NATO’nun kuruluşu ve gelişimi (1949-1990)

20 Nisan 2026
40 dak okuma süresi
NATO, Flickr.com, CC BY-NC-ND 4.0
Listen to this article

Speed:

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde uluslararası tablo iki kutuplu bir dünyanın şekillenmiş olduğunu keskin bir biçimde ortaya koyuyordu. Bir yanda sömüren ve sömürülen sınıflarıyla kapitalist emperyalizmin dünyası, diğer yan da sınıfların ve sömürü ilişkilerinin tasfiyesine girişilen işçi sınıfının egemenliğindeki sosyalizmin dünyası. Hitler Almanya’sı başlangıçta Batılı emperyalist güçlerce desteklenmiş, Sovyet Birliğine karşı harekete geçeceği, “komünizm tehlikesini” ortadan kaldıracağı umulmuştu. Ancak Hitler’in savaşa Batı’dan başlaması tüm planları altüst etmiş, sonuçta Batı emperyalizmi, başından beri ittifak çağrısı yapan, ama reddedilen Sovyetler Birliği’nin ittifak önerilerine sonunda boyun eğmişti. Sovyetler Birliği halkları Stalin’in önderliğindeki komünist partisinin yönetiminde sınırsız bir fedakârlık ve kahramanlık örneği vererek, Batı’daki ikinci cepheyi ancak 1944 yazında açan Batılı emperyalistlerin ummadıkları ve beklemedikleri zaferi daha 1943 sonlarında neredeyse kesinleştirmişti. Sovyetler Nazi Almanya’sını bozguna uğratmış, savaş sonunda ve 1949’da Çin devriminin de gerçekleşmesi ile dünyanın yaklaşık yarısı sosyalizmin ve demokratik halk cumhuriyetlerinin yönetimleri altına girmişti.

Bu durum emperyalizm için tehlike çanlarının daha şiddetli çalması anlamına geliyordu. Bununla birlikte emperyalist dünyada da köklü bir egemenlik değişimi olmuş, İngiltere’nin egemenliği bitmiş, ABD emperyalizmi kesin bir biçimde kapitalist dünyanın tartışılmaz tek egemen gücü olmuştu. ABD daha savaş bitmeden Batılı finans sistemin kurallarını kendi ekonomik egemenliği temelinde Bretton-Woods sistemi ile atmış, Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar ABD emperyalizminin egemenliğini pekiştirecek bir biçimde kurulmaya başlanmıştı. Emperyalist dünyada daha öncesi bu ölçüde bir anlaşma ve egemenlik görülmemişti. Ama bu sistem askeri bir ittifak olmadan yürütülemez ve geliştirilemezdi. Emperyalizmin can düşmanı olarak gördüğü sosyalizme karşı tüm güçlerini merkezileştirmesi ve birleştirmesinin tamamlanabilmesi için bu adımın da atılması gerekiyordu. Üstelik düşman sosyalizm olarak sadece Sovyetlerin şahsında cisimleşmemiş, tek tek ülkelerin içinde işçi sınıfı ve emekçi halkların kapitalizme karşı mücadelesi olarak da bir gerçeklik kazanmıştı.

Sovyetlerin ve sosyalizmin prestiji, bunun tek tek ülkelerde işçi sınıflarına ve emekçi halklara verdiği güven ve içerde yükselen sınıf mücadelesi, “komünizm tehlikesi”nin uzak olmadığını Batılı emperyalistlere hatırlatıyor, sömürü dünyasının temelleri sarsılıyordu. Kapitalist ülkeler için düşman sadece dışta değil, aynı zamanda işçi sınıfı ve emekçi yığınların mücadelesiyle içteydi. Önce ABD’nin de teşviki ile İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg gibi ülkeler tarafından askeri işbirliğini amaçlayan 1948 Eylül’ünde “Batı Birliği” kuruldu. Bu yetersiz olmakla birlikte NATO’ya doğru atılmış ilk adımdı. Yetersizdi çünkü emperyalist dünyanın artık herhangi bir gevşek askeri ittifaka değil, bütün öncekilerden çok farklı, sıkı örgütlenmiş, merkezileşmiş, sınırları sadece askeri alanla sınırlanmamış, kollektif bir egemenlik aygıtına ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmıştı. Emperyalizm, sosyalizme karşı mücadelesini ancak böylesi bir birlikle sürdürebilir ve onu kuşatma yıkma amacını, içerideki sınıf mücadelesini böyle bastırabilirdi, hesaplar bu amacın gerçekleştirilmesi üzerine yapılmaktaydı. ABD emperyalizminin ve belli başlı emperyalist güçlerin hedefinde böyle bir örgüt kurmak vardı ve adım adım bu gerici amaç gerçekleştirildi.

İşte NATO bu sürecin sonunda doğan bir ittifaktır. Onun sadece askeri bir ittifak olmadığını yazının ilerleyen bölümlerinde göreceğiz. NATO, ABD ve Avrupa ülkelerini bir araya getiren bir ittifak olmasına karşı, ABD’nin NATO içinde baskın egemen güç ve dünya çapında kapitalizmi ve emperyalizmi savunan bir jandarma olması, onun mücadele alanını neredeyse tüm dünyaya yaymaktadır. Bu dikkate alındığında NATO yaygın olarak uluslararası emperyalist sistemin öncelikli hedefi sosyalizmi yıkmak olarak belirlenen, ABD ve Avrupa’yı bir araya getiren askeri örgütü olarak tanımlandı. Süreç içinde de emperyalizmin dünya jandarmalığına doğru genişlemeyi hedefleyen askeri bir örgütü oldu. Bu nitelemeler elbette bir gerçekliği ifade etmektedir. Diğer taraftan ABD emperyalizminin eylemleri ile NATO’nun eylemlerinin birebir örtüşmemesi de bir başka gerçekliktir. NATO’nun kuruluşundan “duvarların yıkılışına” kadar olan dönemde -bu yazının konu aldığı dönem- diğer bir ülkeye karşı NATO olarak savaşı, askeri bir müdahalesi yoktur! Ama ABD emperyalizmi bazen tek başına, bazen birkaç NATO ülkesini yanına alarak Vietnam’dan, Afganistan’a kadar pek çok savaş ve işgale girişmiştir. “Gönüllüler Koalisyonu” vb. adlarla oluşturulan bu geçici askeri ittifaklar doğrudan ABD emperyalizminin uluslararası stratejisine, çıkarlarına hizmet eden eylemler oldu. Yani ABD emperyalizmi, NATO doğrudan kurumsal olarak işin içine girmese de, NATO ülkelerinin askeri, lojistik, stratejik, ekonomik, politik ve diplomatik desteklerini ya tümüyle arkasına alarak ya da en önemlilerin desteğini alarak müdahalelerini gerçekleştirdi. Bu gerçek dikkate alındığında, ABD ve NATO ayrımı biçimsel kalmaktadır. Son zamanlarda bir ABD yetkilisinin tanımlaması ile “NATO, ABD demektir”. Bu nedenle NATO’nun seksenli yılların sonuna kadar ABD emperyalizminin bazı durumlarda dünya politikalarında kurumsal olarak olmasa da fiilen kullanıldığını tespit etmek gerekir. Daha sonra ise görev alanının genişlemesine yönelik tartışmalar vb. gündeme geldi.

