Listen to this article
Ekim Devrimi’nin 109.yılına girilirken, işçi hareketi ve sosyalizm mücadelesi, tarihi yenilgisinin çok yönlü ve çok boyutlu etkilerini aşma sorumluluğu ve zorunluluğuyla yüz yüze olmaya devam ediyor. Sosyalist devrimin zaferiyle proletarya, kent-kır emekçileri ve ezilen halkların burjuvazi ve gericiliği yenilgiye uğratabileceği kanıtlanmış, sosyalizmin inşası yolunda kat edilen gelişmeler halk kitlelerinin yaşamında, kapitalist-emperyalist sistem koşullarında asla mümkün olmayan sosyal-iktisadi ve kültürel kazanımların sağlandığını göstermişti. Buna rağmen ama SSCB ve Arnavutluk gibi sosyalist ülkelerde inşa süreci kesintiye uğradı ve bu ülkeler kapitalist dünya sistemine yeniden eklemlendiler.
Yenilgi ve sosyalizmin inşa edildiği ülkelerde tasfiyesi de Ekim Devrimi’nin zaferi gibi devrim ve sosyalizm mücadelesinin sosyal güçleri ve örgütlü ileri kesimleriyle burjuva emperyalist güçler arasındaki mücadele açısından dünya tarihsel önemde sonuçlar doğurdu. Halk demokrasisi devletleri yıkıldı. İşçi ve komünist partileri güç kaybetti ya da tasfiye oldular. Yenilgi burjuva ideolojik etkiye güç kattı, devrim ve sosyalizm güçlerine karşıt ‘ruhsal-manevi yük’ işlevi gördü. Burjuvazi ve propaganda güçleri, sosyalizmin büyük ülkesinde yaşanan yenilgiyi, kapitalizmin ebedi bir sistem olmasının kanıtı olarak gösterdiler. Bu ‘geri dönüş’ platformu zemin alınarak devrim olanaksız, sosyalizm asla gerçekleşemez ilan edildi. İlginç olmadığı gibi şaşırtıcı da olmayan eklenti, sol liberal-post modern ve troçkist ideolog ve yazarların katkısıydı.
Burjuvazinin ontolojik ideologları yenilgiyi kapitalizmin ebedi ölümsüzlüğünün; sol liberal-post modern yazar ve ideologlar, Marksist-Leninist devrim ve sınıf mücadelesi kuramının yanlışlanmasının; troçkistler ise, “sosyalizmin tek ülkede zafere ulaşması olanaksızlığı” teorisinin kanıtlandığı iddiasındaydılar. 1917-1956 ve 1956-1960’lardan 1990’na uzanan farklı tarihi dönemin olayları ve uygulamaları aynı kalıba sokularak sosyalizmin inşa süreci ve modern revizyonist-bürokrat burjuva yönetimler tarafından kapitalist dünya sistemine eklemlenme dönemleri aynılaştırılıyor. Sovyet bürokrat burjuvazisinin sosyalizmi içten çökerterek kapitalist entegrasyonu başardığı ‘60’lı yıllar ve sonrası süreç ile Lenin ve Stalin öncülüğünde başlatılan inşa süreci bir ve aynı gösterilerek sosyalizmin tarihsel gerçeklikleri karartılıyordu. Mevcut durum ve henüz yeni devrim ya da devrimlerin somut tehdit oluşturacak şekilde gündemde olmayışı bu iddiaları doğrular gibiydi. Bu gerici propaganda sadece işçi kitleleri üzerinde değil, demokrat-devrimci ve hatta Marksist olduğunu ileri süren örgüt ve partilerin saflarında da tahrip edici etkilere yol açtı. Zafere ulaşan devrimler yenilirken yeni devrimler nasıl ve neden mümkün olabilsin sorusu aktüellik kazandı. Devrimlerin kaçınılmazlığına kuşkuyla yaklaşanlara yenileri eklendi.
Devrimin Tarihsel Kaçınılmazlık Bağlamı
Materyalist tarih görüşüne göre bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal alt-üst oluşların son nedenlerini “üretim ve değişim biçimlerinin değişikliklerinde aramak gerekir.”(Engel, F., Anti Duhring, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Üçüncü Baskı(Ekim 1995), s.384)
Marx’ın, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ünlü önsözünde, toplumsal devrimci değişimin belirleyici önemdeki koşullarına ilişkin vurguları hem çokça gündeme getirilmiş hem de tek yanlı indirgemelerin konusu olmuştur.
Marx, orada, üretici güçlerin, içinde hareket ettikleri üretim ilişkileriyle -özgürce gelişmeleri bu ilişkiler tarafından engellendiği koşullarda- çatışmaya girmeleri sonucu sosyal devrimin gündeme geldiğini; ekonomik temelin değişmesiyle birlikte üstyapının da yavaş veya hızlı bir şekilde altüst olduğunu belirtiyor ve “Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, ekonomik üretim koşullarındaki maddi, doğal bilim kesinliğiyle saptanabilir altüst oluşla, hukuki, siyasi, dini, sanatsal ya da felsefi biçimleri, kısaca insanların bu çatışmaların bilincine vardıkları ve kesin sonuç alıncaya kadar kavgasını verdikleri ideolojik biçimleri ayırt etmek gerekir.” diyordu.
Buna göre, egemen üretim-mülkiyet ilişkileri dolayısıyla özgürce gelişemeyen toplumun üretici güçleri, özgürce gelişmeleri önündeki barikatların yıkılması sonucunu doğuracak devrimin ‘ebesi’dirler. Kendinden önceki toplumsal üretim biçimleri gibi insan(lık) tarihinin belirli bir uğrağını oluşturan ve artıdeğer sömürüsüne dayanan kapitalist üretim tarzı ve toplumsal ilişkiler de, öncekileri gibi çelişkileri dolayısıyla yıkılmaya mahkûmdur. Bu üretim tarzının karakteristik temel özelliği canlı emekgücüne bağımlılığı ve onu üretimin nesnesine dönüştürmesidir. Kâr için artıdeğer üretimi sermayenin genişleyen yeniden üretiminin kaynağını oluşturur. Üretimin bu tarzı, devrimin iktisadi toplumsal koşullarının oluşması ve olgunlaşmasını; emek-sermaye, proletarya -burjuvazi karşıtlığını kaçınılamaz olarak doğurur. Yeni bir toplum (burada sosyalizm) ancak bu zemin üzerinde gelişen ve üretici güçlerin canlı öğesi olan proletaryanın eylemi ve savaşıyla gerçekleştirilebilir. Kapitalizm, büyük işçi kitlelerini toplumsallaşmış üretim içinde bir araya getirmekle, sosyalizmin için sosyal dayanakların oluşumuna da kaçınılmazca yol açarken, sermaye ve üretimin uluslararasılaşması, sınıf mücadelesinin uluslararası niteliğinin ve enternasyonalist dayanışmasının zeminini de oluşturur. Kapitalizm bir yanda sermaye birikimini diğer yanda sefalet birikimini üretir. Toplumsal üretim ile kapitalist sahiplenme arasındaki çelişki kendini proletarya -burjuvazi karşıtlığı olarak gösterir. Ancak hiçbir ekonomik oluşum, eski üretim ilişkilerinin kendiliğinden otomatik olarak yıkılması sonucuna yol açmaz. Belirli tarihsel koşullarda, bu koşulları veri alan ve değiştirmeyi de içeren eylemiyle kendi tarihini yapan insan(lar) -burada sınıflar-, tarihsel değişimin öznesidirler ve sosyalizm ancak proletaryanın anti kapitalist mücadelesinin zafere ulaşmasının ürünü olabilir. Bu ilişkiler zemininde gelişen mücadele Avrupa ve Asya’da çok sayıda devrimci ayaklanmaya, Ekim Devrimi gibi bazısının zafere ulaşmasına yol açtı.
Avrupa Devrimi Beklentisi
Sadece 1789 büyük burjuva devrimi değil, -ki en gelişmiş durumdaki İngiltere’de değil Fransa’da gerçekleşmiştir-, 1820, 1830-1848 devrimleri de ‘bir kere başlatıldığı zaman’, devrimin, kıta Avrupa’sı ölçeğinde etkide bulunduğu ve yayıldığına işaret ediyorlardı. Komünist Manifesto’da burjuvazinin ayaklarının altındaki “ulusal toprağın kaymakta” ve kapitalist dünya pazarının oluşmakta olduğuna işaret eden Marx ve Engels, kapitalizmin bir dünya sistemi olduğunu ve dönem koşullarındaki gelişmesinin en ileri düzeyine ulaştığı Avrupa ve ABD’de proletarya devrimlerine mahkûm olduğunu söylediler. Komünist devrim, kapitalist gelişme düzeyi ile de bağlı olarak maddi nesnel koşullarının olgunlaşması sonucu tarihin gündemine gelmekteydi.
