Mutlak olanın mutlak ele alınmaması istemi, yani göreceleştirilmesi, eninde sonunda esasta iki büyük sınıfın, yani işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişkinin uzlaştırılabilir olduğuna varmaktadır. Bu mümkün olarak değerlendiriliyorsa, devrim ve iktidar da elbette bir zorunluluk olmaktan çıkmaktadır.
***
Gördük ki, post-kapitalist tezlerin genel olarak 20. yüzyılının devrimci işçi hareketi ve sosyalist devrimlerinden çıkarttıkları tarihsel sonuç, kapitalizmin devrimle aşılamayacağıdır. Post-kapitalist teorisyenler devrimden sakınmayı tarihsel tecrübe olarak içselleştirmişler, ancak tarihte doğrudan burjuvazinin iktidarını hedef almayan pek çok güçlü kitle hareketlerinin, isyan ve ayaklanmalarının başarısızlıkla sonuçlandığı gerçeğini atlamaktalar ve sakındıkları devrim fikrinin gerisinde bu tecrübenin de içerilmiş bulunduğunu unutmayı yeğlemektedirler.
Bu bir yana; kâr dürtüsü ya da sermayenin birikimi gibi kapitalist sistemin özünü oluşturan yasa ve eğilimlerin toplumsal yaşamı belirlemesinden kurtuluş, asgari ücreti artırmakla, kapitalist devletten çalışanlar için destek ve sübvansiyonlar koparmakla olacak iş değildir. Bu talepler için mücadeleler zorunlu ve meşrudur elbette, fakat toplumsal kurtuluş mücadelesinin ufku değil, kaçınılmaz uğrakları olarak anlamlıdırlar, ki bu anlamı kazanmaları da devrimci bir politika ile şekillendirilmelerine bağlıdır. Ancak böyle kavrandığında, politik mücadele teoriyle bir gerilime girmez, aksine ondan bir kılavuz olarak esinlenir. Ve ancak bu yolla teori; politikalar geliştirme ve güncel mücadeleleri örgütleme bakımından hükümsüz, ilgili küçük bir kesimin ya da entelektüel bir grubun günlük politik mücadeleler açısından ciddi bir bağlayıcılığı olmayan soyut ilke ve çıkarımları tekrarlayıp durduğu bir uğraş derekesine indirgenmiş olmaz.
Öte yandan vurgulanmalıdır ki, " commons”cuların yukarda yeni bir şeymiş gibi sözünü ettiği " müşterekler, sosyal hareketler ve taban örgütleri üçlüsü” veya başka bir ifadeyle yerelleşme, mahalle ağları, kooperatifçilik, komüncülük vb., 19. ve 20. yüzyılın devrimci işçi hareketinin yabancısı olmadığı şeylerdi. Bunların o dönemde ne derece yaygın olduğunu görmek için Alman sosyal demokrasinin devrimci döneminin pratiğini anımsamak yeterlidir. 1890-1914 yılları arasında SPD’nin geniş parti ve sendikal örgütlenmelerinin yanı sıra, günlük yaşamın çeşitli alanlarını kapsayan faaliyetleri ve yapılanmaları mevcuttu. Bunlar; spor kulüplerinden cenaze sandıklarına, doğa derneklerinden ucuz gıda ve temel ihtiyaç için tüketim kooperatiflerine, inşaat kooperatiflerinden karşılıklı yardımlaşma için tasarruf sandıklarına, mahallelerdeki işçi kahvehanelerinden hastalık yardım sandıklarına, boş zaman etkinlikleri için bando ve müzik kulüplerinden bisiklet kulüplerine kadar son derece gelişkin ve çok yönlü sosyal, kültürel, sportif faaliyetleri ve ortak yaşam alanlarını kapsamaktaydılar. Ülkenin önemli sanayi kentlerindeki belediyeler, yaygın yerel basın ağları, parti okul ve kitapçıları, kadın ve gençliğe dönük zengin sosyal-kültürel örgütlenme ve faaliyetler de bir tarafa. Çalışma alanlarındaki bu zenginliğin bugün için de bir esin kaynağı olduğunu belirtmek bile gereksizdir.
