Nato Zirvesi, NATO 3.0 ve Türkiye

NATO liderleri birlik mesajları verse de ülkeler arasındaki çıkar çatışmaları sürüyor. Artan silahlanma harcamaları ve Türkiye’nin NATO’da üstlendiği görevler, halkın geçimini ve barışı nasıl etkiliyor?
19 Ekim 2026
20 dak okuma süresi
António_Costa, Recep Tayyip Erdoğan ve Ursula von der Leyen NATO Konferansı 2026 Ankara
Foto: Alexandros Michailidis / © European Union, 2026 / EC – Audiovisual Service, CC BY 4.0.

Zirve konusunda NATO savunucuları tarafından yapılan genel değerlendirmenin, “zirvenin çok başarılı olduğu, NATO içinde birliğin güçlendiği, hedeflerin net olarak belirlendiği, NATO 3.0’la yeni rotanın çizildiği” şeklinde olduğunu belirtirsek, yapılan değerlendirmelerin genel çerçevesini aktarmış oluruz. Ancak bu başlıkların her birisinin oldukça sorunlu ve gerçek durumun değerlendirmelerden farklı olduğunu söylemek gerekiyor. Zirvede genel olarak birlik sağlanan tek konu, zirveye katılan devletlerin halklara karşı birlikte davranılacağına yönelik tutum konusundaki anlaşmadır.

Ama devletler ve ortak hedefler söz konusu olduğunda ‘her özel durumda’ tek tek devletlerin kendi çıkarlarını önceleyen bir yol izleyeceğinin belirginleştiğini vurgulamak yanlış bir değerlendirme olmayacaktır. Genel olarak Zirvede ABD’nin dayatması ile kabul edilen ulusal gelirlerin yüzde 5’inin silahlanmaya ayrılması, İran meselesi, Trump’ın aşırı bulunan istekleri konusunda alınan farklı tutumlar Zirve’de çıkan birlik görüntüsünü bozmaktadır. İspanya şimdiden ulusal gelirin yüzde 5’ini silahlanmaya ayırmayacağını açıkça ilan etmiştir. Bu konuda karar alan bazı devletler de bulunmaktadır.

NATO 3.0 olarak belirlenen yeni NATO vizyonu, NATO ülkelerinin ‘NATO’ya nasıl bir yön vermeliyiz’ kaygısıyla oturup anlaştığı, ortak belirledikleri bir strateji değildir. NATO 3.0 ABD ile belli başlı Avrupalı emperyalistler arasında son yıllarda belirgin bir biçimde ortaya çıkan farklılıkların kabul edilmesi ve şimdilik bunların bir yol ayrımına dönüşmemesinin onaylanmasıdır. Bu durumun ortaya çıkmasının altında Çin’in yükselişi, ABD’nin zayıflayan hegemonyası, AB’nin Almanya, Fransa gibi ülkelerinin kendilerine bir yol açmaya çalışması, İngiltere’nin benzer bir yönelim içine girmesi yatmaktadır. Bu ilişkide rekabet esas, birlikte davranma ve müttefiklik ise konuya göre esneklik gösteren bir tutum olarak öne çıkmaktadır. NATO 3.0’ın üzerinde yükseldiği zemin de zaten budur. Zirve bu durumun kabullenilmesi, ama mümkün olduğunca ortak yürünmesi konusunda genel bir kabulle sonuçlanmıştır. ABD halen dünyanın en büyük ekonomisine ve askeri gücüne sahip olmasına rağmen hegemonyasının zayıflamasını önleyememekte, bir yandan dayatmalarda bulunurken NATO içindeki diğer devletlere bölgesel sorumluluklar vererek hegemonyasını yeniden güçlendirebileceğini hesaplamaktadır. Zirvede alınan bazı kararların ABD dayatmasının bir sonucu olmasının bu bakımdan şaşırtıcı bir yanı bulunmamaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’de 7-8 Temmuz günlerinde yapılan son NATO zirvesi, daha önce yapılan NATO zirvelerinden farklı özellikler taşımasıyla da dikkat çekti. Hatırlanacağı gibi Zirve öncesinde “bu Zirve’nin NATO’nun son zirvesi olacağı, NATO’nun cenazesinin kaldırılacağı” veya tam tersine NATO’nu bu Zirve’den “birliğini koruyup, güçlendirerek çıkacağı” gibi aşırı uca kaçan yorumlar yapılmıştı. Bunların gerçekleşmesi beklenmiyordu, ancak soruna gerçekçi yaklaşan “siyasi gözlemcilerin” NATO içindeki sorunların bütünüyle çözüleceğine ilişkin bir beklentileri de yoktu.