Avrupa ülkelerinde birbiri ardına yaşanan devrimlerin kıta ölçeğinde etkili olması, devrimin üretim araçlarının en yüksek derecede geliştiği ülkelerde başlayarak yayılacağı düşüncesine yol açtı. Ancak Avrupa ve dünya devrimi öngörü ve beklentileri, onların uluslararası alandaki değişimi ve somut durumu gözeten tespitlerinin engeli olmadı. Paris proletaryasının ayaklanması ve Komün, burjuvaziyle proletarya arasındaki hesaplaşmanın amansız bir iktidar savaşını zorunlu kıldığını bir kez daha gösterdi. Devrimin iktisadi sosyal koşullarının olgunlaşmasıyla bağlı değişimi temel veri alarak İngiltere-Fransa ve Almanya’daki durumu analiz eden Marx ve Engels, ‘yer değişimi’nin sıralı olmayıp, koşullarla bağlı mücadelenin gelişme düzeyi tarafından belirlendiğini gösterdiler. Komün deneyimiyle birlikte proletarya devriminin ancak burjuva iktidarının devrimci şiddet yoluyla parçalanması ve yok edilmesiyle başarıya ulaşabileceği; sosyalizmin (komünizmin alt evresi) devlet biçiminin proletaryanın devrimci diktatörlüğü olmasının şart ve kaçınılmaz olduğu görüşü netlik kazandı. Devrimin iktisadi toplumsal koşullarının olgunlaşması karşıt sınıf güçleri arasındaki mücadeleye zemin oluşturuyor, sonuç bu mücadele tarafından belirleniyordu.
Tarihi ‘düz akışkan-sıralı’ ve engelsiz tek yönlü hareket olarak algılayan veya gösterenlere göre devrim, kapitalist gelişme düzeyi ve gelişmenin tarihsel seyri yönünden ilk sıralardaki İngiltere’de olmalıydı! Marx ve Engels’in üretim tarzları ve toplumsal gelişmenin tarihsel seyri üzerine analizleri tek yanlı okumalarla çarpıtılıyor, ekonomi-siyaset ilişkisi sınıf mücadelelerinden bağışık bir yaklaşımla kabaca indirgeniyor, burjuva ve proleter devrimler kapitalist üretim ilişkilerinin en ileri düzeyde geliştiği ülke koşullarıyla mutlak bağlılık içine alınarak bu ‘şema’ya uymayan gelişmeler, Marx’ın kuramına karşı malzemeye dönüştürülüyordu.
Üretim ilişkileriyle üretici güçler arası çelişki, üretici güçlerin canlı öğesinden soyutlanarak -bu, insanı tarihsel özne konumundan çıkarmak demekti- ilkel komünal dönemi dışındaki tüm süreçlerinde sınıf mücadelesiyle bağlı olarak şekillenen toplumsal tarihin ekonomist indirgenmesi aracıyla -bunu da Marx’a yazarak- gelişmeleri tarihlendirenlere göre, kapitalizmin en ileri düzeyde geliştiği İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkeler varken ve Lenin’in kendisi de Avrupa’da, özellikle de Almanya’da devrim beklentisindeyken, Rusya’da devrim ancak bir aykırılık -bir sapma göstergesi olabilirdi!
Marx ve Engels’in Rusya’daki Gelişmeye Yaklaşımı
Sigfried Meyer’e 21 Ocak 1871 tarihli mektubunda, 1870 yılı başında Petersburg’dan kendisine gönderilen “Flerovski’nin, Rusya’da İşçi Sınıfının (özellikle köylülerin)durumu üzerine çok önemli yapıtını“ ve “Çernişevskiy’nin ekonomik yapıtlarını yakından tanımak“- istediği için Rusçaöğrenmeye başladığını belirten Marx, Vera Zasuliç’e 8 Mart 1881 tarihli mektubunda, kendisine daha önce Rusya’daki durum üzerine inceleme sözü vermiş olmasına rağmen rahatsızlığı nedeniyle bunu yapamadığını belirtiyor, ardından da Zasuliç’un sorusuna yanıt kapsamında, Kapital’deki çözümlemenin Batı Avrupa’daki gelişmeyi veri aldığını, “kırsal komünün yaşayabilirliği lehinde ya da aleyhinde her hangi bir kanıt getirmediği“ni söylüyordu. Ancak diyordu Marx, “bu konuda yaptığım özel araştırma için orijinal kaynaklardan getirttiğim materyal beni bu komünün Rusya’nın toplumsal canlanışının dayanak noktası olduğuna inandırmıştır; ama onun bu işlevi yerine getirebilmesi için, her yönden bu topluma yönelik saldırılar bertaraf edilmeli ve ardından kendiliğinden gelişmenin normal koşulları ona sağlanmalıdır.”[0]
Engels’in de Zasuliç’e ilki 6 Mart 1884, ikincisi 23 Nisan 1885 tarihli iki mektubu bulunuyor: İlk mektubunda, Marx’ın eseri üzerine sözlerinin yanısıra Rusya’daki toplumsal durumun giderek kötüleşmekte olduğuna işaret eden Engels, ikincisinde, Rusya’nın genç aydınları arasında Marx’ın ekonomik ve tarihsel teorisinin incelenmeye başlanmış olmasından dolayı duyduğu sevinci dile getiriyor; Rusya’daki genel ve güncel durum hakkındaki bilgi yetersizliği nedeniyle kendini gereksinilecek taktikleri ayrıntılı değerlendirmek açısından yeterli saymadığını belirtiyor ve ardından da şunları yazıyordu: “Benim Rusya’daki durum hakkında bildiğim ya da bildiğime inandığım şey, bana, Rusların kendi 1789’larına yaklaştıklarını düşündürüyor. Devrim, orada belli bir zaman içinde patlak vermek zorunda; hergün patlayabilir. Bu koşullarda ülke, yalnızca bir kibriti gerektiren doldurulmuş bir mayına benziyor. (…)
Mektubun sondan ikinci paragrafında söyledikleri daha da dikkat çekiciydi: “Benim için önemli olan Rusya’da o ilk itkinin verilmesi, devrimin patlak vermesidir. İşareti şu ya da bu hizip vermiş ya da bu bayrak altında olmuş, benim için hiç mi hiç farketmez. Bir saray darbesi olsaydı, ertesi gün silinip süprülürdü. Durumun bunca gergin olduğu, devrimci öğelerin böylesine yığınak yaptığı; çok büyük halk yığınlarının ekonomik durumunun her geçen gün daha da güçleştiği; ilkel komünden geniş ölçekli modern sanayi ve yüksek finansa kadar, toplumsal gelişmenin her aşamasının temsil edildiği; bütün bu çelişkilerin eşi görülmedik bir despotizm tarafından keyfi olarak denetim altında tutulduğu; kişiliğinde bir ulusun onuru ve zekasının birleştiği gençlik için giderek taşınamaz hale gelen bir despotizmin varolduğu bir ülkede-1789 bir kere başlatıldığı zaman, 1793 pek uzaklarda olmayacaktır.”[1]
Marksist olduğu döneminde Karl Kautsky de, 1902'de yazdığı "Slavlar ve Devrim" başlıklı makalesinde devrimin Rusya’ya kaymakta olduğunu belirtmekteydi: "Bugün [1848'den farklı olarak]* Slavların yalnızca devrimci halklar safına katıldıklarını değil, aynı zamanda, fikir ve eylemin ağırlık merkezinin giderek Slavlara doğru yer değiştirdiğini düşünebiliriz. Devrimin merkezi, Batıdan Doğuya doğru kaymaktadır. 19. yüzyılın ilk yarısında, bu merkez, Fransa'da ve zaman zaman da İngiltere'deydi. 1848'de Almanya, devrimci uluslar safına katıldı. … Yeni yüzyıl öyle olaylarla başladı ki, bunlar, devrim merkezinin yeniden bir yer değiştirmesiyle, Rusya'ya doğru yer değiştirmesiyle karşı karşıya olduğumuzu bize düşündürmektedir…. Batıdan bunca devrimci girişkenlik edinmiş olan Rusya, belki şimdi artık, bu Batı için bir devrimci enerji kaynağı olmak yolundadır. Alev alev yanan Rus devrim hareketi, belki de saflarımıza yayılmaya başlayan o küçük-burjuva uyuşukluğunu ve küçük politikacılığı defetmek için yararlanabileceğimiz en güçlü araç olacaktır.”[2]
Rusya; ‘Bir Erken Devrim Ülkesi’(!)
Rusya’da kırsal ilişkilerin yaygınlığı, nüfusun büyük çoğunluğunu köylülüğün teşkil etmesi vb. gerekçelerle sosyalizm için toplumsal koşulların olgunlaşmadığını ileri süren Narodnikler ve Menşeviklerin yanısıra Plehanov gibi bazı teorisyenleri de “aşırı şabloncu” olmakla suçlayan Lenin, “dünya tarihinde tüm gelişme genel yasaları izlerken, bu gelişmenin belli aşamalarının biçim ya da sırasının özgüllükler gösterebilmesi imkânının kesinlikle dışlanmış değil, tersine şart olduğu düşüncesi onlara tamamen yabancıdır” diyordu. Lenin’e göre Rusya, “evrensel gelişmenin genel hattı üzerinde olan…” bir ülke idi.