Bunların yaygın ve etkili olmasının temel nedeni, " mutlaklaştırılmaması gerektiği” söylenen sınıf mücadeleleri ve işçi sınıfının devrimci hareketinin bu mücadelelerinin motor gücü olmasıydı. Post-kapitalist tezlerde nedensellik ilişkisi bu bakımdan ters kurulmaktadır. Kuşkusuz bugünün koşulları farklıdır ve asimetri döneminde işçi ve emekçi kitlelerin hareketi, gelişimi bakımından öncesiyle şu ya da bu açıdan farklılaşan mecralardan yol alarak ilerleyebilir. Ve verili koşullarda bu, sadece işçi hareketinin gücünün önce büyümesine bağlı değil, aynı zamanda bu gücün birikimi için yapılan çalışmaların bugünden kazanacağı zenginliğe ve yaratıcılığına göre de değişkenlik gösterebilir. Ancak her halükârda, çeşitli ademi merkezi kolektif hareket etme biçimleri, güçlü bir işçi hareketinin sınıf mücadelelerinde motor gücü olmasının karşısına konulamaz ya da onun alternatifi olarak gösterilemez.
Post-kapitalist tezlerin esasını devrimden sakınma oluşturması ve kapitalizmin maddi ilişkilerini onların belirlenimleriyle (kar dürtüsü, pazar, devlet, çelişkileriyle birlikte sınıflar vb.) birlikte atlanmasına dayanan ütopyacılığı, tekelci kapitalizmin keskinleşen çelişkileri itibarıyla aşılması gereken bir sistem olarak giderek daha fazla tartışılır hale gelmesinin içerdiği genel politik potansiyeli bozuşturan bir özelliğe sahiptir. Kuşkusuz bu çarpık durumun oluşmasının, yani kapitalist sistemden hoşnutsuzluğun aydın ve ilerici güçler arasında yaygınlaşmasına karşın ona karşı mücadelenin politik ve teorik ufkunun darlaşmasının nedenleri muhteliftir. Fakat açıktır ki oluşan bu durum, işçi sınıfının bağımsız devrimci hareketinin gelişmesinde genel entelektüel birikimin yapabileceği katkıyı sınırlamakta, hatta bozuşturmaktadır. Bu etkiyi mümkün kılan temel etmenin işçi hareketinin zayıflığı olduğu ortadadır.
Öte yandan biliyoruz ki, asimetri koşulları, başka bir ifadeyle sosyal ve politik çelişkilerin, sosyalizmin maddi ön koşullarını olgunlaştırmış bulunan kapitalizmin kendisinin tartışılmasına neden olacak bir düzeyde keskinleşmesi karşısında, bu çelişkilerin asıl politik muhatabı ve yegâne tarihsel öznesi olan işçi sınıfının genel örgütsel ve politik zayıflığı, devrimci politikalar geliştirme ve onları etkili kılma bakımından yeni zorluklar getirmektedir. Bu zorluklar gün be gün deneyimlenmektedir. Mevcut koşullarda bu zayıflıktan politik olarak başta burjuvazi olmak üzere diğer sınıflar faydalanmaktadır. Bu durum, işçi sınıfının perspektifinden politikalar geliştirmeye çalışanları iki yönlü bir sorunla karşı karşıya getirmekte: Bir taraftan işçi hareketinin verili örgütsel, politik ve ideolojik zayıflığı, tam da belirtilen koşullarda öncesinden çok daha çok yönlü olması gereken politik faaliyeti, temel gerçekleri (emek-sermaye çelişkisi, sendikalaşma, örgütlenme vb.) vurgulamaya odaklayan bir mevziiye çekmektedir. Bu odaklanmanın gerekliliği tartışılamaz elbette. Ancak bu gereklilik, hem politik mücadelenin çeşitlenen alanlarını kapsama hem de o alanlara özgü politikalar geliştirme zorunluluğunu da ortadan kaldırmamaktadır. Diğer taraftan gerek dünyada gerek ülke içindeki realite, kapitalizmin keskinleşen çelişkilerinin bir sonucu olarak (bir avuç egemen sınıfın dışında) geniş kitlelerin büyük hoşnutsuzluğuyla karakterize olmaktadır. Bu genel durum, kapitalizmin temel çelişkisiyle çeşitli emekçi sınıf ve katmanların sorunlarının arasındaki bağlamı açığa çıkarmaya özel önem vermeyi ve bu amaç doğrultusunda bugün öncesinden daha çok dolayımlılık içeren ilişkileri dikkate alan ve onları ustaca değerlendiren politikaları gerekli kılmaktadır.