Zirve öncesinde Batı emperyalizminin sözcüleri tarafından estirilen “birlik ve beraberlik” rüzgarlarının, daha zirve sırasında yerini var olan çelişkilerin tartışıldığı bir ortama bıraktığı görüldü. Zirve öncesinde de zaten bu yönde epeyce işaret vardı. Zirve sırasında Trump tarafından İspanya Başbakanına askeri harcamaların düşük tutulması nedeniyle sert eleştiriler yönetilirken, yine aynı Trump Grönland’ın ABD’ye verilmesini yeniden gündeme getirdi ve Trump, Danimarka Başbakanı’nın burasının Danimarka’nın bir parçası olduğu hatırlatmasıyla karşılaştı. İtalya Başbakanı Meloni’nin Trump’la hiç karşılaşmamaya çaba göstermesi de farklı bir tablo çizdi. Zirvenin tek cümle ile özeti şu oldu: Genel olarak silahlanma konusunda anlaşma sağlandı. Bunun ilk anlamı halklara karşı düşmanlığın istikrarlı bir biçimde sürdürüleceğidir. Zirvede hedefleri belirleme konusunda birlikte davranma üzerine kısmi anlaşma, ortaya çıkmış farklılıklar konusunda ise sürecin devam etmesi yönünde anlaşmayla sonuçlanmıştır. Bütün bunları yazının ilerleyen bölümlerinde ele alacağız.

Zirve sonrasında yayınlanan sonuç bildirisinde yer alan konular şöyle sıralanmıştır.

7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da yapılan NATO Zirvesi Sonuç Bildirgesi, bu politik ve askeri ittifakın güncel “güvenlik” anlayışını, stratejik önceliklerini ve geleceğe yönelik emperyalist vizyonunu ortaya koyan siyasal bir metindir. Bildirgede “kolektif savunma” ilkesine bağlılık, Rusya'nın Avrupa-Atlantik güvenliği açısından temel tehdit olarak tanımlanması, Ukrayna'ya uzun vadeli askeri desteğin sürdürülmesi, silahlanma harcamalarının artırılması ve harp sanayisinin genişletilmesi temel politik ve askeri öncelikler olarak belirlenmektedir. Çin bildiride yer almamıştır. Ama NATO 3.0 stratejisinin ortaya çıkmasını hazırlayan koşulların nedeni Çin’dir ve Çin gerek üretim, gerek yayılması gerekse hızla gelişen askeri kapasitesi ile zirvenin görünmeyen, ama ana tedbirlerin kendisine karşı alındığı gizli hedefi durumundadır. Şimdilik Çin konusunun Batılı emperyalistler açısından üzerinde bütünüyle anlaşılan karşı politikalarda birlik anlamına gelmediğini hatırlatmakla yetinelim.