NATO politik ve askeri kurumları, istikrarlı yapısı, üyelerine yüklediği görevler vb. ile önceki diğer bütün ittifak biçimlerinden köklü bir farklılık göstermektedir. Çünkü emperyalist sistemin “güvenliğinin” ulusal sınırların ötesinde, “kolektif mekanizmalar” aracılığıyla sağlanması anlayışını beraberinde getirmiştir. NATO bu ihtiyaçları karşılamak üzere kuruldu. Ama NATO’nun elbette sadece bu ihtiyacı karşılamak üzere kurulmadı. NATO aynı zamanda Batı emperyalizmi içindeki hiyerarşiyi güvenceye alan, ABD emperyalizminin çıkarlarını -büyük patron olarak-temeline koyan, Avrupalı emperyalist ülkeleri ABD çıkarları temelinde organize eden, görev paylaşımı yapan, aralarındaki rekabeti belli koşullar altında düzenleyen ve yönetilebilir kılan bir örgüt de olmuştur. NATO şemsiyesinin en merkezinde ABD hakimiyeti ve çıkarları bulunmaktadır.

Son dönemde NATO ve ABD üzerine yoğun bir tartışma yürütülmektedir. Bu tartışmalarda taraflar “NATO’nun beyin ölümünden, Türkiye, Rusya, Çin ittifakına” kadar bir dizi görüşü dillendirmekte, Trump’ın politikaları NATO içinde ayrışma ve çelişkileri körüklemektedir. Kuşkusuz Trump’ın kişiliği ilişkilerin yürütülmesinde bir üslup sorunu ortaya çıkarmakla birlikte, sorunların temelinde ABD emperyalizminin mevcut konumunu korumakla ilgili derin nedenler yatmaktadır. Ancak bu yazı NATO’nun 1990 sonrası dönemlerine ilişkin değerlendirme yapmayacak, o dönem bu dosyanın diğer bir yazısının konusu olacaktır.

Soğuk Savaş’ın Uluslararası Emperyalist Sistem Üzerindeki Etkisi

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan, bir yanda kapitalist emperyalist sistemin, diğer yanda sosyalist sistemin olduğu iki kutuplu uluslararası koşullar, güç dengesinin önemli ölçüde değişmesine yol açmıştı. Dünya kapitalist-emperyalist blok ve sosyalist blok olarak tam anlamıyla bölünmüş, iki kutuplu dünya gerçeği şekillenmişti. ABD emperyalizminin kesin egemenliğindeki ve öncülüğündeki emperyalist Batı Bloğu ile Sovyetler Birliği önderliğindeki sosyalist sistem ekonomik, ideolojik, olarak karşı karşıya gelmiş, askeri ve siyasal araçlara da dayanan çok yönlü karşılıklı mücadelenin içine girmişti. Emperyalizmin ABD önderliğinde sosyalizme karşı mücadelesini içeren bu dönem uluslararası politika da yaygın olarak “Soğuk Savaş” olarak adlandırılmış ve doğrudan büyük ölçekli bir askerî çatışma yaşanmaksızın, her alanda sürekli bir karşı karşıya gelinen tarihsel bir dönem olmuştur. Bir yanda emperyalist saldırganlık ve kuşatmaya karşı sosyalizmin kendini savunması ve saldırıları püskürme çabası varken, karşı tarafta sosyalizmi kuşatma ve yok etme saldırısı vardır ve bu döneme damgasını vuran mücadele bu olmuştur. Sonrasında Kruşçev’le başlayan sosyalizmin tasfiyesi ve bunun gerçekleşmesi, bu mücadelenin iki süper devlet arasında hegemonya mücadelesi olarak yozlaşarak sürdürülmesini beraberinde getirmiştir.

Soğuk Savaş ortamı, kapitalist emperyalist sistemin hem sosyalizm tehlikesine hem de içeride işçi sınıflarına ve emekçi halklarına karşı bastırma aygıtlarının çeşitlendirilmesi ve geliştirilmesini yönelik yeni araçları devreye sokmasını beraberinde getirdi. Özellikle Batı Avrupa ülkeleri açısından Sovyetler Birliği’nin ve sosyalizmin prestiji temel bir tehdit unsuru olarak görülmüş, “komünizm tehlikesi” sürekli canlı tutulmuş, işçi sınıfının mücadelesi temel “iç tehdit” olarak görülmüştür. Savaş sonrası dönemde ekonomik olarak zayıflamış ve askerî açıdan güçsüz Avrupa, “güvenliğini” tek başına sağlayabilecek durumda değildi. Bu durum, emperyalist sistemin “güvenliğinin” ulusal sınırların ötesinde, “kolektif mekanizmalar” aracılığıyla sağlanması arayışlarını beraberinde getirmiştir.

Bu bağlamda kendi içerisinde farklı evrelerden geçen -yumuşama, nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmaları vb. gibi- Soğuk Savaş, yalnızca farklı sistemlere sahip iki süper güç arasındaki mücadeleyi değil, aynı zamanda batılı emperyalist güçlerin askeri alanda güçlerinin kurumsallaştırılması sürecini de beraberinde getirmiştir. ABD emperyalizmi liderliğindeki NATO’nun kuruluşu, bu sürecin en somut ve kalıcı sonuçlarından biri olmuştur.

Soğuk Savaş’ın erken döneminde ABD emperyalizminin dış politikasını şekillendiren temel strateji, “çevreleme” doktrini olmuş, bu yaklaşım, Sovyetler Birliği’nin “askerî ya da ideolojik nüfuz alanını genişletmesini engellemeyi” amaçlamış ve bu doğrultuda müttefik devletlerin askerî, ekonomik ve siyasal açıdan desteklenmesini hedeflemiştir. Truman Doktrini ve Marshall Planı gibi girişimler, çevreleme politikasının ekonomik ve siyasal boyutlarını oluştururken, NATO bunun askeri ayağını temsil etmiştir.

Batı emperyalizminin ABD önderliğinde kurduğu bu ittifak anlayışı bu dönemde geçmişte kurulan geçici, amacı kısıtlı, görevi bittiğinde dağılan klasik ittifak modellerinden ayrışan bir özellik taşımaktadır. NATO, yalnızca belirli bir tehdit anında devreye girecek gevşek bir ittifak değil; sürekli işleyen, kurumsallaşmış ve “ortak bir güvenlik” kimliği üretmeyi hedefleyen bir örgüt olarak tasarlanmıştır. Bu yönüyle NATO, üyelerinin güvenliğini bireysel kapasitelere değil, ortak bir “caydırıcılık” mekanizmasına dayandırmıştır. Bu ittifakın savunucularınca NATO’nun işlevi “Soğuk Savaş” boyunca NATO’nun yalnızca askerî bir yapı olarak değil, aynı zamanda ABD ve Avrupa arasındaki siyasal uyumun ve emperyalist Batı Bloğu içindeki “ideolojik bütünlüğünün” kurumsal örgütü olarak davranma politikasını da ifade etmektedir.

Kısaca vurgulanabilir ki: ittifakın kuruluşu asimetrik ve hiyerarşiktir. NATO, biçimsel olarak üyeler arasında eşitlik iddia etse de, stratejik akıl ve karar alma kapasitesi ABD merkezlidir. Bu durum yalnızca askerî komuta yapılarında değil, güvenlik doktrinlerinde, silah standardizasyonunda ve dış politika önceliklerinde de görünür. Dolayısıyla NATO, eşitlerin bir “ittifak”tan çok, ABD hegemonyasının Avrupa ölçeğinde kurulmasıdır. Marshall Planı ile ekonomik bağlanma, Bretton Woods rejimi ile parasal/finansal çerçeve ve NATO ile askerî disiplin ABD hegemonyası temelinde şekillenmiştir.

