Seda Akço
Giriş
Bu yazıda, “suça sürüklenen çocuk” kavramını merkeze alarak, çocukluk, suç ve adalet ilişkisini tartışmayı amaçlıyorum. Öncelikle kavramın hukuk terminolojisi açısından yanlış bir kavram olduğunu tespit etmek gerekir. Çünkü bir suç işlediği şüphesi ile hakkında işlem başlatılan çocuk için suça sürüklenmiş demek, masumiyet karinesini ihlal etmek demektir.
Öte yandan “suça sürüklenen çocuk” ifadesi, ilk bakışta cezalandırmadan çok korumayı önceleyen bir bakış açısını çağrıştırır. Ne var ki Türkiye’de ve dünyada çocukların “suç sayılan davranışları gerçekleştirme” olgusu, genellikle bireysel sapma, ahlaki zaaf ya da ebeveyn yetersizliği üzerinden açıklanmakta; bu olguyu üreten yapısal koşulların tartışılması sistematik biçimde ertelenmektedir. Böylelikle, çocukla devlet arasındaki ilişkinin siyasal niteliği görünmez kılınmaktadır.
“Suça sürüklenen çocuk” kavramı, liberal hukuk düzeninin kendi iç çelişkilerini taşıdığı gibi Türk hukuk sisteminin çocukluk kavramı ile ilgili kafa karışıklığını da yansıtır. Bu ifade 2005 tarihli 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile mevzuata girmiştir. Amaç, çocuğu suçlu olarak değil, koruma ihtiyacı içinde bir özne olarak tanımlamaktır. Kanun hazırlanırken, o tarihe kadar kullanılan “suçlu çocuk” kavramından etiketleyici özelliği nedeniyle kaçınılmak istenmiş, uluslararası hukukta yer alan “kanunla ihtilaf halindeki çocuk” (child in conflict with the law) kavramı ithal bulunarak tercih edilmemiş, yerine etiketleyici olmayan ancak bize özgü olan bir kavram üretmek istenilmesi sonucunda ortaya atılmıştır. Ancak asıl önemli olanın kavram değil, tanınan hukuki güvenceler olduğu göz ardı edilmiştir. Bu kavramsal dönüşümün hemen ardından, çocukların yargı süreçlerinde cezalandırıcı pratiklerin sürmesine neden olacak biçimde yasal düzenlemeler yapılmış, cezaya alternatiflere, yargı dışı yollara başvurma olanakları kısıtlanmıştır. Bu suretle “suça sürüklenen çocuk kavramı” içi boş bir ideali yansıtan arabesk bir kavram olmaktan öteye geçememiştir.
Çocukların suça sürüklenmesi olgusunu yalnızca hukuk politikaları veya yargısal uygulamalar üzerinden anlamaya ve anlatmaya çalışmak son derece eksik, yanlış ve yetersiz bir yaklaşımın tezahürüdür.
Toplumların sahip olduğu ekonomik, sosyal ve siyasal ortam, çocukluğu hem gündelik yaşamda hem de ideolojik düzeyde biçimlendirir. Kapitalist sistemde çocuk, bir yandan sermayenin yeniden üretimi için gerekli emeğin gelecekteki taşıyıcısıdır; diğer yandan tüketim kültürünün hedefi ve mağdurudur. Eğitim, aile, medya ve sosyal politika mekanizmaları, çocuğu bu ikili işlev arasında konumlandırır. Dolayısıyla çocuk suçluluğu ya da “suça sürüklenme”, sadece bireysel bir davranışın, ihmal ya da istismarın sonucu değil; toplumsal düzenin bir üretimidir.
Bu yazı, “suça sürüklenen çocuk” kavramının ideolojik işlevini açığa çıkarmayı, hukukun bu alandaki sınırlarını tartışmayı ve ideal bir çocuk adalet anlayışının temel ilkelerini önermeyi amaçlamaktadır.
Dünya Genelinde Çocuklarda Suç Davranışı Üreten Sosyo-Politik
“Suça sürüklenen çocuk” olgusunu yalnızca bireysel bir mesele gibi gören ve önlemek için cezaların ağırlaştırılmasını talep eden yaklaşım ne kadar yanlış ise bu olguyu ailevi ya da hukuki bir mesele olarak ele almak da o kadar yanlıştır. Konunun sınıfsal zeminini ve toplumun çocuk algısındaki çelişkileri görünmez kılar.
Fransız aile tarihçisi Philippe Ariès, modern çocukluk kavramının 17. yüzyıl sonrası Avrupası’nda burjuva aile yapısının yükselişiyle birlikte ortaya çıktığını ileri sürer.[1] Bu dönemde çocuk, hem korunması gereken masum bir varlık hem de gelecekteki üretken işgücü olarak görülmeye başlanmıştır. Dolayısıyla modern çocukluk, burjuva toplumunun yeniden üretim mantığının bir parçasıdır. Çocukluk, insana dair her şeyi kapsayan biyopsikososyal bir gelişim evresi değil, idealize edilmiş insan dışı bir varlık olarak tarif edilmektedir. Bunun sonucu olarak da, çocukluğa burjuva bakış açısı ile bakanlara göre suç sayılan davranışı gerçekleştiren çocuk artık masumiyetini yitirmiş bir birey olarak yetişkin gibi muamele edilmesini hak etmektedir.
