Ali Yaşar

 

Başında Erdoğan’ın bulunduğu Saray Rejimi’nin, egemenliğini açık bir diktatörlükle sürdürmek istemesi ve buna karşı yükselen halk muhalefeti ülkede politik mücadelenin ana gündem maddesini oluşturuyor. Bu politik tablonun ana çizgilerini kalın hatları ile şunlar oluşturuyor: Kırıntı haline gelmiş hak ve özgürlüklerin bütünüyle budanmak istenmesi, seçme ve seçilme hakkının kayyumlar ve tutuklamalarla fiilen gasp edilmesi, devlet güvencesi taşıyan diploma, tapu vb. gibi belgelerin bir anda geçersiz sayılabilmesi, zaten yeterince gerici olan anayasa ve yasaların “reform” adına daha da gericileştirilmeye çalışılması, yargının bütünüyle Saray Rejimi’ne bağlanması, medya üzerinde ağır mali ve siyasi baskı, tutuklamalar ve zorbalıkla el koyma uygulamaları, gazete binalarının kurşunlanması, gazetecilere sabah operasyonları, işçilerin sendikalaşma haklarının ağır bir saldırı altında olması, grevlerin yasaklanması, ekonomik mücadelenin bile büyük sermayenin temsilcilerinden yerel yöneticilere, din adamlarından kolluk güçlerine kadar uzanan bir cephe ile engellenmeye çalışılması, baskı ve terörle halkın mücadelesi bastırılmaya çalışılırken, ülkenin altının ve üstünün emperyalist tekellere ve onların yerli işbirlikçilerin talanına ve soygununa sonuna kadar açılması.  Dış politika da ise ABD ve Trump’ın dümen suyuna girilmesi, bölgede emperyalizm adına görevler üstlenilmesi ve yenilerini üstlenmeye hazır olunması. Bütün bu gerici gelişmelere kuşkusuz daha pek çok şey eklenebilir. Bu tespitler genel olarak, uzak ve belirsiz bir gelecekte gerçekleşebilecek bir rejim olarak değil, yakın bir tehlike olarak faşizmin inşasına işaret ediyor. Bu durum karşısında, politik mücadelelerde, olasılık ve gelişme tahminleri üzerinden değil, ülkenin içinde bulunduğu durumun gerçek tablosundan hareket etmek, mücadele çizgisinin verili somut gerçeklikler üzerinden çizilmesi gerekir.

Ülkenin gerçeği bu olunca, işçi sınıfının mücadelesinin bu tablonun neresinde yer aldığı ve alacağı temel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü işçi sınıfının hem sınıf olarak hem de grev, genel grev, genel politik grev, genel direniş vb. gibi kendine özgü eylem biçimleriyle politik mücadeleye katılması ile bunlar olmadan gelişen bir politik mücadele arasında büyük farklar vardır. İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar hemen her gün hakları ve talepleri için bulundukları fabrika ve iş yerinde işbirlikçi tekelci sermayeye ve genel olarak burjuvaziye, onun iktidarına karşı ekonomik ve sosyal haklar için, sendikalaşmak için mücadeleye atılıyorlar. Bu mücadelelerin talepleri, kapsamları, zamansallıkları farklı olabiliyor. Ama bütün bu mücadeleler bir bütün olarak ülkede işçi sınıfı ve emekçi yığınların ekonomik ve politik hareketlerinin toplamını oluşturuyor. Yüzeysel bir bakış, bu mücadelelerin birbiri ile hiçbir ilişkilerinin olmadığını, ortak bir amaç gütmediklerini, hep ayrı yollardan yürüdükleri sanısına kolayca kapılabilir.