Buna rağmen NATO’nun çelişkisiz bir ittifak olduğu kanısına kapılmamak gerekir. İttifak içinde kendi emperyalist emelleri peşinde koşmak isteyen Fransa gibi, bir dönem NATO’nun askeri kanadından çekilme sonra yeniden geri dönme gibi olaylar da yaşanmıştır. Benzer bir durum ama farklı gerekçelerle Yunanistan içinde söz konusu olmuş, Yunanistan çekildiği NATO’nun askeri kanadına ancak, Türkiye’de 12 Eylül askeri faşist darbesi sonrası cunta şeflerinin onayı ile dönebilmiştir.

NATO’nun Kuruluşu ve Kurumsal Yapısı

ABD liderliğindeki emperyalist sistemin sadece askeri değil, pek çok yönüyle savunulmasını ve egemenlik kurmasını hedefleyen Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, 4 Nisan 1949 tarihinde imzalanan Washington Antlaşması ile resmen kurulmuştur. Kurucu devletler ABD (Amerika Birleşik Devletleri), Birleşik Krallık (İngiltere), Fransa, İtalya, Kanada, Norveç, Hollanda, Belçika, Danimarka, Portekiz, İzlanda ve Lüksemburg’tur. Antlaşmanın en kritik hükmü olan 5. madde, herhangi bir üye devlete yönelik silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağını hükme bağlayarak “kolektif savunmayı” her bir üye için yükümlülük hâline getirmiştir. Bu madde, NATO’yu önceki ittifaklarından ayıran temel bir unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Kuruluş aşamasında NATO’nun yapısı ağırlıklı olarak siyasal nitelikteydi. Ancak Kore’de ABD önderliğinde başlatılan Çin ve Sovyetler Birliğine karşı 1950’deki Kore Savaşı bu ittifakın askeri boyutunu somutlaştırmış ve NATO’nun daha merkezi ve birleşik bir askerî komuta yapısına yönelmesine yolu açmıştır. Bu süreçte Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı (SHAPE) kurulmuş, ittifakın askerî planlama ve operasyon kapasitesi Batılı emperyalistlerin ABD liderliğindeki ihtiyaçlarına yanıt verebilecek biçimde organize edilmiştir.

1950’li yıllar boyunca NATO, hem coğrafi olarak yeni ülkelerin katılımı ile genişlemiş hem de stratejik doktrinlerini derinleştirmiştir. Türkiye ve Yunanistan’ın 1952’de, Batı Almanya’nın ise 1955’te ittifaka katılması, NATO’nun Sovyetler Birliği’ni kuşatmayı amaçlayan “jeopolitik kuşağı” tamamlamasında kritik rol oynamıştır. 1950’lerin ortasından itibaren sosyalizm tasfiye sürecine girmiş olsa da bu karşıtlık iki süper devlet karşıtlığı olarak Gorbaçov’un “bizden bu kadar” deyip açıkça kapitalizme yönelmesi sonucu “duvarların yıkılmasına” kadar devam etmiştir.

Türkiye’nin NATO’ya Giriş Süreci

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist sistemin bir parçası olarak “güvenliğini” bu sistem içinde aramaya yönelmiştir. Türkiye’nin 1948 ve 1950 yıllarında yaptığı resmi üyelik başvurularında başlangıçta olumsuz yanıt verilmiştir. Ancak 1950 yılında Kore Savaşı’na asker gönderilmesi, Türkiye’nin bu ittifaka katılması için giriş bileti anlamına gelmiştir. Bu arada Sovyetlerin boğazlarda üs , Kars ve Ardahan’ı geri istediği gibi yalanlara dayanan propagandalar da üretilmiş, iç kamuoyu bu yolla ikna edilmeye çalışılmıştır. ABD Kongresi’nin onayının ardından Türkiye, 1952 yılında Yunanistan ile birlikte NATO’nun ilk genişleme dalgasında ittifaka dahil olmuştur. Böylece NATO üyeliği, Türkiye’ye şu sıralar bazı politikacılar tarafından artık “iki yüzlülük olduğu” ilan edilen “uluslararası hukukun” güvencesi altına girmiştir. Böylece iktidar NATO’nun 5. Maddesinin, yani “Bir üyeye yapılan saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılır” ilkesinin, Türkiye’yi dış tehditlere karşı dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD dahil tüm müttefiklerin koruması altında almış olduğu propagandasını bolca kullanmıştır. Ayrıca 4. Madde’ ye göre ise herhangi bir üye ülke toprak bütünlüğü veya güvenliğinin tehdit altında olduğunu hissettiğinde tüm konseyi toplantıya çağırma hakkına sahiptir. Türkiye egemen sınıfları böylece düzenlerini “güvenceye” aldıklarını düşünmüşler, “Batı ittifakının bir parçası” olmayı kendi bekaları için olmazsa olmaz bir koşul saymışlar, süreç içerisinde NATO’nun insan gücü olarak ikinci büyük ordusu olmayı özel bir övünme vesilesi haline getirmişlerdir.

Silahlanma ve NATO

NATO 1949’da kurulduğunda (12 kurucu ülke) silahlanma harcamaları zaten II. Dünya Savaşı sonrası yeniden yapılanmanın içindeydi. Kore Savaşı (1950–1953), özellikle ABD ve onunla birlikte hareket eden müttefiklerde silahlanma konusunda belirgin bir artış dalgası yarattı. Soğuk Savaş’ın “sıcak çatışmaya dönüşme ihtimali” algısı körüklendi, silahlanmaya, savaşa ayrılan bütçeler büyüdü, Konvansiyonel kuvvet modernizasyonu hızlandı, NATO komuta/planlama yapısı daha da merkezileşti. Bu erken dönemde NATO harcamasının ağırlık merkezi, daha sonra da olduğu gibi açık biçimde ABD’deydi; Avrupa’nın büyük kısmı savaş sonrası “toparlanma” nedeniyle sınırlı mali kapasiteyle hareket ediyordu.

1954–1962 dönemi: Yunanistan ve Türkiye 1952’de, Batı Almanya’nın 1955’te NATO’ya katılması ile bu genişlemeler nükleer caydırıcılık ve konvansiyonel kuvvetler dengesi gibi savunma planlamasında yeni cepheler ve yeni kuvvet hedefleri anlamına da geldi. ABD’nin “nükleer şemsiyesi”, Avrupa’da “güvenlik mimarisinin” temeliydi; ancak Avrupa ülkeleri yine de kara/hava kuvvetlerini güçlendirmeye çalıştı. Bu, birçok ülkede savunma bütçelerini yukarı çekerken, ekonomik büyüme dönemlerinde GSYH’ye oran bazen sabit kalabildi.

1963–1978 dönemi: Détente (yumuşama), Vietnam müdahalesi ve Avrupa’da dalgalanma olarak adlandırılabilecek dönemde NATO’nun harcamaları ülkelere göre farklılıklar gösterir. Örneğin ABD’de Vietnam işgalinin bütçeye etkileri ve 1970’lere doğru stratejik önceliklerde dalgalanmalar görülürken, Avrupa’da bir yandan “sosyalizm tehlikesine” karşı “refah devleti” harcamaları yükselirken, diğer yandan “Rusya tehlikesine” karşısında asgari caydırıcılık sağlamayı amaçlayan harcamalar artar. Türkiye ve Yunanistan gibi jeopolitik önceliklerin yüksek olduğu ülkelerde, “bölgesel tehdit algısı” harcama kararlarını, bu ülkelerin ekonomilerine kıyasla daha keskin biçimde artırmıştır. Dünya Bankası’nın SIPRI verisini temel alarak hazırladığı “GSYH’nin yüzde kaçı askerî harcama” göstergelerine göre bu yıllarda önemli bir gösterge olarak silahlanmanın GSYH’ye oranı bazı ülkelerde düşerken, bazılarında daha sabit kalmıştır.

