Kansu Yıldırım

 

İSİG Meclisinin raporlarına göre son 12 yılda en az 800, bu yılın ilk 10 ayında en az 68 çocuk iş cinayeti gerçekleşti. Bu; her yıl en az 66 çocuğun, her gün en az 4 çocuğun çalışırken öldüğü anlamına geliyor. Bu noktada iki şeye dikkat etmek gerekir:

Birincisi; ülkemizde ölümler ne kadar vahşetli ve travmatik olursa çocuk iş cinayetleri o derece gündemde yer buluyor. Aksi takdirde iş cinayetlerine karşı toplumsal ve siyasal düzeylerde apati ve kanıksama olduğu ortadadır.

İkincisi; iş cinayetlerini sayısal olarak ölçülebilir kılmak önemlidir. Rakamsal ifadeler iş cinayeti rejiminin sınırlarını ortaya koyarken işlevseldir. Ne var ki, ölümlerin niceliksel boyutu arttıkça çocukların yaşam öyküleri görünmezleşiyor.

2025 yılı içinde çalışırken ölen 3 çocuk işçinin hikayesine bakabiliriz:

16 yaşındaki Mustafa Eti, Tekirdağ’da çalıştığı tuğla fabrikasında gece ısınmak için tenekede yaktığı ateşe tiner döktü ve yandı, hastanede hayatını kaybetti.

14 yaşındaki Abdurrahman Özkul, Niğde OSB’de çalıştığı plastik geri dönüşüm tesisinde makineye kaptırdığı kolunun omuz hizasından kopması sonucu hayatını kaybetti. Abdurrahman, bu yıl okulu bırakmış ve çalışmaya başlamıştı.

16 yaşındaki Emir Kılınç, Mersin’de sanayide çalışırken hayatını kaybetti. O da okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Bir ömür düşünün; 16 yıllık yaşamının 8 yılını sanayide geçirdi ve sanayide öldü.

 

Çocuk İş Cinayetleri Bir Sonuçtur

Çocuk iş cinayetleri içerisinde kötü çalışma koşullarının, sağlıksız beslenmenin, piyasalaşmış eğitim ve sağlık hizmetlerinin, yetersiz sosyal hakların, kalkınma ve büyüme politikalarının, uluslararası iş bölümünde Türkiye’nin pozisyonunun, sermaye birikim rejiminin parçalarını oluşturduğu bir bütünün sonucudur.

Bu nedenle çocuk işçiliğini “iktidarın kötü ekonomi yönetiminin” veya “kötü eğitim”, “kötü çalışma” politikalarının sonucu olarak gören bakış açısını terk etmek gerekiyor.  Hatta çocuk işçiliğini olgusal düzeyde çocuk yoksulluğu ile sınırlayan kavrama biçiminin de eksik olduğunu söyleyebiliriz.

Bugün; çocukları yoksullaştıran, daha yoğun şekilde istihdama iten, çocuk emeğini yasallaştıran ve yaygınlaştıran şey, üretim ilişkilerinin karakteridir; diğer bir ifadeyle hâkim mülkiyet ilişkileri, iş organizasyonu ve politik yapıdan oluşan bütündür. Bütünü parçalarına ayıralım.

Türkiye kapitalizmi, Covid 19 pandemisinden sonra (küresel tedarik zincirlerindeki aksaklıklar, finansal piyasalardaki kırılganlıklar, reel üretimin öneminin fark edilmesiyle birlikte) Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın sloganıyla “Tek Yol İhracat” şeklinde tarif ettikleri bir modeli merkeze aldı. Rekabete dayalı ihracat odaklı sanayileşme modelini benimsediler; buna göre teşvik sistemini düzenlediler, buna göre istihdam politikaları ve diplomatik ilişkiler oluşturdular.

İhracat odaklı ekonomik büyüme modelinin en belirgin özelliği, düşük ve orta teknolojili meta üretimi ve ihracat sarmalında sıkışıklığıdır.

İstanbul Sanayi Odası’nın 2024 yılına ait 500 büyük sanayi kuruluşu verilerinden bunu görebiliyoruz. Yaratılan katma değer içerisinde en yüksek pay düşük teknolojilere aittir. Birinci 500 şirkette yüzde 34,6; İkinci 500 şirkette yüzde 41’dir.