Oysa bütün bu mücadeleleri harekete geçiren temelde ortak bir zeminin varlığıdır. Bu zemin sermaye düzeni, vahşi kapitalist sömürü, bu sömürüyü güvence altına alan güncel sermaye iktidarları ve onların emekçi sınıfların yaşamlarını doğrudan etkileyen politik ve ekonomik kararları, genel olarak doğru bir tespitle IMF’siz IMF programları olarak nitelenen bu kararları uygulamaya sokan dönemsel programlarıdır. Bütün bu nedenler işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelelerinin üzerinde yükseldiği ortak zemini oluşturur ve onların iradeleri dışındaki nesnel, maddi bir gerçekliktir. Bu zemin aynı zamanda onların ortak bir mücadeleye yönelebilecekleri temele de işaret eder. Bu mücadelelerin birbiri ile bağ kurması, ortaklaşması, hedefe birlikte vurması, sınıfın bağımsız politik bir hareketine dönüşmesi ise artık bütünüyle örgütlenme ve bilinç sorunudur. Soruna böyle bakıldığında sorun aydınlanır; işçi ve emekçi yığınların mücadelesinin bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlandığı, emekçi halk hareketinin bütününü oluşturduğu, bağımsız olarak örgütlenebilirlerse ülkenin kaderini tayin etme gücüne ulaşabileceği görülebilir.

Fabrika ve işyerlerinde tek tek mücadeleye atılan işçi ve emekçilerin mücadele ettikleri zemin ortak, bu mücadelede hedefe koydukları sermaye ve onun iktidarı da ortak düşmandır. Ama bu mücadeleler ekonomik mücadele sınırlarında kalarak kalıcı bir zafere dönüşemeyeceği gibi, kendiliğinden bu mücadelelerin birleşmesine ve ortaklaşıp dayanışmasına da götüremez. Burada sendikaların bu işi başarabilecekleri ileri sürülebilir. Ancak mevcut sendikaların, sendika bürokratlarının ve ağalarının kontrolünde olduğu gerçeği bir yana bırakılsa bile, sendikalar, politik sorunlara ilgi gösterdikleri durumlarda dahi -ki bu olumlu bir gelişmedir, sendikalar politik mücadeleye dahil olmalıdır- asıl olarak ekonomik mücadelenin örgütleridir ve işçi sınıfı ve emekçi yığınlar ekonomik ve sosyal kazanımlarını politik zaferlerle güvenceye almadan kalıcı başarılar elde edemezler. Güvence işçi sınıfının bağımsız politik hareketinde, örgütlenmesinde ve mücadelesindedir. İşçi sınıfı bu mücadeleyi parti olarak örgütlenerek tutarlı, kararlı ve istikrarlı hale getirebilir, nihai olarak sermayeyi devirme, kendi iktidarını kurma amacını gerçekleştirebilir.

Her devrimin temel sorununun iktidar sorunu olduğu gerçeği çok iyi bilinir. Ama iktidar bir hamlede alınabilecek, uzun politik mücadeleler olmadan ulaşılabilecek bir hedef değildir. İşçi sınıfı; sermaye iktidarını devirmek için politik mücadeleye atılmak, onun önüne çıkardığı somut sorunlarla baş edebilecek, karmaşıkmış gibi görünen süreçlerde, girdiği her mücadeleyi örgütünü, bilincini, tecrübesini geliştirerek sermayeyi devirme ve iktidarını kurma nihai hedefine bir adım daha yaklaşmasını sağlayacak bir perspektife sahip olmak, her mücadeleyi bu iç bağla birbirine bağlamak zorundadır.

İşte burada politik mücadelenin içinde gerçekleştiği somut koşullar sorunu ortaya çıkmaktadır. Her ülke farklı politik koşullar içerisindedir. Bazı ülkelerde politik hak ve özgürlükler, örgütlenme, sendika seçme özgürlüğü, söz ve basın özgürlüğü emekçi sınıfların uzun süren mücadeleleri sonucu kazanılmıştır ve işçi sınıfının emekçi yığınlara önderlik ederek onları sermayeyi devirme amacına yöneltme mücadelesi, siyasi demokrasi koşullarında -emperyalizm döneminde oldukça güdükleşmiş de olsa, burjuva demokrasisinin varlığı koşulları- gerçekleşir. Sömürücü egemen sınıfların bu mücadelenin gelişmesinden duydukları korkuyla baskıya, teröre, faşizme başvurmaları, sınıfın ve emekçi yığınların da daha sert ve zorlu mücadele koşullarına hazırlanmasını zorunlu kılar. Karşı-devrim ve devrim birbirlerini güçlendirerek nihai kapışmaya doğru giderler.

