Aylin Okutan

 

“Çocuk” ve “koruma” kavramları bir arada kullanıldığında günümüz Türkiyesi tehlikeli bir ormanı çağrıştırıyor. Her gün bir yenisi haber konusu olan çocuk cinayetleri, tarikat-cemaatlerde erken yaşta zorla evlendirilmek suretiyle istismar edilen kız çocukları, suç çetelerine alet edilen çocuklar, iş cinayetlerinde hayatını kaybeden “çıraklar”, gıda zehirlenmesine maruz kalan ya da okul sıralarına aç oturan öğrenciler. Çeşitliliği ve niceliği artan bu tehlikeler karşısında ebeveynler, özellikle de emekçi aileler, derin bir kuşatılmışlık ve çaresizlik hissiyle kendi başlarına mücadele etmeye zorlanıyor. Dolayısıyla bütün bunlar çocukların korunması sorununu ortaya çıkarıyor.

“Çocuk koruma” iki temel varsayıma dayalıdır. Birincisi, çocuğun korunması gereken bir varlık olduğudur. Gelişimini ana rahminde tamamlamadan dünyaya gelen, konuşarak kendini ifade edemeyen, hem kendi besinini elde edecek hem de çevresindeki tehlikeleri tanıyacak, onlara karşı kendini savunacak yeterlikte kas, iskelet ve zihinsel gelişimini tamamlaması on yıllar alan insan yavrusunun belirli özellikleri gelişinceye kadar korunması gereklidir. Bunu tamamlayan ikinci varsayım çocuğun, bir bütün olarak iyiliğine tehdit oluşturabilecek bir çevreyle sarılı olduğudur. Çocuk, üç yüz bin yıl önce vahşi yırtıcılardan korunmalıydı, bugün, örneğin “çocuk istismarcısı” denilen potansiyel ve gerçek faillerden korunmalı.

Bu üç yüz bin yıl boyunca, çocuğu çevreleyen tehlikeler değişip dönüştükçe insan toplumlarının çocuğu korumak üzere kurduğu mekanizmalar değişip dönüşmüştür. Ancak denebilir ki, bugün çocuk koruma sistemi dediğimizde, “çocuğun zarardan korunması ve güvende tutulması” gibi bir toplumsal zorunluluğu ve görevi gerekli kılan, daha gelişiminin ilk aşamalarında sömürgeci kölecilik, çocuk işçiliği ve fuhuş gibi olguları ulusal ve uluslararası ölçeklerde tüm topluma yayan kapitalizm olmuş ve ortaya şu çelişki çıkmıştır: Bir yandan kapitalist üretim ilişkileri çocukların bedensel, zihinsel ve psikolojik iyiliğinin, güvenliğinin ve bütünlüğünün altını oyan, onu tehlikeye atan dizginsiz sömürü koşullarını, çocuklara yönelik tüm şiddet ve suç biçimlerini artırıp yaygınlaştırırken, diğer yandan burjuvazinin sınıf egemenliğini temin eden burjuva devlet de ortaya çıkan bu sorunu ele alma zorunluluğuyla karşılaşmıştır. 19. yüzyılın işçi mücadelelerinin başat bir gündemini oluşturan çocuk işçiliğinin yasaklanması, örneğin sömürge Afrika’da çocukların köleleştirilmesinin ortadan kaldırılmasından 20. yüzyılda çocuk gelişiminin kamusal eğitim ve sağlık hizmetleriyle desteklenmesine, çocuğun yoksulluktan ve sonuçlarından, çeşitli suçlardan, cinsel istismar da dahil olmak üzere her türlü istismardan korunup güvene alınmasına kadar bir dizi tekil yasal ve politika metni üretilmiştir. Günümüzde görünürde devletin sorumluluğuna işaret eden “çocuk koruma sistemi” denen çerçeve de böyle ortaya çıkmıştır, iki yüzyıldan beri süregelen sınıf savaşımlarının bir sonucu/ürünü olarak.

Bu yazıda modern çocuk koruma sisteminin gerçek tarihsel kökeni olarak Sovyet deneyimi özetlenecek, bu deneyimin güncel politika ve uygulamalardaki açık ya da örtük etkisi saptandıktan sonra, bunların ışığında Türkiye’deki çocuk koruma sistemi değerlendirilecektir. Yazı boyunca “çocuk koruma sistemi” kavramı, çocuklara yönelik istismar, ihmal, sömürü ve şiddetin tüm biçimlerini önlemek ve bunlara müdahale etmek amacıyla formel ve informel birçok bileşenin koordineli biçimde işlediği bütüncül yapı anlamında kullanılacaktır. Bu tanım, ülke ve devletlerin koruma sistemlerini değerlendirirken odaklanılacak gösterge ve unsurlar için çerçeve oluşturmaktadır.

Çocuk Koruma Sisteminin Ortaya Çıkışında Sovyet Deneyiminin Yeri

Çocuk koruma politikalarına yönelik tarih yazımında genellikle Batı “refah devletleri” ve uygulamaları ön plana çıkarılır ve referans olarak gösterilir. Ancak bu anlatı, tarihsel ve kritik bir gerçeği çoğu zaman göz ardı eder: Sistemli ve çok boyutlu çocuk koruma anlayışının erken dönem temelleri, aslında Sovyetler deneyiminde atılmıştır. Tarihsel anlatıda ve literatürde çoğu zaman görmezden gelinse de Sovyetler Birliği’nin 1917 sonrasında geliştirdiği koruma ve bakım modelleri, çocuklarla ilgili politikaları kamusal sorumluluğun merkezine yerleştiren ilk büyük ölçekli girişimdir. Savaşlar, yoksulluk ve salgınlarla yıpranmış bir toplumda milyonlarca çocuğun kolektif bakım evlerine alınması; ücretsiz, erişilebilir ve zorunlu eğitimin genelleştirilmesi; çocuk sağlığına ilişkin kurumsal ve kapsamlı mekanizmaların inşası; dönemin dünyasında benzeri olmayan ve aradan geçen zamana rağmen halen yaklaşılmayan bütünlüklü bir sistem oluşturmuştur.

Bu sistemin temelinde, daha çok kadının özgürleştirilmesi sorunu bağlamında gündeme getirilen ama aynı zamanda çocukların ihtiyaç ve yararını, onların sosyalist toplumla bütünleşmesini merkeze alan çocuğun bakımı, eğitimi ve korunmasının toplumsallaştırılması sosyalist ilkesi yatar. Bu nedenle, Çarlık Rusyası’ndan devralınan ataerkil ailede kadının eşitsiz konumunun ortadan kaldırılması ile sosyalist çocuk koruma sisteminin geliştirilmesi politikaları hep iç içe geçmiştir.

Örneğin, çocuk sağlığı, Sovyetler’de her zaman anne sağlığı ile birlikte ele alınmıştır. Hamilelik ve doğum sonrası dönemde annelik bakımı devletin kurumsal sorumluluğunda sağlanmış, lohusalık dönemi neredeyse tamamen hastanede geçirilmiştir. Yenidoğanların korunması ve sağlıklı bir başlangıç yapabilmesi açısından bu bakım oldukça kritik görülmüştür. Annelik ve çocuk bakımı, Sovyet bütçesinde öncelikli harcama kalemleri arasında yer almıştır.[1] Her şehirde hamile kadınlar için özel dinlenme ve danışma merkezleri, yenidoğanlar için de danışma merkezleri kurulmuş, merkezlere gelemeyen bebekler için ev ziyaretleri gerçekleştirilmiş ve tıbbi bakım eksiksiz hâle getirilmiştir. Kadın sağlığı, çocuk sağlığının ayrılmaz bir parçası olarak görülmüş; 1918 yılında çıkarılan yasayla kadınların gece, fazla mesai ve ağır işlerde çalışması yasaklanmış, doğum öncesi ve sonrası ücretli izinler kol emekçileri için 16 haftaya, kafa emekçileri için ise önce 12, sonrasında 16 haftaya yükseltilmiştir.[2]

Çocuk bakımının toplumsallaştırılması ilkesi; kreşler, anaokulları, çocuk kulüpleri, yaz kampları ve danışma merkezlerinde çocukların günlük bakımının sağlanması, sağlık ve gelişimlerinin izlenmesi ve gerekli tedbirlerin alınmasını kapsayacak şekilde hayata geçirilmiştir. Kreşlerde enfeksiyonlara karşı özel önlemler alınmış, çocukların evleri iki haftada bir ziyaret edilmiştir. Çocuklar bir iki aylıkken annelerinin üç saatte bir emzirebileceği mesafelerdeki kreşlere verilmiş, 5 yaşına kadar kreşlerde kalmış, 5-7 yaş arası ise anaokullarına devam etmiştir. Kırsal kesimde, tarım üretiminin kolektifleştirildiği kolhozlarda sezonluk kreşler ve gezgin çocuk yuvaları açılmıştır. Devrimden önce ülkedeki toplam kreş sayısı yalnızca 14 iken, 10 yıl içinde sürekli kreşlerin sayısı 824’e yükselmiş ve sonraki 10 yıllık dönemde (1927-1937) çocuk yuvası sayısı on kat artmıştır. 1932’de 4 milyon 200 bin çocuğa fabrika, kolektif çiftlik, Sovyet çocuk yuvalarında ve bazı ev komünlerinin çocuk yuvalarında bakım sağlanmış; ulusal cumhuriyetlerde çocukların yüzde 60’ı yuvalarda yer bulmuştur. Bazı sanayi şehirlerinde çocukların tamamı çocuk yuvalarında bakılıp eğitilmiştir. 1955 yazında kırsal alanda 2 milyon 330 bin çocuk sezonluk kreşlerde yer bulurken, 1956 yılında şehirlerde ve kırsalda toplam 22 bin 436 kreş ve 906 bin yatak kapasitesiyle hizmet verilmiştir. Kreşlerde çocukların 8, 10 veya 14 saat, hatta gece-gündüz kaldığı gruplar oluşturularak, annelerin çalışma koşulları, ailelerin maddi durumu ve çocukların sağlık durumları dikkate alınmıştır.[3]

