İran’a emperyalist saldırı ve gösterdikleri*

26 Haziran 2026
37 dak okuma süresi
Trump önderliğinde amerikan emperyalizmi Iran'a saldırıyor
Yapay Zeka ile oluşturuldu

2026 Şubat’ının son günü, henüz iki ülke arasında sürmekte olan görüşmeler hafta başına ertelenmişken, haydut-başı Amerikan emperyalizmi, İsrail Siyonizmiyle birlikte ağır bir hava bombardımanıyla İran’a saldırdı.

Saldırganların komik gerekçeleri sonradan geldi. Trump, kendisine yönelik suikast girişimlerine gönderme yaparak, “Ben Hamaney’i vurmasam o beni vuracaktı!” derken, İran’ın nükleer faaliyetlerini kastederek, “İran ABD’yi yok edecekti!” diyen Netanyahu’nun gerekçesi daha az komik değildi. Şimdi, ABD ile İran arasında ateşkes sağlanıp uzatılmış ve iki ülke arasında karşılıklı talep listeleri gidip gelirken, Trump hala İran’ın nükleer araştırma ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerine atıfla “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin veremeyiz, yoksa bizi yok eder, hele İsrail’i birkaç dakika içinde yok eder” içerikli görüşler dile getirmeyi sürdürüyor.

Trump’ın saldırıdan günler önce ileri sürdüğü bir diğer gülünç gerekçesi ya da –İran’daki yaygın gösteriler ve rejiminin zorba tutumunu istismar eden– tehdidi ise, “Göstericileri öldürmeyin, elimiz tetikte!” şeklindeydi. Herkesi aptal yerine koymaya çalışan Trump, ABD’de izlenen göçmen-karşıtı politikalara itiraz eden iki kişiyi öldüren göçmen polisi ICE şefleri ve tutumlarını savunan kendisi değilmiş gibi, rejim muhaliflerini pek sevdiği ve sahiplendiği iddiasına inanılmasını istemekteydi! Oysa kurulu düzeni savunan bir emperyalist şef olan Trump ve temsil ettiği Amerikan emperyalizminin ne rejim karşıtlığını ne de rejim karşıtı gösteri ve göstericileri onayladığını bilmeyen yoktur. Onun ve Amerikan emperyalizminin dünyaya Amerikan çıkarlarıyla hegemonyasını ve emperyalist yağmayı dayattığı ve üstelik her ülkede Almanya’da AfD, Macaristan’da örneği en gerici akım ve hareketleri desteklediği herkesin malumudur.

Trump’ın diline doladığı saldırgan emperyalizmin bir diğer gerekçesinin İran’ın nükleer araştırmaları ve uranyum zenginleştirme çalışmaları olduğu biliniyor. Ancak İran’ın nükleer çalışmaları yeni bir konu değil. Avrupa ülkeleriyle ABD İran’la bu ülkenin nükleer faaliyetleriyle ilgili müzakereler yapmış ve 2015’te bir anlaşma imzalamışlardı. Şimdi aynı sorunu gerekçe edinmekte olan Trump ise, ilk başkanlık döneminde, 2018’de bu anlaşmadan çekilen taraftı ve bu nükleer araştırmaların bahane olarak kullanıldığını kanıtlıyor.

Saldırgan Amerikan emperyalizminin, önemli bir bölümü rejim karşıtı gösteriler düzenlemiş olan İran halkını kendi ülkesini hedef alan emperyalist yağma ve köleleştirme saldırısına yedeklemekle yetinmeyip “kara gücü” olarak da kullanma hayali kurarak ileri sürdüğü son gerekçeyse, ulusallık ve ulusal değerlerle hiçbir ilişkisi kalmadığı gibi anlamlarını da kavrayamaz olduğunu gösterdi: Emperyalist saldırgan, İran rejiminin zalimliğinden hareketle İran halkına rejimi değiştirme çağrısı yaptı. Halkın emperyalist saldırıya karşı değil ama saldırganla el ele yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla gerçek sahibi olduğu ülkesine karşı savaşmasını ummaktaydı!

Emperyalist saldırgan, İran halkının, yaptığı ilk rejim değişikliği çağrısı bu olmayan ABD’nin yakın tarihteki yağma ve zulmüne tanıklık etmediğini sanıyor olmalı. Oysa Irak’a ilişkin olarak yapmış olduğu Saddam rejimini değiştirme çağrısı, Irak’a güzellikler ve demokrasi değil ama kan ve ölümle yıkım getirdi, 1,5 milyon Iraklının ölümüne ve Ortadoğu ve hatta dünya halklarının başına IŞİD belasının sarılmasına neden oldu. Libya’da Kaddafi rejimini değiştirme çağrısı bu ülkeye felaket, birbirine düşman iki hükümet ve hala sürmekte olan bir iç savaştan başka bir şey getirmedi. Afganistan’a demokrasi getirme vaadiyle ve en başta kadın haklarını savunarak Taliban rejimini değiştirme çağrısıyla saldıran ABD yıllar sonra kadınlarla birlikte Afgan halkını yeniden Taliban’a teslim ederek ülkeyi terk etti. Amerikan emperyalizminin Suriye’de rejim değişikliği çağrısıyla Esad rejiminin yerini Selefi terörist Colani ve HTŞ rejimi alırken, geriye, yoksulluğu derinleşmiş, iç savaşta kırılmış ve birbirine düşmanlaştırılmış halkıyla yıkıntı halinde, güneyi İsrail kuzeyi Türkiye işgali altında bir Suriye kaldı. ABD’nin son rejim değişikliği girişimine, Maduro ile eşini kaçırıp yerine gelen eski başkan yardımcısını güç politikasıyla iş birliğine ikna ettiği ve petrollerine el koymakta olduğu Venezuela’da tanıklık edildi.

Üstelik, ilaçsızlıktan hastalıkların yayılması, kıtlıklar ve yoksulluğun derinleşmesi başta olmak üzere Amerikan ambargosunun neden olduğu zorlukların bedelini bizzat ödeyen İran halkının bu çağrılara olumlu yanıt vermesini ummak öngörüsüzlükten başka şey değildir.

ABD’nin rejim değişikliği çağrılarının sonuçları olarak katliam, yıkım, halkın sefaleti derinleşmiş, ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talanı olmuş, Amerikan çağrıları muhataplarına sadece felaket getirmiştir.

Üstelik Trump’la Amerikan emperyalizminin yalnızca İran gibi ülkeleri değil, müttefiki olduklarına aldırmadan Kanada ve Grönland dolayısıyla bir AB ülkesi olan Danimarka’yı açıkça güç kullanmakla tehdit ettiği biliniyor.

Söylenebilecek olan şu ki, hangi gerekçeyle olursa olsun, hiçbir uluslararası hukuk normu tanınmadan İran’a saldırı tam bir haydutluktur.

İran’a Saldırı Yalnızca Trump ve Pervasızlığına Bağlanamaz!

