Yusuf Karadaş
2011’de ABD ve Batılı emperyalistlerin desteğinde Suriye (Baas-Esad) rejimini devirmeye yönelik müdahalenin öncülüğüne soyunan Erdoğan iktidarının en öngöremediği sonuçlardan biri de Kürtlerin Rojava’da (Kuzey ve Kuzeydoğu Suriye) özerk yönetim kurması oldu. Çünkü bu durum, sadece Suriye’de Baas-Esad rejiminin kısa sürede devrilmesi beklentisine dayalı yayılmacı emeller için zorluk çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda Erdoğan iktidarı ve devletin ülke içinde Kürt sorununda uyguladığı politikanın devamı bakımından da ciddi riskler yaratıyordu. Erdoğan iktidarı, bu ‘zorlukların’ üstesinden gelebilmek; Kürtleri beklentiye sokarak bölgedeki yayılmacı emellere ve ülke içinde ‘başkanlık rejimi’ kurma hedefine yedekleyebilmek amacıyla 2013’te “çözüm süreci”ni başlatmıştı. Ancak Rojava’daki özerk kanton yönetimleri bu hedeflere ulaşmanın ve Kürtlere kendi “çözüm”ünü dayatmanın önünde engel oluşturuyor ve bu nedenle de Erdoğan iktidarı Suriye’deki Kürtlere karşı savaşan cihatçılara (önce El Nusra ve sonra IŞİD) her türlü destek ve kolaylığı sağlamaktan geri durmuyordu. IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) Kobanê kuşatması ve Erdoğan’ın “Kobanê düştü düşecek” sözleriyle simgeleşen bu politikanın Kürtlerin direnişi ve ABD emperyalizminin bu direnişi kendi bölgesel çıkarları temelinde desteklemesi nedeniyle başarısız olması, “çözüm süreci”nin 2015’te sonlandırılmasında belirleyici bir rol oynamıştı.
Esad-Baas rejiminin ve İran’ın başını çektiği ‘Direniş Ekseni’nin (bu tanımlama Ortadoğu’da ABD-İsrail karşısında konumlanmış güçler için kullanılmaktadır) en büyük destekçisi olan Rusya, Ukrayna savaşıyla birlikte askeri güç ve dikkatini oraya yoğunlaştırmak zorunda kaldı. Bu durumla da bağlantılı olarak İsrail’in Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik başlattığı saldırı, katliam ve işgalini ABD ve Batılı emperyalistlerin desteğinde Lübnan Hizbullahı başta olmak üzere Direniş Ekseni içindeki güçlere yöneltip onlara darbeler vurması, bölgedeki güç ilişkilerinde değişime yol açtı. Bu gelişmeler, kendisine yönelmesi muhtemel tehditleri ortadan kaldırmak ve bölgenin yeniden dizayn edilmesi sürecinde kendi yayılmacı emelleri doğrultusunda hareket alanını genişletmek- ve elbette iç politikadaki güç kaybını da durdurmak- amacıyla Erdoğan rejimini Kürt sorununda yeni bir hamle yapmaya zorladı.
Geçtiğimiz yılın Ekim ayında iktidar bloku adına MHP lideri Bahçeli’nin PKK lideri Öcalan’a yaptığı çağrı ile başlatılan yeni sürecin temel motivasyonu, Kürt silahlı güçlerinin tasfiyesi ya da kontrol altına alınmasıydı ve bu nedenle de iktidar tarafından bu sürece ‘Terörsüz Türkiye’ adı verildi. Ancak tam da bu temel motivasyonu nedeniyle yeni süreç de gidişatı ve sınırları bakımından önemli oranda Suriye’deki Kürt özerk yönetimi ve askeri gücü SDG (Suriye Demokratik Güçleri) tarafından belirleneceği bir noktada bulunuyor. Çünkü Suriye’de Aralık 2024’te gerçekleşen rejim değişikliğinde belirleyici bir rol oynamasına ve bu rolü ABD Başkanı Trump tarafından sıkça övülmesine rağmen, bölgedeki güç dengeleri ve bu dengeler içinde Suriye’nin en güçlü ve örgütlü askeri gücü olarak SDG’nin pozisyonu, Erdoğan iktidarının bu hedefinin gerçeklemesini oldukça zorlaştırıyor ve bu nedenle de süreci de kırılgan hale getiriyor.
Suriye Kürtleri: Yerleşim, Tarihi ve Siyasi Arka Plan
Suriye Kürdistanı, tarihi Kürdistan coğrafyasının en küçük parçasını oluşturur ve Suriye’nin kuzey bölgelerini kapsar. Dicle ve Fırat havzası içinde kalan ve Cizîre (ya da Cezire, Arapça ‘ada’ anlamına gelir) olarak adlandırılan bölgede Qamişlo, Amude, Derîk, Tirbesîye ve Rimelan gibi kentler yer alır. Osmanlı döneminde Halep vilayetine bağlı Kobanê (Arapçası: Ayn el Arab) Fırat’ın batısında yer alan Kürt kentlerinden biridir. Bugün Fırat’ın batısında yer alan Cebel el Ekrad (Çiyayê Kurdan ya da Kürt Dağı) Kürtlerin en eski yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilir. Êzîdî Kürtlerin de yoğun olarak yaşadığı bu bölgenin en önemli kenti, aynı zamanda Suriye’nin tarım merkezi olan Afrin’dir. Bunun dışında başkent Şam ve Halep kentinde de azımsanmayacak bir Kürt nüfusu yaşamaktadır.
Kürdistan coğrafyasının batısında yer aldığı için Rojava (Batı) olarak da adlandırılan bu bölgede resmi veriler olmasa da yaklaşık üç milyon Kürt’ün (Suriye nüfusunun yüzde 10-12’si) yaşadığı tahmin ediliyor. Geçmiş dönemlerde Baas-Esad rejiminin Araplaştırma politikası nedeniyle önemli bir Arap nüfusunun da bulunduğu bölgede Süryani, Ermeni ve Türkmen azınlıklar da yaşamaktadır. Ancak nüfus ve yerleşim ile ilgili değerlendirmelerde, Afrin başta Türkiye’nin düzenlediği askeri operasyonlar ve cihatçı grupların saldırıları nedeniyle yüzbinlerce Kürt’ün göç etmek zorunda bırakıldığını da not etmek gerekiyor.
Türkiye’de cumhuriyetin 1923’te bir ‘ulus-devlet’ olarak ilanından sonra Kürtler, ulusal varlıklarının inkâr edilmesine karşı birbirinin devamı olan Baytüşşebap ve Şeyh Said isyanlarını başlatmış ve bu isyanlar kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Bu dönemde hem bu katliamlardan ve hem de Şark Islahat Planı üzerinden sürdürülen operasyonlardan kaçan on binlerce Kürt, Suriye Kürdistan’ına, özellikle Cizîre bölgesine yerleştiler. Bu bölgeye yerleşen Kürtler, 1930 Ağrı İsyanı’nın örgütlenmesinde önemli rolü olan Hoybun (Xoybun) örgütünün kuruluşuna önayak oldular. Özellikle Celadet Bedirhan’ın başını çektiği Kürt aydınları Kürtçeyi Latin harflerine uyarlayarak ve Şam’da Hawar dergisini çıkartarak Kürt aydınlanması bakımında da önemli bir rol oynadılar.
Suriye, 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazansa da ülkede Baas’ın (Arap Sosyalist Diriliş Partisi) yönetimi ele geçirdiği 1963’e kadar bir dizi darbe yaşanmıştır (1958-1961 arasında Cemal Abdülnasır’ın liderliğini yaptığı Mısır’la birlikte ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ kurulmuş ancak Suriye, 1961 darbesinden sonra bu birlikten çekilmişti).
