Rant ve bir inşaat sahası olarak Türkiye – 1

20 Nisan 2026
47 dak okuma süresi
Foto: Asuman Özgünay Kaynak: Unsplash
Listen to this article

Speed:

İnşaat Sektörü, Rant ve Gayrimenkul

İnşaat sektörü yol, köprü, liman, baraj yapımı vb. kamusal-özel büyük ölçekli projelerden konut, işyeri, kamu binaları, AVM, okul, hastane, ibadet yerleri, spor alanları, parklar, vb. sosyal tesisler, barınma, üretim, eğitim, sağlık, eğlence, ibadet yeri, sportif etkinlikler vd. mekânların yapımını ve bakım onarımını içeren devasa bir alanı kapsamaktadır. İnşaat, çeşitli amaçlarla tasarlanan yapıların fiziksel olarak inşa edilmesi ve onarım faaliyetlerini kapsarken, bu faaliyetler sonucunda elde edilen arsa, konut, işyeri, bina, AVM vb. yapıların önemli bir kısmı gayrimenkule dönüşmektedir. Gayrimenkul türündeki yapıların alım-satım, kiralama, yatırım, değerleme vb. faaliyetler ise gayrimenkul faaliyetleri kapsamına girmektedir. Dolayısıyla, kapitalist üretim ilişkileri içinde inşaat faaliyetlerinin sermaye açısından özgün bir ağırlığı vardır; kâr, faiz ve rant unsurlarıyla artı-değer üretimini içeren oldukça önemli bir yatırım, birikim, değerlenme alanıdır. Milli gelir, toplam yatırımlar, hanehalkı harcamaları vb. makro ölçekteki ulusal hesaplar içindeki payı ekonomik konjonktüre bağlı olarak değişmekle birlikte inşaat faaliyetlerinin yoğunlaştığı dönemlerde altyapı, demir-çelik, çimento, çeşitli madeni kaynaklar, cam, boya-kimya, plastik, seramik, tuğla, mobilya, beyaz eşya vb. ileri-geri bağlantılarıyla bir ekonomi içindeki hacmi yüzde 25-30’lara kadar çıkabilmektedir. Dolayısıyla, finans ve inşaat sermayesi için çok kârlı bir yatırım olduğu kadar devletler açısından durgunluk içindeki bir ekonomiyi talep yaratarak harekete geçirme potansiyeli açısından da oldukça caziptir.

Emek ve doğa sömürüsü ile birlikte kapitalist üretim açısından önemli bir yatırım alanı olmanın ötesinde inşaat sektörü ve gayrimenkul sermaye birikiminin krize girdiği koşullarda değersizleşmeyle yüz yüze kalan âtıl fonların büyük ölçekte kentsel yatırımlarla yeniden değerlendirildiği bir alana, sermaye birikimine ivme kazandıran bir araca dönüşmektedir. Ayrıca inşaat sektörünün ağırlığını oluşturan konut üretimi, sermayenin yeniden üretimi ile birlikte toplumsal yeniden üretimin temeli olan barınma ihtiyacı/talebinin istismarı üzerinden kapitalist devletlerin çeşitli politikalarla (özellikle seçim dönemlerinde ev vaatleri), rıza sağlama, makul vatandaşlık, itaat ve kontrol aracına dönüşmektedir.

Kapitalizmin küresel ölçekte yoğun krizler yaşadığı 1970’li yıllardan itibaren izlenen “neoliberal” politikalarla yeni kentsel alanların inşası ve eski kentsel dokunun dönüşümü (kentsel dönüşümler) sürecinde konut, devletlerin yükümlülüğü altında olan sosyal nitelikte temel bir ihtiyaç olma özelliğinden büyük bir oranda çıkarılmıştır. “Neoliberal” kapitalizm ile birlikte konut çok büyük bir oranda insanların sağlıklı yaşama, barınma hakkının esas olduğu kullanım değeri yerine değişim değeri ve piyasa fiyatının esas olduğu meta biçiminde bir ürüne dönüştürülmüştür. Ücret ve maaşlarla geçinen geniş halk kesimlerine ise bir ev edinmek için uzun vadeli kredilere yönelme zorunlu bir tercih olarak sunulmuştur. Böylesi bir ortamda 20-30 yıla varan uzun vadeli ipotekli konut kredileriyle üretimi üstlenen inşaat şirketler, finans sektörü ve bankalar yüksek kazançlar sağlarken, yine aynı aktörlerin de içinde yer aldığı gayrimenkul zenginleri ise büyük rantlar elde etmektedir. Sürecin kâr, faiz ve rantını finans ve inşaat şirketleri toplayıp paylaşırken barınmak için bir eve ihtiyacı olan geniş emekçi kesimler ise yüksek ev fiyatları ve kiralar nedeniyle daha yoğun bir sömürüyle ve borçla yaşamaya mahkûm edilerek hayatları ipotek altına alınmaktadır. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin son çeyreği (25 yıl) boyunca bütün bu fragmanların yoğun bir şekilde gerçekleştiği ülkelerin en üst sıralarında yer almaktadır.

Üç bölüm halinde hazırlanan bu çalışmada, kapitalist üretim tarzının güncel boyutlarıyla birlikte inşaat sektörü, rant ve konut üretiminin ekonomi politiği ele alındıktan sonra siyasal iktidar ve inşaat sermayesi için 25 yıldır çok karlı bir alana ve betona gömülerek inşaat sahasına dönüştürülen Türkiye ekonomisi ve kentlerinin inşaatla imtihanı birçok boyutuyla incelenmiştir.