Bildirgenin ilk maddesinde Washington Antlaşması'nın 5. maddesine yapılan vurgu, “kolektif savunmanın” NATO'nun temel varlık nedeni olduğunu yeniden teyit etmektedir. Ancak bizzat NATO’nun lideri pozisyonundaki ABD’nin NATO’nun diğer ülkelerine ilişkin iddiaları bu maddenin geçerliliğinin tartışmalı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Kanada’nın ABD’nin 51. Eyaleti olmasına kadar varan ABD istekleri ve yukarıda bahsedilen Grönland sorunu gibi sorunlar bu maddeyi tartışmalı hale getirmiştir. NATO’nun kendi içindeki emperyalist rekabet ve bunun çatışmaya dönmesi durumunda ne yapılacağına ilişkin bir çözümü bulunmamaktadır. ABD kesin egemenliğini sağladığı dönemde bu durumu kontrol edebiliyor, diğer emperyalistleri “Batı emperyalizminin” çıkarları temelinde yönetebiliyordu. Artık bu durum geride kaldı ve NATO emperyalistler arası bu rekabeti önleyebilecek anlayışa ve mekanizmalara sahip değildir. Çelişkilerin ve anlaşmazlıkların yoğunlaşması ve sertleşmesi durumunda klasik emperyalist kuralın sert hükümleri devreye girecektir: yani gücü olan kendi payını koparıp alacaktır. Son yıllarda görülen bu tür tartışmalara NATO tarihinde daha önce rastlanılmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Bildirgede silahlanma harcamalarının artırılması ve harp sanayinin güçlendirilmesi en önemli önceliklerden biri olarak kabul edildi. Yeni silah alımları, silah üretim kapasitesinin genişletilmesi ve silah ticaretindeki engellerin kaldırılması, NATO'nun “caydırıcılık stratejisinin” merkezinde yer almaya devam etti. Ama bu tür bir silahlanmanın NATO üyeleri ile sınırlı kalmayacağını, tüm dünyada silahlanmayı hızlandıracağını, gerginlik ve çatışma bölgelerindeki anlaşmazlıkları derinleştireceğini, silahla çözüm bulma hamlelerini yoğunlaştıracağını söylemek kahinlik olmayacaktır. Ayrıca silahlanma harcamalarının işçi sınıfı ve emekçi halkların sırtından gerçekleştirileceği, buna karşı uluslararası işçi sınıfının, onun örgütlerinin ve barışı korumak isteyen halkların bu adımları engellemek için giderek güçlenen bir muhalefet yürüteceklerini öngörmek yanlış olmayacaktır. Çünkü sosyal hakların gaspına kadar uzanan ekonomi politikaları zaten halkların yaşam ve çalışma koşullarını oldukça geriye atmıştı. Şimdi bunların üzerine halkların sırtından sağlanacak olan silahlanma giderleri binecektir. Bu durumun içte sınıfsal gerilimleri artıracağını ve sertleştireceğini öngörmek gerekiyor.

Bildirgede dikkat çeken bir diğer unsur, " savaş üstünlüğünü koruma", yapay zekâ tabanlı askerî sistemler, siber yetenekler, füze savunması ve gelişmiş silah teknolojilerine yapılan güçlü vurgudur. Bu silah sistemlerinin daha etkin kullanılmasını, hedef belirleme ve saldırı düzenleme sistemlerini geliştirecektir. Saldırıda keyfiyet yaygınlaşacak, “uluslararası hukuk” tarafından belirlenmiş olan klasik savaş kuralları büyük ölçüde rafa kaldırılacaktır. Yapay zekanın İsrail’in Filistin’e saldırısında, ABD’nin İran saldırısında kullanılmasının yıkıcı sonuçları açıkça görülmüştü.

Ukrayna'ya yönelik uzun vadeli askeri yardım taahhüdü bildirgenin en belirgin siyasi kararlarından biridir. Bildirgede Rusya'nın temel tehdit olarak tanımlanması ve İran'ın nükleer silah edinmemesi gerektiğinin vurgulanması, NATO'nun mevcut “stratejik tehdit” politikasının bir sonucudur. Ukrayna’ya 70 milyar doların üzerinde yeni yardım taahhüt edilmiş, onun Rusya’ya karşı savaşı sürdürmesi garanti altına alınmıştır. ABD’nin Rusya politikası kendi içinde inişli çıkışlı olmuştur. ABD şimdilik yükün ağırlığı Avrupa’nın büyük emperyalist devlerinin sırtında olmak kaydıyla bu politikaya itiraz etmemiştir.