Eğitim alanında Sovyetler, her çocuğun parasız ve eşit koşullarda eğitim almasını sağlamıştır. Devrim öncesi okul çağındaki (çoğunluğu erkek) çocukların yalnızca beşte biri ilkokula gidebilirken, Sovyetler, her çocuğa ilkokul eğitimi sağlamakla yetinmemiş, eğitimi karma hâle getirmiş ve 1933 yılına gelindiğinde dört yıllık zorunlu eğitim tüm ülke çocuklarını kapsar hâle gelmiştir. İlköğretim, çocukların anadillerinde yapılmış ve 1931 yılı itibarıyla genel öğretim 70 farklı dilde sunulmuştur. Eğitimde cinsiyet eşitliğine özel önem verilmiş, 1930’larda ilköğretimde öğrencilerin en az yüzde 50’sinin kız olmasına yönelik tedbirler alınmış, orta ve yükseköğrenimde kız çocuğu ve kadın oranı asgari yüzde 30-40 olarak belirlenmiştir.[4]

Sovyet yasaları çocukların korunmasını en üst düzeye çıkarmış ve her türlü cinsel istismarı suç saymıştır. Çocuk evliliklerinin yaygın olduğu Başkır, Azerbaycan ve Kırgız Cumhuriyetleri’nde 1920 yılında yayınlanan kararname evlilik yaşına girmemiş kişilerle evlenme suç kapsamına alınarak iki yıl hapisle cezalandırılmıştır.[5]

Çocuk bakımı ve korunmasının toplumsallaşmasına yönelik bu denli ileri adımların atıldığı bir sistemde ailenin de köklü değişimlere uğraması, buna yönelik politikaların geliştirilmesi beklenmedik değildir. Sosyalist devlet, çocuğun velayet hakkını anne ve babaya eşit biçimde vermiş, bedensel cezayı yasaklamış ve çocukları ilgilendiren tüm kararların anne-baba arasında karşılıklı anlaşmayla alınmasını zorunlu hâle getirmiştir. Evlilik içi ve dışı doğan çocuklar için eşit haklar sağlanmıştır.

Kreşlerden okullara, danışma merkezlerinden yaz kamplarına kadar uzanan bu kapsamlı sistem, çocukları yalnızca korumakla kalmayan, onların sosyalist toplumun bireyleri olarak yetişmesini, diğer bir ifadeyle sosyalist toplumla bütünleşmesini sağlayan bütüncül bir yaklaşımı temsil eder. Bir yandan çocuk doğurur ve büyütürken kadının toplumsal konumunda bir gerileme yaşamamasını, diğer yandan stratejik bir görev olarak gelecek kuşak emekçilerinin sosyalist temelde yeniden üretimini garanti altına alan bu anlayış, kapitalizmin feodalizmden devralarak kendi ihtiyaçlarına adapte ettiği geleneksel aile ve kadın-çocuk ilişkisi tasavvuruna da radikal bir karşıtlık sunar.

Nitekim, yaşamının bir dönemini Sovyetler’de bu sisteme yönelik psikolojik ve sosyolojik araştırmalar yaparak geçiren Alice Withrow Field, Ana ve Çocuk Koruma Enstitüsü’nün pratik ve teorik yönlerini incelerken, bu koruma sisteminin, burjuva devletlerde göründüğü gibi basit bir iyileştirme ya da “sosyal sorumluluk” projesi değil, sınıf temelli bir yeniden üretim stratejisinin parçası olduğunu ortaya koyar.[6] Burada kreş sistemi kritik önemdedir. Sovyet kreşleri sadece çocukların barındırılması için değil, onların temel eğitimlerini alırken kolektivist bir bakışla yetiştirilmesi için bir saha olarak düşünülmüştür. Kreşlerdeki eğitimin amacı, sadece bireysel gelişim değil, sosyal varlık olarak çocukların toplumsal işlevinin güçlendirilmesidir. Field’ın da dikkat çektiği üzere, oyun materyallerinin kolektif kullanımı gibi pedagojik uygulamalar, çocukların birlikte çalışmayı ve dayanışmayı öğrenmesine hizmet eder. Field ayrıca Çarlık Rusyası’ndan kalma masalların yerine, gerçeğe dayanan anlatıların tercih edildiğini aktarır. Bu tercih, çocuğun hayal gücünü yapılandırmaktan ziyade çevresini öğrenmesine ve grup içinde üretken bir birey olarak yetişmesine hizmet eden kolektivist eğitim felsefesinin başka bir tezahürüdür: Sovyet pedagojisi, çocuğu etkin, materyalist ve kolektivist bir sosyal özne olarak geliştirmeyi amaçlamıştır.

Görüleceği üzere, Sovyet koruma sistemi basitçe devrimle birlikte geleneksel ataerkil normların üstyapıda otomatik olarak değişmesinden ibaret değildir. Daha ziyade, işçi sınıfı öncülüğünde gerçekleştirilen üretim tarzındaki devrimci dönüşümün bir ürünüdür. Sovyet kurumları, sınıf mücadelesinden doğan proleter kolektif değerlere dayalı bir toplumsal yeniden yapılanmayı pratikleştirmek üzere inşa edilmiştir. İstatistiksel sosyal hizmet kapasitesi, kreşler, okullar, kamu sağlık hizmetleri ve eğitim ile entegre bir toplumsal yeniden üretim altyapısı kurmuştur. Nitekim Field’ın çalışması da, modern çocuk koruma sisteminin kökeninin, burjuva-liberal tarih yazımında aktarıldığı gibi salt iyiliksever soyut devlet düşüncesinde değil, proleter sınıf siyaseti, toplumsal yeniden üretim stratejileri ve kolektivist değerlerle örülmüş uygulamalı bir projede olduğunu güçlü bir biçimde doğrular.

Ne var ki, 1950’lerin ortasından başlayan kapitalist geri dönüşün 1990’ların başında sosyalizmin çöküşünün resmi ilanıyla sonuçlanması, bugün evrensel kabul gören çocuk koruma sistemlerinin ve çocuklara yönelik belirlenen ilkelerin erken ve uygulamaya dönük bir versiyonunu sunmasına ve pek çok Avrupa ülkesinde “sosyal devlet” adı altındaki koruma politikalarının uygulamaya konmasında bir baskı unsuru oluşturmasına rağmen, Sovyet deneyiminin çoğu kez burjuva ideolojik filtrelerin arkasında görmezden gelinmesine de zemin hazırlamıştır. Oysa yukarıda verilen örnekler, bir yandan çocuk koruma alanında ufkun ne denli genişleyebileceğini, diğer yandan bu genişlemeyi mümkün kılan temel unsurun politik irade olduğunu göstermektedir. Elbette bilim ve teknoloji sayesinde edindiğimiz yeni bilgiler bugün birçok yeni ihtiyacı anlamayı ve müdahaleyi olanaklı kılmaktadır. Ancak halen tüm çocukları kapsayacak bir koruma çerçevesinin örgütlenebilmesinde bu deneyimin yanına yaklaşılabildiği söylenemez. İşte bu nedenle, dünya çocuk koruma rejimlerinin gelişim çizgisini anlamak, bugün neyin ne şekilde mümkün olabileceğini görebilmek, ancak görünmez kılınan bu öncülüğü ve onun ardında yatan sınıf mücadelesini görünür kılmakla mümkündür.

 

Dünyada Çocuğun Korunmasına Genel Yaklaşımlar

Sovyet deneyiminin başta Birleşmiş Milletler’inkiler olmak üzere uluslararası politika metinleri ile her ülkedeki işçi sınıfının bu deneyimden şu ya da bu düzeyde etkilenerek verdiği mücadeleyle yön verebildiği ulusal mevzuatlara doğrudan ve dolaylı etkisinin iki yönlü olduğu söylenebilir.