İhracat verileri de bunu ortaya koyuyor. İhracatçılar Meclisi verilerine göre, Ocak-Ağustos 2025 döneminde toplam ihracat 178 milyar dolara ulaştı ve yıllık bazda yüzde 4 artış gösterdi. Ancak başta tekstil olmak üzere emek yoğun üretimin hâkim olduğu geleneksel sektörlerde gerileme yaşandı, yüksek teknolojili üretim yapan savunma ve havacılık öne çıktı.

Emek yoğun sektörlerde artan işten çıkarmalar, krediye erişim sorunları, iflaslar derken Türkiye kapitalizminin kâr oranlarının düşüş eğiliminde olduğu görülebiliyor.

İSO 500’de vergi öncesi dönem kâr ve zarar büyüklüğüne göre 2022 yılında kâr eden kuruluş sayısı 442 iken, 2024 yılında 341’e indi. 2018 sonrasındaki en yüksek değer olarak dikkat çeken zarar eden kuruluş sayısı 58’den 159’a yükseldi.

İktidar için bu sadece ekonomik bir olgu değildir. Emek yoğun sektörler hem istihdam oranı ile hem de siyasal açıdan iktidarın sınıf ve oy tabanını oluşturan bir kütledir. Bu kütlenin hacmi yine iktidarın politikaları ile küçülürken bunları ayakta tutacak can suyunu yaratması gerekiyor.

Çünkü emek yoğun sektörlerde üretim temposunu ve kâr oranlarını sadece düşük ücretler ayakta tutmaz. Nüfusun daha fazla kesimi, daha düşük ücretlerle işgücü piyasasına dahil oldukça sektörler emek maliyetlerini düşürme avantajı kazanır.

TÜİK’in sanayi ve hizmet istatistiklerine göre şirketlerin maliyetlerinde çalışanın payı düşüyor. 2016 yılında yüzde 15 iken -en güncel- 2022 yılında 10’a geriliyor.

Ucuz emek rezervlerini genişletme ve çeşitlendirme stratejilerinin başında çocuk nüfusun işçileştirilmesi geliyor.

TÜİK verilerine göre 15-17 yaş grubundaki çocukların işgücüne katılma sıklığı her geçen yıl yükselirken, 2024 yılında yüzde 25’e ulaştı. Yani 970 bin çocuk işçi olduğu açıklandı. Ancak 505 bin MESEM’li çocuk işçiyi, bu yaş grubunda çalışan kayıt dışı çalışan çocukları (özellikle mevsimlik tarım işçileri) ve 15 yaş altı çalışan çocukları eklediğimizde çocuk işçi sayısının 2 milyonu aşıyor.

 

Harita

Burada parantez açmak istiyorum. Devlet ve istatistik sözcükleri aynı kökten, “staat” kelimesinden türer ve istatistik devlet bilimi demektir. Ancak Türkiye’de istatistik -meslek hastalıklarında veya enflasyonda olduğu gibi- bir sorunu yok saymanın aracına dönüştürüldü. Çocuk emeğinin demografik ve coğrafi dağılımını gösteren resmi bir veri yok. Yine de TÜİK ve İSİG Meclisinin sınırlı verilerinden yola çıkarak çocuk emeği haritalandırması yapabiliriz:

Türkiye’de 408 OSB bulunuyor ve yoğunlaştığı bölgeler Marmara ve Batı Ege Havzası ile İç Ege, İç Anadolu, Kuzey Akdeniz, Güneydoğu Anadolu’dur. Bu hatlara yayılan üretim merkezlerinin lojistik ağlarla birbirine eklemlenmesi bu bölgelerin işgücü piyasasını ve demografik yapısını da dönüştürüyor.

Üretim artık sadece kent ve kır çeperlerinde değildir ve kentlerin büyümesi, Anadolu’nun küresel fabrikaya dönüşmesiyle birlikte daha çok emek gücüne ihtiyaç duyulur durumdadır.

Çocuk işçiliğin yoğunlaştığı dört havza nüfus ve OSB bağlantısıyla birlikte, İstanbul-Kocaeli; Şanlıurfa-Gaziantep; Konya-Karaman-Aksaray; Adana-Hatay-Antalya-Mersin’dir.