1979–1987 Yeniden yükseliş dönemi (Afganistan, füze krizi, Reagan dönemi): Bu dönem iki emperyalist süper devlet arasındaki mücadelenin keskinleştiği bir dönem oldu. Rusya’nın Afganistan’ı işgali (1979), Avrupa’daki orta menzilli füze krizi, ABD’de Reagan dönemi silahlanma artışları, NATO toplam askeri harcamalarının 1980’lerin başında zirve yaptığı bir dönem olmuştur. Bu dönem ilişkin harcama verileri 1949’da yaklaşık 16,08 milyar dolar düzeyinden 1981’de yaklaşık 271,1 milyar dolar düzeyine çıktığını; toplam içinde ABD payının baskın -sonrasında da olduğu gibi- kaldığını göstermektedir. Avrupa ülkeleri de artışa katılsa bile, teknoloji yoğun alanlarda (hava gücü, deniz gücü, nükleer silahlar ve Ar-Ge) ABD’nin ağırlığı çok daha belirgindir. 1949–1990 boyunca NATO’nun toplam silahlanma harcamalarında ABD birincil ağırlık merkezidir. Bunun temel nedeni ABD emperyalizminin Avrupa ile sınırlı olmayan dünya çapındaki egemenlik mücadelesidir. Sonraları daha öne çıkacak olan harcamalarda “yük paylaşımı” tartışmaları da bu unsur dikkate alınarak irdelenmelidir. Avrupa’da Birleşik Krallık, Fransa, Batı Almanya nispeten büyük ekonomiye sahip emperyalist ülkeler NATO’nun diğer ülkelerine göre silahlanmaya daha yüksek harcama yapmışlar, Türkiye gibi “cephe ülkelerinin” askeri harcamaları ise GSMH’ya göre hep yüksek oranlı olmuştur.

NATO’nun ‘Güvenlik’ Anlayışında Gladio

NATO’nun “Soğuk Savaş” süresince benimsediği emperyalist sistem için “güvenlik anlayışı” yalnızca açık askeri unsurlara dayanmamaktaydı. Nükleer silahlar, konvansiyonel kuvvetler ve askeri üsler kadar, görünür olmayan ve kamuoyundan gizli tutulan “güvenlik mekanizmaları” da bu stratejinin parçası olmuştur. Özellikle “Sovyet işgali” ihtimaline karşı geliştirildiği savunulan “stay-behind” -cephe gerisi – yapılanmaları, NATO’nun “savunma planlamasının” daha az bilinen ancak çok önemli bir boyutunu oluşturmuştur.

Emperyalist sistemin savunucuları bu yapıların, savaş hâlinde düşman işgali altındaki topraklarda direniş örgütlemek, sabotaj faaliyetleri yürütmek ve müttefik kuvvetlerle koordinasyonu sürdürmek amacıyla tasarlandığı ve kurulduğunu öne sürmüşlerdir. Ancak ilerleyen yıllarda, bu gizli yapıların- Gladio, Kont gerilla vb- bazı ülkelerde iç siyasete dolaylı ya da doğrudan müdahale ettikleri, asıl amaçlarının da bu olduğu görülmüştür. Bu da NATO’nun ülkelerin içlerinde sınıf mücadelelerini bastırma konusunda özel politikalara sahip olduğunu, bunları örgütleyip kendine bağladığını kanıtlamaktadır. Bu yapılanmalar özellikle İtalya ve Türkiye örneklerinde belirginleşmiş; “Gladio”, “derin devlet”, “gerilim stratejisi” ve “kontrgerilla” gibi faaliyetler, sınıf mücadelelerini bastırmak için devletlerin iç politikalarının ayrılmaz parçası haline gelmiştir.

Kontr-Gerilla Yapıları

Kontr-gerilla, Gladio tipi örgütlenmelerin kurulması emperyalist sistemin savunucuları tarafından genellikle şöyle gerekçelendirilmektedir: ‘Soğuk Savaş’ın erken evresinde Batı Avrupa’da şekillenen güvenlik kaygıları, yalnızca açık askerî tehditlere karşı değil, aynı zamanda olası bir işgal senaryosunda devletlerin nasıl ayakta kalacağı sorusuna da odaklanmıştır. Bu bağlamda geliştirilen stay-behind (cephe gerisi) yapılanmaları, NATO’nun resmî savunma doktrinlerinin tamamlayıcı bir unsuru olarak ortaya çıkmıştır. Stay-behind ağları, Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa’yı işgal etmesi hâlinde, işgal altındaki bölgelerde direnişi örgütlemek, sabotaj faaliyetleri yürütmek ve müttefik kuvvetlerle gizli iletişimi sürdürmek amacıyla planlanmıştır…vb’

Stay-behind yapılanmaları, NATO’nun resmî belgelerinde ayrıntılı biçimde yer almamakla birlikte, örgütün içeride işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin bastırılması, “komünizm tehlikesinin” önlenmesi planlamasıyla uyumlu şekilde geliştirilmiştir. Bu ağlar, resmi olarak doğrudan NATO komuta zinciri içinde faaliyet göstermemiş; bunun yerine üye devletlerin askerî ve istihbarat kurumları aracılığıyla örgütlenmiştir. Ancak eğitim, doktrin ve lojistik destek açısından NATO ülkeleri arasında belirli bir koordinasyonun varlığı yaygın biçimde kabul edilmektedir. Bu yapıların fiili yöneticisinin ABD ve onun istihbarat örgütü CIA olduğu süreç içerisinde açığa çıkmıştır.

İtalya, Belçika, Fransa, Almanya, Yunanistan ve Türkiye gibi birçok NATO üyesinde benzer yapıların oluşturulmuş olması, cephe gerisi ağlarının münferit değil, sistematik bir yaklaşımının parçası olduğunu göstermektedir. Bu ağların üyeleri genellikle eski askerlerden, özel eğitimli subaylardan ve güvenilir sivil unsurlardan seçilmiş; gizli silah depoları, yeraltı haberleşme sistemleri ve hücresel örgütlenme modelleri kullanılmıştır. Bu gladio ve kont-gerilla örgütlenmeleri ülkelerde parlamento denetimi dışında tutulmuş, hatta sivil hükümetlerin dahi ayrıntılı bilgi sahibi olmadığı mekanizmalar olarak varlık göstermiştir.

Gladio tipi yapıların varlığı elbette NATO ülkeleri tarafından başlangıçtan beri inkar edilmiştir. Ancak Kasım 1990’da İtalya’da NATO’ya bağlı gizli bir terör örgütünün ortaya çıkarılması[1] tüm dikkatleri üzerine çekti ve diğer NATO ülkelerinde de bu tipte örgütlerin bulunabileceği kuşkusunu güçlü bir biçimde ortaya çıkardı. Daha sonraki gelişmeler bu kuşkuları doğrulayacak biçimde gelişti. Yani İtalya tek örnek değildi.

