Örneklerle gerçek Anti-Emperyalizm ve Anti-Emperyalist mücadele

20 Nisan 2026
47 dak okuma süresi
Foto. EMEP
Listen to this article

Speed:

Son yıllarda bağımlı ülkelerde anti-emperyalist hareketlerin patlak vermesinde belirli bir düşüş yaşansa da bir yandan ezilen halkların zaman zaman emperyalizme karşı ayağa kalktığı diğer yandan ise emperyalistler arasında rekabet ve saflaşmalarla gerginlik ve çatışmaların şiddetlendiği bir dünyada yaşıyoruz. Doğal olarak emperyalizm ve onun bir savaş örgütü olan NATO ile, emperyalizme karşı mücadele ve emperyalist saflaşmalarla ilgili tutumlar gündem oluyor ve tartışılıyor.

Dünya ve hemen herkes ve her akımla örgütün anti-emperyalistlik iddia ettiği Türkiye’de emperyalizm ve emperyalizme karşı mücadele söz konusu olduğunda bu iddiaları geçersizleştiren iki başlıca sorunlu yaklaşım ve tutuma tanık olunuyor. İlki, emperyalizmin, ekonomik temeli olan tekelci kapitalizmden koparılıp örneğin bir askeri çizmeye indirgenmesidir. İkincisiyse daha da vahimdir ve anti-emperyalizm denip emperyalist ittifaklardan birinin safında yer almak ve emperyalist saflaşmalarda yer almaktan başka seçenek öngörmemektir.

Özellikle Kılıçdaroğlu’ndan sonra demokrasi mücadelesinde ilerici tutumlar geliştiren CHP’nin üstelik Kurtuluş Savaşı’na ve “bağımsız Türkiye” şiarına sahip çıktığı da biliniyor. Ancak aynı CHP NATO’ya karşı değildir ve geçtiğimiz yılın sonlarında NATO Parlamenter Asamblesi’ne sunduğu İran Raporu örneğin anti-emperyalizmi değil, kendini emperyalistler ve saldırgan örgütleri içinde konumlandırmayı ve emperyalizmle işbirliğini işaret etmektedir. “İran’ın Ukrayna’ya yönelik Rus saldırısına maddi desteği, Çin ve Kuzey Kore ile derinleşen bağları ise bölgesel ve uluslararası güvenlik ortamını daha da karmaşıklaştırmakta ve Avrupa-Atlantik çıkarlarına meydan okumaktadır” görüşünü savunan Rapor, “Avrupa-Atlantik güvenliğine tehdit oluşturan” İran’ın bölgesel hedeflerinin “kalıcı istikrarsızlığa, Körfez Arap devletleri, İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı ve bölgesel güçlerle derinleşen rekabetlere ve bölgede daha geniş ve yıkıcı bir çatışma tehdidine katkıda bulunduğunu” belirterek, “sonuç olarak” demektedir, “NATO, İran’ın tehditleri karşısında kararlı kalmalıdır![1]

Daha nasıl emperyalizm ve NATO yanlısı olunabilir? NATO’yu ve NATO’da kalmayı, batı emperyalizmin güvenliğinden başka şey olmayan “Avrupa-Atlantik güvenliğini” savunarak anti-emperyalizm iddiasında bulunulamayacağı kuşkusuzdur.

ABD, Avrupalı emperyalistler ve onların Türkiye’yi de güdüleyen emperyalist çıkarlarıyla NATO, bölge ve dünya politikaları savunularak anti-emperyalist olunamazken karşı blok saflarında yer almak öngörülüp Avrasyacılık savunularak olunabilir mi?

Erdoğan-AKP iktidarı öncesi ve iktidarın pekiştirilmesi sürecinde “askeri vesayete karşı” çıkma adına en başta Amerikan desteğiyle mücadele ettikleri iktidar ipini uzun yıllar ellerinde tutmuş generaller Avrasyacılık eğilimlerini açıktan dile getirir olmuşlardı. Sonra adını Ergenekon taktılar. Şimdi bu Avrasyacı eğilim İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti gibi gerici faşist ve faşizan partiler tarafından savunulurken, en son Erdoğan’ın Trump’ı ziyareti öncesinde D. Bahçeli tarafından açıkça Türkiye’nin Rusya ve Çin’le ittifakı savunularak dile getirildi. Kendi halkına güvenip dayanmayan, halkla ilişkilerini aldatıcılık üzerine kuranlar sırtlarını dayayacakları bir emperyalist ve emperyalist ittifak aramadan edemiyor.

Emperyalistlerin çanak yalayıcılığı bir tarafa bırakılırsa, biliniyor ki, burjuvazi emperyalizmle mücadele eğilimine de girebiliyor; ancak bu durumda da belirtilen iki sorunlu yaklaşımla yüzleşmeden edilemiyor.

Emperyalizm ve proleter devrimleri çağında emperyalizmle uzlaşıp birleşmeyecekse ona karşı çıkmadan edemeyecek olan burjuva ulusallığı ve ulusal mücadelenin, dolayısıyla anti-emperyalizminin tutarsızlığı ve yarımlığı ve tutarlı bir gerçek anti-emperyalizmin nasıl olabileceğini başlıca iki örnek üzerinden tartışacağız. Bunlar, biri geçtiğimiz yüzyılın başlarında tanık olunan Kemalist burjuva anti-emperyalizmi ve Türkiye ile sonuçlarına yeni tanık olduğumuz yaklaşık 30 yıllık bir sürece yayılan Chavist burjuva anti-emperyalizmiyle Venezuela örnekleridir. Neredeyse tüm Arap coğrafyasını etkileyen Nasır ve birlikte anılabilecek Baas anti-emperyalizmi ve Mısır, Castro ve Küba, Sukarno’yla Endonezya gibi başka örnekler yok ve verilemez değildi. Ancak sade ve karakter belirtici iki örnek olarak ilk sayılabilecek bir burjuva anti-emperyalizmi olarak Türkiye ve güncelliğiyle Venezuela örneklerinin yeterince açıklayıcı olacağı düşünüldü.

Türkiye Ulusal Burjuvazisi ve Kurtuluş Savaşı Örneği

Türkiye’de, anti-emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele dendiğinde, geçmişten günümüze iki başlıca tutum ve mücadeleden söz edilebilir. İlki, geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde Birinci Emperyalist Savaş’ın galiplerinin işgaline uğrayan ülkede bir bağımsızlık savaşı olarak gelişen, başında Mustafa Kemal’in bulunduğu anti-emperyalist tutum ve mücadeledir. İkincisiyse, yeniden sömürgeleştirilme kıskacına alınan ülkede aynı yüzyılın son çeyreğine gelinirken başlıca Amerikan emperyalizmi ve işbirlikçilerine karşı gelişen, ’68 Hareketi olarak bilinen ve Deniz Gezmiş’in adıyla anılan anti-emperyalist tutum ve mücadele.

Başka anti-emperyalist içerikli görüşler ileri sürülmemiş ve bağımsızlık yanlısı hareketlerde bulunulmamış değildir, ancak halkı etkilemekle kalmayıp harekete geçirerek kitlesel nitelik kazanan ve etkileri sadece ortaya çıktıkları dönemle sınırlı kalmayıp geleceğe de uzanan yalnızca bu ikisidir.

Yerlilik” ve “millilik” süslemesiyle AKP’nin anti-emperyalist tutumlar alıp mücadele yürüttüğü iddiasının şüphesiz ciddiye alınır ve incelenmeye değer bir yanı yoktur. NATO üyesi olan ve hala NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olmanın yanı sıra geçmişte eş başkanı olduğu “Büyük” ve sonra “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin yerel liderliklerinden birini Suriye ve Gazze’de tanık olduğumuz gibi günümüzde fiilen yapmakta olan kişinin “komutasındaki” bir partiyle ülkeye anti-emperyalist demek için binlerce şahit yetmez. Sadece ana değil ikincil/tali damarlarıyla bile tüm ekonomisiyle maliyesi uluslararası kapitalizmin bir bileşeni olarak emperyalizme bağımlı olan bir ülke ve yönetiminin emperyalizmle ilişkisi ancak bağımlılıkla tanımlanabilir. Yöneticisinin büyük emperyalist ülkenin başkanları Trump ve Putin’le arkadaş olmasıyla övündüğü bir ülkenin iktidar partisinin anti-emperyalizm iddiası ancak gülünç ve emperyalistlere öfke duyan halkı aldatmaya yönelik olabilir.

M. Kemal’in liderliğini yaptığı anti-emperyalist karakterli milli devrim işgalci emperyalistlerle, destekledikleri Yunanistan işgaline karşı başlatılan kurtuluş savaşının kazanılmasıyla başarıya ulaştı ve sömürgeleştirilme sürecindeki Osmanlı topraklarında siyasal bağımsızlığına sahip Türkiye yeni bir cumhuriyet olarak kuruldu.

Dünyanın hemen tüm büyük devletlerinin birbirinin boğazına sarıldığı Birinci Emperyalist Savaş birçok ülkenin yakılıp yıkılmasına, ekonomilerinin zarar görmesine, milyonlarca ölü ve yaralıya neden olarak her ülkeyi ciddi bir savaş yorgunluğuna sürüklemişti.