NATO’nun kararlı savunucularına göre Ankara NATO Zirvesi Sonuç Bildirgesi, ‘mevcut uluslararası güvenlik ortamında NATO'nun caydırıcılık kapasitesini artırmayı, savaş sanayisini güçlendirmeyi ve kolektif savunma mekanizmalarını daha etkin hâle getirmeyi amaçlamaktadır.’ Gerçekte olan ise, NATO’yu mümkün olduğunca çabuk savaş mevziine sokmak, üye devletleri Çin ve Rusya gibi devletlere karşı birlikte davranmaya zorlamak, Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı yürütülen savaşa destek vermektir. Buna karşın İran saldırısında Avrupalı emperyalistlerin ABD’nin arkasına takılmaması NATO’daki çatlağı açıkça göstermiştir ve süreç bu çatlağın kapanması yönünde değil, derinleşmesi yönünde işlemektedir. Hele Çin söz konusu olduğunda sorun daha da çetrefil hale gelmektedir.

Şu gerçekler gözden kaçırılamaz: ABD’nin Avrupa’nın silahlanması çağrısının altında iki temel amaç bulunuyor. Bu silahların ağırlıklı olarak ABD’den ithal edilmesi ve ABD silah tekellerinin kârlarının garantiye alınması ABD’nin ilk hedefidir. Ancak Almanya, Fransa gibi devletler kendi silah sanayilerini geliştirme eğilimindedir ve bu konuda ciddi adımlar atmaktadırlar. İkinci olarak ABD, Avrupalı emperyalistleri sadece NATO müttefikleri olarak değil, rakip emperyalist güçler olarak da görmektedir. NATO’nun kuruluşundan yakın zaman kadar Avrupalı emperyalistler ABD’nin silahlarının gölgesinde, “NATO şemsiyesi” altında silahlanmaya daha az kaynak ayırmışlardı. ABD şimdi bu duruma son vermek istemekte, onları kendi silahlı güçlerini kuvvetlendirmeye, masrafa ortak olmaya çağırmaktadır. Rakip olarak görülen emperyalistlerin silahlanmasını istemek bir çelişki gibi görünmesine rağmen, bunun emperyalist politikalarla doğrudan bir ilişkisi bulunmaktadır. Yakın zamana kadar bu çelişki ABD liderliğindeki Batılı emperyalist sistemi korumak adına geri plana itilmiş durumdaydı. Bu durum NATO sistemi içindeki devletlerin silahlanmasını Batı emperyalizminin çıkarlarına bağlıyor, ABD liderliği tartışılmadan kabulleniliyordu. Şimdilerde gelinen durumu genel olarak tüm emperyalist mihraklar için ifade edecek olursak tablo şöyledir: çelişkilerin sertlik derecesine göre ekonomik rekabet, ticaret savaşları en nihayetinde savaş. Bütün bunlar dünyayı paylaşma mücadelesinin doğal uzantısıdır ve bir emperyalist gücün yıkımı ve paylaşılması diğer emperyalistlere alan açan, sistemi geçici olarak rahatlatan bir çözümdür.

