İşçilerin kapitalistlerle ve devlet -hükümet aygıt ve gücüyle mücadelesinin son on yıllardaki parçalı görünümü ve geri düzeyi, işçi sınıfı ve emekçi hareketi saflarında kendine ve mücadele potansiyeli ve gücüne kuşkuyla yaklaşım etkenlerinden biridir. Buna, burjuva, sol liberal ve postmodern ideolog, yazar ve siyasetçilerin sınıf karşıtı propagandasının özellikle küçükburjuva toplumsal tabakalarla fiilen işçileşen ve fakat düşünsel olarak henüz bu durumunu kabullenmemiş “beyaz yakalı emekçiler”in saflarında yol açtığı kuşku ve güvensizlik eklenmiştir. Kapitalist üretimin uluslararası niteliği daha fazla belirginleşir, eski ‘köylü ülkeleri’nde kapitalist gelişmenin kat ettiği ilerlemeyle bağlı olarak yeni yüz milyonlarca işçi sürece dahil olur ve hemen tüm kapitalist ülkelerde burjuva devlet ve hükümetleri emekçi düşmanı ekonomik sosyal politikalarda yoğunlaşırken, sömürülen sınıfın mücadelesinin geri düzeyde ve parçalı şekilde seyretmiş olması, bir aykırılık göstergesidir. Bu çelişkili durumun neden ve etkenleri Teori ve Eylem’in önceki bazı sayılarında farklı yönleriyle irdelendi. Ancak hareketin üretim ve iş örgütlenmesiyle bağlı nesnel etkenlerinin yanısıra iştikrarsızlığının öznel nedenleri de işlevli olmaya devam ediyor. Bu makalede bunlar konu ediniliyor. Bunun için öncelikle sınıfsal oluşum ve hareketin asıl kaynağına bakmak gerekir.
Kapitalist Üretim, İşbölümü ve İşçi Hareketi
Kapitalist üretim, üretim süreci ya da süreçlerinin tarihsel olarak belirlenmiş bir biçimini oluşturur. Sermaye ile ücretli emek, kapitalist ile işçi arasındaki ilişki bu üretim sürecinin ve bu üretim tarzının niteliğini belirler.[1] Burjuvazi ve proletarya, birbirleriyle ilişki içindeki karşıtlar olarak bu üretim tarzı tarafından üretilir.
Sermaye sahibinin emek gücünü belirli bir ödeme karşılığı, kendisine ödediğinden daha fazlasını üretmek üzere satın alması, üretilen artıdeğerin bir kısmının eklenmesiyle çoğalan sermayenin yeniden üretim için kullanımı ve bunun yinelenerek genişleyip yayılması, kapitalist üretimin temel bir özelliğidir.
Kapitalistlerin ve proleterler para ve emek gücü sahipleri olarak, pazara yönelik meta üretimi aracıyla birbirleriyle kurdukları ilişki modern sanayi ile birlikte daha belirgin hale gelir. Sermaye sahibi için kâr ve daha fazla kâr, daha fazla emek gücünün artı değer üretim kaynağına dönüştürülmesiyle bağlıdır. Makine kullanımı, teknolojik gelişme ile verimlilik ilişkisi gibi sirkülasyon etkenleriyle bağlı değişime karşın, gelişme, emekgücü kullanımına duyulan ihtiyaçla bağlı olarak daha fazla işçinin üretim sürecine çekilmesi yönündedir.
Rekabet kaçınılmazdır; sermaye sahipleri daha fazla kâr için daha az işçiyle daha fazla üreterek pazarda daha fazla pay sahibi olmayı hedeflerler. Bunun için verimlilik artışını sağlanmalı, mutlak ve nisbi artıdeğer üretimi artmalı, bunun araçları geliştirilmelidir. Makine kullanımı ve makinelerin durmaksızın mükemmelleştirilmesiyle bu ihtiyaç karşılanır. Sermaye yoğunlaşır ve merkezileşirken mali sermaye ve tekellerin egemenliği, ucuz işgücünü sömürme ve kaynakları yağmalama olanağını büyük sermaye yararına genişletir. Tekellerin ve tröstlerin ve bazı durumlarda onların konsorsiyumlarının pazar payları artarken, küçük ve orta boy kapitalist işletmelerin bir bölümü taşeron şirketler durumuna gelirler. Teknoloji kullanımında kat edilen ilerlemeye bağlı olarak daha önce daha fazla işçi ile yapılan işin daha az sayıdaki işçiyle gerçekleştirilmesi olanaklı hale gelir ve işini kaybedenler yedek işgücüne katılırlar. İşsizlerin bir bölümü yeni iş türlerinin ortaya çıkması veya diğer sektörlerde iş bulmasına karşın, yedek işgücüne katılım devam eder. Çalışan işçiler üzerinde baskı etkeni işlevi gören bu durum işçiler arası rekabet nedenlerinden biridir.