Teslim olan Osmanlı topraklarında kolay zafer peşinde ganimetten pay kapmaya çalışarak güneyden Muğla, Antalya ve Konya’yı işgal eden savaş yorgunu İtalya, üstelik pek de bir direnişle karşılaşmamışken, II. İnönü Savaşı’nın ardından (örneğin Antalya’dan Temmuz 1921’de) çekilmeye başladığı işgali altındaki bölgeleri Türkiye ile Yunanistan’ın birbirini dengeledikleri Sakarya Savaşı’nın sonunda tümüyle boşaltarak Anadolu’dan çekildi. İtalya, henüz daha işgal bölgelerini boşaltmadan –resmen İstanbul hükümetini tanımayı sürdürürken– Ankara’daki TBMM hükümetiyle de ilişki kurmuştu ve bir seferinde 3 milyon tüfek mermisi satarak 1920’de başlattığı silah ve cephane satışını, güçlerini çekmesinin ardından uçak satışını da kapsamak üzere genişletti. Savaş yorgunluğunun yanı sıra İtalya’yı Ankara hükümetiyle çatışmadan kaçınmaya yönelten etkenler arasında, İngiltere ve Fransa’ya göre İtalya’nın görece zayıflığı, İngiltere’nin desteğindeki Yunanistan’ın savaş öncesi İtalya’ya vaat edilen –İzmir’in güney bölgeleri, Aydın ve Kütahya gibi– toprakların bir bölümünü işgale girişmesi ve ABD’nin Adriyatik’te yine İtalya’ya vaat edilen toprakların bu ülkeye devrine karşı çıkması ve son olarak Ankara hükümeti tarafından onaylanmamakla birlikte dönemin Dışişleri Bakanı Bekir Sami’nin Roma’da İtalya’ya güney ve orta Anadolu’da imtiyazlar ve ortak yatırım olanakları sağlayan anlaşmalar imzalaması sayılabilir. Kemalist hükümet imtiyaz öngören anlaşmayı onaylamadı, ama işgali ilerletmeye yönelik politikalar izleyen, bu kapsamda Yunan işgalinin de başlıca destekçisi olan İngiltere’yle birleşerek ona benzer tutum içine girmesini önlemek üzere İtalya’ya karşı yumuşak bir tutum aldı. Örneğin İtalyan mevzilerini hedef alan saldırılar düzenlenmedi.

Benzer bir gelişmeye, henüz düzenli ordu savaşıyla değil ama Kemalist subaylarca desteklenen halk milislerinin ciddi bir direnişiyle karşılaştığı Adana ve Mersin’in yanı sıra Antep, Maraş, Urfa ve Hatay’ı işgal eden Fransa ve bu ülkeyi İngiltere’den ayırmaya çaba gösteren Meclis hükümetinin tutumunda tanık olundu. Avrupa turundaki Dışişleri Bakanı Bekir Sami’nin Mart 1921’de Fransız Başbakanıyla imzaladığı –Türkiye-Suriye sınırını belirlerken Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bu ülkeye imtiyazlar tanıyan ama yine Ankara hükümeti tarafından onaylanmayan– anlaşmanın ardından, işgalci devletlerden biriyle ilk anlaşma, görüşmelerin sürdürülmekte olduğu, ekonomik imtiyaz taleplerinin önemli bir bölümünden vazgeçen Fransa’yla Ekim 1921’de imzalandı ve ardından Fransa’dan da silah ve cephane alımı gerçekleşti.

Kemalist hükümet işgalci emperyalistleri bölüp hatta aralarını açarak işgali sürdürmede ısrarlı İngiltere’yi teke düşürmeyi başardı. Türkiye, Fransa’dan 8 ay önce barış anlaşması imzaladığı, işgal bölgelerini tartışmasız boşaltmış olan sosyalist Rusya’dan hibe altınların yanı sıra karşılıksız silah ve cephane almaktaydı. Ardından imtiyazlarını sıfırlamadığı ve Misak-ı Milli kapsamında olduğunu ilan ettiği Hatay’dan da vazgeçerek Fransız, “iyi ilişkiler” adına bir dizi bağımlılık ilişkisi karşısında sessiz kaldığı koşullarda İtalyan emperyalizminden parasıyla satın almaya yöneldi.

Sonraki bir yıl içinde Kemalist ordunun İzmir’e girerek Yunan işgaline son vermesiyle İstanbul’u işgali altında tutan, ancak kendisi savaşmak yerine Yunanistan’ın Anadolu’da yürüttüğü savaşa yatırım yapan İngiltere açmaza alınmış oldu. Savaşacak ya da anlaşma arayacaktı. Savaş yorgunu, üstelik benzeri deneylerden geçmiş İngilizler savaşmayı değil, bir adım geri atarak “barış” koşullarında mali ve iktisadi güçleriyle bölgede tuttukları mevzilere dayanarak genç Türkiye Cumhuriyeti’ni zaman içinde kendilerine bağımlı kılma yolunu seçti. Meriç’e kadar Trakya’nın Ankara hükümetine terk edilmesine rıza gösterdi, İstanbul’un işgaline de son verecekti; ancak henüz çıkarılmaya başlanmasa bile petrolün bulunduğu yine Misak-ı Milli kapsamındaki Kerkük ve özellikle Musul’u elinde tutmak üzere askeri harekatını sürdürür ve sonunda başarılı olurken, Ankara hükümetine Osmanlı borçlarını üstlenmesi ve Boğazların silahsızlandırılarak dönemin BM’sine karşılık gelen Milletler Cemiyeti denetiminde bir uluslararası komisyon tarafından yönetilmesinin dayatılmasına ön ayak oldu.

Lozan’da Barış Anlaşması imzalanması sırasında İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon’un –genç devletin bağımsızlığı ve egemenliğinden taviz vermemekte direnen– Türk heyeti başkanı İsmet İnönü’ye söyledikleri, anti-emperyalist mücadeleyi kapitalizmi zemin edinerek burjuva sınırlamalarıyla yürüten ulusal burjuvazinin önderliğinde siyasal bağımsızlığını kazanmakta olan bir devletle emperyalizm ve emperyalist devletler arasındaki ilişkilerin geleceğine ışık tutucudur: “Şimdi hiçbir isteğimizi kabul etmiyorsunuz, ama bu konuları unutmuyorum, hepsini cebime koyuyorum. İleride, harap ülkenizi imar etmek, perişan ekonominizi düzeltmek için para aradığınız zaman bize geleceksiniz ve ben o zaman, sakladığım bütün bu istekleri cebimden çıkarıp önünüze sereceğim” demişti.”[2]

Ne yazık ki Lord Curzon haklı çıktı ve gelişmeler öngördüğü gibi oldu. Özellikle ağır sanayinin kuruluşunda finansman ihtiyacı içindeyken, burjuva karakteri, 1930’ların ortalarına kadar sanayisini faizsiz ve koşulsuz Sovyet kredileriyle inşa eden Türkiye’nin bu tutumunu dünyadaki güç ilişkilerinin değiştiği koşullarda sürdürmesine elvermedi ve çok değil 12 yıl sonra İngiltere’nin kapısı çalındı. Hala “para ondaydı”!

1936’da Karabük Demir Çelik fabrikasının kuruluşunda İngiltere’yle ilk kredi anlaşması imzalandı. İhaleyi İngiliz Brassert tekeli kazanmış, ancak kredi görüşmeleri hükümetler arasında yürütülmüş; İngiltere ihaleyi İngiliz tekelinin kazanması ve gerekli kredinin kendisinden alınması için küçümsenmez baskı uygulamıştır. Kral 8. Edward aynı yıl Türkiye’yi ziyaret etmiş, kredi anlaşması ve beraberinde imzalanan anlaşmalar Türkiye’nin yüzünü SSCB’den batıya ve batının önde gelen ülkesi İngiltere’ye dönmesinin kanıtlarını sunmuştur: Karabük Demir-Çelik kredisinin yanı sıra Türkiye bu tarihten itibaren Boğazların savunulmasında kullanılacak silahları da artık İngiltere’den alacak, kamu kurumlarında İngiliz uzmanlar “görev” yapacak ve yine 1936’da Sovyetler Birliği’nin itirazları dikkate alınmayarak Montrö Anlaşması imzalanarak Lozan Anlaşması’nın Boğazlardan geçiş haklarıyla güvenliğine ilişkin hükümleri yenilenecektir.

Savaş içindeki uzlaşmalarla başlayan yeniden emperyalizmin “pençesine düşme” sürecinde “yabancı sermayeyi bir kalkınma dinamiği” olarak tanımlayan 1923 İzmir Kongresi’nin emperyalistlerle ilişki açısından teşkil ettiği yön verici önem ve bağları güçlendirici role özellikle dikkat çekilmelidir. Kongre izlenecek burjuva yolun ve inşa edilecek kapitalizmin altını çizmiş, 1922’de adını SSCB olarak değiştiren sosyalist Rusya Federasyonu olan ilişkilerini henüz sürdürmekle birlikte yönünü “çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak” şiarıyla belirlediği kapitalist Batı medeniyetine doğrultmuştu.

Emperyalistlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu (ve yerine talip olan Ankara Türkiye’sini) hedef tahtasına koyarak paylaşım konusu ettikleri Kurtuluş Savaşı döneminin Sovyetler Birliği ile ittifakı zorunlu kılan koşulları değişmiş, kapitalist Türkiye uluslararası proletaryanın değil ama uluslararası burjuvazinin yanında saf tutarken, bu seçimin “büyük balığın küçük balığı yutacak olması” türünden sonuçları önemsenmemişti. Bizzat M. Kemal “tam bağımsızlık” idealine vurguyla Kurtuluş Savaşı anıları canlılığını korurken söylediği “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlık olmaz” sözünden cayılmış, burjuvazinin sınıf çıkarlarının gereksindiği ve geleceğini bu ilişkilerde gördüğü ama elini verenin kolunu kaptırdığı emperyalistlerle bağımlılık ilişkilerinin tazelenmesi süreci başlatılmıştı.

Günümüzün her yönüyle emperyalizme bağımlı Türkiye’sine ulaşılmasının yolu 1936’da İngiltere’yle kredi anlaşmasına atılan imzayla açıldı. Sonra emperyalistlerle anlaşmalara imza üstüne imza atıldı. Büyük emperyalist devletler yeniden birbirinin boğazına sarılırken komşumuz Sovyetler Birliği’nin anavatan savaşına girdiği, emperyalistlerin Türkiye gibi ülkelere yardım etmeye hali olmadığı gibi kendi safında savaşa sokmaya çalıştığı İkinci Dünya Savaşı’nın karmaşık koşullarında bağımlılık ilişkilerinin gelişmesine yol açmaktan kaçınılıp frene basılarak, “tarafsızlık” politikasıyla gelişmeler gözlenmeye çalışıldı. Gerçi bu “tarafsızlık politikası” önce 1942 yazına kadar az-çok dengeli bir politika izleyen İngilizlere yakın R. Saydam Hükümeti tarafından ve sonra Almanya ile ilişkilere ağırlık verilerek 1941 Haziran’ında Türk-Alman Dostluk Paktı imzalanır ve örneğin bu ülkeye krom ve kömür satışı sürerken –bir önceki hükümette Dışişleri Bakanı olan– Almanya yanlısı Ş. Saraçoğlu Hükümeti tarafından İ. İnönü’nün “dengelemesiyle” sürdürüldü.

Sonuç belli olunca “Hür Dünya”nın yanında savaşa katılan Türkiye kısa sürede yeni koşullara uyum sağladı. Birbirini takip eden İngiliz ve Almanlara yakınlık politikasının ve nesnel dayanağı olan gelişmekte olan bağımlılık ilişkilerinin yerini, bu ilişkileri yenileyip kalıcılaştırıcı sağlam bir başlangıç adımları olan Truman Doktriniyle Marshall Planı (1947) doğrultusundaki uygulamalarıyla kapitalist dünyanın yeni patronu Amerikan emperyalizmine yakınlık ve bağlanma politikası aldı.

Birkaç kez yenilenen taleplerin ardından, “rüşt kanıtlama” babından Kore’ye asker gönderilip fazla gecikmeden yeni kurulan NATO’ya 1952’de üye olundu. En başta emperyalizmin İkinci Büyük Savaş sonrası yeni “yıldızı” ABD ile olmak üzere birbirinin peşi sıra imzalanan yüzden fazla ikili ve NATO kapsamında çok-taraflı çok sayıda ekonomik, ticari, mali, siyasal, askeri ve kültürel anlaşmayla emperyalizme bağımlılık geliştirilip pekiştirildi. Hele bölgede çelişme ve sürtüşmelerinden yararlanarak aralarında belirli bir denge tutturup “özel” çıkarların az-çok peşine düşülebildiği koşulların da ortadan kalktığı bugün, dönüp geçmişe bakıldığında, her alanda bağımlılık ilişkilerinin ne denli derinleşerek başta ABD olmak üzere büyük emperyalist devletlerin sözünden çıkılamaz olunduğu daha iyi görülebiliyor.

Bayar-Menderes, Demirel ve Özal dönemlerinin yanı sıra 12 Mart ve 12 Eylül darbecilerince batı özellikle Amerikan emperyalizmine bağımlılık ilişkilerinin sağlamlaştırılıp derinleştirilmesine özen gösterildi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmeye çalışılan ulusal ekonomiden geriye hemen hiçbir şey kalmadı. Ne Beykoz ayakkabı ve Bakırköy basma fabrikası gibi kuruluşlarıyla Sümerbank ne Kula Mensucat ne Kayseri’yle Sivas’taki uçak ve demiryolu araçları atölyeleriyle ne Et-Balık ve Süt Endüstrisi Kurumları… Ya tümüyle kapatıldı ya da özel mülkiyet haline getirilerek emperyalizmin uzantısına dönüşen bağımlı ekonominin egemeni mali sermayenin kâr kaynakları arasına katıldılar. Artık ne fahiş gümrük vergilerine ne konan karşılıksız vizelere ses çıkarılabiliyor. Ülkede Amerikan ve NATO askeri üslerinden geçilmiyor ve zamanında bir genelkurmay başkanının bile giremeyişi tepki çeken ama basında tartışılmakla kalınıp de facto kabullenilen bazılarında –haberi ve onayı olmadan Türkiye’yi bir büyük savaşın alanı yapabilecek– nükleer başlıklar bulunuyor. Uzatmak gerekmiyor.

Güdük Anti-Emperyalizmden Emperyalizmle Birleşmeye Geçiş

Peki, ulusal ekonomisini inşa etmekte olan siyasal bağımsızlığına sahip bir ülke bugüne nasıl geldi? Cumhuriyetin ilk yıllarında ya da sonrasında bir ya da birkaç yanlış mı yapıldı, yanlış adımlar atılıp telafi mi edilemedi, hatalı politikalar mı izlendi? Örneğin, 1936’da İngiltere ile imzalanan ilk kredi anlaşması yanlış bir seçim miydi?

Hayır, sorun yanlışlar ve hatalı seçimler yapılması değildi şüphesiz. Burjuvazi önderliğindeki Kurtuluş Savaşıyla siyasal bağımsızlığı kazanmış Türkiye’nin burjuvazinin egemenliğinde bir ülke olarak tarih sahnesine çıkmasının sonuçlarıyla yüzleşildi yalnızca. Lord Curzon haklıydı! Sorun olan, burjuva anti-emperyalizminin güdüklüğü ve sınırlılığıydı. Kapitalizmi az gelişmiş Türkiye’nin feodal kabuğunu yeni kırmakta olan tefeci nitelikli ve ağırlıklı olarak ticaret burjuvazisinden oluşan burjuvazisinin anti-emperyalizmi özellikle cılızdı, işgale karşı halkı peşine takabilse bile, Kurtuluş Savaşı Osmanlı Ordusunun kalıntılarına dayanarak yürütülmüştü.

Gerçi “istiklali tam” ya da “tam bağımsız” ülke isteyen siyasi irade henüz daha savaş sırasında emperyalistlerle ilişkiler kurup geliştirmeye çalışmıştı, ancak o dönemde bunlar genellikle bağımsızlığın elde edilmesinin hizmetinde ve emperyalistler arasındaki çelişmelerden yararlanma kapsamında sayılabilirdi. Öyle olmadığı anlaşıldı ve kurtuluş sonrası bu ilişkiler gelişti. Kapitalist dünyayı saran ve ciddi biçimde sarsarak hemen her ülkenin içe dönmesine neden olan 1929 Bunalımı, ilişkilerin gelişmesinde duraklama ve hatta gerilmeye yol açtı. Zorunlu olarak Sovyetler Birliği ile ticari ve mali ilişkilerin baskın rol oynamayı sürdürdüğü birkaç yıl daha ulusal ekonominin geliştirilmesine ağırlık verildi.

Sonraki süreçse, bir devlet kapitalizmi olarak gelişen, yüzünü batıya dönmüş Türkiye kapitalizminin kilit noktalarını ellerinde tutan ve palazlanmakta olan bürokratlar arasında emperyalizmle birleşme eğilimleri gelişirken devletçiliğin sürdürülmesiyle özel kapitalizme ağırlık verilmesi eğilimleri arasında mücadeleyle karakterize oldu. İçe kapanmaktan kaçınılamadığı ve hemen her şeyin karneye bağlandığı, ancak yine de savaşın seyrine göre emperyalistlerden birine ya da diğerine yakınlık içindeki hükümetlerin kurulup yerlerini yenilerine bıraktığı savaş yıllarının ardından, kapitalizmin yeni “kutup yıldızı”nın kerteriz alındığı bir yola girildi. Pompalanan Amerikan özentisiyle ve devletçilik büyük ölçüde sınırlanarak kapitalizm hem kır hem de kentlerde hızlı bir gelişme gösterdi.