NATO’yu NATO 3.0 politikasına götüren olgular ise şunlardır. ABD halen dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücüdür. Ancak ABD’nin bugün dünya üretimindeki payı yüzde 17’dir. ABD buraya ikinci Dünya Savaşı’nın ardından yerleştiği yüzde 40’lardan gelmiştir. Buna karşın Çin ekonomisi ise ancak yüzde 1’lerle ifade edilebilecek üretim gücünü yüzde 24’lere çıkarmıştır. ABD ekonomisi de diğer ekonomiler gibi gelişmekte, ancak dünya ekonomisi içindeki yeri, diğer ekonomilerin de gelişmesi ve son çeyrek yüzyılda genel olarak büyümesi karşısında -Çin, Hindistan,Avrupa, Japonya, Kore vb.- yüzdelik pay olarak göreli bir gerilemeye bırakmaktadır. ABD’nin askeri kapasitesinin gerilediğinden söz edilemez. Ancak Amerika kıtasında, Avrupa ve Pasifikte, yani aynı anda üç bölgede aynı güçte bulunma politikası artık hem ekonomik olarak hem de askeri olarak sürdürülemez hale gelmiştir. ABD emperyalizmi önceliğini Hint-Pasifik bölgesine verme, diğer bölgelerde daha az güç bulundurma, ama buraları ABD çıkarlarını koruyacak ve o temelde sürdürecek olan bölgesel aktörleri daha fazla devreye sokma politikasına yönelmiştir. NATO 3:0 işte bu gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkan ve özünde bu durumun tespit edilmesinden üretilen bir politikadır. Yani sahadaki gerçeklik, stratejik politikalara yansımıştır. ABD’nin ne kadar saldırganlaşırsa saldırganlaşsın bu süreci geri çevirme olanağı çok zayıftır.

NATO Zirvesi ve Türkiye

ABD’ye bağlılık ve onun üzerinden NATO görevlerine bağlılık Türkiye egemen sınıflarının uluslararası düzeyde temel politikaları olagelmiştir.

Türkiye işbirlikçi egemen sınıfları açısından NATO Zirvesi, dış politika ve güvenlik stratejilerinin şekillenmesinde önemli bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle Avrupa, Orta Doğu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz'in kesişim noktasında yer almakta; bu durum ülkeyi NATO'nun stratejik planlamasında önemli bir aktör hâline getirmektedir. Terörle mücadele, göç yönetimi, enerji arz güvenliği ve Karadeniz'deki güvenlik dengeleri gibi konular, Türkiye'nin “ittifak içindeki ağırlığını artıran temel unsurlar” arasında gösterilmektedir. Saray Rejimi bu “avantajları” ABD ve NATO çıkarlarına daha etkin hizmet sunma olarak değerlendirmek istemekte, sadece sunacağı askeri güçle değil, savaş malzemeleri üretiminde de etkin rol alarak genişletmeyi hedeflemektedir.

Ankara’daki NATO Zirvesi Saray Rejiminin Türkiye’nin bölgesinde ve dünya genelinde oynadığı rolü abartılı bir biçimde propaganda etmesine yeniden vesile oldu. Bu propagandaya göre NATO Zirvesi, Türkiye’nin bağımsız ve oyun kurucu dış politikasının doğruluğunu belgeledi. Türkiye’nin hem bölgede hem de dünyada vazgeçilmez bir güç olduğunu bir kez daha gösterdi. NATO Zirvesi’nin kazananı Türkiye oldu. Türkiye masaya ağırlığını koydu, çıkarlarını kabul ettirdi ve zirveden siyasi, ekonomik ve askerî olarak güçlenerek çıktı. NATO Savunma Sanayii Forumu’nun parlayan yıldızı olan Türk savunma sanayii, Türkiye ekonomisinin lokomotifi haline geldi. Savunma sanayisi büyüdükçe üretim ve istihdam artacak, Türkiye zenginleşecek; bu büyümeden işçiler, emekliler ve bütün toplum pay alacak. NATO, Türkiye’nin güvenliğinin vazgeçilmez güvencesidir. İttifakın askeri kapasitesinin ve caydırıcılığının artırılması Türkiye’yi savaşlardan korur, bölgede barışın, istikrarın ve demokrasinin korunmasına hizmet eder. NATO’nun politikaları eleştirilebilir, ancak zirvede alınan kararlar artık Türkiye’nin uluslararası yükümlülüğüdür. Bu kararlardan geri dönmek ve uygulanmalarını engellemek mümkün değildir.