Neoliberal dönemde çocuklara ilişkin cezalandırıcı eğilim, sosyal devletin gerilemesiyle doğrudan bağlantılıdır. Sosyal refah devletinin tasfiyesi, yalnızca ekonomik güvence mekanizmalarının zayıflaması anlamına gelmez; aynı zamanda, suçun toplumsal nedenlerinin derinleşmesine de yol açar. Dünya genelinde yapılan ampirik araştırmalar, sosyal hizmetlerin bütçesindeki azalmalar ile çocuk suçluluğundaki artış arasında açık bir korelasyon bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Karşılaştırmalı kamu politikaları uzmanı Maximilian Rudolph ile siyaset ve kamu yönetimi profesörü Peter Starke’ın OECD ülkelerindeki sosyal harcamalar ile suç oranları arasındaki ilişkiyi inceleyen kapsamlı çalışması, refah devletinin güçlü olduğu toplumlarda suç oranlarının belirgin biçimde düşük seyrettiğini göstermektedir. Bu etki, doğrudan ekonomik faktörlerle sınırlı değildir; aile içi istikrar, çocuk bakım hizmetlerinin varlığı ve toplumsal dayanışma ağları da suçu önleyici etkenler olarak işlev görmektedir. Sosyal refah harcamalarının azalması ise, özellikle düşük gelirli ailelerde ekonomik stresin artmasına, ebeveyn-çocuk ilişkilerinin zayıflamasına ve dolayısıyla çocukların riskli davranışlara yönelmesine neden olmaktadır.[2]
Deshpande ve Mueller-Smith’in Amerika Birleşik Devletleri’nde yürüttükleri çalışma, bu ilişkinin yalnızca istatistiksel bir korelasyon olmadığını, nedensel bir bağ taşıdığını göstermektedir. Araştırma, sosyal yardım programlarından, özellikle Ek Güvenlik Geliri (Supplemental Security Income) desteğinden çıkarılan gençlerin, izleyen yıllarda suç işleme ve ceza adaleti sistemiyle karşılaşma olasılıklarının anlamlı ölçüde yükseldiğini ortaya koymuştur.[3] Bu bulgu, sosyal refah desteğinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bütünleşme açısından da kritik bir rol oynadığını göstermektedir.
Bu sonuçlar, sosyal hizmetlerin yalnızca “yardım” değil, aynı zamanda önleyici adalet mekanizmasının bir parçası olduğunu ve oradaki boşluğun çocukları ne ölçüde riske açık hale getirdiğini göstermektedir.
Bu araştırmalardan çıkan ortak sonuç, çocukların “suça sürüklenmesinin”, bireysel ahlaki bir sapma olmadığı, refah devletinin çözülmesinin doğrudan toplumsal sonucu olduğudur. Bu çelişki toplumdaki risk algısını ve buna bağlı olarak da cezalandırma talebini, bu talep de sosyal adaleti sağlama kapasitesini yitiren devletlerin cezalandırıcı aygıtlara yönelme eğilimini arttırmaktadır.
Çocukluğu gelişimin bir evresi olarak tarif ettiğimizde, hatanın onu yetişkinleştirmediği, tam tersine yetişkinden farkına ve ihtiyacına dair bir gösterge olarak kabul edildiği bir toplumsal yaklaşım geliştirilir. Bu yaklaşıma göre, çocuğun kanunla ihtilaf halinde olması istenmiyorsa, kanunların bu dönemin ihtiyaçlarına göre ve bu ihtiyaçları dikkate alır biçimde düzenlenmesi gerekir. Hal böyle iken, Fransız sosyolog Loïc Wacquant’ın belirttiği gibi, neoliberal dönemde cezalandırıcı devlet politikaları, refah devletinin gerilemesiyle eşzamanlı olarak genişlemiştir ve “sosyal politika”nın yerini “ceza politikası” almıştır.[4] Bu da çocukluk kavramının kapsayıcı bir biçimde ele alınarak çocuk adalet sisteminin buna uygun düzenlenmesine yönelik çabaların dünyanın her yerinde yeniden tartışılmasına neden olmaktadır.
Karl Marx, çocuk emeğini kapitalist üretimin bir sonucu olarak değerlendirir: “Sermaye, çocuk emeğini bile sömürmekten çekinmez; insanın gelişiminin en verimli çağını kârın aracına dönüştürür.”[5] Bu günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte olan bir tespittir. Çocuk işçiliği bugün biçim değiştirerek sürmektedir: Sokakta, tarımda, küçük atölyelerde ya da ev içi hizmetlerde çalışan çocuklar; ya da erken yaşta eğitimden kopan, güvencesiz işlerde çalışan gençler bu sürekliliğin güncel görünümleridir.