Bu tip örgütlerin kurulmasında merkezi rolü CIA oynamıştır. “1945 yılı bitmeden Hitler’in eski kadroları işbaşına dönmüşlerdi. Nazi partisinin gizli servis şefi ve Hitler’in “politik beyinlerinden” General Reinhard Gehlen, 1945 yılında elindeki arşivle birlikte ABD’ye teslim oldu ve CIA Şefi Ailen Dulles’la görüştürüldü. 1946’da Almanya’ya geri dönen Gehlen, Hitler’in istihbarat örgütü “Gestapo” ve kolluk gücü SS subaylarını topladı. Eski Nazilere, CIA’nın hazırladığı yeni sahte kimliklerini dağıtan General Gehlen, kısa sürede kurduğu gizli servisin başına oturdu.” [2] Gestapo’nun kirli ve lanetli işlerdeki birikimi CIA’nın bu alanlardaki işlerinde ciddi bir dönüşüm yapmasını sağladı. Savaş sırasında Amerikan İstihbarat Örgütü OSS (Stratejik Hizmetler Dairesi) 1947 yılında yapılan yasal düzenleme ile CIA ( Central Intelligence Agency) adını aldı ve CIA’ya her türlü örtülü faaliyet yürütme konusunda tam yetki tanındı. Bu birikim Soğuk Savaş sırasında tüm NATO ülkelerinde Gladio ve Kontrgerilla yapılarının kurulması için bolca kullanıldı.

Bazı NATO ülkelerinden örnekler vermek gerekirse kısaca şunları aktarmak olanaklıdır: “Örneğin Yunanistan’da “Kızıl Keçi Postu” adını alan ve ülkesine göre değişik adlar kullanan aynı örgütlenmenin ünlü üyelerinden biri “Albaylar Darbesi”nin önderi Papadapulos’tur. Önceden hazırlanmış bir NATO planına göre Yunanistan’da 1967 faşist askeri darbesini gerçekleştiren Papadapulos, söz konusu “Kızıl Keçi Postu” örgütüne bağlı bir subaydı.”[3]

Gladio tipi yapılar üzerine yapılan araştırmaların ortay koyduğu gerçek şudur: bütün bu yapılar NATO içerisinde Süper NATO diye adlandırılan özel bir birime bağlıdır. Dolayısıyla her bir devletin “iç düşmanlar” için kurduğu bu yapılar Süper NATO’nun inisiyatifi altındadır. Bu kurumların karanlık işlerinin bütünüyle açığa çıkarılması, eğer güçlü ve hesap soran bir halk hareketinin olmadığı koşullarda olanaklı değildir. Gladio tipi örgütler Yunanistan örneğinde görüldüğü gibi her ülkede farklı isimler almışlardır. Bazı örnekler vermek gerekirse bunların adları Fransa’da “Rüzgarların Gülü”, Danimarka’da “Absalon” -Ortaçağda yaşamış bir din adımının adı-, Almanya’da “Anti-komünist Saldırı Birliği” ve başkanı da 1945-1968 yılları arasında Alman İstihbarat Örgütü BND’nin başkanlığını da yapan Nazi generali Reinhard Gehlen idi. Bu örgüt Sword, Gehlen harekatı, Stay Behind gibi adlarla da bilinmekteydi. 1950 yılında kurulan “Alman Gençlik Örgütü” -BDJ- de CIA tarafından finanse edilmişti. İspanya’da bu örgütün adı GAL’di ve özellikle ETA üyelerini kaçırıp öldürmüştü. Belçika ve diğer NATO ülkelerindeki benzer örgütlerle bu listeyi uzatmak olanaklıdır. Ama sanırız bu kadarı yeterlidir ve İtalya örneğini kısaca incelemek de zaten konu hakkında genel çerçevenin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Türkiye’de Kontrgerilla Tartışmaları ve Özel Harp Dairesi

Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO merkezli “Batı güvenlik mimarisinin” güney kanadında yer almış ve Sovyetler Birliği’ne komşu olması nedeniyle, aslında bir savaş sırasında ilk feda edilecek ülke sıfatıyla, NATO açısından stratejik bir önem taşımıştır. 1952 yılında NATO’ya katılan Türkiye, bu tarihten itibaren “savunma doktrinini” büyük ölçüde ittifak normlarına uyarlamış; askerî planlama, eğitim ve istihbarat alanlarında Batı ile yoğun bir entegrasyon sürecine girmiştir. Bu entegrasyon, yalnızca konvansiyonel kuvvetleri değil, İtalya örneğinde görüldüğü gibi, sözde olası bir “işgal senaryosuna karşı geliştirilen gizli savunma mekanizmalarını” da kapsamıştır.

Bu bağlamda Türkiye’de kurulan Özel Harp Dairesi (ÖHD), NATO ülkelerinde oluşturulan cephe gerisi yapılanmalarının bir karşılığı olmuş, eylemleri değilse de böyle bir kurumun varlığı devlet tarafından açıkça kabullenilmiştir. Diğer örneklerde olduğu gibi ÖHD’nin temel görevi, olası bir Sovyet işgali durumunda direnişi örgütlemek, sabotaj faaliyetleri yürütmek ve düzensiz harp tekniklerini uygulamak olarak belirlenmiştir. Kurumsal olarak Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olan bu yapı, resmî güvenlik organlarının bir parçası olarak varlık göstermiştir. Bu resmi kabul ve varlık Türkiye’deki kontrgerilla faaliyetlerinin diğer ülkelerden farkını da ortaya koymaktadır.

Türkiye örneğinde Kontrgerilla’nın anlamı  bünyesindeki ülkelerde işçi ve halk hareketlerine karşı oluşturulan yasa dışı örgütlenmenin ‘deki adı ve ayağıdır. Türkiye’deki yapılanması ise  tarafından ‘da bulunan Amerikan Askerî Yardım binasında kurulmuş ve başlarda  tarafından fonlanmıştır. 1970 ila 1991 yılları arasında etkin olarak faaliyet gösteren yapılanmanın yasal statüsü yoktur, gizli silah depoları ve kayıt dışı mensupları vardır.

NATO’nun Özel Harp talimnamelerine göre, üye ülkelerde kurulan NATO birimleri Türkiye’de 1952 ya da 1953’te önce  adıyla örgütlenmiş sonra doğrudan  bağlı  çatısı altında ve bunun sivil uzantısı olarak faaliyet yürütmüştür. Dönemin Başbakanı  1974’te dönemin Genelkurmay Başkanı ‘dan Özel Harp Dairesi’nin varlığını öğrenmiştir. Okuyucu Türkiye’de kontrgerilla faaliyetlerinin ayrıntılı bir sergilenmesini bu dosya içindeki Türkiye NATO ilişkilerini inceleyen bölümde bulabilecektir.

İtalya Örneği

Özellikle 1960’lardan itibaren Batı Avrupa’da yükselen sınıf mücadeleleri ve artan toplumsal hareketler, sol, sosyalist, komünist siyasal partilerin güçlenmesi ve öğrenci gençlik hareketleri, devletlerin “iç tehlike“demagojilerine daha fazla sarılmasına neden olmuştu. Bu bağlamda cephe gerisi ağlarının, yalnızca “dış işgal” senaryoları için değil, işçi ve emekçi sınıfların iç politik istikrarsızlık olarak görülen mücadelelerine karşı da bir güvence olarak kullanılması yaygınlaşmıştır. Bu İtalya’da Gladio tartışmalarında ve Türkiye’de Kontrgerilla eylemlerinde ve tartışmalarında açıkça görülmüştür.