Suriye’de 1962’de çıkarılan ve Suriye’de yaşayanların vatandaşlık durumlarını ele alan 93 sayılı kanun sonrasında 1963’te Haseke’de (Cezire bölgesinde) nüfus sayımı yapılmış ve bu sayım sonucu 1945’ten önce Suriye vatandaşı olduğunu kanıtlayamayan yaklaşık 120 bin Kürt “ecanib” (yabancı) olarak kaydedilmiş ve vatandaşlık haklarından (seyahat, eğitim, istihdam, mülk edinme ve miras bırakma, siyasi katılım vs.) mahrum bırakılmıştır.[1] Bunun bir devamı olarak bölgede nüfus bileşiminin değiştirilmesi amacıyla “Arap Kemeri” politikası uygulanmıştır.
PKK lideri Öcalan’ın 1979’da Suriye’ye geçmesi ve Esad-Baas rejiminin PKK’nin faaliyetlerine izin vermesi, Türkiye-Suriye ilişkilerinde uzunca bir dönem en önemli sorunlardan biri haline geldi. 1980’den sonra PKK militanları, Lübnan’da Suriye’nin denetimi altındaki Bekaa Vadisi’nde eğitim görmeye başlamış ve burada PKK kampları kurulmuştu.
Hafız Esad yönetimindeki Suriye, ‘Soğuk Savaş’ döneminde SSCB ile işbirliği halindeydi ve ABD-NATO eksenindeki Türkiye ile ilişkileri gerilimliydi. Özellikle Hatay sorunu ve Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde kurduğu barajlar (su sorunu), iki ülke arasında en önemli anlaşmazlık konuları olarak öne çıkıyordu.
Esad-Baas rejimi, PKK’ye verdiği desteği bir yanda Türkiye ile yaşanan sorunlarda siyasi bir kart olarak kullanmaya çalışıyor ve öte yandan da bu destek Suriye Kürtlerinin kontrol altında tutulmasına da hizmet ediyordu. PKK lideri Öcalan, Türkiye’nin Suriye sınırına askeri yığınak yapıp operasyon tehdidinde bulunduğu 1998’e kadar Şam’da kalmaya devam etti ve PKK de Suriye Kürtleri içinde örgütlendi.
PKK’nin kuruluş döneminde Öcalan, daha sonra “reel sosyalizm” olarak tanımlayacağı SSCB’deki revizyonist yönetimi sosyalist olarak görüyordu. Bu nedenle SSCB’nin yıkılması birçok örgüt üzerinde olduğu gibi PKK’nin ideolojik dönüşümünde de önemli bir rol oynadı. 1995’te orak-çekiç simgesini bayrağından çıkaran PKK, Öcalan’ın Şubat 1999’da uluslararası bir operasyonla yakalanıp Türkiye’ye getirilmesinden sonra Bookchin ve Wallerstein başta kimi eko-anarşist, otonomcu teorisyenlerden esinlenerek “Demokratik Modernite/Demokratik Konfederalizm” tezini geliştirdi. Bu ideolojik dönüşüm, PKK’nin farklı parçalarda ayrı partiler/örgütler olarak örgütlenmesinin önünü açtı.
Bu temelde 2002’de Irak’ta PÇDK (Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi), 2003’te Suriye’de PYD (Demokratik Birlik Partisi) ve 2004’te İran’da PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) kuruldu ve bu partiler PKK ile birlikte Öcalan çizgisinde KCK (Koma Civakên Kurdistan-Kürdistan Topluluklar Birliği) sistemini oluşturdular.
Suriye’de her ne kadar 1957’de kurulan ve özellikle 1970’ten sonra Barzani’nin Irak KDP’sinin (Kürdistan Demokrat Partisi) himayesinde faaliyet yürüten Suriye KDP’si (ve bunun bölünmesinden ortaya çıkan Kürt milliyetçi partileri) siyasi varlığını sürdürmüş olsa da etkisi sınırlı kaldı. Ancak Esad-Baas yönetiminin Türkiye ile yaşadığı sorunlarla da bağlantılı olarak Öcalan’ın Suriye’de kalmasına ve PKK’nin faaliyetlerine izin vermesi, Suriye Kürtlerinin Öcalan ve PKK etrafında örgütlenmesinin önünü açtı, ki bu dönemde PKK içinde yüzlerce Suriyeli militan yetişti.
PKK ve Öcalan’ın bu ilişkileri ve Suriye Kürtleri içindeki örgütlenmeleri, PYD’nin 2003’teki kuruluşunun da temellerini oluşturdu. Kuruluşundan kısa bir süre sonra Qamişlo (Kamışlı) kentinde yaşanan olaylar, PYD’nin özellikle Kürt gençleri içindeki güç ve etkisini arttırıcı sonuçlar doğurdu: 12 Mart 2004’te Qamişlo’da Arap el-Futuva ve Kürt el-Cihat takımları arasında oynanan futbol karşılaşması, Arap-Kürt çatışmasına dönüştü ve devamında Baas rejiminin olayları protesto eden Kürtlere şiddetli müdahalesi nedeniyle onlarca kişi yaşamını yitirdi. Bu olaylar protestoların bütün Kürt şehirlerine yayılmasına ve rejimin Kürtlere yönelik baskı, gözaltı ve tutuklamalarına neden olurken PYD’nin Kürt halkı içindeki örgütlülüğü de hızla büyüdü.
Suriye Müdahalesinden IŞİD ile Mücadele Stratejisine
Suriye müdahalesi ve rejim değişikliği dergimizin 66. Sayısında (2025 Bahar sayısı) dosya konusu olarak çeşitli yönleriyle ele alındığı için burada müdahaleye zemin hazırlayan bölgesel gelişmeleri ve bu müdahale ile amaçlananları tekrar uzun uzadıya ele almayacağız. Burada sadece geçtiğimiz Nisan ayında yapılan Antalya Diplomasi Forumu’nda ABD’li diplomat Jeffrey Sachs’ın “(ABD ve İsrail) Rejimi değiştirmek istiyorlardı. CIA ‘Timber Sycamore’ gibi gizli operasyonlarla Suriye’yi istikrarsızlaştırdı ve cihatçı grupları silahlandırarak savaşı körükledi,” sözlerini hatırlatmak yeterlidir.[2]
Erdoğan iktidarı, ABD emperyalizminin desteği ve yönlendirmesiyle bu müdahalenin öncülüğüne soyunurken Esad/Baas rejiminin kısa sürede devrileceği ve bölgesel liderlik hedefi doğrultusunda ‘yeni Osmanlıcılık’ olarak tanımlanan yayılmacı emellerine geniş bir alanın açılacağı hesabını yapıyordu. Ancak cihatçı grupların kısa sürede silahlandırılması ve dünyanın dört bir yanından cihatçıların savaş için Suriye’ye akınının teşvik edilmesine rağmen, özellikle İran’ın ve Lübnan Hizbullahı’ının savaşta açık tutum alması nedeniyle rejimin kısa sürede devrilmesi beklentisi gerçekleşmedi.