Vehbi Koç’un 1926’da babasından devraldığı Ankara’daki esnaf dükkanından başlayarak girdiği ticarette henüz ’30’lardan önce Ford ve Standart Oil’in temsilciliklerini alarak gösterdiği hızlı gelişmeyi İstanbul’a da taşıyarak sürdürmesi ve sanayiye de yönelerek bir kaç ortaklığının ardından 1947’de ilk fabrikasını, bir yıl sonraysa GE ampul fabrikası kurması sonrasında 1954’te yine GE ile anlaşmalı olarak Arçelik’i, Demirdöküm ve Aygaz’ın ardından Siemens’le kablo ve Fiat’la traktör fabrikalarını, 1960’taysa OTOSAN’ı kurarak izlediği Koç Holding’e varan gelişme çizgisi Türkiye kapitalizminin gelişme çizgisi gibidir.

Kapitalizmin gelişme sürecinde burjuvazinin Koç benzeri giderek irileşen ve irileşmesi bir yönüyle de emperyalistlerle yaptığı anlaşmalara dayanan bir bölümü –tabii ki kârlılığı artırıp büyümek amacıyla– emperyalizmle birleşmeye yönelmiş; bu birlik başlangıçta borç, kredi ve bayilik ilişkileri kurarak, giderek ortak yatırımlar şeklinde gerçekleşmiş; birleşme süreci, ülkede uluslararası kapitalizmin uzantısı bir kapitalizm gelişirken, burjuvazinin bu bölümünün ulusallıkla bir ilgisi kalmayıp işbirlikçileşerek uluslararası burjuvazinin bir parçasına dönüşmesi içeriğiyle ilerlemiştir. Kolaylıkla anlaşılacağı gibi, bu burjuvazi, aynı süreç içinde egemenliğin tüm “iplerini” elinde toplayan egemen büyük burjuvazidir. Süreç, aynı zamanda, tekelleşmenin ilerlemesiyle karakterizedir. Koç örneğin, Ford’un bayiliğini aldığında tekelleşmeye yönelmiştir, ticari ağırlıklı bayilik vb. türü faaliyet döneminde henüz mali sermaye sahibi bir mali oligark değildir, ancak emperyalizmle ilişkilenerek, bu doğrultuda küçümsenmez bir adım da atmıştır. Sonrası, uluslararası mali sermaye ve emperyalistler tarafından kredi, ortak yatırım vb. araçlarla “sırtı sıvazlanıp” tekelci ilişkileri büyük ölçüde “dışarıdan” transfer edip palazlandırılarak bankacılık ve sanayide de belirli bir birikim ve yoğunlaşmayla merkezileşmektir.

Emperyalizme bağımlılık ve yeni-sömürgecilik ilişkileri çerçevesindeki kapitalist gelişme ve burjuvazinin bu şekillenişinin “tam bağımsızlık” düsturu bir yana geriye “yarımı”nı bile bırakmaması eşyanın tabiatı gereğidir. Ne anti-emperyalizmi, artık –iktisaden uluslararası burjuvazinin talanından pay alma kapsamındaki gelirleriyle politik ve ideolojik üst yapıda bunu olanaklı kılacak TL’nin konvertibl hale getirilmesi, üst kurullar kurulması türü ihtiyaçların karşılanması bakımından– kaderini emperyalizmle birleştirmiş bu işbirlikçi burjuvazi, emperyalizmin ülkedeki başlıca dayanağıdır! Emperyalistlerle el ele Türkiye’nin emperyalizmin talan alanı, bağımlı bir ülkeye dönüşmesinin başlıca dinamiği odur artık.

Uygun tarihsel koşullarda Kemalizm, üst tabaka devrimciliğinin koşulladığı cılız anti-emperyalizmiyle ülkenin siyasal bağımsızlığına kavuşmasına önderlik etmeyi başardı, ancak hele kapitalizmin bunca geliştiği günümüzde ulusal burjuvazinin, cılız olduğu kadar, tutarsız ve yarım anti-emperyalizmi yolundan yürümek önerilip savunulamaz. Kurtuluş Savaşıyla bağımsızlığını kazanan Türkiye’nin dönüp dolaşıp emperyalizme bağımlı bir ülke oluşu bu savunuyu olanaksızlaştırır.

Kemalist ulusal devrim, siyasal bağımsızlığın kazanılmasına dayanaklık edebildi; ancak Kemalist burjuvazi, görünüşte imtiyazları kabul etmezken İktisat Kongresi’nin yabancı sermaye ihtiyacı vurgusunu imtiyaz sağlama çağrısı saymadı, üstelik emperyalizme bağımlılık ilişkilerini koparıp atmadı ve olanaklı olan ilk fırsatta –Karabük’te– yürütücülüğünü kendisi üstlendi. Zaten iktidara geldiği azgelişmiş kapitalizm koşullarının emperyalizmle genellikle ticari işbirliği halindeki komprador nitelikli büyük burjuvazisinin –Saray’la işbirliği halinde işgal yanlısı olmamış ve iktidarına karşı çıkmamışsa– mülklerine el koymamıştı. Ulusallığı, kendisini, Rum ve Ermeni azınlık burjuvazisinin mülklerine “çökmekle” sınırlamasında belirdi.

Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlık olmaz” şiarı ileri sürülmüş olmasına karşın askeri alanı da kapsayarak sadece siyasal olarak emperyalizmle mücadele etmek, ama ekonomik dayanak ve köklerine dokunmayıp tersine, gönüllü olarak –uğruna olanaklı her şeyin yapıldığı kapitalizmin gelişmesinin kaçınılmaz kıldığı– bu dayanakların başlıcası olma yolunun taşlarını döşemek siyasal bağımsızlığın kazanılmasına yetebilir, ama gerçek bir bağımsızlığın elde edilebilmesi için yetmezdi, nitekim yetmedi. Bu siyasal bağımsızlık ise ancak yarım olabilirdi ve sonunda kaybedilmeye yazgılıydı, Türkiye’de de öyle oldu.

Lenin’in belirttiği gibi, emperyalizm, evet, geçmişte Osmanlı topraklarının işgalinde, günümüzdeyse Trump’ın Panama, Grönland vb. ile ilgili taleplerinde tanığız, toprak ilhaklarına tabii ki yönelir, ancak ne sadece ilhakçılıkla tanımlanabilir ne de bir ilhak eğiliminden ibarettir. Böyle sanmak emperyalizmin yalnızca politik bir olgu olarak algılanması olur ki, ilhak eğilimine indirgendiğinde, günümüz kapitalist emperyalizmiyle antik Roma’nın köleci emperyalizmi arasındaki fark açıklanamaz. Kapitalist emperyalizm, mali sermayeye dayanan tekelci kapitalizmdir ve gerçek ve tutarlı bir anti-emperyalist mücadele işgal ve ilhaklara karşı mücadeleyle sınırlanamaz ve yabancı tekellerin sömürü ve talanıyla bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesinin yanı sıra günümüzde artık hemen her ülkede tekelleşmiş olan bağımlılık ilişkilerinin başlıca dayanağı yerli kapitalist işbirlikçilerinin ekonomik ve siyasal egemenliğinin tasfiyesini de kapsamak zorundadır.

Burjuva tabakalar önderliğinde anti-emperyalist mücadele ve belirli geçici ve sınırlı başarılara ulaşılması olanak dışı değildir; ancak gerçek ve tutarlı bir anti-emperyalizm hedef almak durumunda olduğu tekelci burjuvazinin günümüz kapitalizminin egemeni olması dolayısıyla –izleyebileceği geçiş biçimleri bir yana– kapitalizmi hedef alan proleter devrimin bir yönü olmak zorundadır ve proletarya önderliğine ihtiyaç gösterir.

Başta proletarya önderliğinin devrimci bir işçi sınıfı hareketinde ete kemiğe bürünemeyişi ve örgütlenme yetersizliği nedeniyle başarıya ulaşamaması bir yana Türkiye’de böyle bir anti-emperyalist mücadeleye Denizlerin mücadelesinde, ’68’lerde tanık olduk.

Denizler, başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere emperyalizme karşı uzlaşmaz bir mücadele içine girdiler. Anti-emperyalizmleri anti-Amerikancılıkla sınırlı değildi; başlıca onu hedef aldılar, ama Avrupalı emperyalistler karşısında hayırhah bir tutum geliştirmeyip “Ortak Pazar’a hayır” da dediler.

ABD ve NATO ile imzalanmış siyasal ve askeri anlaşmalara, ülkede yabancı askerlerin ve askeri üslerin varlığına karşı çıktılar; ancak bununla sınırlanmadılar ve emperyalizmin dayanakları durumundaki işbirlikçi burjuvaziyle feodal kalıntıları da hedef alarak tasfiyelerini amaç edindiler. Sorunu iktidar sorunu olarak koyup, emperyalizmin işbirlikçisi burjuva ve yarı-feodal sınıf ve tabakaların egemenliğine son vermenin yanı sıra proletarya önderliğinde devrimi savundular. Emperyalizme bağımlılıktan kurtulmuş, gerçekten bağımsız ve demokratik bir ülkeye ulaşmanın yolu Denizlerin yoludur.