Tam da burada sorulması ve yanıtlanması gereken soru şudur: Ülkemizde temel politik sorun nedir ve işçi sınıfının bu sorun karşısında tutumu ne olmalıdır? Bu soruya önce genel bir yanıt vermek gerekir. Ülkemiz emperyalizme bağımlı, siyasi demokrasi sorununu köklü olarak çözememiş, egemen sınıfların geçmişte ordu eliyle açık askeri faşist diktatörlük kurduğu bir dönemden geçmiştir. Ülke şimdi de güncel olarak yaşandığı gibi AKP iktidarı eliyle yeniden açıkça bir faşist diktatörlüğün kurulmaya çalışıldığı politik koşulları yaşamaktadır. Bu politik gerçek işçi sınıfının görmezden gelebileceği, sırtını dönebileceği, üzerinden atlayıp geçebileceği bir gerçek değildir. Nedeni ise çok açıktır: İşçi sınıfı başta sendikalaşma, sendika seçme özgürlüğü ve söz, basın, örgütlenme, demokratik gösteri ve toplanma vb. gibi diğer temel hak ve özgürlüklerin elde edildiği ve kullanılabildiği koşullarda kendi mücadelesini daha rahat sürdürebilir, sermayeyi devirme mücadelesinde daha elverişli mücadele araçlarına sahip olabilir. Buradan doğal olarak ekonomik mücadele ile politik mücadelenin iç içe geçmesinin zorunlu olduğu sonucu çıkmaktadır.

Bugün mücadeleye atılan her işçi attığı daha ilk adımda karşısında sermaye ve onun iktidarının zorbalığı ile karşılaşacağını bilir ve bunun tecrübesini zaten güncel mücadelesinde edinmektedir. Bu tecrübe özünde işçi kitlelerinin büyük bölümü henüz bilincine varmasa işçinin karşısında da “patron” olarak vücut bulan kapitalizme, emperyalizmin işbirlikçisi tekellere karşı bir mücadeledir. Erdoğan iktidarının “grevleri yasaklamakla, büyük sermaye için grevleri sorun olmaktan çıkarmakla” övünen bir iktidar olduğunu sınıf bilinçli, uyanış içine giren her işçi zaten çok iyi bilmekte, uyanış içine giren her işçi de öğrenmektedir. Örneğin 15-16 Temmuz darbe girişiminden sonra Erdoğan’ın söylediği şu sözler: “Olağanüstü hali biz iş dünyamız daha iyi çalışsın diye yapıyoruz.  Soruyorum, iş dünyanızda herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi böyle bir şey var mı? Tam aksine. Şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifadeyle anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki hayır, burada greve müsaade etmiyoruz, çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız.” Kuşkusuz Erdoğan iktidarı döneminde grev yasakçılığı OHAL’le sınırlı kalmadı ve 22 grev yasaklandı.