Bütün bu propagandanın gelip bağlandığı yer, iktidarın ABD’nin emperyalist stratejilerine bağlanması, bunu NATO şemsiyesi altında gerçekleştirmeye soyunmasıdır. Şu sözler Erdoğan’a aittir ve 8 Temmuz’da Ankara’daki zirve sırasında NATO Kuzey Atlantik Konseyi’nde yaptığı konuşmada sarf edilmiştir: "Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan aşamada ittifakın hizmetine sunmanın gayreti içindeyiz." Kara ordusuna yapılan bu özel vurgunun, ülkenin insan gücünün, askere alınmış gençliğinin emperyalistlerin çıkarları uğruna kullanılabileceğine yapılmış açık bir davetiye olduğu görülmektedir. “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” diyen Saros burada bir kez daha haklı çıkmıştır!

Ama Saray Rejimi burada da durmamıştır. Emekçi halkın gırtlağına çökerek elde ettiği paraları “savunma sanayi” adı altında harp sanayisine yatırmış, bu konuda en kritik parça ve malzemeleri kendisi üretemese de küçümsenmeyecek bir üretim gücüne ulaşmıştır. Şimdi bu üretim emperyalistlerin hizmetine sunulmakta, ucuz iş gücüne ve ülkenin halihazırda en ileri teknolojisine dayanan bu üretimle ABD’nin, NATO’nun diğer emperyalist ülkelerinin yıkım araçlarını, mühimmatlarını üretme işine soyunulmaktadır.

Son NATO Zirvesi’nin Türkiye açısından en önemli sonuçlarından birisi, zirveden kısa bir süre sonra doğrudan ABD’nin onayı ve desteği ile Mekke Anlaşması’nın imzalanmasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın katıldığı bu anlaşma, nasıl açıklanırsa açıklansın, öncelikle İran’a karşı bir mevzilenmenin oluşturulmasıdır. Bu anlaşmayı geçmişte Türkiye, İran, Pakistan arasında gerçekleştirilen CENTO anlaşmasıyla kıyaslamalar bu nedenle bütünüyle yanlış bir yönü göstermektedir. O anlaşmada İran işin içindeydi ve kurucularından biriydi. Bu anlaşmada ise tam karşıda ve hedefte yer almaktadır. Geçmişteki CENTO Anlaşması gibi, bugünkü MEKKE anlaşması da ABD’nin bölge çıkarları temelinde yapılmak gibi ortak bir temele sahiptirler. Ancak bu anlaşma aynı zamanda bölgede mezhep temelli bir ittifakın ortaya çıkmasını körükleyen unsurlar da taşımaktadır. Halklar arasında var olan tarihsel çelişkiler körüklenmekte, düşmanlık ve karşıtlık yaygınlaştırılmak istenmektedir.

Mekke Paktı’nın en dikkat çekici maddesi kuşkusuz NATO’nun meşhur 5. Maddesi’nin bir benzerinin bu anlaşmada da yer almasıdır. Yani anlaşmaya imza atan ülkelerden birine yapılacak saldırının tümüne yapılmış sayılacağı ve bu saldırıya birlikte karşılık verileceği maddesi. Örneğin İran, Suudi Arabistan’daki ABD üslerine veya mevzilerine saldırırsa ve eğer bu saldırı Suudi Arabistan’a bir saldırı olarak görülürse bu İran’a doğrudan birlikte karşılık verileceği anlamına gelecektir. Anlaşmanın bu tarzda uygulanıp uygulanmayacağını zaman ve gelişmeler gösterecektir. Ancak Saray Rejimi son zamanlarda gerçekleştirdiği dış politika değişikliklerinden birine böylece hem de tehlikeli bir biçimde imzasını atmış olmaktadır. Dışişleri Bakanı Fidan bu üç ülkenin çekirdek ülke olduğunu söylemektedir. Bunun anlamı başka katılacak ülkelerin de olacağıdır. Mısır, Katar, gibi ülkelerin Mekke Anlaşmasına katılması sürpriz olmayacaktır. Fidan anlaşmanın kurumlarının NATO benzeri bir yapıda olacağını açıkça söylemektedir.