Birincisi, çocuğun korunmasına bütüncül yaklaşımdır. Bu, çocuğu hem tehlikeye atan risk faktörlerinin hem de bu nedenle korunması için alınması gereken tedbirlerin sosyal, ekonomik, kültürel, psikolojik ve çevresel vb. çok boyutlu olduğu kabulüne dayanır. Çocuk hakları perspektifiyle değerlendirildiğinde, etkili bir çocuk koruma sistemi, toplumdaki tüm bireylerin ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan sosyal politika düzenlemelerini, sorumlu kurum ve kişilerin görev tanımlarını, tüm çocuklar için organize edilen hak temelli hizmetleri ve özel olarak korunmaya ihtiyaç duyan çocuklar için oluşturulmuş hizmetleri kapsamalıdır. Bu yaklaşım, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temel ilkeleriyle uyumlu bir sistem tasarımına işaret eder.

Rusya’da doğup 6 yaşına kadar Sovyetler’de yaşamış olan Amerikalı gelişimsel psikolog Urie Bronfenbrenner’in “ekolojik sistemler teorisi”, bütüncül yaklaşımın kuramsal olarak derinleştirilmiş örneklerinden biridir.[7] Bu ekolojik yaklaşım, çocuğu yalnızca bireysel özellikleri üzerinden değil, içinde bulunduğu çevresel etkileşimler çerçevesinde anlamayı hedefler. Buna göre çocuğun yaşamı farklı çevresel sistemler üzerinden değerlendirir: Mikrosistem, çocuğun doğrudan etkileşimde bulunduğu aile, okul ve arkadaş grubu gibi en yakın çevresini; mezosistem, farklı mikrosistemler arasındaki ilişkileri; ekzosistem, çocuğun doğrudan dahil olmasa da etkilenebileceği toplumsal kurum ve uygulamaları; makrosistem ise kültürel normlar, yasalar ve toplumsal değerler gibi daha geniş çevresel faktörleri içerir. Çocuk koruma alanında ekolojik yaklaşım, risk ve koruyucu faktörlerin çocuğun yaşamındaki etkileşimlerini çok boyutlu olarak değerlendirmeye imkân tanır ve sistem odaklı müdahalelerin planlanmasında yol gösterici olur. Bu nedenle hem akademik çalışmalarda hem de politika geliştirme süreçlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır.

İkinci husus ise “çocuk koruma” kavramında, önleyici yükümlülüğe yapılan vurgudur. Türkiye’deki çocuk koruma sistemini analiz edip raporlaştıran Yüksel Baykara Acar ve arkadaşlarının hazırladığı rapor, etkin çocuk koruma sistemlerinin yalnızca kötü muameleye maruz kalan çocukların güvenliğini sağlamakla kalmaması gerektiğini, aynı zamanda tüm çocukların iyi olma hâlini korumakla da yükümlü olduğunu açıkça göstermiştir. Bu bağlamda sistemlerin tüm çocuklara mı yoksa yalnızca zarar gören ya da risk altındaki çocuklara mı odaklandığı, kuramsal çerçeve ve uygulama bakımından önemli bir ayrım oluşturur. Baykara Acar ve arkadaşlarının raporuna göre ayrıca, kamu aygıtının sosyo-politik tercihleri ve koruma kavramının içeriğinin nasıl tanımlandığı da çocuk koruma sistemlerinin karakterini belirleyen iki temel unsur olarak öne çıkar.[8]

Çocuk koruma sistemlerinde önleme alanı, kritik ve belirleyici bir basamaktır. Birincil düzey önleme, yaşam hakkı, istismar, ihmal ve şiddet gibi çocuğun zarar görebileceği koşulların ortaya çıkmasına ve bunların önceden engellenmesine odaklanır. Risk altında olup olmadığına bakılmaksızın tüm çocukları hedef alır, genel politika ve tedbirleri içerir. Temel amaç, hiçbir çocuğun risk altında kalmamasıdır. Bunun yanı sıra, ikincil ve üçüncül düzey müdahalelerle önleme süreci tamamlanır. İkincil düzey müdahaleler, risk altındaki çocukların erken tespit edilmesini ve uygun desteklerle korunmasını hedeflerken, üçüncül düzey müdahaleler, zarar görmüş çocuklara özel koruma ve iyileştirme hizmetleri sağlar. Bu basamaklı yaklaşım, Munro’nun çocuk koruma sisteminin yapılandırılmasına ilişkin tanımlarında da öne çıkmaktadır.[9]

Sonuç olarak, etkili bir çocuk koruma sistemi, risk ve koruyucu faktörleri dikkate alan, hak temelli ve sistem odaklı bir yapı olarak hem önleme hem de müdahale boyutlarını bütüncül bir şekilde ele almalıdır. Yazının devamında, Türkiye’deki mevcut durumun değerlendirilmesinde ve ihtiyaçların belirlenmesinde temel referans noktalarından biri olarak kullanılacaktır.

 

Türkiye’de Çocuk Koruma: Tarihçe ve Güncel Durum

Bu bölümde, AKP döneminde çocuk koruma politikaları ve mevcut çocuk koruma sistemi yukarıda çizilen çerçeve kriterler bağlamında değerlendirilecektir. Çocuk politikalarının hangi ideolojik, ekonomik ve kurumsal parametrelerle belirlendiği, neoliberal ve muhafazakâr yönelimlerin çocuk koruma rejimini nasıl dönüştürdüğü, devletin çocuk koruma sorumluluğunu ne düzeyde üstlendiği ve bunların çocuğun iyilik hali göstergelerine yansımaları ele alınacak, koruma sistemi basamaklarının makro değerlendirmesi yapılacaktır.

 

Osmanlı’dan Cumhuriyete ve AKP Dönemine Çocuğun Korunması

Güncel döneme odaklanmadan önce, Osmanlı döneminden bugüne çocukların korunmasında hangi özelliklerin öne çıktığının ana hatlarıyla hatırlanması faydalı olacaktır. Çocuk koruma politikalarının bugünkü biçimi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 1980 sonrası neoliberal dönüşüme ve son olarak AKP dönemindeki muhafazakâr-neoliberal senteze uzanan uzun bir süreçte şekillenmiştir.

Osmanlı döneminde çocukların korunması amacıyla örgütlenmiş bir kurumsal bir sistemden bahsetmek mümkün değildir. Çocukların sorumluluğu ve bakımı asıl olarak ailededir. Bunun haricinde, zor duruma düşen çocuklara, ağırlıkla da savaşlar nedeniyle öksüz-yetim olma ya da yoksulluğa düşme gibi durumlarda çocuklara yönelik hayır yapma temelli uygulamalardan bahsetmek mümkündür. Bunların da daha çok vakıflar, cemaat yapıları, tarikatlar, bazı durumlarda da yerel dayanışma ağları aracılığı ile gerçekleştirildiği görülmektedir.[10]

Osmanlı toplumunda sosyal yardım ve sosyal hizmet işlevlerinin önemli bir kısmını vakıf sistemi yerine getirmiştir. Vakıflar aracılığıyla kurulan Darülaceze, Darülhayr-ı Ali ve benzeri kurumlar, yetim, öksüz ve kimsesiz çocuklara barınma ve bakım sağlayan erken dönem sosyal hizmet kurumları olarak değerlendirilmektedir. Sosyal hizmet literatüründe bu kurumlar, modern anlamda çocuk refahı kuruluşlarının öncülleri olarak kabul edilir. Vakıflar, özellikle yetim çocukların korunmasında önemli rol oynasa da Darülaceze, Darüleytamlar ve Şehzadebaşı Darülhayr-ı Âli gibi kurumlar sosyal hak mantığıyla değil, hayır mantığıyla çalışmıştır.

Ek olarak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çocuk refahı düzenlemelerinin çocukların korunmasının modern anlamda devletin sosyal sorumluluğundan ziyade dönemin siyasal meşruiyetinin bir unsuru olarak ele alındığı da değerlendirilmektedir. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren dünyadaki sosyal politika gelişmelerinin etkisiyle, Osmanlı’nın sosyal sorunlara ilgisinin arttığı bu dönemde, II. Abdülhamid zamanında kurulan fakat kısa ömürlü olan Darülhayr-ı Âli’nin yoksul çocuklara yönelik erken kurumsal örneklerden biri olduğu aktarılmaktadır. 20. yüzyılın başlarında çocukların korunmasına yönelik daha sistematik uygulamalar ortaya çıkmış; küçük yaş gruplarını korumaya yönelik olarak ıslahhaneler, kimsesiz ve yoksul çocukların bakım ve eğitimi için ise Darüleytamlar yaygınlaşmıştır.

Bu dönemdeki en önemli kurumsal adımlarından biri ise, son halkasını Kurtuluş Savaşı’nın oluşturduğu arka arkaya yaşanan savaşlar nedeniyle anne babalarını kaybeden çocuklara yardım için 1921’de kurulan ve daha sonra Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşen Himaye-i Etfal Cemiyeti olmuştur. Osmanlı sonrası sosyal hizmet yapılanmasının temelini oluşturduğu belirtilen cemiyet, cumhuriyetin ilanı sonrası Atatürk’ün himayesinde çalışmalarına devam etmiştir.