Fetiş Bir Kavram Olarak Rant ve Rantın Kaynağı

Sanayi üretimi ve yapı sanayi, kapitalizm ve kent ikiz kardeşlerdir. Keza, sanayi devrimiyle yoğunlaşan kapitalist üretim, toplumu sanayiinin faal ve yedek işgücü olarak kentlerde toplarken, kapitalizmin bir kolu da işbölümü temelinde inşaat sektöründe yoğunlaşarak kentleri yapılandırmıştır. Bir yandan yollar, köprüler, barajlar, limanlar vb. büyük ölçekli kamusal, yarı kamusal projelerinin ortakları olan inşaat/yapı sermayesi diğer yandan da ev, işyeri, AVM, hastane, okul vb. nitelikte kentsel mekânların üretimini üstlenerek birikim yapmaktadır. Kapitalist bir toplumda bütün bu kentsel mekânların üretimi, öncelikli olarak metaların üretimi, dolaşımı ve tüketimiyle gerçekleşen sermaye birikiminin ihtiyaçları temelinde şekillenmektedir. Sanayi toplumunun kentsel mekânlarının üretiminde yoğunlaşan inşaat sermayesi, hem doğrudan bu alandaki emek sömürüsüyle yani inşaat işçilerinden elde ettiği artı-değerle birikim yapmakta hem de toprak ve arsa piyasasının tekelci niteliğinin bir ürünü olan yüksek rantlar nedeniyle öteki sektörlerden gelir transferi sağlayarak yüksek kazançlar elde edebilmektedir. Gayrimenkule yatırım yapan varlık yönetim şirketleri inşaat sermayesi ile bütünleşerek, toplam toplumsal işgücü tarafından üretilen toplumsal artı-değere yüksek rantlarla el koyup kendisine mal edebilmektedir. O yüzden kapitalizmin tarihi boyunca kentsel alanların üretimi ve kentsel dönüşümler genel olarak sermayenin özel olarak da inşaat sermayesi ve finansal sermayenin iştahını kabartmıştır. Tarihsel süreçte ve günümüzde de tanık olduğumuz gibi (Irak, Suriye, Lübnan, Ukrayna, Filistin, Rusya vd., I. ve II. Dünya Savaşları) ve kapitalizmin tarihi boyunca yaşanan yerel ve bölgesel savaşlarda yerle bir olup yıkılan bu kentlerin inşası sermaye için bir vicdan meselesi değil, “yaratıcı yıkım” ve rant potansiyeli yüksek çok kârlı bir yatırım fırsatıdır. Türkiye’de doğal afetler ve depremlerde yıkılan kentlerin yeniden inşasında olduğu gibi! İnşaat ve her türden gayrimenkul, birikim süreçlerinde aşırı biriken sermaye için güvenilir bir yatırım ve birikim sahası ve de yüksek rant potansiyeli ile spekülatif kazanç kaynağıdır.

Kentsel mekânların yapımını üstlenen inşaat sektörü arsa biçiminde toprağa ihtiyaç duyan bir sektör olduğu için inşaat denilince haklı olarak ilk akla gelen rant kavramı olmaktadır. Ancak, emlak piyasasının sermayenin en önemli yatırım alanlarından birine dönüşmesinin bir sonucu olarak günümüzde rant, sanki akıllı/yetenekli yatırımcılara ve fırsatçılara gökyüzünden bahşedilen, kendiliğinden oluşan bir menkul değermiş gibi dillere pelesenk bir kavram olmuştur. Rant olgusu bu şekliyle kapitalist üretime dayalı bağlamından ve gerçek içeriğinden koparıldığında bir fetişe dönüşmektedir. O yüzden rant kavramının üretim sürecindeki iç bağlantılarını hatırlatmak, açmak önem arz etmektedir. Çünkü, inşaat sektörünün özgünlüğünü ve bu alanda oluşan aşırı rantların kaynağı ancak bu durumda fetiş karakterinden arındırılarak daha da net bir şekilde ortaya konulabilir. Rantı bu fetiş karakterinden arındırmak için onun kapitalist üretimde oluşum sürecine ve aldığı biçimlere yani ekonomi politiğini açmamız gerekir.

Kapitalizm öncesi toplumlarda yönetici egemen sınıflar mülk statüsünde bulundurdukları köle emeğine doğrudan zor yoluyla el koyarak onları sömürürken Ortaçağın feodal üretim tarzında toprak sahipleri ve egemen sınıflarca toprağa bağlı serf statüsündeki emekçiler ise büyük oranda emek rantı (angarya), ayni rant ve sonradan para ranta dönüşen biçimlerde sömürüye tabi tutulmuştur. Dolayısıyla toplumsal emeğin rant biçiminde sömürüsüyle elde edilen artı ürün yerel ya da merkezi her düzeydeki egemen sınıfların temel yaşam kaynaklarından biri olmuştur. Kapitalist üretimde ise rant sermaye birikiminin üretim ve yeniden üretim süreçlerinde kullanımı zorunlu olan kırsal ve kentsel toprak parçaları nedeniyle bunların sahiplerine ödenen ve kaynağı toplumsal artı-değer olan bir unsura dönüşmüştür. Bu dönüşümün kısa bir özeti Marx Kapital III’te şöyle geçmektedir:

En sonu, aynî rantın para-ranta dönüşmesinde şunu belirtmek gerekir ki, onun yanı sıra, kapitalize rant, ya da toprağın fiyatı, ve böylece de onun satılabilirliği ve satılması, esas etkenler haline gelir ve bu nedenle yalnızca rant ödemeye tâbi olan eski köylü, bağımsız bir köylü mal sahibine dönüşebilmekle kalmaz, ayrıca kentli ve öteki paralı kişiler de, ya köylülere ya da kapitalistlere kiralamak üzere gayrimenkul satın alabilir ve böylece, bu biçimde yatırılan sermayeleri üzerinden bir faiz biçimi olarak ranttan yararlanabilirler, bu yüzden, bu durum da, daha önceki sömürü tarzının, toprak sahibi ile toprağı gerçekten işleyen arasındaki ilişkinin ve rantın kendisinin dönüşmesini kolaylaştırır.[1]

Marx’ın artı-değer teorisi içindeki yerine bütünsel olarak değinilmedikçe kapitalist bir ekonomide aldığı tüm biçimlerle birlikte rantın kavranması eksik kalacaktır.[2] Kapitalist üretim tarzının en önemli tarihsel “keşfi” Marx’ın birçok eserinde belirttiği gibi toplumsal emeği işgücü şeklinde bir metaya dönüştürüp ondan artı-değer sızdırarak sermaye birikimini sağlamasıdır. Kapitalizmle birlikte toplumsal emek sömürüsü üzerinden geçinen toplumsal sınıflar emekçilerin işgücüyle üretilen artı-değerden üretim sürecinde yer aldıkları konuma ve üstlendikleri role göre girişimci/üretim kârı, faiz ve rant gelirleri elde etmektedir. Kapitalist nitelikteki toplumsal yeniden üretimin sürekliliğini sağlamaya çalışan kapitalist devletler ise bu gelir türlerinden vergi alarak kendi varlığını sürdürebilmektedir. Kapitalizme özgü mülk sahibi toplumsal sınıfların kendi içindeki gelir transferi ve güç savaşı bazen açık bazen örtük biçimlerde toplumsal işgücünün tarafından üretilen artı-değerden aldıkları payların kendi aralarında paylaşımı üzerine cereyan etmektedir. Kapitalizmde artı-değerin nasıl üretildiğini K. Marx’tan hareketle kısaca hatırlatmak konunun bütünlüğünün anlaşılması açısından faydalı olacaktır.