İran Amerikan emperyalizminin gündemine yeni girmedi. 1979’da Şah’ın devrilmesinden bu yana İran ABD’nin sorunu.

– “BOP” ve sonra “GOP” kapsamında 1990’larda ABD’nin Ortadoğu’da hegemonyasını yenileyip sağlamlaştırma girişimlerinde İran önemli bir hedefti.

– İran’a yönelik Amerikan ambargosu daha 1979’da başladı ve hala sürmekte olan bu ambargo giderek ağırlaştırıldı.

– Şahın devrilmesinin hemen ardından Saddam İran üzerine yönlendirilerek, İran 8 yıl süren bir yıpratma savaşının hedefi kılındı.

– 1984’te R. Reagan başkanken ABD İran’ı “terörü finanse eden ülkeler” listesine aldı. 2002’de G. Bush İran’ı, Irak ve K. Kore ile birlikte “Şeytan ekseni” olarak tanımladı.

– Geçen yılki 12 Gün Savaşında ABD-İsrail saldırıları yine İran’ı hedef almıştı.

Sonuncusu hariç hiçbiri Trump’ın eylemi değil ve açık ki, İran yalnızca Trump’ın değil, ama Amerikan emperyalizminin hedefidir.

Saldırgan ‘Patron’ ABD mi İsrail mi?

ABD’nin oyununa geldiği İsrail’in peşine takılarak İran’a saldırdığı iddiası yaygın olarak ileri sürüldü, sürülüyor. Bu görüş, dini istismar ederek Siyasal İslamcılık yapan iktidarlara sahip, çoğunluk nüfusu Müslüman olan başlıca Türkiye gibi ülkelerle Trump ve Amerikan emperyalizminin saldırganlığını “İsrail’in peşine takılma”yla açıklamanın Trump’ın burjuva ve küçük burjuva sosyal-emperyalist muhaliflerinin işine geldiği ABD’de özellikle belirli bir etkiye sahip.

Oysa, İsrail ancak ABD’ye yaslanarak bölge gücü olma iddiasında bulunabilirken Amerikan emperyalizminin gerek cüssesi gerekse Ortadoğu ve dünya hegemonyasını yenileme hedefi dikkate alındığında, bu, akıllıca bir iddia değil. ABD’de değişik nedenlerle gündeme gelen bu iddianın kaynağı, Ortadoğu’nun Müslüman nüfuslu ülkelerindeki egemen sınıfların iyi ve hatta iş birliği ilişkilerine sahip olmakla övündükleri ABD’yi ve dolayısıyla kendi işbirlikçiliklerini temize çıkarıcı yaklaşımlarıdır. İran da dinsel yönüyle ABD’den çok İsrail’in amaçlarına ve saldırganlığına vurgu yaparken, Türkiye egemenlerinin işine, ABD’yi görmezden gelerek, bölgede rekabet için yarıştıkları İsrail’i ikiyüzlü bir tutumla tüm kötülüklerin kaynağı olarak göstermek geliyor. İslam’ı siyasal bir alet olarak kullanan Türkiye gibi ülkelerde bu iddia İsrail’le bölgesel rekabetten kaynaklanırken, ABD’de “İsrail’in peşine takılma” iddiasının önemli bir kaynağı emperyalist Amerikan burjuvazisi içinde Trump’ın temsil ettiği eğilimle başta “Demokratlar” olmak üzere onun İsrail’le el ele izlediği saldırgan politikanın Amerikan emperyalizminin çıkarlarını ve Avrupa ülkeleri ve Kanada gibi müttefikleriyle ittifak politikasını tahrip ettiğini savunan kesimler arasındaki politik rekabet ve yarılmadır ki, somut bir sonucu olarak kamuoyunda İsrail’e verilen desteğin düşmesi olarak yansımaktadır.

Yine de bu tür iddialara dayanaklık eden Amerikan emperyalizmiyle İsrail Siyonizmi arasındaki –dünyada başka bir benzeri olmayan– özel ilişki ve örneğin İsrail’in ABD tarafından hemen her zaman koşulsuz destekleniyor oluşu açıklanmalıdır.

Amerikan ve İsrail mali sermaye grupları neredeyse iç içedir ve bu iç içelik, İsrail’e yönelik koşulsuz Amerikan desteğinin olduğu kadar “ABD’yi (ve hatta dünyayı) Yahudiler yönetiyor”, “İran’a saldırıyı da İsrail dayattı” iddialarının yanı sıra ABD’deki etkili “Yahudi lobisi”nin gücünün başlıca dayanağıdır. İsrail’e yönelik yatırım ve destekleri nedeniyle Coca Cola ve Nestle tekellerinin yaygın şekilde boykotlara konu olduğu bilinir. Rockefeller, Morgan ve Dupont gibi belli başlı Amerikan mali sermaye gruplarının Yahudi orijinine ilişkin yaygın ama doğrulanmayan görüşler bir yana özellikle Amerikan yüksek teknoloji ve finansal yatırım şirketleri sahipleri, CEO’ları ve aileleri Yahudi’dir. Doğrudan yardımlarının yanı sıra İsrail’deki küçümsenmez yatırımları, ABD ve başka ülkelerdeki ortaklık ve işbirlikleri, bu tekelci sermaye gruplarının ABD’de İsrail’i sahiplenmelerinin üzerine eklenen etkinlikleridir. Bu tekelci grup ve kişilere örnek olarak Mark Zuckerberg (Facebook kurucusu ve CEO’su), Larry Ellison (Oracle), Larry Page (Google kurucusu), Sergey Brin (Google kurucusu), Michael Bloomberg eski New York Belediye Başkanı, yatırımcı), Michael Dell (Dell Technologies kurucusu), Steve Ballmer (önceki Microsoft CEO’su, LA Clippers’ın yeni sahibi), Jan Koum (WhatsApp), Marc Benioff (Salesforce kurucu başkanı ve TIME’ın sahibi), Goldman Sachs, Lehman Brothers, sonradan Lehman Brothers’la birleşen Schiff ve CEO’su Kuhn Loeb ve George Soros verilebilir.

Patronun, tutum ve politikalarıyla belirleyici olanın Amerikan emperyalizmi olduğundan kuşku duyulamaz, ancak örneğin Ortadoğu’da İran’la birlikte var olan ve kendisini bu ülkenin tehdidi altında hissettiği kadar bölgede onun aleyhine yayılma peşinde olan İsrail’in ABD politika ve hatta stratejileri üzerinde hiçbir etkisi olmadığı da ileri sürülemez. İsrail’in, ABD’de etkili “lobisi”nin gücünün yanı sıra Ortadoğu’da Amerikan emperyalizminin kurma peşinde olduğu hegemonyanın en önde gelen dayanağı olarak, şüphesiz cürmü ölçüsünde, bölgeye yönelik ABD politikalarının saldırganlık dozajının artışında pay sahibi olduğu bir gerçektir.

İran’a Saldırı Niçin Şimdi Yoğunlaştı?