Üretimin tarzı ve üretim ilişkileri sonuçta insanların neyi ve nasıl ürettikleriyle bağlı olarak şekillenirler. Süreç, karşıt toplumsal sınıfların varlığıyla bağlı çelişkilerin yanı sıra her biri yönünden iç çelişkilerle de örülüdür. Üretim ve işin kapitalist gereksinmelerle bağlı örgütlenmesi (örneğin bant sistemi, otomasyon, robot kullanımı vb.), farklı sektörler ve farklı iş türleriyle kalifiye ve vasıfsız işgücünün varlığı, bağlı olarak ücret farklılığı, işçi aristokrasisinin ortaya çıkışı vb. olgusal etkenler işçi hareketi aleyhine işlev görürler.
Mali sermaye ve tekellerin ortaya çıkması ve kapitalist dünya pazarındaki ilişkilerin emperyalist ülkeler ve uluslararası tekellerin egemen konumuyla bağlı şekillenmesi, – bu gelişmenin çeşitli başkaca sonuçları burada konu dışıdır- emperyalist ülke halklarıyla bağımlı ülkelerin kaynaklarının sömürülmesini olanaklı kılarken, sağlanan ranttan pay verilerek beslenen işçi aristokrasisi, işçi hareketine karşı baskı ve etkisizleştirme güçlerinden biri olma işlevini üstlenir.
İşin Parçalı Yeniden Örgütlenmesinin İşçi Hareketine Etkisi
Kapitalist üretim ve iş örgütlenmesinin teknolojik gelişmelerle bağlı olarak geçirdiği değişim, daha fazla kâr ve pazar payı için kapitalist ve tekelci rekabetin gerekleriyle bağlıdır. Taylorizm ve bant sistemi, otomasyon ve robot kullanımı bu ihtiyaç kapsamında gündeme geldi. Buna taşeronlaştırma ve esnek çalışma ‘sistemi’, evde üretim, sözleşmeli ve yarı zamanlı ya da mevsimlik işçilik, dijital iş platformları vb. iş ve çalışma tür ve biçimleriyle bağlı değişim etkenleri eklendi. Bu gibi değişikliklerin sonuçlarından biri de, işçilerin birleşik hareketini ve sınıfın ortak çıkarları etrafında birleşmelerini zorlaştıran işlev görmeleriydi. Teknolojinin giderek artan genişlikte kullanılmasının sonuçlarıyla da bağlı olarak işsizler ordusu artış gösterirken, yedek ve ucuz işgücü, çalışan işçiler üzerinde baskı unsuruna dönüştü.
Rekabetin yol açtığı gerginlik, çatışma ve savaşların sonuçlarıyla da bağlı olarak 200 milyona yakın insanın yaşam alanlarını terk ederek “göçmen” konumuna düşmesi, emekçi hareketini “göçmenler sorunu”yla yüzyüze getirirken, burjuvazi bu sorunu işçi sınıfı ve emekçi hareketine karşı istismar malzemesine dönüştürdü. Ulusal -bölgesel, dini ideolojik etkiyle bağlı duyarlılıklar işçiler arasında yeniden ve denebilir ki daha güçlü şekilde ilgi konusu oldu. Gerici ve şoven milliyetçi partiler bu durumdan yararlanarak kitle bağlarını yenilemeye giriştiler.
Hareket üzerinde nesnel ve öznel etken olarak rol oynayan bir diğer önemli değişim, SSCB’de sosyalizmin tasfiye edilmesi, Çin’in kapitalist yolu tutması, Doğu Avrupa halk demokrasisi ülkelerinde kapitalizmin yeniden egemen olması, yeni devrimci altüst oluşların ve devrimlerin gündeme gelmemesi, komünist ve işçi partilerinin önemli çoğunluğuyla uzlaşıcı çizgiye yönelmeleri ve yeni kurulanların da henüz işçi sınıfı ve diğer emekçilerle güçlü kitle bağına sahip olamamalarıdır.[2]
Bütün bu etken ve gelişmeler işçi sınıfı hareketi ve mücadelesini zaafa uğratan işlev gördüler.
İşçi Hareketinde Öne Çıkan Bazı Sorunlar
İşçi hareketi, burjuva devlet ve hükümet yönetimlerinin mali sermaye ve tekellerin çıkarları doğrultusunda özellikle de 1980’li yıllardan itibaren giderek artan ve süreklilik kazanan ağır saldırılar sonucu, uluslararası alanda püskürtüldüğü geri mevzilerden çıkamamanın sancılarını yaşıyor. Bölünmüşlük karşı karşıya olduğu ve aşması zorunluluk gösteren en önemli sorunlarından biridir. Mücadeleci sendikal birliği ve sermaye karşıtı bağımsız politik örgütlenmesi oldukça geri düzeydedir.