Kapitalist üretim sisteminde her üretimi örgütlemek amacıyla işgücü, finansal sermaye, sabit sermaye olarak makine araç gereç ve hammadde temin etmek zorundadır. Bunların miktar ve bileşimi işletmenin türüne (üretim, ticaret ve hizmet) ve büyüklüğüne göre değişmektedir. Kapitalist bir üretim sürecinde yer alan makine, teçhizat, bina vb. sabit sermaye unsurları daha önceki üretim süreçlerinde harcanan emeğin maddileşmiş (cisimleşmiş) bir ürünüdür. Üretim sürecinde yer alan para biçimindeki finansal sermaye ile fiziksel sermaye unsurları halihazırda daha önceden üretilen toplumsal emeğin bir ürünü olarak emekten elde edilmiş ancak, burjuvazinin mülkiyetinde ona yabancılaşmış bir güç olarak üretim sürecinde yer almaktadır. Mevcut üretim sürecinde yer alan makine araç gereç gibi sabit sermaye unsurları için harcandıkları/yıprandığı oranda amortisman ayrılmaktadır. Topraktan elde edilen hammaddeler ise sabit sermaye ve canlı işgücünün farklı bileşimlerinin yer aldığı (sermayenin organik bileşimi) bir üretim sürecinde sadece fiziksel dönüşüme uğratılmaktadır. Yani bu unsurlar enerjinin dönüşüm yasasında olduğu gibi üretim sürecine girdikleri oranda ürünlere yedirilmiş miktardaki bir değerle (hammaddeyi çıkarıp işletmeye ulaştıran önceki toplumsal emeğin karşılığını da içeren bir değer) biçim değiştirerek çıkmaktadır. Ve yani, değişmeyen sermaye unsurları (ki önceki emek süreçlerinin bir ürünü olarak Marx buna ölü emek demektedir) olarak makineler ve hammaddelerin kullanıldığı üretim sürecinde onların dönüştükleri ürün/meta biçimleri içinde onlara yeni bir değer kazandıran yegâne tılsımlı güç/unsur işgücü olmaktadır. Üretime katılan işgücüne ise onun kendini yeniden üreteceği bir asgari ücret (ki bu asgari ücret sınıf mücadelesi, sermaye birikim sürecinin konjonktürel ve tarihsel dönemlerine bağlı olarak değişebilmektedir) ödenmektedir. Her hâlükârda işgücünün harcadığı emek ile üretilen değer bu ücretin üstündedir ve kapitalist tarafından sömürülen bu emek üretilen metalarda daha sonra para biçimini alacak olan potansiyel bir değer yani artı-değer olarak içerilmiştir.

Metalar içerdikleri toplumsal emek oranında fiyatlandırılmakta, para ise sarfedilmiş toplumsal emeğin en genel ve soyut temsilcisi olarak, yani metaların metası (“tanrısı”) olarak sahnede yerini almaktadır. Dolayısıyla para kapitalist üretimde evrensel bir değer ve kapitalist üretim tarzına özgü tüm çelişkileri bünyesinde taşıyan meta türü olarak kapitalist üretim tarzının fetiş bir aktörü olmaktadır. Paranın metaların dolaşım alanında sermaye olarak iş gördüğü kapitalist üretim sürecinde herhangi bir girişimci kapitalist yukarıda belirtildiği gibi üretim için gerekli faktörleri parayla satın alarak işe başladıktan sonra üretim sürecinde elde ürünleri satışa sunarak süreci parayla bitirmektir. Yani girişimci kapitalist başta belli bir para (P) miktarını üretim sonucunda daha yüksek bir değeri ifade eden P’ ile tamamlamaktadır. Başka bir ifadeyle; P’ = P + ∆P olmaktadır. Marx’ın artı-değer olarak değerlendirdiği ∆P, parayı sermayeye dönüştüren, sermaye birikimini mümkün kılan burjuva üretiminin temelidir. P-M-P’ süreci tüccar sermayesine özgü olduğu kadar, meta üretimiyle birlikte sanayi sermayesi ve kapitalizme özgü temel hâline de gelmiştir. Kapitalist üretim ve birikim süreçleri sonucunda biriken fonların aktarılmasıyla merkezileşen para piyasası ise bankaların örgütlenmesine yol açarak bir meta olarak parayı kapitalist üretimin finansal sermaye kaynağına dönüştürmüştür. Para ticareti ile metaların üretim ve dolaşım süreçlerine ivme kazandıran para piyasası faiz getiren meta sermaye (FGS) biçiminde finansal sermayenin birikim süreci P-P’ şeklinde oldukça yalın ancak bir o kadar da fetiş bir görünüme dönüşmektedir.

Yukarıda belirtildiği gibi emekçiler dışındaki toplumsal sınıflar (kendi emeğiyle çalışan küçük üreticiler hariç) ödenmemiş emek olarak toplumsal emeğin yarattığı artı-değere kâr, faiz ve rant geliri biçiminde el koyarak varlıklarını sürdürebilmektedir. Üretim sürecinde şekillenmesine karşın piyasada arz ve talep durumuna göre oluşan meta fiyatları, ücret, kâr, faiz ve rantlar arasında değer-gelir transferlerine neden olabilmektedir. Özellikle gıda, ev ve kira fiyatlarının üretim maliyetleri tarafından belirlenen gerçek değerlerinin üstünde aşırı artışı toplumsal nüfusun ağırlığını oluşturan emekçilerin asgari yaşam standartlarının karşılığı olarak verilen ücretlerinin reel değerini aşağıya çekerek onların üretim alanın dışında piyasa eliyle tüccarlar ve mülk sahipleri tarafından ikincil bir sömürüye uğramasına neden olmaktadır. Kapitalist üretimin katmerli bir sömürüye neden olan bu yönü metaların fiyat-değer ilişkisinin bir ürünüdür. O halde bu çelişik ilişkiye kısaca değinelim.