Ortadoğu, 7 Ekim 2023’teki HAMAS’ın İsrail’e yönelik saldırısı fırsat bilinip, Amerikan hegemonyası yenilenip pekiştirilmek üzere Amerikan emperyalizmince yeniden dizayn masasına yatırıldı. Bölgenin yeniden dizaynının birincil hedefi İran’dı.

Şii Hilali” ya da “direniş ekseni” denen, merkezindeki İran’ın, etrafında topladığı Amerikan karşıtı güçlerden HAMAS ve Lübnan Hizbullah’ı bu yeniden dizayn sürecinin öncü saldırılarına muhatap olarak zayıflatılırken, Suriye’de Esad rejimi devrilip Irak’ta Haşdi Şaabi ve Yemen’de Ensarullah tecrit edilerek, İran’ın üstüne yüründü.

İran’ın Hedef Tahtasında Olmasının Nedenleri

Öncelikle İran bir petrol ve doğalgaz ülkesi. Emperyalistlerin görmezden gelemeyeceği ölçüde ciddi rezervlere sahip. Her emperyalist ülke bu rezervleri yok pahasına ya da hiç değilse ucuza elde etmek ya da en azından kontrolü altına almak ister.

İkinci olarak, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı, Babülmendep Boğazı ve Süveyş kanalı ile birlikte dünyanın en önemli su yollarından biri. Özellikle enerji tedarik zinciri ve nakliye yolları bakımından Hürmüz Boğazına hakim İran’ın stratejik önemi ihmal edilebilir türden değil. Bu boğazdan sadece İran değil, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri petrol ve gazının da tayin edici bölümü naklediliyor. İran yaklaşık 40 adasıyla birlikte karadan kontrol etmekteyken, herhangi bir gücün, örneğin İran’a Boğaz çıkışında denizden abluka uygulamakta olan ABD’nin bu ablukayı sürekli kılarak Boğaz’a egemen olması ve güvenliğini sağlayarak enerji sevkiyatını kontrol edebilmesi –askeri açıdan olduğu kadar yüksek maliyeti nedeniyle– olanaklı değil.

İran, üstelik yalnızca İran’a karşı açılan savaşın hiç kimsenin önemini reddedemeyeceği su yolları değil, ama bir ucu Kafkasya’ya diğer ucuysa Türkmenistan üzerinden Orta Asya’ya açılan Hazar Bölgesinde de stratejik bir yer tutuyor.

Üçüncü olarak, Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi İran, Rusya ve Çin emperyalizminin bölgedeki dayanağı olması dolayısıyla siyasal stratejik öneme sahip. Ve bilinir ki, emperyalistler kaynaklar ve geçiş yollarını egemenlikleri altına almak istemekle yetinmez, en az bunun kadar önem taşıyarak, rakiplerinin bunlardan yararlanmalarını engelleyerek onları zayıflatmaya çalışırlar.

Amerikan Emperyalizminin Tek Hedefi İran Değil

Amerikan emperyalizminin hedefi tabii ki İran ve –işletmesini 99 yıllığına ele geçirdiği Zengezur Koridoruyla Kafkasya’yı da kapsayarak– genişletmekte olduğu Ortadoğu’nun yeniden dizaynından ibaret değil. ABD’nin temel hedefi dünya egemenliği ve başlıca hedefi rakibi durumundaki Çin emperyalizmi ve temel müttefiki durumundaki Rusya. Ortadoğu’nun vazgeçilmezliği de enerji deposu oluşu, enerji sevkiyatından ibaret olmayan dünya ticaretinin belli başlı iki su yoluna ev sahipliği yapması ve siyasal stratejik konumuyla dünya egemenliği açısından taşıdığı önemden kaynaklanıyor. Benzer öneme, İran sınırlarını yalayarak ilerleyen Zegezur Koridoru odağında Akdeniz ve hatta Basra’ya bağlanması öngörülen Hazar ve Kafkasya’dan Orta Asya’ya İran’ın Kuzey geçişleri de sahip.

Anti-Amerikan güçlerden temizleyerek –enerji kaynakları ve nakil yollarıyla– Hazar Bölgesine genişleterek Ortadoğu’yu tam egemenliği altına almayı amaçlayan ABD’nin yakın hedefinin, bölgedeki anti-Amerikan güçleri etrafında toplayıp sevk ve idare eden bölgesel güç merkezi durumundaki İran olduğu doğru. Ancak Amerikan emperyalizminin amacının İran’ı bertaraf etmekten ibaret olmadığı da bir gerçek. Asıl amacı, bölgeyi enerji rezervleri ve stratejik nakliye yollarıyla rakipleri Çin ve Rusya’ya kapatmak ve sağlayacağı jeostratejik üstünlükle dünya egemenliğini ele geçirmede küçümsenmeyecek bir mesafe almak.

İran’ı bertaraf etmeyi başarması halinde, ABD, rakiplerini bölgedeki başlıca dayanağından yoksun kılmış olacak. İran petrol ve gazının %80’ini ithal eden Çin bölgede yayılmasını 400 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladığı İran’ı merkez alarak gerçekleştiriyor. ABD bu nedenle geçen yılki 12 Gün Savaşı ile yetinmeyip saldırısını daha büyük bir yığınakla yeniledi.

ABD İran’ı düşürürse, bölgedeki başlıca dayanağından yoksun kalmasının yanı sıra Çin, önemli bir enerji ikmal merkezini kaybedeceği gibi, müttefiki Rusya’yla birlikte Hazar Bölgesinden dışlanacak ve enerji nakil yollarından yararlanma olanağı da ciddi sıkıntıya girecek.

Üstelik Çin açısından söz konusu su yollarının önemi yalnızca enerji ithaliyle sınırlı değil. Çin Avrupa ve Afrika ülkelerine ihracatının %60’ından çoğunu başlıca BAE limanları ve aynı su yollarını kullanarak gerçekleştiriyor.

Bu olanakları kaybetmesi Çin emperyalizmini ciddi bir darboğaza sokacak ki, Amerikan emperyalizminin İran’ı vururken bu nedenlerle asıl hedefi, karşısında gerilediği Çin’dir.

Emperyalist Saldırıya Karşı Çıkmak mı Molla Rejimini Desteklemek mi?

İktidarı gerici Molla rejiminin elinde tuttuğu İran, tekelci burjuvazinin egemen olduğu bir ülke. Şia ideolojisinden güç alan, yolsuzluğa batmış Mollaların tekelci egemenliği işçi sınıfı ve emekçi halka nefes aldırmıyor. Eli kanlı diktatörlük hiçbir demokratik hak tanımıyor. Ne emeğin hakları ne kadın hakları ne de ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkı –tümünü halka saldırı nedeni sayıyor! Bunlar gerçek ve bu nedenle İran halkı sık sık rejim karşıtı, isyana dönüşen gösteriler düzenliyor.

Uluslararası düzeyde, Çin ve Rusya hariç hemen hiçbir ülke İran’ın gerici molla rejimini onaylayıp desteklemiyor.