Bu nedenle cephe gerisi yapılanmalarına ilişkin tartışmaların en yoğun yaşandığı iki ülke İtalya ve Türkiye’dir. İtalya’da Gladio’nun 1990 yılında resmen kabul edilmesi, devletin Soğuk Savaş boyunca sürdürdüğü gizli güvenlik politikalarının demokratik hareketlerin güçlenmesi ve bastırmasıyla kamusal alanda açıkça sorgulanmasına yol açmıştır. Parlamento soruşturmaları, Gladio’nun varlığını doğrulamış; ancak terör eylemlerine doğrudan katıldığına dair sorunların üstü örtülmeye çalışılmıştır.

İtalya’nın Soğuk Savaş Bağlamındaki Özgün Konumu

Soğuk Savaş döneminde İtalya, Batı Avrupa’nın diğer ülkelerinden farklı olarak sınıf mücadelesinin ve “komünist partinin” güçlü -komünistliği elbette tartışmalı- olduğu bir siyasal yapıya sahipti. Güçlü bir “komünist partinin” varlığı, toplumsal kutuplaşmanın derinliği ve savaş sonrası dönemde kurumsallaşan istihbarat ağlarının siyasetle iç içe geçmiş yapısı, İtalya’yı NATO açısından stratejik fakat aynı zamanda “riskli bir müttefik” hâline getirmiştir. Bu bağlamda İtalya, yalnızca sosyalizme ve Sovyetler Birliği’ne karşı askerî bir cephe ülkesi değil; aynı zamanda Batı bloğu içinde politik, ideolojik mücadelenin en sert yaşandığı ülkelerden biri olmuştur.

Bu koşullar altında kurulan Gladio yapılanmasının, teorik olarak dış tehditlere karşı savunma amaçlı bir cephe gerisi ağı olarak tasarlanmış olduğu iddia edilse de, zamanla ülkenin iç siyasal dengelerine de müdahale eden bir rol oynamıştır. Gladio tartışmaları, bu nedenle yalnızca bir gizli askerî örgütlenmenin varlığının ifşası değil; aynı zamanda İtalya’nın Soğuk Savaş boyunca yaşadığı iç politik karışıklıkların nedenlerinin anlaşılması anlamına da gelebilmektedir.

Gladio’nun Kuruluşu ve Örgütsel Yapısı

Gladio, İtalya’nın 1949 yılında NATO’ya katılmasının ardından, CIA ve MI6’nın desteğiyle İtalyan askerî istihbaratı tarafından oluşturulmuştur. Kurucuları tarafından yapının temel amacı, ‘Sovyetler Birliği’nin olası bir işgali hâlinde işgal altındaki topraklarda direnişi örgütlemek, kritik altyapıyı korumak ve müttefik güçlerle gizli koordinasyonu sürdürmektir.’ Bu doğrultuda Gladio üyeleri özel eğitimlerden geçirilmiş, ülke genelinde gizli silah depoları kurulmuş ve hücresel bir örgütlenme modeli benimsenmiştir.

Ancak Gladio’nun örgütsel yapısının en dikkat çekici özelliği, sivil otoritenin büyük ölçüde dışında tutulmuş olmasıdır. Parlamento ve hükümetlerin önemli bir bölümü, bu yapılanmanın kapsamı ve faaliyet alanı hakkında sınırlı bilgiye sahipti. Bu durum, güvenlik gerekçesiyle “meşrulaştırılmış” olsa da, “demokratik denetim mekanizmaları” fiilen devre dışı bırakılmıştır. 1960’lardan itibaren İtalya’da artan siyasal şiddet, literatürde “strateji della tensione” (gerilim stratejisi) kavramı ile açıklanmaya başlanmıştır. Bu yaklaşım, toplumda kaos ve korku ortamı yaratarak otoriter güvenlik politikalarının meşrulaştırılmasını hedefleyen dolaylı bir siyasal mühendislik sürecini ifade etmektedir. Piazza Fontana, Brescia, Italicus Treni ve Bologna Tren Garı saldırıları gibi kitlesel şiddet eylemleri, Gladio üzerine tartışmaların merkezinde yer almıştır.

Aldo Moro’nun sözde “kızıl tugaylar” tarafından kaçırılıp öldürülmesi belki de bu tür eylemlerin en ünlüsüdür. Moro, öldürülmeden 4 yıl önce Başbakan olarak ABD’ye gitmiş orada dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile görüşmüştü. Kissinger Moro’ya “ülkendeki tüm siyasi güçlei doğrudan işbirliği için bir araya getirme siyasetini bırakmalısın…yoksa bunu çok pahalı ödersin” diye tehdit etmişti. Moro “tarihsel uzlaşma” adını verdiği sol ve sağ partileri bir araya getirme politikasını savunmaktaydı ve İtalya’daki terörizmi gizli servisler, CIA, Mossad ve BND’ye bağlıyor, bunları terörist faaliyetler organize etmekle suçluyordu. Bunları söyledikten kısa bir süre sonra da öldürüldü.[4]

Bu saldırıların önemli bir kısmı başlangıçta sol örgütlere atfedilmiş; ancak ilerleyen yıllarda yapılan yargılamalarda faillerin aşırı sağ çevrelerden olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum, saldırıların arkasında daha geniş bir devlet–istihbarat ilişkileri ağının olabileceği yönündeki kanıları güçlendirmiştir. Gladio tartışmaları da bu noktada yoğunlaşmış; cephe gerisi ağlarının doğrudan bu saldırılarla ilgili olduğu konusundaki tespitler doğruluk kazanmıştır.

1990 İtirafı ve Parlamento Soruşturmaları

Gladio tartışmalarının dönüm noktası, 1990 yılında Başbakan Andreotti’nin parlamentoya yaptığı açıklama olmuştur. Andreotti, İtalya’da uzun yıllardır faaliyet gösteren gizli bir Gladio örgütünün varlığını resmen kabul etmiş; bu açıklama kamuoyunda büyük bir çalkantıya yol açmıştır. Zira bu itiraf, devletin en üst düzeyinde dahi tam olarak denetlenemeyen bir “güvenlik yapısının” varlığını ortaya koymuştur.

Parlamento tarafından yürütülen soruşturmalar, Gladio’nun varlığını ve NATO bağlantılarını doğrulamış; ancak örgütün terör saldırılarına doğrudan katıldığına dair kesin kanıtların ortaya konmasının engellenmesi gibi zorluklar aşılamamıştır. Bununla birlikte raporlar, bazı istihbarat unsurları ile aşırı sağ gruplar arasında örtük ilişkiler bulunduğuna işaret etmiş ve Gladio’nun tamamen “pasif bir savunma örgütü” olduğu iddiasının doğru olmadığı kanıtlanmıştır.

İtalya gibi ülkeler demokratik olarak değerlendirilen ülkelerdir ve bu tür ülkelerde Gladio türü faaliyetler burjuva düzen partilerinin işçi ve halk hareketleri karşısında “demokratikliklerinin” sınırlarını da açıkça göstermektedir. Bu tür örgütlerin varlığı ve faaliyetleri açıkça savunulmasa da “düzenin bekası” için zorunlu görülmekte, eylemleri kalın bir sis perdesinin ardında gizlenmektedir.

