Nuray Sancar

 

Ocak ayında İstanbul’da14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’nin, Ağustos ayında da kız kardeşlerini tacizden korumaya çalışırken Hakan Çakır’ın bir çocuk çetesi tarafından öldürülmesinin ardından Adalet Bakanı Yılmaz Tunç “çocukların suça sürüklenmesini engellemek ve toplumumuzun huzurunu korumak amacıyla soruşturma, kovuşturma ve infaz aşaması ile ilgili olarak Türk Ceza Kanunumuzda ve bazı kanunlarda yeni düzenleme ihtiyacı doğmuştur” diye konuşmuştu.[1] Kısa bir süre sonra 11. Yargı Paketinde ‘suç işleyen çocuklar’a verilen cezalarda artış ve ceza yaşında indirim öngören kanuni düzenlemeler yer aldı. Bu düzenleme şimdiye dek suç işleyen çocukların, ‘rehabilitasyon’unu veya ‘topluma kazandırılması’nı esas alan uluslararası yasal mutabakatın ihlali anlamına geldiği gibi, çocukları suç işlemeye iten iktisadi ve politik sistemin üstünü örtmeye yarayan bir hamledir de.

AKP’nin zaman içinde değişen ve çeşitlenen ortaklarıyla kurduğu hükümetler döneminde ve devamındaki saray rejiminde kız ve erkek çocukların hedef alındığı ilk yasal düzenleme 11. Yargı paketi değildir. 2012 yılında yürürlüğe koyulan dört artı dört artı dört eğitim sistemini tanıtırken ‘Asım Nesli yetiştireceğiz’ ajitasyonu yapan Erdoğan’ın dini referanslarla süsleyerek kurduğu geçitten; yaygın imam hatipleşme, özel okul furyası, zorunlu eğitim süreç ve süresinin tasfiyesinin yanı sıra ‘küçüğün rızası’ diye anılan ve çocuk istismarına göz yuman yasa geçti.[2] Kız çocuklarını tecavüzcüsüyle evlendirmek suretiyle istismar failine cezadan kaçınma olanağı tanıyan yasal düzenlemeyi başkaları da takip etti. ‘Dört dört dört’ sistemi, zorunlu eğitimle ilgili yerleşik düzeni alt üst ederek erkek çocuklarına erken çıraklık, kız çocuklarına ise erken evlilik yolunu açmakta; her iki cinsin medeni hukukta, çalışma yasalarında ve ceza hukukunda ifadesini bulan kazanılmış haklarını tasfiye etmekteydi. Bunun doğal sonucu çocuk emeğinin ve bedeninin sömürülmesinin gündelik hayatta çeşitli biçimlerde ortaya çıkan görüngülerle katmerlenmesidir. Eleme sisteminin dayatıldığı sınav maratonlarında soruların çalınarak eş-dost-akraba ve müstakbel kadrolara dağıtılması, çocukların imtiyaz bariyerlerini aşmaya zorlanması, eğitimi desteklemekten el çeken iktidarın çocukları tarikat ve cemaat yurtlarına yöneltmesi bunlardan bazılarıdır. Ki bu yurtlar arasında 2016’da Ensar Vakfı’nda kalan erkek çocuklara istismar vakası ve Adana Aladağ’daki Süleymancılar tarikatına ait bir yurt yangınında kapılar üstlerine kilitlendiği için kurtulamayan kız çocuklarının hayatlarını kaybetmesi hatırdadır.

Bugün MESEM’le 500 küsur bin çocuk çocuk eğitim dışında bırakılarak ortaokul sonrasında çıraklık yoluna sokulmuş durumda. Dağıtıldıkları ağır iş kollarında güvencesiz, asgari ücretin altında parayla çalışan çocuklar birçok iş cinayetine kurban gitmiştir ve gitmektedir. Yabancı ve yerli sermaye ortaklığına her türlü olanağın devlet garantisiyle açıldığı serbest bölgelerde açılan ve açılması planlanan okul çıraklık eğitim kurumları sermayenin kalifiye genç emek gücünü niteliklendirmek için planlanmış durumda. Bu yalıtılmış, hızlandırılmış okullar işçi sınıfının sınıf ve mücadele birikiminden haberdar olmayan, çalışmanın değil ama sendikalaşmanın yasaklandığı, işçi sağlığı ve güvenliği konusundan bihaber şekilsiz çocuk emeğinin sosyal çevresinden de yalıtılarak ‘eğitildiği’ kurumlar olarak tasarlandı.

Erdoğan rejiminin 23 yıllık bilançosu çocuklar için bir yıkımdan ibarettir. Ne var ki çocukluğun güncel ‘inşa’sı, Türkiye kapitalizmine hizmet eden, bununla da kalmayarak bizzat kendileri de tekelleşen siyasi iktidarın ve bağlı bürokrasisinin İslami düsturları da referans alarak giriştiği ve imtiyazdan şiddete kadar her türlü yöntemi kullanarak hayata geçirdiği ulusal bir özgünlükten ibaret değildir. Dolayısıyla bir yerel anomaliden söz edilemez.

Kapitalizm her zaman çocuk sömürüsüne eğilimli olmuştur. ‘Sosyal devlet’ Avrupası’nda bu eğilim en düşük düzeyde seyrederken dünyanın geri kalanı bu ‘refah’ politikalarının kapsama alanına girememişti. Genelde kayıt dışı ve fiili bir durum olarak işleyen ve ortaya çıktığı anda, Nike vakasında olduğu gibi, yasa dışı ve savunulamaz olduğu için alelacele bir özür haline getirilen realite, bugün artık burjuva demokrasisinin münazara ve müzakere başlıkları arasına girmiştir.[3] Çocuk emeğinin sömürüsünü ‘çocuğun çalışma hakkı’ diye savunan akademik ve siyasi şahsiyetler, uluslararası belgelerde defalarca yer alan ‘çocuğun eğitim hakkı’nın ve medeni statüsünün altını oyacak biçimde çocuk hakları kavramını yeniden tartışmaya açmaktalar.

Uluslararası sermayenin genişletilmiş yeniden üretim koşullarının -uluslararası tekeller ve emperyalist devletler arasındaki şiddetlenen rekabetin de etkisiyle- eskisi gibi süremediği, bu yüzden de emperyalist devletlerin dünyayı yeniden paylaşmak için yer yer savaş ve işgallerle yeni imkanlar ve hegemonik üstünlük peşinde koştukları günümüz koşullarında emek gücünün yeniden üretim koşulları da işçi ailesinin geçim ve bakım yükü giderek artıyor. Sınıfın kazanılmış haklarının tasfiyesiyle eşgüdümlü süren yıkım sürecinde çocukluk da kavramın içeriğindeki eski statü ve haklar yerinden oynatılarak yeniden tanımlanıyor. Katı olan her şey buharlaşıyor, hiç değişmez sanılan değişiyor.

Çocuk somut ve nesnel bir varlıktır ancak çocukluk; çağın ruhuna uyumlu, hatta onu haklılaştıran soyut düşünceler, imgeler, değerler toplamını ifade eder. Çocukları sınıfsal, cinsiyet etnik aidiyet, gelişme düzeyleri farklı ülkelerdeki yaşama pratiklerinden ayrı ve türdeş bir varoluş olarak ele alan yasalar, ortalama değerler ve imgeler çocukluğun somut olarak nasıl yaşandığıyla ilgilenmezler, ideal bir statüye seslenirler. Masum ve temiz bir yaşam formu olarak tanımlanan çocukluğun evrensel ve bütün zamanlar için geçerli olduğu varsayılan sınırlarını belirlerler.

Çocukluk kavramının içeriği oysa, değişken ve tarihseldir. Çocukluğun kategorik olarak nereye yerleşeceğini belirleyen anlam dünyası, onunla hiç ilgisi yokmuş gibi göründüğü zamanlarda bile o anki mevcut üretim ilişkilerinden, sınıflar arasındaki güç dengelerinden bağımsız olmamıştır. Çocuklarla ilgili hüküm yetişkinlerin ‘maddi hayatlarını sürdürürken girdikleri ilişkilerin’ damgasını her zaman taşımış ve yetişkin faaliyetini şekillendiren üretici güçlerin düzeyi çocukluğun nasıl yaşanacağını esastan belirlemiştir.

Bununla birlikte çocukluğun tarihsel seyri gerektiği gibi incelenmiş bir konu değildir. Bunda çocukların tarihte kendilerine ait iz bırakmadan yürümeleri kadar arşiv kayıtlarının yetersizliği de etkendir. Hayatın bu dönemine ilişkin verilerin toplanması ve sınıflandırılmaya başlanması modern çağın bir faaliyetidir. Engels’in ve Marx’ın (Kapital’deki) çalışmaları çocuğu, gelişmesini biyolojik yaşının belirleyen bir varlık olarak algılayan burjuva idealizminin iki yüzlülüğünü teşhir ederek onu iktisadi ve sosyal kuruluşun merkezi önemdeki konumuna yerleştirmişlerdir.

O halde günümüze dönmeden geçmiş zamanlarda çocukluğun nasıl yaşandığına ve kavrandığına değinmekte yarar var.