Klasik ekonomi politikçiler gibi Marx, rekabetin işlediği bir ortamda herhangi bir malın piyasa değeri (fiyatı) ortalama olarak onun üretim maliyetlerinin, yani üretim değerinin etrafında belirlendiğini belirtir. Keza, toplumsal artı-değerin unsurları olarak maliyetlere eklenen kâr, faiz ve rant bir malın fiyatında birim başına ya da üretim kitlesine bağlı olarak ilgili malın toplamında içerilmektedir. Ancak, Marx’a göre bir ürünün değeri, üretim sürecinde harcanan sabit sermaye (C), işgücüne ödenen karşılık olarak değişken sermaye (V) ve işgücü tarafından yaratılmış ancak karşılığı ödenmeyen emek olarak artı-değer (S) toplamı ile belirlenir. S, kapitalistin kârıyla birlikte faiz ve rantın kaynağıdır. Yani belirli dönemde belirli bir miktarda üretilmiş bir ürün kitlesinin toplam değeri; TD = C + V + S’dir. Bu toplamı üretilen ürün sayısına böldüğümüzde birim başına ürün fiyatı ortaya çıkmaktadır. Ancak, kapitalist üretimin arz ve talep mekanizması metaların piyasa fiyatlarının üretim-gerçek değerlerinden sapmasına neden olabilmektedir. Özellikle Kapital II’de Marx, kapitalist bir ekonomide rekabet nedeniyle ürün fiyatlarının piyasada gerçek değerlerine yaklaşarak denge eğiliminde olmasına karşın dengede bir fiyat-değer ilişkisinin çoğu zaman tesadüfü bir durum olduğunu vurgulamaktadır. Denge ise en soyut kapsamda bütün piyasaları içerecek bir tahlilde mümkündür. Yani, piyasaya sürülen ürünlerin bir bölümü arz ve talep mekanizmasıyla eksik, buna karşın eksik olduğu ölçüde kimi ürünler ise fazladan bir değerle işlem görmektedir. Tek tek ürün piyasaları nezdinde fiyat-değer uyumu yani denge hali ise esasen bir dengesizlik halidir ve o yüzden Marx, rekabet eden birbirinden bağımsız üreticilerin varlığı nedeniyle kapitalist üretim sürecinin doğasında “anarşik” bir karakter olduğunu belirtmektedir. Marx’ın belirttiği üzere malların değişimi açısından eşit değerde değişimin gerçekleşmesi varsayılan denge, kapitalist üretimin kendiliğinden/plansız karakteri nedeniyle çoğu zaman rastlantısal bir durumdur. Dolayısıyla, kapitalizmin meta piyasalarında ürünler çoğu kez gerçek değerlerinin altında, üstünde ya da nadiren gerçek değerine eşit bir fiyatla işlem görmektedir. Haliyle, kapitalist koşullar altında bir metaya dönüşen toprak ve kentsel araziler de aynı yasaya tabidir. Marx Kapital III’de belirtildiği gibi rant biçiminde elde edilen yüksek kazançların esas kaynağı toplumsal işgücü tarafından yaratılan toplumsal artı-değer olmakla birlikte yüksek rantlar aynı zamanda başka sektörlerden sızdırılan kâr, ücret ve faizlerden elde edilebilmektedir. Bu açıklama biçimi kapitalist üretimde oluşan tüm rant biçimlerinin anlaşılmasını olanaklı kıldığı gibi, özellikle de kentsel arsa rantları ve gayrimenkul temelli finansal balonların daha iyi anlaşılmasına da oldukça önemli bir temel sunmaktadır.

Meta ekonomisi üzerine kurulu kapitalist üretim sürecinde toplumsal emeğin sömürüsüyle elde edilen toplumsal artı-değerin unsurları olarak kâr, faiz ve rant gelirlerinin üst sınırları vardır. Şöyle ki; belli bir dönemde bir üretici kapitalistin elde edebileceği kârın üst sınırı (çeşitli iş kollarında kapitalistler tarafından işe koşulan) toplumsal emeğin ürettiği artı-değer miktarı kadardır. Bu miktar canlı emeğin sömürü oranı olan S/V tarafından belirlenir. (S; canlı emekten elde edilen artı-değer miktarı, V; değişen sermaye olarak işgücüne ödenen ücret.) Üretken kapitalistin üretim kârını temsilen P ise; P = S/(C+V) şeklinde hesaplanır. (C; girişimci kapitalist tarafından yatırılan üretime yatırılan sabit sermaye unsurları; makine, teçhizat, hammadde, enerji vb.) Yani girişimci kapitalistin kâr oranı, üretimde elde edilen toplam artı-değerin toplam sermayeye oranı kadardır. Girişimci kapitalist canlı emek sömürüsüyle elde ettiği bu kârın bir kısmını ödediği kiralar nedeniyle gayrimenkul/toprak sahiplerine rant olarak, aldığı işletme/yatırım kredileri nedeniyle finansal sektöre faiz olarak ödemektedir. Üretim yeri-toprağı, finansal ve fiziksel sermaye ile lojistiği ve pazarlama kanalları kendisine ait olduğu varsayımı altında bir kapitalistin üretilen artı-değerin hepsini kâr, faiz ve rant biçiminde kendisine mal etmesi olasılık dahilindedir. Toplumsal artı-değerin unsurları olarak faiz ve rant getirisinin üst sınırı ise teorik olarak üretici kapitalistin kârı sıfıra indirildiğinde üretim kârının toplamı kadardır. Üretim kârının yani artı-değerin bütünüyle ranta ve faize aktarıldığı anlamına gelir bu durum ki, kapitalist üretimin kimi koşullarında finansal sermayenin tefeci gibi talep ettiği çok yüksek faizler ve toprak-gayrimenkul sahiplerinin talep ettiği aşırı rantlar üretici kapitalistleri iflasa varacak ölçülerde zor duruma sürükleyebilmektedir. Bir ekonominin tümüyle böyle olması ihtimali ise bir bütün olarak kapitalist yeniden üretim ve birikim sürecinin varlığının riske atılması anlamına geldiği açıktır! Örneğin, tefecilerin yüksek faizlerle toplumu boyunduruk altına almış olmalarına karşı tarihte Hammurabi gibi birçok kral, Ortaçağ’da üç semavi din faize bir sınır koymuş hatta yasaklamak durumunda kalmıştır! Ancak, kapitalizmde kâr, faiz ve rant oranları piyasa dinamikleri tarafından belirlenmektedir. Toprak ve finans piyasalarının kendi içindeki rekabeti ve bu tür varlık piyasalarının üretim sermayesine tabi durumu nedeniyle faiz ve rant oranları kimi koşullarda aşırı yükselse de çoğu zaman “makul” seviyelerine geri dönmektedir. Yüksek enflasyon, yoğun spekülasyon, kaynak yetersizliği vb. kimi durumlarda aşırı yüksek faiz ve rant oranlarıyla kantarının ayarı kaçsa da sermaye birikiminin yaşadığı krizlerle bu ayarlar ülkeye göre ya da ülkelerin ekonomik kapasitesine özgü “makul” seviyelerde yeniden kurulmaktadır. (Türkiye’ de derinleşen 2018 krizini aşmak üzere Kasım 2021’den itibaren Erdoğan tarafından uygulanan yüksek enflasyona rağmen düşük faiz politikası bunun trajik bir örneğidir! Keza, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yeri ve Türkiye ekonomisinin yapısal özellikleri dikkate alınmadan yüksek enflasyonla mücadele kapsamında yel değirmenlerine kılıç çeken Don Kişot misali Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon sonuç” politikasıyla krizin daha derinleştirildiği hatırlanacak olursa bu durum, kapitalizm bir bütün olarak karşıya alınmadan piyasa dinamiklerinden sadece birini hedef göstermenin sonucu değiştirmeyeceğinin bir örneğidir! Neticede Erdoğan pes ederek bozulan ayarları küresel piyasa dinamikleri ile uyumlu bir hale getirmek için M. Şimşek’i yeniden işbaşına getirmiştir.)

