Soğuk savaş sonrasında NATO nereye?

20 Nisan 2026
37 dak okuma süresi
Listen to this article

Speed:

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) 4 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından kurulan, günümüzde 32 üyeye sahip bir savaş örgütüdür. Ama sadece bir savaş örgütü değil dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük savaş örgütüdür.

Kuruluş amacına dair NATO’nun resmi iddiasına, bu iddiayı destekleyen çevrelere ve kişilere bakılırsa NATO, “Örgüt üyelerini herhangi bir dış güçten gelebilecek saldırıya karşı ortak savunma yapmak için kurulmuş”tur! NATO literatüründe sözü edilen “dış güç”, daha en baştan itibaren, 1990’learın başında Sovyetler Birliği’nin (SB) dağılmasına kadar geçen 40 yıllık dönem boyunca SB ve NATO’dan beş yıl sonra, 1955’te kurulan Varşova Paktı’dır.

Kuruluşunun hemen sonrasından itibaren kullanılan popüler bir ifadeyle, NATO, batı emperyalizminin düşmanı ilan edilen komünizme karşı mücadele etmek amacıyla kurulmuştur.

Nitekim tüm NATO üyelerinin toplam askerî harcamaları dünyadaki askeri harcamaların %70’inden fazlasına karşılık gelmektedir. Son yıllarda ABD, NATO üyesi ülkelerin askeri harcamalarının gayri safi milli hasılalarının yüzde 2’sinden yüzde 5’íne yükseltmesi için ısrar etmektedir.

Genel olarak yaklaşıldığında batı emperyalizminin en büyük savaş örgütü olması özelliği değişmemesine karşın gerek görev alanının genişliği gerekse örgütsel yapısı bakımından NATO’nun soğuk savaş öncesi ve sonrası dönemi olarak başlıca iki döneminden söz edebiliriz.

Dosyamızın bu bölümünde NATO’nun ikinci dönemi diyebileceğimiz “soğuk savaş” sonrası dönemini ele alacağız.

NATO’nun bu ikinci döneminin 1991’den itibaren başladığını söyleyebiliriz. Çünkü NATO’nun karşıtı bir pakt olarak Varşova Paktı’nın 1991’in Mart-Temmuz ayları arasında üyelerinin ardı ardına ittifaktan ayrılmasıyla dağılması ve Mihail Gorbaçov’un da 25 Aralık 1991’de istifasıyla Sovyetler Birliği’nin resmen dağılması dikkate alındığında, 1991 ve sonrası yıllar NATO’nun soğuk savaş sonrası dönemi olarak kabul edilebilir.

1991’de düşmanı, hatta tek düşmanını SB ve Varşova paktının resmen de dağılması NATO’yu düşmansız bıraktı! Bu durum NATO içinde NATO’nun devam edip etmemesi tartışmalarını gündeme getirdi. Aynı gelişme, NATO dışındaki NATO karşıtı siyasi odakların, insan hakçısı, barış yanlısı çevrelerin ve elbette uzun yıllardır NATO’ya karşı mücadele eden anti emperyalist güçlerin, NATO üyesi ülkeler başta olmak üzere pek çok ülkede “NATO’ya hayır” sloganlarıyla sokaklara inerek, “NATO’nun lağvedilmesi”ne yönelik taleplerini yaygınlaştırdı. NATO’nun irili ufaklı toplantıları ve askeri tatbikatlarına yönelik protestoların yaygınlaşmasına dayanak oldu.

SB ve Varşova Paktı ülkelerinin komünizmin amaç ve değerlerini daha 1950’lerin sonlarından itibaren terk etmiş olmalarını bildikleri halde, emperyalizmin ideologları, siyasetçileri ve NATO’nun himayesinde örgütlenip beslenip büyütülen komünizmle mücadele organizasyonları, SB ve Varşova Paktı’nı komünizmin kadim merkezleri olarak gösterip NATO’yu da emperyalizmin egemenliğinin korunup güçlendirilmesinin değil, komünizmin tüm Avrupa’yı (elbette dünyayı da) ele geçirmesini önleyecek mücadelenin örgütü, dolayısıyla dünya barışını savunan barış örgütü” olarak tarif etmişlerdi!

Yeni Dünya Düzeni’nin Koruyucusu Olarak NATO

Batı emperyalizminin yöneticileri ve her türden propaganda odakları, gericiliğin her türü SB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasını komünizme karşı kapitalizmin zaferi olarak ilan etti. Sadece bir zafer ilan etmenin de ötesinde insanlığın artık komünizme ihtiyaç duymadığı bir aşamaya, “Yeni Dünya Düzeni” aşamasına gelindiğini iddia eden anti-komünist içerikli çok yönlü bir kara propaganda eşliğinde uluslararası gericilik işçi sınıfı ve sosyalizmin tarihsel kazanımlarının tasfiyesi için harekete geçti.

İşçi sınıfının ve insanlığın kazanımlarına karşı girilen bu büyük saldırının amacı; bir yönüyle “özelleştirmeler ve ticarileştirmeler, esnek çalışma, kalite çemberleri, toplam kalite yönetimi” üstünden neoliberal uygulamaların önünde engel olan işçi sınıfının 200 yıllık mücadelesi ve sosyalizmin kazanımları ortadan kaldırılarak kapitalist sistemin alt yapısını yenilemekti. Bu girişimin ikinci yönü ise, sosyalizmin (komünizmin) artık kendisini toparlayamayacak biçimde nihai bir yenilgiye uğratıldığı, emperyalist sistemin ilerlemesinin, tekellerin birbirini yutarak ortadan kaldırmasının tekeller arası rekabete son vererek (Kautsky’nin ultra emperyalizmi) insanlığı çatışmalardan ve savaşlardan kurtaracağı, böylece sosyalizmin vaat edip de gerçekleştiremediği barış içinde savaşsız, hatta sınıfsız, sömürüsüz bir insanlık dünyasını kapitalizmin gerçekleştireceğine varan bir iddia üstüne oturtulması amaçlanıyordu.

Kısacası Yeni Dünya Düzeni, komünizmin amacı ilan edilen ama gerçekleştiremediği “barış içinde, savaşsız müreffeh bir dünya idealini gerçekleştireceği iddia edilen bir burjuva ütopyasındaydı!

SB ve Varşova Paktı’nın dağılmasının işçi sınıfı ve halklar üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi değerlendiren uluslararası burjuvazi, 1970 ve 80’li yıllarda başladığı ama yarım kalan; KİT’lerin özelleştirmesi, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve çeşitli sosyal hakların özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesi doğrultusundaki girişimlerini tamamlamak için harekete geçti. Bu girişimlerin işçilerin ve halkın yaşama ve çalışma koşullarını nasıl mükemmel hale getireceğine dair kara propagandaya hız verdi.

Uluslararası burjuvazi, zaferini ideolojik olarak da perçinlemek için yeni adımlar attı. Bu amaçla medya, politika, eğitim vb. her alandaki imkânlarını seferber etti. Bu konuda iki önemli düşünürünün tezlerini öne çıkardı.