Savaşın birinci yılının ardından bir yanda sınır bölgelerinde Türkiye ve Körfez’deki Arap rejimlerinin desteklediği cihatçı grupların etkinliği artarken öte yandan da Esad rejiminin güçlerini kendisi için daha stratejik noktalara çekmesi, bu gelişmeler karşısında kendi örgütlenmelerini geliştirmeye öncelik veren Kürtlerin Rojava’da yeni bir hamle yapmasına uygun koşulları yarattı. Kürtler, PYD öncülüğünde Temmuz 2012’de Kobanê’den başlayıp Cizîre ve Afrin’le devam eden özerk ‘kanton’ yönetimleri ilan ettiler. Zaten zor durumda olan rejim, özerklik ilanlarını zımnen kabul eden bir tutum ortaya koydu ve Kürtler de özerklik ilan ettikleri bölgelerde devlet dairelerinin varlığını sürdürmesine izin verdi.
Yazının başında da belirtildiği gibi bu durum Suriye müdahalesinin öncülüğüne soyunan Erdoğan iktidarının öngöremediği ve görmek istemeyeceği bir sonuçtu. Bu nedenle Türkiye’deki iktidarın özerk kanton ilanına ilk tepkisi bu girişimin kabul edilemez olduğu biçimindeydi. Cihatçı gruplar için de seküler-demokratik yapıya sahip olan bu kantonların Esad rejiminden farkı yoktu ve dolayısıyla yok edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla Mart 2013’te Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinin karşısında bulunan Serêkaniyê’de HTŞ’nin önceli olan El Nusra Cephesi Kürtlere karşı şiddetli bir saldırı başlatmış ve bu saldırıyı diğer Kürt bölgelerine yönelik benzer saldırılar takip etmişti.
Ancak Suriye’de rejimi devirme hesap ve beklentisi gerçekleşmediği gibi, Rojava’da özerk kantonların kurulması ve Kürtlerle çatışma riskinin çok daha geniş bir alana yayılması, Türkiye yönetimini Kürt sorununda yeni bir adım atmak zorunda bıraktı. Bu temelde 2013 başlarında İmralı Adası’nda tutulan PKK lideri Öcalan ile yapılan görüşmeler üzerinden “çözüm süreci” başlatıldı. Erdoğan iktidarı bu süreç üzerinden PKK’nin silahsızlandırılmasını, Suriye Kürtleri ile çatışma riskinin ortadan kaldırılmasını ve bunun bir devamı olarak Suriye Kürtlerinin, Esat’ı devirmek ve Suriye’deki rejimi değiştirmek için planlanan müdahaleye yedeklenmesini hedefliyordu. Öte yandan Erdoğan, iç politikada Kürtleri beklentiye sokup kendi politikalarına yedekleyebildiği oranda bu sürecin kendisine başkanlığa giden yolu açmasını da umuyordu.
Bu sürece zemin hazırlayan bölgesel gelişmelerin bir diğer önemli merkezi de Irak’tı. Türkiye devleti, her ne kadar daha önce Irak’ta bir Kürt Federe Yönetimi’nin kurulmasını kendisi için “kırmızı çizgi” ilan etmiş olsa da 2005’ten sonra ABD emperyalizminin de teşvikiyle Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile siyasi ve ticari ilişkilerini geliştirmeye başladı. ABD emperyalizmi, 2003’teki müdahaleden sonra Saddam’ı devirse de Irak’ta kendi hegemonyasını tesis etmede sorunlar yaşadığı için 2006 sonlarında bu konuda nasıl bir politika izlenmesi gerektiğini belirlemek üzere Baker-Hamilton Raporu’nu hazırlamıştı. Bu raporda Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesi arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi tavsiye ediliyor ve ayrıca Türkiye’nin PKK konusundaki “güvenlik” kaygılarının dikkate alınması isteniyordu. PKK’nin silahlı bir güç olarak bölgedeki varlığı aynı zamanda enerji kaynakları ve geçiş yollarının güvenliği için de riskler oluşturuyordu.[3]
Bu rapordaki öneriler ve ABD’nin teşvikiyle, bir yandan 2009’da MİT ve PKK arasında Oslo’da görüşmeler başlatılmış, öte yandan da Irak Kürdistan Bölgesi’nde Barzani’nin öncülüğünde ve asıl olarak PKK’nin silahsızlandırılmasını amaçlayan bir “Kürt Konferansı”nın düzenlenmesi planlanmıştı. Fakat hem AKP-Erdoğan iktidarının PKK’nin çözüm konusunda beklediği adımları atmaması hem de iktidar içindeki egemenlik mücadelesinin (AKP-Erdoğan ve o dönem iktidarı paylaştığı Gülenciler) bir devamı olarak Gülencilerin bu görüşmeleri ifşa ederek görüşmelere devlet adına katılan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı yargılamak istemesi, zaten kırılgan bir zeminde sürdürülen Oslo görüşmelerinin sonunu getirmişti.
Türkiye’deki iktidarın “çözüm süreci” üzerinden kendi hedeflerine ulaşabilmesi; PKK üzerinde silahsızlanma konusunda baskı oluşturabilmesi ve ülke içinde de kendi çözümüne razı edebilmesi bakımından en kritik konu, Suriye Kürtleri ve orada kurulan özerk yönetimdi. İktidarın kendi inisiyatifinde bir çözümü dayatabilmesi için Rojava’daki Kürt özerk yönetiminin ortadan kaldırılması gerekiyordu.
O dönem iktidarın ‘müzakereden sorumlu’ Başbakan Yardımcısı olan Yalçın Akdoğan, Rojava’nın “çözüm süreci” üzerindeki etkisini iktidar cephesinden şöyle açıklıyordu: “Öcalan Suriye’deki gelişmeler üzerinden kendisine bölgesel bir aktörlük ve rol üretmeye çalışıyor. PYD’nin Suriye Kürtleri üzerinde kısmi etkinlik kurması, Kuzey Irak’ta yapılacak muhtemel Konferans gibi konular Öcalan’ı böyle bir düşünceye sevkediyor. PKK üzerinden ulaşmaya çalıştığı araçsal rolü, PYD üzerinden stratejik role çıkarmaya çalışıyor. PYD’nin Suriye’de yaşanan kaosu fırsat bilerek yakın zamanda bir statü elde edeceği tahayyülü, Türkiye’deki demokratik reformları küçümseyen bir tatminsizlik ve şımarıklık üretiyor.”[4]
Akdoğan’ın bu değerlendirmesi, iktidarın politikasının da bir özeti gibiydi:
Öncelikle Rojava’daki özerkliğin bir “hayal” olarak görülmesi, bunu engellemek için gerekli her şeyin yapılacağının ifadesiydi. İkinci olarak, bu “hayalin” iktidarın “demokratik reformlarını küçümseyen bir tatminsizlik ve şımarıklık ürettiği” vurgusu ise, iktidarın Kürtlere kendi çözümünü kabul ettirmesi için Rojava’daki tablonun değiştirilmesinin zorunlu görüldüğüne işaret ediyordu. Bu durum, Türkiye’deki iktidarın bir yandan Öcalan ile görüşmeleri sürdürürken öte yandan neden Eylül 2014’te Kobanê kuşatmasını başlatan IŞİD’e her türlü desteği verdiğini ve neden bu kuşatma başarısız olunca “çözüm süreci”nin sona erdirildiği sorusunun yanıtı bakımından da açıklayıcıdır.
Suriye’de rejim değişikliğini hedefleyen müdahalenin hesaplanan süre içinde amacına ulaşamaması ve dahası bu müdahale sürecinin bölgesel güç ilişkilerinde istenmeyen sonuçlar doğurması, bu müdahalenin başında birlikte yola çıkan ABD emperyalizmi ile Türkiye’deki Erdoğan gericiliğinin öncelikleri arasında bir ayrışmaya yol açtı.