Yukarıda özetlendiği gibi kapitalist üretim tarzında üretim sürecini örgütleyen girişimci kapitalistler üretim kârı, bu üretim sürecine finansal sermaye koyan para kapitalistleri faiz, toprak sahipleri ise rant talep etmektedir. İşçi sınıfının karşılığı ödenmemiş emeğiyle geçinen bu toplumsal sınıflar/kesimler emekçilerin sömürülmesiyle üretilen bu artı değerden daha fazla pay almaya çalışmakta ve artı-değer unsurları olarak kârın, faizin ve rantın üst sınırları nedeniyle bu kavga kimi zaman daha da kızıştırmaktadır. Örneğin, ekonomi biliminin temel kategorilerinin şekillendiği 19. Yüzyılda A. Smith ve D. Ricardo’nun öncülüğünü yaptığı klasik ekolden iktisatçılar, talep ettikleri yüksek rantlar nedeniyle toprak sahiplerini hızla genişleyen sanayi üretimi ve kapitalist üretimin büyümesinin önünde temel engellerden biri olarak görmüşlerdir. 1789 Fransız Devrimi’yle burjuvazi, aristokratların ellerindeki topraklara radikal bir şekilde el koyup kapitalist üretimin hizmetine sunarken, sanayi devriminin beşiği olan İngiltere’de ise kapitalistlerin toprağı kiralama ya da satın alma biçimindeki çitleme girişimleriyle bir yandan toprağı işleyen emekçiler sanayinin işgücünü karşılamak kentlere sürülmüş, öte yandan toprak sahiplerinin elindeki topraklar artan ölçüde sermaye birikimin hizmetine koşulmuştur. Kapitalist üretim tarzının hızla yayılmasının bir sonucu olarak toprakların bir kısmı tarımsal üretimin gerçekleştiği sermaye yatırımına dönüşürken, diğer önemli bir kısmı da üzerinde inşa edilen her türlü yapı ile birlikte faiz getiren para sermayesi gibi rant getiren bir gayrimenkul sermayesine dönüşmeye başlamıştır.

Böylece, bütün toplumsal ilişkileri meta ekonomisinin ağlarına dahil ederek “serbest” piyasanın ve sermaye birikiminin hizmetine koşan kapitalistler üzerindeki gayrimenkul türleriyle birlikte toprağı sermayenin bir formuna dönüştürmeyi başardıkça kâr, faiz ve rant şeklinde elde edilen gelirler burjuvazinin neoklasik temsilcileri tarafından bir paylaşım kavgasının araçları olmaktan ziyade sermayenin farklı formlarına dönüşen unsurlar olarak iktisat teorisine geçirilmiştir. Yani burjuva iktisat teorisine göre üretim faktörleri olarak emek, sermaye ve toprak ve bunların üretim sürecine katkıları oranında aldıkları paylar: ücret, kâr-faiz ve rant. Bütün bu gelir türleri bir çelişki, çatışma unsuru olarak değil -gerçek yaşam hiçbir zaman öyle olmamasına rağmen- denge ve uyum üzerinden iktisat teorisi inşa edilmiştir! Dahası, klasiklerin keşfettiği mutlak ve diferansiyel rantların yanı sıra süreç içinde yeni rant türleri iktisat teorisine entegre edilmiştir: üretici rantı, tüketici rantı, kalite/farklılık rantı, kabiliyet/yetenek rantı, kent rantları, finansal rantlar vd. Olguların açığa çıkış biçimini yansıtması bakımından doğru olmasına karşın bütün bu rant türleri özünde kapitalist üretimin fiyat-değer çelişkisinin bir ürünüdür ve temel kaynağı emekçiler tarafından üretilen toplumsal artı-değerdir. Rant olarak açığa çıkan şey kendiliğinden oluşan menkul bir değer değil, kapitalist rekabet ve üretimin anarşik yapısının bir sonucu olarak toplumsal sermaye ve emeğin orantısız dağılımının bir ürünüdür. Bunu daha somut bir örnekle açmak gerekirse; örneğin bir piyasada talebi karşılamayacak düzeyde kıt olan tarımsal bir ürün yüksek talep nedeniyle fiyatı aşırı artmaktadır ve iktisat teorisi denge fiyatının üstünde yüksek fiyatlarla elde edilen yüksek kazanca üretici rantı demektedir, tersi durumuna ise tüketici rantı. Yani, herhangi bir piyasada eksik üretim nedeniyle fiyatların yükselmesi durumunda üreticiler, aşırı üretim nedeniyle fiyatların gerçek değerlerinin altına düşmesi durumunda ise tüketiciler rant elde etmektedir. Oysaki talebi aşan miktarda fazla üretilen bir üründe, toplumsal sermaye ve işgücünün bir kısmı boşa harcanmıştır; aynı şekilde talebin altında eksik üretilen bir üründe ise toplumsal sermaye ve işgücü eksik kullanılmıştır. Yani, birikmiş emeğin bir ürünü olarak sermaye bir sektöre aşırı başka bir sektöre ise eksik yatırılmıştır. Bu toplam toplumsal sermayenin ve dolayısıyla toplumsal işgücünün sektörler arasında orantısız dağılımın kapitalizme özgü kaçınılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla üretici ya da tüketici rantı denilen iki durumda da belirli bir dönemde toplumun üretmiş olduğu artı-değerin arz ve talep dengesizliği ya da fiyat değer çelişkisi nedeniyle bir üründen başka bir ürüne aktarımı söz konusudur. Yani rant olarak aktarılan şey gerçekte toplumsal artı-değerdir. Aynı durum kapitalizmin arsa piyasaları için de geçerlidir. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla toprak ve nüfus yoğunlaşmasıyla kentsel araziler rant türünde gelirlerin en fazla temerküz ettiği alanların başında yer almaktadır.