Emperyalist ülkelerden başlangıçta müdahil olacağını açıklayan Fransa bu tutumunu sürdürmedi ve Trump’ın açık çağrısına rağmen Amerikan-İsrail saldırısına destek vermedi. Almanya, ordusunun bu savaşta yer almayacağını açıkladı. İngiltere de “hayır” dedi, ama bölgedeki üslerini “savunma amaçlı” kullandıracağını açıklayarak ABD’ye utangaçça bir destek verdi. Avrupalı emperyalist ülkelerin tutumuyla ABD’ninki arasındaki makas giderek daha çok açıldı ve hiçbiri ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı birlikte kullanıma açma çağrısına olumlu yanıt vermedi. Ancak saldırıyı kınadıklarını açıklayan Çin ve Rusya bir yana İspanya dışında hiçbir ülke ABD-İsrail saldırısına açıkça karşı çıkmadığı gibi İran’ın bölgedeki Amerikan üslerini vurmasını “üçüncü ülkelere İran saldırısını kınıyoruz” diyerek suçladı. Tümünün gerekçesi İran rejiminin zorbalığı.

Bu, Türkiye’nin de tutumu. İran’ın gücünü bilen Türkiye savaşın kendisine sıçramasından çekiniyor. Ancak Suriye üzerinden bölgede Amerikan emperyalizminin amaç ve stratejisine de bağlanmış durumda. Erdoğan meşruiyetini Trump’ta ararken, Türkiye’nin İran’ı hedef alan saldırıya mesafeli duruşu, İsrail’le Amerikan patronajındaki iki ülke olarak sürdürdükleri bölgesel rekabetin yanı sıra başta Kürt sorunu olmak üzere bir İran yenilgisinin neden olacağı bir dizi olası sorunla baş etmek zorunda kalmaktan kaçınma isteğiyle İran’da bir Amerikan egemenliğinin Türkiye’nin stratejik önemini azaltması kaygısından kaynaklanıyor.

Türkiye ABD’ye karşı tek söz söylemedi, resmen İsrail’i suçluyor, ancak ülkedeki iki Amerikan üssü saldırıya açıkça istihbarat sağladı. Körfez’deki Amerikan üslerini vurmasını komşulara saldırı sayarak İran’ı suçladı, ama arabuluculuk için de fırsat kolladı. Trump’ın İran’la görüştükleri ve anlaşmak istediklerini açıklamasının ardında iki ülkenin aracılığıyla mesajlaşmış oldukları Pakistan arabuluculuk rolünü üstlenirken, Mısır’la birlikte Türkiye de bu ülkenin arabuluculuğunu kolaylaştırmak üzere aktifleşti.

İran’a saldırının 18. günü bölgenin Arap ülkeleriyle Türkiye, Pakistan ve Azerbaycan’ın katılımıyla Riyad’da düzenlenen toplantının yayınladığı bildiride ABD’nin yanı sıra İsrail ve saldırılarının bile hiç sözü edilmedi. Türkiye’nin de aralarında olduğu bu ülkeler sadece saldırıların düzenlendiği bölge ülkelerindeki Amerikan üslerini hedef alması nedeniyle İran’ı suçladı ve bu saldırıları durdurarak Hürmüz Boğazı’ndaki engellemeye son vermesini istedi. Bölge ülkeleri arasında da İran’ı desteklemek bir yana tarafsız pozisyon alan da olmadı.

Ulusal düzeyde, Tahran’ın birkaç zengin mahallesine sıkışmış durumdaki monarşistler, ülke dışındaki Şah yanlılarıyla birlikte İran rejimini suçlayıp Amerikan-İsrail saldırısını destekledi. İktidara talipler, ancak haklı olarak ulusal hain olarak nitelendiriliyorlar ve ciddi bir güce sahip değiller.

Çoğunluğu oluşturan rejim yanlıları Amerikan-İsrail saldırısının rejime verdikleri desteğin doğruluğunu kanıtladığını düşünüyor.

İran Emek Konfederasyonu ve İran İşçi Birliği gibi işçi örgütlenmeleri başta olmak üzere gösterilerde yer alan muhalifler rejim karşıtı eğilime sahipler, ancak Amerikan-İsrail saldırısına da karşılar. Saldırganların yedeğinde rejim karşıtlığı yapmadılar ve yapmıyorlar, az örgütlü olmalarına rağmen küçümsenir bir güç değiller.

Avrupa ve Türkiye gibi ülkelerin sağ ve sol tandanslı utangaç Amerikancıları, emperyalizmle uzlaşma eğiliminde olanlar ve gericilik karşıtlığıyla demokrasi yandaşlığını din siyasetinin suçlanmasından ibaret sayan liberal solcular emperyalist saldırganlığın suçlanmasını İran rejiminin suçlanmasıyla dengelemeye çalışıyor, sonuçta ya tavırsız kalıyor ya da Amerikan saldırısını “ama mollalar da…” diyerek utangaçça onaylıyorlar. Emperyalist saldırı karşısında “ne o ne bu” tutumu alınamaz ve savunulamaz!

Bir ülke rejiminin karakteri, ilericiliği ya da gericiliği ne o ülkeye yönelik emperyalist saldırıyı ne de bu saldırının onaylanmasını haklı çıkarır. İran’ın bağımsızlığını ve egemenlik hakkını açıkça çiğneyen, hukuk tanımaz emperyalist saldırganlık –rejimin niteliğinden bağımsız olarak–haydutluktur ve İran’ın emperyalist saldırıya karşı kendini savunma hakkı meşrudur.

İki şey önemlidir. İlki, emperyalist saldırıya karşı çıkmakla İran rejiminin savunulması aynı şey değildir ve aralarına eşit işareti konamaz. Emperyalist-Siyonist saldırıyı lanetleyip İran’ın bağımsızlığını savunmak halkının kanını dökmekte olan dinci gerici rejimin onaylanması anlamına gelmez. Emperyalist-Siyonist saldırıya karşı çıkmak, rejimi ve uyguladığı politikaları savunmayı ve rejim yanlısı olmayı gerektirmez. Hem rejime hem emperyalist saldırıya karşı olmak olanaklıdır ve emperyalist saldırı koşullarında devrimci ve komünistlerin “mızrağın sivri ucunu” emperyalist saldırganlığa yöneltmesinden doğru bir tutum olamaz. Komünistler ancak emperyalizme karşı mücadele içinde güç toplayarak Mollaların gerici tekelci rejimini alaşağı edebilir, emperyalist saldırıyı destekleyen ya da tarafsız kalan ulusal hain ya da uzlaşıcılar olarak değil.