İktisadi koşulların Batı’daki düzeyde ya da ona yakın düzeyde olgunlaşmadığı Rusya’da devrimi erken-zamansız ve tarihsel gelişme seyrine aykırı görenlere yanıtı Lenin, özgün toplumsal koşullar ve somut uluslararası durumu veri alarak veriyor; Rusya gibi ‘Avrupa ile Doğu’nun sınırındaki, ancak gelişmiş Avrupa ülkelerine kıyasla geri bir ülkede devrimi olanaksız görme eğilimine karşı, bu görüş sahiplerini, kapitalist ekonominin gelişme yasalarını ve emperyalizm çağında herhangi bir ülkenin genel kapitalist ekonomi içindeki yeri nedeniyle “dünyanın genel gelişim çizgisi içinde” yer almasını görmezden gelmekle suçluyordu. Durumu genişçe açıklayıcılığı nedeniyle söylediklerinden bir bölümü olduğu gibi aktaralım: “Örneğin -diyordu Lenin-, bu adamların Batı Avrupa sosyal demokrasisinin gelişmesi sırasında ezbere öğrenmiş oldukları ve sosyalizm için henüz gelişmemiş olduğumuz biçimindeki ve içlerinden bazı ‘bilgili’ bayların belirttikleri gibi, bizde sosyalizmin nesnel ekonomik önkoşullarının olmadığı biçimindeki savları da sınırsız şabloncu bir iddiadır. Ve hiç kimsenin aklına da şu soruyu sormak gelmiyor; iyi ama, önünde devrimci bir durum, birinci emperyalist savaşta ortaya çıktığı gibi bir durum bulan bir halk, durumunun çaresizliğinin etkisiyle, yine de uygarlığın daha da ilerlemesinin pek de alışılmış olmayan koşullarını mücadeleyle elde etme şansını kendine sunan bir savaşa atılamaz mıydı? ‘Rusya, üretici güçlerin, sosyalizmin mümkün olduğu gelişme aşamasına erişmemiştir.’ İçlerinde elbette Zuhanov’un da bulunduğu bütün II. Enternasyonal kahramanları, bu cümleyle resmi geçit yapıyorlar. Bu yadsınmaz cümleyi bin bir şekilde ağızlarına sakız ediyorlar ve devrimimizin değerlendirilmesinde bunun tayin edici olduğunu söylüyorlar. Peki ama, ya durumun kendine özgüllüğü, Rusya‘yı, birincisi, herhangi bir şekilde nüfus sahibi tüm Batı Avrupa ülkelerinin karışmış oldukları emperyalist dünya savaşı içine soktuysa, Rusya‘nın gelişmesini, Doğu‘da başlayan ve kısmen de başlamış olan devrimlerin sınırına, tam da ‘Köylü Savaşları’nın işçi hareketiyle ittifakını- Marks gibi bir ‘Marksist’in 1856 yılında Prusya ile ilgili olarak olanaklı perspektiflerden biri diye yazdığı ittifakı- gerçekleştirebildiğimiz koşullar içine soktuysa ne olacak? Peki, ya durumun tüm çaresizliği işçilerin ve köylülerin güçlerini on katına çıkardıysa ve uygarlığın temel koşullarını yaratmak için bize, diğer tüm Batı Avrupa ülkelerinde olduğundan daha başka bir geçiş olanağı tanıdıysa ne olacak? Dünya tarihinin genel gidişatına çekilen veya daha önce çekilmiş olan her devlet içindeki ana sınıflar arasındaki temel ilişkiler bununla değişmiş mi oluyor acaba? Eğer sosyalizmin kurulması için belli bir kültür düzeyi gerekli ise(ki bu belirli ‘kültür düzeyi’nin ne olduğunu kimse söyleyemez), neden ise ilk önce bu belli düzeyin koşullarını devrimci yoldan elde etmekle başlayıp, ve sonra da işçi-köylü iktidarı ve Sovyet sistemi temeli üzerinde, diğer halklara yetişmek için yola koyulmayalım?”[3]
Rusya kapitalist gelişme bakımından İngiltere başta olmak üzere Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerden daha geri düzeyde bulunmakla birlikte, Rusya’da 1860’tan itibaren gelişen kapitalizm proleter kitlelerinin belirli merkezlerde birikmesine yol açmış, Rusya işçi sınıfı, Bolşevik Partisi önderliğinde Çarlığa ve burjuvaziye karşı mücadelede yoksul köylü kitleleriyle birleşmeyi başarmış; bu mücadele sürecinde ortaya çıkan işçi-asker Sovyetleri devrimin kaderini tayin edecek bir misyon yüklenmişti. Savaşın yol açtığı yıkımın işçi-köylü ve asker yığınları arasında yol açtığı kitlesel öfke birikimi, barış talebinin askerler arasında kabul görmesi, köylülerin toprak talebiyle büyük çiftlik sahipleri ve otokrasiye karşıtlığı, devrimin potansiyel kuvvetlerini oluşturmaktaydı. 1905 burjuva devrimi, Lenin’in deyişiyle toprağı derinden eşelemiş, ‘milyonlarca işçiyle düzinelerce milyon köylüyü politik yaşama ve politik mücadeleye’ uyandırmıştı.[4] 1905 ile Şubat 1917 devriminin dersleriyle eğitim gören işçi ve köylülerin mücadelesi devam ediyordu.
“Kapitalizm, bir avuç ‘ileri’ ülke tarafından dünya nüfusunun muazzam çoğunluğunun sömürge zulmüne uğratılması ve mali bakımdan boğulmasının dünya sistemi” haline gelmişti. Mali baskının dünya sistemi içindeki çelişkilerinin büyümesi ve askeri çatışmaların kaçınılmazlığı, emperyalizmin dünya cephesinin devrim tarafından yarılabilir ve tek tek ülkeler tarafından bu cephenin yarılmasının muhtemel hale gelmesine yol açmaktaydı. Bu yarma en büyük olasılıkla emperyalist zincirin en zayıf olduğu ve dolayısıyla da devrimin en kolay gelişebileceği ülkelerde olacaktı. Sosyalizmin zaferi ilk başta birkaç ülkede ya da hatta tek başına alınan bir ülkede bile mümkündü. ‘Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine’ başlıklı makalesinde (Ağustos-1915); "İktisadi ve siyasi gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır. Bundan şu sonuç çıkar ki, sosyalizmin zaferi ilk başta birkaç kapitalist ülkede veya hatta tek başına alınmış bir ülkede bile mümkündür. Proletarya, kapitalistleri mülksüzleştirdikten ve kendi sosyalist üretimini örgütledikten sonra, diğer kapitalist dünyanın karşısına dikilecek ve diğer ülkelerin ezilen sınıflarını kendi safına çekecektir” diye yazıyordu.[5] Lenin, proletaryayı, “iktidarı ele geçirme” ve “sosyalist dünya devriminin zaferine kadar korumayı” bilmeye çağırmaktaydı.
İsviçre’den ayrılışında, İsviçreli işçilere yazdığı 8 Nisan (26 Mart) 1917 tarihli mektubunda, “Rusya proletaryasının devrimci enternasyonalist öncüsünün önündeki korkunç zorlukları bilmiyor değiliz. Şimdiki gibi bir zamanda en hızlı ve ani değişiklikler mümkündür” diyor, dünya gericiliğine karşı “tüm uygar ülkelerde, iktidarın proletarya tarafından” alınması ve sosyalist devrimin gerçekleştirilmesini, komünistlerin sabırsızlığı ve istekleriyle değil emperyalist savaşın yol açtığı objektif koşullarla ilişkilendiriyor ve şöyle devam ediyordu: “Emperyalist savaşın objektif kaçınılmazlıkla yol açtığı devrimler dizisini başlatma büyük onuru Rus proletaryasına düşmüştür. Ancak diğer ülkelerin işçileri arasında Rus proletaryasını seçkin devrimci proletarya sayma düşüncesi bize kesinlikle yabancıdır. Rusya proletaryasının diğer ülkelerin işçilerinden daha az örgütlü, hazırlıklı ve sınıf bilinçli olduğunu çok iyi biliyoruz. Özel nitelikler değil, yalnızca özel tarihsel koşullar Rusya proletaryasını belli, belki de çok kısa bir süre için, tüm dünyanın devrimci proletaryasının öncüsü yaptı.”[6]
Rus proletaryası, devrimi gerçekleştirerek “en önemli, en güvenilir müttefiklerine, Avrupalı ve Amerikalı sosyalist proletaryaya, nihai mücadelelere girmesi için koşulları kolaylaştırabilir” di. Lenin, uluslararası devrimin gelişeceğine güveniyor, Avrupa’da “fırtına öncesi sessizlik” ten söz ediyor, Almanya’da proleter kitlelerinin mücadelesine işaret ediyor ve Rusya’nın işçi ve tüm emekçilerinin “devrimin çıkarları gerektirdiğinde” ölüme gidebileceklerini söylüyordu.[7] Rusya`da sosyalist devrimin çıkarlarını savunmak ve sosyalizmi inşa savaşımı sosyalist dünya devrimi için de savaşmak demekti.