İşçi sınıfının işbirlikçi büyük sermayenin mevcut iktidarına karşı politik bir mücadeleye girmediği koşullarda, kendini de doğrudan ilgilendiren demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması imkânsız değilse de, bu kazanım hem çok güdük ve istikrarsız olacaktır hem de işçi sınıfı bu mücadeleye girmeden, sermayeyi devirme mücadelesinde de gerekli birikime ve tecrübeye sahip olamayacaktır. İşçi sınıfının iktidar için mücadele eden bir sınıf düzeyine yükselmesinin temel koşulu, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesine tüm gücüyle katılması, işbirlikçi egemen sınıfların faşist iktidar kurmak için attıkları adımları engelleyebilmek için toplumun diğer emekçi kesimlerinin ve mevcut durumdan zarar gören sınıf ve tabakalarının önderliğini üstlenmeyi başarabilmesi gerekir. Bu mücadele doğası gereği politik bir mücadeledir ve her politik mücadelenin temel amacı iktidar için yürütülecek mücadeledir. İşçi sınıfı bu okuldan geçmeden sermayeyi devirmeyi, kendini sermayeye bağlayan zincirleri kırmayı başaramayacaktır. Demokratik hak ve özgürlükler, demokrasinin halkçı bir karakter kazanması, halkın egemenliğinde bir demokrasinin kurulması, işçi sınıfının nihai olarak sınıfsız bir toplum kurma mücadelesinin ayrılmaz bir bileşenidir. Bu mücadeleden kendini soyutlayan bir sınıf iktidar olmayı aklından bile geçiremez.

Açıkçası sorunu şöyle de koymak olanaklıdır. İşçi sınıfı bugün politik baskıya, zorbalığa, keyfi yönetime, demokrasi yoksunluğuna, emperyalist büyük devletlerin işbirlikçi tekeller ve onun iktidarı aracılığı ile gerçekleştirdiği dayatmalara, ezilen Kürt işçi ve emekçilerine ve genel olarak Kürt halkına uygulanan terör ve zorbalığa, kadınlar üzerindeki ayrımcılığa, şiddete ve baskıya, çocuk işçiliğine vb., bütün bunların kendisinde cisimleştiği Saray Rejimi’ne ve onun destekçisi sermaye kesimlerine karşı mücadele etmeden, ulusların tam hak eşitliğini ve ayrılma hakkının temelini oluşturduğu ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmayı öğrenmeden ve bunun için mücadele etmeden, kısacası siyasi demokrasi mücadelesine girip tecrübe edinmeden sosyalizm mücadelesinde tecrübe edinebilir mi? Edinemeyeceğini tarihsel deneyimler çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır

Üstelik işçi sınıfı, demokrasi mücadelesini tutarlılıkla ve sonuna kadar kararlılıkla savunan bir sınıf olarak sermayeye karşı -ekonomik- mücadelesinde genel olarak yalnızken, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinde yanına pek çok müttefik kazanabilecek durumdadır. Toplumun geniş kesimleri, uygulanan baskılara karşı demokrasi istemekte, hak ve özgürlükler talep etmekte, ezilen ulus eşit haklar talebini öne sürmektedir. İşçi sınıfı bağımsız politik hareketini inşa etmeyi başarabilirse; sürekli yaygınlaştırılmak istenen Türk şovenizmine, baskı ve terör yasalarına, toplumsal, sosyal hayatın sürekli gericileştirilmesine karşı, toplumun ezici çoğunluğunu çevresinde birleştirme ve ortak düşmana karşı mücadeleye sevk etme yeteneğini gösterebilecektir. Diğer sınıflar, bu mücadeleyi tutarlılıkla ve sonuna kadar götürmeye -sınıf konumları, sosyal ilişkileri vb. nedeniyle- yetenekli değilken, işçi sınıfı, üretim ilişkilerinde tuttuğu yer nedeniyle -yeni bir toplumu kuracak güç olarak- her türlü gericiliğin amansız düşmanı ve bu mücadeleyi tutarlılıkla sonuna kadar -sömürünün ortadan kaldırılmasına kadar- götürebilecek tek sınıftır.