Cumhuriyetle birlikte çocuk koruma alanında modernleşme ve kurumsallaşma kapsamında bazı düzenlemeler yapıldığı görülmektedir. 1921-1926 yılları arasında Medeni Kanun ve Ceza Kanununda çocukla ilgili tanımlamalar düzenlenmiş, 1930 Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile çocuk sağlığına ilişkin ilk kapsamlı mevzuat getirilmiş. 1949’da Çocuk Esirgeme Kurumu yeniden düzenlenmiştir.

Modern anlamda çocuk koruma sistemine yönelik ilk adım 1949’da çıkarılan 5387 sayılı Korumaya Muhtaç Çocuklar Hakkında Kanun ile atılmış ancak yeterince anlaşılmaması ve uygulanmaması nedeniyle 1957’de 6972 sayılı Kanunla yenilenmiştir. Karataş ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada korunmaya muhtaç çocuk tanımı ile bunlara yönelik hizmetlere yönelik düzenlemeleri içeren iki kanunun da soruna bütüncül bir bakıştan yoksun olduğu değerlendirmektedir.[11] Sınıf mücadelesinin yükselişe geçtiği 1960’lar, çocuk refahı ve sosyal hizmet alanında kurumsallaşma tartışmalarının da yoğunlaştığı bir dönemdir. 2253 sayılı Çocuk Mahkemeleri Kanunu bu yıllarda kabul edilmiştir.

1983 tarihli 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu ile kurulan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) kurulması önemli bir duraktır. Bu ikisiyle korunmaya ve bakıma ihtiyacı olan çocuklar ile aile, çocuk, engelli ve yaşlı kişilere yönelik hizmetler mevcut dağınıklığı bir miktar giderecek bir şekilde tek elde toplanmıştır. Yıllar içinde bu kanuna yapılan eleştiriler çocuğu, doğumundan itibaren, tüm hakları ile ele alan bir düzenleme niteliğinde olmaması; tüm çocukları değil bazı çocukları korunma ihtiyacı ile değerlendirmesi, suça yönelen çocukları ise bu kapsama almaması üzerine yoğunlaşmıştır.

Özetle ifade edilirse, cumhuriyet döneminde de, “sosyal devlet” iddiasına rağmen çocuklara ve ailelere ilişkin yeterli politikalar oluşturulmamış, çocuklar ancak ana-babasız kaldıklarında ya da çevrelerine zarar vermeye başladıklarında hizmetlerin kapsamına girmiş, emekçi sınıfların çocuklarını kapsayan güçlü bir refah rejimi oluşturamamıştır.

1980 darbesi ve beraberinde uygulanmaya başlanan neoliberal program, birçok başka alanda olduğu gibi sosyal hizmetler ve çocuklara yönelik politikaları da belirgin şekilde değiştirmiştir. Sosyal hizmetler zayıflamıştır, bakım sorumlulukları, Özal’ın partisi ANAP’ın programında “en iyi sosyal güvenlik kurumu” olarak işaret edilen aileye devredilmeye başlanmış, kaynak yetersizliği gerekçesiyle SHÇEK kurumsal kapasite geliştirme hedefleri istenilen düzeye ulaşmamıştır.

1980 sonrası Türkiye’de emekçilerin kazanımlarına yönelik saldırılara paralel olarak, sosyal hizmetlerin özelleştirilmesi süreci başlatılmış, piyasa ve aile belirleyici kurumlar hâline gelmiştir. 1990’larda SHÇEK’in kurumsal bakım kapasitesi önemli ölçüde büyütüldüyse de gerekli bütçe ve kaynak aktarılmadığından personel yetersizliği ve denetim eksikliği ciddi sorunlar yaratmıştır. AKP döneminde bu dönüşüm derinleşmiş, sosyal yardım rejimi genişlemiş ancak sosyal hizmet kapasitesi güçlendirilmemiştir. Literatürde bu durum sosyal yardım artmasına rağmen çocukların korunma ihtiyacının karşılanamaması bağlamında tartışılmaktadır. Bu dönemde esnek ve güvencesiz emek rejimi çocuk işçiliğini artırmış, özellikle mevsimlik tarım ve küçük işletmelerde çocuk emeği sömürüsü yaygınlaşmıştır.[12]

 

AKP Dönemi (2002–2025) Çocuk Politikaları ve Koruma Sistemleri

Yakın tarihimiz açısından 23 yıllık uzun bir dönemi kapsayan ve icraatları ile belirleyici sonuçlara neden olan AKP döneminde çocuk koruma sistemi, olması gereken temel özellikler; kapsam, işleyiş yetersizlikleri ve sorunlar bakımından AKP’nin genel siyasal politikalarıyla da bağlantısı içinde incelenmelidir.

Yukarıdaki bölümlerde, çocuk koruma sistemlerinin yalnızca kötü muameleye maruz kalan çocukların güvenliğini sağlama işleviyle sınırlanamayacağı; tüm çocukların iyi olma halini koruma yükümlülüğünün belirleyici olduğu vurgulanmıştı. Bu çerçevede, etkin bir koruma sisteminin hem önleyici hem de müdahaleci basamakları içeren bütüncül bir yapı ve uygulamaya dayanması gerektiği belirtilmişti. Ayrıca, herhangi bir koruma sisteminin karakterini şekillendiren iki temel unsurun, kamu aygıtının sosyo-politik tercihleri ile “koruma” kavramının içeriği olduğu tespiti yapılmıştı.

Bu bağlamda, Seda Akço ve Bürge Akbulut tarafından 2010 yılında kurulan ve çocuk koruma, çocuğa yönelik şiddet, çocuk adaleti ve çocuk hakları alanında uzmanlık ve kurumsal danışmanlık çalışmaları yürüten Hümanist Büro’nun geliştirdiği web tabanlı interaktif harita zengin bir tartışma zemini sunmaktadır.[13] Harita; Türkiye’de çocukların sağlıklı gelişimlerini tehdit eden risklerin önlenmesi, bu risklerle karşı karşıya kalan çocukların korunması ve iyileştirilmesini sağlamakla yükümlü kişi ve kurumların işleyişini göstermektedir. Buna göre sistem; önleme, fark etme, bildirme, müdahale etme ve iyileştirme basamaklarından oluşmaktadır. Ek olarak, bunların tümünün koordine edilmesi, planlanması, denetlenmesi ve değerlendirilmesi bu basamakların tümünü paralel olarak kapsamalıdır. Tüm basamakların devletin sorumluluğunda olduğu da çalışanların yükümlülükleri de vurgulanmıştır. Yazının devamında kurumsal işleyişle ilgili konulara ek olarak politika yapıcılar ve politika tercihleri de devletin rolü ve çocuklara etkileri bağlamında değerlendirilecektir.

 

Türkiye Çocuk Koruma Sisteminde Önleme Basamağı

Sistemin birinci basamağı olan önleme, harita yazarları tarafından şu şekilde tanımlanır: “Çocukların sağlıklı gelişimlerini destekleyecek tüm hizmetlerin tüm nüfusu kapsayacak şekilde eksiksiz olarak sunulmasını ve ailelerin çocuklarına karşı yükümlülüklerini yerine getirebilmeleri için desteklenmesini içerir (ÇHS 19). Bu şekilde, çocukların her tür ihmale ve şiddete karşı korunabilmeleri ve herhangi bir riske maruz kalmalarının önlenmeleri hedeflenmektedir.

Bu açıklama ile bağlantılı olarak, önleme sisteminin olmazsa olmazları şunlardır: “Çocuklar ve onlara bakmakla yükümlü olanlara yeterli yaşam standardı sağlanmalıdır. Hamilelikten itibaren tüm annelerin ve çocukların sağlıklı gelişimleri izlenmelidir. Kaliteli temel eğitim tüm çocuklar için erişilebilir olmalıdır. Çocuklar ve çocuklara bakmakla yükümlü olanlar uygun sosyal destek olanaklarından yararlanabilmelidir.[14]

Bu tanımlama, çocuk koruma sisteminin, sadece çocuklarla sınırlı olmadığını, önleme sisteminin tüm çocuklara ve onların bakım verenlerine uygun yaşam standartları sağlanması ve gerekli şekilde desteklenmesini de içeren genişliğine işaret etmesi bakımından ufuk açıcıdır.

Türkiye’de çocuk koruma sistemi değerlendirilirken sıkça yapılan eleştirilerin başında, sistemin müdahale odaklı olduğu, çocuk zarar gördükten sonra devreye giriyor olması gelir. Bu genel bir doğruyu ifade etmekle birlikte, önleme kapsamı yukarıda da değinildiği üzere oldukça geniş olduğundan bu kapsamın bazı bileşenleri detaylandırılmaya çalışılacaktır.