Bu düşünürlerini birincisi Francis Fukuyama ve onun “Tarihin Sonu”na gelindiğine dair öne sürdüğü tezi oldu.

Fukuyama, liberal demokrasi anlayışının sosyalizm, monarşi ve faşizm gibi yönetim şekilleri karşısında mutlak zaferini ilan ettiğini iddia ederken özellikle de insanlığın ilerlemesi ile sınıf mücadelesi arasındaki bağın, en azından artık kalmadığını öne sürdü. SB’nin dağılmasını liberal kapitalizmin zafer kazanması olarak ilan den Fukuyama, demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi söylemlerle toplumların etki altına alınmasını ve liberal ekonomik düzenin kurucusu ABD’nin dünyada tek hâkim güç olması gerektiğini” öne sürmüştür!

Fukuyama sonraki yıllarda “tarihin sonu”yla ilgili tezinin doğru olmayabileceğini konusunda bazı rezervler öne sürse de 90’lı yıllarda Fukuyama’nın bu tezi özellikle de Marksizmden liberal sosyalizme iltica etmiş eski Marksist çevreler tarafından kutsal bir metin gibi benimsenmişti. Nitekim bu çevreler sadece Fukuyama’nın tezini tekrarlamakla da yetinmemiş, Bernstein, Kautsky ve onun “ultra emperyalizm” tezini Fukuyama’nın habercisi gibi gösterip onların Marx ve Lenin karşısında haklılıklarını da öne sürerek Fukuyama’yı desteklemişlerdir!

Bu dönemde en çok itibar gören ikinci düşünür ise Samuel Huntington oldu.

Eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın başkanlık döneminde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Güvenlik Planlaması Koordinatörü olarak görev alan Samuel Huntington’ın 1993’te yayınlanan “Medeniyetler Çatışması mı?” başlıklı makalesinin ardından kaleme aldığı “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması” adlı kitabı ile 1990’ların Fukuyama’sı dönemin Yeni Dünya Düzeni propagandacıları için önemli bir dayanak oldu.

Huntington, Batı’nın nüfuz bakımından gerilemekte olduğunu, Asya’nın ekonomik, askeri ve siyasi gücünü artırdığını savunuyordu. Aynı zamanda İslam medeniyetinin dünyada istikrarsızlığa yol açan bir nüfus patlaması yaşadığını öne süren Huntington, kültürel yakınlığa sahip olan toplumların bir arada hareket edip medeniyete dayalı bir dünya düzeni oluşturduğunu öne sürüyordu. Müslüman-gayrimüslim savaşlarının gerginliğin büyümesi tehdidi olduğunu öne süren Huntington, batının ayakta kalmasını, batılı olmayan toplumlardan gelen meydan okumalara karşı birlik olmasına bağlıyordu.

Fukuyama ve Huntington’ın ortak noktası toplumsal ilerlemenin sınıflar arasındaki mücadeleyle ilgili olmadığıdır.

Fukuyama bunu “tarihin sonu” olarak ifade ederken Samuel Huntington soğuk savaş sonrasına tekabül eden 1990’lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olanın politik ya da ekonomik ideolojiler değil, “medeniyetler” olduğunu ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini ifade ediyordu. Emperyalizm ve her türden gericiliğin propaganda odakları Huntington’ın “medeniyetler çatışması”na dair tezlerini Haçlı Savaşları’ndan dünyanın sonu geldiğinde yapılacağı söylenen kıyamet savaşına, Armageddon’a kadar götürdüler.

Yeni Dünya Düzeninin ideologları, siyasetçileri ve gönüllü ya da kiralık propagandacıları, Fukuyama ve Huntington’ın tezleri, kendilerine;

Kapitalizmin, sosyalizmin vadedip de geçekleştiremediği amaçları; sınıfsız, sömürüsüz, barış içinde bir insanlık dünyası kuracağı iddiasına dayanak sağlamak,

Tekellerin servetlerine servet katıp sınırsız büyümelerini teşvik eden neoliberal politikaların önündeki engellerin kaldırılması, dolayısıyla esnek çalışma, KİT’lerin özelleştirilmesi, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, yerel hizmetler vb. kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesinin sınırsızca devreye sokulmasını savunmak,

Dünyanın her köşesindeki yerel ve bölgesel çatışmalara, anti-emperyalist mücadeleler ve devrimci başkaldırılara, seçilmiş ama emperyalist güçler tarafından istenmeyen yönetimlere askeri, açık ya da örtülü operasyonlarla (her yolla) müdahale etmek için geniş bir manevra alanı tanıdığı için sarıldılar.

SB ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla sözcüğün gerçek anlamıyla düşmansız kalan, dahası dünyanın her yanında anti emperyalist güçler ve barış içinde yaşamak isteyen halklar tarafından lağvedilmesi istenen NATO, varlığına halklar nezdinde meşruiyet sağlayacak yeni görev ve sorumluluğu işte bu Yeni Dünya Düzeni’ni savunmak ve yaygınlaştırmakta buldu!

Ancak Fukuyama’nın “tarihin sonu”, Huntington’ın “medeniyetler savaşı” üstüne tezlerinin popülerleştirilmesinin ömrü çok uzun olmadı.

Bir yandan daha 90’ların ilk yıllarında birinci Körfez Savaşı, 90’lar boyunca Avrupa’nın ortasındaki etnik ve dini savaşlar, soykırıma varan katliamlar, 2001’deki El-Kaide’nin Dünya Ticaret Merkezi saldırıları, Irak’ın ve Afganistan’ın işgali, Libya’daki iç savaşa müdahale, Suriye iç savaşı, Rusya-Ukrayna savaşı, İsrail’in Filistin’e yönelik soykırıma varan katliamları ve ABD’nin desteği ile bölgeyi terörize eden Lübnan’dan İran’a kadar varan müdahaleleri, ABD’nin İsrail’in Siyonist rejimine açık desteği, Fukuyama ve Huntington’ın tezleri üstünden meşrulaştırılmaya çalışılan Yeni Dünya Düzeni ütopyasını çatışmaların, savaşların, soykırımların tozu dumanı altında bıraktı.

Ama son yıllarda, Fukuyama ve Huntington’ın tezleri 90’lar ve 2000’lerin ilk yıllarından sonra eski popülerliklerini kaybetse de, uluslararası burjuvazini propaganda odakları, bu tezlerin kırıntılarını kullanmaya devam ediyor.

Soğuk Savaş Sonrasında NATO Üye ve Düşman Sayısını Artırdı[1]

NATO’nun soğuk savaş sonrasının ilk zirvesi, 1990’nın 5-6 Temmuz’unda, henüz Sovyetler Birliği’nin resmen dağılmadığı ama dağılma alametlerinin artık çıplak gözle görülür hale geldiği günlerde Londra’da yapıldı.

Bu zirve sonrasında yayınlanan bildiri soğuk savaş sonrasının ilk bildirisi olarak, NATO’nun batı emperyalizminin savaş örgütü olma ününün geride kaldığını iddia edercesine, “üye devletler Avrupa’da her devletin (sadece NATO üyelerinin değil) güvenliğinin komşularının güvenliğiyle bağlantılı olduğunu kabul eder” denilerek NATO’nun SB ve Varşova Paktı’nın üyeleriyle “yeni bir işbirliği ilişkisi kurmak istediğini” açıkça ifade etti.