İşçiler güven veren mücadeleci sendikal örgütlenmelerden yoksundurlar.[3] İşbirlikçi sendikacılık siyaseti sendikaların gücünü bloke etmekte; az sayıdaki mücadeleci sendika ve sendika şubesi dışında, sendika yönetimleri, sendikaları devlet örgütü anlayışıyla yönetmekte, hükümet ve tekelci patron örgütlerinin temsilcileriyle işbirliği politikası izleyerek grev ve direnişlerin burjuvazi ve devlet yönetimini tehdit düzeyine ulaşmaması için çeşitli madrabazlıklara baş vurmaktadır. İşçi ve emekçilerin bölünmüşlüğünden yararlanan sendika bürokrasisi, taban baskısı sonucu başvurmak zorunda kaldığı eylemleri yasal sınırlama ve yasaklara sığınarak geri düzeyde tutmakta; grev ve direniş taleplerini çoğu kez “gerekirse üretimden gelen gücümüzü kullanırız” söylemiyle geçiştirmekte, “esnek grev uygulaması” türünden manevralarla kapitalistlerin işini kolaylaştırmaktadır. Sendika konfederasyonlarının çoğu devlet-hükümet politikalarına bağlılık çizgisinde, hareketin barikatı durumundadır.[4]
İşçi hareketinin bir diğer en önemli sorunu, işçi kitlelerinin burjuvazi ve kapitalist parti fraksiyonlarının ideolojik politik etkisi altında oluşudur. İşçiler başta olmak üzere emekçilerin devrimci siyasal örgütlenmesi oldukça geri düzeydedir. Hemen tümü yoksulluk sınırları ve altında, milyonlarcası açlık koşullarında yaşama mahkûm edilmiş bulunmasına; saflarında bu duruma karşı tepkiler gelişmesine ve kimi durumlarda sektörel veya işyeri düzeyinde öfke patlamalarıyla tepkilerin dışa vurulmasına rağmen, on milyonlarca emekçi halen sermaye partileri ve düzen kurumlarının politik -ideolojik etkisi altındadır. Burjuva devlet yönetimi ve sermaye partileri, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü farklı ulusal kimliklerden emekçilerin birleşik hareketini engelleme araçlarından biri olarak kullanmakta; dış düşman gerekçeli politika sınıflar arası çelişki ve çatışmayı örtme işlevi görmekte, şoven ve faşist milliyetçilik ile burjuva milliyetçiliğinin farklı tonlarını içeren propaganda kitlelerin saflarında etkili olmaktadır.
Farklı ulusal kökenlerden işçilerin birlikte gerçekleştirdikleri onlarca direniş olmasına, bu direnişlerin hemen hepsinde devletin şiddet güçleri kapitalistlerin yanında işçilere karşı harekete geçmesine -son yıllarda buna dini şefler de eklendi- rağmen, özelleştirme, taşeronlaştırma, sendikal örgütlenme hakkının gaspı, sosyal güvenliğin tasfiyesi, çalışma yasalarının esnekleştirilmesi gibi tüm emekçileri ilgilendiren saldırılara karşı birleşik genel eylem ve direniş tutumu gösterilmemekte; asgari ücret gibi hayati bir konuda dahi sermaye ve devlet cephesi karşısında, ortalama ya da üstü ücret alan emekçilerin büyük çoğunluğunun kayıtsız kalışı, sonuçta tüm emekçiler aleyhine gelişmelere olanak sağlamaktadır.[5] Hareketi güçten düşüren bu nesnel ve öznel sorunlar, işçi sınıfı içinde güvensizlik etkeni işlevi görmektedir. Ancak bu aşılabilir bir durumdur ve başlıca dayanağı yine işçilerin üretim süreciyle bağlı konumlarıdır.
Gücü Birleşik Hareketinde Olan Sınıf
Kapitalizm ve sanayinin gelişmesi tüm kapitalist ülkelerde proletaryanın giderek daha büyük kitleler halinde fabrika ve işyerlerinde yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılar ve onun kendi gücünü fark etmesinin maddi koşullarını oluştururken, işçilerin kapitalistler ve burjuva devlet -hükümet yönetimleriyle ilişkilerinin seyri, sosyal konumlarının ve ortak çıkarlarının bilincine varma düzeyi ile bağlı olarak değişir ve kimi zaman sert çatışmaları da içerecek şekilde sürer.