1980 Darbesi ve Yeni Yapılanmalar

12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi Türkiye’de egemen sınıfların işçi ve emekçi halka karşı çok yönlü ve kapsamlı bir saldırı yönelttikleri bir dönem oldu. Darbeyi gerçekleştiren generaller o zaman bir ABD yetkilisinin söylediği gibi onların “çocukları” idi. Darbe sonrasında legal siyasal alan büyük ölçüde tasfiye edilirken, devletin “güvenlik aygıtı” merkezî ve hiyerarşik bir yapıya içinde yeniden yapılandırılmıştır. 1980’lerin ortalarından itibaren Kürt ulusal hareketinin silahlı mücadeleye başlaması, devletin “iç güvenlik politikalarının” yeniden organize edilmesini beraberinde getirmiştir. Bu dönemde köy koruculuğu sistemi, özel timler ve JİTEM gibi yarı-resmî yapılanmalar, devletin diğer ordu, polis vb. resmi güvenlik organlarıyla birlikte, Kürt halkı üzerindeki baskı ve terörü her türlü araçla uygulayan yapılar olmuştur. JİTEM’in varlığı uzun süre inkâr edilse de daha sonra bu konudaki iddialar doğrulanmıştır.

Bütün bu faaliyetler Gladio, Kontr-gerilla gibi yapıların varlığı, NATO’nun “dış güvenliğe” yönelik sadece askeri bir örgüt olma iddiasını en azından bu yazının konusu olan dönem için -kuruluştan 1990- geçersiz kılmaktadır. NATO aynı zamanda müttefik ülkelerin iç güvenliğini de -bu tür yapılara süper NATO diyenler de var- düzenleyen ve organize eden bir örgüt olmuştur.

Yeşil Kuşak Projesi

Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılımı, resmî ideolojide “Batı’ya aidiyet” ve “güvenlik şemsiyesi” kavramlarıyla gerekçelendirilmiştir. Oysa bu Türkiye’nin bağımlılık ilişkilerinin derinleşmesini, askeri, ekonomik, diplomatik ve politik vb. bütün alanlara yayılmasını beraberinde getirmiştir. NATO üyeliği, ülkenin dış politikasını ABD’nin bölgesel stratejilerine eklemlendirmiş; askerî modernizasyonun ana ekseni ABD yardımı, doktrini ve tedarik zinciri üzerinden şekillenmiştir. Kurulan üsler, radar tesisleri ve dinleme istasyonları yalnız teknik altyapı değil; Türkiye coğrafyasının ABD emperyalizminin jeostratejik çıkarları temelinde bir dönüşüme uğramasıdır. 5. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın “donumuzu bile Amerika veriyor” sözü aslında durumu tam olarak özetlemektedir.

Türkiye açısından NATO üyeliğinin en kritik boyutu, iç siyasal yaşam üzerinde kurduğu dolaylı ama belirleyici etkidir. Soğuk Savaş boyunca “komünizmle mücadele” başlığı, yalnız dış tehdit algısı değil; iç muhalefeti bastırma stratejisinin ideolojik çerçevesini oluşturmuştur. 1960’lardan itibaren yükselen grev dalgaları, sendikal örgütlenme ve öğrenci hareketleri, devletin sözde güvenlik aygıtlarını yeniden yapılandırılmasını hızlandırmıştır. Bu dönemde devletin “güvenlik kurumlarının” NATO doktrinleriyle uyumlu biçimde “iç düşman” kavramını kurumsallaştırdığı, bu yolla işçi sınıfının ve sosyalist siyasetin baskı altına alındığı, legal politik alanın dışına itilmeye çalışıldığı bir dönem olmuştur. Bu çerçevede kontrgerilla, özel harp yapılanmaları ve gayri nizami harp doktrinleri, Türkiye’deki NATO bağlantılı iç politikanın ana unsurlarını oluşturmuştur. NATO üyeliği altındaki 1971 yarı-askeri dönemi ve 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi ordunun doktrinini, eğitimini, donanımını ve stratejik ufkunu belirleyerek askerî-siyasal alanı köklü biçimde ABD stratejileri temelinde dönüştürmüştür.

1980’lerde neoliberal yeniden yapılanmanın Türkiye’de kurumsallaşması, 24 Ocak kararlarıyla başlayan dönüşüm, darbe sonrası diktatörlük yönetimi altında emekçi sınıflar açısından ücretli kölelik düzeninin ağırlaşması, sendikal hakların budanması anlamına gelmiştir. Bu düzenin savunucuları yapılanları “güvenlik/istikrar” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Aslında olan NATO doktrinleri ile üretilen “güvenlik” politikalarının bütün bu gelişmelere uygun bir siyasal iklim sağlamış olduğudur.

Yeşil Kuşak Projesi’de Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nin Sovyetler Birliği’ni çevrelemeye yönelik geliştirdiği çok yönlü emperyalist stratejilerin ideolojik ve bölgesel bir uzantısı olarak ortaya çıkmıştır. Bu proje, komünizme -aynı zamanda dinsizlik anlamına da geldiği dikkate alınarak- karşı dinin, özellikle de İslam’ın, toplumsal bir “direnç unsuru” olarak kullanılmasına dayanmaktaydı. Bu bağlamda Sovyetler Birliği’nin güneyinde yer alan ve çoğunluğu Müslüman nüfusa sahip ülkeler, NATO önderliğindeki Batı emperyalizmi açısından stratejik bir “tampon kuşak” olarak değerlendirilmiştir. Yeşil Kuşak yaklaşımı, klasik askerî caydırıcılığın çok ötesindedir. Bu aynı zamanda ideolojik ve kültürel araçların “güvenlik politikalarının” parçası hâline getirildiğini, toplumların devletler tarafından ideolojik yönlendirilmesinin de stratejik hesaplamalara dâhil edildiğini göstermektedir.

Türkiye’nin Yeşil Kuşak İçindeki Kilit Rolü

Türkiye, coğrafi konumu, Sovyetler Birliği ile olan sınırı ve NATO üyeliği nedeniyle Yeşil Kuşak Projesi’nin en önemli aktörlerinden biri olarak görülmüştür. 1947 Truman Doktrini ile başlayan Türkiye’nin ABD’nin emperyalist çıkarlarına bağlanması Marshall Planı ve 1952 NATO üyeliğiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Bu süreçte Türkiye, Batı bloğunun Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki güvenlik mimarisinin temel dayanak noktalarından biri hâline gelmiştir.

Bu nedenle Türkiye açısından Yeşil Kuşak Projesi, yalnızca dış politika bağlamında değil, iç siyasal ve toplumsal dinamikler açısından da önemli sonuçlar doğurmuştur. Komünizm tehdidi algısı, devlet politikalarında merkezi bir konuma yerleşmiş; bu durum, işçi hareketlerinin ve sosyalist akımların sıkı denetime tabi tutulması, anti-komünist faaliyetlerin örgütlenmesini ve “güvenlik merkezli” bir siyasal kültürün güçlenmesine katkı sağlamıştır. Bu bağlamda Yeşil Kuşak yaklaşımı, Türkiye’deki din dahil, anti-komünist ideolojilerin kurumsallaşmasında dolaylı bir rol oynamıştır. Faşist hareketler, FETÖ örgütlenmeleri, tarikat yapılanmaları vb, bu iklimde kolayca boy vermişlerdir.

Afganistan Örneği ve Yeşil Kuşak’ın Uzun Vadeli Sonuçları

Yeşil Kuşak Projesi’nin en çarpıcı ve en çok tartışılan uygulaması, 1979 Sovyet işgali sonrasında Afganistan’da yaşanmıştır. ABD emperyalizmi ve NATO içindeki müttefikleri, Rusya’ya karşı Afgan mücahit gruplarını desteklemiş; bu destek kısa vadede Rusların geri çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Ancak uzun vadede bu politika, radikal İslami silahlı yapıların güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Bu örnek, emperyalist sistemin Yeşil Kuşak Projesi’nin sadece kısa vadeli jeopolitik kazanımlar getirmediğini, özellikle radikal İslam’ı kışkırtarak uzun vadeli çıkarlar elde ettiğini de göstermiştir. Afganistan’da Taliban’la sürdürülen bu tür ilişki, sonrasında İŞİD vb yapıların örgütlenmesinde de etkin bir rol oynamıştır.