Kentsel Mekânların Üretimi ve Rant

Üst başlıkta belirtildiği gibi rantın nasıl oluştuğu ve kapsamına dair ilk teoriler önemli oranda 19. yüzyıl ekonomi politikçileri tarafından geliştirilmiştir. Klasik iktisadın kurucusu kabul edilen A. Smith’e göre rant, topraktan yararlanmak üzere kiracının verebileceği bedelin en yükseğidir.[3] Toplumlar arasında ticaretin gelişimi, işbölümü, nüfus artışı ve kentleşme, rantın biçimlerini çeşitlendirirken toprak ve toprağa bağlı yeraltı-yerüstü doğal kaynakların (su, orman, maden, enerji vb.) alternatif kullanım alanları, kıtlık durumu ve talep faktörleri rantın niteliğini, biçimini ve miktarını belirlemektedir. Toprağı kullanmak üzere verilen bir bedel olarak rant, tekelci bir fiyat özelliğine sahiptir. Tekelci özelliğinden dolayı belirli bir toprağa olan talebin artması durumunda ortalama fiyatların üzerinde bir piyasa fiyatı oluşmakta ve fiyat artışı rant biçiminde toprak sahiplerine gitmektedir. Smith’e göre, “Yüksek ya da düşük ücret ve kâr; yüksek ya da düşük fiyatların” nedeni iken, rantın yüksek ya da düşük olması ücret ve kârların durumuna bağlıdır. Talepten daha yüksek oranda arz edilen ürünlerin fiyatları düşerken, kârı ve rantı azalmaktadır. Böylece tarım ürünleri ve sanayi ürünleri arasındaki kâr ve rant oranları, arz ve talep mekanizması tarafından belirlenmektedir.

D. Ricardo’e göre ise A. Smith, aynı nitelikte toprağın kalitesini arttırmak için yatırılmış olan sermaye, inşa edilmiş bina vb. unsurlar için yapılan ödemeleri toprak rantından ayrıştırmayarak eksik analiz etmiştir.[4] Oysaki rant, “farklı kalitedeki topraklarda eşit sermaye ve emek kullanılarak” elde edilmektedir. Ricardo’nun rant kuramında topraklar, en verimli olandan en az verimli olana göre sıralanmıştır. Nüfus ve talebin artışına bağlı olarak daha kalitesiz toprakların ekime açılması daha verimli toprakların rant olanaklarını arttırmaktadır. Yeni toprakların üretime açılması azalan verim nedeniyle üretim maliyetlerini yükseltmektedir. Tam rekabet ortamında tarımsal ürünlerin tek bir fiyata sahip olduğu varsayıldığında, daha verimli topraklara sahip olan çiftçiler daha fazla kazanç elde etmektedirler. Ricardo buna “diferansiyel rant” demiştir. Aynı verimliğe sahip olmalarına rağmen mesafe ve konum nedeniyle tüketim merkezlerine daha yakın olanlar ulaşım maliyetleri nedeniyle daha uzak olanlara göre daha fazla kazanç elde edebilmektedir. Bu durumu diferansiyel rantın ortaya çıkmasında diğer bir etken olarak açıklayan J. H. Von Thünen’in analizi iktisadi literatüre “Thünen rantı” olarak geçmiştir.

Ricardo’nun farklılık rantı ile V. Thünen’in lokasyon kaynaklı arazi rantını kent kuramlarına uyarlayan neoklasik liberal kuramcılar, kentsel arazide farklılık rantlarını, genel olarak konum rantı veya erişebilirlik rantı olarak ele almaktadır. Bu teorilere göre kent nüfusunun artışıyla birlikte kentsel rantlar, “kentteki bina ya da arsaların değerli ticaret ya da konut bölgelerinin içinde ya da yakınında” bulunması nedeniyle artmaktadır. Ulaşım maliyetlerinden ve zamandan tasarruf sağladığı için işyeri ve kent merkezlerine yakın lokasyona sahip yerleşim yerlerinin değeri talep artışı ve rekabet nedeniyle yükselmektedir. Kentsel büyümeye bağlı olarak yeni kentsel araziler imara açılmakta ve imara açılan alanlara başta altyapı hizmetleri olmak üzere kamusal hizmetler götürülmektedir. Yol, otopark, meydan, park vb. kamusal hizmetler kentsel arsaya dönüşen arazilerin değerini katlamaktadır. Kentsel gelişim ve artan kentsel nüfus, yeni alt merkezlerin oluşmasına yol açmaktadır. Alt merkezlerde oluşan farklılıklar, konum ve erişebilirlik rantının etkisini kent merkezinden alt merkezlere doğru taşıyarak merkez-çevre ilişkisini yenilemektedir. Artan nüfus ve kentlerin büyümesi kent çeperindeki arazi sahiplerine de rant biçiminde gelir kaynağı sunarken, arazinin kent içindeki konumuna bağlı olarak tekel ve kıtlık rantları ortaya çıkmaktadır.

Kentsel rantlar da dahil olmak üzere rant biçimindeki bir gelirin esas kaynağını göstermekten yoksun olan bu türden analizler kent, kent iktisadı ve sosyolojisi üzerine kurulu liberal-neoliberal kuramların kentsel mekânların ve rantların oluşumuna dair temel açıklama biçimini oluşturmaktadır. Bu kuramlara göre kentsel rantların oluşmasını ve elde edilmesini mümkün kılan toplumsal emek ve üretim süreçleri yoktur sanki! Kent iktisadı ve sosyolojisine dair bu tür kuramlarda kentsel rantlar, toprak ve kentsel arsa kıt bir kaynak olmasından kaynaklı toprak sahiplerine yalnızca sahip oldukları tekelci güçten dolayı bahşedilen, kendiliğinden oluşan ya da tanrıların sunduğu bir değermiş gibi ele alınmaktadır. Yani metaların fetiş görünümü bütün klasik-neoklasik anaakım iktisat ve sosyoloji teorisinin ruhunu ele geçirmiştir. Kapitalist ekonominin üzerine kurulu olduğu metayı ve onun üretim süreçlerini fetiş görünümlerinden soyup onu tüm çıplaklığıyla gösterebilen düşünür ise K. Marx olmuştur. Dolayısıyla kapitalist bir ekonomide sermaye birikim süreçleriyle oluşan rantların tüm görünümleri, işlevleri ve çelişkileriyle birlikte anlamak için Marx’a bir kez daha başvurmak zorunludur.