İşçi sınıfı politik eğitimini ancak ülkede günlük olarak devam eden politik ve ekonomik mücadelelerine devrimci partisi aracılığıyla bağımsız sınıf tutumuyla katılarak elde edebilir, iktidar için mücadele eden bir sınıfa dönüşebilir. İşçi sınıfı bu politika okulundan geçmeden bilincini, örgütlenmesini, tecrübesini geliştiremez, sermaye ile politik alanda hesaplaşmayı başaramaz, ekonomik kurtuluşunu da sağlayamaz. İşçi sınıfının iktidar mücadelesinde politik mücadele ekonomik, sosyal haklar vb mücadelelerin üzerinde yükselen temel bir alandır ve sınıfı ve onun öncüsünü nihai mücadeleye hazırlar. İşçi sınıfı geçmişte, henüz oluşum aşamasındayken , özellikle Avrupa’da politik mücadeleye burjuvazinin yedeğinde feodal sisteme ve gericiliğe karşı mücadele içinde girdi ve ilk tecrübesini oradan edindi. Eğer o ülkelerde burjuva demokrasisinden söz ediliyorsa, bu kazanım; burjuvazinin demokrasi isteminin ürünü olarak değil, işçi ve emekçi halkın hak ve özgürlükleri savunma kararlılığının ürünü olarak ortaya çıktı. Burjuvazi ise bu mücadelelerde işçi sınıfının ve emekçi halkın gücünü görerek korkuya kapıldı, gericilikle uzlaşma yoluna erken bir tarihte girdi. Ama işçi sınıfı ilk politik tecrübesini öğrenmiş, bağımsız politik çizgisini oluşturmaya yönelmiş, iktidar için mücadele eden bir sınıf amacına yönelmeyi başarmıştı.

Bütün tecrübelerden sonra işçi sınıfının demokrasi, demokratik hak ve özgürlükler konusundaki genel tutumu Lenin tarafından şöyle özetlendi:

SosyalDemokratların (RSİDP Rus sosyal demokrat işçi partisi. Ekim Devrimi’nin hemen öncesine kadar partinin adı böyledir, 1. Dünya savaşı ve sonrasının kötü ünlü sosyal demokrat partileri ile karıştırılmamalıdır) yani  pratik faaliyetlerinin amacı, iyi bilindiği gibi, proletaryanın sınıf mücadelesine önderlik etmek ve bu mücadeleyi kendisini gösterdiği her iki biçim içerisinde örgütlemektir: sosyalist (sınıf sistemini yıkmayı ve sosyalist toplumu örgütlemeyi hedefleyen, kapitalist sınıfa karşı mücadele) ve demokratik (Rusya’da siyasal özgürlüğü kazanmayı ve Rusya’nın siyasal ve toplumsal sistemini demokratikleştirmeyi hedefleyen, mutlakiyetçiliğe karşı mücadele).[1]

Burada da vurgulandığı gibi sınıf mücadelesi ve sosyalizm söz konusu olduğunda, toplumsal gelişmenin öne çıkardığı sorunları çözmek için sınıfın devrimci partisi demokratik ve sosyalist görevleri belirlemekte ve bu iki görevi sıkıca birbirine bağlamaktadır. Temelinde sınıflı toplumu ortadan kaldırma hedefinin olduğu bu sosyalist görevler yerine getirilmeden işçi sınıfının politik mücadelesi doğru bir temele oturamayacak, yolunu bulmada sorunlar yaşanacaktır.

İşçi sınıfı, demokratik ve sosyalist görevler olarak adlandırılan bu görevleri ancak başarıyla yerine getirerek, onlar arasındaki diyalektik bağı doğru kurarak iktidar için mücadele eden bir sınıf konumuna yükselebilir. Ancak bu görevler, iç içe ve aynı anda birlikte yürütülecek olmalarına rağmen nitelik itibarıyla birbirinden farklı görevlerdir.