IŞİD, 2014’te Suriye’nin Rakka şehrini ele geçirmiş ve örgütün lideri Ebubekir el-Bağdadi, burada “İslam Emirliği” kurulduğunu ilan etmişti. Kürtlerin özerkliğini tehdit olarak gören ve “kabul edilemez” ilan eden Türkiye’deki iktidar, IŞİD’e ‘komşu’ olmakta bir sakınca görmüyor; IŞİD ülke içinde hücreler kurarak örgütleniyor ve isteyen elini kolunu sallaya sallaya IŞİD’in işgali altındaki bölgelere gidebiliyordu. Ancak IŞİD aynı dönemde Irak’taki mezhepsel gerilim ve çatışmalardan da faydalanarak Felluce, Ramadi gibi kentleri ele geçirmişti. Irak’ta merkezi hükümetin başında bulunan Şii Maliki yönetimi ile Saddam dönemindeki güç ve pozisyonlarını kaybeden Sünni elitler arasında gerilim gittikçe tırmanıyor, Irak Kürdistan yönetimi ile merkezi yönetim arasında da ciddi anlaşmazlıklar yaşanıyordu. Irak’ın bölünmenin eşiğine geldiği bu dönemde IŞİD, Irak’ın en büyük kentlerinden ve en önemli enerji merkezlerinden biri olan Musul’u ele geçirdi (Haziran 2014). IŞİD Musul’u ele geçirdikten sonra Musul’un batısında yer alan Şengal (Sincar) dağında yaşayan Ezidilere karşı soykırım uygulayarak barbar yüzünü bütün dünyaya göstermişti.
Bir yandan IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi Irak’taki bölünmeyi derinleştiriyor ve enerji güvenliği için büyük tehdit yaratıyordu. Öte yandan da Suriye’deki savaşın mezhepsel bir görünüm kazanması, müdahalenin başlarında yapılan hesapların aksine İran’ın Akdeniz’den Kızıldeniz’e bütün bölgede (Suriye, Irak, Lübnan, Yemen) güç ve etkisini arttırıcı sonuçlar doğurmuştu. İran’ın kazandığı güç ve etkinin yanı sıra Libya’da yeni askeri üsler elde etmesi örneğinde olduğu gibi, Rusya da Ortadoğu’da daha etkili bir aktör pozisyonuna geliyordu.
Bu gelişmeler karşısında ABD emperyalizmi bölgedeki pozisyonunu koruyabilmek için Eylül 2014’te ‘IŞİD ile Mücadele Stratejisi’ni açıkladı. Bu politikanın kısa vadeli hedefi Irak’ta gerilim ve çatışma halindeki güçleri IŞİD ile mücadele üzerinden birleştirmek; bölünmenin önüne geçerek bu güçleri ABD ekseninde bir daha bir araya getirmekti. Uzun vadeli hedef ise, bölgede ABD eksenindeki güçlerin IŞİD ile askeri alanda mücadele adına oluşturulan ‘Uluslararası Koalisyon’da bir araya getirilerek İran’ın kuşatılması ve Rusya ile Çin’in de bölgesel etkisinin sınırlanmasıydı. Bu temelde bu koalisyonda bir yandan İngiltere, Fransa, Almanya gibi emperyalist güçler ve öte yandan Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Ürdün, Bahreyn gibi bölgedeki işbirlikçi Arap gericilikleri yer alıyordu.
Önceliği Kürt özerkliğini ortadan kaldırmak olan Erdoğan iktidarı, bu nedenle o dönem IŞİD ile mücadele koalisyonuna katılmamıştı. Erdoğan, Kobanê için “Düştü, düşecek” derken 6-7 Ekim 2014’te Türkiye ve dünyanın birçok kentinde IŞİD barbarlığına karşı Kobanê direnişi ile dayanışma eylemleri gerçekleşmişti. Bu koşullar altında Kobanê direnişini yapan PYD’nin askeri kolu YPG’ye (Yekîneyên Parastina Gel-Halk Savunma Birlikleri) hava desteği vermek, bölgede katliamcı ve işgalci geçmişiyle bilinen ABD emperyalizminin IŞİD ile mücadele stratejisini meşru göstermesine ve Suriye’de etkileri artan İran ve Rusya karşısında yeniden pozisyon alabilmesine hizmet ediyordu. ABD’nin hava desteği ile IŞİD kuşatmasının yenilgiye uğratılmasının ve Suriye Kürtleriyle bugüne kadar devam eden işbirliğinin temelleri atıldı.
Astana’dan Rejimin Devrilmesine
ABD emperyalizminin Suriye Kürtleri ile işbirliğini, 2015’te kurulan ve omurgasını PYD’nin askeri kolu YPG’nin oluşturduğu SDG (Suriye Demokratik Güçleri) üzerinden “IŞİD ile Mücadele” adı altında kalıcı hale getirmesi, Erdoğan iktidarını sahadaki bir diğer önemli aktör Rusya ile ilişkileri geliştirmeye zorladı. Suriye’de Esad-Baas rejimini destekleyen ve bir uçağının düşürülmesi nedeniyle Türkiye ile ilişkileri oldukça gergin olan Rusya ile işbirliği yönündeki adımlar 2016’daki darbe girişiminden hemen önce başlatılmıştı. Ancak devlet içindeki kadroları önemli oranda tasfiye edilmiş olan Gülencilerin önayak olduğu ve bir yanıyla ABD-Erdoğan iktidarı arasındaki bu ayrışmayı da dayanak yapmaya çalışan 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Rusya ile ilişki ve işbirliği hızla ilerledi.
Türkiye’nin Ağustos 2016’da ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) adı altından bir araya getirdiği gruplarla birlikte görünüşte IŞİD’e karşı ama gerçekte iki Kürt kantonunun (Kobanê ve Afrin) birleşmesini engellemek ve bu kantonlar arasında tampon bölge oluşturmak amacıyla Cerablus ve El Bab’a yönelik başlattığı ‘Fırat Kalkanı’ operasyonu da Rusya’nın onayıyla gerçekleşti. Dönemin Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlnur Çevik, 2018’de yine Rusya’nın ‘olur’u ile yapılan Afrin operasyonundan sonra “Rusya hava sahasını açmasaydı bırakın El Bab’a, Afrin’e girmeyi, İnsansız Hava Aracı (İHA) bile kaldıramazdık” açıklamasını yapmıştı.[5] Rusya ile işbirliği, Erdoğan’a iç politikada ‘tek adam rejimi’ olarak da adlandırılan baskı rejiminin inşasının dayanaklarından biri olarak da kullanılan Suriye Kürtlerine yönelik operasyonlar konusunda belli bir hareket alanı yarattı. Ancak PYD ve SDG’yi “terör örgütü” olarak tanımıyor olmasına ve PYD’nin Moskova’da temsilcilik açması örneğinde olduğu gibi Kürtlerle ilişkisini sürdürmesine rağmen Fırat’ın doğusunda ABD ile işbirliği yapan Kürtler üzerinde Türkiye’nin baskı uygulaması, Kürtleri Esad-Baas rejimi ile uzlaşmaya zorlamak isteyen Rusya’nın da kullanışlı bulduğu bir politikaydı. Bu politika o dönem Rusya için cihatçı grupların Türkiye üzerinden denetim altına alınması ve Suriye sahasında iki NATO üyesini (ABD ve Türkiye) karşı karşıya getirmek için de kullanışlıydı.