Eğitim sistemi, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde merkezi bir işleve sahiptir. Okul, yalnızca bilgi aktarımının değil, aynı zamanda disiplinin ve itaatin öğrenildiği bir kurumdur. Pierre Bourdieu’nün ifadesiyle, eğitim alanı, kültürel sermayenin sınıfsal aktarımının aracıdır.[6] Bu bağlamda, düşük gelirli ailelerden gelen çocuklar sistematik olarak başarısızlığa mahkûm edilir; böylece “suça sürüklenme” riskini artıran yapısal koşullar yeniden üretilir. Bu ailelere mensup çocukların hepsinin suça itilmemesi bu durumu değiştirmez. Çünkü çocuğun suçla ilişkilenmesine neden olacak olguların ne zaman kimin karşısına çıkacağı bu koşullarda çok da kontrol edilemez. Yoksulluğun sadece maddi yoksunluk olmadığına, Galleano’nun deyimi ile “mermi atmadan uygulanan şiddet”[7] olduğuna dikkat etmek gerekir. Öte yandan bir kimsenin yaşamı boyunca yasalarla başının belaya girmemiş olması hiç suç sayılacak bir davranış gerçekleştirmediği anlamına da gelmez. Ancak çocukların suçla ilişkilenmesinin tek nedeni de ailenin gelir düzeyi değildir.Çocuğa bakım veren kimselerin ebeveynlik becerileri bazen gelir düzeyleri ile de ilişkili olsa da, gelir düzeyinden bağımsız bir değişken olarak çocukların suç sayılan davranışlara yönelmelerinde önemli etkenlerden birini oluşturur. Çocuğa karşı ihmal ve istismar sayılan davranışların çocuklar üzerindeki etkilerinden biri de suça yönelmedir. Bu ilişki, görerek öğrenme, duyguların yönetiminde zorlanma vb. değişik nedenlerle açıklanabilir. Nedeni ne olursa olsun, sonucu açısından çocuğun ailesi yanında ihmal ve istismara uğramasının etkisini dikkate almak gerekir. Bu da bize Birleşmiş Milletler tarafından 1990 yılında yürürlüğe konan Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin (ÇHS) 19. maddesi ile devletlere verilen çocuğun kendi ailesinin yanında iken ihmal veya istismardan korunması görevini hatırlatır. Böylece bu meselenin sadece bakım verenin kapasitesi sorunu olmadığını, devletin de bu soruna müdahale etme konusunda yetersiz kaldığını görürüz.
Günümüz toplumunda çocuk, aynı zamanda tüketim kültürünün de ana hedefidir. Reklamlar, dijital oyunlar ve sosyal medya, çocukluğu ticarileştirilmiş bir kimliğe dönüştürür. Çocuğa yönelik eğitim gibi temel hizmetlerin özelleştirilmesi bu kimliği çok yoğun biçimde destekler.
Bu koşullarda “suç”, yalnızca yasal bir ihlal sonucu koruma ve adalet sisteminin müdahalesinin gerekçesi değil, aynı zamanda toplumsal dışlanmanın da gerekçesi haline gelir ve sınıf ayrımını da derinleştirir. Yoksul mahallelerde yaşayan, eğitimden kopmuş çocuklar artık korunması gereken değil, denetlenmesi gereken varlıklar olarak görülürler.
Medya da bu sürecin ideolojik ayağını oluşturur. Dünyanın birçok yerinde çocuklar tarafından işlenen suçlar sansasyonel başlıklarla sunulmakta; kamuoyunda cezaların artırılması yönünde bir “adalet talebi” yaratılmaktadır. Bu durum, medyanın yalnızca “yansıtıcı” değil, aynı zamanda inşa edici bir rol oynadığını gösterir. İngiliz sosyolog ve kültürel çalışmalar uzmanı Stuart Hall ve arkadaşlarının belirttiği gibi, suç haberleri modern toplumda “ahlaki panik” üreterek belirli toplumsal kesimleri tehdit unsuru olarak kodlamanın aracı haline gelmektedir.[8] Haberlerin veriliş biçimi nedeniyle toplumda oluşan bu “panik”, toplumsal öfkeyi devletin önleme yükümlülüğünü sorgulamaya değil; cezalandırma erkini yeterli biçimde kullanıp kullanmadığını sorgulamaya ve bireyleri linç etmeye yöneltmektedir.
Yargı pratiği de bu ayrımı yeniden üretir. Çocukların özgürlüklerinden yoksun bırakılmasına karar verilirken “tekrar suç işleme ihtimali” gerekçesi sıkça kullanılmaktadır. Oysa bu gerekçe, çoğu zaman yoksulluk, eğitimsizlik ve sosyal destek eksikliğini cezalandırmak anlamına gelir. Çocuk adalet sisteminin merkezinde yer alması gereken onarıcı adalet anlayışı, yerini önleyici cezalandırma mantığına bırakmaya zorlanmaktadır.
Çocuk adalet sisteminin bu yapısal zaafı, liberal hukuk düzeninin genel karakteriyle uyumludur. Hukuk, çocuğu koruma iddiasıyla devreye girerken, esasen toplumsal disiplinin aracına dönüşür. Michel Foucault’nun belirttiği gibi, “modern ceza sistemi suçluyu ıslah etme bahanesiyle onu sürekli gözetim altına alır ve kontrol eder.”[9] Çocuk adalet sistemi de benzer biçimde, suçu önlemek yerine çocukları toplumdan soyutlayarak mücadele etmeye çalışmaktadır.
Bu perspektiften bakıldığında, “çocuğu suça sürükleyen kimdir?” sorusunun yanıtlarken, ceza hukuku bakış açısı ile doğrudan bir suça azmettiren kişiyi tarif etmek yetmez, çocuğu risklere karşı korumasız bırakan bütün sistemi dikkate almak gerekir. Toplum, kaynakların eşit ve adil biçimde dağıtıldığı, bireylerin kurumlar karşısında hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı bir sosyal ve ekonomik düzenden ne derece uzaklaşırsa, hem suçu hem suçluyu üretme potansiyeli o derece artar. Çocuk bu sistemin en savunmasız halkasıdır.