Avrupa ülkeleri başta olmak üzere çok sayıda ülkede savaşın yıkımı altında yoksulluk ve açlıkla boğuşan işçi ve asker kitleleri (ve köylüler) birçok yerde başkaldırı halindeydi. Lenin, “devrim gelişmiş kapitalist Avrupa’ya yayılmaktadır. Bu alanda kazanılacak zafer dünya devriminin kaderini belirleyecektir. Rus devrimi bu durumu güçlendirecektir.” diye belirtiyordu. Gelişen devrimci dalgayı veri alan Lenin büyük bir devrimci iyimserlikle proletaryanın bütün dünyada zafere ulaşacağını belirtiyor; Avrupa emperyalizminin proletaryanın eylemiyle yıkılacağını ve devrimin bir dünya devrimine doğru genişleyerek gelişeceğini düşünüyordu. Sorun en net haliyle, burjuvazi ile proletarya, sömürenlerle sömürülenler arasındaki çelişkinin iç ve dış etkenler altında keskinleştiği, emperyalist zincirin, en zayıf halkasında yarılmasının somut bir sorun olarak proletaryanın önüne geldiği yer ve zamanda, bir devrim partisinin, proletaryanın öncülüğündeki bir ayaklanmanın başında yer alıp almayacağıydı.
Lenin, Ekim Devrimi’nin uluslararası ve iç etken ve koşullarına işaret ederken, kapitalizmin emperyalizm aşamasına (tekelci kapitalizm) varmasıyla ortaya çıkan temel önemdeki değişikliklere özel bir vurguyla dikkat çekmekteydi. Kapitalist rekabet ve eşitsiz gelişme, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, banka ve sanayi sermayesinin birleşmesi -bankaların ve mali sermayenin etkinliğini artırması, artan sermaye ihracı ve bağlı olarak ihraç edildiği ülkelerde bağımlı kapitalist gelişmenin etkeni olması, tüm ülkeler ekonomisinin emperyalist dünya ekonomi zincirinin birer halkası haline gelmesi, kapitalizmin emperyalist aşamasının başlıca özellikleri arasındaydı. Ekim Devrimi, Lenin’in vurgusundan hareketle söylenirse; a) Emperyalist büyük güçlerin iki büyük kamp halinde bölünmesi, savaş halinde olması ve devrime karşı topluca müdahale olanağının bulunamayışı; b) Rus proletaryasının 30 yıllık mücadele deneyimi ve bu mücadele içinde ortaya çıkan Sovyetlerin ayaklanma ve iktidar organları olarak şekillenmeleri; on milyonlarca tarım işçisi ve yoksul köylü kitlelerinin ekmek, barış ve toprak talebi etrafında işçilerle birleşmeleri; c) RSDİP(B) gibi, devrimin taktik ve stratejisinde ustalaşmış, disiplinli, kitleler içinde sağlam ve güçlü bağlara sahip bir partinin mücadeleye önderlik etmesi vb. gibi özgün durum ve etkenler desteğinde başarıya ulaştı.
Çarlığın ve Rus burjuvazisinin iktidarının yıkılması, kapitalist emperyalist dünya sisteminin devrimle yarılması, işçi sınıfı ve ezilen halk kitleleriyle ezilen halkların devrimci mücadelesi açısından yeni ve geniş-maddi ve manevi güç ve olanakların ortaya çıkması demekti. Ekim Devrimi, burjuvazi ve devlet iktidarına karşı mücadelede başarıya ulaşılabileceğini, Paris Komünü sonrası süreçte bir kez daha -ve daha ileriden kanıtlamış oldu.
Sosyalizmin Tek Ülkede Zaferi Sorunu’nda Lenin
Ekim Devrimi’nin, Rus proletaryasının Avrupa ülkeleri proletaryasından “daha ileri oluşu” nedeniyle değil; tarihsel gelişmelerin sonucu ve zorlayıcı toplumsal-tarihsel etkenlerle bağlı olarak gerçekleştiğini ve Rusya proletaryasının oturup bekleme yerine, dünya proletaryasının öncü kolu olmayı seçtiğini konu üzerine hemen tüm açıklamalarında dile getiren Lenin, Avrupa ülkelerinde devrimin yenilgiye uğraması durumunda da, Bolşeviklerin yeni devrimler gerçekleşene kadar sosyalist inşayı daha ileri düzeyde gerçekleştirmeye koyulmaları gerekliliği ve zorunluluğunu vurgulamaktaydı.
Lenin’in iyimser beklentisinin dayanaksız olmadığı, Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’daki devrimci ayaklanmalarla kanıtlandı. Ancak bu devrimler proletaryanın ve partilerinin yetersiz hazırlığı, sosyal demokrasinin gerici barikatı vb. nedenlerle zafer kazanamadı.
Avrupa ülkelerindeki devrimci ayaklanmaların şiddetle bastırılması sonucu devrim beklentisinin gerçekleşmemiş olması, Rusya’daki devrimin ve inşa politikasının tüm zorluklara rağmen kararlılıkla sürdürülmesini gerektiriyordu. Lenin, “Sadece Rus sosyalist devrimi için değil aynı zamanda uluslararası sosyalist devrim için son tayin edici savaşa yaklaştığımızın bilinciyle yeniden bütün güçleri harekete geçirmek!” gerektiğini söylüyordu.[8] “Bolşevikler Devlet İktidarını Koruyabilecekler mi?” başlıklı makalesinde de Lenin, “Ben eskiden olduğu gibi şimdi de, genelde politik bir partinin, özelde ise en ileri sınıfın partisinin, iktidarı ele geçirme olanağına sahip olduğu bir anda iktidarı almaktan vazgeçerse, var olmayı hak etmediği, parti olarak görülmeyi hak etmediği, her açıdan bir hiç olduğu düşüncesindeyim” diye yazmaktaydı.[9]
Ekim Devrimi’ni, toplumsal gelişmenin tarihsel seyrine aykırı, zamansız ve zorlama bir devrim olarak niteleyenler, değişimi görme yeteneği göstermeyenlerdi. Lenin onların korkak ve dönek olduklarını, burjuvaziye yedeklendiklerini söyledi.
“Biz başlangıcı yaptık-diyordu Lenin-. Ne kadar zamanda ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna kadar vardırırlar, bunun önemi yok. Önemli olan, buzun kırılmış, yolun açılmış ve gösterilmiş olmasıdır. (…) İlk Bolşevik devrim dünyadaki ilk yüz milyon insanı emperyalist savaştan, emperyalist dünyanın elinden kurtardı. Bundan sonraki devrimler bütün insanlığı bu savaşlardan ve bu dünyanın elinden çekip kurtaracaktır.”[10]
Halk Komiserleri Konseyi’nin Faaliyeti Üzerine III. Tüm Rusya Sovyetler Kongresi’ne (24 Ocak 1918) Rapor’unda Lenin, “Rusya, sosyalizmi gerçekleştirmenin doğru yolunu tuttu -bankaları ulusallaştırma, tüm ülkeyi emekçi kitlelere devretme yolunu tuttu. Önümüzde hangi zorlukların durduğunu çok iyi biliyoruz, fakat -daha önceki devrimlerle kıyaslama temelinde-muazzam başarılar kazanacağımızdan ve tam zaferi garantileyen bir yolda bulunduğumuzdan eminiz.” diyordu Devamında ise, günümüz troçkistlerine de yanıt oluşturacak şekilde, “Bize eserimizin zorluğu anlatıldığında, sosyalizmin zaferinin ancak uluslararası ölçekte mümkün olduğu söylendiğinde, bunda sadece, burjuvazinin ve onun gönüllü ve gönülsüz yandaşlarının sarsılmaz bir gerçeği umutsuzca tarif etme çabasını görüyoruz. Elbette, sosyalizmin tek ülkede nihai zaferi olanaksızdır. Sovyet iktidarını destekleyen işçi ve köylülerimiz, şimdi dünya savaşının parçaladığı, fakat birleşmeye çabalayan o uluslararası ordunun bir parçasıdır …” demekteydi.[11]
“Sosyalizm komünizme gelişecektir” diyordu Lenin. “Komünizmin ‘üst aşaması’ gelinceye kadar sosyalistler, çalışma ve tüketim ölçüsü üzerinde toplum ve devletin en sıkı denetimini talep ederler. Fakat bu denetim kapitalistlerin mülksüzleştirilmesiyle işçilerin kapitalistler üzerinde denetimiyle başlamak zorundadır ve bürokratik devlet tarafından değil silahlı işçilerin devleti tarafından uygulanmalıdır.”[12]
Nihai zafer ancak kapitalizmi restore etme tehlikesi tümüyle ortadan kalktığında; kapitalist kuşatma ve emperyalist müdahale olanaklarına son verildiğinde mümkün olurdu. Sosyalizmin tek ülkede -ki SSCB tek bir ülke olarak görülemezdi- zaferi olanağına karşıt görüşleri mahkûm eden Lenin ve Stalin, Ekim Devrimi ve SSCB’de sosyalizmin zaferi sorununu dünya sosyalist devrimi hedefiyle bağlı bir mücadele sorunu olarak gördüler. Ancak kesin-tam-nihai zafer için başkaca ülkelerde de devrimlerin gerçekleşmesi gerekliliğine işaret etmekten de kaçınmadılar.
Lenin, troçkist çarpıtmaların açmazını gösterecek açıklıkla, sosyalizm “bütün ülkelerde eşzamanlı zafere ulaşamaz” diyordu. “O ilk başta bir ya da birkaç ülkede zafere ulaşacak, diğer ülkeler ise bir müddet daha burjuva veya burjuva-öncesi kalacaklardır.” Bu durum, diğer ülkelerin burjuva devletlerinin sosyalist devletin muzaffer proletaryasını alaşağı etmeye kalkışmalarına yol açacak ve sosyalizmi savunma savaşı haklı ve meşru bir savaş olacaktı. Tarihin “devrimi her yerde aynı anda olgunlaştıracak kadar hoş olmadığı” nı belirten Lenin, Sovyetler cumhuriyetini korumayı parti ve proletaryanın uluslararası proletaryaya karşı sorumlulukları kapsamında görüyordu.