Sermaye ve burjuva devlet iktidarlarının saldırı politikalarına karşı mücadele, günümüzde de hemen tüm kapitalist ülkelerde, bazen ülke düzeyinde, kiminde sınırlar aşan zincirleme etkiye yol açacak boyutta görülmekle birlikte, şu ya da bu ülkede çoğu durumda işyeri ve sektör ölçeğinde kalan biçimleriyle devam ediyor. Düzeyi, etki gücü, biçim ve araçlarıyla, halkın mücadele geleneğiyle bağlı farklılıklar gösteren bu mücadelenin en yakın, ancak son olmayan uluslararası dayanışma örneğini İtalyan işçileri, Filistin ve Gazze’deki Siyonist barbarlığa karşı giriştikleri eylem ile gösterdiler. ABD-İngiliz emperyalistlerinin Irak’ı işgal etmeye girişmesine karşı düzenlenen uluslararası protestolarda işçiler kalabalıklar halinde yer aldı. Fransa’da, 1995 ve 2003 yılı baharında yaşanan grev, genel grev ve direnişler Belçika başta olmak üzere bazı diğer Avrupa ülkelerinde de mücadeleyi teşvik edici işlev gördü. ‘Sarı Yelekliler’in eylemleri bunlara eklendi. İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya, Fransa, Avusturya ve Yunanistan gibi Avrupa ülkeleriyle ABD, Venezüella, Şili, Güney Kore, Japonya, Türkiye gibi ülkelerde mali sermaye ve tekellerin çıkarlarına işleyen ekonomik-sosyal politikalara karşı farklı tarihlerde yaşanan grevler oldu. Yunanistan’da çok sayıda genel grev gerçekleştirildi. Hindistan’da 250 milyon emekçi Modi yönetiminin saldırılarını protesto etti. Mısır’da ‘Arap Baharı’na giden süreçte işçiler kitlesel protestolarıyla ateşi yaktılar. Türkiye’de 12 Eylül barbarlığının vurduğu ağır darbelere rağmen mücadeleye yöneliş engellenemedi. 1986’daki NETAŞ direnişinden ’89 Bahar Eylemleri’, Zonguldak madenci direnişi, 90 Genel Eylemi, ’96 Ünaldı direnişine ve 1994-98, 2001 ve 2008 krizleri bağlantılı yoğunlaştırılmış saldırılara karşı protestolara kadar farklı direniş biçimleri ortaya çıktı. Sermaye partilerinin ideolojik siyasi etkisi altındaki metal işçileri Erdoğan yönetiminin baskı ve yasak çemberini aşarak talepleri için direnişe geçtiler ve bu durum, ülke mücadele literatürüne “metal fırtına” adıyla geçti. 2023-24-25 yıllarında da yerel düzeyde ve farklı iş kollarında çok sayıda grev ve direniş yaşandı.[6] Maden, gıda, tekstil ve metal sektörlerinde ve belediyelerle bağlı işletmelerde çok sayıda grev ve gösteri gerçekleştirildi. 2026’ya da çok sayıda lokal protesto ile girildi. Ücret artışı, toplu sözleşme hakkı, iş güvencesi, sendikal örgütlenme hakkı ve özgürlüğü vb. ortak talepler içinde ön sıralarda olanlardı. Son yıllarda yüksek girdi fiyatlarına karşın düşük taban fiyatı uygulaması nedeniyle ve tekelci baskı sonucu iflasla yüz yüze kalan, faaliyet alanları iktidar tarafından el koymalarla daraltılan küçük üreticilerin protestoları da görüldü. Bazı üreticiler, motorlu araçlarıyla yolları trafiğe kapattılar. Gençliğin mücadeleye yönelen kesimleri, polis- okul idareleri ve Erdoğan yönetiminin saldırılarına rağmen özgün taleplerinin yanısıra emekçilere yönelik baskı ve saldırıların son bulması için boykot -yürüyüş türü eylemlerle tepkilerini ortaya koydular. Binlerce kadın çok sayıdaki ve çeşitli eylemlerle devletin ‘cinsiyet ayrımcı’, baskı politikasını, erkek şiddetini ve cinayetlerini protesto etti.
Mücadele, geri düzeyi ve parçalı durumuna rağmen sürmektedir. Üretim ve işin örgütlenmesinde yaşanan değişim, işçilerin nicel büyümesine karşın sanayi işçilerinin bazı ülkelerde konjonktürel gelişmelerle de bağlı olarak sayısal azalması, işsizlik artışı ve işçiler arası rekabet, istisnai örnekleriyle de olsa bazı işçilerin miras kalımından yararlanarak veya tazminatını alıp ticarete atılarak sınıf dışına düşecek şekilde “sınıf atlamaları”- Marksistler hiçbir zaman toplumsal sınıfların geçirgensiz katı oluşumlar olduğu iddiasında bulunmadılar- veya yapay zekâ ve dijital teknolojinin kullanım ve etki alanının genişlemesi vb. gibi değişim unsurları sömüren-sömürülen sınıflar arası mücadeleyi zayıflatıcı bazı etkilerine rağmen, mücadeleyi olanaksız kılacak işlev göstermezler. Emek gücünü satarak yaşam gereçlerini temin etme durumundaki işçilerin üretim sürecinde yer alış biçimindeki değişim(ler), artı değer üreten canlı makineler olması konumunu ortadan kaldırmaz. Emek gücü, kapitalist üretim sisteminin varlık koşuludur. Egemen sınıfın kapitalist sömürüyü meşrulaştırıcı düşünceleri, geleneksel önyargı ve alışkanlıklar işçi hareketinin önüne kurulan engelleyici barikatlara güç verse de, işçi kuşaklarının, mücadelenin biriktirilmiş deneyimlerinin öğreticiliğinde mücadeleyi sürdürmeleri engellenemez. Zira…
Barikatlar Aşılabilir
İşçi hareketinin son on yıllardaki mücadele pratiğinin yeniden ve yeniden kanıtladığı, “Anlık başarılar”ın değil de, işçilerin “sürekli genişleyen birleşmeleri”nin[7], sanayinin değişik sektörleri ve alanlarındaki işçilerin birbirleriyle bağlantısının önem taşıdığı; yerel mücadelelerin “ulus ölçeğinde” ve sınıf mücadelesi olarak şekillenmesinin ve uluslararası dayanışmanın önemli ölçüde sınıf bilinci ve tutumunun gelişmesine bağlı olduğudur.