 

Sosyalizm Mücadelesi ve İşçi Sınıfı

İşçi sınıfının devrimci partisinin sömürüyü ve sınıfları ortadan kaldırmayı hedefleyen sosyalist görevlerinin kapsamı ve bunun temel konularını şöyle özetlemek olanaklıdır. Parti, bilimsel sosyalizmin öğretilerinin propaganda yoluyla işçi sınıfı ve emekçi kitleler arasında yayılmasını sağlayarak, sosyal ve ekonomik sistemin temellerini ve gelişmesini, onun emek ve sermaye olarak toplumu bölen temel çelişkisini, toplumdaki çeşitli sınıfların arasındaki ilişkilerin ve mücadelenin politik ve ekonomik niteliğini, devletin sınıfsal niteliğini ve bunun anlamını, bu mücadeleler içerisinde işçi sınıfının tuttuğu özel yeri açıklayarak, işçi sınıfının toplumun gelişen ve dönüştürücü güçleri ile, çöken ve çürüyen güçleri konusunda berrak bir bilinç edinmesini sağlar. Sınıfın partisi, işçi sınıfının bağımsız ve politik en yüksek örgütlenme biçimi olarak işçi sınıfının işçi sınıfının diğer tüm sınıf ve tabakalardan ayrı bir sınıf olarak aynı zamanda enternasyonalist olduğunu, uluslararası işçi sınıfının bir parçası olduğu bilincini işçilerin arasına taşır ve işçi sınıfının sınıfsız toplumu kurma tarihi göreviyle yükümlü olduğunu tüm temelleri ile gösterir

İşçi sınıfının devrimci partisi, bu propagandaların yanı sıra, işçiler arasında, onları partiye ve Marksizm’e kazanmayı hedefleyen yaygın bir ajitasyon örgütleme görevi ile de yükümlüdür. Çünkü işçi sınıfı sermayeye karşı her gün mücadele eden bir sınıftır. Parti, işçi sınıfı içerisinde her gün yürütülmesi gereken istikrarlı bir çalışma gerçekleştirmek, sınıfın kendiliğinden gelişen her mücadelesine katılmak, ücretler, sosyal haklar, uygulanan ekonomik politikalara, kadınlara karşı uygulanan ayrımcılığa ve şiddete, çocuk emeğinin sömürülmesine, eğitimin ve sağlığın parasız hale getirilmesine, çalışma koşulları, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması ve geliştirilmesi, faşizm tehlikesi konusunda sınıfın uyarılması ve harekete geçirilmesi vb. konularda işçi sınıfını sürekli aydınlatmak, onun bilincini ve örgütlenmesini geliştirmek zorundadır. Bu zorunluluk, kolayca anlaşılacağı üzere sadece işçilerin sermayeye ve ücretli kölelik düzenine karşı günlük taleplerini daha açık ve kesin formüle etmelerine yardım etme gereğinden kaynaklanmaz; aynı zamanda, işçi sınıfının bağımsız politik bilince sahip olmasının da temel koşuludur. İşçiler böylece dayanışmayı, birlikte hareket etmeyi, bağımsız bir sınıf olarak tutum almayı, kapitalizme ve sömürüye karşı ortak bir çıkar ve davaya sahip olduklarını öğrenirler. Böylece giriştikleri en basit ekonomik hak alma mücadelesi bile işte bu koşullarda işçi sınıfının bilincinin gelişmesine hizmet eder, giriştiği her mücadeleyi sermayeyi devirme nihai amacına bağlar.

Bütün bu özetlenmeye çalışılan görevlerin büyük bir bölümü, biliyoruz ki sınıfının devrimci partisi tarafından, her geçen gün biraz daha geliştirilerek, çeşitlendirilerek, genişleyen ve yaygınlaşan propaganda araçları -dijital medya ve yayınlar- ile yerine getirilmeye çalışılmaktadır. Toplumun gelişmesini, işçi sınıfının konumunu ve rolünü açıklayan çeşitli propaganda broşürleri, teorik dergiler, bilimsel sosyalizmin klasiklerinin basılması ve yaygınlaştırılması, sosyalist mücadele tarihinin temel metinlerinin ve çeşitli ideolojik akımlarla yürüttüğü polemiklerin yeniden yayınlanması, günlük işçi basınında işçi sınıfı mücadelesi ve davasının sürekli ele alınması ve sorunlarının tartışılması, işçi sınıfının ortak bir dava ve bilince kazanılarak diğer sınıflardan ayrı bir sınıf olduğunun farkına varması, mücadelesinin birleştirilmesi çabası vb., bu faaliyetin içerisine giren çalışmalardır. Ancak vurgulamak gerekir ki, bu görevlerin içeriğinden de kolayca anlaşılacağı gibi, işçi sınıfı içerisinde bilimsel sosyalizmin yaygınlaştırılması görevi, devrimin kaderini etkileyecek önemde bir sorundur ve hiçbir biçimde ihmal edilemez. İşçi sınıfı içerisinde sosyalizm bilincini yaygınlaştırmadan, demokratik görevlerin hakkıyla yerini getirilebileceğini sanmak sadece ağır bir yanılgı olarak kalmaz, aynı zamanda, işçilerin bağımsız bir sınıf ve parti olarak hareket etmelerini de engeller, demokrasi mücadelesine hangi perspektifle katılacağı konusunda berrak bir bilince ulaşmasını bulanık hale getirir.