Türkiye’de Suça Sürüklenen Çocuk Kavramının Tarihsel ve Hukuki Gelişimi
Türkiye’de çocuklara özgü adalet sistemi arayışının geçmişi yarım yüzyılı aşkın bir döneme uzanır. Hukuk profesörü Naci Şensoy’un 1949 tarihli Çocuk Suçluluğu –Küçüklük- Çocuk Mahkemeleri ve İnfaz Müesseseleri adlı çalışması, bu alandaki ilk sistematik girişimlerden biridir. Ancak, çocuğa özgü yargılama sistemini kurumsallaştıran ilk yasal düzenleme, 1979 tarihli 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun olmuştur. Bu Kanun’la çocuk mahkemelerinin temeli atılmış, fakat fiilen işler hale gelmesi 1989 yılını bulmuştur.
Bu tarihsel sürecin en önemli aşaması, 2005 yılında yürürlüğe giren 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’dur. Çocuk Koruma Kanunu, kabul edildiği 2005 yılında, Türkiye’de çocuk adalet sisteminde yeni bir dönemin başlangıcı olarak sunulmuştu. Kanunun hazırlanmasında yer alan komisyon, çocuk mahkemelerinin yalnızca yargısal bir mekanizma olarak değil, koruma ve destek sistemleriyle bütünleşmiş bir yapı olarak çalışmasını hedeflemişti. Kanunun amaç maddesi ve ÇHS’nin temel ilkelerini yorum ilkesi olarak kabul eden 4. maddesi çocukların suç sayılan davranışlarını, bu davranışları ortaya çıkaran koşulları anlamayı ve çocuğu suç ve diğer sosyal risklerden korumayı hedeflediğini ortaya koymaktadır.
Kanunun birinci maddesi, amacını açık biçimde ortaya koyar: “Bu Kanunun amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir.”[10]
Çocuk Koruma Kanunu “suça sürüklenen çocuk” kavramını şöyle tanımlamaktadır: “Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuk” (md.3)
Kanunun temel vaadi, korunma ihtiyacı olan ya da suça sürüklenen çocukların haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınması idi. Ne var ki, bu amaç, uygulamada iki temel çelişki nedeniyle işlevsizleşti. Birincisi, kanunun suç işlediği iddia olunan çocuklarla ilgili esasları Türk Ceza Kanunu’na (TCK) havale etmesi; ikincisi ise, koruyucu ve destekleyici tedbirlerin uygulanmasını gerektiren kurumsal kapasitenin hiçbir zaman oluşturulmamasıydı.
Suç işleyen çocuklara uygulanacak esasın, Çocuk Koruma Kanunu ile değil, Türk Ceza Kanunu’nun 31. maddesiyle düzenlenmesi, Kanunun amacını tamamen işlevsiz hale getirmektedir. TCK’ye göre, 12 yaşını doldurmamış çocuklar hakkında kovuşturma yapılamaz, ancak güvenlik tedbiri uygulanabilir. 12 yaşını doldurmuş ancak 15 yaşını doldurmamış çocukların ceza sorumluluğu yoksa güvenlik tedbiri uygulanır, ceza sorumluluğu varsa ve suçu işlediği ispat olunmuşsa cezaya hükmedilir. 15 yaşını doldurmuş olanların ise ceza sorumluluğu bulunmaktadır. Ceza sorumluluğu olan 12–18 yaş aralığındaki çocuklar bakımından cezanın yerine geçebilecek gerçek anlamda alternatif tedbirler öngörülmemiştir. Böylelikle, “koruma” iddiasındaki hukuk, aslında ceza hukukunun gölgesinde kalmıştır.
Bunun esaslı sebeplerinden biri, adı Çocuk Koruma Kanunu olan kanunun koruma ile ilgili kısmının bulunmamasıdır. Çocuk Koruma Kanunu’nun hazırlanma sürecine katılan komisyon üyeleri, amacın sadece usul hükümlerini değiştirmek değil, cezalandırma yerine onarıcı ve koruyucu bir sistem inşa etmek olarak belirlemişlerdi. Kanunun ilk hazırlıkları aşamasında üç bölümden oluşması hedeflenmiş, ilk bölümün korumaya, ikinci bölümün çocuk adaletine, son bölümün de infaz hukukuna ayrılması planlanmıştı. Ancak yasa teklifi haline getirilirken koruma ve infaz kısımları tekliften çıkarılmış, çocuk adaleti kısmında yer alan bazı düzenlemeler eş zamanlı olarak TBMM’ne sunulan Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında düzenlenmek üzere tekliften çıkarılmıştır.
Türk Ceza Kanunu üzerinde yürütülen çalışmalarda ise yasa yapıcıların temel kaygısı, çocukların suç sayılan davranışlarda bulunmalarının önüne geçmek için ceza hukukuna alternatif araçların “yetersiz” olacağı düşüncesiydi. Bu nedenle cezalandırma, çocuk adalet sisteminin merkezinde kalmaya devam etti. Türkiye’de çocuk adalet sistemi çocukların suçla ilişkilenmesi meselesine kavramsal düzeyde çocuğu suçun faili olmaktan çok, devletin koruma nesnesi olarak tanımlama eğilimi ile yaklaşırken; verilecek tepkiyi belirlerken cezalandırıcı partriyarkal yaklaşımı benimser. Kavramsal duyarlılık, “toplum yararı” adına şekillenen korumacı devlet anlayışıyla iç içe ilerlerken; davranışları ele almaya ilişkin esaslar tamamen cezalandırma dışı yol gösterme, yönlendirme kabiliyeti olmayan patriyarka sertliğini sürdürür.