Temel ihtiyaçların karşılanması bağlamında önleme: Çocuklar ve aileler için yeterli yaşam standardı sağlanması önemli ve çok temel bir önleme göstergesidir. Bu, elbette ekonomik politika tercihleriyle doğrudan bağlantılıdır. Çocuklar ve onların bakımıyla yükümlü kılınan yetişkinlerin düşük ücretlerle çalışmaya mahkûm edilmiş önemli bir bölümünün temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yaşam standardına sahip olmadığı açıktır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından çocukların zorunlu ihtiyaçlarına bütçesi yetmeyen hanelere, çocukların ihtiyaçlarının karşılanmasını teminen sosyal ekonomik destek adlı ödemeler yapılmakta, mevcut durumda ortalama iki yüz bin çocuğa bu desteğin sağlandığı bilinmektedir. Diğer sosyal yardım kalemlerinin tümünde yardıma ihtiyaç duyanların arttığı da bilinen bir gerçektir. Bu durum, çocuklara ve ailelere insanca yaşam standardının sağlanmadığının onlarca göstergesinden sadece biridir. Nitekim son yıllarda sıkça gündemde olan, okula giden çocukların beslenmesi için bütçesi yeterli olmayan hane ve çocukların yaşadıkları da başka bir örnektir.

Mevcut sosyal politika, herkes için ihtiyaçların karşılanmasını temin etmek üzere önlemler almanın çok uzağında, çeşitli sosyal yardımlarla bunların sistemi tıkayacak krizler haline gelmesini önleme esasına göre kurgulanmaktadır. Çocuklar için temel yaşam standardı sağlanması kendi başına bir çocuk hakkı olmakla birlikte, bunun sağlanmadığı her durumda çocuklar, yaşamlarını kaybetmek de dahil, birçok riskle karşı karşıya kalmaktadır.

Temel haklara erişim bağlamında önleme: Eğitim ve sağlık hakkı başta olmak üzere temel haklara erişimle ilgili mevcut durum bu bağlamdaki önleme görevlerinin yerine getirilmediğine işaret etmektedir. Sovyet deneyiminin de öğrettiği üzere, örgün eğitim çocuklar için sadece öğrenme ortamı anlamına gelmez, aynı zamanda çocukların korunmasında da hayati bir konumdadır. 4+4+4 sistemi ve devam eden güncel eğitim politikaları, kız çocuklarının okullaşmasının önünde özel engeller çıkarmış, kırsalda ve taşımalı eğitimle okula devam çocukların ve hane gelirine katkı sağlamak için çalışmak zorunda kalan çocukların eğitim dışında kalma risklerini artırmıştır. Böylece çocukların hem eğitime katılma, hem eğitimden nitelikli şekilde faydalanma, hem de korunma hakları çok yönlü şekilde ihlal edilmektedir.

Erken çocukluk dönemi politikaları bağlamında önleme: Erken çocukluk döneminde çocuklar ve ebeveynler için sunulması gereken hizmetlerin neredeyse tamamının önleyici işlevde olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu dönem, hızlı beyin gelişimi, beceri edinimi ve sosyal-duygusal gelişim açısından kritik bir evredir. İhtiyaçların da çok yönlü olduğu bu kritik evrede güvenli bir ortamda büyümenin ve güvenli bağlar kurmanın çocukluk ve gelecekteki etkisi belirleyicidir. Erken çocukluk dönemi destekleri; gebe ve emziren kadınlara yönelik hizmetlerden küçük çocukların ve ailelerinin yeterli kaynaklara sahip olmalarının sağlanmasına, ebeveynlerin yeterli şekilde desteklenmesine, çocuk gelişimiyle ilgili bilgilendirilmelerine, zorlandıklarında hızlı destek sistemlerine ulaşabilmelerine kadar geniş bir alanı kapsar.  Bunla birlikte, erken çocukluk döneminde çocuklara güvenli, nitelikli ve ulaşılabilir bakım ve eğitim hizmeti olanaklarının sunulması da çocukların gelişiminde ve korunmasında çok belirleyici bir yer tutar. Erken çocukluk dönemi hizmetlerinin çocukları istismar, ihmal ve gelişimsel risklerden koruyan güçlü birer tampon işlevi gördüğü de dünyada artık genel kabul gören bir gerçektir.[15] Bu dönemde yeterli bakım hizmetlerine ulaşmak, korunmanın yanında akademik ve gelişimsel faydalar sağlama açısından da belirleyicidir.

Türkiye’de bu alandaki mevcut tabloya bakıldığında durumun içler acısı olduğu görülmektedir. Çocuklar için korunma dahil olmak üzere her anlamda derin eşitsizliklerin bu dönemde yoğunlaştığı barizdir. Çocukların bakımı ailelerin üzerine yıkılmış, emekçi aileler kendi imkânları ve çaresizlikleri ile baş başa bırakılmışlardır. Özellikle 0-3 yaş dönemi çocuklar için kurumsal bakım hizmetleri yok denecek durumdadır; bu alan sadece fahiş fiyatlarla sunulan ve ulaşılabilir olmayan özel kreş ve gündüz bakımevlerine terk edilmiştir. Bakım politikalarındaki bu yokluk, yoksullaştırılmış aileleri kendi çözümlerini bulmaya zorlamakta, çocuğu çocuğa bırakmak, evde yalnız bırakmak, komşuya emanet etmek dahil riskli durumlara zemin hazırlamaktadır. Bu koşullar nedeniyle can kayıpları da meydana gelmektedir. Ailelere sunulan ya da dayatılan alternatifler sıbyan mektepleri ve Kuran kurslarıdır. Bu konuda kamusal hizmetleri yaygınlaştırmayı hiçbir şekilde gündemine almayan AKP iktidarının ortaya koyduğu “politika” önerileri ise, Komşu Annelik Projesi gibi, çocukları daha fazla ateşe atacak önerilerdir.

Bu durumda temel sorunun yasal mevzuatla mı ilişkili olduğu sorulabilir. 2000’li yıllara kadar başlı başına bütünlüklü bir mevzuatın oluşturulmadığı ülke tarihi düşünüldüğünde, 2005 yılında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun (ÇKK) yürürlüğe girmesi önemli bir dönüm noktası olmuştur. Çocuklarla ilgili belirli hizmetlerin doğrudan bir çocuk kanunu olarak düzenlenmiş olması, önceki mevzuattan farklı olarak “suça sürüklenen çocuklar” kavramının eklenmesi, çocukla ilgili karalarda çocuğun üstün yararına vurgu yapılması, koruyucu ve destekleyici tedbir kararlarının ve bunların uygulanmasında sağlanacak kurumlar arası koordinasyonun tanımlanması gibi hususlar kanunda yer almıştır. Özellikle risk altında olduğu değerlendirilen çocuklara yönelik koruyucu-önleyici tedbir ve sosyal hizmetlerin mevzuatta yer alması önemli bir yapısal katkı sayılabilir. Bununla birlikte ÇKK’nin hazırlık aşamasından itibaren vurgulanan ‘önlem’ düzeyindeki eksiklikler ciddiye alınmamıştır. Ayrıca, sorunun doğrudan muhatabı olan emekçi sınıfın örgütleri bir yana, konuyla ilgili olan uzmanlardan ve bilim insanlarından ne kadar faydalanıldığı soru işaretidir.[16] Kanunda hangi kurumların/aktörlerin hangi önleme ve koruma politikalarından ne düzeyde sorumlu/zorunlu olduklarını açık değildir. Her ne kadar, uzmanlar tarafından çözüm yolları aranmaya devam ediliyor olsa da bu boşluk, neoliberal ve dindar-muhafazakâr saldırı politikalarının en etkin uygulayıcısı olan AKP’nin elinde, örneğin çeşitli zamanlarda çeşitli kurumların gündemine getirilen yönetmeliklerle, bir keyfiyete dönüşmektedir.

Tam burada, konuyla ilgili mevcut güncel mevzuata atıfta bulunarak devam etmek faydalı olacaktır. Çocuklara yönelik ihmal, istismar ve şiddetin önlenmesi görevi, devletin bir görevi olarak Anayasada tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, SHÇEK’in kapatılarak 2011 yılında o dönemki adıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na entegrasyonu kapsamında, bu görev doğrudan Bakanlığa verilmiştir. Yine ÇKK’da risk altında olduğu tespit edilen çocuklara yönelik belirlenen koruyucu destekleyici tedbir kararlarında Bakanlıklara görevler verilmiştir. Aslında ÇKK’nın kendisi de çocuğun üstün yararı doğrultusunda yapılacak çalışmalar için yeterli alanı açmaktadır. Özcesi, eksikleri olmakla birlikte mevcut mevzuat, önlemeye yönelik çalışma yapmak isteyene engel teşkil etmemekte, ama niyeti olmayanı zorlayacak ve bunları denetleyecek mekanizmalar ya kurulmamakta ya da kurulanlar da sınırlandırılmaktadır.

Doğrudan kanun veya yönetmelik düzeyinde olmasa da politika, strateji ve uygulama belgeleri kapsamında üretilmiş, onaylanmış, yürürlüğe girmiş, hatta çalışması başlatılmış ancak uygulamada kesintiye uğratılmış onlarca çalışma bu keyfi tutumu bir kez daha kanıtlamaktadır.