 

Çocukluğun Tarihsel Kuruluşu

Engels, sınıflı toplumlar öncesinde, özel mülk oluşumuna ve birikimine yol açmayacak kısıtlı olanaklara sahip, ana soylu gens örgütlenmelerini analiz ettiği Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında bütün çocukların doğdukları gense ait olduğunu ve gensteki bütün çocukların birbirinin kardeşi, erkek üyelerin hepsinin dayısı, kuzeni, yeğeni olduğunu tespit eder. Gens topluluklarında özel mülkiyet ve özel miras hukuku yoktur çünkü bırakılacak miras da yoktur. Gens içinde cinsel ilişkiler yasaklandığından babalık da bir toplumsal kategori olarak oluşmuş değildir. Çocukların bakımı ananın ait olduğu gens toplumuna aittir. Erken olgunlaşmak zorunda kalan çocukların geçimlik malzeme sağlama faaliyetleri de erkenden başlar. İnsan ömrünün kısa, kabile savaşlarının sık olduğu koşullarda erginlik törenlerinden geçen çocuk, yetişkinlerin dünyasına dahil olmak için ehliyet kazanır. Ancak aynı gens ortamında yaşayan çocuklarla yetişkinler arasındaki ayırıcı sınırlar modern çağlardaki gibi keskin ve katı değildir zaten. Çocuklar değişik kuşaklar arasında yaşarken hayata dair bilinmesi gereken her şeyi gözleyerek, deneyimleyerek, işiterek kendiliğinden öğrenir.

Köleci Antik Yunan, çocukların bedensel ve zihinsel eğitimine özel bir önemin verildiği ilk örgütlenmedir. Güçlü ve atletik bir beden için jimnastik, zihnin gelişmesi için sohbet ve söylev yeteneği-retorik, hazlar için estetik Atinalı mükemmeliyetçiliğinde eğitimden beklenen yetkinleşmenin koşulu, müfredatıydı. Çocukluk soyut bir türdeşlik olarak yaşanmaz. Çocuklukla ilgili yasa, söylem ve öğüt ile yapılan soyutlama gerçek hayatta toplumsal ilişkilerin kendileri gibi dışlama ve içermeler içerir. Köleci bir toplumda ise dışlamalar daha keskindir.

Antik Yunan’da bedensel ve zihinsel eğitim varlıklı sınıfların çocukları ve gençleri için bir olanaktır, yoksul yurttaşlar ile köle çocuklar için daima erişilmez kalmıştır. Çocuk ev ekonomisinin bir parçası, erkenden yetişkin sınıfına dahil olan bir toplumsal öğe olarak görülür. Toplumsal düzenin yeniden üretimi için gereken ahlak normlarını, cinsiyetçi ve sınıflı düzenin işleyiş koşullarını, kız ve erkek çocukları bekleyen hayatı, çağının egemen düşüncesini kendi çevresindeki yetişkin performanslarından öğrenmeye devam eder. Antik Yunan’ın yoksul ve ortalama bir yurttaş ailesinde çocuklar üretici bir güçtür ve ait olduğu sınıfın geçim faaliyetinin, güce ve yaşa uygun kısımlarına dahil edilir. Soylu ailelerin erkek çocukları ise yürümeyi öğrendikleri ve söylenenleri anlamaya başladıkları andan itibaren paidagogos (pedagog) denilen öğreticilere teslim edilir, temel metinler ezberletilir; ilerleme kaydedemeyen çocuklar cezalandırılabilir, dövülebilirdi. Bu çocuklar asillere, yurttaşlara mahsus görevlere hazırlanmaktaydılar. Kız çocukları için çocukluk evliliğin başladığı yere kadardı.[4]

Arkeolojik bulgulara göre Mezopotamya uygarlıklarında soylu ailelerin çocukları, “Tablet Evleri” denilen bir tür okulda mutlak bir otoriteye sahip öğretmenler eşliğinde yetiştirilmekteydi. Bu ailelere ait olmayan çocukların seçeneği baba mesleğini ‘çekirdekten’ öğrenmekti. Çocukluk ya toprak işleriyle ya da bir zanaat öğrenerek geçen süreydi. Bu eğitim sürecine eşlik eden dayak, hakaret, azardan oluşan katı disiplin çocukların meslek ve değer edinme süreçlerine eşlik etmekteydi.[5]

Batı’da, Mezopotamya’da ve uzak doğuda dair elde edilen bulgular; zanaat ve tarımdaki gelişme düzeyine, kültürel özgünlüklere, içsel ve dışsal tehditlere ve bunlarla bağıntılı olmak üzere toplam toplumsal yeniden üretimin koşullarına bağlı olarak çocukluğun yaşanış biçimine dair farklılaşmalara işaret etmiş olsa da sınıflı toplumlarda çocukluğa dair soyutlanabilecek başlıca fiil şiddettir. Asillerin ailelerinde çocuklara birer savaşçı-komutan veya devlet yöneticisi niteliği kazanabilmeleri için yapılan siyasal yatırıma eşlik eden şiddet; yoksul ailelerde işgücü disiplininin kazandırılması için el altında hazır bir terbiye aracıydı.

Çocukluğun toplumsal tarihi ile ilgili çalışan ve tezleri bir başlangıç önemine sahip Philippe Aries Ortaçağ’da özel bir çocukluk kavramının ve durumunun olmadığını ileri sürer.[6] Ne var ki onun bu iddiası epey kuşkuludur ve eleştirilmiştir. Eserinin başarısı, Ortaçağ’da çocuklukla ilgili en kapsamlı çalışma olmasında yatar. Aries’inkinden sonra yazılan her şey onun tezleriyle konuşarak ilerlemiştir.

Genel olarak Ortaçağ’da çocukluk bir sınıfa ait davranışları öğrenmek için geçirilen dönemdi.[7] Köylü ailelerinde çocuklar, yürümeye başladıkları andan itibaren senyörün el koyacağı rantı ve aileye kalacak geçimlik miktarı üretmek için çalışmak durumunda kalmışlardı. Ev ile ‘iş’in iç içe geçtiği, kendine özgü toplumsal yeniden üretim pratiklerinin yaşandığı bu çağda aile ekonomisi tüm bireylerin üretime şu veya bu şekilde katılmasını gerektirmekteydi. Emek üretkenliğinin sınırlı, ihtiyaçların çok, bunları karşılayacak nüfusun az, doğa koşullarının sürprizlere açık, teknolojik geriliğin hakim, toplumsal yeniden üretimin rutin tekrarlara bağlı kaldığı feodal üretim tarzı köylü ailelerinde çocuklukla yetişkinlik arasında katı sınırlar koymamaktaydı. Çocuklar güçlerinin yettiği oranda üretimde aktiftiler. Aile ekonomisindeki rollerinden, fiziksel güce duyulan ihtiyaçtan ve bir önceki kuşak elden ayaktan çekildiğinde onlar için bir tür sosyal güvenlik, koruma ve bakım kaynağı olmaları beklendiğinden erkek çocuklar önemliydi. Kızlar ise zaten doğdukları evde geçiciydiler ve nasıl olsa bir başka ailenin işgücü ve bakım emekçisi olacaklardı.

Bakımsızlık, salgın hastalıklar gibi nedenlerle vakay-ı adiyeden sayılan çocuk ölümleri kontrolsüz doğumlarla telafi ediliyordu. Cinsiyet rolleri, toplumsal ilişkilerin kuralları, doğanın döngülerine ait kısmen geçmişten miras kalan birikim, kısmen de deneye yanıla edinilmiş bilgiler kuşaktan kuşağa aktarılarak eğitilen çocuğun erkenden, toplumun idealize ettiği yetişkinliğe geçmesi beklenmekteydi. Bu tarım toplumunda çocuk ve yetişkinler arasında, daha sonra ortaya çıkacak olan ayrı yaşam alanları yoktu. Rabelais’nin Gargantua’da resmettiği gibi; yellenme, dışkılama, işeme, geğirme, cinsel ilişkiler gibi bugün topluluk içinde gerçekleştirilmesi kabul edilemez olan bedensel fonksiyonlar çocuklarla büyüklerin iç içe yaşadığı koşullarda özdenetim ve ayıp duygusunun dışındaydı.[8] Bedensel ve duygusal özdenetimin kurallaşması, jestin görgü kurallarıyla sınırlanması, günlük pratiğin saat zamanına bölünmesi daha sonra, kapitalizmin işi olacaktı.

Ortaçağ’ın günbatımının işaretleri belirdiğinde çocukluğun yaşanış biçimi de ağır ağır değişti. Ticaretin gelişimiyle biriken sermayenin yeniden değerlenme alanlarının çoğalması, kentsel nüfusun artması, manifaktür sanayisinin gelişimi ve yazılı malzemeye ulaşmayı mümkün kılan matbaanın bulunuşu ile birlikte Ortaçağ’ın organik toplumuna ait insan ilişkileri giderek parçalanmaya ve yeniden düzenlenmeye başladı.