Türkiye ve Rusya arasındaki işbirliği, “Suriye’de çatışmasızlık bölgelerinin oluşturulması ve soruna siyasi çözüm bulma” çerçevesinde Suriye rejiminin bir diğer önemli destekçisi İran’ın katılımıyla 2017’den sonra ‘Astana Formatı’ adı altında sürdürüldü. Ancak Astana Formatı’ndaki ortaklık, özellikle Türkiye’nin İdlib’de HTŞ ve diğer cihatçı grupların kontrol altına alınması konusunda üstelendiği sorumlulukları yerine getirmemesi nedeniyle zaman zaman gerginliklerin tırmandığı ve lokal çatışmaların yaşandığı bir zeminde devam etti.
Denilebilir ki; Türkiye ve ABD, Suriye Kürtleri (SDG) konusunda ne kadar ayrışıyorsa İdlib ve buradaki HTŞ konusunda da o kadar birleşiyordu. Çünkü İdlib’in düşmesi, Suriye rejiminin Rusya ve İran’ın desteğinde Rojava ve Türkiye’nin ÖSO gruplarıyla birlikte işgal ettiği bölgeler dışındaki bütün bölgeleri kontrol altına almasına ve buradaki ABD ve Türk varlığının daha fazla tartışma konusu haline gelmesine yol açacaktı.
Şubat 2020’de Rus hava saldırılarında Tük askerlerinin yaşamını yitirmesi sonrasında “Şehidimiz var” diyen ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, “Türk hükümetiyle durumu gözden geçirmek istiyoruz ve mümkün olduğu kadar destek vermek istiyoruz” açıklamasını yapmıştı.[6] Jeffrey bu açıklamadan önce de ABD’nin HTŞ ile ilgili “Bunlar doğrudan El Kaide’nin uzantıları, terör örgütü olarak kabul ediliyorlar ancak öncelikli olarak Esad rejimiyle mücadeleye odaklanmış durumdalar. Henüz biz bu iddiaları kabul etmedik ama kendileri, terörist değil vatansever muhalif savaşçılar olduklarını iddia ediyorlar. Bir süredir uluslararası bir tehdit oluşturduklarını görmedik”[7]açıklamasını yapmıştı. Kuşkusuz bu açıklama daha o günden uygun koşullar ortaya çıktığında HTŞ’nin devreye sokulup kullanılacağını gösteriyordu.
Nitekim öyle de oldu: Rusya’nın ABD, AB ve NATO ile ekonomik, siyasi ve askeri olarak karşı karşıya geldiği Ukrayna Savaşı’na gömülmesi ve Ekim 2023’ten sonra İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırı ve işgallerini Direniş Ekseni içindeki güçlere de yöneltip onlara ciddi darbeler vurması, Suriye’de rejimin hızlıca çözülmesinin ve ABD, İngiltere ve MİT tarafından eğitilip donatılan HTŞ’nin yönetime getirilmesinin önünü açtı.
‘Süreç’te Rojava Düğümü
1 Ekim 2024’te yeni yasama yılının başlangıcında Dem Partililerle tokalaşan iktidar ortağı MHP’nin lideri Bahçeli, 22 Ekim’de bu kez doğrudan Öcalan’a seslenerek “Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayeti gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılmasının önü de ardına kadar açılsın” dedi.[8] Daha Suriye’de rejim değişikliği gerçekleşmeden İsrail’in Gazze’den Lübnan, Suriye ve İran’a kadar yayılan saldırılarının bölgesel dengeleri değiştirme potansiyeli görülmüş ve bu süreçte Kürtlerle çatışma halinin Türkiye için yaratması muhtemel riskler görülmeye başlanmıştı.
Bahçeli’nin Öcalan’a çağrı yaptığı günlerde, Rusya’ya bağlı Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da yapılan BRICS toplantısına ‘gözlemci’ statüsünde katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan burada Rusya lideri Putin ile yaptığı görüşmeden sonra Suriye lideri Esad ile doğrudan görüşme konusunda “Sayın Putin ile tüm bu konuları, durduğumuz noktayı, beklentimizi konuştuk. Sayın Putin’e, Beşar Esad’ın çağrımıza vereceği cevabın temini noktasında bir adım atması çağrımız oldu,” açıklamasını yapmıştı.[9]
İktidar bir yandan Öcalan’a çağrı yaparak Kürt silahlı güçlerinin tasfiyesini istiyor ama öte yandan Rojava’ya yeni bir operasyon için Esad rejimi ile ‘normalleşme’ ve işbirliğinin kanallarını açmaya çalışıyordu. Tıpkı “çözüm süreci”nde olduğu gibi iktidarın yeni süreçteki hedeflerine ulaşabilmesi, Rojava düğümünün çözümüne bağlanıyordu. Çünkü bu düğüm çözülürse sadece kendisine yönelmesi muhtemel riskleri önemli oranda sınırlamakla kalmıyor, kendi kontrolünde bir “çözüm” üzerinden de Kürtleri bölgedeki yayılmacı emellerine yedekleyebilmenin hesaplarını yapıyordu.
27 Kasım 2024’te HTŞ, İdlib’den başlattığı saldırı ile Halep’i ele geçirirken Türkiye destekli SMO’nun (ÖSO’nun yerine Suriye Milli Ordusu adı altında bir araya getirilen gruplar) hedefi Kürtlerin (SDG sadece ABD ile işbirliği yapılan Fırat’ın doğusunda örgütlü olduğu için Fırat’ın batısındaki bu bölgede PYD-YPG bulunuyordu) kontrolündeki Tel Rıfat olmuştu. HTŞ, neredeyse hiçbir önemli engelle karşılaşmadan Şam’a doğru yürürken de Türkiye’deki iktidarın yönlendirmesiyle SMO, bu kez Fırat’ın doğusuna geçiş bakımından Kürtlerin en önemli savunma hattı olan Tişrin Barajı ve Karakozak Köprüsü’ne yöneldi. Tişrin Barajı, bölgenin en önemli su ve enerji kaynağı; Karakozak Köprüsü de Kobanê’ye açılan en önemli bağlantı noktasıydı. Bu savunma hattının düşmesi, Türkiye ve SMO’nun, SDG’nin kontrolünde bulunan Fırat’ın doğusunda ilerleyebilmesinin de önünü açacaktı. Ancak bir yandan SDG’nin bu saldırılara karşı koymak bakımından oldukça donanımlı olması, öte yandan da Kürtler’in bir seferberlik havasında burada nöbet eylemleri düzenlemesi, bu hattın aşılmasını engelledi.
Öcalan’ın 27 Şubat’ta PKK’ye yaptığı kendini feshetme ve silah bırakma çağrısı ve 10 Mart’ta geçici HTŞ yönetimi ve SDG arasında imzalanan ‘entegrasyon anlaşması’nın ardından burada da SMO ve SDG arasında ‘ateşkes’ anlaşması yapıldı.
Kuşkusuz Erdoğan iktidarı ve desteklediği SMO’nun, SDG’nin kontrolündeki bölgelere (Fırat’ın doğusu) saldırılarını durdurmasında yeni dönemde ABD ile karşı karşıya gelmek istememelerinin de önemli bir rolü bulunuyordu. Ancak bu tutum, SDG’nin tasfiye edilmesi hedefinden vazgeçildiği anlamına da gelmiyordu. Aksine, yeni gelişmelere bağlı olarak SDG’nin tasfiye edilmesi hedefi, yapılan çağrı ve anlaşmalar üzerinden gerçekleştirilmeye çalışıldı.