 

Türkiye Çocuk Koruma Sisteminde (Riski) Fark Etme Basamağı

Çocuk koruma sisteminin temel taşlarından biri olan riski zamanında fark etme, bir çocukla ilgili ortaya çıkabilecek her türlü tehlikenin ve ihmal durumunun en erken aşamada tespit edilmesini ifade eder. Çocuk koruma ve önleme sistemleri haritası yazarları tarafından etkili fark etme sisteminin asgari gereklilikleri şu şekilde tanımlanır: “Tüm çocukları kapsayan, sistematik bir risk değerlendirme yapısı; meslek elemanlarının tespit ettikleri risk durumlarında başvurabilecekleri, yerelde örgütlenmiş, ulaşılması kolay ve birlikte müdahale süreçleri yürütebilen hizmet birimleri; ihmal ve istismar risklerini değerlendirecek şekilde özel eğitim almış personel; ve kurumlar arası bilgi paylaşımının açık, tanımlı prosedürlere bağlanmış olması.”[17] Bu yapı hem bireysel risklerin çocuk zarar görmeden önce tespit edilmesini sağlar hem de toplum genelindeki yaygın risklerin görünür hale gelmesine olanak tanıyarak daha etkili önleyici politikaların geliştirilmesine zemin oluşturur. Bu nedenle erken fark etme, yalnızca teknik bir uygulama değil, işlevsel bir çocuk koruma sisteminin olmazsa olmazıdır.

Tüm çocukları kapsayan bir risk değerlendirme sistemi oluşturmanın ilk koşulu, çocukla temas hâlindeki kurumların sorumluluklarını etkili biçimde yerine getirmesidir. Çocuğun gelişimini, ihtiyaçlarını, yaşam koşullarını ve içinde bulunduğu çevresel riskleri bilmek; bilimsel göstergelere dayalı olarak olası tehlikeleri gözlemlemek ve zamanında harekete geçmek, bu kurumların temel görevlerindendir. Türkiye’de çocuğun yaşa göre temas ettiği kurumlar bu açıdan belirleyici öneme sahiptir. Doğumdan ilkokul çağına kadar çocukların düzenli olarak izlenmesinden Sağlık Bakanlığı sorumludur. Aile hekimlikleri, birinci basamak sağlık hizmetleri içinde 0–6 yaş dönemini izlemekle yükümlüdür. Her ne kadar “0–6 Yaş Çocuğun Psikososyal Gelişimini Destekleme Programı” çocukları tüm gelişim alanlarında izlemeyi hedefleyen kapsamlı bir model sunsa da uygulamanın yaygın olmadığı, ağırlıklı olarak fiziksel gelişim ile aşı takibine odaklanıldığı bilinmektedir. Bu nedenle birinci basamak sağlık hizmetlerinin sosyal hizmet uzmanları ve diğer meslek elemanlarıyla güçlendirilmesi, etkili bir fark etme mekanizması oluşturulması, 0–6 Yaş Çocuğun Psikososyal Gelişimini Destekleme Programı gibi araçların daha yaygın ve etkili kullanılması gerekmektedir. Ayrıca bu dönemde kreş ve okul öncesi kurumlara devam eden çocuklar açısından bu kurumlar da risk fark etme ve bildirim konusunda sorumluluk taşımaktadır.

Çocuğun ilkokul döneminden itibaren risk tespitinde Milli Eğitim Bakanlığı, okullar ve rehberlik birimleri kritik rol oynamaktadır. Öğretmenlerin ve okul personelinin fark ettiği istismar vakalarının çokluğu, bu temasın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, “okul sosyal hizmeti”nin kurumsallaşması ve okullarda sosyal hizmet uzmanlarının istihdam edilmesi, risk tespitinin sistematik ve yerinde yapılmasını sağlayarak çocukların korunmasına büyük katkı sunacaktır. Mevcut durumda, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından MEB ile işbirliği halinde yürütülen “Çocuklar Güvende” birimlerinin okullarda risk altındaki öğrencilerin tespit edilmesine yönelik çalışmalar olmakla birlikte, uzun vadede daha etkili olabilecek, doğrudan okulların yürüttüğü sürekli ve istikrarlı bir izleme sistemi yoktur.

Yerel düzeydeyse valiler, kaymakamlar ve Sosyal Hizmet Merkezleri; çocukların takibi, kurumlar arası koordinasyon ve risk bildirimi konularında temel sorumluluk taşırlar. Hem riskli durumların tespitinde hem de adli bildirim süreçlerinde kilit aktör olan Sosyal Hizmet Merkezleri, Aile Sosyal Destek Programı (ASDEP) ve hane ziyaretleriyle sahada doğrudan değerlendirme yapabilme olanağına sahiptir. Benzer şekilde, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın TÜBİTAK işbirliğinde geliştirdiği Çocuk Erken Tanı ve Uyarı Sistemi (ÇETUS) modeli Bursa’da denenmiştir. Önce Çocuklar: Bir Adım Daha Projesi kapsamında gerçekleştirilen bu model, zaman ve kaynak yetersizliği gerekçesiyle uygulanmamıştır.


Türkiye Çocuk Koruma Sisteminde Bildirme Basamağı

Çocuk koruma sisteminin üçüncü basamağı, ihmal veya şiddet durumu ya da risk tespit edildiğinde bunların ilgili birimlere bildirilmesidir. Çocuk koruma ve önleme sistemleri haritası yazarlarına göre etkili bir bildirim sisteminin karşılaması gereken asgari koşullar şunlardır: “Çocuğa yönelik ihmal ve istismar vakalarının hangi koşullarda, nasıl ve nereye bildirileceğine dair özel bir düzenleme olmalıdır. Çocuğa yönelik ihmal ve istismar durumunda bildirimleri alacak, ileri düzey değerlendirme yapacak, ilk müdahaleyi yapacak ve sonucu takip edecek bildirim birimleri bulunmalıdır. Bildirim birimlerinin çok disiplinli, standart, uzmanlaşmış bir değerlendirme sistemi olmalıdır. İleri değerlendirme ve müdahalede rol alan meslek elemanları arasında bilgi paylaşım esasları belirlenmiş ve etkin olarak uygulanıyor olmalıdır.[18]

Bildirimin yapılacağı kurumlar belirlenmiştir, bildirim konusu da bir yükümlülük olarak mevzuatta yer almaktadır (TCK 279). Bununla birlikte etkili ve boşluk oluşturmayan bildirim uygulamaları için çeşitli başlıklarda eksiklikler bulunduğu yapılan araştırma ve raporlarla gösterilmiştir. Bildirimin her kurumda nasıl yapılacağına yönelik standart, kapsamlı ve herkes tarafından bilinen prosedürlerin olmayışı, kurum yöneticilerinin bildirim yapılmasını engelleyici tutumları, bildirim yapacak personeli koruyacak ve destekleyecek mekanizma eksiklikleri bu aşamanın öne çıkan sorunları arasındadır. 2018 yılında İstanbul’da Kanuni Sultan Süleyman Hastanesine beş aylık bir zamanda hastaneye gelmiş olan 115 gebe çocuk için hastanenin bildirimde bulunmamış olması; bunun hastanedeki meslek personelinin çabasıyla ortaya çıkarılıp kamuoyuna duyurulması, sonrasında bu personelin cezalandırılması bu konuda hafızalarımızdaki sarsıcı örneklerden biridir.

 

Türkiye Çocuk Koruma Sisteminde Müdahale Etme Basamağı

Çocuğun şiddet ve istismara maruz kaldığına dair bir şüphe oluştuğunda devreye giren müdahale aşaması, çocuk koruma sisteminin kritik bir bileşenidir ve belirli asgari standartları karşılaması gerekir. Buna göre, ihmal ve istismara uğramış çocuklarla çalışmak üzere uzmanlaşmış müdahale ekiplerinin bulunması; bu ekiplerin tıbbi muayene, değerlendirme ve raporlama konusunda yetkin profesyonelleri içermesi zorunludur. Müdahale sürecinde karar alma mekanizmaları çocuğa özgü biçimde yapılandırılmalı ve süreç, çocukların ikincil örselenmesini önleyecek yöntemlerle yürütülmelidir. Ayrıca adli sürece dahil olan mağdur çocuklar ve aileleri için bilgilendirici, rehberlik edici ve destekleyici hizmetlerin sağlanması gereklidir. Son olarak, çocuğun sisteme girişinden itibaren ve özellikle müdahale sürecinde çocuğun durumunu takip eden, adli mekanizmalarla ilişkilerini koordine eden sorumlu bir kamu kurumu (kamu vesayeti) bulunması, etkili ve bütüncül bir müdahale sistemi için temel koşuldur.[19] Müdahale basamağı, literatürde sıkça gecikmeli ve yetersiz müdahale ile eleştirilmektedir. İhbar mekanizmalarından gelen bildirimlere rağmen kapasite eksikliği nedeniyle müdahalelerin etkinliğinin sınırlı olduğuna dikkat çekilmektedir.[20] Kurumlar arası koordinasyon problemleri ve personel yetersizliği, vaka yönetimi süreçlerinde takip eksikliği ve çocuğun görüşünün yeterince alınmaması da sistemin zayıf yönleri olarak vurgulanmaktadır.[21]

 