Öncelikle, ceza sorumluluğu olmayan çocuğun suç sayılan bir davranışı gerçekleştirmesi halinde devreye girmesi öngörülen güvenlik tedbirleri, hem usul hem de esas bakımından yetersizdir. Güvenlik tedbirleri yargılama usulü bulunmamakta ve bu nedenle etkili güvenlik tedbirleri de öngörülememektedir. Etkili bir müdahalede bulunmanın mümkün olmadığı zamanlarda hiç ceza adalet sisteminin araçlarını kullanmamak çoğu zaman pedagojik açıdan yanlış öğrenmeye sebep olmamak bakımından önemlidir. Bu durum; 1985 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgari Standart Kurallar ya da kısa adıyla Pekin Kuralları’nda şöyle ifade edilmektedir: “…çoğu durumda müdahale etmemek en iyi tepki olacaktır. Özellikle de suç ciddi bir nitelikte değilse ve aile, okul veya diğer gayrı resmi sosyal kontrol kurumları uygun ve yapıcı bir şekilde tepki vermiş veya tepki verme olasılığı yüksekse.”[11] Çocuk Koruma Kanununun en önemli problemlerinden biri bu noktada yaşanmaktadır. Ceza sorumluluğu olmayan çocuklar da kolluk kuvvetleri tarafından yakalanmakta, ifade için Cumhuriyet Savcılığına getirilmekte ancak sonrasında ceza sorumluluğu olmadığı için salıverilmektedirler. Haklarında güvenlik tedbiri uygulanmasına karar verildiğinde ise bu tedbir koruyucu ve destekleyici tedbirlerden biri olmakta, uygulanmamasının bir yaptırımı bulunmamakta, çoğu zaman bu karar çocuğa ulaşmamakta veya çok geç ulaşmakta, pedagojik olarak anlamını yitirmektedir.
Ayrıca 2006 yılında çıkarılan iki yönetmelik –Çocuk Koruma Kanununa Göre Verilen Koruyucu ve Destekleyici Tedbirlerin Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik ve Çocuk Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik– kanunun koruyucu boyutunu daha da zayıflatmıştır. Özellikle bakım tedbirine ilişkin 14. madde, çocuğun acil korumaya alınmasını çeşitli şartlara bağlamış, böylece tedbir kararlarının uygulanmasını güçleştirmiştir. Bu durum, Kanunun koruma amacını biçimsel bir ilkeye dönüştürmüştür.
Çocuğu suça iten nedenlerin araştırılması hâkimin hukuk bilgisi ile gerçekleştiremeyeceği bir bilirkişilik faaliyetidir. Bunun için mahkemelere rapor sunacak yeterli uzmanlığa sahip sosyal hizmet uzmanlarının görev yapması gerekirken, bu durum önce üniversitelerin yeterli kapasiteye sahip olmaması daha sonrasında da istihdam politikalarında uzmanlık ihtiyacının göz ardı edilmesi sebebiyle mümkün olamamıştır. Mahkemeye rapor yazacak uzmanların mahkeme nezdinde görevlendirilmesi, sosyal incelemeler için kaynak ayrılmaması, alanın uzmanı olmayan kişilerin istihdam edilmesi, sosyal incelemelerin denetimini sağlayacak bir mekanizmanın bulunmaması gibi sebeplerle, bu raporlar da mahkemelere yol gösterme vasfını zayıflatmıştır.[12]
Öte yandan Çocuk Koruma Kanunu’nda öngörülen koruyucu ve destekleyici tedbirler, uygulamada yetersiz kaynak nedeniyle hayata geçirilememiş, bu tedbirler için gerekli hizmetler yeterli nitelik ve niceliğe sahip biçimde sunulamamıştır. Bunun yanında Kanun, koruyucu ve destekleyici tedbirlerin uygulanmasını denetlemek ve “Kararla ulaşılmak istenen amacın gerçekleşmesi için çocuğun eğitim, aile, kurum, iş ve sosyal çevreye uyumunu sağlamak üzere onu desteklemek, yardımcı olmak, gerektiğinde önerilerde bulunmak” üzere denetim görevlisi tayin edilmesini öngörmektedir. Bu tedbirlerin uygulanmasının temel güvencesi olmasına rağmen, bu yöndeki kararların uygulanmasından sorumlu bir teşkilat kurulmamıştır. Bu nedenle de mahkemelerce denetim kararı neredeyse hiç verilmemektedir.
Çocukların davranışlarının sorumluluğunu üstlenmelerini sağlayacak etkili mekanizmalar olarak kurgulanabilecek olan kamu davasının ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve uzlaşma kurumları bakımından çocuklar yetişkinlerle aynı prosedürlere tabi kılınmıştır.