Keza Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmazda anlaşma ile ilgili şunları söylemiştir: "Yukarıda çatışma, aşağıda çatışma… Bir ateş çemberi etrafımız. Jeopolitik gerilimler son derece yükselmiş durumda. İşte bu ortamda birbirini tamamlayıcı özellikleri olan üç ülke arasındaki bu anlaşma çok kıymetli. Pakistan malum nükleer bir güç, ciddi bir nüfusu var ve çok önemli bir coğrafyada bulunuyor. Suudi Arabistan hem enerjide hem finansta dünyanın önde gelen ülkelerinden biri. Türkiye ise sanayisi ve özellikle savunma sanayisiyle, konumuyla, tarihi ve kurumsal birikimiyle çok önemli bir noktada. Dolayısıyla bu üç ülke arasındaki kurulan ilişki biçimi hem bölgesel istikrar hem küresel istikrara katkıda bulunacak."

Evet, Pakistan nükleer bir güçtür ve Hindistan’la ciddi sorunları bulunmaktadır. Son dönemlerde aralarında sıcak bir çatışma da gerçekleşmiştir. Keza Pakistan, İran ve ABD arasında arabuluculuk yapmasına rağmen birkaç yıl önce İran’la karşılıklı olarak sınır bölgelerine “ayrılıkçı Belüci teröristler” gerekçesiyle füzelerin ateşlendiği bir anlaşmazlık yaşamıştır Gelecekte de bu tür anlaşmazlıkların yaşanmayacağının bir garantisi bulunmamaktadır. Suudi Arabistan ise petrole dayalı ekonomik zenginliğinin yanı sıra bölgedeki jeostratejik konumu ile de dikkati çekmektedir. Suudi Arabistan Yemen’de Husilere karşı bir operasyon yönetmiştir ve halen de aralarında zaman zaman alevlenen bir çatışma bulunmaktadır. Ayrıca bu ülke ABD üsleri ile doludur ve bunların İran’a karşı saldırılarda kullanılması nedeniyle İran’ın karşı saldırısına da maruz kalmaktadır. Türkiye ise NATO’nun en büyük ordularından birine sahip olmasının yanı sıra, harp malzemeleri üretiminde son yıllarda gerçekleştirdiği gelişme ile dikkati çekmektedir. Türkiye daha önce Suudi Arabistan ve Pakistan ile bazı ortak silah geliştirme ve üretme anlaşmalarına imza atmıştı.

Bu anlaşmanın NATO’nun Türkiye üzerinden Doğu’ya doğru açılması olarak yorumlanması yanlış değildir. NATO’nun kapsamını dünya çapında genişletme adımları bu tür karşılıklı “güvenlik anlaşmaları” ile yapılmaktadır. Benzer anlaşmalar ABD ve İngiltere tarafından Pasifik bölgesinde de yapılmıştır. Bunlardan birisi Avustralya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki AUKUS’tur. Ayrıca Hindistan’ı da dâhil etmeye çalıştıkları, Güney Kore, Japonya ve Amerika arasında yapılan, Filipinler’in de kısmen dâhil olduğu bir anlaşma ve QUAD dörtlüsü bulunuyor. Bütün bunların özeti NATO’nun ABD liderliğinde tüm dünyaya yayılmasıdır. Son yapılan Mekke anlaşmasının da bu anlaşmalardan bir farkı bulunmuyor. Bu nedenle Trump’ın bu anlaşmanın yapılmasından duyduğu memnuniyet boşuna değildir.

Son NATO Zirvesi’nin Türkiye açısından dikkat çeken özelliklerinden birisi de Ukrayna-Rusya savaşında başlarda izlediği “tarafsız tutumun” Ukrayna lehine değişikliğe uğramasıdır. Ukrayna’ya harp malzemeleri satışında daha belirgin bir rol oynanmaya başlanmış, son günlerde ABD’nin de onayı ile yeni füze sistemleri vb. silah malzemelerinin satışı gündeme gelmiştir. Rusya ile olan ilişkiler ise zayıflamaya başlamıştır. Kuşkusuz Türkiye-Rusya ilişkileri bir hamlede koparılıp atılabilecek türden değildir. Ama bu ilişkinin geçmişe göre zayıfladığını, Rusya ile ilişkilerin seyrekleştiğini, bu ilişkinin ABD’nin Rusya politikaları ile paralel bir seyir izleyeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır.