Üretim-dağıtım, ulaşım-iletişim gibi hayatın günlük akışını sağlayan yaşam ve iş ilişkileri, sadece emekçileri baskı çemberine almaz, burjuvazi ve siyasal yönetimlerini ‘dize getirme’ güç ve olanağını da kaçınılmaz şekilde işçiler başta olmak üzere emekçilere sağlar. ‘Gençleşen’ ve kategorik olarak eğitim düzeyi yükselen işçilerin, üretim, ulaşım ve iletişim teknolojilerini sömürülen ve ezilenlerin mücadelesinin araçları olarak kullanma olanağı artmış ve genişlemiştir. Üretimin fabrika-atölye ve işyeri-temeli, bu alanların örgütlenme ve mücadele merkezleri olmasını sağlamaya devam ediyor. İşyeri ve fabrika, okul -sağlık birimleri-belediye gibi ‘hizmet kurumları’yla emekçi semtleri örgütlenme birim ve mekânları durumundadır. Fabrika ve işyeri birim örgütleri işçilerin üretim sürecindeki konumundan güç alır. Teknolojik gelişmeler, sadece sömürülen ve ezilenler aleyhine kapsamlı sonuçlarına yol açmaz[8], işçi sınıfına, burjuvaziye karşı mücadelede kullanılacak araçları da sağlar. Sosyal medya ve dijital teknoloji, uygulanma sahasının genişlemesiyle birlikte işçiler tarafından karşı araçlar olarak kullanılabilir, internet ağından iletişim ve bilgilenme aracı olarak yararlanılabilir.
İşçi hareketi sadece potansiyel dayanaklarıyla değil, çoğalan mevzi direniş ögelerinin teşvik edici işleviyle de sınıfın birleşik hareketi olarak gelişme olanağına sahiptir. İşçi sınıfı başta olmak üzere emekçiler, talepleri için baş vurdukları hemen tüm eylemlerinde, kapitalist çıkarların bekçiliğini yapan devlet aygıtı güçleriyle karşı karşıya gelmekte, devleti ve güçlerini tanıma ve bu aygıtın tüm kurumlarıyla sermayenin çıkarlarıyla bağlandığını görmektedir. Bu durum mücadele biçim ve araçlarının belirlenmesinde etkili olacaktır. Sömürülen sınıf ve kent-kır emekçilerinin, 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi, Paşabahçe, Kavel, Şişecam, TARİŞ, TEKEL, Zonguldak Maden direnişleri, Ünaldı, Özak gibi, işçilerin hemen hepsinde de devlet güçleriyle kapitalistlerin birleşik karşı saldırısıyla yüzleştiği onlarca grev ve direnişin eğitici pratiğini sınıf dersine dahil etmeleri mücadelenin seyrini etkileyecektir. Ekmek kavgasının siyaset dışı olmadığı, burjuva düzen güçlerinin hemen her emekçi direnişi sırasında cepheden karşı tutum almasıyla, her seferinde yeniden kanıtlanıyor. Maddi üretimleriyle toplumsal süreçlerin gelişimi ve değişiminde etken olan insan gruplarının birbirleriyle ilişkilerinde, karşıt konumlarıyla yer aldıklarını görüp birbirleriyle mücadeleye koyulmaları, onları, hedefledikleri değişimin ‘ne için?’liği ve ‘nasıl yapılması?’ gerektiği üzerine düşünmeye de yöneltir. İktisadi sosyal sorunlar işçileri genişleyen ve güç birikimi sağlayan birleşmeyle egemen sınıf ve egemenlik aygıtının karşısına çıkarak taleplerinin elde edilmesi mücadelesine iter. Sömürünün kaynağıyla birlikte yok edilmesi mücadelesi bu mücadele pratiği ve deneyimlerinden güç alacaktır.[9]
Zincirin Kırılması İçin!