Böylece NATO, henüz dağılmamış ama dağılacağını herkesin gördüğü “Varşova Paktı ve NATO’nun artık düşman olmadıklarını, soğuk savaşın bittiğini ve “nükleer silahların ilk aşamalarda değil son çare olarak kullanılacağını” açıklayarak, kendisine barışı koruma örgütü olduğu maskesini takmaktaydı. Ama aslında NATO, eski düşmanlarının dağılmasından azami fayda sağlayarak, Varşova Paktı üyesi ülkelerin Rusya’dan uzaklaşmasının ötesinde onları Rusya’nın muhtemel baskılarından da koruyacağı, tedricen NATO’ya katılmaları için de kapıyı açacağı mesajını vermekteydi.

Soğuk Savaş sonrasının ikinci zirvesi olan 7-8 Kasım 1991’de yapılan Roma Zirvesi, NATO’nun soğuk savaş sonrası stratejisinin gündeme alındığı ilk zirvedir.

Roma Zirvesi, Varşova Paktı’nın dağıldıktan sonra, SB’nin resmen dağılmasından bir ay önce yapılan bir zirvedir.

NATO üyesi ülkeler başta olmak üzere pek çok ülkede NATO’nun lağvedilmesini isteyen protestoların hızla arttığı bir dönemde toplanan Roma Zirvesi, oluşan yeni koşullara uyum için gerek halklar ve gerekse üye devletler nezdinde NATO’nun sürmesine meşruiyet sağlamak için ittifakın stratejisinde ve yapısında değişikliklere gidilmesini öngören “NATO’nun Yeni Stratejik Konsepti”nin gündeme alınıp kabul edildiği zirve oldu!

Kabul edilen Konsept ile NATO’nun sahip olduğu “kolektif savunma kapasitesinin korunması” öne çıkarılarak NATO üyeleri rahatlatılmak istenirken, “stratejik konsept NATO’nun yeni görevlerini; “Avrupa’da anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesine dayanan istikrarlı bir güvenlik ortamının sağlanması, NATO üyesi devletlere yönelik bir saldırı tehdidine karşı ortak savunma ve caydırıcılık görevlerinin yerine getirilmesi” olarak belirledi.

NATO, değişen konjonktür çerçevesinde gelecekte ortaya çıkması “muhtemel risklere yönelik önlemler almayı” da gündeme alarak, “siyasi istikrarsızlıkların, ekonomik sorunların, sosyal hareketlerin, etnik sorunların, silahlanma konusundaki uyuşmazlıkların ve nihayetine bölgesel askeri ihtilafların” NATO üyeleri için büyük riskler yaratacağını kabul etti. Soğuk savaş dönemi boyunca “komünizme karşı mücadele”yle sınırlı bir konsepte sahip olan NATO, yeni stratejik konseptini ekonomik krizlerden bölgesel askeri ihtilaflara kadar çok geniş bir yelpazeye yaymıştır.

Roma Zirvesinde NATO, Varşova Paktı’nın eski üyeleri ile ortaklık ilişkisi kurulmasına da izin veren “Barış İçin Ortaklık” stratejisini benimsemiştir.

Yeni stratejik konsept ile NATO, soğuk savaşın sonunda Avrupa ile sınırlı görevini genişleterek Kuzey Avrupa’dan Türkiye, Kafkasya ve Orta Doğu’ya, Almanya ve Rusya Federasyonu’nu da içine alan bölgeye, güneyde ise Afrika ve Akdeniz’den Orta Doğu ve Güney Batı Asya’ya kadar uzanan geniş bölgeye yaymıştır.

NATO’nun Roma Zirvesinde alınan kararlar doğrultusunda 1994 yılında NATO, Akdeniz bölgesi ülkeleri ile işbirliği olanakları sağlamayı amaçlayan adımlar attı. Şubat 1995’te başlatılan NATO Akdeniz Diyaloğuna (NATO üyeliğine değil) önce Mısır, İsrail, Moritanya, Fas ve Tunus daha sonra Ürdün ve Cezayir katıldı.

NATO’nun Soğuk Savaş sonrası ilk genişlemesi, 3 Ekim 1990’da Almanya’nın birleşmesi sonucunda gerçekleşti. Birleşmiş bir Almanya’nın NATO’da kalması konusunda Sovyetler Birliği’ne eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarına “yabancı askerler” ile nükleer silahların konuşlandırılmayacağı sözü verildi. Dahası, Sovyetler Birliği’ne NATO’nun doğuya doğru daha fazla genişletilmeyeceği doğrultusunda söz verildi. Ancak sonraki yıllarda eski Varşova Paktı üyesi ülkelerin birer birer ya da ikişer, üçerli guruplar halinde NATO’ya katılmaları sürecinde de Rusya’ya yeniden NATO’nun daha doğuya doğru genişlemeyeceğine dair sözler veriliğine tanık olundu.

Genişleme, Orta ve Doğu Avrupa’dan yedi ülkenin daha katılmasıyla devam etti: Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya 29 Mart 2004’te, 28-29 Haziran 2004’te yapılan İstanbul Zirvesinden kısa süre önce katıldı. Arnavutluk ve Hırvatistan’ın NATO’ya katılması 2009’da Nisan ayında sağlandı. Karadağ 5 Haziran 2017’de, kuzey Makedonya ise 27 Mart 2020’de NATO üyesi oldu.

Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı ortamda, uzun zamandan beri NATO’nun dışında olan Finlandiya ve İsveç NATO üyeliğine başvurdu. Türkiye iki ülkenin de NATO’ya katılmasına “teröre destek verdikleri” gerekçesiyle itiraz ettiyse de önce Finlandiya’nın sonra da İsveç’in üyeliğine itirazlarını geri çekti. Finlandiya 4 Nisan 2023’te, İsveç ise 7 Mart 2024’te NATO üyesi oldu. Böylece soğuk savaşta 16 üyeli olan NATO, soğuk savaş sorasındaki genişleme stratejisiyle üye sayısını 32’ye çıkardı.

Fransa, 4 Nisan 2009’da Strazburg-Kehl Zirvesinde NATO’nun tam üyeliğine geri döneceğini duyurdu. NATO’nun “bütünleşik askerî komutasına” tekrar katılan Fransa, nükleer çalışmalarını NATO’dan bağımsız olarak sürdürdü.

Sonunda NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Rusya Federasyonu’nun batıdaki sınırında komşusu olan Ukrayna’ya dayanınca, Rusya Ukrayna’nın sınıra yakın bölgelerini işgal ettiği, yıllardır süren ve ne zaman biteceği kestirilemeyen savaşı başlattı. Ki, aslında resmiyette olmasa fiiliyatta bu savaş Rusya-NATO savaşı olarak sürmektedir.