Çocuk emeğinin yoğunlaştığı işkolları; tarım-orman, inşaat-yol, metal, konaklama-eğlence, gıda, ticaret, taşımacılık, tekstil-deri, ağaç-kâğıt, kimya-lastik; madenciliktir.

Son yıllarda iş cinayetleri üzerinden iz takibi yaptığımızda OSB’leşmenin ve lojistik güzergahların artışına paralel sanayinin öne çıktığını görüyoruz. Çocuk işçiliğinin ana omurgası kırlardan kentlere, kentlerde de şantiye ve OSB’lere kaymıştır.

MESEM burada devreye giriyor: Büyük sermayenin iş gücünü kalifikasyon projesi olarak yola çıktı, bugün gelinen aşamada ucuz emek rezervini çocuk ve genç işçilerle takviye eden bir mekanizmaya dönüştü.

MESEM, emek piyasasını uzun vadeli biçimlendirirken emek yoğun sektörleri ayakta tutmaya hizmet ediyor. Mekanizmanın nasıl çalıştığını yine 15 yaşındaki MESEM’li Emir anlatmıştı: “Bizim patron yetişkin bir işçiye 30 bin lira vermek yerine, aynı paraya iki tane bizden çalıştırıyor.”

Çocuk emeği niteliksel olarak tüm patronlara “kullan-at işçilik” imkânı tanıyor. Aslında emek yoğun sektörlerde çalışanlar ve profesyonel meslek gruplarının hemen hemen hepsi işçileşerek kullan-at’a dönüşüyor. Fred ve Harry Magdoff bu kavramı kullanırken, emeğin üretim sürecinin tek kullanımlık ve kolayca değiştirilebilir bir parçası olarak görülmesinin, sermaye birikiminin itici gücü olduğunu yazmıştı.

Oluşturmaya çalıştığım neden-sonuç bağında kritik düğüm noktası kuşkusuz devlet.

Çünkü bunları mümkün kılan, örneğin işyerlerinde denetim yapmayan, çocuk yoksulluğunu önleyici politikaları etkin şekilde uygulamayan, çocuk işçiliği formelleştiren resmi politikalardır.

Çocuk emeğinin gerek öğrenci-işçi gerek işçi statüsünde sömürülmesinde üç kritik politika belgesi bulunuyor.

 

Orta Vadeli Program (2026-2028)

OVP, çocuk işçiliğini eğitim politikaları aracılığıyla piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenliyor. Son OVP’de en dikkat çeken kısım, çocuk emeğinin ideolojik arka planını tüm kamu politikalarına yayan ve bürokrasiyle özdeşleştiren ifadedir:

“Çalışmanın fazileti ve üretmenin toplumsal değeri, örgün eğitim sürecinin başlangıcından itibaren müfredata yansıtılacaktır”.

“Çalışmanın fazileti” toplumu bir arada tutmanın, düşüncede ve eylemde topluma homojenlik kazandırmanın araçlarından biri olarak görülür.

Eğitim sektörünün özelleştirilmesine paralel mesleki eğitimin de doğrudan sermayenin ihtiyaçlarına göre kurgulanması, OSB’ler içinde kamu ve özel statülü meslek liselerinin açılması aşamalarını OVP tamamlıyor.

Mesleki ve teknik eğitim müfredatının özel sektörle işbirliği içerisinde güncelleneceği; staj ve işbaşı eğitimi programlarının yaygınlaştırmasını sağlayacak şekilde yönetim ve finansman konularında özel sektöre daha çok rol ve görev verileceği; mesleki ve teknik eğitim başta olmak üzere tüm örgün ve yaygın eğitim programlarında beşeri sermayenin yeniden yapılandırılacağı; gençler başta olmak üzere iş gücü verimliliğinin yükseltilmesine yönelik aktif işgücü politikalarının yürürlüğe konacağı belirtilir.

OVP politikaları sonucunda OSB içindeki özel meslek lisesi patronlarına bu yıl ödenecek destekler öğrenci başına 46 bin TL ile 77 bin TL arasında değişirken; zorunlu eğitim çağında okullarda öğrenci başına düşen miktar kuruşla ifade edilebilir.

 

  1. Kalkınma Planı (2024-2028)

Mesleki eğitim üzerinden çocuk ve genç emeğiyle ilgili idari ve teknik düzenlemelere geniş yer verilmiştir.