Emperyalist-Siyonist saldırıya karşı çıkarken savunulan İran’ın rejimi değildir. Amerikan emperyalizmi, İsrail Siyonizm’iyle birlikte on milyonlarca işçi ve emekçisiyle İran uluslarını; Farsları, Azerileri, Kürtleri, Belucileri, Arapları… köleleştirme ve özellikle enerji rezervleri başta olmak üzere zenginliklerini yağmalayıp enerji nakil yollarıyla tedarik zincirini ele geçirme ve bölgeye egemen olma amacıyla saldırıyor. Halkların ulusal köleleştirilmesine, zenginliklerinin yağmalanmasına karşı çıkılırken İran halkının savunduğu, ulusal çıkar ve değerleriyle bizzat kendisinin özgürlük ve bağımsızlığıdır. Komünistlerin desteklediği de budur.

İkinci önemli noktaysa, emperyalistler arası çelişki ve çatışmaların girdabına kapılmamaktır. İran’ın ABD’nin rakibi Çin ve Rusya emperyalizmiyle yakın ilişkileri ve belirli bir ittifak içinde olduğu biliniyor. Ancak İran’a yönelik bugünkü emperyalist saldırı, genel çerçevesiyle arka fonunda emperyalist çelişme ve çatışma olmakla birlikte, en azından bugün emperyalistler arası bir savaşa dönüşmüş değil ve asıl olarak İran’ın bağımsızlık ve egemenliğine yönelik. Yine de Rus ve Çin emperyalizmi hakkında en küçük bir hayal beslememek ve amaç ve stratejileri açısından azami uyanıklığa sahip olmak tayin edici bir öneme sahiptir.

Ateşkes İlan Edilen Savaşın Genel Görünümü

ABD ve İsrail beklendiği gibi hava üstünlüğünü ele geçirdi ve İran’ın belli başlı kentlerini, özellikle askeri ve enerji üretim tesisleri başta olmak üzere ekonomik altyapısını ağır bombardıman altına aldı.

Ancak bombalamalar tek yanlı değildi. İran giderek menzil ve başlık ağırlıklarını artırdığı füze ve dronlarla saldırıya karşılık verdi. Bölgeye yığılan Amerikan gemilerini, Körfez ve Kıbrıs’taki, hatta Diego Garcia’daki Amerikan askeri üslerini, Tel-Aviv ve Kudüs başta olmak üzere İsrail kentleri ve askeri tesislerini hedef aldı.

12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak bu kez füze ve dronlarının “nokta atışı” yapabilme yeteneğini geliştirmiş olan İran, hedeflerini belirli bir başarıyla vurdu. Körfez ülkelerindeki Amerikan radar ve füze savunma ve saldırı tesisleri İran karşı saldırısından ciddi zarar gördü. İran tarafından vurulan Amerikan uçak gemisi Lincoln menzil dışına çekilmek zorunda kaldı ve ateşkese kadar Hürmüz’e hemen hiç yaklaşamadı. Daha modern olan uçak gemisi G. Ford “yatakhanelerde çıktı” denilen 35 saatlik yangının ardından Girit’te bakıma çekildi. “Radarlar saptayamaz” ve “vurulamaz” denen bir Amerikan F-35 uçağı düşürüldü. ABD’nin gelişkin istihbaratı ve elektronik savaş teknolojisi düşünüldüğünde, İran’ın “nokta atışı” yeteneği kazanmış oluşu, akla İran’ın füzelerini Rusya ya da Çin’in sağlamış olabileceği, uzaydan anlık istihbaratla güdümlemekte olmasını getirmektedir ki, zaten iki ülke de İran’a yardım ettiklerini teyit etti.

Ukrayna’da Batılı emperyalistler Ukrayna Ordusuna füzeler türü gelişkin silah ve cephanenin yanı sıra uydu istihbaratı da sağlamışken, Rusya ve Çin bugüne kadar hiçbir ülkeye açıktan ABD’ye karşı silah ve istihbarat yardımı yapmamıştı. Nedeni Amerikan tepkisinden çekinmeleriydi. Çin savaş kışkırtmaktan kaçınan “yumuşak güç” tutumu izlemekte çok daha ısrarcı olduğundan, uzaydan istihbaratı, İran’la geçen yıl 47 maddelik “Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması” imzalayan Rusya’nın sağlaması daha olasıdır. Ancak İran uydularının istihbarat elde etme ve iletme yeteneklerinin geçtiğimiz yıl içinde bu ülkelerin yardımıyla geliştirilmiş olması da olasılık dışı değildir. Hangisi olursa olsun, her iki olasılığın da emperyalistler arası çelişki ve mücadeleleri şiddetlendireceği açıktır.

İran füze ve dronları Amerikan ve İsrail’inkilere kıyasla oldukça ucuza mal ediliyor. Emperyalist-Siyonist saldırganların füze savunma kalkanları açısından ise bir İran füzesini karşılayıp havada vurmak için en az beş füze fırlatılması gerekiyor ve bu hiç de az masraflı değil. Üstelik ateşkesin epey öncesinde Amerikan stoklarının erimekte olduğu konuşulmaya başlamıştı. Bombalara hedef olan İran küçümsenmez bedeller ödemişken savaşın ABD açısından da fazla masraflı olduğu ortada.

Trump’ın İran’a saldırısı Amerikan emperyalizmine pahalıya mal oldu. Saldırının 21. gününde Trump savaş harcamaları için Kongre’den 200 milyar dolarlık ek ödenek talep etti. Ve 2027 için hazırlanan taslakta savunma/savaş harcamaları için toplam 1,5 trilyon dolarlık kaynak ayrılması öngörüldü. Bu miktar, 2026 mali yılına göre 445 milyar dolar tutarında %42’lik bir artış demek. Bu 1,5 trilyon dolarlık yeni savaş bütçesinin üstelik bir de eki var; altı “zorunlu” sıfatıyla çizilerek, füze başlıkları türünden kritik mühimmat tedariğinin artırılması ve savunma sanayisi kapasitesinin genişletilmesi amacıyla 350 milyar dolarlık ek kaynak talep edildi.

İran’ın füzelerinden de önemli silahının Hürmüz Boğazı olduğunu Amerikalılarla birlikte tüm dünya bir kez daha görüp anladı. Boğazı kapatan İran dünyayı enerji darboğazına sürükleyerek ABD üzerinde ciddi baskı oluşturdu. Tüm Körfez ülkelerinin başlıca enerji ihraç yolu olan Hürmüz’ün kapanması petrol ve doğalgaz fiyatlarında sıçramaya neden olarak etkisini anında gösterdi. Birkaç gün içinde Brent petrolün varili 115 doları aşarak zirveyi gördü. Sonra savaşın tırmanması ya da barışa ilişkin beklentiler, genellikle Trump’ın bir gün öyle bir gün böyle, hatta saat başı farklılaşan açıklamalarından etkilenerek belirli miktarlarla düşüp yükseldi, ancak savaş öncesine göre hep ciddi bir yükseklikte kaldı.

Ve İsrail’in rafinerilerini vurmasının ardından bu ülkenin stratejik Hayfa rafinerisinin yanı sıra Katar’ın Las Raffan rafinerisini vurarak yaptığı misillemelerle İran, dünya gaz sevkiyatının önemli bir bölümünü olanaksızlaştırdığında Trump İsrail’in İran’ın petrol tesislerini vurmasını engellediğini açıkladı.