NATO 1948’de kuruluşundan sonra ihtiyaca göre, her yeni katılımda yeni unsurlar, yeni komutanlıklar, yeni ittifaklar kurarak büyüdü. Dolayısıyla bürokratik bakımdan ağırlaşmış, çok sayında merkezin olduğu bir yapıya sahip. Ki, bu durum soğuk savaş öncesinde de NATO içinde düzenlenmesi gereken bir sorun olarak tartışılıyordu.

Soğuk savaş sonrası NATO yeniden yapılanırken, NATO’nun görev alanı ve görev sınırlarının yeniden belirlenmesi de önemli gündemlerden birisi oldu. Ve NATO soğuk savaş sonrasında genişlerken sadece yeni üyeler almakla kalmadı, eski kimi komutanlıkları kapatılıp çeşitli yeni komutanlıklar kurdu. NATO üyesi olmayan ama NATO ile ortak çalışacak ülkelerden oluşan “ortaklık forumları” oluşturuldu.

Örneğin NATO 1997’de komuta yapısındaki 65 merkezin 20’ye düşürülmesini kararlaştırdı. Ama sadece komutanlık sayısının azaltılmasıyla da kalınmadı.

NATO Mukabele Kuvveti (NRF) 21 Kasım 2002’de yapılan Prag Zirvesinde alınan kararla kuruldu. 19 Haziran 2003’te Allied Commander Atlantic ortadan kaldırılıp yerine ABD’de de Norfolk, Virginia “Müttefik Dönüşüm Komutanlığı” (ACT) kuruldu. “Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanlığı” dönüştürülerek “Müttefik Harekât Komutanlığı” (ACO) oluşturuldu. Mart 2004’te istenmeyen hava ihlallerine yanıt vermek için savaş uçağı sağlanarak Estonya, Letonya ve Litvanya’nın korunması iddiasıyla “Baltık Hava Polisliği” oluşturuldu.

2004 İstanbul zirvesinde NATO, Basra Körfezi’ne komşu dört ülkeyle birlikte İstanbul İş Birliği Girişimi’ni başlattı. İstanbul İşbirliği Girişimi (İGG); Orta Doğu bölgesindeki NATO üyesi olmayan ülkelerle işbirliği yapmayı amaçlayan bir ortaklık forumu olarak kuruldu. Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri bu girişimde yer aldı.

Letonya’da gerçekleştirilen 2006 Riga zirvesinde enerji güvenliği konusunu öne çıkarıldı. NATO ilk kez savunma, silahlanma, vb. askeri konular dışında bir konuyu zirve konusu yapmaktaydı.

2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinin ardından Estonya, Litvanya, Polonya, Romanya ve Bulgaristan’da konuşlanacak 5.000 kişilik yeni bir “öncü güç” kuruldu.

Soğuk savaş sonrası yeniden yapılanmanın bir parçası olarak NATO’nun askerî yapısı nispeten azaltıldı ve Avrupa Müttefik Komutanlığı Acil Müdahale Kolordusu gibi yeni kuvvetler oluşturulacak şekilde tekrar organize edildi.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün Avrupa’daki askerî dengede meydana getirdiği değişiklikler, 1999’da İstanbul’da imzalanan “Uyarlanmış Avrupa’da Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması” ile tanındı.

1994 ve 1997 arasında, NATO ve komşularının bölgesel konularda işbirliği yapması için “Barış İçin Ortaklık, Akdeniz Diyaloğu” girişimi ve “Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi” gibi daha geniş forumlar oluşturuldu. Pratikte bir karşılığı olmasa da 1998’de “NATO-Rusya Daimi Ortak Konseyi” bile kuruldu!

Kısacası NATO’nun soğuk savaş sonrasındaki değişimi; tam tersini iddia etmesine karşın bir barış örgütü olma yönünde değil, görev alanıyla ilgili sınırlamaları kaldırarak, batı emperyalizminin çıkarlarının gerektirdiği her yerde, ekonomik sorunlardan iç ya da bölgesel savaşlara kadar her sorunda müdahale etmeyi görev olarak belirleme ve bir savaş örgütü olma yönünde ilerlemiştir.

NATO’nun Soğuk Savaş Sonrası Döneminde Askerî Operasyonları

NATO kuruluşundan itibaren soğuk savaş boyunca Latin Amerika’dan Afrika’ya, Güneydoğu Asya’dan üyeleri olan Yunanistan ve Türkiye’ye kadar pek çok ülkede kontrgerilla organizasyonlarını, özel kuvvetleri, resmi ordunun kimi imkanlarını kullanarak örtülü operasyonlar, hatta darbeler organize etmiştir. En azından ABD bu tür girişimlerde çeşitli biçimlerde rol almıştır, ama NATO soğuk savaş boyunca resmi olarak hiçbir askeri operasyon yapmamıştır.

Soğuk savaş sonrasında ilk askeri girişimler 1990 ve 1991’de, Irak’ın Kuveyt’i işgali nedeniyle gerçekleştirildi. Irak’a müdahale eden koalisyon güçlerine yardım etmek amacıyla NATO, erken uyarı özelliklerine sahip uçakları Türkiye’ye (İncirlik’e) göndererek ABD’nin başında oluğu Irak’a müdahale amaçlı koalisyon güçlerine destek verdi. Arkasından da Türkiye üzerinden NATO’nun askeri birlikleri bölgeye gönderildi.

Bosna-Hersek müdahalesi

NATO uçakları Srebrenitsa Katliamından sonra yapılan “Kararlı Güç Harekâtı” adı verilen askeri operasyon sırasında hava bombardımanlarına katıldı. NATO, 12 Ağustos 1993’te “Uçuş Yasağı Harekâtı” ile devreye girdi. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne karşı silah ambargosu ve ekonomik yaptırım kararları alındı. NATO Haziran 1993’ten Ekim 1996’ya kadar denizde olduğu gibi hava harekatları ile de Sırp Cumhuriyeti ordusuna karşı müdahalelerde bulundu. Srebrenitsa Katliamı’ndan sonra Sırp Cumhuriyeti Ordusu’na karşı iki haftalık bir NATO bombardımanı düzenlendi. 14 Aralık 1995’te Dayton Anlaşması’nın imzalanmasıyla Yugoslavya Savaşı sonlandı, ama 2004’e kadar NATO askeri gücü bölgede kalmaya devam etti.

NATO’nun Kosova müdahalesi

Ayrılıkçıları ve Kosova’daki Arnavut sivillere Slobodan Miloseviç’in Sırp güçleri tarafından yapılan saldırıları durdurmak için NATO Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin askerî gücünü hedef aldı. 24 Mart 1999’da 78 gün sürecek olan bir bombardıman başlattı. Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in 3 Haziran 1999’da uluslararası bir barış planının şartlarını kabul etmesiyle Kosova Savaşı sona erdi. Ancak NATO güçleri 2024’e kadar bölgede kalmaya devam etti. Yugoslavya’nın dağılması sırasında NATO’nun girişimleri NATO içinde de tartışmalara yol açtı. NATO, Nisan 1999’daki Washington zirvesinde çatışmaların önlenmesi ve kriz yönetimini vurgulayan İttifak Stratejik Konsepti’ni kabul etti.