Öncelikle Erdoğan iktidarı cephesinden Öcalan’ın 27 Şubat’ta PKK’ye yaptığı çağrının SDG’yi de kapsadığı, dolayısıyla SDG’nin kendini tasfiye etmesi (bazı açıklamalarda PKK ve YPG dışındaki unsurlarının yeni Suriye ordusuna katılması) yönlü açıklamalar yapıldı ve bu gerçekleşmediği koşullarda yeni operasyon tehdidi sık sık vurgulandı. Ancak gerek SDG ve gerekse KCK tarafından yapılan açıklamalarda Öcalan’ın çağrısının PKK ile sınırlı olduğu ve SDG’yi kapsamadığı ve ayrıca HTŞ’nin etnik ve dinsel azınlıklara karşı katliamlar düzenlediği bir dönemde böyle bir adımı atmanın SDG açısından intihar olacağı açık bir biçimde ifade edildi.
Geçici HTŞ yönetimi ve SDG arasında ABD emperyalizminin temsilcilerinin girişimi ve gözetimi altında 10 Mart’ta imzalanan ve bir çerçeve anlaşması olmanın ötesinde gerilimi azaltma ve uzlaşma kanallarını açma amacını taşıyan anlaşmadan sonra da Erdoğan iktidarı cephesinden SDG’nin tasfiyesini talep eden sesler yükselmeye devam etti: Erdoğan iktidarı, bu anlaşmanın SDG’nin kendini tasfiye etmesi ve elindeki tesis ve kurumları HTŞ yönetimine devretmesini kapsadığını iddia ediyordu. SDG ve Kürt özerk yönetiminin temsilcileri ise, entegrasyonun tasfiye anlamına gelmediğini, aksine bunun SDG’nin Suriye ordusuna örgütlü bir biçimde katılması, özerklik statüsünün tanınması ve petrol ve gümrük gelirlerinin de merkezi yönetim ile özerk yönetim arasında paylaşılması ile mümkün olacağını söylüyordu.
10 Mart anlaşmasından iki tarafın da ayrı şeyler anladığı açıktı ve bu görüş ayrılığı bugün de devam ediyor. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi bu ayrışma, çerçeve anlaşmasının farklı yorumlara açık olmasından ve dolayısıyla tarafların bu anlaşma üzerinden farklı beklenti ve hesaplar içinde bulunmasından kaynaklanıyordu.
10 Mart anlaşması, HTŞ’nin yeni ordusundaki cihatçı grupların “rejim artıkları ile mücadele” adı altında sahil kentlerinde Alevilere yönelik katliamlar düzenlediği; ABD ve batılı emperyalistlerin Colani ve HTŞ’nin “değiştiği” ve “ona bir şans verilmesi gerektiği” propagandasını yaptığı; bu katliamlara karşı Suriye ve dünya genelinden yükselen tepkiler nedeniyle yaratılmaya çalışılan algının giderek bozulduğu bir dönemde yapıldı. Daha doğrusu ABD emperyalizmi tarafından yaptırıldı. ABD emperyalizmi bu anlaşma ile bir yandan oldukça sıkışık olduğu böyle bir zamanda HTŞ yönetimine meşruiyet kazandırıyor ama öte yandan da bu sıkışmışlığı HTŞ’yi (dolayısıyla bu konuda HTŞ üzerinde oldukça etkili olan Erdoğan yönetimini) SDG’yi tanımaya zorlamanın bir dayanağı haline getiriyordu. Çünkü ABD emperyalizmi, yeni Suriye’de ve bölgenin yeniden dizaynında her iki güce de (elbette Türkiye’ye de) ihtiyaç duyuyordu.
Bu anlaşmanın maddelerine (8 maddeden oluşuyor) bakıldığında tam da ABD’nin ifade edilen ihtiyacına uygun bir çerçevede hazırlandığı görülüyor. Bir yandan HTŞ’nin katliamları “Esad yanlıları ile mücadele” vurgusuyla meşrulaştırılıyor ama öte yandan da “Dini veya etnik kökenlerine bakılmaksızın, liyakat temelinde temsil edilme ve siyasi katılım haklarını güvence altına almak”tan söz ediliyordu. Alevi katliamının devam ederken bu anlaşmayı imzaladığı için tepki gören SDG de bu anlaşmanın sadece Kürtler için değil; Aleviler ve Dürziler için de demokratik kazanımlar sağlayacağını savunuyordu.
Anlaşmanın en tartışmalı maddesi ise, “Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm sivil ve askeri kurumların, sınır kapıları, havaalanları, petrol ve gaz sahaları da dahil olmak üzere, devlet yönetimine entegrasyonu” başlığını taşıyan maddesiydi. Çünkü SDG entegrasyondan yerel özerkliğin ve SDG’nin yapısının korunduğu bir katılımı, HTŞ ve Erdoğan iktidarı ise askeri ve sivil bütün kurumların geçici HTŞ yönetimine devredilmesini anlıyordu.
Erdoğan iktidarının 10 Mart anlaşmasını kabul etmesinde SDG ile SMO üzerinden çatışmaların devam ettirilmesinin HTŞ’nin Suriye’de kontrolü sağlamasını zorlaştırması ve bağlı olarak bu durumun Suriye’deki ve bölgedeki emeller bakımından HTŞ’ye yapılan yatırımı riskli hale getirmesinin belirleyici bir etkisi bulunuyordu. Bu nedenle HTŞ’yi askeri olarak eğitip donatarak güçlendirme, ABD emperyalizminin verdiği ev ödevlerini yerine getirme ve bunlar üzerinden SDG üzerinde tasfiye baskısını oluşturma ya da en azından gücünü sınırlama politikası uygulanmaya konuldu. Bu temelde ağustos ayında Milli Savunma Bakanı Güler ile geçici HTŞ yönetiminin Savunma Bakanı Ebu Kasra arasında savunma alanında “Ortak Eğitim ve Danışmanlık Mutabakat Muhtırası” imzalandı.
Bu dönem boyunca ABD emperyalizminin HTŞ yönetimiyle ilişkilerinde iki konu öne çıktı:
Birinci olarak; yaptırımların hafifletilmesi ya da kaldırılması Suriye’de rejim değişikliği sonrası askeri alt yapıyı büyük oranda ortadan kaldıran ve stratejik noktaları işgal eden İsrail ile ‘normalleşme’ye ve devamında bölgede ABD eksenine bağlanması için önüne konan ev ödevlerini yerine getirmesine bağlandı.
İkinci olarak da Suriye’nin yeni döneminde bir ‘denge’ unsuru olmak üzere SDG’nin Suriye ordusuna belli oranda kendi yapısını koruyarak entegre edilmesiydi. Bu konu aynı zamanda Suriye’de Türkiye ile etki alanları mücadelesi yürüten ve Erdoğan iktidarının HTŞ üzerindeki etkisinden rahatsız olan İsrail’in de talebiydi. Bu nedenle Erdoğan iktidarı, Suriye ordusuna örgütlü olarak (bir kolordu ya da tümenler halinde) katılmak isteyen SDG’yi sık sık “İsrail’in emellerine alet olmak” ile suçluyor.
Nisan ayında Suudi Arabistan’ı ziyaret eden ABD Başkanı Trump, burada Suudi Arabistan veliahtı Prens Muhammed ve Erdoğan’ın isteği üzerine Suriye’deki geçici yönetimin başındaki Colani ile de görüşüp Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldırma kararı alırken Colani’nin önüne de bir dizi ev ödevi koymuştu. Bunlar arasında öne çıkanları; İsrail ile ‘normalleşme’ anlaşmasının imzalanması (İsrail’e teslimiyet), Filistinli grupların Suriye’deki faaliyetlerinin yasaklanması ve IŞİD ile mücadele stratejisine dahil olmasıydı.