Venezuela Örneği, Chavist Anti-Emperyalizm ve Sınırları

Venezuela örneği burjuva anti-emperyalizminin tutarsızlık ve sınırlılıklarıyla tarihsel yeteneksizliğini açıkça bir kez daha gösterdi.

1980’lerin sonuyla ’90’ların başları, SSCB’nin çöküşünün yanı sıra IMF destekli neo-liberal politikaların olumsuz sonuçlarının ve bunlara karşı tepkilerin ortaya çıkmaya başladığı yıllardır.

Tepkilerden biri 1992’de Chavez’in Venezuela’daki darbe teşebbüsüydü.

Venezuela, kıtanın birçok ülkesi gibi, ekonomik ve siyasal çıkmaz ve mayalanma içindeydi. İki yıl hapiste kalan Chavez çıktıktan birkaç yıl sonra 1998 seçimlerini kazanıp devlet başkanı oldu.

Morales ve Lula gibi, daha ileri tutumlar izleyen Chavez de mali sermaye ve tekellere, emperyalizme ve onunla birleşen tekelci burjuvaziye karşı sınırlı ulusallaştırmaları aşan tutumlar geliştirmedi. Anti-emperyalizmlerini sınırlayarak bu hareketleri tekelci kapitalist düzen içine çeken karakteristik özellikleri, Chavez dahil en ileri tutumlar alanların yüz yüze kaldıkları zorlukların temelini oluşturdu.

Chavez ve Chavizmin en popüler olduğu günlerinde bile Venezuela’da sanayi ve tarımının hali içler acısıydı ve ülke Ortadoğu’nun petrol ülkelerinden farksız bir görünümdeydi. Ülke ekonomisi hemen tamamen petrol ihracatına dayalıydı ve çıkarılan petrol rafine edilemeyip ham haliyle ihraç ediliyordu.

Petrol ve birkaç sektörün daha ulusallaştırılıp devletleştirilmesine karşın burjuvazi ve özel kapitalist mülkiyet ilişkileri Simon Bolivar’ın adıyla anılan devrimden hemen hiç zarar görmedi. Başlangıçta ekonominin henüz büyüdüğü dönemde bile özel işletmelerin Venezuela GSYİH’sındaki payı devlet işletmelerinden hızlı artarak, 1998’deki %64,7’den 2008’de %70,9’a yükseldi. 2009-10 yıllarında ekonominin ancak %20 kadarı ulusallaştırılmıştı ve belli başlı işletmeler tekellerin mülkiyetinde ve özel ellerdeydi. Chavez başlıca Amerikan tekellerinin işlettiği petrol üretim alanlarıyla belirli petrol tesislerini ulusallaştırmakla yetinmiş; bankalar, sanayi yatırımları ve dış ticaretle madenlere dokunmamış, bu alanlar tekellerin mülkiyetinde kalmıştı.

Chavez ve sonra Maduro iktidarlarını petrol ihracatıyla finanse etti. Chavez, anti-emperyalist yönelimiyle ulusallaştırdığı petrol gelirleriyle sübvanse ederek gıda maddelerinin fiyatını düşürdü, parasız sağlık ve eğitime ayrılan devlet harcamalarını artırdı. Maduro da bu uygulamaları sürdürmeye çalıştı. Venezuela bütçesinin %74’ü sosyal hizmet ve harcamalara ayrılmaktaydı.

Chavez’in ulusallaştırmalarla gıda maddelerini ve eğitimle sağlığı sübvanse ederek halkın kullanımına sunması ve izinden gitmeye çalışan Maduro’nun onun anti-emperyalizm ve halkçılığını sürdürme çabası şüphesiz desteklenmeye layıktır, ancak ayaklarını “toprağa” sağlam basmayışları ve başında bulundukları hareketin niteliğinden kaynaklı sınırlılıkları da tartışmasızdır.

Chavez’in yönettiği ve sonra başına Maduro’nun geçtiği hareket, Chavista, başından beri tutarlı bir homojen hareket değildi. Sınıf niteliğinden kaynaklanan belirli radikal ve uzlaşmacı eğilimlerden bileşiyordu ve hem hareket hem de bileştiği eğilimler, bir ucu işçi sınıfına kadar uzanan kent yoksullarıyla devlet bürokrasisinde serpilen küçük ve giderek palazlanarak büyüyüp yükselen burjuvaziyi kapsayan burjuva tabakalara dayanmaktaydı ve bu tabakaların çıkarlarını temsil etmeye çalışıyordu. Ancak tarih bunun olanaksızlığını defalarca kanıtlamış, sosyal dayanakları arasında geniş emekçi yığınların yanı sıra çeşitli katmanlarıyla burjuvazinin de yer aldığı hareketlerin, örgütlülük durumlarına göre belirli güçler zaman zaman geçici olarak birbirlerini dengeleyebilse bile, burjuvazinin damgasını taşımalarının kaçınılmazlığını her seferinde yeniden göstermiştir. Chavista küçük burjuvazinin de etkili olduğu ulusal burjuva nitelikli bir hareketti.

Chavez, özellikle ülkede varlığını korumakta olan tekelci muhalefetin ordu içindeki güçleriyle örgütlediği iktidarına yönelik –24 saatlik– 2002 darbesinin ardından, anti-emperyalist halkçı yönelimini hedef alan burjuva tabakalardan gelen direnişi aşmanın yolunun emekçi kitlelere dayanmak olduğunu görerek, giderek yoksul halk içinde örgütlediği komünlerle komiteleri öne çıkarma tutumunu geliştirdi. Tekellerin yanı sıra Chavez’in bu tutumuna kendi hareketi içinden de tepkiler yükseldi. Dayanağı durumundaki ulusal burjuvazi ve devlet katlarında yuvalanmış Chavist bürokrasi Chavez’in halkçı uygulamalarını baltalamakta, Chavista’nın sosyal dayanakları arasındaki mücadele sertleşmekteydi.

Chavez ve ardından Maduro’nun dayanaklarından olan, ama emekçi kitlelerin tersine, anti-emperyalist halkçı hareketi siyasal bakımdan sürekli geriye ve uzlaşmacılığa çeken “Boli-burjuvazi” adı takılan ve hızlı bir yükseliş içinde olan burjuvazi zamanla giderek daha da güçlendi.

Harekete vurduğu damga gittikçe belirgin hal alan ulusal burjuvazi Chavist bürokrasiyle el ele iktidar olanaklarını kullanmakta ve buna dayanarak palazlanmaktaydı. Petrol gelirlerinin dağıtımını “devrimci” bürokrasi düzenliyor, emekçi kitlelere parasız sunulan sağlık ve eğitim hizmetleriyle sübvanse edilen gıda maddelerini özel şirketler tedarik ediyordu. Bu şirketlerin belirli bir bölümü tekellerin mülkiyetinde olsa da büyük bölümü et, süt ve süt ürünleri türünden gıda maddelerini tekellerden temin eden ve siyasal olmasa bile ekonomik çıkarları dolayısıyla onlarla birleşme eğilimi gösteren burjuva kesimlere ait, asıl olarak “Boli-burjuva” şirketlerdi ve Chavist bürokrasi ile el ele devrimin altını oymaktaydılar.

Chavez iktidarının ilk yıllarının hemen ardından baş gösteren dövizin iç ve dış değeri arasındaki uçurum dolayısıyla oluşan fark üzerinden vurgunculuk, tekeller kadar, iktidarda söz sahibi bu “Bolivarcı” burjuvazinin palazlanmasının başlıca yollarından biri olmuştu. Boli-burjuvazinin bir diğer palazlanma yoluysa, ekonomik durum bozulup gıda dahil zorunlu tüketim maddeleriyle yedek parça vb. sıkıntısı yaşanmaya başladıkça oluşan kayıt-dışı ekonominin bir yönü olarak yaygınlaşan karaborsacılıktı ve tekeller kadar, bu burjuvaziye de vurgun ve zenginleşme olanağı sağlamaktaydı.

Chavez, ara sınıflara dayanan her atılım ve önderinin “kaderi”ni paylaşarak emperyalizme karşı bağımsızlıkçı bir yol tutturmaya çalıştı, ama her şeyden önce bu karmaşadan tutarlı bir anti-emperyalizm üretemedi. Tasfiyesine girişilmemiş tekellerin muhalefetinin yanında kendi dayanaklarından olan burjuvazinin özellikle palazlanmakta olan kesimleriyle bürokrasiden gelen direnç onu yoksul emekçileri örgütlemeye çalıştığı komünlerle komitelere dayanmaya yöneltiyordu. Ancak, Chavist anti-emperyalizm örgütlü bir işçi hareketinin tutumu değildi; Chavist bürokrasiyle dayanışma halinde, emekçi komitelerinin kurulup örgütlenmesi ve inisiyatif almalarının sürekli olarak önünü kesen “Boli-burjuvazi” ve sömürücü çıkarlarıyla tutarsızlığının damgasını taşıyordu ve Chavista’nın sınıfsal dayanakları arasındaki çekişme ve mücadeleyle maluldü. Chavez’e düşen, dayanakları arasında uzlaşmayı örgütlemeye çalışma oldu. Maduro ise daha da zor durumdaydı; aynı uzlaşmayı, hareket içinde giderek güçlenen “Boli-burjuvazi”nin ekonominin kötüleşmesine bağlı olarak ağırlığının arttığı koşullarda gerçekleştirmeye çalıştı.