Kısacası, işçi sınıfının politik yenilgisi ve hareketinin geriliğinden doğan boşluğa projelerini boca eden modern ütopyacılığın teorik eleştirisi işin yalnızca bir, hatta görece kolay kısmıdır. Diğeri, işçi sınıfının hareketiyle politik mücadelelere damgasını vurması ve bunun için de sınıfın devrimci temsilcilerinin, sınıf mücadelelerinin ortaya çıkardığı olanakları bu doğrultuda değerlendiren politikalar geliştirmede ustalaşmalarıdır. Politikada ustalaşma; post-kapitalist teorisyenlerin Marksistlere bazen zımnen bazen de açıktan mal ettikleri gibi, mücadelelerin karmaşıklığı karşısında genel doğrulara dikkat çekme veya değişmeyen kalıpları tekrarlamak (ya da onlar gibi bu temel doğruları göz ardı etmek!) değildir. Aksine, tekil hadise ve sorunlar karşısında alınacak tutumu, olaylar zincirinin en önemli halkasına dayandırmak, bu tutumu değişkenlik gösteren koşullarda zamanında sergilenen bir esneklikle şekillendirmek ve somut durumun somut tahlilini içselleştirmiş bir pratik üzerinden geliştirmektir. Nasıl ki kapitalist üretim tarzının sınırları teorik bir çıkarımdan ibaret olmayıp günlük mücadelelerde kendini hissettiren bir gerçeklik ise, aynı şekilde politikada devrim hedefine bağlanma da, başka şeylerin yanı sıra, sistematik bir çalışmaya yön veren somut politikalar aracılığıyla, çeşitli alanlarda süren günlük mücadeleleri o anki ufku ve sınırlarının ötesine taşıma yeteneğini kazanmaya dayanmaktadır.
- Yaz 2026 sayımızdaki yapay zeka dosyamızda teknoloji determinizmi üzerinde yeterince duruldu. ↩
- Srnicek, N., Williams, A. (2015), Die Zukunft erfinden: Post-kapitalismus und eine Welt ohne Arbeit, FUEGO, sf. 361. Türkçesi için bkz. Srnicek, N., Williams, A. (2018) Geleceği İcat Etmek: Post-Kapitalizm ve Çalışmanın Olmadığı Bir Dünya, çev. A. A. Sabancı, Delidolu Yayınları, Ankara. ↩
- Srnicek ve Williams, age, sf. 359 ↩
- Srnicek ve Williams, age, sf. 381. Başka yerde de: " Ekonominin tam otomasyonunu burada bir ideal ve talep olarak tartışıyoruz – tamamen yaşama geçirilmesi ise pratikte pek olası görünmüyor." , sf. 375 ↩
- Srnicek ve Williams, age. ↩
- Srnicek ve Williams, age. ↩
- Srnicek ve Williams, age, sf. 531. ↩
- En son şurada: https://teoriveeylem.net/kategori/sayilar/67-sayi-yaz-2025/ ↩
- Hangi sınıfın hangi sınıf(lar) ile " biz" leşebileceğinin imkan ve sınırlarının muğlaklığı ve kapitalist üretim tarzının sınıfsal yapısının ve sınıf çıkarlarındaki ortaklığın göreceliliğinin kapitalizmi ortadan kaldıracak (ya da onu " aşacak" ) yeni bir " biz" in oluşmasını nasıl mümkün kılacağı gibi hususları geçiyoruz burada. " Radikal politikanın ana görevi bir halk inşa etmektir" diyen Ernesto Laclau’dan esinlenildiği görülmektedir. ↩
- Srnicek ve Williams, age, sf. 521 ↩
- Bazı yorumlarda ifade edildiği üzere, kapitalizmi kendi silahıyla vurmak! ↩
- Srnicek ve Williams, age, sf. 152. ↩
- Srnicek ve Williams, age. ↩
- Srnicek ve Williams, age, sf. 377. ↩
- Holloway, J. (2002), Change the World Without Taking Power: The Meaning of Revolution Today, London, Pluto Press, sf. 22. ↩
- https://www.jungewelt.de/loginFailed.php?ref=/artikel/492864.einladende-kooperation.html ↩
- Bu tezlerin eleştirisi için bkz. Öcalan ve Demokratik Modernite Eleştirisi (2026), Yayına hazırlayan Yusuf Karadaş, Kor Yayınları, İstanbul. ↩