Colani, İsrail işgali altında bile asıl tehdit olarak İran’ı işaret ederek ve Filistinli grupların faaliyetlerini yasaklayıp kimi liderlerini tutuklayarak Trump’ın gözüne girmeyi başarmıştı. Ekonomik olarak da ülkenin kaynak ve tesislerini ABD ve batılı emperyalistler ile Körfez sermayesine sonuna kadar açmıştı. Bunların karşılığında Colani’nin “Suriye Cumhurbaşkanı” sıfatıyla ABD’de yapılan BM zirvesine katılması ve konuşma yapması sağlandı.
Colani yönetiminin İsrail ile ‘normalleşme’ ve ABD eksenine bağlanması yönünde en önemli adım, kendisini ABD’ye davet eden Trump ile 10 Kasım 2025’te yaptığı görüşmede ‘IŞİD ile Mücadele Uluslararası Koalisyonu’na katılma kararını alması oldu.
Daha önce de vurgulandığı gibi bu koalisyon ABD emperyalizminin bölgedeki hegemonyasının yeniden tesis edilmesinin aracı olarak işlev gördü ve görmeye de devam ediyor. Dolayısıyla Suriye’deki HTŞ yönetiminin bu koalisyona katılması, 1956 Süveyş Krizinden bu yana Ortadoğu’da ABD-İsrail ekseni karşısında konumlanmış bulunan Suriye’nin ABD eksenine bağlanması yönünde atılmış önemli bir adım oldu.
ABD’nin Suriye’de istediği askeri üste asker bulundurmasının ya da yeni askeri üsler kurabilmesinin önünü açan bu anlaşma üzerinden artık Suriye’deki işgallerine eskisi gibi ihtiyaç duymayacak olan İsrail’in de HTŞ yönetimi ile uzlaşmasının sağlanması amaçlanıyor.
Bu anlaşmanın önemli hedeflerinden biri de ABD’nin “IŞİD ile mücadele” kapsamında yaklaşık 10 yıldır işbirliğini sürdürdüğü SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyon sürecinin rayına sokulmasıdır. Çünkü bu anlaşma üzerinden SDG, Suriye ordusuna entegre edildiği oranda yeni Suriye ordusunun da IŞİD ile mücadele adı altında oluşturulmuş politik-askeri eksene kazanılması sağlanacaktır. Ayrıca bu süreç doğrudan ABD kontrolünde ilerleyeceği için de olası gerilim ve çatışmaların önüne geçilmesi, en azından minimize edilerek kontrol edilmesi mümkün olacaktır.
Entegrasyon sürecinin ABD kontrolünde gerçekleşmesi, Erdoğan iktidarının SDG üzerinde baskı oluşturma ya da müdahale tehdidi bakımından da sınırlayıcı bir rol oynayacaktır. Bu noktada Trump ve Colani arasında yapılan görüşme ve anlaşmaya Dışişleri Bakanı Fidan’ın da çağrılmış olmasına dikkat çekmek gerekiyor. Nasıl Erdoğan Trump’ın Gazze planının garantörü yapılarak Türkiye Gazze’de kolonyal bir yönetim kurulması sürecinin parçası haline getirildiyse, Fidan’ın da Trump-Colani anlaşmasına dahil edilmesiyle de Türkiye, Suriye’nin ABD eksenine bağlanması sürecinin bir parçası haline getirilmektedir. Eylül ayında Washington’da yapılan Trump-Erdoğan görüşmesindeki ‘meşruiyet’ tartışması, Türkiye’deki rejimin hem iç politikada yaşadığı sıkışmışlık ve hem de bölgedeki emelleri bakımından ABD emperyalizmine daha fazla bağımlı hale geldiğini gözler önüne sermişti.
Dışişleri Bakanı Fidan’ın ABD Dışişleri Bakanı Rubio ve Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile görüşmesinden sonra yaptığı “Buradaki problemler dikkatle yönetilmezse, ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik bir sıkıntının ortaya çıkma ihtimali var(…)Amerikalıların bu gerçeği anlıyor olması önemli”[10] açıklaması, HTŞ yönetiminin ABD eksenine bağlanması karşılığında Kürtlerin ve Suriye’nin güneyindeki (Süveyda) Dürzilerin özerklik taleplerinin baskılanması yönündeki beklentiyi ortaya koymakta ve bu yönlü pazarlıkların devam edeceğinin işaretini vermektedir.
Sonuç Yerine: Hesaplar, Beklentiler ve Belirsizlikler Arasında Bir ‘Süreç’
* Oslo görüşmelerinden (2008-2011) “çözüm süreci”ne (2013-2015) ve 2024 sonlarında başlatılan son ‘süreç’e kadar, Türkiye’de Erdoğan rejiminin Kürt sorununu “çözme” adına başlattığı süreçlerin büyük oranda bölgedeki (Ortadoğu) gelişmeler, bu gelişmeler içinde Türkiye’deki iktidar ve temsil etiği tekelci burjuvazinin tutmak istediği pozisyon (yayılmacı emeller) ve bağlı olarak Kürtlerle çatışma halinin bu politika için yarattığı ya da yaratması muhtemel risklerin (ve bu riskleri bir fırsata çevirme hesabının) belirleyici bir rolü olduğu görülmektedir. Burada elbette iç ve dış politikanın fazlasıyla iç içe geçtiği ve dolayısıyla da bu süreçlerin iç politikadaki hedeflere de bağlandığı göz ardı edilmemelidir.
Oslo görüşmelerinde Irak’taki gelişmeler (Baker-Hamilton Raporu) ve PKK’nin bölgedeki askeri varlığının sonlandırılması öne çıkarken son iki süreçte özellikle Kürtlerin Rojava’da kurduğu özerk yönetim ve askeri gücünün (YPG-SDG) dağıtılması hedefi öne çıkmaktadır. Çünkü Türkiye’deki yönetim, Kürtlerin Rojava’daki kazanımlarını ortadan kaldırmadan ya da en azından budayıp sınırlamadan Kürt sorununda kendi politikalarına hizmet edecek bir “çözüm”ün mümkün olmadığını/olamayacağını görmektedir.
* Burada söylenenlerden Öcalan’ın çağrısı ve inisiyatifinde PKK’nin silahsızlandırılması yönünde sürdürülen sürecin önemsiz olduğu sonucu çıkarılmamalıdır-ki, bu konuda mecliste bir komisyon kurulduğu ve yasal düzenlemeler için hazırlıklar yaptığı bilinmektedir. Ancak bugünkü durum, Türkiye’de devletin zamanında Irak Kürdistan bölgesinde federe bir yönetim kurulmasını “kırmızı çizgi” ilan etmesinden de farklıdır. Çünkü Rojava’daki hareket KCK sistemi içinde yer alan ve kadroları da büyük oranda PKK içinde yetişmiş bir hareket olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla ülkedeki iktidar, Rojava’ya yönelik kaygılarını ortadan kaldıracak ya da minimize edecek bir sonuç çıkmadan PKK’nin silahlı güçlerinin sosyal-siyasal entegrasyonu ve cezaevlerindeki tutukluların serbest bırakılması için adım atmak istememektedir.