Saldırı sonunda oluşan enerji darboğazı enerji fiyatlarının yükselişiyle dünyada enflasyonist bir baskı oluştururken, Hürmüz’ün aynı zamanda enerjinin yanı sıra plastik ve gübre gibi petrokimya ürünleri başta olmak üzere temel sanayi girdileri sevkiyatı açısından taşıdığı önem tedarik ve üretim zincirlerinde kırılmalarla üretim kesintilerini tetikledi. Bu nedenle Trump “48 saat içinde İran elektrik santrallerini vurma”, hatta bütün bir “İran medeniyetini yok etme” tehditlerinden geri adım atarak İran’la görüştüklerini ve anlaşmak istediklerini açıklamak zorunda kaldı. Böylelikle ateşkese giden sürecin önü açıldı.

Hayali hedefler peşinde koşmayarak gerçekler üzerinden hareket eden İran’ın savaş stratejisini örneğin İsrail’in işgali, hava ve denizlerde üstünlük sağlayarak ABD-İsrail koalisyonunu yenerek teslim almak türünden amaçlar değil ama ülkesinin savunulması üzerine kurarak, başlıca saldırganlarla destekçilerine korunaklı/hareketli rampalarını geliştirdiği füzelerle karşı koyarken Hürmüz Boğazı’nı kapatıp küresel bir enerji sorunu oluşturarak ABD’yi saldırısını durdurmaya zorlamasının başarılı olduğu söylenebilir. Enerji başta olmak üzere birçok sanayi ve askeri tesisi harap olarak savaşta ciddi bir bedel ödemesine, örneğin donanmasının büyük bir bölümünü kaybetmesine karşın saldırganlar amaçlarına ulaşamadı, İran ayakta kaldı ve Amerikan emperyalizmine ateşkesi dayatmayı başardığı gibi, bir barış anlaşmasına imza atmasını da dayatacak görünüyor.

Üstelik gerici molla rejimi emperyalist-Siyonist saldırıya karşı mücadele içinde “ülkenin savunucusu” ve “halkın koruyucusu” payesini de kuşanma olanağı bularak kendisini güçlendirdi. Yine de savaşın neden olduğu yıkım ve rejimin halka birçok kamusal hizmeti sağlayamaz oluşunun savaş sonrasında halkın savaş sürecinde de idamlara bile ara vermeyip zulmünü sürdüren gerici molla egemenliğine karşı mücadelesini kolaylaştıracağı öngörülmelidir.

Savaşın Süresi Üzerine İddialar ve Gerçek

Amerikalı emperyalist şefler “çabuk biter” diyerek dizginlerinden boşandırdıkları saldırılarının başarısı için biçtikleri süreyi 24 saatten başlayarak sürekli uzattı. Son olarak Eylül’ün sözünü etmelerinin ardından başlangıçta İran’ın “kalıcı barış” isteyerek karşı çıktığı bir ateşkesi kabul edip savaşı yenilgi sayılmayacak bir biçimde bitirmenin yolunu aramaya başladılar. Ancak görüşmeler yoluyla savaşın bitirilmesi her halükârda saldırganların yenilgisi anlamına gelecek.

Beklentisinin aksine, İran’ın, Amerikan emperyalizminin kolay bir başarı elde ettiği Venezuela’ya benzemediğine ABD ile birlikte tüm dünya tanıklık etti. İran’ın 3 bin yıllık devlet geleneği var ve iyi silahlanmış olduğu gibi iyi de örgütlü olduğu görüldü. Üstelik emperyalist-Siyonist saldırı İran halkının rejim karşıtı muhalif kesimlerinin de ulusal duygularının yükselişine yol açıp saldırganlara karşı tutum almasına neden olarak rejimin elini rahatlattı. Maduro’yla eşi kaçırıldığında Venezuela uzlaşma yolundan ilerledi ve ABD Venezuela petrolüne el koyuyor. İran’ın da “rehberi”yle birlikte genelkurmay başkanı ve birçok üst düzey komutanı öldürüldü, ama direnişi kırılamadığı gibi Amerikan emperyalizmi hala nasıl geri adım atacağını ölçüp biçiyor.

Üstelik İran gibi güçlü bir ülkenin direnişinin yalnızca hava harekatıyla kırılamayacağı ve teslim olmaya ancak güçlü bir kara harekatıyla “ikna edilebileceği” tartışmasız. Başlarda bir kara harekatı için vekil güçler arandı ve ilk akla gelenler İran –ve Irak– Kürtleriyle Beluciler oldu. Ancak ABD’nin Suriye’de kısa süre önce ortada bıraktığı Kürtler, bir vekalet savaşı yürütmeye istekli olmadı.

Generalleri satın alınmış ve ordusu içten çürümüşken Irak işgalinin bile pahalıya mal olduğu Amerikan emperyalizminin ise İran’da bir işgal macerasına girişmeye niyeti olmadığı açık. En ileri noktada İran’ın enerji dağıtım terminali durumunda olan Körfez’deki Hark adasıyla birkaç adaya daha çıkarma yapmayı yedeğinde tutarak, ateşkes sürecinde bile asker sevkiyatını sürdürmüş olsa da bu pek olanaklı görünmüyor. ABD’den Körfez’e gönderilen sınırlı sayıda Amerikan deniz piyadesi ve özel kuvvetlerin barınma alanlarının vurulmasını da kapsayan İran direnişinin yanı sıra ABD’de gelişmeye başlayan savaş karşıtlığı bu olasılığı iyice güçleştiriyor. Üstelik barış vaat ederek seçim kazanıp başkan olan ama dünyayı savaşa sürüklemekte olan Trump yüz yüze kaldığı milyonları harekete geçiren “Krallara Hayır!” gösterilerine hedef olduğu ülke içinde de zor durumda ve bu yılın Kasım’ındaki Kongre ara seçimlerine giderken anketlerde hızla yere çakılan popülaritesi bugüne kadarki başkanların tümünü geride bıraktı.

Trump’ın, Netanyahu tarafından da onaylanan “İran’la görüşmeler ve anlaşmaya istekli olma” ile ilgili söylediklerine bakılırsa, ateşkesi bozması pek kolay değil ve İran’a saldırıya en azından bir yenisine kadar ara verilecek. Ancak bunun da kolay olmayacağı görülüyor, çünkü henüz görüşmeler sürerken saldırıya uğramış olan İran garantiler ve savaş tazminatı almadan görüşmelerde bulunmayı ve bir ateşkesi bile zor kabul etti. Üstelik ateşkes boyunca ABD’nin pazarlık kozlarını artırma ve boyun eğdirme amacıyla İran’ı denizden ablukaya alarak petrol ihracatıyla ülkeye ilaç ve gıda maddeleri girişini bile engellemesi geçici de olsa bir barış anlaşmasını iyice zorlaştırıyor. Ancak bu abluka yalnızca İran’la Çin’i vurmuyor, ama başta Avrupalılar olmak üzere özellikle enerji ihtiyacı içindeki belli başlı emperyalist ülkelerle petrol ve doğalgaz ihracatı –İran Hürmüz’ü açacağını söylerken– bu kez ABD ablukasıyla engellenen Körfez ülkelerinin de tepkilerinin yükselmesine neden olarak Amerikan emperyalizminin tecridini perçinliyor ve onu iyice zora sokuyor.