Üretim araçları karşısındaki konumlarıyla nesnel karşıtlar olarak oluşan sınıflar açısından birlik ve bölünme bir mücadele sorunudur. Kapitalist pazarın genişlemesi, toplumun diğer kesimlerinden saflarına katılanlarla birlikte ücretli emekçilerin çoğalması, işçi sınıfının üretim sürecindeki ve toplum yaşamındaki sosyal konumunu güçendirmekle birlikte sınıf yararına sonuçları dolaysızca ve kendiliğinden üretmez. İşçi sınıfının tarihsel çıkarları, iç bölümlenmelerini aşan bir doğrultudaki birliğini eğilim halinde içermesine karşın, bu kendiliğinden ve sancısız şekilde gerçekleşmez. İşçiler, ayrı iş kollarında, ayrı sendikalarda yer almaları, farklı ücret kategorileri nedeniyle iç rekabet nesnesi olmaları, dini, milliyetçi etki, bölgecilik ve hemşerilik gibi kısmi dayanışmacı ve fakat aynı zamanda ayrıştırıcı etkiler nedeniyle bölünmüşlerdir. Egemen sınıfın düşünsel egemenliği, diğer toplumsal sınıf ve katmanlardan işçilerin saflarına katılanların önceki dönem “mesleki ayrıcalıkları”yla bağlı düşüncelerinin değişiminin bir süreci gereksinmesi, birleşmeyi geciktirici işlev görür.[10] Bu parçalanmışlık ancak ortak çıkarlarının ve sömürüden kurtuluş için birleşik eylemlerinin gerekliliği bilinciyle aşılabilir.
İşçi sınıfının kurtuluşunun “kendi eseri olması”na dair vurgular, sınıfın mümkün en geniş birliğinin devrimci politik bir program etrafında ve bir parti birliği şeklinde gerçekleştirilmesi dahil olmak üzere, sınıfın kendiliğinden ve parçalanmış konumundan farklı olarak kendisi için sınıf düzeyine çıkışını esas alır. Sınıfın devrimci komünist partisi, “burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın olabildiğince duru bir bilinci”nin işçilerin safında güce dönüşmesi için çalışır.
Güçlü ve yaygın sınıf örgütlerine ve mücadele kararlılığına ihtiyaç vardır ve bu ihtiyaç toplumun tüm ezilenleri içinde en çok ve en başta işçiler tarafından duyumsanmak durumundadır.[11] İşçi sınıfı işbirlikçi sendikacılık barikatını yıkmadığı ve burjuva ideolojik-siyasal etkiden kurtulma savaşımına girmediği sürece, sermaye ve burjuva devlet iktidarına karşı başarılı olamaz. Sendikalar işçilerin örgütlenme ve mücadele merkezlerine dönüştürülmeli ya da bunun mümkün olmadığı koşullarda mücadeleci işçilerin öncülüğünde ve sınıf kitlesi desteğinde yeniden kurulmalıdır. Fabrika-işyeri temelli örgütlenme güçlenmeli, işçi sınıfı demokratik özgürlükler kavgasına daha etkin tarzda atılmalıdır. İleri kesimlerinin öncülüğündeki işçi kitlelerinin mücadele ve örgütlenme merkezleri haline gelmiş sendikalarda bir araya gelmeleri, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesine güç verecek, hareketin bağımsız sınıf hareketi olarak gelişmesine ve kendi sınıf partilerinde örgütlenmiş işçilerin öncülüğünde yürüteceği halkın egemenliği ve sosyalizm hedefiyle bağlı mücadelenin ilerletilmesine de hizmet edecektir.
Sınıf bilinçli işçilerin örgütü olarak şekillenen proletarya partisi, mücadele deneyimlerinden çıkarılan sonuçların genelleştirilmiş bilgisini de kullanarak sınıfa karşı sınıf anlayışı ve tutumunun harekete egemen olması için yürüttüğü /yürüteceği sistematik ve kesintisiz siyasal teşhir, propaganda, ajitasyon ve örgüt çalışması işçi kitlelerini genel ve birleşik eylem yönünde teşvik etmesi bu gelişmeye ivme katacaktır. İşçilerin sermaye partilerinin süreklileştirdiği bölücü politik etki ve önyargıların ücretli kölelik sistemini koruma ve sürdürme amacıyla bağlandığını görerek bu partileri reddetme ve devrimci sosyalist partide örgütlü politik güç haline gelme tutumuyla hareket etmesi, güçlendirici devrimci siyasal pratik (siyasal sınıf bilincinin işçi kitleleri içinde hâkim hale gelmesi çalışması) ile doğrudan bağlıdır. Baskı ve saldırı politikalarına karşı barikatın ‘basamak’ malzemesini oluşturan irili-ufaklı protestolarla işyeri direnişlerinin, gösteri, miting ve grevlerin birleştirilmesi, mücadeleci sendikalarda ve sınıf partisinde örgütlenme eğilimine de güç verecektir.