Afganistan Savaşı

2001’de ABD’de gerçekleştirilen El Kaide’nin 11 Eylül saldırısı, NATO tarihinde ilk kez NATO’nun kuruluş anlaşması da olan Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesinin uygulanmasına neden oldu. Maddeye göre bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılmaktaydı. 4 Ekim 2001’de NATO, El Kaide’nin saldırısının NATO’nun 5. Maddesine uygun bir saldırı olduğuna karar verdi.

NATO, 16 Nisan 2003’te 42 ülkenin askerlerinden oluşan Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün (ISAF) komutasını eline aldı ve ISAF’ın kontrolü NATO’ya geçti. 2012 Chicago zirvesinde NATO ISAF güçlerinin Aralık 2014’ün sonunda ülkeden ayrılmasını içeren bir karar aldı. Aralık 2014’te ISAF dağıtıldı. Afganistan’da Kararlı Destek Misyonu hayata geçirildi. 2021 Temmuz’unda ABD ve koalisyonunun “Karalı Destek Misyonu”nun güçleri Afganistan’ı Taliban’a teslim ederek kaçarcasına ülkeyi terk etti!

NATO’nun Aden Körfezi’nde ‘Korsanlıkla Mücadele’ Görevi!

17 Ağustos 2009’da NATO, Aden Körfezi ve Hint Okyanusu’nun deniz trafiğini Somalili korsanlardan korumak ve bölge ülkelerinin donanma ve sahil güvenliğine destek olmak iddiasıyla bölgeye savaş gemileri gönderdi. Çin ve Güney Kore de etkinliklere katılmak için savaş gemilerini gönderdi. Harekât ile korsan saldırılarının kesilmesi, gemilerin korunması ve bölgedeki genel güvenlik seviyesinin yükseltilmesinin amaçlandığı iddia edildi.

Libya müdahalesi

Arap isyanları sürecinde Libya’da ayaklanma batılı emperyalistlerin aleyhine gelişmeye başlayınca, BM Güvenlik Konseyi’nin 17 Mart 2011’de “ateşkes ve sivillerin korunması için askerî müdahale çağrısı” yapan kararını bahane eden aralarında pek çok NATO üyesinin de bulunduğu bir koalisyon Libya üzerinde uçuşa yasak bölge uygulaması başlattı. NATO hava gücü yanında denizden de Libya’yı ablukaya almak için savaş gemileri gönderdi. Libya müdahalesi NATO ülkeleri arısında farklı görüşler öne çıksa da operasyon Eylül aynına kadar uzatıldı. Bazı ülkeler operasyondan çekildi. Ekim 2011’de, Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından NATO’nun Libya operasyonu sonlandırıldı.

Türkiye’nin Suriye sınırı ve NATO

Suriye İç Savaşı’nın Türkiye’ye de yansıma ihtimali karşısında NATO’nun 5. maddenin kullanılması çeşitli zamanlarda gündeme geldiyse de bu konuda bir karar alınmadı. Haziran 2012’de bir Türkiye askeri jetinin Suriye tarafından düşürülmesinin ardından Ekim 2012’de NATO’da iki kez 4. madde uygulaması gündeme geldi. Ancak bir karar alınmadı. IŞİD’in Türkiye sınırında giriştiği kimi katliamlar ve Rusya’nın Suriye’de Türkiye’nin askeri konvoyunu bombalamasıyla ilgili NATO’nun 5. Maddesi gündeme getirildiyse de bir karar alınmadı!

NATO Ülkeleri Arasındaki Çelişkiler Derinleşiyor

NATO soğuk savaşın sona ermesinin hemen ardından kendisine yeni sorumluluk ve görev alanları belirleyip ülkeler ve halklar nezdinde varlığını sürdürmesine meşruiyet kazandırmak için bir yandan yeni görevler belirleyip sayısız savaş uçakları ve uçak gemileri ile her tür ağır silahla donanmış yüz binlerce askeri harekete geçirdiği operasyonlar yaptı. Aynı zamanda NATO bu süreçte örgütsel yapısını da yeni koşullara uyarlayarak görev alanlarını yeniden tarif etti. Avrupa dışını, hatta dünyanın her yanını görev alanı olarak ilan eden NATO, “terörizme karşı savaş”tan her tür bölgesel çatışma ve iç savaşlara, bölgesel sıkıntılardan “ticaret savaşı” dediği ticari rekabetten doğan sorunlarda taraf olmaya kadar pek çok konunda adımlar attı.

Ama bu adımlar soğuk savaş öncesinde “NATO’ya hayır” diyerek NATO ve politikalarına karşı mücadele eden güçlerin tepkilerini yok edemediği gibi bu anti emperyalist tabanın genişlemesi yanında NATO içinde de çelişkileri üstünden atlanmayacak biçimde büyüttü.

ABD’nin Çin ve muhtemel bir Çin-Rusya mihrakı karşısında batı emperyalizminin dünyadaki üstünlüğünü kaybedeceği, hatta kaybettiği endişesi NATO içinde Avrupalı üyeler ile ABD arasındaki çelişkileri görünür hale getirdi. Ki bu durum Trump’ın (2017-2021) birinci ABD Başkanlığı döneminden beri giderek büyüyerek “NATO içinde bir kriz mi var?” tartışmalarıyla sürüyor.

Fransa’nın itirazları Avrupa’nın itirazlarına mı genişliyor?

NATO içinde “kriz”den söz edildiğinde ilk akla gelen Fransa’dır. Çünkü Fransa, NATO’nun NATO olduğu zamanda askeri kanadından çekilerek NATO’nun kanayan yarası olmuş, bu tutumunu 43 yıl boyunca 2009’a kadar sürdürmüştür.

Bugün de NATO’da krizden söz edilmekte, hatta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2019’da “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştirildiğini söyleyerek, soğuk savaştan sonra NATO’nun çökeceğine dair tartışmalara yeni bir boyut katmıştı.

Ne söylenmek istendiğinin anlaşılması için soğuk savaş yıllarında Fransa’nın NATO içindeki uzun süreli muhalefetini bugünkü yansıması açısından kısaca özetleyelim. 1960’lı yıllarda NATO’da ilk önemli kriz Fransa’nın bir önerisinin kabul edilmesiyle çıktı.

Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Guelle ABD’nin örgütteki güçlü rolüne, ABD ile İngiltere arasındaki özel ilişkiyi gündeme getirerek itiraz etmişti. Çünkü ABD ve İngiltere NATO içinde ortak harekete edip önemli kararları NATO’nun kurullarına ortak öneri olarak getiriyor, istedikleri kararları çıkaran imtiyazlı NATO üyeleri olarak hareket ediyordu.

Fransa bu duruma 1958’de itiraz ediyor, ABD ve İngiltere ikilisinin yanında Fransa’nın da imtiyazlı ikiliye üçüncü devlet olarak katılmasını istiyor, ancak Fransa’nın bu isteği ABD ve İngiltere tarafından reddediliyordu. 1960’ta nükleer çalışmalarının sonucu atom bombasına sahip olan Fransa, kendisinin bağımsız bir savunma politikası olması gerektiğini öne sürerek, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekildi. Dahası SB’nin “barış içinde bir arada yaşama politikası”nın Avrupa’da yarattığı “yumuşama” Fransa’nın NATO’dan bağımsız bir politika izlemesini kolaylaştırılmıştı.