Mesleki eğitimde kamu-özel sektör iş birliğinin artırılacağı, meslek liseleri ve meslek yüksekokullarının yönetiminde özel sektörün daha etkin rol alacağı açıkça vurgulanıyor.

Mesleki eğitim müfredatının sektörün ihtiyaçlarına göre hazırlanması, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından yapılacak mesleki eğitim merkezleri ve meslek liselerinin yer seçiminde OSB’lerin öncelikli hale getirilmesi yer alıyor.

Kalkınma Planında mesleki eğitimin ideolojik arka planı ise “makbul vatandaşlık” kimliği üzerinden tanımlanarak, çalışmak ile bireyi değerli kılma arasında bir korelasyon kuruluyor: “…milletimizin değerlerini özümsemiş, topluma yararlı birer vatandaş olarak yetişmeleri önem arz etmektedir.” Bu kapsamda üretim yapısı ve hizmet sunum biçimleri doğrultusunda, işgücü piyasalarındaki arz ve talep dengesi göz önünde bulundurularak mesleki eğitimin geliştirileceği ifade ediliyor.

Mesleki eğitimde ders seçimi dahil karar alma süreçlerine özel sektörün katılımının artırılacağı, özel sektör ile mesleki eğitim kurumları arasında finansman dahil uzun vadeli iş birliği sağlanması planlanıyor. Bu kapsamda sanayide öncelikli sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerde, “eğitim merkezi altyapısı”ndan mesleki ve teknik eğitim öğrencilerinin yararlanacağı ifade ediliyor.

 

Ulusal İstihdam Stratejisi (2025-2028)

OVP ve Kalkınma Planındaki ana hattı Ulusal İstihdam Stratejisi metninde de görmek mümkün. Mesleki eğitim veren özel okullara yönelik teşviklerin sektörel ihtiyaçlar doğrultusunda güncellenerek sürdürüleceği, OSB’ler ve Teknoparklar içinde mesleki eğitim merkezleri açılacağı belirtiliyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu, Organize Sanayi Bölgeleri Üst Kuruluşu ile Yükseköğretim Kurumları arasında iş birliğinin öngörüldüğü politika metninde oluşturulacak danışma kurulları marifetiyle özel sektörün meslek yüksekokullarına katkısının artırılması planlanıyor.

Bu kapsamda üniversite-sanayi iş birliği artırılarak OSB’lerde ve teknoparklarda meslek yüksekokulu sayılarının artırılması ve meslek yüksekokullarında işletmelerde mesleki eğitim kapsamında eğitim alan öğrenci sayısının artırılmasına yönelik koordinasyon çalışmaları da hızlandırılacak.

***

Mesleki beceri kazanmak ve meslek öğrenmek, neoliberal düzenleme tarzının hâkim olduğu, kamunun parçalandığı, özel sektörün karar-verici merciye dönüştüğü bir toplumsal yapıda sadece ve sadece “ucuz emek” anlamına gelir.

Murat Özveri, “Türkiye İşçi Hukuku” kitabında çocuk işçi çalıştırmanın eğitimle perdelenmesinin, çırak adı altında çocukların güvencesiz çalıştırılmasının hukuki boyutunu detaylı şekilde izah ederken, çıraklığa başlama yaşının düşürülmesini 3008 sayılı Çıraklık ve Mesleği Eğitim Kanunu’nda yapılan değişikliklerde izler. Aday çıraklık yaşının 11-12’ye düşürülmesine paralel, “mesleki beceri” sıfatının arkasına gizlenerek tempolu ve ağır çalışma rejimine dahil edilen bir çocuk, bütün bilişsel ve eğitsel kapasitesini işyerinin maddi ortamına göre şekillendirecektir.

MESEM ve politika metinlerinde anılan tüm çocuk emeği programlarının odak noktası, emek yoğun üretimin çekirdeğinde yer alan Taylorist etüt ve çalışma rutinleri aracılığıyla küçük yaştaki öğrenci-işçileri üretimin bilgisinden koparıp vasıfsızlaştırırken, çocukların kendisini değersiz görmesini sağlamak, daha itaatkâr sosyal yapı oluşturmaktır.

Bir neslin küçük yaşlardan itibaren öğrenci-işçi olarak karakterize olması sermayenin toplum üzerindeki ideolojik egemenliğinin pedagojik ve asli unsurlarından birisidir.