Çocukların ceza sistemi içerisine girmesinin son çare olmasını sağlayacak usuller yeterince güçlendirilmediği gibi cezaların infazında da çocuğun güvenli biçimde topluma geri dönüşünün en kısa sürede olmasını sağlayıcı uygulamalar da geliştirilip yaygınlaştırılamamıştır. Çocuğun eğitimine devam etmesini ve davranışının sorumluluğunu almasını sağlayacak geçerlilik ve güvenilirlik testleri yapılmış psikososyal programlar hazırlanamamıştır. Mevcut programların kendilerinin geçerlilik ve güvenilirlik testleri bulunmadığı gibi, bu programların uygulanması ile elde edilen sonuçların ölçülmesini sağlayacak geçerli ve güvenilir olduğu kanıtlanmış araçlar da geliştirilememiştir. Bunun sonucu olarak, infaz kurumlarının ne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İHAS) 5. Maddesi ve ÇHS 37. Maddesinde yer alan ilkelere uygun biçimde çocuğun en kısa sürede topluma geri dönmesine elverişli alt yapıya sahip olduğu hakkında bilimsel bir verimiz bulunmamaktadır. Öte yandan bu durum koşullu salıverme müessesesinin de sürenin dolmasıyla, otomatik olarak uygulanması sonucunu doğurmaktadır. Bu sonucun en önemli etkisi de yine çocuklar üzerinde görülmektedir. Suç işlediği iddia olunan kişilerin otomatik uygulanan indirimler nedeniyle topluma göre kısa sürelerde salıverilmeleri kanunda öngörülen cezaların azlığı ve cezasızlık gibi yorumlanmakta ve cezaların arttırılması talebinin yükselmesine neden olmaktadır. Bu da olması gerekenin tersi yönünde bir kamuoyu baskısı oluşturmaktadır.
Özetle, 2005 sonrası dönemde “çocuğun üstün yararı” ilkesinin, çoğu zaman yalnızca retorik düzeyde kaldığını söylemek yanlış olmaz. Çocuk mahkemelerinin kuruluşu, devletin sosyal hizmet kapasitesiyle desteklenmemiş; çocuk koruma sistemi, sosyal hizmet yerine güvenlik mekanizmaları üzerinden işletilmiştir. Bu durum, çocuğun suça sürüklenmesini önlemek yerine, suça sürüklendiği iddiasıyla daha erken yaşta cezalandırılması veya suç sayılan davranışlara seyirci kalınması sonucunu doğuran bir pratiğe dönüşmüştür.
Bugün gelinen noktada, “çocuğun suça sürüklenmesi” olgusu, hem yasal sistemin iç çelişkilerinin hem de sosyal eşitsizliklerin ve çocuğa karşı toplumsal yükümlülükleri ihmal etme alışkanlığının kesişiminde durmaktadır. Bu kavram, görünürde koruyucu bir yaklaşımı temsil etmeye niyetlense de, ne kanunun ne de uygulamanın bu niyete uygun biçimlendirilmesini sağlayabilmiştir.
Sonuç olarak, Çocuk Koruma Kanunu, iyi niyetli bir çerçeve oluşturmasına rağmen, koruyucu sistemle bütünleşemediği için “çocuğa özgü adalet sistemi” hedefini gerçekleştirememiştir. Bugün gelinen noktada, kanun ne çocuğu koruma ne de suçun yönetimi işlevini yerine getirebilmektedir.
Vaatlerini Yerine Getirmeyen Bir Kanun ile Mücadele
Gerek Kanun hazırlığında ve savunusunda gerekse suç işlediği iddia olunan çocukların savunulmasında barolar ve avukatlar önemli roller üstlenmişlerdir. 1992 yılında yürürlüğe giren zorunlu müdafilik sistemiyle birlikte çocukların savunma hakkı teorik olarak güvence altına alınmıştır. Ancak uygulamada, adli yardım sistemi, nitelikli ve çocuk dostu bir hukuki destek sunma kapasitesine ulaşamamıştır. Burada hem atanan avukatın etkin savunma yapma hem de atayan baronun etkin savunmayı güvence altına alma sorumluluğundan söz etmek gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ‘Güveç-Türkiye’ kararında bu durumu şöyle vurgulamaktadır, “sadece çocuğa bir vekil tayin edilmesi etkin katılımı sağlamaz; devlet, atanan avukatın etkili savunma yapmadığı durumlarda müdahale etmekle yükümlüdür.”[13] Bu vurgu, çocuk adalet sisteminde çocuklar açısından meselenin ne kadar çok boyutlu ele alınması gerektiğini ortaya koyması bakımından önemlidir.
Avukatlık hizmetinin ücretlendirme ve atama sistemi, adli yardımın piyasa mantığına bağlı kalmasına neden olmuştur. Bu durum, çocuklara sunulan hukuki desteği biçimsel bir temsil düzeyine indirger. Oysa çocuk dostu hukuki yardım anlayışı, yalnızca yasal temsili değil, çocuğun süreçte etkin katılımını, anlaşılabilir bilgiye erişimini ve psikososyal destek mekanizmalarını da içerir.
Avrupa Konseyi’nin Çocuk Dostu Adalete İlişkin Rehber İlkeler belgesi ve UNICEF tarafından hazırlanan Çocuk Dostu Hukuki Yardım İlkeleri, çocuğun yargılama süreçlerine etkin katılımını, anlayabileceği dilde bilgiye erişimini ve ayrımcılıktan korunmasını temel alır.