İşbirlikçi tekelci burjuvazinin ağzını sulandıran diğer bir gelişme Avrupa’nın silahlanmasından pay alabilme umududur. Son NATO Zirvesi, Avrupa’nın silahlanması konusunu yeniden gündem yapmış, bu konuda hızlı adımların atılması gerektiğini vurgulamıştı. Saray Rejimi hem bu silahlanmadan tedarikçi olarak payını almak, hem de AB savunmasında ciddi bir yer edinmek için çaba göstermektedir. Ancak AB’nin önceliği kendi silah tekelleridir ve aslan payını onlar almakta, işbirlikçi silah tekellerine ise kırıntılar kalmaktadır. Saray Rejimi 2030’a kadar askeri harcamalarını GSMH’nin yüzde 5’ine çıkarma taahhüdünde bulunmuş, Erdoğan bu hedefe o tarihten önce ulaşılacağı müjdesini vermiştir. Ülke daha önce de işbirlikçi iktidarlar tarafından yönetilmişti. Ama hiçbir iktidar Erdoğan gibi ABD ve NATO’ya açık çek vermemiş, orduların onların hizmetinde olduğunu çağrıştıran açıklamalar yapmamıştı.

NATO en sıkıntılı dönemini yaşarken aşırı NATO ve ABD yanlısı açıklamalar yapması, NATO komutasında iki yeni komutanlık açmaya yönelmesi, Karadeniz’de bugüne kadar yürüyen statükoyu bozmaya girişmesi gibi uygulamalar, Saray Rejiminin ABD’ye bağımlılıkta çıtayı yükselttiğinin somut göstergesi durumundadır. Sıkça dillendirilen “beka” sorunu ABD’ye daha fazla bağlanmakla çözümlenmek istenmektedir.

Sonuç olarak şunların altı kalınca çizilmelidir: NATO, halkların çıkarlarını değil emperyalist tekellerin kârlarını koruyan bir savaş aygıtıdır. Türkiye’nin ordusu emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmekle, toprakları ise sadece bölgesel müdahalelerde değil, daha uzak bölgeler için de saldırı ve lojistik üs olarak görevlendirilmektedir. Ülkede NATO’dan çıkılması ve tüm dünyada NATO’nun dağıtılması mücadelesi bu nedenlerle haklı ve meşru temellerde yürüyen bir mücadeledir. Bugün ülke kaynaklarının ağırlığı silah sanayine akıtılmakta, bu durum halka “ülke savunmasının güçlendirilmesi” ve “millilik ve yerlilik” adı altında pazarlanmaktadır. Oysa bu alana akıtılan her kaynak işçi ve emekçi halkın haklarının daha fazla gasp edilmesi, ülke gençliğinin emperyalist çıkarlar lehine canının ve kanının akıtılması anlamına gelmektedir. Ülkenin güncel ve somut bir tehdit altında olduğu algısı körüklenerek, Saray Rejimi kendi bölgesinde emperyalizmin ve gericiliğin güçlü bir dayanağı olmayı, bunun karşılığında onlar nezdinde meşruiyetini garanti altına almayı hesaplamaktadır. ve işçi sınıfı ve emekçi halklar bu süreci önleyemezse, ülke ve halk açısından trajik sonuçlar üretebilecek olaylar zinciri gündeme gelebilecektir. Bu nedenle ülkenin bağımsızlığını, demokratik bir yaşamın kurulmasını, bölge halkları ile barış içinde ve kardeşçe yaşamasını sağlayacak bir mücadele bugün düne göre daha da acil hale gelmiştir.