1966 yılında Fransa tüm silahlı kuvvetleri NATO’nun “bütünleşik askerî komutası”ndan çekti ve Fransız olmayan tüm NATO askerlerinin Fransa’dan ayrılmasını istedi. Ancak Fransa NATO’nun kâğıt üstünde üyesi olmaya devam etti ve Federal Almanya’daki kuvvetlerini de geri çekmedi. Ancak aradan 43 yıl geçtikten sonra Fransa 2009 yılında NATO’nun askeri kanadına geri döndü.

Fransa NATO’nun askeri kanadına geri döndükten sonra da NATO içinde kendi görüşlerini ifade edebilen bir ülke olarak ABD karşısında “Avrupacı” bir ülke olmaya devam etti.

Nitekim 8 Kasım 2019’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Economist dergisine verdiği röportajda; “Şu anda yaşadığımız NATO’nun beyin ölümüdür” demesi “NATO’da yeni bir kriz mi var?, NATO çöküyor mu?” sorularını yeniden gündeme getirdi.

Dönemin Almanya Başbakanı Merkel Macron’un bu çıkışını “Doğru bulmadığını” söylerken Rusya Devlet Başkanı Putin ise Macron’u desteklemişti!

Bu röportajında Macron “beyin ölümü” iddiasının gerekçelerini, ABD’nin NATO’ya danışmadan Suriye’den askerlerini çekmesini, “ABD ile NATO müttefikleri arasında stratejik karar alma süreçlerinde hiçbir şekilde koordinasyon yok. Aynı zamanda bir diğer NATO üyesi Türkiye’nin, çıkarlarımızın söz konusu olduğu bir bölgede, koordinasyonsuz saldırgan eylemleri var” diyerek temellendiriyordu. Macron, gazetecilerin NATO Antlaşması’nın bir üyeye yapılan saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayan ve kolektif savunma öngören 5’inci maddesine inancının sürüp sürmediği sorusuna ise, “Bilmiyorum” yanıtını verdikten sonra “Ama 5’inci madde yarın ne ifade edecek? Eğer Beşar Esad rejimi Türkiye’ye misilleme yapmaya kalkarsa buna dahil olacak mıyız?” diye yanıt vermişti. Yanıtı içindeki soruyla bunun NATO için kritik durum olduğuna da dikkat çekmekteydi.

Trump’ın ABD’nin Suriye’deki Kürt müttefiklerini terk etmesi NATO’yu zayıflattı” tespitini de yapan Macron, “Türkiye uzun vadede NATO’da olmayacak mı?” sorusuna “Bunu söyleyemem. Türkiye’yi NATO’dan dışlamak çıkarımıza değil ama belki de NATO’yu yeniden gözden geçirmeliyiz yanıtını verdi.

TSK’nın Suriye sınırları içindeki “Barış Pınarı Harekatı”yla ilgili de Macron, NATO’nun operasyon süresince Türkiye’ye tepki vermemesini eleştirerek “ABD’nin Avrupa’ya küçük müttefiki gibi davranmayı bırakmasının zamanının geldiği”ni söyledi.

Brexit konusunda ABD’nin tutumuna da değinen Fransa Cumhurbaşkanı, Brexit nedeniyle zarar gören Avrupa ile ABD arasında stratejik karar alma hususunda koordinasyon bulunmadığına dikkat çekti.

NATO’ya bu itirazların yanında Fransa son yıllarda soğuk savaş döneminde savunduğu “NATO’dan bağımsız bir Avrupa ordusu” gereğini çeşitli vesilelerle vurgulamaktadır.

Nitekim Fransa, Avrupa’da “yüksek yoğunluklu senaryolara yönelik Fransız operasyonel hazırlığının önemli bir aşaması” ve savaş senaryolarına hazırlık amacıyla Soğuk Savaş’tan bu yana düzenlediği en büyük askeri tatbikatı 8 Şubat 2026 günü başlattı. Üç ay sürecek Orion 26 tatbikatına 12 bin 500 asker katılıyor. 30 Nisan’a kadar devam edecek tatbikatta çoğu NATO üyesi de olan 24 Avrupa ülkesinden askeri birlikler yer alıyor.

Fransa’nın organize ettiği bu büyük tatbikatla aynı gün NATO’nun da Almanya’da iki ay süreceği belirtilen bir tatbikat başlatması elbette dikkat çekiyor. Fransa’nın NATO’dan bağımsız bir “Avrupa ordusu”na göndermeyle, bu tatbikatın, NATO’nun Almanya’daki iki aylık tatbikatına nazire olacak gibi üç ay süreceğini planlanması, hele Macron’un aktaracağımız üzere “Avrupa yok olur açıklamasıyla birlikte düşünüldüğünde, Fransa’nın organize ettiği tatbikatı fazla manidar bir gelişme yapmaktadır.

Fransa, ABD’nin sadece Suriye politikasına değil, Grönland’ı parayla Danimarka’dan satın alma, değilse askeri yolla ilhak etmesine dair tutumuna da karşı. Nitekim bu konuda Fransa sadece açıklama yapmayı geçip Grönland’da konsolosluk açarak Trump’ın Grönland’ı ABD’ye katma politikasına açıkça karşı oluğunu gösterdi. Trump’ın Kanada’yı 51. Eyalet olarak ABD’ye katma isteğine de açıkça karşı çıkıyor.

ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu kaçırarak ABD’ye götürdüğü operasyona da karşı çıkan Macron, “Fransa’nın ABD operasyonunun yöntemlerini ne desteklediğini ne de onayladığını” açıklayan bir bildiri de yayınladı.

Soğuk savaş döneminde itirazlar ile başlayıp 1966’da bağımsız askeri gücüne sahip olmasını vurgulayan Fransa’nın giderek Avrupa’nın savunması için “Avrupa ordusu” tezini işlemesi, soğuk savaş sonrası dönemde NATO’nun yeniden yapılanması tartışmaları ve görev alanının sınırsız biçimde genişletilmesi sürecinde Avrupa ordusunun yanı sıra NATO içinde NATO’ya devam mı yoksa değil mi?” tartışmalarını güncelledi.

10 Şubat 2026 tarihli Evrensel’de Evrensel’in Avrupa Temsilcisi Yücel Özdemir’in “Münih öncesi Macron’dan Avrupa yok olacak” başlıklı haberinden anlıyoruz ki, Macron NATO ile ilgili düşüncelerini daha açık ifade etmeye karar vermiş!