Venezuela deneyiyle bir kez daha kanıtlandı ki, tutarlı bir anti-emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele, kapitalizmle sınırlanmamayı ve başta kapitalist tekellere karşı net tutum alınması olmak üzere kapitalizmin temellerine karşı bir mücadeleyi zorunlu kılar. Ancak ne Chavez ne de ardılı Maduro kapitalizm karşıtlarıydı. Tersine, küçük burjuvaziyi de kapsayan ve tekelci burjuvaziden farklı olarak birleşip uzantısı haline gelmemiş oldukları emperyalizmin baskısı altında çıkarları emperyalizmle çelişen ulusal burjuvazisinin, başlıca orta burjuvazisinin temsilci ve sözcüleriydi. Özellikle Chavez bir yandan emperyalizm ve işbirlikçisi tekelci burjuvazinin baskısı ve dayatmaları karşısında emekçilerden güç alabilmek amacıyla yoksul mahallelerinde “sosyalizm” çağrıları yapmaktan kaçınmadı, ancak diğer yandan burjuvazi bir yana tekellerin tasfiyesine yönelik tek bir adım bile atmadı. Ve üstelik ülke emekçilerinin Boli-burjuvaziyle birliğini önerip örgütlemekle kalmadı; sözcülüğünü yaptığı, dayanakları arasında belirleyici durumdaki ulusal burjuvazi giderek büyürken kötüleşen ülke ekonomisi ve Türkiye Kurtuluş Savaşından farklı dünya koşulları onu demirleyecek “sağlam liman” arayışıyla gözünü dışarıya dikmeye yöneltmekteydi.

Yerli tekellerle ekonomik, mali, ticari ilişkilerini sürdürürken her ileri adımı engelleyip geriye çekmeye çalışarak anti-emperyalist mücadeleyi baltalayan ulusal burjuvazi zorluklar karşısında dış dayanaklar arayışı içine girdi. Tüm süreç boyunca izlediği tutumla Lenin’i ve yüzyıl öncesinden III. Enternasyonal’in II. Kongresinde yaptığı saptamayı bir kez daha doğruladı: “Sömüren ülkelerin burjuvazisiyle sömürgelerin burjuvazisi arasında bir ölçüde yakınlaşma olmuştur, öyle ki, sık sık ve belki de çoğu durumda, ezilen ülkelerin burjuvazisi bir yandan ulusal hareketleri desteklerken, aynı zamanda, emperyalist burjuvaziyle anlaşma halindedir, yani emperyalist burjuvaziyle birlikte devrimci hareketlere karşı ve devrimci sınıflara karşı savaşım vermektedir.[3]

Kurtuluş Savaşı, emperyalist ittifaklardan birinin yenilip teslim olduğu ve Kemalist hareketin rakip emperyalistlerden biri ya da birkaçına dayanma olanağına sahip olmadığı koşullarda, en fazla işgalcilerden bazılarını tarafsızlaştırıp işgal bölgelerinden çekilmelerini sağlamak üzere belirli tavizler verilerek yürütülmüştü. Chavista ise, dünyanın çok kutuplu bir dünyaya dönüşmekte ve rakip emperyalistler arasındaki çelişki ve mücadelenin sertleşmekte olduğu koşullarda ortaya çıktı ve bu çelişkileri “değerlendirme” olanağına sahipti. Ve bu olanak, emperyalistler arasındaki çelişki ve rekabeti devrimin yedek gücü halinde değerlendirerek kullanılabileceği gibi, rakiplerden birinin dümen suyuna girip giderek işbirlikçileşme yolunun taşlarının döşenmesinin zemini de olabilirdi. Venezuela’da burjuvazinin yönelimi, ulusal burjuvazinin tarihsel yeteneksizliğinin yönelttiği ikincisi oldu.

Sınırlı ulusallaştırmalarla tamamen önü alınamayan emperyalist talan ve tekellerle Boli-burjuvazinin etkinliği, sömürü ve vurgunculuğunun içinden çıkılmaz hale soktuğu ülke ekonomisinin 2008 Krizi’yle yediği ciddi darbenin ardından özellikle 2014’ten itibaren iyice kötüleşmeye başlayan ekonomik durum da Chavista ve Bolivarcı devrimin sürdürülmesini zora soktu. Chavez’in yoksulların yaşamını iyileştiren eğitim, sağlık, gıda vb. sübvansiyonlarıyla desteklenen reformlarını finanse ettiği petrol fiyatlarındaki büyük düşüş Venezuela ekonomisini ve Chavista’yı zorlayan temel handikabı oluşturdu. 2014 başlarında varil başına 120 dolarla doruk yapan petrolün 2016’da 28 doları görmesi, ekonomiye büyük ölçüde egemen olan tekellerle Boli-burjuvazinin yüksek kârları, yaygın vurgunculuk ve karaborsacılıkla birleşince Venezuela’yı yaşanmaz hale getirdi; enflasyon tavan yapar ve işsizlik ciddi boyutlara ulaşırken ülkeden göç dalgası baş gösterdi.

Fiyatların düşmesinin yanında petrol üretimi eski Amerikan teknolojisiyle yapılıyor, çıkarılan petrolün yarısı ABD’ye gidiyor ve sonradan bloke edilmeye başlanan geliri devlet petrol şirketi PDVSA’nın ABD’de kurduğu şirkete ödeniyordu. Petrolde ABD’ye bağımlılık, ihracatın ağırlıklı olarak Rusya, Çin ve Brezilya’ya satışların artırılmasıyla çeşitlendirilerek aşılmaya çalışıldı. 2015’te PDVSA ile Rusya tekeli Rosneft arasında 15 milyar dolarlık bir yatırım anlaşması imzalanarak üretim teknolojisinin yenilenmesi yoluna gidilirken, yine Rusya’yla ciddi bir silah alım anlaşması yapıldı, ancak petrol gelirlerinin düşmesi nedeniyle uygulanamadı. 2001’den başlayarak Çin’den alınan 60 milyar dolardan fazla borç ve büyük rakamlara ulaşarak geliştirilen ithalatsa ucuza petrol satılarak ödenmekteydi.

Ekonominin kötüleşmesinin üzerine gelen Amerikan ambargosu durumu daha da kötüleştirirken “kurtuluş”un Çin ve Rusya’yla ekonomik, ticari ve mali ilişkilerin geliştirilmesinde aranması eğilimini güçlendirdi ve bu iki ülkeyle ilişkiler derinleşti.

Bunun “yağmurdan kaçarken doluya tutulmak” türünden bir “kurtuluş” olduğu, belirli bir emperyaliste bağımlılığın yerine bir başka emperyaliste ya da emperyalistlere bağımlılığın tercih edilemeyeceği, bir ülke için olumsuzluk olanın, sadece belirli bir emperyaliste değil, ama emperyalizme bağımlılık olduğu tartışmasızdır. Rusya ve Çin emperyalizminin verdikleri kredi ve borçların, yatırımlarının ya da iki yanlı olduğu belirtilerek bu iki ülkeyle girilen ticari ilişkilerin karşılıksız olduğu ve bağımlılık yaratmayacağı ileri sürülemez.

Bir emperyaliste dayanarak diğeriyle mücadele edilemez.

Oysa ekonomik zorlukları Chavez ve ardından Maduro yönetimindeki Venezuela’nın Çin ve Rusya ile içine girmeye yöneldiği yeni bağımlılık ilişkilerinin kolaylaştırıcısı olmuş; ulusal burjuvazi, ekonomide ve Amerikan emperyalizmiyle ilişkilerde karşılaştığı zorlukları aşmanın yolu olarak Çin ve Rusya’yla yakınlaşıp bu iki ülkeye dayanmayı kolay benimsemiştir. Kendi çıkarları doğrultusunda yedeklemeye çalışma dışında halka dayanmaktan en başından itibaren kaçınmakta olan Venezuela ulusal burjuvazisi açısından ABD’nin rakibi iki yeni emperyalist ülkeyle ilişkiler geliştirmeye başladığında önemli olan, bu yeni ortaklarla görece “iyi” anlaşmalar yapabilmekti. Öte yandan henüz hesabını veremeyecekleri sömürgeci geçmişleri de olmayan Çin’le Rusya, özellikle kurmakta oldukları ilişkinin başlangıcında talancı “aşırılık”lardan kaçınıp kolaylıkla benimseyebileceği anlaşmalar yaparak işe başlayıp Venezuela ulusal burjuvazisinin uzlaşmacılığını teşvik ederek, çıkarlarını gerçekleştirmenin yolu olarak kendileriyle birleşmesinin önünü açtı. Venezuela burjuvazisi içinden özellikle Çin’le işbirliğine yönelen kesimlerin ortaya çıkmakta olduğu süreçte Amerikan özel kuvvetlerinin baskını geldi ve en azından şimdilik süreç akamete uğradı.