Ancak bu ilkeler, sınıfsal bağlamından koparıldığında, kolaylıkla biçimsel bir etik söyleme indirgenebilir. Bugün Türkiye’de avukatlar, barolar ve adli yardım sistemleri bu ilkeleri kısmen benimsemiş olsa da, pratikte “çocuk dostu” bir hukuki yardım mekanizması kurulamamıştır.
Avukatların çocuklarla kurdukları ilişkinin niteliği, sistemin adalet anlayışını da yansıtır. Çocuğun yalnızca bir “dosya konusu” olarak değil, yargılama sürecinin öznesi olarak görülmesi gerekir. Ancak mevcut uygulamalarda, avukatın rolü çoğu zaman teknik savunmayla sınırlı kalmaktadır. Çocuğun dinlenmesi, süreç hakkında bilgilendirilmesi ve karar alma sürecine katılımı yeterince sağlanmamaktadır.
Bu durum, adalet sisteminin çocukla kurduğu ilişkinin özünde disiplinci bir karakter taşıdığını gösterir. Michel Foucault’nun tanımıyla, modern devlet, bireyleri gözetim, değerlendirme ve düzeltme mekanizmaları aracılığıyla yönetir.[14] Çocuk adalet sistemi, bu mekanizmaların en görünür biçimlerinden biridir. Çocuğun üstün yararı ilkesinin içi, “çocuğu doğru yola yönlendirme” misyonu ile doldurulmakta; böylece çocuk, devletin ahlaki düzenine uygun hale getirilmesi gereken bir nesneye dönüşmektedir.
Bu disiplinci anlayış, aynı zamanda sınıfsaldır. Orta ve üst sınıfların çocukları “rehabilite edilmesi gereken gençler” olarak görülürken, işçi sınıfının çocukları “toplum güvenliği için izlenmesi gereken riskli bireyler” olarak sınıflandırılır. Böylece “çocuk dostu hukuk” söylemi, görünürde evrensel bir koruma ilkesini savunurken, gerçekte sınıfsal hiyerarşiyi yeniden üretir.
Bu nedenle, çocuk adalet sistemi reformlarının gerçek anlamda çocuk dostu hale gelebilmesi, yalnızca yargı süreçlerinin değil, toplumsal koşulların dönüşümünü gerektirir. Çocukların suça sürüklenmesini engellemek, onları cezalandırma tehdidinden kurtarmaktan çok, yoksulluğu, eğitimsizliği ve sosyal dışlanmayı ortadan kaldırmakla mümkündür. Sunulacak hukuki yardımın da bu sonucu gerçekleştirmeyi hedefleyen bir yaklaşıma sahip olması gerekir. Ceza hukuku alanında çalışan bir avukatın rolünden tamamen farklı bir roldür çocuk adalet sistemi içerisinde bir çocuğun müdafiliğini üstlenmek. Onun adil yargılanmasının, suçu işlememişse beraat etmesini, işlemiş ise orantılı bir yaptırıma maruz kalmasını sağlamak çocuğun savunmasını üstlenen müdafiin rolünü yerine getirmesi açısından yeterli değildir. Çocuğu suça iten sebeplerin, çocuğun kişilik özelliklerinin ve ihtiyaçlarının mahkeme tarafından görülmesini, bu sebeplerin ortadan kaldırılması için elverişli tedbirlerin alınmasını ve bu tedbirlerin uygulanmasını sağlamak gerekir.
Yeni Bir Çocuk Adaleti Perspektifi
Çocuk adaletinin temel esaslarını belirleyen Pekin Kuralları ve BM ÇHK 24 No gibi ulusal üstü hukuk belgeleri, suç sayılan davranışı gerçekleştiren çocuğu cezalandırmayı değil, çocuğun suç işlemesini önleyecek toplumsal dönüşümü merkeze alır. Çocuğun suça sürüklenmesini bireysel sapma olarak değil, toplumsal eşitsizliklerin bir sonucu olarak kavrar. Burada her ne kadar çocuğun korunma ihtiyacının dikkate alınmasından söz ediliyorsa da, bu anlayışın dayandığı temel, çocuğu yalnızca korunması gereken bir birey olarak değil, toplumsal yaşamın aktif bir öznesi olarak gören bir bakış açısıdır.
Bu bakış açısı, çocuk adaletinin cezalandırıcı değil, toplumun kolektif sorumluluğuna dayalı bir alan olması gerektiğini gösterir. Bunun en önemli yansıması, çocuğun ilk riskli davranışını, en basit davranışını en ciddi ve özenli biçimde ele almaktır.
Cezalandırıcı yaklaşım, çocuk hapis cezası gerektiren bir suç işleyinceye kadar konunun üzerinde ciddiyet ve özenle durmaz, genellikle bu durumları basit tepkiler ve yakınmalarla geçiştirir. Bu yaklaşım bir yandan çocuğu suça iten koşullarda korumasız bırakırken, diğer yandan da suç sayılan davranışlarda bulunmanın sonucunda, çocuk olduğu için hiçbir şey yapılmayacağı gibi yanlış öğrenmeye neden olmaktadır.