Sosyalist İnşa
Ekim ile birlikte yeni bir toplum (sosyalist toplum) inşasına girişildi. Rusya’nın işçi ve köylüleri ya SBKP(B) öncülüğünde sosyalist inşayı sürdürüp diğer ülkelerde sosyalist devrimin gerçekleşmesine maddi-manevi dayanak oluşturmaya devam edecek ya da kapitalist kuşatmaya, emperyalist haydutlara ve içerideki devrilmiş ve fakat direnme isteği daha da artmış sömürücülere teslim olacaklardı.
Lenin, Rusya ekonomisinin, “dev bir devlet çapında komünistçe birleşmiş, ilk adımlarını atan emeğin; küçük meta üretimine karşı ve ayakta kalan, ama aynı zamanda küçük meta üretimi temelinde yeniden ortaya çıkmakta olan kapitalizme karşı mücadelesini temsil” ettiğini söylemekteydi.[13] Proletarya diktatörlüğü altında özel mülkiyete son verilmesi ve ekonominin sosyalist örgütlenmesi komünizm için ‘ilk adımları’n atılması demekti. Komünizmi inşa etmek için diyordu Lenin-, tekniği ve bilimi geniş tabakalar için yararlı hale getirmek gerekir.
Devrim, burjuvazinin, üç yüz yıla yaklaşan süredir hâkim sınıf konumunda olmasına karşın, çıkarları için yedekleyerek koruduğu ortaçağcıl kalıntılara ve onların siyasal anlayış ve kültürdeki yansımalarına karşı büyük başarı kaydetti. Kapitalist büyük mülkiyet toplumsallaştırıldı. Tarımda kolektifleştirmeye gidildi. İlhaksız barış sağlandı, ezilen ulusların tam hak eşitliği için koşullar sağlandı, kadınlar üzerindeki baskıya son verildi, toprak ve özgürlük sorunun çözümüne girişildi; cehaletin son bulması ve kültürel gelişme için olanaklar seferber edilerek uygarlığın ilerlemesinde köşe taşı önemine sahip birçok yeni buluşun yolu açıldı. Lenin, komünizm için Sovyet iktidarı ve tüm ülkenin elektrifikasyonunu temel önemdeki koşullardan biri olarak görmekteydi.
Devlet iktidarı ve üretim araçları proletaryanın elindeydi. Kapitalist müdahale tehlikesine karşı güvence oluşturan toplumsal seferberlik ve halkın silahlandırılması ilk gereklilikler arasındaydı.
Küçük üretimin yaygın ve küçük üreticilerin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu ülkede, gelişmiş kapitalist ülkelerde belki-yada büyük oranda-gerekmeyen bir dizi özel geçiş önlemi alınarak proletaryanın toplumsal konumunun güçlendirilmesi amacıyla “Savaş komünizmi” uygulaması, Yeni Ekonomi Politika(NEP), parça başı ücret ve Taylor sistemi olarak da adlandırılan üretim yöntemlerinin belirli bir süre için uygulanması, burjuva teknik unsurlardan yararlanma vb. gibi adımlar buna yönelikti.
Sosyalizmi inşa için “Büyük ölçekli girişimlerde hesaplama ve denetimi örgütlemek”; ekonomik mekanizmanın bütününü büyük tek örgüt içinde işler hale getirmek, yüz milyonlarca insanı bir plan doğrultusunda seferber etmek gibi büyük bir görevi başarmalıydı. Gelgelelim bu dönüşüm, ancak kapitalizmden gelen bütün kalıntılar, yaşamda ve düşüncedeki burjuva etkiler, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki fark ortadan kalktığı zaman – bu komünizm aşamasına varmak demekti- nihayet bulurdu.
Marx, kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden diğerine devrimci dönüşüm döneminde, proletaryanın devrimci diktatörlüğünün gerekliliğine dikkat çekmişti.[14] Sosyalizm ancak proletaryanın egemen sınıf konumuna yükselmesiyle gerçekleştirilebilirdi. Proletarya -diyordu Lenin-, hem sömürücülerin direnişini kırmak hem de sosyalist ekonomiyi “işler hale getirmek” üzere köylülüğün, küçük burjuvazinin ve yarı proleterlerin oluşturduğu muazzam halk yığınlarını sevk ve idare etmek için devlet erkine, merkezi bir güç örgütüne, bir zor örgütüne ihtiyaç duyar.[15] Devrilmiş sömürücü sınıf(lar)a ve dış destekçilerine karşı mücadele kararlılıkla sürdürülmeden sınıfsız komünist topluma varılamazdı.
Proletarya diktatörlüğü ve komünist partisinin yönetimini “komünist otoriterizm” olarak suçlayan liberal sol teorisyenlerin gözetmediği, sosyalist devletin burjuvazinin uluslararası güçlerinin kuşatmasında olduğu; bu güçlerin sosyalizmi yok etmek için askeri güç dahil her aracı kullanmakta olduklarıydı. Lenin, “Gelecekteki ‘sönümlenme’nin kesin zamanını saptamaktan söz bile edilemeyeceği açıktır; hele ki çok uzun bir sürecin söz konusu olacağı aşikârken” demekteydi.
Söz konusu olan “kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan komünist bir toplum değil, aksine kapitalist toplumdan çıkmış olan, dolayısıyla da iktisadi, ahlaki ve entelektüel bakımdan hâlâ rahminden çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir komünist toplumdur.” Marx, “eski toplumun izlerini taşıyan bu komünist toplumu, komünist toplumun “ilk” ya da alt evresi olarak adlandırmıştı.
Lenin, devrimini yapmış ülkenin proletaryasının “kapitalistleri mülksüzleştirdikten ve kendi ülkesinde sosyalist üretimi örgütledikten sonra, kendisini kapitalist dünyanın karşısına koyması ve diğer ülkelerin ezilen sınıflarını kendi yanına çekip, onlarda kapitalistlere karşı ayaklanmayı körüklemesi ve gerektiğinde sömürücü sınıflara ve onların devletine karşı hatta silah zoruyla bile harekete geçmesi” halinde görevini yerine getirmiş sayılacağına dikkat çekiyordu. Devrimini gerçekleştiren ülkenin proletaryasının görevini gerçekten yerine getirmesi, her şeyden önce, kendi ülkesinde sosyalizmin inşasını gerçekleştirmesi ve sosyalizmin nihai zaferini güvenceye almasıyla mümkündü. Bunun için, bilimsel sosyalizmin ideolojisinden tüm sapmalara, küçük üretim temelinde ortaya çıkan küçük burjuva kesimlerin bir sınıf halinde davranması ve ayrıcalıklarını sürdürmesine ve geçiş sürecinde varlığını zorunlu olarak sürdürecek devlet örgütlenmesi içinde yer alan görevlilerin bürokratik bir kast haline gelmesine karşı kararlı bir mücadele şarttı.
İkinci Dünya Savaşı ve Nazi kıtalarının Sovyetler Birliği’ni işgale girişmesi, buna karşı sosyalist anavatan savunusu ve dünya halklarının faşist barbarlıktan kurtuluşu için gerçekleşen antifaşist halk kahramanlığı ve faşizmin yenilgiye uğratılması, Avrupa ve Asya halkları arasında büyük bir sempatiye yol açmış, Avrupa’nın başlıca ülkelerindeki işçi ve komünist partilerinin (başlıca Fransız, İspanyol, İtalyan ve Alman partileri) bu ülkelerin işçi sınıfı ve ezilen kitleleriyle bağlarını güçlendirmelerinin koşulları doğmuştu. Doğu Avrupa ülkelerinde halk demokrasisi devletleri kurulmuş, Arnavutluk ve Çin’de devrim başarıya ulaşmıştı. Afrika’da ve Latin Amerika’da anti emperyalist ve sömürgecilik karşıtı mücadeleler yükseliş halindeydi. Devrimci sosyalist örgütlenmenin tüm kapitalist ülkelerde güçlendirilmesi ve kitlelerin devrimci hazırlanmasının olanakları genişlemişti.
Toplumsal yaşam ve sorunlar, artık Ekim Devrimi ve sonrasında etkileyip ortaya çıkmasında önemli bir faktör olarak rol oynadığı gelişmeler yok sayılarak ele alınamaz; kapitalist-emperyalist dünyanın uluslar cehennemi eskisi gibi sürdürülemezdi. İşçi sınıfı ve halkın tüm öteki kesimlerinin sosyal-iktisadi ve diğer alanlarda burjuvaziyle ilişkileri, bu devrim ve etkileri hesaba katılmadan, eski tarz ele alınamaz ve sistem ayakta tutulamazdı. Kapitalist ülkelerin burjuvazisi ve siyasal yönetimleri bu yeni durumun baskısı altında; hem sosyalizme ve devrimci girişimlere karşı savaşı şiddetlendirdiler hem de taviz politikasıyla 'ateşi söndürme'ye çalıştılar. Burjuvazi, sosyalizmin varlığını göz önünde tutmadan yapamazdı.