İşçiler kendilerine ait taleplerle sınırlanmaksızın, sömürü ve baskının her türüne karşı, toplumun tüm ezilenlerinin baskı ve sömürüden kurtuluşunu hedefleyen bir mücadele anlayışında birleşmeksizin burjuvaziyi bazı tavizlere zorlama dışında yenilgiye uğratamazlar. Zira işçilerin önce kendi kapitalistlerine sonra kapitalist sınıfa(burjuvazi) karşı mücadelesinin asıl başarısı, tekil mücadelelerin sonuçlarıyla(bu başarı olsa dahi) değil, bir sınıf olarak hareket etme (giderek gelişip yayılan birleşme)leriyle bağlıdır. Bu ise, tüm diğer gerekliliklerle birlikte ileri unsurlarıyla parti halinde örgütlenmiş işçilerin, sınıfın geniş kitlesini siyasal sınıf bilinciyle harekete kazanması ve sevk etmesini gerekli kılar.
—
[1] Engels, Manifesto’nun 1888 İngilizce baskısına bir notunda, “Burjuvazi deyince, toplumsal üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve ücretli emeği sömüren modern kapitalistler sınıfını anlıyoruz. Proletarya deyince ise, kendi mülkiyetinde üretim aracı bulunmadığından, yaşayabilmek için işgücünü satmak zorunda olan ücretli işçiler sınıfını anlıyoruz.” diye yazmıştı (Marx-Engels, K, Manifesto, çev. Yılmaz Onay, Evrensel Basım Yayın, Birinci Basım-Haziran 1998, sf. 46)
[2] Burjuva, liberal sol ve postmodern yazar ve teorisyenler kapitalist üretim tarzının karakteristik temel özellikleriyle bu üretim sisteminde sınıf yapılanmasının maddi koşullarını karartarak işçi hareketini zaafa uğratan ilişki biçimleriyle konjönktürel değişimleri, Marx’ın kapitalizm analizi ve sınıf mücadelesine ilişkin görüşlerinin ‘tarihen yanlışlanmasının kanıtları’ olarak gösterdiler. Aralarında Weber, Negri-Hardt, Boockhin, Laclau-Mouffe’un da yer aldığı bu yazar ve ideologların iddialarının dayanaksızlığı Teori ve Eylem’in önceki sayılarında yayımlanan çeşitli makalelerinde gösterildi.
[3] Sendikalar güç yitirmiştir. Sermayeye karşı işçilerin örgütlenme ve mücadele merkezleri olması gereken sendikalar işçi kitlelerinin büyük çoğunluğunun örgütü olmaktan uzaktır. 2024 yılı verilerine göre 17 milyon civarındaki işçinin ancak %8-9’u sendikalarda örgütlüdür. Resmi -ve şişirilmiş rakamlarla bu oran %12 civarındadır. Sendikalaşma eğilimi ve girişimlerinin genç işçiler içinde daha yaygın olduğu görülmekle birlikte yaklaşık olarak %85-90’nı sendikal örgütlenme dışındadır.
[4] Bizde, TÜRK-İş, HAK-İŞ, Kamu Sen, Memur Sen gibi işçi ve kamu emekçileri sendika konfederasyonları yönetimleri Saray rejiminin yanında konumlanmıştır.
[5] Saldırılar sadece işçileri değil tüm halk kitlelerini hedefleyecek şekilde çeşitlenmiş ve ağırlaşmıştır. Ücretli çalışanlar işsizlik, yoksulluk baskısı altındadır. Küçük üreticilerin giderek artan bir kesimi üretim yapamaz duruma düşmektedir. Ekonomik sosyal politikalar emeklilerin yaşam gücünü tüketmekte, gençlik kitlelerini umutsuzluğa sürüklemektedir. Özelleştirme, düşük ücret ve maaş uygulaması, sosyal güvencesizlik, eğitim ve sağlığın paralı hale getirilmesi, küçük üreticiyi iflasa sürükleyen düşük taban fiyatı politikası, siyasal baskı ve yasaklar, artan fiyatlar ve enflasyon, uluslararası tekellere ve yerli tekelci şirketlere tanınan ayrıcalıklar, kaynakların silahlanmaya ayrılması, Kürt sorunu vesilesiyle sürdürülen baskı-yasak politikasıyla iç-dış askeri eylemler tüm sömürülen ve ezilenleri cendereye almaktadır. Kürt sorununun ulusal tam hak eşitliği zemininde çözümü; CHP’ye yönelik saldırıların son bulması, tüm emekçilerin baskı sistemi altında inletilmesinde dayanak oluşturan emperyalist tahakküm ve fiili baskı unsurlarıyla üslerinin varlığı vb. tüm bunlar işçilerin yaşamını şu ya da bu oranda etkilemekle kalmaz, toplumun bu devrimci sınıfına hayırhah tutumla sessiz kalmama sorumluluğu da yükler. Kürtlerin ulusal taleplerinin reddi politikası on yıllar boyu emekçi karşıtı baskının sürdürülmesine dayanak oluşturdu ve bu politika devam ediyor. CHP belediyelerine yönelik baskıyla yurttaşların seçme-seçilme hakkı gasp ediliyor. Bütün yönetim yetkileri Saray oligarşisinin elinde toplanmıştır ve bu durum saldırı yoğunluğunun önemli bir etkenidir. Çalışan ve işsiz kesimleriyle işçiler, kamu emekçileri, kent-kır yoksulları bu duruma karşı mücadeleye yönelmedikçe, saldırıların yoğunlaşması önlenemez. Farklı sektör ve işyerlerindeki işçiler ücret, çalışma süresi, çalışma koşulları ve sendikal örgütlenme alanındaki farklılıkları kendileri yararına ayrıcalık sayar ve ulusal köken, dini-mezhebi ayrımları istismar politikalarına aldanırlarsa, kapitalist-burjuva cendereyi kıramazlar.