Trump’ın “işte yendim” diyerek Amerikalıları ikna edebileceği hiç değilse bir yarım-zafer görüntüsüne ihtiyacı var. İran’ınsa yeni bir saldırıyı zorlaştıracak ve bugüne kadarki kayıplarını az-çok telafi edecek bir anlaşma olmadan barış imzalamaya yanaşmayacağı görülüyor. Dolayısıyla karşılıklı ihtiyaçlar bir anlaşmayı zora soktuğu gibi, birbirini takip eden görüşme turlarıyla sık sık talep listelerinin yenilenmesini koşulluyor. Talep listeleri kadar görüşmeye nereden başlanıp nereden ilerleneceği de tartışma ve anlaşmazlık konusu oluşturuyor. Daha çok zaman kazanıp tabanını az çok ikna edecek “çözüm” biçimi bulma çabasındaki Trump ve ekibi tarafından “bu son yoksa dünyayı İran’ın başına yıkarız” tehditleri eşliğinde süresi her defasında yeniden uzatılan ateşkes sürecinde İran’ın masaya sürdüğü “Nükleer tartışmasını erteleyip önce diğer maddeleri görüşme” önerisi, deniz trafiğinin ABD tarafından engellendiğini ima eden, Hürmüz’ün açılacağı, hatta açık olduğu açıklamasıyla birlikte geldi ve öneri Rusya tarafından da desteklendi. Ancak kabul görmedi.

ABD, ablukanın yanı sıra “Özgürlük Projesi” adını takarak Hürmüz Boğazı ile ilgili atmaya çalıştığı ileri bir adım durumundaki Boğaz geçişinde tankerlere donanmasına ait gemilerin İran kıyılarıyla adaları ve teknelerini ateş altına alarak refakat etmesinden kısa süre içinde vazgeçti. İran uyarılarının ardından geçiş yapmaya çalışan teknelerle refakatçılarına ve BAE enerji altyapılarına ateş açarken Suudiler de “proje” kapsamında topraklarının ve hava sahalarının kullanılmasına izin vermemişti. “Proje” uygulanamaz olunca Trump “Amacımız İran'la anlaşma yapmak” diyerek, projenin “İran’la anlaşmanın imzalanıp imzalanmayacağı görülene kadar kısa süreliğine askıya alınmasına karar verdik, abluka devam ediyor” açıklaması yaptı.

Yazı kaleme alındığında Trump bu kez Fox News’e verdiği röportajda “İran’ın barış anlaşması imzalamak için bir haftalık süresi var” tehdidini savurduğu aynı gün “İran’la anlaşmaya çok yaklaştık” açıklaması yapmaktaydı.

İran Saldırısının Gösterdikleri

• Amerikan emperyalizminin özellikle Çin karşısındaki gerilemesini durdurup dünya hegemonyasını yenileme yönelimiyle Küba, Kolombiya, Kanada ve Grönland’a yönelik tehditlerin yanı sıra Venezuela’nın ardından İran’a saldırması, emperyalizme dair güzellemelerle kurgulanan düzen yanlısı liberal hayalleri yerle bir etti. Emperyalizm nitelemesinin yerine “emperyal” türü yumuşatmaların yaygın olarak kullanılmaya başlandığı koşullarda dünya İran’da bütün haşmetiyle emperyalizm ve saldırganlığına yeniden tanık oldu. Emperyalizm ve proleter devrimleri çağında hayallere yer olmadığı bir kez daha görüldü. Saldırgan emperyalizmle ya mücadele edilecek ya da teslim olunacaktı!

• Emperyalistler arası çelişkiler, rekabet ve çatışmanın şiddetlenmesinin bir belirtisi olduğu kadar, bu çelişki, rekabet ve çatışmayı derinleştirerek etkileri bölgeyle sınırlı kalmayıp tüm dünyaya yayılan İran’a yönelik emperyalist saldırı, bir dünya savaşı olasılığının çok da uzak olmadığını göstererek, “dünya savaşı olanaksız” görüşünün öngörüsüzlüğü ve saçmalığını ortaya koyuyor. Modern revizyonist şef Kruşçev tarafından ortaya atılan, günümüzde de çok sayıda savunucusu olan “bir dünya savaşı olanaksız, çünkü nükleer silah yığınağı ve ‘dehşet dengesi’ savaşı önlüyor” tezinin gerçekçi olmadığı emperyalistler arasındaki ilişkileri daha da germekte olan Ukrayna’nın ardından İran’da yeniden görüldü.

• Emperyalizm “kâğıttan kaplan” olmasa bile abartılı propagandayla yıldızı parlatılan güçte olmadığı gibi zaaf içinde. Halkların zenginliklerinin yağmalanmasıyla zorbalık üzerine kurulu ve dünya egemenliği için birbirinin boğazına sarılmakta olan düşman kamplara bölünmüş olmak karakterine kazılı. Ukrayna Savaşı Rusya içinde sorunlara da neden olarak hala sürerken –dünyada enerji sorunuyla sanayi girdileri sıkıntısı ve enflasyon artışına yol açan, ABD’de kitlelerin Trump’a karşı protestolarını büyüten, NATO içindeki çelişkileri derinleştiren vb.– günümüzün sadece değil ama özellikle askeri açıdan en güçlüsü olan Amerikan emperyalizminin İran’a karşı açtığı ancak ilan ettiği hiçbir amacına ulaşamadan ateşkes yapmak zorunda kalarak sahiplenebileceği bir barış anlaşması imzalamaya çalıştığı savaş bir kez daha gösterdi ki emperyalizm fazlasıyla “kırılgan” bir zemine sahip. Her şeyden önce “kadiri mutlak” olmadığı ve her istediğini yapıp her amaçladığına ulaşamayacağı görüldü. “Yenilmez armada” varsayılan Amerikan emperyalizminin şahsında atmaya çalıştığı “ileri adımlar” kendisini de vuruyor ya da uzlaşmaz karşıtlıklar üzerine oturan emperyalizm hemen her adımında kendi “bindiği dalı da kesiyor”! İran’ı küçümseyen hesapsızlık nedeniyle Amerikan emperyalizminin birçok savaş gemisiyle bölgedeki askeri üslerinde yüz yüze kaldığı tahribatın yanı sıra kapatılmasını önleyemediği Hürmüz Boğazı dolayısıyla dünyanın karşı karşıya kaldığı enerji ve bir dizi sanayi girdisi kıtlığıyla fiyat patlamaları ve açmazı bunun bir kanıtı. İran’ın rafinerilerini vuran İsrail’e Katar yanıtı ve Trump’ın İran’ın petrol rafinerilerini vuran İsrail’i durdurması bir diğer kanıt. Savaşı başlatırken tek kelime danışmadığı Avrupalı “müttefikleri”ni davetine olumlu yanıt alamayan Trump’ın Çin’e bile Hürmüz’ün açılması için müdahale çağrısı yapmasıysa içine sürüklendiği açmazın yanı sıra şaşkınlığının bir belirtisi.