Smith ve Ricardo’dan faydalanarak rantı tarihsel bir perspektiften ve kapitalizm içindeki kaynağı olan artı-değer tahlili üzerinden ele alan Marx’ın belirtildiği gibi sermaye, toprağı geleneksel mülkiyet biçimlerinden koparıp toprağı saf iktisadi bir biçime indirgemiştir.[5] Toprak, sermayenin yatırıldığı bir üretim alanına dönüşürken, tıpkı para-sermaye sahibinin talep ettiği faiz gibi toprak sahipleri de toprağını kapitaliste kiralayarak rant şeklinde belirli bir miktar para talep etmektedir. Toprak mülkiyetinin iktisadi açıdan kendini gerçekleştirme biçimi olarak toprak rantı, tarım alanlarında olduğu gibi toprağın arsalar, madenler, dalyanlar, ormanlık alanlar vb. farklı kullanım amaçlarıyla sermayenin üretim yapmak üzere ödediği alanları da içermiştir. Toprak rantının kapitalistçe dönüşümü aynı zamanda ücretli emekçi, sanayici kapitalist ve toprak sahibi olmak üzere modern kapitalist toplumun üç temel sınıfını ortaya çıkarmıştır. Marx’ın Kapital III’ünde rant mutlak, konum ve verimlilikten kaynaklanan diferansiyel ve tekelci rant olmak üzere üç temel biçimde ele alınıp incelenmiştir. Kapitalist üretim tarzı içinde artı-değerin bölüşümü temelinde ele alıp incelediği toprak rantını mutlak, diferansiyel ve tekelci rant biçiminde sınıflandıran Marx’a göre, mutlak rant, toprağın özel mülkiyetinden kaynaklanmaktadır. Toprak sahiplerinin talep ettiği mutlak rant bu alana sermaye girişini sınırlayabilmektedir. Bu nedenle mutlak rant, toprağın doğal verimliliğinden bağımsız olarak mülkiyet ilişkilerinin yarattığı engelden türemektedir. Diferansiyel rant ise topraklar arasındaki verimlilik, konum ve toprağa yatırılan sermaye yoğunluğu farklılıklarından dolayı ortaya çıkmaktadır. Diferansiyel Rantı I ve II olarak ikiye ayırarak inceleyen Marx, Diferansiyel Rant I’in daha verimli ya da pazara daha yakın topraklarda üretim yapılması sonucu oluştuğunu belirtmektedir. Yani daha verimli ya da pazara yakın bir toprakta üretim yapan kapitalistler toplumsal üretim fiyatının altında maliyet avantajıyla daha fazla kazanç elde edebilmektedir. Diferansiyel Rant II ise, aynı toprak türlerine yapılan ilave sermaye yatırımlarından dolayı ortaya çıkmaktadır. Sermayenin toprağa eklenen her yeni sermaye birimi, aynı oranda üretkenlik artışı yaratmaması durumunda daha erken ya da daha verimli yatırımlardan fazladan kâr/kazanç sağlanmaktadır. Bu fazladan kazanç diferansiyel rantın ikinci biçimini almaktadır. Yani, diferansiyel rantın bu türü sermayenin tarımda eşitsiz biçimde değerlenmesinin bir sonucudur. Üçüncü bir tür olarak tekelci rant ise, belirli toprakların ya da doğal koşulların benzersizliğinden elde edilmektedir. Bu rant, kaliteli bir şarabın hammaddesi olan üzüm gibi kimi özgün ürünlerin üretim fiyatlarının üzerinde satılabilmesini mümkün kılan özel talep koşullarıyla birlikte özellikle nadir tarımsal ürünler veya özgül coğrafi özelliklere sahip alanlarda ortaya çıkmaktadır. Marx’a göre bu klasik değer yasasının istisnai bir durumudur.

Kapitalist üretimde kâr, faiz ve rantın kaynağının toplumsal emeğin sömürüsünden elde edilen artı-değer olduğunu söylemekle birlikte Marx toprak rantının kaynakları arasında emekçilerin ücretleri ile birlikte kimi durumlarda kapitalistin kârı ile sermayenin faizinin yer aldığını ya da alabileceğini ayrıca belirtmektedir. Örneğin, tarımsal amaçla kullanılan bir toprak üzerinde yapılan kimyasal iyileştirmeler, gübreleme, düzleştirme, drenaj kanalları, sulama tesisleri, çiftlik binaları gibi çalışmalar toprağın daha değerli olmasını sağlamaktadır. Buna “la terre-capital (toprak sermaye)” diyen Marx, bunların sabit sermaye kategorisinde yer aldığını belirtir. Sözleşmeler sona erdiğinde ise toprak üzerinde yapılan iyileştirmeler ve ekler toprak sahibinin mülkü haline gelmektedir. Bu durum toprak sahiplerine topraklarını daha yüksek fiyatlardan satmasına veya kiralamasına olanak tanıyarak rantların şişmesine ve böylece toplumsal artı-değerden daha fazla pay almasına neden olmaktadır.

Kapitalist ekonomide sınai ve tarımsal üretim, kentsel arsa gibi farklı kullanım değerleri amacıyla talep edilen topraklar, değişim değeri üzerinden arz ve talep edilmekte ve işlem görmektedir. Mülk sahipleri ise sahip oldukları bu toprakları kapitalistlerin kullanımına tahsis ederek faiz getiren sermaye (FGS) gibi toprak rantı elde etmektedir. Toprak ve arsa sahipleri pazarlık gücüne göre bu rant kimi zaman yükseltmekte kimi zaman düşebilmektedir. Bu meta üretiminin değer yasasına içkin bir özelliktir.