Yeşil Kuşak Projesi, NATO’nun cephe gerisi yapılanmaları ve “ulusal güvenlik” politikalarıyla paralellik içinde aynı zihinsel ve stratejik iklim içinde şekillenmiştir. Her iki yaklaşım da Soğuk Savaş koşullarında, Batı demokrasileri diye adlandırılan ve onlara bağımlı ülkelerde demokratik denetimden büyük ölçüde bağımsız güvenlik araçlarının meşrulaştırılmasına dayanmaktadır.

Türkiye örneğinde, Yeşil Kuşak stratejisinin yarattığı anti-komünist atmosfer, Kontrgerilla tartışmalarının politik zeminini öne çıkarmış; devletin “güvenlik aygıtına” yönelik toplumsal muhalefet yaygın bir biçimde gündeme gelmiştir. Yeşil Kuşak yaklaşımı, NATO’nun askeri politikalarıyla birlikte düşünüldüğünde, Soğuk Savaş’ın yalnızca askeri değil, ideolojik bir mücadele alanı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Bazı Sonuçlar

Birincisi, NATO’nun Soğuk Savaş boyunca yalnızca açık askeri amaçlara dayalı bir savaş ve saldırı ittifakı olmamıştır. NATO aynı zamanda gizli, dolaylı ve ideolojik araçları da içeren çok yönlü bir strateji izleyen bir örgüttür. Gladio ve Kont-gerilla yapılanmaları, bu stratejinin en önemli unsurları olmuştur. İtalya’daki Gladio örneği, Türkiye’de Kontrgerilla yapıları da devletlerin doğrudan doğruya NATO’ya bağlı karanlık işlerin odağında olduğunu pek çok kez göstermiştir ve halen bütünüyle aydınlanmayan pek çok vaka bunu kanıtlar durumdadır.

İkincisi; ABD ve NATO ürünü Yeşil Kuşak Projesi, Soğuk Savaş güvenlik anlayışının ideolojik boyutunu temsil etmiş; kısa vadeli jeopolitik hedeflerle sınırlı kalmamış, uzun vadeli kullanımların önü açılmıştır.

Üçüncüsü; NATO ve ABD Türkiye gibi bağımlı ülkelerde askeri darbeler ve yönetim değişiklikleri dahil pek çok politik müdahaleler yapmış, Batı emperyalizminin stratejik çıkarları her yol kullanılarak korunmuş ve geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu yönüyle NATO müttefik ülkelerin gerektikçe politik olarak yeniden dizayn edilmelerine, bu ülkelerin genel olarak ABD emperyalizminin çıkarları temelinde denetlenmesine ve yönetilmesine aracılık etmiştir.

Dördüncüsü; NATO ABD önderliğinde sadece ABD ve Avrupa arasındaki bir ittifakı temsil etmemiş, dünya çapında emperyalizmin korunmasının ve yayılmasının askeri, politik örgütü olmuştur. Dünyanın her bölgesindeki müdahale, savaş ve karışıklıkların içinde başta ABD olmak üzere diğer pek çok NATO ülkesi doğrudan işin içinde olmuştur.

Beşincisi; ABD emperyalizmi önderliğindeki NATO emperyalist ülkelerin tüm olanaklarını ve güçlerini birleştirip, merkezileştirerek onları hem sosyalizme karşı, hem de ülkelerin içindeki sınıf mücadelesinin bastırılmasına karşı organize ederek harekete geçirmiştir. Bu dönemde ABD’nin kesin hakimiyeti ve baskın konumu bunu sağlayan başlıca neden olmuştur. Ama günümüzde bu dönemin sonuna gelindiğini gösteren belirtilerinde de oldukça fazla olduğu vurgulamak gerekir.

Altıncısı; ABD emperyalizmi ve NATO savunucuları “sosyalizmi savaşmadan, tek kurşun atmadan yıktıklarını” savunmaktadırlar. Burada göstermeye çalıştığımız gibi uluslararası işçi sınıfına ve sosyalizme karşı kapitalizmin tüm güçlerini kendinde toplayan, tek tek ülkelerde cinayetler, darbeler, yerel ve bölgesel iç savaşlar çıkaran bir askeri politik örgütün tüm faaliyetleri açıkça bu iddiaları yalanlamaktadır. Onlar işçi sınıfına ve sosyalizme karşı topyekün bir mücadeleye girmişler, bu mücadelenin sonunda geçici bir başarı elde etmişlerdir. Ama sınıf mücadeleleri her ülkede yeniden yükselirken, emperyalistler arasındaki bu merkezi birlikte dağılma eğilimi içine girmiştir. Tarih onların çöküş hükümlerini yüzlerine karşı okuyacaktır.

Sonuç olarak, Soğuk Savaş dönemi ABD ve müttefikleriyle oluşturduğu NATO politikaları o döneme ilişkin geriye kanlı ve karanlık bir miras bırakmış, sonrasında daha kanlı ve çatışmalı bir dönemin kapılarını da sonuna kadar açmıştır. İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar tek tek ülkelerde NATO’dan çıkılması, bu ittifakın dağıtılması ve tasfiye edilmesi, bu tür ittifakların toplumsal temelini oluşturan tekelci kapitalizmin, emperyalizmin tarihe gömülmesi mücadelesini geliştirmek ve başarıya ulaştırmaya adeta mahkûm durumdadırlar.

Kaynaklar

Ataöv, T. (2006) Amerika, NATO ve Türkiye, İleri Yayınları, İstanbul.

Birand, M. A. (2010) 12 Eylül: Saat 04.00, Doğan Kitap, İstanbul.

Ceylan, M. F. (2024) NATO: Geçmişi, günceli ve geleceği, Ankara Üniversitesi Yayınevi, Ankara.

Erel, H., & Vodinalı, H. (2024) Bir vesayet örgütü olarak NATO, Pankuş Yayınları, İstanbul.

Fazla, H. (2022) 1952’den 2022’ye NATO ve Türkiye, Nobel Bilimsel Eserler, İstanbul.

Ganser, D. (2005) NATO’nun gizli orduları: Gladio operasyonları, terörizm ve Avrupa güvenlik ilkeleri, Güncel Yayıncılık, İstanbul.

Hiçyılmaz, S. (1997) Susurluk ve kontrgerilla gerçeği, Evrensel Basım Yayın, İstanbul.

Kılıç, E. (2007) Özel Harp Dairesi (Türkiye’nin gizli tarihi: 1), Güncel Yayıncılık, İstanbul.

Kuzu, A. (2009) Gladio: Amerika’nın kurduğu gizli örgüt, Kariyer Yayıncılık, İstanbul.

Küçük, Y. (2007) Türkiye üzerine tezler II, Salyangoz Yayınları, İstanbul.

Mecklenburg, J. (1999) Gladio: NATO’nun gizli terör örgütü, Sorun Yayınları, İstanbul.

Sander, O. (1989) Siyasi tarih: 1918–1994, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul.

Turhan, T. (1992) Özel savaş, terör ve kontrgerilla, Tümzamanlar Yayıncılık, İstanbul.

[1] Kuzu, A. (2009) Gladio: Amerika’nın kurduğu gizli örgüt, Kariyer Yayıncılık, İstanbul.

[2] Kuzu, agy.

[3] Kuzu, agy.

[4] Kuzu, agy.