İşçi sınıfının iktidar için mücadelesinde güncel politik görevlerin ve mücadelenin yerine getirilmesi sınıfın ana gövdesinin hareketlenmesini zorunlu kılmaktadır. Ancak işçi sınıfı içindeki öncelikle sınıf bilinçli işçiler kazanılmadan, yani öncü kazanılmadan işçi sınıfının ana gövdesini harekete geçirmek, sermayeyi devirme, sınıfsız bir toplum kurma mücadelesine kazanılması olanaklı olmayacaktır.

 

Sosyalist ve Demokratik Görevlerin Birlikte Yürütülmesi Zorunludur

Ülkenin içinde bulunduğu ve burada özetlenmeye çalışılan koşullar nedeniyle, bugün verilen mücadelede Saray Rejimine karşı ekonomik, demokratik ve anti-emperyalist politik ajitasyonun öne çıkması elbette doğaldır. İşçilerin sermayeye ve onun iktidarına karşı yürüttükleri mücadelede de bazı ekonomik taleplerin sivrilmesi, ekonomik ajitasyonun zaman zaman öne çıkması da anlaşılabilir bir şeydir. Şu veya bu talebi elde etme ile sınırlı mevzi kavgaların verilmesi aynı biçimde doğal ve zorunludur. Aynı biçimde devrimci işçi partisinin fabrika ve işyerlerinde işçiler arasında yürüttüğü günlük çalışmada, onların ufuklarını genişleten, girdikleri her kavganın niteliğinden ve sonucundan bağımsız olarak, sermayeyi devirme ve yeni bir dünya kurma bilincinin işçiler arasında yaygınlaştırmak için özel bir çalışma yapması da elbette zorunludur. Esasen işçi sınıfının bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmesi ve tarihsel görevini yapabilmesi, bu çalışmaların başarısına bağlıdır. İşçi sınıfı içerisinde bu bilincin yayılması ve güçlenmesi, sınıfın günlük politik mücadeleye doğru bir perpektiften katılmasını sağlar. Yani kendi görevlerinin bilincine sahip bir işçi sınıfı ülkenin demokratikleşmesi konusunda burjuvaca hayaller beslemediği gibi, demokrasi sorununun çözümünü, muhalefette de olsalar, ne sınırlı haklar için mücadele eden burjuva düzen partilerine ne de küçük-burjuva vb hareketlere terk edemez.