Çocuk suçluluğu önlenmek isteniyorsa cezalandırıcı yaklaşımın işlevsel olamayacağı görülmelidir. Çocukların suç sayılan davranışlarından bir kısmı, çocukluk çağının gereği olan hareketlerin yasalarca dikkate alınmamasından kaynaklanmaktadır. Bu durumlar hiçbir biçimde adalet sisteminin içerisine dâhil edilmemelidirler. Örneğin Türk Ceza Kanunu yetişkinden çocuğa yönelik cinsel davranışları suç olarak düzenlerken akranlar ve onların karşılıklı onay ile gerçekleştirdikleri davranışları dikkate almamaktadır. Bu düzenleme çocukların gelişimlerinin bir parçası olan davranışlarla ilgili cezalandırma riski ile karşılaşmasına neden olmaktadır. Bu riski önlemek için bir çok ülkede olduğu gibi cinsel suçlar kapsamında akranların ayrı bir düzenleme ile ele alınmasına ihtiyaç bulunmaktadır.
Bir diğer kategori, huzuru bozmak gibi, uyuşturucu kullanmak gibi ergenlerin yaşlarının bir gereği olarak riskli hareket ettikleri hallerdir. Bu gibi durumlar da yargı dışı yollar ile ele alınmalı, davranışlarının sorumluluğunu almalarını sağlayacak programlara dahil edilmeleri mümkün olmalıdır.
Asıl olarak da hırsızlık, yaralama gibi suç sayılan eylemler bakımından da çocuğu bu davranışa iten nedenleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir strateji benimsenmelidir. Her halükârda, çocuğun ilk riskli davranışında konu bütün yönleri ile incelenmeli ve etkili tedbirler uygulanmalıdır.
Bugün Türkiye’de ve dünyada çocuk adalet sistemleri, neoliberal politikaların etkisi altında işlevlerini yitirmektedir. Bu eğilime karşı, çocukların suça itilmelerini önleyici politikalar kapsamında da kolektif bakım, kamusal eğitim ve eşit yaşam koşulları temelinde bir çocuk politikası önerilmelidir.
Çocuğun suça sürüklenmesini önlemek, onu suç sonrası “kurtarmak” veya cezalandırarak caydırmakla değil, onu suça sürükleyen toplumsal koşulları ortadan kaldırmakla mümkün olacaktır.
Suçların ağır cezalar ile önlenebileceği varsayımı, toplumsal eşitsizlikleri görünmez kılar; suçu bireyselleştirirken, suçu üreten yapısal nedenleri gizler.
Gerçek bir çocuk adalet sistemi, ceza hukukunun sınırları içinde değil, sosyal adalet perspektifinde kurulabilir. Çocuğun üstün yararını gözetmek, barınma, eğitim, sağlık ve bakım alanlarında eşit fırsatlar yaratmayı gerektirir.
Çocuğa özgü adalet sisteminin talepleri, yalnızca bir hukuk reformu talebi ile sınırlı olamaz, çocuğa özgü adalet sisteminin geliştirilmesine yönelik mücadele toplumsal eşitlik mücadelesinin bir parçasıdır. Gerçek anlamda çocuk dostu bir toplum, suçu bireyin değil, toplumsal düzenin sorunu olarak gören; cezalandırmayı değil, dayanışmayı esas alan bir toplumdur.
Kısacası, çocuk adaletinin geleceği, çocuğun suça sürüklenmesini önleyecek yasaların değil, çocuğun özgürce gelişebileceği bir toplumun inşasına bağlıdır.
[1] Ariès, P. (1962) Centuries of Childhood: A Social History of Family Life, A Vintage Giant, New York.
[2] Rudolph, M.; P. Starke (2020) “How Does the Welfare State Reduce Crime? The Effect of Program Characteristics and Decommodification Across 18 OECD-Countries”, Journal of Criminal Justice, 68, 101684.
[3] Deshpande, M.; M. Mueller-Smith (2022) “Does Welfare Prevent Crime? The Criminal Justice Outcomes of Youth Removed From SSI”, Quarterly Journal of Economics, 136(4), 2193–2243
[4] Wacquant, L. (2009) Punishing the Poor: The Neoliberal Government of Social Insecurity, Duke University Press, Durham.
[5] Marx, K. [1867] (2000) Kapital: Birinci Cilt, çev. A. Bilgi, 6. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 376.
[6] Bourdieu, P. (1986) “The Forms of Capital”, Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education içinde, J. Richardson (ed.), Greenwood Press, New York, 241–258.
[7] Galeano, E. (2020) Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, çev. S. Doğru, 3. Baskı, Sel Yayınları, İstanbul, sf. 103.
[8] Hall, S.; C. Critcher; T. Jefferson; J. Clarke; B. Roberts (1978) Policing the Crisis: Mugging, the State and Law and Order, Macmillan Press, Londra.
[9] Foucault, M. (1992) Hapishanenin Doğuşu, çev. M. A. Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara, sf. 245 vd.
[10] https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=5395&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5
[11] United Nations (1985) UN Standard Minimum Rules for the Administration of Juvenile Justice (“Beijing Rules”), A/RES/40/33, 29 Kasım 1985 tarihinde kabul edilmiştir.
[12] Uluğtekin, S. (2004) Çocuk Mahkemeleri ve Sosyal İnceleme Raporları, TBB Yayınları, Ankara.
[13]Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Güveç v. Türkiye, Başvuru No. 70337/01, Karar Tarihi: 20.01.2009
[14] Foucault, age, sf. 213 vd.