Rönesans çocukluğun romantize edilmesinin başlangıcı kabul edilir. Ortaçağ’ın köy topluluklarından, geniş ataerkil ailelerden, kilise çevrelerinden oluşan cemaat örgütlenmesinin bireysel tüccarın tarih sahnesine çıkmasıyla erimeye başlaması kulluk ilişkilerinin de altını oymakta, bireysel girişim ve yeteneklerin feodal soyluluğun ‘mavi kan’ıyla yarıştığı yeni bir dönemin şafağı sökmekteydi. Bu sürecin kültürel karşılıkları da olacak, çocukluk ile ilgili yeni mitler ve söylemler de üretilecekti. Bu söylemleri sistemleştirenler Aydınlanmacılar oldu.

Aydınlanma düşünürleri[9] için çocuk, üzerine ne yazılırsa onun okunabileceği bir boş kağıt (Tabula Rasa) idi. Çocuğun ilk günahın meyvesi olduğunu ve bu günahı ömür boyu ödünlemek zorunda kaldığını iddia eden kilise aristokrasisinin inşa ettiği; soyluların önünde diz çöken sıradan insanın ebedi kulluk rütbesi burjuvazinin aydınları tarafından sökülüp alınmaktaydı. Çocukluk artık burjuva ‘birey’in ileride sahip olacağı özelliklerin üzerine ekileceği ve ne ekersen veya ne yatırım yaparsan onu alabileceğin bir yer ve zamandı.

Böylece toplumsal ilişkiler doğumla gelen asalet ve zenginliğin küçümsendiği, yoksulluğun da bir yetenek ve beceri eksikliği olarak algılandığı zeminde kurulacaktı. Fakat eski köylüler geleneksel hayatlarının maddi koşulları bozulup doğal ortamlarının dışına sürülerek proleterleşmeye zorlanırken, eski aristokrasinin çocukları hevesli ve imkanlı burjuvalara dönüştüler. Eski yoksullarla akrabalık ilişkisi olan yeni yoksullar için, kapitalizmin kan rengindeki eşitlik vaadinin feodal zümreleşmeden daha konforlu olmadığı da açığa çıktı.

Aydınlanmadan itibaren birikmiş fikirleri yerleşip somutlaştıracak siyasal kurumların ortaya çıkması ise Fransız Devrimini, krallığın yıkılmasını bekleyecekti. Devrim ile birlikte ortaya çıkan laiklik, yurttaşlık, demokrasi vb. kavramların çocukluk anlayışında önemli bir dönüşüme yol açtığı açıktır. Çocuklar özel bir biçimde yurttaşlığa hazırlanması gereken varlıklardı ve onlara özen gösterilmeliydi. Bu nedenle parasız ve zorunlu eğitim kavramı Fransız Devrimi’nin önemli çıktılarından biridir. Eğitim müfredatı, yurttaş adaylarının; ulusal birliğin harcını oluşturan bilgi, tören, ritüeller aracılığıyla terbiye edilmesine hizmet ediyor, yeni rejime aidiyet, vatana ve görevlere bağlılık duygusunu harlıyordu. Bu aynı zamanda bütün sınıflardan çocuklar için ortak bir geçmiş ve ortak bir gelecek hedefi aşılayan pedagojik araçlarla onların ortak bir duygudaşlıkta birleşmesinin mümkün ve ideal olduğunu göstermeyi de amaçlıyordu.

Fransız Devrimi’nin liderlerinden Danton bütün çocukların devlete ait olduğunu söylemekteydi. Ne var ki çocukların başına eklenen ‘bütün’, tıpkı toplumun genelinde olduğu gibi dikiş tutmayan sınıflar gerçekliğinin dışında bir realite yaratamazdı. Püriten burjuvazi Ortaçağın öz denetimden yoksun çocuk ve yetişkin hayatlarını ayırmak, bedeni görgü kurallarıyla disipline etmek, ‘ayıp’ duygusunu yerleştirmek için epey uğraşmışlar ve görgüsüz ayak takımından uzak, bireysel ve ailevi yaşamlarını sınırları çizilmiş bir münzeviliğe çekmişlerdi. Fransız devrimi ‘haklar’ manzumesi ve herkese eşitlik vaat ederek burjuva münzeviliğini kamusal alanda eritmeye girişti; ne var ki ‘aç sınıfların laneti’ne maruz kalmamak için bireysel yaşamına duvarlar ören burjuvazinin kendini yalıtması bütün çocuklara bir örnek okul üniforması giydirerek, parasız zorunlu eğitim uygulaması başlatarak sağlanacak bir şey değildi. Yeni sınıf devletinin ordusu, polisi ve bürokrasisi toplumun üstünde, her gün eşitsizliği daha çok göze batıran burjuva eşitlik yasalarının güvenliği için oradaydı.

Burjuvazi kendi kanından olan, mirasını, yetkilerini, iktidarını bırakacağı çocuğun genişlemiş bilgi hazinesiyle donanması ve çetrefilleşen rekabet ortamından üstün başarıyla çıkabilmesi için onun özel eğitimine yatırım yapmanın, gürbüz ve görgü kurallarına küçüklükten aşina çocukları yetiştirmenin önemini epeydir kavramıştı. Bu süreçte okul öncesi çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiğini anlatan bakım ve görgü kurallarının anlatıldığı el kitapları basılıyor, ebeveyn; dadılara, öğretmenlere, çocuk faaliyetlerine para harcıyordu.[10] ThiersEtat’ın (üçüncü zümre) sınıf dürtüleri toplumsal ilişkilerin etrafında kurulduğu son sınıflı toplumun öğelerini gerçek hayatta ayrıştırmaya devam etmekteydi. Ne var ki proletaryanın da görgü kuralları[11] oluşuyor; bedensel jestlerini inşa ediyordu. Eğilerek selam verme, el pençe divan durmak yerine dostluk göstermek için tokalaşmayı ve herkesle göz hizasında konuşmayı; zamanı iş, dinlenme, uyku için düzenli bir biçimde bölmek için mücadele etmeyi öğreniyorlardı.[12]

Kapitalizmin en erken ve hızlı geliştiği İngiltere’de başlayan sanayi devrimi üretici güçlerin alet-edevat, makina gibi teknik bölümünün çeşitlenmesini, sömürgelerden sağlanan hammaddelerin işlenme koşullarını geliştirirken yoğun emek gücüne duyulan ihtiyacı karşılamak için de işçi sınıfı, deyim yerindeyse kırbaçla çalıştırılmıştır. Kanalların, ticaret yollarının yeni fabrikaların kurulduğu, yeni sanayi kentlerinin inşa edildiği böyle bir dönemde ucuz çocuk emeği kaynakları kitlesel olarak sanayiye akıtılmış, çocukluk kapitalist kalkınmanın temellerini kanıyla besleyen insan formu haline getirilmiştir.

 

Kapitalist Birikim ve Çocukluk

Karl Marx İngiltere örneğinden yola çıkarak çıraklık eğitimiyle ilgili şu notları düşer: “Elle yürütülen faaliyetlerin parçalanması işçinin eğitim masraflarını ve dolayısıyla da değerini düşürmekle birlikte zor olan parça işlerin öğrenilmesi için gereken süre yine de uzundur ve gerektiğinden fazla hale geldiğinde bile işçiler tarafından kıskançlıkla korunur. Yedi yıllık çıraklık süresini öngören çıraklık yasalarının İngiltere’de manifaktür döneminin sonuna kadar yürürlükte kaldığını ve ancak büyük sanayi tarafından bir yana itildiğini görürüz.  Zanaatçılık hüneri manifaktürün temeli olarak kaldığı ve manifaktürü yürüten mekanizmanın bütünü işçilerden bağımsız bir nesnel iskelete sahip olmadığı için, sermaye sürekli olarak işçilerin itaatsizlikleri ile uğraşmak zorunda kalır…[13] Marx devamında, sermayeyi emek verimliliğini artıran makinaları yaratmaya zorlayanın, taşıyıcısı insan bedeni olan emeğe bağımlılığı kontrol etme dürtüsü olduğunu ekler.

19. yüzyıl sanayi devriminin itici gücü olan makina ve makinalaşma burjuvazinin mutlu, dinç, sevgi nesnesi çocuk romantizminin fabrika kapılarında çöktüğü bir evren yaratmıştır. Çalışma saatlerinin günün büyük bir bölümünü kapladığı, işçinin (erkek) asgari ücretinin ailesinin geçim araçlarını satın almasını sağlayamadığı bu hızlı sermaye birikim sürecinde kadınlar ve çocuklar sanayiye hızla çekilir. Ailenin bütün üyelerinin eline geçen para hayatta kalmalarını ancak sağlayan miktardadır. Her birinin ödenmemiş emeği anlamına gelen mutlak artı değerin miktarı son derece düşük ücretlerle, geçim için harcanan saatlerin aile fertlerine bölünerek kısaltılmasıyla sağlanan göreli artı değer sayesinde büyür.[14]

Neslin yeniden üretimi için yetişkinlere ödenen asgari ücrete içerilen çocuk bakımının masrafı çocuğun fabrikaya çekilmesiyle birlikte çocuğun kendi sırtına yüklenir. Doğrudan doğruya ailenin gündelik geçim araçlarının bir bölümünü sağlama ve kendi neslini yetiştirme işi çocuğun kendisi tarafından üstlenen bir görev haline gelir.