Gelişmelerin yeni devrimci kopuşları mümkün kılabileceğini öngören burjuva emperyalist yöneticiler, bu yöndeki gelişmelerin önünü kesmek ve kitleleri reformcu beklentilerle geriye itmek için “savaşın yol açtığı yıkımı giderme” propagandası eşliğinde emekçilere belirli tavizleri de içeren ekonomik-sosyal politikaları uygulamaya koydular. Bu politikalar işçi sınıfının ileri kesimlerini de etkiledi. Eurokomünist partiler yeni devrimler için proletarya ve diğer emekçileri seferber etme yerine burjuva hükümetlerinde yer almaya yöneldiler. Burjuvazi ve sermaye partileri tarafından, konumlarını güçlendirme olanağı olarak değerlendirildi. Kapitalist uluslararası güçlerin kuşatması ve devrilmiş sınıfların içerideki açık-gizli direnişi, kalıntıların yeşermesi olasılığı, mücadelenin daha da sertleşmiş biçimleriyle sürdürülmesini zorunlu kılmaktaydı.
Sosyalist inşa ve komünizme varmak için kapitalist ülkelerin devlet ve hükümetlerinin düşmanca politikalarıyla devrilmiş sömürücü egemen sınıfların gizli-açık direnişine karşı savaşı tavizsiz şekilde sürdürmek gerekir. Lenin karşı karşıya olunan zorluğu özetlerken, iç düşmanın yenilgiye uğratılması ve politik iktidarın inşa edilmesi görevinin nispeten kolay ve fakat artık karşı karşıya olunan görevlerin “çok daha zor” olduğunu söylüyordu.
Çelişkiler Diyalektiği ve Yenilgi
Ekim Devrimi’nin zafere ulaşmasıyla iktidarı alan proletarya ve partisinin yönetiminde burjuvazi ve toprak beylerinin saltanatına son verilmesi ve tüm büyük üretim sektörlerinde devlet mülkiyetinin sağlanması, sosyalizmin maddi iktisadi temellerinin kuruluşu için ilk dayanakların oluşması demekti. Lenin’in ve onu takiben Stalin’in ısrarla vurguladıkları üzere, iktidarın devrimle alınması, burjuvazi ve ittifak güçlerinin yenilgisini getirmekle birlikte sınıf savaşının eskisinden çok daha şiddetle sürdürülmesini kaçınılmaz kılmaktaydı. Lenin, " Burjuvazi gücünü sadece uluslararası sermayenin gücünden, burjuvazinin uluslararası bağlarının kuvvet ve sağlamlığından almaz; burjuvazi gücünü, aynı zamanda alışkanlıklardan, küçük üretimden alır; çünkü ne yazık ki, dünyamızda hala pek, pek çok büyük miktarda küçük üretim vardır; oysa küçük üretim durmadan, her gün, her saat, kendiliğinden ve geniş ölçülerde, kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurur. Bütün bu nedenlerden ötürü, proletarya diktatörlüğü zorunludur ve uzun bir savaşı, kıyasıya, amansız bir savaşı, kendine hakimiyeti, disiplini, sağlamlığı, tek ve yenilmez bir iradeyi gerektiren bir ölüm-kalım savaşını göze almadan, burjuvaziyi yenmek mümkün değildir.” diyordu.[16]
Sömürünün tüm biçimleriyle ortadan kaldırılıp sınıfsız topluma yol alma süreci, ancak sosyalist inşanın nihai zafer sağlanana dek kesintisiz devamıyla tamamlanabilirdi. Mülksüzleştirilen burjuvazinin uluslararası gericiliğin güçleri desteğindeki saldırıları boşa çıkarılmalı ve devrim, sosyalizmin komünist aşamaya doğru inşası yoluyla sürdürülmeliydi. Zira yüzlerce yıllık ilişki biçimleri ve alışkanlıkların şekillendirdiği yaşam tarzı ve düşünüş biçimlerinin, onları üreten maddi ilişki biçimleriyle birlikte, üstelik hemen tüm süreci iç mücadelelere sahne olan ve dış tehdit altındaki bir toplumda, birkaç on yılda tümüyle kazınması mümkün değildi. Sosyalist inşaya Lenin yönetiminde başlandı ve Stalin yönetimindeki SBKP(B) bu savaşı, karşı devrimci isyanları bastırarak, emperyalist saldırı ve işgalleri püskürterek, sabotaj ve yıkım planlarını boşa çıkararak 1950’li yılların ortalarına dek başarıyla sürdürdü. Sonraki yıllarda yaşananlar, yıkıma götüren yönelişin ürünüydü.
Zafer ve yenilgi, karşıt güçler mücadelesinin seyriyle bağlıydı. Sosyalist ülke-veya ülkelerin, sosyalizmin dünya ölçeğinde başarı kazanamaması durumunda, emperyalist kapitalist dış güçler ve içeride kökü tümüyle kazınamamış kapitalizm artıkları tarafından yenilgiye uğratılması mümkündür. ABD, İngiliz, Japon ve Alman emperyalistlerinin müdahaleleriyle destekli karşı devrimci ayaklanmalar uzun süre devam etti. Aradan çok zaman geçmedi, 27 milyon Sovyet yurttaşının ölmesine, milyonlarcasının sakat kalmasına, kentlerin tahribi-yıkımına, ülkenin ekonomik kültürel birikiminin tahribine yol açan Hitler ordularının saldırısı başladı.
Kapitalist kuşatma devam ediyordu ve kapitalizmin üzerinde yeşereceği zemin henüz tüm kalıntılarıyla kazınmamıştı. Kent-kır yaşamındaki farklılıklar ve küçük üretimin varlığı, sosyalist ekonomik örgütlenmeyi zaafa uğratan sektörel anlayış ve girişimler ve bürokratik anlayışlar henüz tümüyle yok edilememişti. Stalin’in katıldığı son kongre olma özelliği de gösteren SBKP(B)nin 19. Kongresi’ne sunulan raporda, parti ve toplum bünyesinde varlığını sürdüren tehdit edici sorunlara işaret edilmiş olması, bunun göstergesiydi.
Raporda, Sosyalist Sovyet düzeninin “bizzat halk tarafından (işçi, köylü ve aydınlar) yaratılmış gerçek bir halk düzeni” olduğu ve “halkın tüm maddi ve manevi güçlerinin gelişmesini” güvenceye alarak güçlü desteğini gördüğü belirtiliyor; kapitalist kuşatma altında Sovyet devletinin zayıflatılmasına izin verilemeyeceği, aksi durumda düşman karşısında savunmasız kalınacağı ve sosyalist inşanın başarılamayacağı vurgulanıyor, Parti’nin, sosyalist devleti sağlamlaştırarak “sosyalizmin sarsılmaz bir kalesine dönüştürdüğü” söyleniyordu.[17] Buna rağmen ama parti ve devlet aygıtındaki, ekonomide ve sosyal alandaki, kültürel yaşam ve ideoloji-politika cephesindeki önemli zaaf ve hastalıklara da kuvvetle işaret edilmekteydi.