* Suriye’deki rejim değişikliğinin İran’ın yanı sıra Rusya ve Çin’in de bölgesel güç ve etkisini zayıflatan sonuçlar doğurduğuna şüphe yoktur. ABD emperyalizmi; Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet ve etki alanları mücadelesini bile rakip emperyalistlerin bölgedeki varlığını sınırlamanın bir dayanağına dönüştürmekte ve Suriye’yi Abraham/İbrahim düzenine (İsrail ve Arap rejimleri arasındaki işbirliğine) entegre etmeye yönelik bir süreci işletmektedir. HTŞ yönetiminin ‘IŞİD ile Mücadele Uluslararası Koalisyonu’na ve koalisyonla işbirliği halindeki SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu örneğinde olduğu gibi, bu sürecin ABD kontrolünde gerçekleşmesi, Türkiye’deki Saray Rejiminin Suriye Kürtleri ve SDG’ye müdahale edebilme olanaklarını önemli oranda sınırlamaktadır. Çünkü ABD emperyalizmi (ve İsrail) yeni Suriye’nin kuruluşunda HTŞ yönetimi ve SGD/Kürtler arasında bir ‘denge’ kurmayı kendi bölgesel çıkarları bakımından daha kullanışlı görmekte ve bu durum ayrıca Erdoğan iktidarını da kendi politik eksenine daha fazla bağımlı hale getirmesine hizmet etmektedir.
Ancak ABD emperyalizminin bu ‘denge’ politikasının Erdoğan iktidarının bölge ve iç politik hesapları bakımından risk yaratma potansiyeli arttıkça ABD ile ters düşme ve süreci sona erdirme olasılığını da yadsımamak gerekir.
* ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Başkan Trump her yerde satranç tahtasını tamamen değiştirdi. Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Bu olmayacak ve Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir işbirliği göreceksiniz”[11]açıklaması, ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki yeni durumu Kafkasya’dan Akdeniz’e kadar rakip emperyalistlerle egemenlik/paylaşım mücadelesinin bir dayanağı ve Türkiye’yi de bu politikanın aracı/parçası haline getirmek istediğini ortaya koymaktadır-ki, dergimizin bir diğer yazı konusu olan ABD Başkanı Trump’ın inisiyatifinde imzalanan Azerbaycan-Ermenistan anlaşması üzerinden Zengezur Koridoru’nun ‘Trump Yolu’ (Uluslararası Refah ve Barışa Giden Trump Güzergahı) yapılması bu politik hedef doğrultusunda atılmış adımlardan biridir. Ancak bölgedeki egemenlik/paylaşım mücadelesinde belli bir mevzi kaybetmiş olmalarına rağmen Rusya’nın ve Kuşak-Yol Projesi kapsamında 20’den fazla bölge ülkesiyle anlaşmalar yapan Çin’in bu mücadeleden vazgeçmelerini beklemek emperyalist rekabetin doğasına aykırıdır.
Bu durumun ‘süreç’ bakımından taşıdığı anlam ise, açıktır: Bu süreç sadece Türkiye’deki Erdoğan rejimi ile PKK-SDG arasında olmadığı gibi bugünkü ABD ‘kontrolü’nün uzun vadeli sonuçları bakımından da İran’ın pozisyonundan Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve bölgedeki gücünü korumaya yönelik hamlelerine ve Çin’in bu gelişmeler karşısında alacağı tutuma ve yine Körfez ülkelerinden Irak Kürdistan bölgesindeki güçlere kadar birçok aktörün hesaba katılması gerekmektedir. Bütün bu faktörler süreci belirsizleştirip kırılgan hale getirmektedir.
Bunlara ABD emperyalizminin yeni Suriye planının; bu planın merkezine koyduğu cihatçı-mezhepçi HTŞ ile Kürt halkı ve Dürzilerle Arap Aleviler başta etnik, dinsel-mezhepsel topluluklar arasındaki gerilim, uyuşmazlık ve bunların tetikleyeceği çatışmaları ortadan kaldırmasının hiç de kolay olmayacağını da eklemek gerekmektedir. Masadaki ‘uzlaşma’ görüntüsüne rağmen sahadan gelen çatışma haberleri de bu gerçekliğe işaret etmektedir.
* Son olarak; şurası da açıktır ki, kendi Kürt sorununu ulusal hak eşitliği temelinde demokratik-barışçıl yöntemlerle çözmüş bir Türkiye için Suriye Kürtlerinin siyasi-askeri bir statüye sahip olmaları bir tehdit yaratmaz. Üstelik böylesi bir ‘çözüm’, emperyalistlerin ve bölgesel gericiliklerin sorunu istismar edebilme olanağının da ellerinden alınmasını sağlar. Bu nedenle yeni sürecin demokratik-barışçıl çözüme evrilmesinin ve halkların barış içinde bir arada yaşamasının önündeki asıl engel, Suriye Kürtleri (SDG) değil, Saray Rejiminin bu süreci bölgede yayılmacı emellerin ve ülke içinde faşist bir rejim inşasının dayanağı/olanağı haline getirmek istemesidir. Dolayısıyla emperyalistlerin, ülke ve bölge gericiliklerinin istismarcı politikalarının önüne geçebilmenin yolu, Kürt sorunu karşısında inkârcı-şoven politikaları savunmaktan değil; işçi sınıfı ve halkların istismarcı güçlere karşı ülkede ve bölgede ulusal hak eşitliğine dayalı demokratik, barışçıl, seküler bir gelecek için güç ve mücadelelerini birleştirmesinden geçmektedir.
[1] Tejel, J. (2015) Suriye Kürtleri, Birinci Basım, İntifada Yayınları, İstanbul, sf. 109.
[2] Bursalı, O. (2025) “Neden Şaşırdık Jeffre Sachs’ın Söylediklerine?”, Cumhuriyet, https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/orhan-bursali/neden-sasirdik-jeffrey-sachsin-soylediklerine-2320455
[3] Baker, J. A. and L. H. Hamilton (2006) The Iraq Study Group Report, Vintage Books, https://download.npr.org/anon.npr-www/documents/2006/dec/isg_full.pdf
[4]Akdoğan, Y. (2013) “PYD Üzerinden Stratejik Rol Tahayyülü”, Star, https://www.star.com.tr/yazar/pyd-uzerinden-stratejik-rol-tahayyulu-yazi-782576/
[5] Artigercek (2018) “Rusya Hava Sahasını Açmasaydı İHA Bile Kaldıramazdık”, https://artigercek.com/guncel/rusya-hava-sahasini-acmasaydi-iha-bile-kaldiramazdik-51921h
[6] DW (2020) “Ankara’da İdlib Diplomasisi Yoğunlaşıyor”, https://www.dw.com/tr/ankarada-i%CC%87dlib-diplomasisi-yo%C4%9Funla%C5%9F%C4%B1yor/a-52344951
[7] BBC (2020) “ABD’nin Suriye Özel temsilcisi James Jeffrey: İdlib’de 700 Bin Kişi Türkiye Sınırına Doğru Harekete Geçti”, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51314788
[8] DW (2024) “Bahçeli’den Öcalan’a TBMM Çağrısı”, https://www.dw.com/tr/bah%C3%A7eliden-%C3%B6calana-tbmm-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1/a-70565160
[9] TC İletişim Başkanlığı (2024) https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/cumhurbaskani-erdogan-tataristan-ziyaretinin-ardindan-ucakta-gazetecilerin-sorularini-yanitladi
[10] Indyturk (2025) “Dışişleri bakanı Fidan: Suriye’nin Bütünlüğü Temel Önceliğimiz”, www.indyturk.com/node/767923/haber/dışişleri-bakanı-fidan-suriyenin-bütünlüğü-temel-önceliğimiz
[11] Indyturk (2025) “ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack: Türkiye ve İsrail Savaşmayacak”, https://www.indyturk.com/node/767442/haber/abd%E2%80%99nin-ankara-b%C3%BCy%C3%BCkel%C3%A7isi-barrack-t%C3%BCrkiye-ve-i%CC%87srail-sava%C5%9Fmayacak