Bu yaklaşımdan çıkarılacak temel sonuç şudur ki: işçi sınıfı içerisindeki çalışmanın temelinde sosyalist görevler bulunmaktadır. Bu, güncel politik sorunların ele alınmasını –faşizm, gericilik, dincilik, laiklik, demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması, bağımsızlık ve buradan kaynaklanan güncel sorunlar– zayıflatan değil, aksine sınıfın bu mücadeleye daha güçlü ve ileriden katılmasını garantiye alan bir yaklaşım durumundadır. Böylece, demokrasi, demokratik hak ve özgürlükler, faşizme karşı mücadele, işbirlikçi tekellere ve emperyalizme karşı mücadele ve bağımsızlık sorunları, başta işçi sınıfı olmak üzere, geniş halk kesimlerinin arasına yayılarak gerçek temeline oturur, ancak bu şekilde işçi sınıfı halk hareketinin omurgası ve yönetici gücü olabilir. Bunun başarılması durumunda, işçi sınıfının güncel mücadelesi ve eyleminin demokratik içeriği tutarlı, bununla birlikte kullandığı araçlar ve mücadele biçimleri –grevler, genel grevler, politik gösteriler vb.– proleter nitelikli olacak, mücadelenin nihai olarak sermayeyi devirme amacına doğru bir biçimde bağlanması sağlanacaktır. Açıkçası verilen her mücadele nihai olarak sermayeyi devirme mücadelesinin halkalarını birbirine bağlayan, onu ileriye doğru geliştiren bir mücadele olacaktır.

Sınıf mücadelelerinin tarihsel tecrübesi göstermektedir ki, işçi sınıfının demokratik hareketin öncülüğünü üstlenmesi, onun partisinin, sınıfın her türlü günlük mücadeleye sistematik olarak katılmasını sağlaması ile, bu temelde sistemli ve sabırlı bir çalışma ile sınıfın mücadele tecrübesinden, bunun deneyiminden öğrenmesini ve hareketini politik bir harekete doğru genişletmesini sağlamayı başarması ile olanaklı olacaktır. Kısacası, işçi sınıfı, temel politik sorunların çözümünde, herhangi bir sınıfın küçük burjuvazi vb. peşinden gitmeyi değil, kendi amaçlarını izlemeyi, bağımsız çizgisini korumayı başardığı ölçüde, iktidar için mücadelesini güvenceye alabilir, demokrasi ve bağımsızlık sorununu halkçı-demokratik bir çözüme kavuşturabilir.

İşçi sınıfı hareketinin bu mücadelelere ağırlığını koyamaması, onun omurgasını ve yönetici gücünü oluşturamadığı koşullarda, demokrasi ve özgürlük mücadelesi sınırlı hakları gündem yapan “muhalif” düzen partilerinin inisiyatifinde gelişecek, başarılı olması durumunda bile muhtemelen güdük bir demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerde köklü çözümlerin dışlandığı -örneğin Kürt Sorunu’nun eşitlik içinde çözümü, sendikal özgürlüklerin önündeki tüm sınırlama ve yasakların kaldırılması vb. gibi- bir biçimde sonuçlanacaktır. Mücadelenin böyle gelişmesi durumunda da işçi sınıfı harekete geçirebildiği güçlerle bu mücadeleye katılmak onun içinde tutarlı, dirençli sonuna kadar gidebilecek bir çekim ve mücadele merkezi oluşturabilme perspektifiyle hareket etmek zorundadır. Politik mücadelelerde her ciddi sorun fiziki güçle çözülür ve işçi sınıfının avantajı potansiyel olarak bu güce sahip olmasındadır. Ama bu potansiyele sahip olmak, bunun kendiliğinden bir harekete dönüşeceği anlamına gelmemektedir. İşte sınıf partisinin rolü ve işlevi tam da bu gücü harekete geçirebilecek yeteneği gösterebilmesinde kendini açığa vurur. Ülkedeki güncel politik gelişmelerde sınıfın henüz gücünü bağımsız, politik bir güç olarak ortaya koyamadığı bilinmektedir. Bu durum saray rejimine karşı mücadelenin sarsıcı ve sonuç alıcı bir çizgide gelişememesine yol açmaktadır. Ama nesnel koşullar bu durumu tersine çevirmeye son derece uygundur ve işçi hareketinin var olan zaaflarını -bilinç, örgütlenme, birlikte harekete geçme vb.- aştığı durumlarda ülkenin önüne bambaşka bir tablo serilecektir.

[1] Lenin, V. I. (1993) Seçme Eserler 1. Cilt, Birinci Basım, İnter Yayınları, Ankara, sf. 481.