Makine işçi ailesinin bütün üyelerini emek piyasasına dahil etmiştir. Yetişkin erkeğin emek gücünün değeri bütün aileye dağıtılarak değersizleşmiştir. Marx’ın deyimiyle dört emek gücüne bölünmüş bir ailenin satın alınması, belki, daha önce aile reisinin emek gücünün satın alınması için yapılandan daha büyük bir harcama gerektirir; ama bu kez 1 iş günü yerine 4 iş günü söz konudur. Bu 4 iş gününün fiyatı, 4 iş günü ile sağlanan artık emeğin 1 iş günü ile elde edilen artık emeği aşması oranında düşer. Ailenin yaşayabilmesi için, dört kişinin kapitaliste sadece emek değil ama aynı zamanda ‘artık emek’ sağlamaları zorunlu hale gelir. Böylece, makine daha başından itibaren sermayenin asıl sömürü alanı olan beşeri sömürü malzemesini çoğaltmakla kalmaz, aynı zamanda sömürü derecesini de yükseltir.

Çocukların sanayiye çekilmesi değer yaratma sürecinde sömürünün artması anlamına gelir ama saatler süren ağır çalışma koşulları altında bedensel, ruhsal ve ahlaki çöküntüye ve çürümeye maruz kalma pahasına. Madenlerde, cam işçiliğinde, baca temizliğinde, dokumada, ağır metallere maruz kalınan fabrika işlerinde çalıştırılan kız ve erkek çocuklar zehirlenme, raşitizm, omurgada çarpılma gibi, sonuçları zamanla görünecek bedensel araz ve hastalıkların yanı sıra bodurlaşma; güneş yüzü görmemekten dolayı yorgunluk, beslenememekten kaynaklanan bitkinlik ve uykusuzluktan mustariptirler. Ağır ve dikkat gerektiren işlerde çalışırken uyuklayan, odaklanma zorluğu çeken çocukların iş cinayetlerinde ölmesi de olağandır. Sayısız bebek ise anneleri çalışırken evde uslu durabilsinler diye düzenli afyon verildiği için ölmektedir. Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu kitabında emekçi çocukların büyük bir yığınının ihmale mahkum olmasının geride silinemeyen izler bıraktığını ve beraberinde tüm bir işçi soyunun zayıflatıldığına vurgu yapar. Şöyle ekler: “Alıntıladığımız rapora göre işçi sınıfı çocuklarının yüzde 57’sinin beş yaşına gelmeden ölmesine karşılık üst sınıflardan çocuklar arasında bu oranın yüzde 20 olmasına ve ülke genelinde her sınıftan çocukların beş yaşına gelmeden ölüm oranının yüzde 32 olmasına şaşmamak gerekir. Böyle korkunç biçimde yok olan bu zavallı çocuklar, toplumsal düzensizliğimizin bu düzensizliği koruyup sürdürmekte çıkarı olan mülk sahibi sınıfların kurbanlarıdır… Burjuvaziyi toplumsal cinayetle suçlarsam bundan yakınamaz.[15]

Bu toplumsal cinayetin bilançosu Britanya İmparatorluğu’nun 1839 yılında şudur: ‘419. 590 fabrika işçisinden 192.887’si (yaklaşık yarısı) 18 yaşının altındaydı. 242.296sı kadındı ve bunların da 112.192’si 18 yaşından küçüktü. 18 yaşından küçük erkek işçilerin sayısı 80.695, yetişkin erkek işçilerin sayısı 96.599’dur ki bu tüm sayının dörtte biri bile değildir.  Manchester Adli Tabibinin listelerine göre dokuz ay içinde yanmadan 69, boğulmadan 56, düşmeden 23, başka nedenlerden 67, toplam 215 kişi ölmüştür. Benzer sayılar Liverpool’da da kaydedilmiştir.[16]

Çalışan çocuklar arasında 7 ile 9 yaş grubu da bulunmaktadır. Ufak tefek işlere koşulan 7 yaş grubu 9 yaşına geldiğinde 12-16 saat çalışmaya zorlanır. Engels’in, fabrikalardaki çalışma raporlarından derlediği bilgilere göre nadiren de olsa 5 yaşındaki çocukların istihdam edildiği görülür. Bu çocukların maruz kaldığı şiddet ağırdır. Uyuklamaya başlayanın tekmelenerek veya ıslatılarak uyandırılması; işi hızlandırmak için dövülmesi, yola gelmeyenin hapsedilmesi, aç susuz bırakılması çocukların emek verimliliğini artırmak için uygulanan yöntemlerdir.

Sanayi Devrimi diye anılan dönemdeki yüksek kâr oranları, ticaretteki gelişme ölçüsünde çocuk bedeni ve emeğinin sömürüsüyle sağlanmıştır. Bununla birlikte çeşitli kurumların, sağlık ekiplerinin, ‘insancıl’ liberallerin, Lord Ashley gibi reformcu, gidişatın yol açacağı yıkımın ulusu bir felakete sürükleyeceğini gören muhafazakar ‘torry’lerin çocukların çalışma yaşamlarını düzenlemeye ilişkin çabaları bir ileri bir geri adımlar atılarak sonuç vermişti. Bu koşulları ve çalışma saatlerini yeniden düzenleyen yasalar sermayedarların itirazlarıyla karşılandı ve çoğu, aynı biçimde iş görmeye devam ettiler. Ancak geniş işçi kitlesinin iş saatleri ve çalışma koşullarına karşı başlattıkları Chartist ayaklanma, işçilerin illegal sendikalarda örgütlenmeye başlaması ve bununla birlikte çocuk emeğine ihtiyacı azaltan makinaların icadını zorlayan toplumsal gelişme, kurum raporlarından daha etkili sonuçlar verdi. Yoksulların yaşam koşullarını düzelten ücretlendirme sistemi ve sömürgelerden gelen birikimin bir kısmının ulusun refahına harcanmasını zorlayan şartlarla birlikte sanayi devriminin beşiği olan İngiltere’de çocukluk, giderek eğitim kurumlarında geçirilecek bir yaşam süreci haline getirildi. Çocuklar yaş gruplarına göre sanayide yapabilecekleri işlere değil okul sınıflarına dağıtıldılar.

Ancak Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu ve Marx’ın Kapital’i sermayenin, çocuklar üzerinde nasıl bir vahşet uyguladığının, yaşamlarına ve emeklerine el koyarak kalkındığının, işçi sınıfı neslini uzun süre ‘insanlığını yitirmiş bir halde’ yaşamaya zorladığının belgesi olarak yaşamaktadır.

Anne ve babalarının pazarlık gücünü azaltmak için kapitalistlerin çocuk emeğine yüklenmesinin bedelini çocuklar dermansızlık, çarpık bedenler, omurga düzensizlikleri, bodurluk, sakatlık, virütik ve mikrobik hastalıklar, ölümler ile ödediler. Uzun çalışma süreleri içinde ve gece vardiyalarında çalışan kız çocukları için cinsel istismar, tecavüz ve fuhuşun, çocuk anneliğin, çarpık ilişkilerden doğmuş bebek ölümlerinin arttığı bir dönemdir bu. Yine Engels’in deyimiyle ‘zarif burjuva hanımefendilerin dantel giyme zevki için toplumun ödediği fiyat yalnızca birkaç bin kör emekçi; bir miktar veremli emekçi kız; ve kendisi kadar “aşağı” olan çocuklarına ve çocuklarının çocuklarına, çelimsizliğini miras bırakan aşağı çoğunluğun hastalıklı kuşağı… makul bir fiyat!”tır.[17]

Çocuklar ve yetişkin işçi sınıfı bu makul fiyatı elbette tevekkülle karşılamadılar. Daha 18. Yüzyılın ortalarında ağır sömürü koşullarına karşı mücadele etmek için çocuklar dahil işçi sınıfı ayaktaydı. George Thompson methodist rahip-vaiz John Wesley’in günlüğünden 1757 yılına ilişkin bir alıntıyı şöyle nakleder: “Geçtiğimiz sırada erkek, kadın ve çocuklar sokağı doldurmuştu ve sanki bizi yutmaya hazırmış gibi görünüyordu.” Wesley’in işi ‘ruhları kurtarmak’tı ve kiliseye gitmeyen madencilere acık havada vaazlar veriyordu.[18] Londra Yazışma Derneği’nin 1795’te yaptığı çağrıya cevap veren 20.000 kişinin Copenhagen Fields’da yaptığı gösteriye yine ‘olağan olmayan bir biçimde’ çocuklar da katılmıştı. Thopmson şöyle yazar: “…Çocukların katılması barışçı bir niyeti gösteriyordu ve daha sonraki işçi hareketinde bir gelenek oluşturacaktı. Aralık ayında dernek Marlybone Fields’da son bir gösteri düzenledi ve bunun öyküsü Joseph Farington’ın günlüğünde yer alıyordu.[19]

İşsizliğin ve yoksulluğun hıncını makinalardan alan Luddistler’in (Makine kırıcılar) eylemlerinde de çocuklar vardı. İşçi çocukların izbe atelyelerde, fabrikalarda mahkûm bedenlerinin çocuksu bir sevinçle devindiği, onlar için bir oyuna dönen vurdulu kırdılı eylemler kanla beslenen sanayi patlamasında çocuklara şenlik ateşi gibi geliyordu.[20]

Luddist eylemler mülkiyet ve ‘düzen’ yanlısı burjuvaların, Thomas Paine gibi hümanist insan hakları savunucularının, İngiliz bürokratlarının gündemine işçi sorunlarını taşımıştı. 1802’de bir parlamento üyesinin aldığı mektupta “Biliyoruz ki büyük adamlarımıza ve onlar tarafından parlamentodaki vekillerimize ne kadar yoksulu istihdam ettiği söyleniyor. Ama eskiden olduğu gibi elle yapılsa ne kadar daha fazlasını istihdam edebileceklerini söylemek unutuluyor. Yoksullar evi pusuya yatmış çocuklarla dolu… Korkarım ki bir ihtilal olacak… Fabrikaların yakılmasının doğru olmadığını biliyoruz ama açlık insana yapmayacağı şeyi yapmaya zorluyor[21] yazıyordu.