[6] Özel kapitalist işletme ve devlet işletmesi durumundaki fabrika, işyeri, kurum, atölye, okul, sağlık kurumu, belediye vb. gibi yerlerde çalışan ücretli-maaşlı emekçilerin toplu sözleşme dönemlerinde, öncesinden başlayıp abartılı durum tespitleriyle alalamalara baş vuranlar az değildir. Özel ya da devlet olsun patron-işçi karşıtlığının güncel talepler üzerinden çoğu kez -son toplu sözleşmelerde olduğu üzere- hayat pahalılığı ve yüksek enflasyon oranları karşısında daha baştan yapılmamış düzeye düşen “zam”ları ve sosyal kayıpları içerecek uzlaşılarla sonuçlanmasını veri alarak işçi hareketi başta olmak üzere mücadelenin sosyal güçlerine güvensizliği pekiştirici söylemi sürdürenler ise daha boldur. Uvriyerist veya retçi kabullere dayanan her iki tutum da formel mantık ürünüdür.
[7] K. Manifesto, çev.Yılmaz Onay, Evrensel Basım Yayın, Birinci Baskı-Haziran 1998, sf. 57.
[8] Teknolojinin etkin kullanımı sadece “dijital ekonomi” alanını genişletmedi, sadece işsizler ordusunun büyümesinin etkenlerinden biri olmadı, işçinin birim zamanda daha fazla üretmesini sağlayarak onun tükenişinin de etkeni oldu. ABD’li işçi teorisyen Harry Brevermann oldukça hacimli olan kitabında denetim-disiplin araçlarıyla kapitalistlerin işçileri çalışma süresince nasıl da nefes alamaz duruma düşürdüklerini yazdı. Kapitalist ülkelerde işçiler artık daha fazla çalışıyor, temel gereksinmelerini karşılamak için ‘daha az harcama’ yolları arıyor, ellerindeki kaybetme tehlikesiyle daha fazla yüz yüze bulunuyorlar.
[9] Örneğin ücretlerin artırılması veya sendikal örgütlenme talebi, işyeri koşullarıyla ekonomik durum tarafından üretilen sorun ve zorlukların aşılması amacıyla bağlıdır ve bu sorunların çözümü için birlikte hareket etme ihtiyacının duyulması ortak çıkarlar anlayışının gelişmesine hizmet eder. Ancak sınıf mücadelesinde temel sorun sömürü olgusuyla bağlı karşıtlıkların ortadan kalkmasıdır. Bu ise işçilerin siyasal sınıf bilinciyle mücadelesini gerektirir. Zira proletaryanın tarihsel devrimci sorumluluğunun farkına varması, sömürücü egemen sınıfın boyunduruğundan kurtuluş için savaşmanın kaçınılmaz ve gerekli olduğunu kavraması demektir ki, sosyalizm ile işçi hareketinin birliği ancak bu durumda değiştirici devrimci güç haline gelir.
[10] Kapitalist rekabet, istikrarsızlık ve bunalımların sarsıcı etkisi üretim araçları sahipliğinin giderek daralan bir azınlık yararına değişimine yol açar ve toplumun çeşitli tabakalarından bireyleri mülksüzleştirenlerin saflarına doğru iterken, bunların bir kısmı işçilerden farklı konumda olduklarını düşünmeye ve eski konumuna geri dönüş hayali beslemeye devam eder. Ne ki bu beklentinin istisnai durumlar dışında gerçekleşmesi mümkün değildir.
[11] Sendikal örgütlenmenin düşük düzeyine rağmen, işçiler, emekçi kitleler içinde örgütlü olma-örgüt deneyimine sahip olma bakımından en ileri kesimi oluşturmakta, kolektif mücadele ihtiyacını hissetme yönünden de, mücadeleye uyanmış genç aydın kuşağıyla birlikte daha ileri konumda bulunmaktadırlar. Eğitim düzeyinin yükselmesi ve çeşitli meslek gruplarından eğitimli emekçilerin işçilere katılımının artarak devam ediyor olması, sendikal ve politik örgütlenme açısından pozitif işleve sahiptir.