Üstelik ABD’nin İran’a saldırısında tanık olduğumuz gibi emperyalizm sadece sömürgeleştirmeye çalıştığı ülkelerin direnişiyle yüzleşmekle kalmıyor; asıl olarak henüz mücadeleleri düşük düzeyde seyreden dünya işçi sınıfı ve halklara düşman ve egemenliğini onların kurtuluş mücadelelerinin önünü alarak sürdürebiliyor. Amerikan emperyalizminin İran saldırısının başarısızlığının başlıca nedenlerinden biri de rejime karşı ayaklanmasını umduğu İran halkının tersine bombalayacağını ilan ettiği altyapı tesisleri ve köprüler vb. alanları kitlesel olarak koruma altına alarak emperyalist saldırıya karşı direnmesidir.

• Rusya Ukrayna’da ummadığı ölçüde dirençle karşılaşmıştı. Gerçi rakipleri olan ABD ve Avrupalı emperyalistler Ukrayna’ya yardım etmenin ötesinde savaşın tarafı durumda ve Ukrayna savaşı gerçekte Ukrayna’nın vekalet ettiği ABD ve Avrupalı emperyalistlerle Rusya arasında bir savaş olarak sürüyor. Arka fonunda emperyalistler arası çelişme ve paylaşım çekişmesi olmakla birlikte bugün henüz Ukrayna’dan farklı olarak emperyalistler arası bir savaş olmayan İran’a saldırısında ABD de beklemediği bir dirençle karşılaştı ve açmazlara düşüyor. Ukrayna savaşı dördüncü yılını geride bırakmış, İran savaşıysa henüz 2. ayını yeni doldurmuşken kesin saptamalardan kaçınmak doğru olmakla birlikte, Amerikan emperyalizminin içine düştüğü tam bir “aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık” durumu. Hem de rakipleri olan Çin ve Rusya Ukrayna’da olduğu türden savaşın tarafı durumunda değiller ve açıktan İran’ı desteklemiyorlarken, kısa sürede zafer kazanamayacağı belli oldu ve İran’ın kalıcı bir yenilgiye uğratılmasını amaçlayan İsrail’in ısrarına karşın “savaşa devam” diyemiyor, tam olmasa bile “yarım bir zafer” iddia edebileceği koşulları oluşturma çabasıyla arayışını sürdürerek savaşın sürüncemede kalmasına yol açıyor!

Gerek savaşın gidişatı gerekse Körfez’in kapanmasıyla içine düşülen açmaz dolayısıyla emperyalizmin zaaflarıyla zayıflığı bir kez daha kanıtlandı, ancak ne yazık ki henüz devrimci hareket ve özellikle uluslararası devrimci işçi hareketi de güçlü değil ve emperyalizmin zaafları henüz proleter devrimini güçlendirmiyor. Şimdilik ABD’nin zaafları rakipleri olan emperyalistlerin elini güçlendiriyor.

• Emperyalistler arası çelişkiler ve rekabetin şiddetlenmesinin tek belirtisi başlıca rakipler durumundaki ABD ile Rusya ve Çin emperyalizmleri arasındaki çelişki ve rekabetin şiddetlenmesi değil. ABD ile Avrupalı emperyalistler ve Kanada arasındaki çelişkiler ve rekabetin de Amerikan emperyalizminin son dönem ataklarının ardından keskinleşmekte olduğu bir gerçek.

İran saldırısından umduğu sonucu almak açısından, yakın müttefiklerini bile kırıp dökerek çıkarlarını güç politikası izleyerek elde etmeye yönelen Amerikan emperyalizminin işi, sadece başlıca rakipleri Çin ve Rusya ile ilişkileri değil ama Avrupalılar başta olmak üzere müttefiki olagelmiş emperyalistlerle ilişkileri bakımından da zor görünüyor.

Ukrayna’da Avrupalı emperyalistlerin çıkarlarını gözetmeyerek Rusya ile ayrı “barış” yapmaya yönelen ABD, Kanada’ya eyaleti olmayı dayatırken, Avrupalı emperyalistleriyse AB üyesi Danimarka’ya yönelttiği Grönland’ı ilhak dayatmasıyla tehdit etmiş ve Kanada ile İtalya başbakanlarının Çin ziyaretine ve bu ülkeyle anlaşmalar imzalamalarına neden olmuştu. En yakın ABD müttefiki olagelmiş İngiltere bile Çin’i ziyaretten kaçınamazken Almanya ve Fransa Rusya ve Çin’le ilişkilerini gözden geçirip yenilemeyi masalarına yatırma eğilimine girdi. AB örneğin Rus gazını kesinlikle almama kararını erteledi.

Yugoslavya’nın bombalanması ve Irak işgalinde hemen tüm emperyalistler ABD’nin yanındaydı. Afganistan işgalinde de. Libya’da önemli bir kısmı ABD’den uzak durdu. Şimdi İran’a saldırısında ise ABD’nin yanında yalnızca İsrail bulunuyor ve ABD saldırganlığıyla kendisini tecrit ediyor. Trump’ın Çin ve Japonya dahil emperyalistler ve NATO üyeleri başta olmak üzere tüm devletlere yönelttiği Hürmüz Boğazı’nın açılması için müdahale çağrısını öncelikle Avrupalı emperyalistler “NATO’nun bu tür bir misyonu olmadığını” söyleyerek açıkça reddetti ve karşılığında Trump’ın NATO’dan vazgeçebileceğine ilişkin söylemlerine muhatap oldular. Şimdi belli başlı Avrupalı emperyalistlerin sürüklediği Avrupa Birliği “Stratejik Pusula” ve “Stratejik Özerklik” adıyla ortak “güvenlik ve savunma” politikasını yeniden inşa etmede belirli adımlarını zaten attığı kendi bağımsız “Avrupa Ordusu”nu küçümsenmez kaynaklar ayırarak kurma sürecini ilerletiyor.

Emperyalizm koşullarında kalıcı ittifaklara yer yoktur, emperyalist barış ise iki çatışma arasındaki ateşkesten ibarettir. Bu, ABD/İsrail – İran Savaşı açısından geçerli olduğu gibi emperyalistler arasındaki ilişkiler açısından da geçerlidir.


  1. * Makale, ABD’nin uygulamakta olduğu denizden abluka bir yana, İran’a yönelik emperyalist-Siyonist saldırıya bir ateşkesle ara verilmiş olduğu dönemde kaleme alındı.