Emperyalist devletler arasındaki rekabet ve uluslararası ilişkiler açısından bütün dikkatler 12 Şubat’ta Almanya’nın Münih kentinde toplanan “62. Münih Güvenlik Konferansı” öncesinde Avrupa’da yayımlanın Süddeutsche Zeitung (Almanya), Le Monde (Fransa), Financial Times (İngiltere) ve El País (İspanya) ile yaptığı ortak söyleşide; “Avrupa’nın birlikte olması durumunda bazı sorunları kolaylıkla aşabileceğini” söyleyen Macron, ABD ve Çin’den gelen baskılara karşı bir şeyler yapmaması durumunda beş yıl içinde Avrupa’nın yok olacağını iddia ediyor. Macron, son günlerde Almanya ile Fransa arasında tartışma konusu olan ortak savaş uçağı üretme projesi olan FCAS konusundaki soruyu da “FCAS geleceğin savaş uçağıdır. Böyle bir uçağa ihtiyacımız var. Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile projenin sona erdirilmesi hakkında konuşmadım diyor.

Almanya Silahlanıyor!

Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Almanya’nın askeri konularda yeni önlemleri öne çektiği anlaşılıyor. Dönemin Almanya Başbakanı Olaf Scholz Ukrayna’ya yönelik Rusya saldırısının ardından Almanya’nın savaş bütçesini daha önce görülmemiş düzeye çıkaracağını gösterdi. Almanya’nın uzun ve pahalı bir savunma harcama listesi bulunuyor. Ama her yıl savunma bütçesi artsa da bu listedekileri almaya henüz para ayrılmadı.

Şimdi bu 100 milyarlık listede F-35 savaş uçakları, ağır nakliye helikopterleri, Fransa ve İspanya ile işbirliği içinde gerçekleştirilecek hava savunma sistemleri ve Fransa ile işbirliği içinde geliştirilen yeni muharebe tankının yer aldığı belirtiliyor. Ordunun üst düzey yetkililerinin talep ettiği İsrail yapımı insansız hava araçları, denizaltılar, savaş gemileri ve 20 bin ek askerin de olduğu belirtiliyor bu listede. Ancak ABD’den F-35 alımının Fransa ile ortak gerçekleştirilen yeni savaş uçakları üretme (FCAS) projesini sıkıntıya sokabileceği belirtiliyor.

Almanya ve Fransa tarafından yürütülen, Avrupa’nın en önemli silah projelerinden biri olarak gösterilen Gelecek Nesil Hava Muhabere Sistemi FCAS’nin aynı zamanda Avrupa ülkelerinin ortak savunma geliştirme kapasitesi için en ciddi projelerden biri olduğu belirtiliyor.

Geçtiğimiz şubat ayında yapılan Münih Konferansı öncesinde Avrupa’daki dört gazeteciyle yaptığı söyleşide Fransa Cumhurbaşkanı Macron, FCAS projesinde Almanya’nın tutumundan rahatsız olduğunu ima yoluyla da olsa gösteriyor.

NATO’nun bu yılki en geniş kapsamlı askeri tatbikatı olan Steadfast Dart-26’nın Almanya’da yapılıyor olması Almanya’nın silahlanmasını teşvik edici. Fransa’nın NATO’dan bağımsız “Avrupa Ordusu vurgusuna karşı Almanya üzerinden bir mesaj olarak organize edilmiş olması tartışmalara yol açabilir mi, bunu da yakında göreceğiz.

Trump’ın NATO’yla imtihanı!

NATO’da kriz denince Fransa akla geliyor, ama Fransa bugüne kadar NATO’dan tümden çıkmayı gündeme getirmedi. Ancak ABD Başkanı Donald Trump, 2018 yılında NATO’dan çıkabileceğini alenen gündeme getirdi. O zamandan beri de ne zaman bir fırsat bulsa, NATO’dan çıkabileceğini söylemekten çekinmiyor.

NATO’nun Temmuz 2018 Brüksel Zirvesi’nde Trump NATO üyelerine “ABD Avrupa’yı sübvanse edebilmek için cebinden fazladan on milyarlarca dolar ödüyor dedikten sonra bu durumun sürdürülemez olduğunu, gerekirse ABD’nin NATO’dan ayrılabileceğini söylemişti.

Brüksel’deki NATO Zirvesi sonrasında yaptığı basın toplantısında da Trump, gazetecilerin zirvede ABD’nin NATO’dan çıkabileceğini söyleyip söylemediğini sorusuna, “Buna gerek kalmadı. Çünkü ittifak üyesi ülkelerin her yıl Gayrisafi Milli hasılalarının milli gelirlerinin yüzde 2’den fazlasını savunmaya harcamalarına ayırmayı kabul ettiklerini” söyledikten sonra yine sorular üzerine, “Kongre onayı olmadan ABD’yi NATO’dan çekebilirim ama şimdilik NATO’dan ayrılmayı düşünmek gereksiz” diyor. Trump’a göre ABD NATO’ya sanki pamuk ipliği ile bağlı!

Savunma harcamalarını yüzde 2’ye çıkarma baskısı, sonraki yıllarda yüzde 5’e çıkarıldı. NATO’nun 2025 Lahey Zirvesinde bile savunma bütçelerini yüzde 5’e çıkarma konusunda ABD’nin baskıyı artırması sürerken, kimi üye ülkeler ayak sürüse de üyelerin çoğu yüzde %5’i tutturma vaatleri doğrultusunda davrandıklarını göstermeye çalıştı.

Nitekim New York Times gazetesi 15 Ocak 2019 tarihli sayısında, Trump hükümetinin üst düzey yetkililerine dayandırdığı haberinde, “Rusya endişelerinin ortasında, danışmanları Trump’ın ABD’nin NATO’dan çekilmesini tartıştığını söyledi” başlıklı haberde, Trump’ın üst düzey danışmanları ile özel olarak NATO’dan çıkmayı konuştuğu yazmıştı.

Haberde, NATO’nun Brüksel Zirvesi’nde Trump’ın üst düzey ulusal güvenlik danışmanlarına NATO’nun ABD için bir külfet olduğunu, NATO’da kalmak için bir neden görmediğini söylediği de belirtiliyordu.

2024’te ikinci kez ABD Başkanı seçilen Trump, 8 Aralık 2024’te NBC’nin “Meet the Press” programında, ittifaka üye olan diğer ülkelerin NATO ödeneklerini ödememesi durumda NATO’dan çıkmayı ciddi olarak gündeme alabileceğini söyleyerek, 2019’da bıraktığı yerden NATO’da kalıp kalmama tartışmasını yeniden gündeme getirdi.

Rusya-Ukrayna savaşında gerekli finansal ve askeri harcamaları üslenmeyen Avrupalı üyeleri uyaran Trump, bu durumun devam etmesi durumunda NATO’dan çekilebileceklerini söylemiş, Avrupalı üyeleri Ukrayna savaşını kucaklarına bırakmakla tehdit etmişti. Nitekim bu tehdit üzerine NATO’nun 2025 Lahey Zirvesi’nden sonra düzenlenen konferans bölümünde ABD’nin NATO’dan ayrılması durumunda Avrupalı üyelerin hangi önlemleri alacağına dair bir gündem maddesi belirlenmiş, ama bu gündem konferansta tartışılmamıştı.