Öte yandan Çin ve Rusya’yla “iyi ilişkiler” geliştirerek işbirliği yoluna giren aynı Venezuela ulusal burjuvazisi, Amerikan emperyalizmi ülke üzerindeki baskısını artırarak uyguladığı ambargoya denizden kuşatma ve petrol taşıyan gemilere el koymayı ekleyip durumun ciddiliği anlaşıldığında, bu kez yeniden ABD’yle uzlaşma aramaya döndü. Kaçırılmadan birkaç gün önce bizzat Maduro ABD ile ilişkileri ve özellikle petrol ticaretini gözden geçirmeyi teklif ederek, ülkesinin konuyla ilgili müzakerelere ve “reformlar” yapmaya açık olduğu mesajını verdi. Ancak bu geç teklif bir değişiklik olmadan devam edilmesini uygun görmeyen Trump tarafından dikkate alınmadı, ama anlaşılan, Amerikalı emperyalistler Venezuela burjuvazisinden başka teklifler de almışlardı.

Bu, ne denli yüksek teknoloji kullanmış olursa olsun gerek içeriden destek almadan mümkün olmayan Amerikan askeri operasyonunun “tereyağından kıl çeker gibi” kolay ve zayiatsız gerçekleşmesi gerekse yeni seçilen başkan D. Rodrigez’in yanlarına yenileri ekleyerek Maduro’nun tekliflerini yenilemekle kalmayıp örneğin petrol üretimini Amerikalı şirketlere açma kararı alması ve üretiminin ¾’ünü satageldiği Çin’le Küba’ya kestiği petrol ihracatını ABD’ye yöneltmesiyle kanıtlıdır. Trump Venezuela’nın Çin’e petrol satmaya devam edebileceğini söylemesine karşın, en azından üzerlerindeki baskı dolayısıyla yeni yönetim Çin’e sevkiyatı durdurdu.

Bir emperyalistten beklentilerle ve ona yaslanarak bir başka emperyaliste karşı geliştirilebilecek tutumların kofluğu ve zoru görüp yaslandığı emperyalist umduğu desteği sunmadığında U-dönüşüyle mücadele etmekte olduğu emperyalistle uzlaşma ve işbirliğine yönelebildiği Venezuela örneğinde bir kez daha yaşanıp görüldü.

Yeniden kanıtlandı ki, ulusal burjuvazi, emperyalizme karşı mücadele tutumu alabilir, ama en başta kendisinin kapitalist bir sınıf oluşu nedeniyle, uygun koşullarda ülkesinin/pazarının siyasal bağımsızlığını sağlayabilse bile, bu bağımsızlık, ulusallaştırmalarla gerçekleştirilmeye çalışılan ekonomik bağımsızlık kapitalist sistemde ancak geçici ve sınırlı olarak olanaklı olduğundan hem yarım hem geçici olabilir. Ekonomik bağımsızlığın elde edilebilmesinin bir olanağının, bağımlılıktan kurtulmak için mücadele edilen emperyalistin (Venezuela örneğinde ABD’nin) rakibi bir başka emperyaliste (aynı örnekte Çin’e) dayanmak olduğu ileri sürülebilir ki, bu yönelim de yalnızca “efendi değiştirme” anlamına gelerek emperyalizme bağımlılık üreteceğinden, yalnızca başlangıçtaki uzlaşma ve işbirliği arayışı döneminde geçici ve kısmî bir bağımsızlık olanağı anlamına gelebilir ve önünde sonunda yeni “efendi”ye bağımlılığı koşullar. Dolayısıyla bir bağımsızlık olanağı değildir!

Gerçek ve tutarlı bir anti-emperyalizmin iki şartı vardır: İlki, emperyalist işgal ya da ilhaka karşı çıkmak ve örneğin yabancı askeri üslerin tasfiyesini hedeflemekle kalmayıp yabancı ve dayanağı olan işbirlikçi sermayenin yatırımlarına el koyup tekelci mülkiyetin tasfiyesinden başlayarak kesintisiz kapitalizmin tasfiyesini amaçlayan ve öyleyse işçi sınıfı ve emekçilere dayanan devrimci tutum; ve ikincisi, aralarındaki çelişkileri devrimin yedeği olarak kullanma dışında bir emperyaliste dayanarak bir diğerine karşı mücadele edilebileceği hayaline yer bırakmayan, ulusal burjuvazinin uzlaşmacılığını da bertaraf edip üstesinden gelerek, uluslararası burjuvazi ve tüm bağımlılık ilişkileriyle emperyalizmi hedef alan tutumdur ki, ikisi de kapitalizmin sınırlarının dışında oluşa/duruşa ihtiyaç duyar.

Tutarlı Gerçek Bir Anti-Emperyalizm Olanaklı mı, Hayal mi?

Peki, örneğin Türkiye’de, burjuva uzlaşmacılığının da üstesinden gelerek, ülke içindeki işbirlikçilerini ve yalnızca ABD başta olmak üzere batı emperyalizmiyle savaş örgütleri olan NATO’yu ve yaratmış oldukları bağımlılık ilişkilerinin koparılıp atılmasını hedef almakla yetinmeyip yeni bağımlılık ilişkileri içine girmekten kaçınarak dünyanın belli başlı tüm emperyalistlerine meydan okuyan böyle bir devrimci tutarlı anti-emperyalist tutum geliştirmek kolay mıdır? Daha da ileri gidilerek, hayalci değil midir, böyle bir tutum geliştirilebilmesi ve başarıya ulaşması olanaklı mıdır?

Şüphesiz olanaklıdır ve üstelik sadece bu içerikte tutarlı bir anti-emperyalist tutumla kalıcı zaferler kazanılabilmesi olanaklıdır.

Başkaları bir yana, emperyalist sistemi ve emperyalist burjuvazinin ulusal ve uluslararası egemenliğini kırıp parçalayan Sovyet Devrimi sadece başarıya ulaşmakla kalmamış, hem savaşla karşı koymaya yönelen burjuvazinin direnişini hem de 14 ülkenin müdahalesini püskürtebilmiştir. Ancak Sovyet Devriminin teknolojinin de geri olduğu yüzyıl önce son derece geri bir ülkede yerli ve uluslararası burjuvazinin müdahale olanaklarının sınırlı olduğu koşullarda gerçekleşebildiği ve günümüzde tekrarlanmasının olanaklı olmadığı iddia edilebilir. Bizzat Lenin de zamanın gelişmiş Avrupa ülkeleriyle Rusya’yı karşılaştırarak “1917’nin son derece özgün somut tarihsel koşulları içinde Rusya’nın sosyalist devrime başlamasının kolay, buna karşılık sosyalist devrimi sürdürüp amacına vardırmanın Rusya için Avrupa ülkelerine oranla daha zor” olduğunu söylemiş ve koşulların farklılığını şöyle sıralamıştı:

“1) İşçilerin ve köylülerin görülmemiş ölçüde bitkinleşmelerine neden olan emperyalist savaşın devrim sayesinde durdurulmasının Sovyet devrimiyle birleştirilmesi olanağı; 2) ortak düşmanları Sovyet’e karşı birleşmemiş olan, dünyanın en güçlü iki emperyalist soyguncu grubu arasındaki ölüm-kalım savaşından bir süre için yararlanma olanağı; 3) kısmen ülkenin çok büyük oluşu ve ulaşım olanaklarının kötü oluşu yüzünden oldukça uzun bir iç savaşı sürdürme olanağı; 4) köylülük içinde derin bir burjuva demokratik devrimci hareketin varlığı, o kadar derin ki, proletaryanın partisi, köylü partisinin (çoğunluğu Bolşevizme açıkça düşman olan Sosyalist-Devrimci Partinin) devrimci istemlerini, siyasal iktidar proletaryanın eline geçer geçmez benimseyebilmiş ve gerçekleştirebilmiştir, – bu gibi özgül koşullar şu anda Batı Avrupa’da yoktur; ve aynı ya da benzer koşulların yinelenmesi o kadar kolay değildir. İşte birçok başka nedenle birlikte, bundan ötürüdür ki, sosyalist devrime başlamak, Batı Avrupa’da bizdekinden daha zordur.[4]

Zordur, ama olanaksız değildir. Hemen hiçbir ülkenin Rusya kadar büyük ve ulaşım olanaklarının o günkü kadar kötü olmadığı, dolayısıyla uzun bir iç savaş sürdürme olanağının eskisi kadar olmadığı söylenebilir, ancak bu da “kısmen”dir. Günümüzle karşılaştırıldığında bir önemli fark, artık önemli sayıda ülkede ve örneğin Türkiye’de köylülüğün nüfusun önemli bir kesimini oluşturmayışı ve köylülük içinde derinlemesine kök salmış bir burjuva demokratik hareketin genellikle var olmayışıdır. Ancak şimdi artık proleterleşme sürecinde olan, olağanüstü kötü çalışma ve yaşam koşulları kendilerini arayışa iten kent yoksulları ciddi bir nüfus oluşturmaktadır ve üstelik geçmişin küçük burjuva (öğretmen, sağlıkçı… memurlar, teknisyenler, hatta önemli ölçüde mühendis ve avukatlar vb.) tabakaları proletarya saflarına katılarak nesnel bakımdan burjuva demokratik çözümlerinden fazlasını talep etmeye yatkınlaşmış ve proletarya önderliğiyle bir proleter devrimin dayanakları yalnızca sosyal dayanaklarının genişlemesiyle değil ama üretici güçlerin sosyalizm için eskisinden çok daha fazla olgunlaşmasıyla da güçlenmiştir.