Devrim korkusu boşuna değildi. 1819’da Peterloo İsyanı patladı. Ayaklanma kanla bastırıldı. Manchester yaralı işçilerle doluydu; kimi kılıçla kimisi atların ayakları altında ezilmişti. Yaralananların 100’den fazlası kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Hareketin önderleri idam edildi. Blackburn Kadın Reform Derneği üyeleri “çocuklarımızın kafalarına ahlaksız ve zorba yöneticilerimiz hakkında derin ve köklü bir nefret yerleştirmek için elimizden gelen her çabayı göstermeye söz veriyoruz[22] diyorlardı ki, bu yenilmiş ama bir sonraki kavgaya hazırlanan sınıfın sesiydi. Nitekim işçi sınıfının çocukları ebeveynlerinin yanında birçok eylem, isyan, grev ve ayaklanmaya katıldılar. 10 saat yasası, 8 saatlik işgünü, çalışma koşullarının düzeltilmesi ve çocukların çalışmasını düzenleyen yasaların talep edildiği bütün eylemlerde çocuklar vardı. Çocuklar Chartist isyanın da aktörleri arasındaydılar. Bundan sonra da işçi sınıfının eylemlerinde, faşizme karşı mücadelede çocuklar hep yer almışlardır.[23]

Nitekim bu mücadeleler sonucunda işçi sınıfının çocukları için insanlık dışı olan çalışma düzeni yasalarda reforme edilmek zorunda kaldı; belli yaş gruplarına ilişkin çalışma saatleri gözden geçirildi, kadınlar ve çocuklar için vardiya sistemi biraz hafifletildi vs. Bu, çocuk sömürüsünün maddi temellerinin ortadan kaldırılması anlamına gelmiyordu. Birçok yerde çocuk emeği yasaya rağmen son sınırına kadar sömürülmeye devam etti.

Dünya işçi sınıfının uluslararası birliği 1. Enternasyonal Cenevre kongresi raporunda çocuklar ve gençler için özel ve uzunca bir bölüm ayrılmıştır. Bu bölümde şu ifadeler yer aldı:

“…Fizyolojik nedenler yüzünden, ayrı muamele görmeleri gereken her iki cinsten çocuklarla gençlerin, üç sınıfa ayrılmasının uygun olduğuna inanıyoruz. Birinci sınıf 9’dan 12, ikinci sınıf 12’den 15, üçüncü sınıf da15’ten 18 yaşına kadar olan çocukları kapsar. Birinci sınıfın her türlü çalışmasının özel fabrika ya da evlerde kanunen iki saat ikinci sınıftakilerin üç veya dört saat olmasını teklif ediyoruz. Üçüncü sınıf için en az bir saat yemek ve dinlenme süresi olmalıdır. İlkokulların çocuk eğitimine, 9 yaşından önce başlamaları tercihe şayandır; fakat şimdilik, işçiyi sermaye birikiminin basit bir aracı haline ve ana babaları, çocuklarını sattırarak köle tüccarı haline sokacak derecede bozan bir sistemin eğilimlerine karşı gelmek için, istenen tedbirleri kesinlikle düşünmekten başka bir şeyi akla getiremeyiz.

Toplum, en azından üretici çalışmayı eğitimle ayarlamadıkça ne ana babalara ne de patronlara çocuklarla gençleri işlerde kullanma iznini vermemelidir. Biz eğitim derken üç şeyi anlıyoruz:

1.Akli eğitim

2. Jimnastik ve beden eğitimi

3. Her türden eğitim tarzının genel ve bilimsel prensiplerini ve aynı zamanda her türlü sanayinin basit kullanışını kapsayan teknolojik eğitim.[24]

Homojen bir birlik olmayan 1. Enternasyonal’deki politeknik eğitimin ilk izlerinin yer alması önemlidir. Öte yandan çocuk emeğine ilişkin palyatif düzenlemeler önerilmiştir. Bu konuda köktenci adımlar, Rusya’da sosyalist devrimden sonra kurulan Komünist Enternasyonal’in 1928’deki programında yer alır. Sovyetler Birliği’ndeki çocuk politikalarının özünü ve pratiğini de buradaki temel maddeler oluşturmuştur. Programda; ‘Emeğin korunması ve Toplumsal Yasa Yapma’ başlığı altında çocuk emeği için düzenlenen ilkeler şunlardı.

“…Çocuk emeğinin yasaklanması, fazla mesainin yasaklanması; gençler için işgününün kısaltılması, 18 yaşından büyükler için en uzun iş gününün altı saat olması, maddi üretimin genel ve siyasal eğitimle birleştirilmesi ile gençlerin çalışmasının sosyalist reorganizasyonu, devletin kesesinden (özel girişimciler olduğu sürece girişimcilerin kesesinden her türden sosyal sigortanın tesisi yer alıyordu. Ayrıca kadın ve erkeğin yasa karşısında ve hayat içinde toplumsal eşitliği, evlilik ve aile hukukunun radikal bir şekilde değiştirilmesi, analığın toplumsal bir hizmet olarak kabulü, ana ve bebek koruması, çocuk ve gençlerin toplum tarafından bakılması ve eğitilmesine başlanması (kreşler, çocuk bahçeleri, çocuk yuvaları vb.), Ev ekonomisini yavaş yavaş rahatlatacak olan kuruluşların (kamu mutfak ve çamaşırhaneleri) oluşturulması, kadını köleleştiren ideoloji ve geleneklere karşı planlı kültürel mücadele” yer alıyordu.[25] Gelişmiş kapitalist ülkelerde sendikalarda ve komünist partilerde örgütlü işçi sınıfının hareketi 2. Emperyalist Savaş sonrasındaki ‘Sosyal Devlet’, ‘Refah Toplumu’ pratiklerini de zorlamış ve çocuklara birçok hak kazanılmıştı

Çalkantılı 20. Yüzyıl boyunca, çocukluğun yaşanma biçimini değiştiren ve çocukla ilgili demokratik ve toplumsal bir imge yaratan sosyalizmin varlığı ve bunun kapitalist ülkelerdeki doğrudan etkisinin toplam toplumsal bilinç ve beklentilerde yükselttiği düzey, burjuvaziyi çocuklarla ilgili reform esaslı adımlar atmak zorunda bırakmıştı. Bu durum çocuk emeğinin hiç sömürülmediği, çocukların çalışma hayatının dışına çıkarıldığı anlamına gelmese de genel görüş bunların istisnai olduğuydu ve suç addedilir, denge denetleme kurumları devreye girer, raporlar yazılır, incelemeler yapılır ilgili kapitaliste ihtar çekilirdi. Esas olan; ana çocuk sağlığının, parasız örgün ve yaygın eğitimin, meslek okullarının, desteklenmiş yüksek öğrenimin, sosyal konutların, çocuk ve gençler için park ve bahçelerin, oyun alanlarının oluşturduğu tablodaki çocukluk imgesiydi. Bunlar çocuk hakları ile ilgili uluslararası anlaşma belgelerine de geçti.[26] Gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıfı hareketinden duydukları korkuyla reformdan geçirdikleri düzenlerini gelişmekte olan ülkelere de kapitalizmin konjonktürel değerlerine entegrasyon koşulu olarak dayattılar. Böylece çocukluğun güncel kavramını küresel bir mevzuat haline getirmeye çalıştılar. Batı’da kazanılmış hakların karikatür haline getirilmiş formları, Türkiye gibi ülkelerde yerli burjuvazinin hiç yoktan ikramı ya da lütfu olarak takdim edilebildi. Dünyanın Batı kısmındaki kapitalist sistem kendi vahşi dönemini yeni bir çocukluk tanımıyla temize çekmeye çalışırken sus payını da gittiği yere taşımaktaydı.

Kazanımlar tersinmez değildi. Sovyet sosyalizminin çözülüşüne paralel olarak, yeniden reorganize edilen kapitalizmin ilk saldırısı doğrudan doğruya emeğe ve emeğin yeniden üretim süreçlerine yöneldi, bu bağlamda çocukların statüsü de süreç içinde geriletildi.