Sovyetler Birliği’nin, “barışçıl gelişme ve tedricen sosyalizmden komünizme geçme yolunda ilerleyişini sürdürmekte” olduğu belirtildikten sonra[18], raporun oldukça kapsamlı bir bölümünde iç sorunlar, parti ve devlet yönetimi aygıtının yapısı ve işleyişinde yaşanan sorunlara işaret ediliyordu. Parti ve ‘devlet aygıtı’ saflarında yaşanan olumsuzlukların ana başlıklarıyla sıralandığı raporda, partiye katılımın arttığı, ancak siyasi bilinç düzeyinin düştüğü, ideolojik eğitimin savsaklandığı, bürokratik alışkanlıkların yaygınlık gösterdiği, partiye yeni üye alımında sınırlama ihtiyacının ortaya çıktığı, ‘parti içi çalışmanın esaslı bir iyileştirilmesi ve Parti örgütlerince devlet ve iktisadi faaliyetin yönetiminde daha yüksek bir düzey’in gerekli olduğu belirtiliyor; ‘yerelcilik ve departmentalizm’ gibi devlete zarar verici zararlı davranışların görüldüğü, ‘parti siyasetinin iktisadi inşada tahrif’ edilip devlet çıkarlarının ihlal edildiğine dikkat çekilerek tehlikeyi savuşturmak için tüm parti örgüt ve organları uyarılıyordu. Partide siyasi çalışma düzeyi belirlenen görevlerin gerisinde kalmış; örgüt ve kuruluşların faaliyeti üzerinde kitle denetimi zayıflamıştır. Parti örgütlerinin çalışması eksiklik ve hatalar taşımakta, eleştiri, özeleştiri önemsiz görülmekte, disiplin ihlal edilmekte, ‘aşağıdan gelen eleştiriye katlanmayan, eleştiriyi boğan ve eleştiriciden öç alan fonksiyonerler’ bulunmaktadır. Parti ve devlet ‘aygıtı’nda, “Parti, iktisat ve diğer örgütlerin çalışmasındaki eksiklik ve hatalara karşı eleştirici olmayan” bir tavır gelişmiş; “Parti saflarında kendini beğenmiş, her şeyi tozpembe gören, düşünme hantalı dar zihniyetli ve köşesine kurulup geçmiş başarılarıyla yaşama isteğinde olan unsurlar” ortaya çıkmıştır. Bazı Parti, Sovyet ve iktisat örgütleri yöneticileri toplantıları, aktif oturumları, genel kurul ve konferansları “kendilerini tanrılaştırdıkları kutlama gösterilerine” dönüştürmektedir.[19] “Salt iktisadi meseleler için yeteneği olan ve iktisadi başarılara kendini kaptıran bazı fonksiyonerler”, kapitalist kuşatmayı ve Sovyet devletinin düşmanlarının ajan sızdırma ve yalpalayan unsurları kullanma çabalarını unutmaya başlamışlardır. Parti ve hükümet kararlarına karşı biçimsel tavır takınan ve ülkenin çıkarlarına zarar verilmesinden endişelenmeyen “fonksiyonerlerin sayısı” az değildir. Bazıları “kendi dar departmantal ve yerel çıkarlarını devletin genel çıkarlarının üstüne geçirme, kendilerine bağlı işletmeler için kaygı görünümü altında tasarruflarındaki maddi kaynakları devletten gizleme ve Parti ve devlet yasalarını yaralamaya” kalkışmaktadır. Kimi iktisat yöneticileri, “Parti örgütlerinin göz yummasıyla, bilerek ihtiyaçlarından fazla hammadde ve yardımcı madde talep ettikleri ve üretim planlarının gerçekleştirilmemesi durumundaki üretilen ürünler hakkındaki raporlarda oldukça yüksek veriler” göstermekte; kimi yönetici fonksiyonerler, görevlendirmelerde yetkinliği ve devlet ve partinin önceliklerini değil “akrabalık, dostluk ya da hemşehrilik” ilişkilerini gözetmektedir.[20] Parti çizgisi ihlal edilmekte, parti ve devlet çıkarları gözetilmemektedir. Bazı parti örgütleri salt iktisadi sorunlara yoğunlaşarak ideolojik mücadeleyi küçümsemekte, bu da “anti-Leninist grupların kalıntıları”nın kendi görüşlerini yeniden canlandırma ve yayma girişimlerine olanak sağlamaktadır.[21]
Stalin’in katıldığı son kongre olan 19. Parti Kongresi’nin bu tespitleri, Sovyet parti ve devletinde, sonraki gelişmelerin zemin bulup güç aldığı önemli sorunlar olduğunu göstermekteydi. Sosyalizmi inşa için büyük mülkiyetin devlet denetimine alınması henüz bir başlangıç sayılırdı. Ekonominin komünist tarzda örgütlenmesi için üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve toplumsal ilişkilerin buna uygun şekilde dönüştürülmesi gerekir. Ancak, Sosyalizmde üretimin toplumsal ihtiyaçların karşılanması hedefiyle bağlı olması gerekliliği ve düşüncesine karşı çıkanlar (Yaroşenko -Wosnessenski gibi) vardı; meta para ilişkisi ve kısıtlanmış-devlet üretiminde-şekliyle değer yasası henüz yürürlükteydi. Komünist inisiyatifin toplumsal düzeyi yetersizdi. Stalin’in 1927-28’lerde, otuzlu ve kırklı yıllarda dikkat çekerek mücadele ettiği parti ve devlet aygıtındaki bürokratikleşme, 1950’lerin başında da önemli sorun olmaya devam ediyordu. İdeolojik eğitim ve seferberliğin savaş vb. nedenlerle eksik kalışı, partide ve emekçi kitlelerinin ileri kesimlerinde, burjuva emperyalist gericiliğin saldırı ve sabotajlarına, ideolojik-kültürel manipülasyonlarına karşı yeterince uyanıklık gösterilememesi; kolektif merkezi planlama ve inşa politikasını zaafa uğratan sektörel-bölgesel işletme anlayışı ve bunun parti saflarında kısmen ya da daha yaygın denebilecek şekilde kabul görmesi, bağlı olarak siyasi-örgütsel istismar olanaklarının varlığı vb., tüm bunlar sınıf mücadelesinin farklı biçim ve araçlarla sürdürülmesini gerektiriyorken, sorunların uzlaşıyla çözülebilir kapsamda görülmesi sonucu, bürokrat burjuva unsurlar devlet ve parti aygıtına hakim oldular ve sosyalist merkezi devlet yapısının olanaklarından yararlanarak tekelci devlet kapitalizmine geçişe kumanda ettiler.
SBKP(B) 20. Kongresi’nin kararları kapitalist sisteme entegre olmanın yolunu açtı. SSCB, önce kapitalist dünyanın büyük güçlerinden biri haline geldi ve ardından kapitalist üretim-dolaşım sisteminin kaçınılmaz kıldığı çelişkilere bağlı olarak dağılmaya yol aldı. Üretim ve çalışma koşulları işçi ve emekçilerin aleyhine yeniden düzenlendi. Eğitim-sağlık-sosyal güvenlik alanlarında ağır saldırılara girişildi. İşsizlik arttı, sosyal haklar budandı ya da tümüyle ortadan kaldırıldı. Ücretler kâr lehine daha fazla baskılandı, sendikal örgütlenme ve sendikal hakların önüne yeni barikatlar örüldü. Devlet mülkiyeti ve merkezi planlamadan tümüyle vazgeçilmese de grup mülkiyeti ve piyasa ilişkilerinin gelişimine güç veren düzenlemeler yapıldı. ‘89–91 dağılması sosyalizmin değil modern revizyonistler yönetiminde kapitalizmi yeniden tesis edilmiş emperyalist ‘birlik’in parçalanması ve biçimsel sosyalist kalıntıların da silinmesinin sonucu olarak gerçekleşti.
Bu dönüşüm uluslararası alanda dünya işçi sınıfı ve ezilen halkların mücadeleyle sağladıkları mevzilerden geri püskürtülmelerine olanak sağladı. İşçi sınıfı partileri zayıflayıp güçten düştüler ya da burjuvaziyle uzlaşı politikalarına yönelerek düzen içi reformcu platformlara sürüklendiler.
Yenilgi Kaçınılmaz mıydı?
Proletaryanın sınıf düşmanının ve yedeklediği liberal-reformist ‘yenilikçi’ uzlaşı şabloncularının üzerinde şimdi daha kuvvetle tepindikleri bu yenilgi “kaçınılmaz” mıydı? Kuşkusuz hayır! Sosyalist inşa sürdürülebilir, bu da yeni devrimler için maddi ve manevi güç desteği ve dayanak işlevi görürdü. SSCB, sosyalizmin zaferinin tekil ülkelerde mümkün, inşa edilebilir ve yaşatılabilir olduğunu gösterdi. Burjuvazinin egemenliğine son verilmiş, başlıca temel üretim dallarıyla dış ticaretin merkezi devlet mülkiyeti ve devletin kontrolüne alınmış, tarımda kolektivizm ve toplumsallaştırılmış sanayi üretimi dış kuşatma, savaşlar ve kıtlık koşullarının etkilerine rağmen hızla geliştirilmiş, sosyal yaşamın eğitim, konut, sağlık gibi temel alanlarında emekçilerin hayatında büyük iyileştirmeler gerçekleştirilmiş, sosyalist ekonomik ilişkiler hâkim hale gelmişti. Sosyalizmin işçi sınıfının uluslararası mücadelesi desteğinde daha ileri boyutlara vardırılması ve komünizme doğru yola devam edilmesi kuşkusuz olanaklıydı. İnşa sürdürülebilir, diğer ülkelerde yeni sosyalist devrimlerin gerçekleştirilmesi için mücadele edilebilir, Arnavutluk, Çin ve Doğu Avrupa halk demokrasisi ülkelerinin varlığı dayanak alınarak dünya devrimi yolunda ilerlemeye devam edilebilirdi. Ancak Stalin yönetimi sonrasında bu politika terk edildi. 19. Parti Kongresi’nde ısrarla dikkat çekilen hatalara karşı mücadele önemsenmedi. İleri aydın kesimi içinde Batı-aslında kapitalizm-hayranlığı güç kazandı. Kapitalizm ve sosyalizmin “barışçıl bir arada yaşayabilir” olduğu görüşü ifrada vardırıldı. Merkezi planlama ve üretimin merkezi yönetiminden önemli oranda vazgeçildi. “Komünizme yol alıyoruz” söylemi eşliğinde devlet ve partiye egemen olan bürokrasi, devlet tekelci kapitalizmi egemenliğinde kapitalizme entegre olmaya yol aldı.
Yeni Devrimlerin Kaçınılmazlığı
Sosyalizmin zafer kazandığı ülkelerde inşa sürecinin belirli bir tarihsel evresinde yenilgi yaşanmasına rağmen, 1917 Devrimi ve yaklaşık kırk yıla yakın varlığını sürdüren Sovyet sosyalizmi, proletarya ve ezilen halk kitleleri için kurtuluş mücadelelerinde, kendi tarihlerinde aynı türden başkaca örneği olmayan bir ‘öğretmen’ olmaya günümüzde de devam ediyor.