Günümüzde özelikle yüksek teknoloji ve ürünü olan silahlara sahip olmanın ve gerek emperyalistlerin gerekse işbirlikçilerinin dişlerinden tırnaklarına kadar silahlanmış oluşlarının neden olacağı zorlukların önemi kuşkusuz yadsınamaz. Ve yeniden moda olan kadim bir tartışmadır; ancak son çözümlemede makinelerin değil makinelerin de yaratıcısı insanın belirleyici olduğu ve yüksek teknoloji kaynaklı zorlukların, benzer teknoloji ve teknoloji ürünlerini edinip kullanmaya çalışmanın yanı sıra işçi sınıfı ve emekçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyini maksimum seviyede gerçekleştirerek aşılabilmesi olanaklıdır. Üstelik artısı da vardır; artık her yeni buluş ve teknolojik ilerlemenin öncelikle ihtiyaçlarını gidermek üzere hizmetine sunulduğu, askeri-sınai komplekse yaslanan “… ordunun ‘dağılma’sından kaçınmış ve kaçınabilmiş büyük devrim yoktur. Çünkü ordu geleneksel olarak eski rejimin sürdürülmesine yarayan alet, burjuva disiplinin, sermaye egemenliğinin en sağlam savunma aracı ve emekçilerin sermayeye kölece bağlılık ve bağımlılık okuludur.[5] Alt sınıflar içinde bir mayalanma ve devrimci hareketlenmenin, ne denli profesyonelleştirilmiş olursa olsun, hala büyük ölçüde sömürülen ve ezilenlerden derlenmiş olan orduları etkileyip içlerinde dalgalanma ve giderek çözülmelere yol açmaması düşünülemez. Sonuçta, insanın belirleyiciliği bu dalgalanmalar aracılığıyla da etkili olacaktır.

Ve Lenin’in Rusya’yla Avrupa ülkeleri arasındaki farka işaret ederken 1. ve 2. maddelerde üzerinde durduğu emperyalist savaş ve devrimle emperyalist savaşın durdurulmasının birleşmesi olanağı sanki günümüzle ilgili olarak belirtilmiş gibidir. “Dünyanın en güçlü iki soyguncu grubu” giderek silahlanma harcamalarıyla savaş hazırlıklarını daha da artırarak dünyayı yeniden paylaşmak üzere birbirlerinin karşısına dikilmiştir ve bir büyük savaş olasılığı hızla artmaktadır. Böyle bir savaş ne olağan koşullar sürgit devam ederken patlak verebilir ne de beraberinde oluşmakta olan olağanüstü koşulları içinden çıkılmaz hale getirmeden edebilir. Ve böyle bir savaştan söz edilmeye başlandığında bu savaşın devrimler yoluyla durdurulması da gündemin başlıca maddelerinden biri haline geliyor demektir. Üstelik bir büyük savaş kadar başka olağanüstü koşulların da örneğin buzulların erimesi ve büyük yangınların neden olabileceği çevre felaketlerinin toplumları etkileyerek benzeri sonuçlara yol açmayabileceği ileri sürülemez.

Hiçbir gerçek devrim, egemenlerin neredeyse her istediklerini yapabilmelerini mümkün kılmak üzere her şey olağan günlerdeki haliyle ve değişmeden kalarak, nesnel koşullarını mayalandırıp yaratmadan edemeyeceği büyük alt-üst oluşlara yol açmadan gerçekleşmez. Tarihe bakılsın, milyonların ayağa kalktığı gerçek devrimler, tek tek ülkelerdeki durumu da etkileyerek, uluslararası kapitalizmin istikrar içinde gelişmesini sürdürdüğü, sömürü ve zor altında olsalar bile görece alt sınıflar da içinde olmak üzere herkesin yaşamından az-çok hoşnut olduğu ve geleceğe belirli bir güven duyabildiği olağan koşullarda gerçekleşmemiştir.

Devrimlerin gerçekleşebilmesi için devrim durumları gereklidir. Kimsenin eskisi gibi yaşamak istemeyerek sömürülenlerin gidişatı değiştirmek üzere kitlesel eylemlerinin patlak vereceği durumlarla ilgili Lenin’in özeti şöyledir:

Genel anlamda bir devrim durumunun belirtileri nelerdir? Şu üç ana belirtiyi sıralarsak bizce yanılmış olmayız: 1) egemen sınıflar için, bir değişiklik yapmaksızın egemenliklerini sürdürmek olanaksız hale geldiği zaman; ‘üstteki sınıflar’ arasında şu ya da bu şekilde bir bunalım olduğu zaman; egemen sınıfın politikasındaki bu bunalım, ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve kırgınlıklarının ortaya dökülmesini sağlayacak bir gedik açtığı zaman; bir devrimin olması için çoğu zaman ‘alttaki sınıfların’ eski biçimde yaşamak ‘istememeleri’ yeterli değildir; ‘üstteki sınıfların da’ eski biçimde ‘yaşayamaz duruma gelmeleri’ gerekir ; 2) ezilen sınıfların sıkıntıları ve gereksinmeleri dayanılmaz duruma geldiği zaman; 3) yukardaki nedenlerin sonucu olarak, ‘barışta’ soyulmalarına hiç seslerini çıkarmadan katlanan, ama ortalığın karıştığı zamanlarda hem bunalımın yarattığı koşullarla ve hem de bizzat ‘üstteki sınıfların’ bağımsız tarihsel bir eyleme sürüklemeleriyle yığınların faaliyetinde oldukça büyük bir artış olduğu zaman. Sadece tek tek grupların ve partilerin değil, ayrı sınıfların iradesinden de bağımsız olan bu nesnel değişmeler olmaksızın, genel kural olarak bir devrim olanaksızdır.[6]

Yenilmez bir güç gibi görünen dişlerinden tırnaklarına kadar silahlı emperyalistlerle işbirlikçilerinin üstesinden, şüphesiz ki olağan koşullarda değil, ama alt edilmelerinin nesnel koşulları oluştuğunda gelinebilir. Öte yandan nesnel koşullarının oluşması da yetmez ve her devrim durumu devrime yol açmaz. Devrime elverişli durumlardan yararlanmayı bilmek ve yararlanacak güce sahip olmak gerekir. Sözü Lenin’e bırakırsak, “Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son kertesine varan bir çaba gösterilerek ve düşmanlar arasındaki en küçük çatlaktan, ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiki kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde, yenilgiye uğratılabilir.[7]

Önceden sözünü ettiğimiz birbirleriyle çatışan emperyalistlere alet olmama ama aralarındaki çelişki ve çatışmalardan yararlanarak bunları devrimin yediğine dönüştürme bu kategoridendir. Ve şüphesiz bu ve benzeri olanaklardan yararlanabilecek yeterli sınıf bilinci ve örgüt düzeyine sahip, sömürülen yığınları peşinden sürükleyebilen ve sınıfının en ileri ve bilinçli unsurlarını saflarında toplayarak partileşmiş işçi hareketinin varlığı başarının başlıca şartıdır.

Bugün bu nesnel ve öznel koşulların var ya da yeterli düzeyde olmayışı yarın olmayacağı anlamına gelmez. Hatırlanmalıdır ki, Büyük Ekim Devrimini başarıya ulaştırmış Rusya devrimci işçi hareketi bir ya da en çok iki yıl önce son derece küçük ve zayıftı, bir devrim durumu olmadığı gibi, henüz cephelerde farklı ülkelerin işçileri birbirlerini kırmak üzere savaştırılmaktaydı, ama kısa süre sonra Ekim Devrimi patladı!

[1] Cumhuriyet Gazetesi (2025) “CHP’li Utku Çakıröçer’den NATO Raporu…”, https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/chp-li-utku-cakirozer-den-nato-raporu-iran-tehdidi-ve-alinabilecek-onlemler-yazildi-2444035

[2] İnönü, E. (2003) İsmet İnönü ve Lozan Barış Konferansı, Hazırlayan İlhan Turan, İnönü Vakfı, Ankara, https://www.ismetinonu.org.tr/ismet-inonu-ve-lozan-baris-konferansi-yayinlar/#:~:text=Lozan%20Konferansına%20ilişkin%20bir%20çok,zaman%20istediğinizi%20yaparsınız” %20yanıtını%20vermişti

[3] Lenin V.I. (1992) Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, çev. M. Erdost, 8. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 193.

[4] Lenin V. I. (2008) “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, çev. M. Erdost, 7. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 59.

[5] Lenin V. I. (1989) Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, çev. K. Somer, 5. Baskı, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, sf. 136.

[6] Lenin V. I. (1976) Sosyalizm ve Savaş, çev. N. Solukçu, 3. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 114-115.

[7] Lenin, ‘Sol’ Komünizm, sf. 67.