Şimdi 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde kapitalizm giderek, 19. Yüzyıl vahşetine doğru her gün biraz daha geniş adım atıyor. İki yüzyıl önceki pervasız, ilksel birikimin ön koşullarını tekrarlayabilmek için çocukluğun sepya renkli imajını çeyiz sandığından çıkarıp kendi köhnemiş ruhunu geri çağırıyor. Bu değişimi tetikleyen şey, rekabet koşullarının sertleşmesine yol açacak biçimde yeniden paylaşımı yapılacak yatırım, dolaşım, pazar alanlarının ve kar kaynaklarının çeşitlenmesi; teknolojik gelişmenin mümkün kıldığı nesnelerin üretimi için ihtiyaç duyulan hammaddelere, transfer kanallarına ve bu kanallardaki güvenli ve sarsılmaz egemenliğe duyulan ihtiyaçtır. Dünya ticaretine egemen olma hayali ucuzun ucuzu işgücüne duyulan ihtiyacı artırdığı gibi çocuk emeğine ihtiyacı da artırmıştır. Emek gücünün yeniden üretimine ve işçi sınıfı neslinin yeniden üretimine daha önce ayırdığı kaynağı ayırmaktan imtina eden kapitalistler yerküreyi yeniden inşa etmek için gözlerini bile kırpmadan (Filistin ve Suriye’de olduğu gibi) soykırım uygulayabildikleri gibi, çok uzun süredir genel geçer kabul edilen çocukluk mevhumunu da gözden çıkarmış durumdalar. Çünkü artık emek ve sermaye arasındaki güç ilişkileri değişmiştir. Dolayısıyla dünya kapitalizminin eskiden zorunlu olduğu reformlara başvurmaya ihtiyacı yok.

 

Çocuklar Yeniden Çarklara Doğru

Başa dönersek…

Kamuoyunda suça sürüklenen çocuklar olarak tanımlanan ancak devletin ‘suç işleyen çocuklar’ olarak ele aldığı vakaların failleri ile ilgili yaş ve ceza ilişkisini yeniden düzenleyen 11. Yargı Paketi çocukluğun yaş aralığına dair yerleşik kabulü yıkan ve emsal teşkil eden bir adım atmış oldu. Rejim bürokratları herhangi bir düzenleme yaparak kazanılmış ve bağıtlanmış hakları ihlal etmeden önce hep başvurdukları yöntemle ya kriminal bir olayı vesile ediyorlar ya da çocuk şiddetini kriminalleştirmeye ilişkin argümanlar üretiyorlar. Son zamanlarda medyanın da sık sık gündeme getirdiği çocuklar tarafından işlenmiş şiddet ve öldürüm olayları, akran zorbalığı, gasp vb. durumların zihnin arka planına yığdığı çağrışımı yöneterek ve yasal değişikliğin aradığı meşruiyeti besleyerek iktidarın elini güçlendiriyor.

Bir süre önce dört artı dört artı dört eğitim sisteminde değişiklik yapılacağını duyuran Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Liselerde 4 yıllık zorunlu eğitimin 3 yıla düşürülmesi, hatta 16 yaşından sonra eğitimin isteğe bağlı hale getirilmesi gibi yeni bir müdahalenin sinyalini verdi. Tekin ‘sanayi ve ticaret sektörlerinin nitelikli eleman ihtiyacı konusundaki talepler doğrultusunda, önerilen modelleri titizlikle takip ettiklerini söyleyerek üzerinde uzlaşılmış konular olursa bunları Kabine toplantısında istişare edebileceklerini, bir karar alınması gerekirse alacaklarını kaydetti.[27] Bakana göre lise öğrencileri 16 yaşında diploma alabilecek. Bu arada üniversitedeki lisans eğitiminin de üç yıla indirilmesi bekleniyor.

Buradaki kilit sözcük elbette sanayi ve ticaret sektörlerinin yani Türkiye kapitalistlerinin çıkarlarıdır. Bu doğrultuda zorunlu eğitimin süresi kısaltılır. Hem ceza yasasında hem de eğitim sisteminin düzenlenmesi, uluslararası belgelerin 0-18 yaş arası olarak tanımladığı çocukluğun yeniden yapılandırılması anlamına geliyor. Bunun tartışmasız sonucu ticaret ve sanayi sektörlerinin ihtiyaç duyduğu çocuk emek gücünün piyasaya açılması için yaş sınırlarının esnetilmesidir. Bu konudaki adımların MESEM’lerle açılmış olması bir başlangıç olmuş, haftada bir gün okul koşulu konulmak suretiyle çok sayıda çocuk esasen eğitim sürecinden dışlanmıştır. Çünkü sermayenin kolay eğilip bükülen, eğitimsiz-cahil (bunun İslami kavramı ümmi’dir) genç kitlelerine ihtiyacı var.

Oysa meslek eğitimi çocuğun genel eğitimi dışlanarak yapılmaz. Bilimsel, laik parasız ve anadilinde örgün eğitim de sadece teorik bilginin değil teknik becerilerin de geliştirildiği; çocuğun zihni ile bedenini ayırmayan; dileyene istediği meslek dalında kendisini yetkinleştirmeye olanak sağlayan ama dileyene de akademik formasyon kazandırmanın yolunu açan bir eğitimdir. Buna literatürde politeknik eğitim deniyor. Türkiye’de yapılmak istenen bu değil, çocuk emeğinin köleleştirilmesidir ve doğrusu, bu konuda atılan adımlar büyüktür.

Eğitim İş’in raporuna göre[28] 2025 yılında çalışan çocuk sayısının 160 milyona çıktığı dünyada Türkiye’de 10 çocuktan biri çalışmakta ve 2019-2021 verilerine göre çocuk yoksulluğu sıralamasında yüzde 33.8 ile Türkiye ikinci ülke durumundadır. Rapor şuna dikkat çekiyor: “Sadece 15-17 yaş aralığındaki çocuk işçi oranlarını veren TÜİK’e göre 2020 yılından 2024 yılına kadar geçen süreçte oran her yıl artış göstermiştir. Bu durumun nedenlerinin başında kuşkusuz ki yönetilemeyen ekonomik süreç bulunmaktadır. Bu iddiayı destekleyen cevap yine çocuklardan gelmiş, açıklanan istatistiklerde çocuklara neden çalıştıklarına dair yöneltilen soruya en fazla “hane halkının ekonomik faaliyetlerine yardımcı olmak” cevabı verilmiştir. Sonuçta sürekli yoksullaşan ailelerin çocuklarının eğitimini, beslenmesini, giyimini karşılayamayacak duruma gelmesi (aileye bırakılan neslin yeniden üretiminin zorlaşması) çocukların eğitim hayatından koparılmasına ve ucuz işçi olarak sömürü düzenine dahil olmasına neden olmaktadır.

Saray rejimi ve arkasındaki büyük sermaye devlet kaynaklarıyla kamu arazi ve mallarının, gerekirse bireysel mal varlıklarına el koyarak elde edilen sermayenin peşkeş çekildiği mevcut düzende çocuk emeğine el koymuş durumdalar. Bu Bakan Tekin’in ifadelerinden de açıkça ortaya çıkıyor. İstanbul sözleşmesini bir çırpıda ortadan kaldıran iktidarın vaktiyle altına imza konulmuş uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinin ve iç hukuk düzeninin çocuklarla ilgili kapsamını etraftan dolanarak, kriminal gerekçeler ve ekonomik mazeretler bularak iptal etmeye çalışmasında şaşılacak bir şey de yok. Çünkü Filistin soykırımı sırasında öldürülen bebekler çocukları savaşta da koruyan mevzuatın yerle bir edildiğini bundan sonra da buna devam edilebileceğini gösteriyor.

Çocukluğun iş ve çalışmayla birlikte tanımlanmaya başlanmasının bizim ülkemize özgü olmadığına yazının başında değinilmişti. Almanya’da çıkan bir yayında şöyle deniyor: “Çocuk işçiliğinin genel olarak yasaklanması, tüm çocuk örgütleri ve akademisyenler tarafından desteklenmiyor. Her türlü çocuk işçiliği gerçekten kınanmalı mı? Çocuklar için çalışma hakkı bile yok mu? Çocuk işçiliğinin kaldırılması talepleri, özellikle Batı Avrupa bakış açısına, dünyanın çoğu ülkesinde gerçeklikten kopuk ve yakın gelecekte, büyük çaba gösterilse bile, gerçekleştirilemeyecek idealize edilmiş bir çocukluk anlayışına dayanmıyor mu? Çocuk işçiliğinin yasaklanmasının yol açtığı olumsuz sonuçları görmezden gelmek etik açıdan meşru mu? Çocuk işçiliğinin yasaklanması durumunda, kampanyaların ve yasak taleplerinin, uluslararası kuruluşların taleplerinin ulusal düzeyde onaylanmasının ne gibi bir etkisi olur?[29]

Bu satırlardaki sızlanma tonu, etik kavramının ve hak kavramının içeriğinin, çocuktan yana duruyormuşçasına tartışılması bizde vurdulu kırdılı, ben yaptım olducu idarecilik anlayışının yerini Batı’da sureti haktan görünen tartışmaların aldığını gösteriyor.