Trump, NATO üzerinden Avrupalı üyelere ayar vermeye çalışıyor. Örneğin Trump NATO üyesi Danimarka’nın toprağı olan Grönland’ı parayla satın almak istiyor. Ama Danimarka satmak istemezse zorla alacaklarını da açıkça söylüyor. Bunun NATO’nun başlıca ilkelerini çiğnemek olacağını söyleyenlere yanıtı ise çok açık: “Öyleyse NATO’dan çıkarız”!

Dahası 19-23 Ocak 2026’da toplanan Davos toplantısında Trump, çoğu NATO üyesi ülkeden gelen katılımcıların gözlerinin içine bakarak, “Biz gelip sizi kurtarmasak şimdi hepiniz Almanca, biraz da Japonca konuşacaktınız” diyerek Avrupalıları aşağılamaktan imtina etmedi.

Ukrayna NATO İçin de Bir Vietnam mı Olacak?

Ukrayna NATO üyesi değil ama NATO’ya girmek için harekete geçtiği ya da harekete geçirildiği için dört yıldır Rusya ile savaştırılan bir ülke.

Rusya-Ukrayna savaşına NATO resmen müdahil değil. Ne var ki ABD ve öteki NATO üyesi ülkeler belki asker göndermiyorlar, ama başlıca NATO ülkeleri, füze sistemleri ve her tür ağır silahlar da dahil silah-mühimmat, “eğitmen” ve finansman bakımdan Ukrayna’ya destek veriyorlar. Uluslararası platformlarda Ukrayna’nın yanında olmanın da ötesinde Ukrayna adına savaşın devamı ya da bitirilme koşullarını Ukrayna’nın olmadığı toplantılarda bile tartışabiliyorlar.

Kaldı ki Rusya-Ukrayna savaşı, Ukrayna’nın NATO’ya alınması için yapılan girişimler ama daha da fazlası ABD ve İngiltere’nin açıkça kışkırtmalarıyla Ukrayna’yı savaşmak için teşvik etmeleri sonucunda Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla başladı.

Evet Rusya-Ukrayna savaşı, 24 Şubat 2022’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in “Ukrayna’nın askerden ve Nazizm’den arındırılması amacıyla özel bir askerî operasyon başlattık”larını ilan etmesiyle Rusya’nın başlattığı bir savaş. Savaş başladıktan sonra ise AB ve NATO üyesi ülkelerin büyük çoğunluğu savaşın silah-mühimmat ve finansmanı ile beş milyon dolayında Ukraynalı göçmenin yerleştirilmesinde üzerlerine düşeni yapmaya çalıştı.

Kuşkusuz burada amaç, Ukrayna’nın NATO’ya alınarak NATO’nun Rusya sınırına dayanmasıydı. Ve elbette Rusya’nın bunu kabul etmeyerek Ukrayna’yla savaşa tutuşacağı biliniyordu. Ki, burada amaç da buydu. Çünkü böylece, teferruatlarından arındırarak söyleyecek olursak, batılı emperyalistler Ukrayna’nın Rusya’nın Vietnam’ı olmasını umuyorlardı!

Ama, evet, savaş beşinci yılına girerek Rusya’yı, arka bahçesinde debelenip duran bir ülke haline getirdi, büyük maddi ve insan kaybına yol açtı. Açmaya da devam edecek gibi görünüyor. Ne zaman biteceği de belirsiz. Ama NATO cenahında ittifak ortakları arasındaki çelişkiler de hızla keskinleşiyor. NATO üyelerinin enerji ve silahlanma başta olmak üzere pek çok konuda, zaten derinleşen ekonomik zorluklarının daha da büyüdüğü dikkate alındığında, Ukrayna’nın Rusya’nın olduğu kadar NATO’nun Vietnam’ı olmaya da aday olduğunu gösteren ciddi işaretler var.

Nitekim NATO’nun dağılıp dağılmaması tartışmalarının ABD ve Trump tarafından Rusya-Ukrayna savaşının nasıl finanse edileceği, faturayı kimin ödeyeceği sorular etrafında yoğunlaşmış olması bir rastlantı değil.

***

NATO içinde soğuk savaş öncesinde de tartışmalar olmuştu. Ama bu tartışmalar “NATO’dan çıkma” ya da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleştiği” iddiasına kadar gelmemişti.

Nedeni ortada: soğuk savaş sonrası NATO, batı emperyalizmin ordusu olarak büyük operasyonlardan başarısızlıkla çıkmıştır.

Nitekim geçen 35 yıl içinde NATO; Irak ve Afganistan’ı işgal ederek, Libya iç savaşına deniz ve havadan müdahale edip bölünmesine yol açarak, Ukrayna savaşına gayri resmi müdahil olup nasıl biteceğine bile karar veremez hale gelerek, müdahale ettiği ülkeleri müdahale öncesinden bile daha büyük sorunlarla baş başa bırakarak terk eden bir savaş örgütü durumundadır.

Evet, emperyalistler arası ittifaklar ve uzlaşmalar aslında çelişkili bütünlerdir. Ve NATO ülkeleri arasındaki birlik de emperyalistler arasında çelişkilerle birlikte tarif edilebilecek birliklerdendir. Bu yüzden de en barışçı dönemlerde bile emperyalistlerin ittifak ve birlikleri içinde rekabet, düzeyi değişse de sürer.

Bu yüzden NATO içindeki zirvelerden yansıyan tartışmalar, medyaya düsen “İstediğim olmazsa giderim ha!”ya varan tehditler (bazı çok özel durumlar dışında) NATO’yu çökertmez!

Çünkü NATO’nun varlık nedeni ittifak üyelerinin birbirini sevmesi, her durumda desteklemesi değil, batı emperyalizmi dışında Çin ve Rusya emperyalizminin varlığıdır. Ve üstelik Çin’in; teknoloji, uluslararası ticaret, nadir elementler üstündeki tekel ve kedine has yöntemlerle “yollar” ve “limanlar” üzerinden etkisini yaygınlaştırması, ABD’nin yüz yılı aşkın bir zamandan beri arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da bile artık kendisini güvende hissedemez hale gelmesi bulunmaktadır. Çin ve Çin-Rusya bloğu karşısında ne ABD ne Avrupa tek başlarına durabilecek bir güce sahip değiller.

Nitekim Trump (ABD), Ukrayna’nın önemli bir bölümünü verip Ukrayna’nın NATO’ya alınmayacağı garantisiyle Rusya’nın Çin’le arasına mesafe koyan bir mevzide kalması için adımlar atıyor. Bu satışta kendisi de Ukrayna’nın nadir elementlerine el koymayı amaçlıyor!

Avrupalı NATO üyesi ülkeler ise AB üzerinden Rusya ile başta enerji olmak üzere ilişkileri normalleştirmeye, Ukrayna savaşını bitirmeyi teklif eden bir çizgiye çekilmiş bulunuyorlar.

[1] Bu makalede NATO’nun soğuk savaş sonrasına dair genişleme ve dönüşümü ile ilgili olarak Zeynep Yücel’in Soğuk Savaş Sonrası NATO: Adaptasyon ve Dönüşümü adlı değerli eserinden yararlanılmıştır.