Bu tarihi öğreticilik burjuvazi açısından da geçerlidir. Zira burjuvazi, tarih bilinci söz konusu olduğunda, proletaryaya kıyasla daha deneyimli konumda bulunur. Ancak bu deneyimi, onu, sisteminin ürettiği çelişki ve yol açacağı sonuçlardan kurtarmıyor. Kapitalist emperyalist dünyanın maddi üretim süreçleri -üretim ilişkileri zemininde yaşanan çelişkiler işlevli olmayı sürdürüyor. İdeolojik örtüler ve politik zor aracıyla ekonomik-sosyal ilişkilerin durmaksızın açığa vurduğu işsizlik, yoksulluk, açlık, çatışma ve savaşlar gizlenemez. Dijital teknoloji-iletişim, kimya-ilaç, maden-enerji ve gıda ürünleri tekellerinin trilyon dolarlara varan servetine hemen tüm kapitalist ülkelerde yoğunlaştırılan siyasal baskı ve militarist aygıtın ürkütücü takviyesi eşlik ederken, zengin-yoksul uçurumu giderek büyüyor. “Refah ve istikrar” üzerine koparılan yüksek frekanslı gürültüye karşın, pazar ve etki alanları üzerine emperyalist-kapitalist güçler arası kavga değil sadece, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin sömürücü egemen sınıflara karşı mücadelesi de devam ediyor. Güçler ilişkisine bağlı olarak uluslararası alandaki çelişki-çatışma hallerinin artan şekilde sert yöntemleri gündeme getirdiği, sınıf çelişkileri zemininde şekillenen iç ilişkilerde burjuvazinin sömürülen ve ezilenleri kafese sıkıştırma politikasında ısrarlı olduğu günümüz koşullarında, birbirleriyle karşıt tüm bu iradelerin matematiksel olmayan ilişkilerinde, düşüş ve yükselişler, toplumsal yaşam ve toplumsal tarihin kaçınılamayacak yasasının işlevine işaret ediyor.
Mali sermaye ve tekellerin egemenliğinde kapitalist ilişkilerin bazı Afrika ülkeleri dışındaki tüm ülkelerde hâkim hale gelmesi, sermayenin ve üretimin ileri düzeyde uluslararasılaşması, teknolojik ilerleme ve bağlı olarak iletişim ve ulaşımda kaydedilen gelişmeler, yeni ürün imalatı ihtiyacı ve yeni iş kollarının ortaya çıkması vb. gibi gelişmeler, devrimin nesnel toplumsal dayanaklarının yüz yıl öncesine kıyasla çok daha ileri düzeyde olgunlaşmasına yol açmış ve emek-sermaye; proletarya-burjuvazi çelişkisi az sayıdaki ülke dışında toplumsal ilişkileri belirleyen temel çelişki haline gelmiştir. Çin, Hindistan, Arjantin, Brezilya, Pakistan, Türkiye, Meksika, İspanya, Yunanistan, İran gibi ülkelerde kapitalizmin gösterdiği gelişmeyle birlikte işçi sınıfı dünya nüfusunun yarısına yaklaşır nicel büyüklüğe ulaşmış; emperyalist burjuvazi ve işbirlikçi devlet yönetimleri birbirlerinin dayanağı olmalarına karşın, orta ya da büyükçe bir ülkede ortaya çıkabilecek devrimci kalkışmaların etkisinin yaygın olarak görülmesinin olanakları genişlemiştir. Kapitalist rekabet ve daha fazla kâr hedefinin yönlendirdiği yeni üretim teknikleri ve üretimin örgütlenmesinde gündeme getirilen yeni yöntem ve araçlar, sömürüye karşı mücadelenin olanak ve araçlarını zenginleştirmiş; bazı Afrika ülkeleri dışta tutulursa hemen tüm ülkelerde daha eğitimli, teknolojik araçları daha etkin biçimde kullanma olanakları artmış genç bir işçi sınıfı ortaya çıkmış, devrimin maddi sosyal koşulları, ülkelerin gelişme düzeyi arasındaki farklılıklara karşın, daha çok sayıdaki ülkede daha fazla olgunlaşmıştır.
Ancak devrimin şu ya da bu ülkede-muhtemelen çelişkilerin keskin ve fakat mücadele birikimi ve örgütlü sosyalist birliğiyle proletaryanın içinde bulunulan koşullardaki en ileri müfrezesinin başı çekmesiyle gerçekleşmesi beklenir olmakla birlikte, mücadele, henüz potansiyel birikimiyle bir devrim için öne çıkabilir görünen ülkelerin hiçbirinde, emperyalist zinciri kıracak bir düzeye ulaşmış değildir. Bu, işçi sınıfının devrimci partilerinin, sınıfın geniş kitlelerini örgütleme, halkın ezilen diğer kesimleriyle işçilerin mücadele birliğinin (ki bu ancak somut taleplerin savunusu aracıyla sağlanabilir) gerçekleşmesi için çalışma sorumluluğunu artıran bir durumdur.
Sosyalist devrim, işçilerin burjuva devletlerine karşı sürdürdükleri mücadelenin düzeyine bağlı olarak günümüzde ve gelecekte de kuvvetle muhtemeldir ki tekil ülkelerde gerçekleşip diğer ülkelerdeki mücadeleye katkısıyla birlikte yayılma gösterecektir. İktisadi-sosyal koşulların en elverişli olduğu ülkelerin gelişmiş kapitalist ülkeler olması, üretimin toplumsal karakteri yönünden en güçlü biçimlenmelerin bu ülkelerde oluşması, olanak-olasılık ilişkisi yönünden güçlü dayanaklar oluşturmasına, toplumsal devrimin ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşmesinin güçlü nesnel temeli olmasına karşın, ekonomik gelişmişlik düzeyi bakımından daha geri bir ülkede veya birkaç ülkede gerçekleşmesi de pekâlâ mümkündür. Devrimin gerçekleşmesi çünkü proleter kitlelerinin devrim için savaşa girmesine bağlıdır. Sosyalist devrim, çelişkilerin keskin, devrimci komünist partisi öncülüğündeki örgütlü proletaryanın, ezilen kitlelerin desteğini de alarak ayaklanmaya cüret ettiği ülke yada ülkelerde gerçekleşecektir.* İlk zafer kazanan ülkenin proletaryasını destekleme görevi bütün diğer ülkelerin işçi ve emekçileri bakımından büyük bir görev oluştururken; zafer kazanmış ülkede sosyalizmin eksiksiz inşası ve bu ülkenin iktidardaki proletaryasının, diğer ülkelerin devrimci gelişmesi için ülkesini bir “üs” olarak kullanmayı başarması, diğer ülkelerin devrim yoluna girmesi üzerinde etkide bulunacaktır. Sosyalist ülkede sosyalizmin inşası diğer ülkelerin işçi ve emekçi kitlelerine destek, dünya devriminin gerçekleşmesi mücadelesine destek demektir.
- Marx, K, Engels, F., Seçme Yazışmalar Cilt 2, çev. Yurdakul Fincancı, Sol yayınları (1992), s.195-196 ↩
- Aktaran Lenin, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, çev. Sol Yayınları, s.8-9 ↩
- Lenin, V. I., Seçme Eserler Cilt 6, Devrimimiz Üzerine, alt başlık Zuhanov’un Notları Nedeniyle, 6.cilt, s.526 -528 ↩
- Lenin, V. I., Birinci Devrimin Birinci Aşaması, Seçme Eserler 6.cilt, çev. S. Kaya, İnter Yayınları, s.20 ↩
- Lenin, V., I, Seçme Eserler cilt 5, çev. S. Kaya, İnter Yayınları, s. 134. ↩
- Lenin, V.I., İşviçreli İşçilere Veda Mektubu, Seçme Eserler 6. Cilt, çev. S. Kaya, İnter Yayınları, s. 27-33) ↩
- Age., .515 ↩
- Lenin, V.I., Seçme Eserler Çilt 6, çev. Süheyla Kaya, Devrimin Yıldönümü Üzerine Konuşma, İnter Yayınları, s.515 ↩
- Agm., 6. Cilt s.260 ↩
- Ekim Devrimi’nin Dördüncü Yıldönümü Üzerine, Seçme Eserler 6.Cilt, çev. S. N. Kaya, İnter Yayınları, s.522 ↩
- Lenin, V.I., Seçme Eserler Çilt 7, çev. Süheyla Kaya, İnter Yayınları, Birinci Basım-Haziran 1996, s.294-295 ↩
- Age., s. 103 ↩
- Proletarya Diktatörlüğü Çağında Ekonomi ve Politika, Seçme Eserler C.8, çev. S. Kaya, İnter Yayınları, s.19-20 ↩
- Gotha Programının Eleştirisi, çev. M. Kabagil, Sol yayınları, Üçüncü Baskı, s. 41 ↩
- Lenin, Devlet ve Devrim, çev. Tonguç Ok, Evrensel basım Yayın, Birinci Basım-Mart 2014, s.35 ↩
- Lenin, V. I., “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, çev. Muzaffer Erdost, Sol Yayınları-Altıncı Baskı, s.11-12 ↩
- 19. Kongre Raporu, çev. İsmail H. Yarkın, İnter Yayınları 1. Basım -Şubat 1989, s.79 ↩
- Agr., s. 12 ↩
- Agr., s.86 -89 ↩
- Agr., s.92-93 ↩
- 19. Kongre Raporu, s.98-99 ↩