Bir tane daha:

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS)… çocuk işçiliği olarak adlandırılan çocuk çalışmalarının sömürüyle eş anlamlı olduğunu zımnen varsayar. Dahası, çocuk işçiliğinin yasaklanmasının ve ardından gelen yaptırım önlemlerinin, sömürüye son vererek çocukların çıkarlarına hizmet ettiğini öne sürerler… Bu yoruma karşıt olarak, çalışan çocuk örgütleri ‘çalışma hakkı’nı savunmaktadır. Bu, herhangi bir kişinin bir çocuğun çalışmasını talep etme hakkına sahip olduğu veya çocuklara istihdam garantisi verilmesi gerektiği anlamına gelmez. Çalışma hakkı, bireysel bir çocuğun nerede, nasıl ve ne kadar süreyle çalışmak istediğine özgürce karar verme hakkı olarak anlaşılır. Bu hak, kapitalist bir ekonomide bir işverenin rejimi ve bağımlılığı altında çalışmanın yanı sıra, çocukların üzerlerinde güç sahibi olan kişiler tarafından ‘resmi’ iş piyasasının (örneğin, gayri resmi ekonomide veya özel hanelerde) dışında yürütülmek zorunda bırakıldığı her türlü ekonomik faaliyetin de ötesine geçer. Bu iddianın varoluş nedeni, çocukların karar alma kapsamını genişletmek ve eylemde bulunan özneler olarak toplumsal rollerini güçlendirmektir.[30]

Çocuk emeği sömürüsünün bir çocuk hakkı olarak takdimi artık Türkiye’deki mevzuata da girmeye başladı. Evrensel’de yer alan bir habere göre: Milli Eğitim Bakanlığının (MEB) ilkokul 4. sınıflarda okuttuğu ‘İnsan Hakları, Vatandaşlık ve Demokrasi’ kitabının ‘İnsan Olmak’ başlıklı ünitesindeki ‘Çocuk Hakları’ başlıklı bölümde çocuk haklarına ‘Çalışma Hakkı’ gibi bir madde de eklendi. MEB’in 10 yaşındaki çocuklara okuttuğu kitapta yer alan ‘Çalışma Hakkı’ maddesi Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler ‘Çocuk Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer almıyor. Hatta bildirgede çocukların ‘Sömürüye karşı korunma hakkı’ en temel haklar arasında dikkat çekiyor.” [31] Çocuğun sömürülmesine çocuğun rızası ve hakkı olduğuna ilişkin atıflar çoğalmış ve her yerden yankılanmaya başlanmıştır. Örneğin Ford Vakfı, CobaltTrust ve çeşitli CEO’lar tarafından desteklenip finanse edilen Open Democracy kuruluşu mevcut uluslararası çocuk yasalarının sorgulanması ve çocuk işçiliğinin meşrulaştırılması için sürekli yayınlar yapmaktadır.

Çocuk işçiliği ile ilgili 19. Yüzyıl realitesini hatırlayanlara yönelik ‘korkmayın, şimdiki koşullar o zamandan farklı, Batı’da artık öyle kötülükler olmaz’ diyenler ‘her çocuk okumak zorunda mı’ diye soranlar ve sanki çocukların özgür iradelerine saygı duymanın bir gereğiymiş gibi dayatmada bulunanlar vb. gerçekte sermaye adına ucuz emek avcılığına çıkmış durumdalar.

Kısacası emperyalist kapitalist sistem sınıf hareketinin evrensel gücünün zayıfladığı, ekonomik ve siyasi saldırıların pervasızca uygulanabildiği yaşadığımız konjonktürde kapitalizmin çocuk tahayyülünü yeniden biçimlendiriyor. Ucuz emek, neslin devamı ve işçinin yeniden üretim gereçlerini minimuma indirmek, artı değer ve kar oranlarını artırmak için hedefteki güç yeniden çocuk olmuş durumda. Çocuk bedeni, ondan sağılan emek gücü, istismar ve tecavüz, pedofilik porno sektörünün malzemesi olarak fethedilmeye hazır bir coğrafya gibi parçalanıyor.Çocuk bedeninde kapitalizmin istediği buyruğu yazacağı yeni bir Tabula Rasa yaratılıyor.

 

Kaynakça

Bumin, K. (1983) Batıda Devlet ve Çocuk, 1. Baskı, Alan Yayınları, İstanbul.

Duclos, J. (1969) Birinci Enternasyonal, çev. Ö. Ufuk, Öncü Yayınevi, İstanbul.

Engels, F. (1997) İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, çev. Y. Fincancı, Birinci Baskı, Sol Yayınları, Ankara.

Mendel, G. (1992) Son Sömürge Çocuk, çev. H. Portakal, Birinci Basım, Kabalcı Yayınları, İstanbul

Franklin, B. (1993) Çocuk Hakları, çev. A. Türker, Birinci Basım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Heywood, C. (2003) Baba Bana Top At! – Batıda Çocukluğun Tarihi, çev. E. Hoşsucu, Birinci Basım, Kitap Yayınevi, İstanbul.

İnal, K. (2014) Çocuk ve Demokrasi, Birinci Basım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Marx, K. (2011) Kapital 1. Cilt, çev. M. Selik, N. Satlıgan, Birinci Basım, Yordam Kitabevi, İstanbul.

Postman, N. (1995) Çocukluğun Yokoluşu, çev. K. İnal, Birinci Baskı, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara.

Onur, B. (Yayına Hazırlayan) (1994) Toplumsal Tarihte Çocuk, Tarih Vakfı Yurt Tayınları, İstanbul.

Semerci, P. U. ve diğerleri (2012) Eşitsiz Bir Toplumda Çocukluk, 1. Baskı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Sterns, P. N. (2018) Çocukluğun Tarihi, çev. H. Dikmen, B. Uçar, Birinci Baskı, Dedalus Kitap, İstanbul.

Thompson, E. P. (2004) İngiltere’de İşçi Sınıfının Oluşumu, çev. U. Kocabaşoğlu, Birinci Baskı, Birikim Yayınları, İstanbul.

Weber, H. (der.) (1919-1943) (1979) 3. Enternasyonal-Belgeler, çev. Ü. Kıvanç; Birinci Baskı, Belge Yayınları, İstanbul.

Zulliger, H. (2000) Suçlu Çocuklar ve Çocuk Mahkemeleri, çev. K. Şipal, 2. Basım, Cem Yayınevi, İstanbul.

 

 

[1] DW (2025) “Çocukların Karıştığı Suçlarda Cezaları Artırma Hazırlığı”, https://www.dw.com/tr/%C3%A7ocuklar%C4%B1n-kar%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%C4%9F%C4%B1-su%C3%A7larda-cezalar%C4%B1-art%C4%B1rma-haz%C4%B1rl%C4%B1%C4%9F%C4%B1/a-73683121

[2] Bianet (2004) “Çocuklar Kağıt Üzerinde Kaldı”, https://bianet.org/haber/cocuklar-kagit-uzerinde-kaldi-44663; Yeni Yaşam Kadın Eki (2022) “20 Yılın Çetelesi”, https://jindergi.com/dosya/20-yilin-cetelesi-adim-adim-cinsiyetcilik/

[3] Milliyet (1998) “Nike’a Çocuk İşçi Protestosu”, https://www.milliyet.com.tr/dunya/nike-a-cocuk-isci-protestosu-5344753

[4] İnal, K. (2014) Çocuk ve Demokrasi, Birinci Basım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, sf. 27.

[5] İnal, age, sf. 26.

[6] Aries 50’li yıllarda geliştirdiği teorisinde Ortaçağ’da bir çocukluk kavramının olmadığını ileri sürerken  o zamanlar hiç çocuk resmi yapılmamış olmasını, Brueghel’in de çocukları yetişkin giysileri içindeki minyatür yetişkinler olarak resmetmesini kanıt göstermekteydi. Ayrıca Ortaçağ’da bir çocuk dilinin olmadığını da iddia etmekteydi Aries. Ona göre Ortaçağ’ın büyük bir bölümünde çocukluk yetişkinlik davranışlarının performe edildiği bir yaşam formudur. Böyle bir çocukluğun özelliklerinden biri yetişkinlerle birlikte yaşayan çocuklarda ayıp duygusunun ve nefs denetiminin olmamasıdır.

[7] Heywood, C. (2003) Baba Bana Top At! – Batıda Çocukluğun Tarihi, çev. E. Hoşsucu, Birinci Basım, Kitap Yayınevi, İstanbul, sf. 26.

[8] Postman, N. (1995) Çocukluğun Yokoluşu, çev. K. İnal, Birinci Baskı, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara.

[9] Boş Kağıt (Tabula Rasa) 18. Yüzyılda Locke’un Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler adlı kitabında geçer. Locke bu kavramla çocukların istenildiği biçimde işlenebileceğini, kalıba sokulabileceğini öne sürmüştür. Böylece ağacın yaşken eğildiği bir çocukluk imgesinin oluşmasında etkili olmuştur. Bu öngörünün çocuğun doğuştan iyi veya kötü olduğunu tartışan Hıristiyan mezheplerindeki dogmayı sarsan bir etkisi olmuştur. Locke çocukların kendi eğilimlerine hakim olacak biçimde yetiştirilmesinin, mantıklı hareket etmelerinin önemine dikkat çekmiştir. Jean Jacques Rousseau ise çocukların doğuştan masum olduklarına işaret etmiş ve çevresel koşulların bu masumiyeti koruyamadığını yazmış ve çocukluğun doğallığına saygı talep etmiştir. Victor Hugo ‘Kristof Kolomb sadece Amerika’yı keşfetti bense çocukluğu keşfettim’ iddiasında bulunmuştur (Heywood, Baba Bana Top At, sf. 30-35).