Türkiye Çocuk Koruma Sisteminde İyileştirme Basamağı

Etkili bir çocuk koruma sisteminin son basamağı, şiddete maruz kalan çocuklara yönelik iyileştirme hizmetlerinin sağlanmasıdır. Çocuk koruma ve önleme sistemleri haritası yazarları tarafından vurgulandığı üzere; bu aşamada devlet, hem failin cezalandırılmasını hem de çocuğun tıbbi, psikolojik ve sosyal açıdan tedavi edilmesini güvence altına almakla yükümlüdür. İyileştirme sisteminin asgari koşulları; çocuğun yüksek yararı aksi yönde bir durum oluşturmadıkça çocuğun aile yanında desteklenerek korunması, ailelerin ve çocukların güçlendirici hizmetlerle desteklenmesi, kurum bakımının ise belirlenmiş standartlara uygun ve aile ortamına en yakın biçimde sunulmasıdır. Bunun yanında mağdur çocuklar ve ailelerine kapsamlı psikolojik, sosyal ve tıbbi danışmanlık sağlanmalı; tedavi ve destek süreçleri kurumlar arası eşgüdüme dayalı, bütüncül bir yaklaşımla yürütülmelidir. Bu yapı, çocuğun iyileşme sürecinin güvenli, kesintisiz ve ikincil travmalardan uzak şekilde ilerlemesi için gereklidir.[22] Türkiye’de herkes için erişilebilir, profesyonel, ihtiyaç konularına göre uzmanlaşmış, kurumlararası etkin koordinasyonla çalışabilen hizmetlerin var olduğu söylenemez, bu hizmetlere erişimde önemli zorluklar yaşanmaktadır.

 

Çocuk Koruma Sisteminde Yeri Olmayanlar: Çocuk Yararına Olmayan Politika ve Uygulamalar

Türkiye çocuk koruma sistemine dair bütüncül bir kurumsal işleyiş modeli çerçevesinde ve aşamalar halinde yukarıda yapılan değerlendirme, çocuklara ve çocuk koruma sistemlerine doğrudan zarar veren veya verme potansiyeli taşıyan genel politika tercihleri ve uygulamalarının eleştirisi olmaksızın eksik kalacaktır.

2002 sonrası dönemde, sistematik biçimde sürdürülen neoliberal ekonomik politikalarıyla birlikte kurulmaya çalışılan dindar-muhafazakâr ideolojik hegemonyanın etkileri hem çocukların üzerinde hem de kurumsal işleyişte kendini göstermiştir. Örneğin, 2009’da MEB’in yönetmelik değişikliğiyle lise ve ortaokul öğrencilerinin nişanlanması serbest bırakılmış, 2012’de uygulamaya konan 4+4+4 sistemi örgün eğitimdeki kız çocuklarının sayısında ciddi düşüşe neden olmuş, kız çocuklarının okuldan erken alınarak din eğitimi verilen kurumlara yönlendirilmesine ya da zorla evlendirilmelerine ve çalıştırılmalarına ortam hazırlanmıştır. Aynı yıl MEB, dini eğitim veren kurumların denetimini Diyanet’e devrederek çocukların güvenliğini sağlama sorumluluğunu azaltmıştır. 2013’te kanuna aykırı eğitim kurumu açmak suç olmaktan çıkarılmış, evli öğrencilerin açık öğretime yönlendirilmesiyle lise çağında evliliklerin önü açılmıştır. 2015-2017 yılları arasında Anayasa Mahkemesinin bir yasa iptali kararı kapsamında çocuk evlilikleri ve çocuk istismarına ilişkin cezalarda yaş sınırı tartışmaları ortaya atılmış, müftülüklere resmi nikah kıyma yetkisi verilmiş, 2016 yıllarından itibaren çocuk istismarcılarının cezai sorumluluğunu azaltan ve dini-şer’î temelli aile hukukunu güçlendiren öneriler gündeme getirilmiştir. 2020-21 yıllarından itibaren yaygınlaştırılan MESEM’ler ile çocukların mesleki eğitim adı altında ucuz işgücü olarak kullanılmasının önü açılmıştır. Çocuk emeğinin daha fazla kullanılmasına yönelik politika ve uygulamalar Orta Vadeli Program’da saldırganlık dozu artarak devam ettirilmektedir.

Görüldüğü üzere, AKP politikaları, neoliberal ve muhafazakâr bir sentez yaratmış, emekçilerin kazanılmış haklarını tasfiye ederken yardım odaklı, sorumluluğun devletten aileye yüklendiği aile merkezli bir sistem inşa etmiş, çocuk koruma mekanizmalarını ideolojik hegemonyayı güçlendirerek ve sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirerek şekillendirmiştir. Tarihsel seyrinde özetlersek, Türkiye’de çocuk koruma politikaları, Osmanlı’da aile ve hayır odaklı bir modelden Cumhuiyetle birlikte modern “sosyal devlet” yaklaşımına kısmen geçiş göstermiş, ancak AKP döneminde neoliberal ve muhafazakâr dönüşümlerle yardıma dayalı, aile ve dini kurumlara bağlı bir “çocuk koruma(ma) sistemi” oluşturmuştur.

 

Çocukların Gerçekten Korunacağı Bir Ülke İçin Ortak Mücadele

Çocukların şiddetten, istismardan, yoksulluktan ve sömürüden korunması konusu devletin tercihlerine ve insafına bırakılamayacak kadar yapısal bir konudur. Çünkü çocukların maruz kaldığı riskler; sınıfsal eşitsizliklerden, güvencesiz emek rejimlerinden, yoksulluktan, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden ve bunları besleyen politik yapılardan beslenir. Bu nedenle çocuk koruma mücadelesi de esas olarak eşitlik, demokrasi ve adalet mücadelesinin öncelikli ve biricik bir parçası olmak durumundadır.

Başta Sovyet deneyimi olmak üzere, tarihsel deneyimler, çocukların korunmasına yönelik en önemli ilerlemelerin, işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar, gençler, sendikalar başta olmak üzere toplumun örgütlü güçlerinin politik iradesi ve mücadelesi sayesinde elde edildiğini göstermektedir. Büyük ölçüde sendikal hareketlerin, kadın örgütlerinin ve toplumsal mücadelenin etkisiyle şekillenen Avrupa ve ABD’de çocuk işçiliğinin sınırlandırılmasına yönelik tarihsel dönüşüm; Latin Amerika’nın birçok ülkesinde sosyal koruma programlarının güçlenmesi; İskandinav ülkelerinde ise kapsamlı sosyal devlet yapılarının kurulması, dünya tarihinde işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin, çocukların yaşam koşullarını en çok değiştiren güçlerden biri olduğuna verilebilecek örneklerdir. Kadınların kamusal yaşama katılımı, sendikal örgütlenme hakkı ve toplumsal cinsiyet eşitliği talepleri güçlendikçe, çocukların eğitim, beslenme, bakım ve güvenlik koşullarının iyileştiği pek çok ülke örneği bulunmaktadır.

Türkiye’nin tarihsel deneyiminde, işçi hareketleri ve sendikal mücadeleler aracılığıyla elde edilen kazanımlar, çocukların yaşam standartlarını da olumlu yönde etkilemiştir. Ancak, 1980 darbesi sonrası sendikal örgütlülüğün bastırılması, neoliberal politikalarla kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, sosyal yardımların hak temeli yerine ihtiyaç temeline kaydırılması ve tarikat–cemaat yapıların güçlenmesi, çocukların yoksulluk ve istismara daha açık hâle gelmesine, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde eşitsizliklerin artmasına yol açmıştır. İşçi ölümleri, taşeronlaşma, güvencesizlik, kadın cinayetlerindeki artış ve laik-kamusal eğitimin aşındırılması gibi gelişmeler ise doğrudan çocukların yaşamını etkileyen politik sonuçlar üretmektedir.

Bu nedenle, çocukların, emekçilerin ve toplumun yaşam standartlarını belirleyen koşullara yönelik ortak mücadeleyi büyütmek oldukça önemli ve belirleyicidir. Türkiye’de çocuklarla ilgili belirlenen/belirlenecek politika ve çalışmalarda bilimsel bilgiye dayanarak toplumu bilgilendirip uyaran, yönlendirme yapan, savunuculuk yapan, gerçek bir çocuk koruma sistemi için mücadele eden yetkin uzmanların, profesyonellerin ve çocuk hak örgütlerinin varlığı oldukça önemli bir birikimdir.

Ancak örgütlü güçlerin sorumluluğu bununla da sınırlı değildir. Sendikalar, meslek örgütleri ve emekten yana partiler çocuk hak örgütlerinin de katkıları ile, etkin bir çocuk koruma sistemi için nelerin ihtiyaç olduğunu bilmek ve bunlara yönelik talepler ve mücadele yöntemleri geliştirmekle de yükümlüdür. Bu örgütlerin etkin bir çocuk koruma hizmetinin sağlanmasının en iyi şekilde yerine getirilmesi için müdahil olmak, kurum politika ve uygulamalarında yanlışlar varsa bunların düzeltilmesi için üyeleri ve tüm çalışanlarını seferber etmek bu sorumluluğun gereğidir. Kısacası, çocukların korunacağı bir ülke ancak toplumun örgütlü, dayanışmacı ve demokratik mücadelesi ile inşa edilebilir.