[10] Gustave Flaubert, Duygusal Eğitim adlı romanında aile evlerini Paris taşrasında kuran burjuvaların çocuk bakımı ve görgü kuralları ile ilgili kitapların takipçisi olduğunu gösteren ayrıntılar yer alır.

[11] Elizabeth Gaskell’in Kuzey Güney romanında İngiltere’de bir sanayi şehri olan Milton’da yer yer proletaryanın görgü kurallarının değişimine değinilir. 

[12] Ayrıca işçiler sabah uyanabilsinler diye patronlar knocker out (uyandırıcılar) denen insanları tutarlardı. Bunlar işçilerin evlerine gidip camlarına değnekle vurarak uyandırma işlevini yerine getirirlerdi. Bu zorla uyandırma işçinin zamanının kontrol yöntemlerinden biriydi. İşçilerin zaman mücadelesi ise “sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku, 8 saat canımız ne isterse” diye sloganlaştı.  Bkz: Ateşli, B. (2017) “Çalar Saat Yokken Onlar Vardı, Uyandırıcılar”, https://www.gzt.com/jurnalist/calar-saat-yokken-onlar-vardi-uyandiricilar-2551301

[13] Marx, K. (2011) Kapital 1. Cilt, çev. M. Selik, N. Satlıgan, Birinci Basım, Yordam Kitabevi, İstanbul, sf. 355.

[14] “Makine, emeğin üretkenliğini yükseltmenin, yani bir metanın üretimi için gerekli emek-zamanı kısaltmanın en güçlü aracıysa, sermayenin taşıyıcısı olarak, öncelikle doğrudan doğruya el attığı sanayilerde, iş gününü her türlü doğal sınırının ötesine uzatmaya yarayan en güçlü araç haline gelir. Makine, bir yandan sermayeye başkalarının emeğine duyduğu doymak bilmez iştahı daha da artıran yeni nedenler yaratır. Her şeyden önce, makinelerle birlikte emek aracının hareketi ve işleyişi işçiden bağımsızlaşır. Emek aracının kendisi, insan ve yardımcılarının bedensel zayıflıkları ve dik başlıkları gibi belirli doğal engellerle karşılaşmasa, kesintisiz olarak üretimde bulunacak olan bir sınai perpetuum mobile (sürekli hareket makinesi) haline gelir. Bundan dolayı, otomat, direnme gücü olan ama gene de esneklik gösterebilen beşeri doğal engelleri asgari direnme düzeyine indirme güdüsüyle donanmıştır. Bu direnme ayrıca makine başında çalışmanın görünürdeki kolaylığı ve kadın ve çocuk işçilerin eğilip bükülmeye daha yatkın unsurlar olmaları ile daha da azalır.” Marx, Kapital, sf. 386, 38.

[15] Engels, F. (1997) İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, çev. Y. Fincancı, Birinci Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 167.

[16] Engels, age, sf. 205.

[17] Engels, agy. sf. 263.

[18] Thompson, E. P. (2004) İngiltere’de İşçi Sınıfının Oluşumu, İletişim Yayınları, İstanbul, sf. 63.

[19] Thompson, age, sf. 195.

[20] “Wakefield yakınlarındaki Horbury’de bulunan Joseph Foster’in “geniş” kumaş imalathanesi, muhtemelen çeşitli yerlerden derlenmiş yaklaşık 300 kişilik bir Luddcu grubun saldırısına uğradıktan sonra yağmalandı ve ateşe verildi. Şimdi, sahipleri Luddculara karşı koyma konusundaki kararlılıklarıyla ün kazanmış iki büyük işletmeden birine saldırı düzenleneceği herkesçe beklenmeye başlandı. Hudderfield yakınlarındaki Ottiwells’de bulunan William Horsfald öfkeli birisiydi ve saldırıya karşı koymak için sabırsızlanıyordu, adamları silâhlıydı ve saldırıyı karşılamak üzere mazgallar inşâ edilmiş fabrikasına bir top yerleştirmişti. Atının eyer kolanı Luddcu kanına bulanmış olarak dolaşacağını söyleyerek böbürleniyordu ve nefreti öylesine derindi ki, çocuklar bile “Ben General Ludd’um!” diye sokaklarda onunla alay ediyorlardı. Spen Valley’deki Rawfoldslu William Cartwright daha sakin ama daha az kararlı değildi; (kendisinin de yattığı) işyerinde her gece askerler ve silâhlı işçiler, nöbetçiler bulunduruyordu; (dıştaki savunması çökertilirse) direnebilmek için merdivenlere çivili merdaneler, tepeye de bir sülfirik asit tankı yerleştirmişti. Söylenceye göre, Luddcular ilk hedeflerinin hangi fabrika olacağı konusunda kura çektiler. Kura Rawfolds’a çıktı… (Thompson, age, sf. 673-690)

[21] Thompson, age, sf. 634.

[22] Thompson, age, sf. 855.

[23] Örneğin Macar Bela Kun şöyle yazıyor: “Avusturya işçileri 12 Şubat 1934’de elde silah ayaklandı. Onbinlerce proleter –erkekler ve kadınlar, yaşlılar ve gençler, evet hatta çocuklar o biricik haklı savaşı, köleleştirilmişlerin kendilerini ezenlere karşı, faşizme karşı iç savaşını sınırsız bir kahramanlıkla sürdürdüler. Ayaklanmacıların faşist karşı-devrimin silahlı kuvvetleriyle savaşları beş gün sürdü. Egemen burjuvazi bütün silahlı güçlerini ayaklanmacılara karşı harekete geçirdi: paralı askerler ordusu ve polis sürüsü, jandarma ve faşist çeteler savaşta bütün silah türlerini kullandı: tüfekler, makineli tüfekler, zırhlı arabalar, uçaklar, havan topları, sahra ve öbüs topları. Avusturya proleterleri ancak geleceğin sahibi olan bir sınıfın üyelerinde bulunabilecek bir kahramanlıkla dövüştüler.” Weber, 3. Enternasyonal, sf. 233.

[24] Duclos, Birinci Enternasyonal, sf. 77.

[25] Weber, H. (der.) (1919-1943) (1979) 3. Enternasyonal-Belgeler, çev. Ü. Kıvanç; Birinci Baskı, Belge Yayınları, İstanbul, sf. 157-158.

[26] Çocuk Hakları Bildirgesi 1924 yılında Birleşmiş Milletler (League of Nations) tarafından kabul edilmiştir. Cenova Sözleşmesi olarak tanınır. Birleşmiş Milletler sürekli yaptığı çalışmalarla çocuk haklarını temel ilkeler ve standart kurallara bağlamaya çalışmaktadır. 1959 yılında da BM çocuk haklarına özel bir bildirge yayınlamıştır. On temel maddeden oluşan bu sözleşme yalnızca çocuk haklarının genel bir çerçevesini çizmekteydi. Bundan tam 30 yıl sonra 1989 yılında, Birleşmiş Milletler önceki sözleşmeyi yenilemiş ve bunu 54 maddeye çıkararak genişletmiştir. Ayrıca üye ülkelerin sözleşmeyi imzalamasıyla bu sözleşme uluslararası bir yasa haline gelmiştir. Çocuk Hakları Sözleşmesinin dikkat çekici maddeleri şunlardır:

  • Çocuğun Tanımı (Madde 1): 18 Yaşı altındaki herkes çocuk olarak tanımlanır.
  • Eşitlik İlkesi (Madde 2): Bu bildirge çocukların ırk, dil, din gibi diğer ayırıcı özelliklerine bakılmaksızın, hepsine eşit olarak uygulanır.
  • Çocukların Yararlarını Gözetme (Madde 3): Aileler çocukların yararlarını ön planda dikkate alarak karar vermelidir.
  • Yaşam Hakkı (Madde 6): Çocukların sağlıklı yaşam hakkı vardır ve bu hak devlet tarafından güvence altındadır.

[27] Hürriyet (2025) “Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’den 4+4+4 zorunlu eğitim açıklaması! Zorunlu eğitim kalkıyor mu, kaç yıl olacak? Lise 3 yıl mı olacak?”, https://www.hurriyet.com.tr/bilgi/galeri-zorunlu-egitim-kalkiyor-mu-kac-yil-olacak-milli-egitim-bakani-yusuf-tekinden-4-4-4-egitim-sistemi-aciklamasi-lise-3-yil-mi-olacak-42800971/4

[28] Eğitim İş (2025) “Çocuk İşçi Raporu”, https://www.egitimis.org.tr/raporlar/turkiyede-artan-cocuk-iscilik-22-04-2025

[29] Anke Dreier-Horning, Kinderarbeit-Ein Thema der Philosophie?, Kinderarbeit 38 https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-3-476-04745-8_38

[30] Liebert, M. (n.d.) “Do Children Have a Right To Work?”, European Academic Network, https://crean-network.org/resources/publications/articles/do-children-have-right-work-liebel-manfred

[31] Nasuhbeyoğlu, V. (2025) “Çocuklara Kölelik MEB kitabında”, Evrensel, https://x.com/evrenselgzt/status/1974360585962991842?t=PEKNRuMDPrcp3migLFRvkA&s=08