 

Kaynakça

Akço, S.; B. Akbulut (2016). “Türkiye’deki Çocuk Koruma Sistemine Dair Bir Eleştiri”, Çocuk koruma sistemleri içinde, T. Dağlı (ed.), ÇOKMED, İstanbul, sf. 102-113.

Akgündüz, Y.; M. van den Berg (2014). Child Labor in Turkey: Causes And Consequences, TÜBİTAK, Ankara.

ASPB (2023). Çocuk koruma politikaları raporu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Ankara.

Baykara Acar, Y.; H. Acar; S. Berghan (2018). Türkiye’de Çocuk Koruma Sistemi: Sorunlar Ve Savunu Alanları. Uluslararası Çocuk Merkezi.

Bilgin, Ö. (2020) “Çocuk Koruma Hizmetlerinde Çocuk İhbar ve Bildirimlerinin Değerlendirilmesi”, Türkiye Sosyal Hizmet Araştırmaları Dergisi, 4(2), sf. 26‑37.

Bronfenbrenner, U. (1977) “Toward an Experimental Ecology Of Human Development”, American Psychologist, 32(7), sf. 513‑531.

Dağlı, E. T. (ed.) (2016) Çocuk Koruma Sistemleri, ÇOKMED Yayınları, İstanbul.

Doğan, Ş.; A. Akçay (2018) “Sovyetlerde Her Çocuk Eşit, Her Çocuk Değerli” Ekmek ve Gül, https://ekmekvegul.net/dergi/sovyetlerde-her-cocuk-esit-her-cocuk-degerli

Erdem, M. (2019). Neoliberal Dönemde Türkiye’de Sosyal Hizmetler, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Field, A. W. (1932) Protection of Women and Children in Soviet Russia, Victor Gollancz, Londra.

Geridönmez, O. (2018) “Sovyetler Birliği’nde Kreş”, Ekmek ve Gül, https://ekmekvegul.net/bellek/gunun-bilgisi-sovyetler-birliginde-kres

Gilmore, J. H.; R.C. Knickmeyer; W. Gao (2018) “Imaging Structural and Functional Brain Development in Early Childhood”, Nature Reviews Neuroscience, 19(3), sf. 123-137.

Karataş, K.; H. Acar, E. Gökçearslan; Y. Baykara Acar; Ö. Cankurtaran (2004) “Türkiye’de Çocuğun Korunması: Osmanlıdan Günümüze Çocuk Refahına Yönelik Düzenlemeler”, Toplum ve Sosyal Hizmet, 15(1), sf. 15-25

Kırıkkale, H. Ç.; B. Demirel (2024) “Sosyal Hizmet Uzmanlarının Bakış Açısıyla Çocuk Koruma ve Bakım Politikalarının Değerlendirilmesi”, International Journal of Social and Humanities Sciences Research, 11(105), sf. 650-664.

Mamur Işıkçı, Y.; S. Karatepe (2016) “Türkiye’de Çocuğa Yönelik Sosyal Politika Uygulamaları ve Tarihsel Analizi”, Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 7(1), sf. 69 100.

Munro, E. (2010) The Munro Review of Child Protection Part One: A Systems Analysis. TSO, Londra.

Newsholme, S., & Kongsbury, J. (2015) Kızıl Tıp: Sovyet Rusya’da Toplumsallaştırılmış Sağlık, Yazılama Yayınları, İstanbul.

Özgür, G. (1993) Rusya’da 1917 Sosyalist Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu (2 cilt), Dönüşüm Yayınları, İstanbul.

Özdemir, E. (2020) Çocuk İşçiliği Ve Sosyal Politikalar, TODAİE Yayınları, Ankara.

Shonkoff, J. P.; D.A. Phillips (ed.) (2000). From Neurons To Neighborhoods: The Science of Early Childhood Development, National Academy Press, Washington, DC.

Toper, F., Aslan, H., & Özpolat, A. O. (2023). Türkiye’deki Sosyal Hizmet Kurumlarının Tarihsel Gelişimi, Journal of History School, 62, sf. 125‑158.

 

[1] Newsholme, S. ve J. Kongsbury (2015) Kızıl Tıp: Sovyet Rusya’da Toplumsallaştırılmış Sağlık, Yazılama Yayınları, İstanbul, sf. 152-156.

[2] Doğan, Ş.; A. Akçay (2018), “Sovyetlerde Her Çocuk Eşit, Her Çocuk Değerli”, Ekmek ve Gül. https://ekmekvegul.net/dergi/sovyetlerde-her-cocuk-esit-her-cocuk-degerli

[3] Özgür,G. (1993) Rusya’da 1917 Sosyalist Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu, 1. Cilt, Dönüşüm Yayınları, İstanbul’dan aktaran Geridönmez, O.  (2018) “Sovyetler Birliği’nde Kreş”, Ekmek ve Gül,

https://ekmekvegul.net/bellek/gunun-bilgisi-sovyetler-birliginde-kres

[4] Özgür, age, sf. 88.

[5] Doğan ve Akçay, age.

[6] Field, A. W. (1932) Protection of Women and Children in Soviet Russia, Victor Gollancz, Londra.

[7] Bronfenbrenner, U. (1977) “Toward an Experimental Ecology Of Human Development,” American Psychologist, 32 (7), sf. 513–531.

[8] Baykara Acar, Y.; H. Acar; Berghan, S. (2018) Türkiye’de Çocuk Koruma Sistemi: Sorunlar ve Savunu Alanları, Uluslararası Çocuk Merkezi.

[9] Munro, E. (2010) The Munro Review of Child Protection Part One: A Systems Analysis . TSO, Londra, sf. 25.

[10] Karataş, K.;H. Acar, E. Gökçearslan; Y. Baykara Acar; Ö. Cankurtaran (2004) “Türkiye’de Çocuğun Korunması: Osmanlıdan Günümüze Çocuk Refahına Yönelik Düzenlemeler”,Toplum ve Sosyal Hizmet, 15(1), sf. 15-25; Toper, F.; H. Aslan; A. O. Özpolat (2023) “Türkiye’deki Sosyal Hizmet Kurumlarının Tarihsel Gelişimi”, Journal of History School, 62, sf. 125-158; Mamur Işıkçı, Y.; S. Karatepe (2016) “Türkiye’de Çocuğa Yönelik Sosyal Politika Uygulamaları ve Tarihsel Analizi”, Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 7(1), sf. 69-100. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine dair bu yazıda aktarılanlarda aksi belirtilmedikçe bu üç kaynaktan faydalanılmıştır.

[11] Karataş, vd., age.

[12] Akgündüz, Y.; M. van den Berg (2014). Child Labor in Turkey: Causes And Consequences, TUBİTAK, Ankara; Özdemir, E. (2020) Çocuk İşçiliği ve Sosyal Politikalar, TODAİE Yayınları, Ankara.

[13] Hümanist Büro, Çocuk Koruma ve Önleme Sistemleri Haritası, http://www.cocukkorumaharitasi.info/

[14] Akço, S.; B. Akbulut (2016). “Türkiye’deki Çocuk Koruma Sistemine Dair Bir Eleştiri”, Çocuk Koruma Sistemleri içinde, T. Dağlı (ed.), Çocuk Koruma Merkezlerini Destekleme Derneği (ÇOKMED), İstanbul, sf. 102-113.

[15] Shonkoff, J. P.; D. A. Phillips (2000) From Neurons To Neighborhoods: The Science of Early Childhood Development, National Academies Press, Washington; Gilmore, J. H.; R.C. Knickmeyer; W. Gao (2018) “Imaging Structural and Functional Brain Development in Early Childhood”, Nature Reviews Neuroscience, 19(3), sf. 123-137.

[16] Kanun yapımında ve sonrasında Çocuk Koruma Kanunu ile çocuk adalet sistemi arasındaki tutarsızlıkların bir değerlendirmesi için bkz: Akço S., B. Akbulut (2016), “BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesinin Hayatımıza Girmesinden Sonra Türkiye’de Çocuk Koruma Sistemi”, Çocuk Koruma Sistemleri içinde, T. Dağlı (ed.), Çocuk Koruma Merkezlerini Destekleme Derneği, İstanbul. Ayrıca bkz: Seda Akço’nun elinizdeki sayıdaki “’Suça Sürüklenen Çocuğun’ Politik Anatomisi ve Hukuk” başlıklı makalesi.

[17] Akço ve Akbulut, age, sf. 106.

[18] Akço ve Akbulut, age, sf. 108.

[19] Akço ve Akbulut, age, sf. 110.

[20] Kırıkkale, H. Ç.; B. Demirel (2024) “Sosyal Hizmet Uzmanlarının Bakış Açısıyla Çocuk Koruma ve Bakım Politikalarının Değerlendirilmesi”, International Journal of Social and Humanities Sciences Research, 11(105), sf. 650-664.

[21] Bilgin, Ö. (2020) “Çocuk Koruma Hizmetlerinde Çocuk İhbar ve Bildirimlerinin Değerlendirilmesi,” Türkiye Sosyal Hizmet Araştırmaları Dergisi, 4(2), sf. 26‑37.

[22] Akço ve Akbulut, age, sf. 112.