Marx, Kapital II’de “mekânın zamanla aşılması” kavramıyla sermayenin üretim ve dolaşım zamanlarını olabildiğince kısaltma çabasının mekânda yol açtığı dönüşümlere yer vermiştir. Rekabet halindeki sermayenin daha hızlı ve yoğun birikim sağlama çabası bir yandan kentsel mekânları yapılandırırken, öte yandan sürekli bir şekilde üretim, iletişim, ulaşım ve lojistikte daha ileri tekniklere ve devrimlere yol açmaktadır. Ki kapitalizmin tarihi boyunca sermayenin üretim ve dolaşım hızını olabildiğince arttırmak üzere buharlı makinelerden motorlu taşıtlara, bilgisayarlardan yapay zekâya, seri üretimden sıfır stok ve tam zamanlı üretime (just in time) vb. özellikle krizlerin akabinde maliyetleri düşürüp kâr oranlarını yükseltme süreçlerinin bir ürünü olarak gelişmiştir. Ondan dolayı Marx’ın bu yöndeki tespitleri özellikle H. Lefebvre ve D. Harvey’in mekân ve kent analizlerine temel oluşturmuştur. Lefebvre ve Harvey’in belirttiği gibi kapitalizm kendini yeniden üretirken mekânı da bir bütün olarak yeniden üretmektedir. Mekân toplumsal üretim ilişkilerinin yeniden üretim yeridir. Kapitalizmin taşıyıcısı olan sermaye, içine sızdığı tüm ilişkilere kendi özgün mekânsal belirlenimlerini de taşımaktadır. Kapitalizm toplumsal ilişkileri sermaye birikiminin ihtiyaçları temelinde dönüştürürken, dönüşen bu ilişkiler aynı zamanda mekânsal coğrafyayı şekillendirmektedir. Bu kapsamda K. Marx ve H. Lefebvre’nin işaret ettiği noktalardan mekân üretiminin ekonomi politiği üzerine yoğun çalışmaları bulunan D. Harvey[6], toprak rantının kentsel planda oynadığı çelişkili rolleri oldukça kapsamlı bir şekilde ele almıştır.

Harvey’in vurguladığı gibi mekân sermaye birikiminin bir aracıdır ve kentleşme pratikleri aynı zamanda kapitalizmin kriz dönemlerinde sermayenin yeniden değerlenme alanlarına dönüşmektedir. Kentsel rant analizini Marx‘ın toprak rantıyla temellendiren Harvey toprağın faiz getirisine sahip bir finansal varlık gibi işlev gördüğünü hatırlatarak “… kapitalizmin krize yatkın karakteri kredi sistemine olduğu kadar toprak piyasalarına da taşındı, hatta buralarda daha da keskinleşti” şeklinde bir tespitte bulunmaktadır. Marx’ın üç biçimiyle ele aldığı toprak rantı kuramını kentsel arazinin kullanım biçimlerine uyarlayan D. Harvey’in belirttiği gibi mekân, sermaye birikiminin pasif bir sahnesi değil; bizzat birikimin aktif bir bileşenidir. Mekânın ne olduğunun yanıtı insan pratiğine bağlıdır. Ki bu pratik koşullara bağlı olarak mutlak, göreceli (diferansiyel) ve ilişkisel (tekelci) rant türlerini açığa çıkarmaktadır. Mülkiyet ilişkisi içinde tekelci denetimin işleyebileceği mutlak mekânlar yaratılırken, insanların, malların, hizmetlerin ve bilginin hareketi göreceli bir mekânda meydana gelmektedir. Mesafe etkenini alt etmek zaman, para, enerji vb. gerektirir. Diğer parsellerle ilişkileri üzerinden arazi parselleri bundan yarar sağlamaktadır. Böylece ilişkisel mekân toplumsal pratiğin önemli bir yönü olarak kira şeklinde kendine dönmektedir. Dolayısıyla rant, kapitalist kentleşmenin temel dinamiklerinden biri olmaktadır. Mutlak rant, toprağın özel mülk olmasından yani mülkiyet ilişkilerinden; göreceli rant, mekânlar arasındaki konumsal ve yatırım farklarından; tekelci rant ise belirli mekânların benzersiz ve yeniden üretilemez özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu rant biçimleri, kentsel eşitsizlikleri üreterek sermayenin mekânda birikim sağlama ve hareket etme tarzını belirlemektedir.

Harvey’e göre toprağın mülkiyet ilişkilerine dayanan mutlak rant, üretkenlik farkı gözetmeyen bir rant türüdür. Kentsel mekânlar açısından mutlak rant, arsa sahiplerinin herhangi bir yatırım yapmamış olsa dahi yalnızca mülkiyet konumları sayesinde gelir elde etmesini sağlamaktadır. Kapitalist kentleşmenin mekânsal eşitsizlik üretme kapasitesinin temel dinamiklerinden biri olarak göreceli/diferansiyel rant biçimleri ise iki temel faktörden kaynaklanmaktadır. Birincisi, mekânlar arasındaki konum/mesafe diğeri ise yatırım (altyapısal ve üretkenlik) farklarından doğmaktadır. Yani, diferansiyel rantın birinci türü kentsel mekânların merkeze yakınlık, ulaşım olanakları, altyapı gibi doğal ya da tarihsel avantajlardan kaynaklanırken diğer türü ise aynı araziye yapılan ek sermaye yatırımları (yoğun yapılaşma, dönüşüm projeleri) sonucunda oluşmaktadır. Harvey’in tekelci rant (monopoly rent) olarak ele aldığı üçüncü rant türü ise mekânın benzersiz ve yeniden üretilemez özelliklerinden dolayı ortaya çıkmaktadır. Bir mekânın benzersiz, taklit edilemez veya sembolik özelliklere sahip olmasını sağlayan bu faktörler: tarihsel miras, kültürel kimlik, manzara, prestij, marka değeri gibi özellikler olabilir. Dolayısıyla kentsel mekânlar açısından tekelci rant yalnızca ekonomik değil, kültürel ve ideolojik olarak da üretilmektedir. Örneğin, deniz-boğaz manzarası, tarihi doku, kent merkezleri, “soylulaştırılmış” mahalleler bu rant türüne dayanır. Sermaye, bu tür mekânsal ayrıcalıkları pazarlanabilir bir değere dönüştürerek olağanüstü kâr elde edebilmektedir ki onun için kentsel dönüşüm projelerinde kent merkezindeki yoksullar ve emekçiler kent çeperlerine doğru sürülmektedir.

Harvey’in ele aldığı gibi mutlak, göreceli (diferansiyel) ve ilişkisel (tekelci) arsa piyasaları toprağı/kentsel mekânları kullanım için bölüştürürken, finans sermayesi ve devlet bu piyasanın koordinatörleri gibi hareket etmektedir. Toprağın tekelci kullanım ve temellükünün bir sonucu oluşan rant ve finansal sermaye biçimindeki “tüketim fonu”nun çeşitli biçimlerde kullanımının getirisi olan faiz, toplumsal mekânların üretimi ile birlikte kapitalist birikim ve yeniden birikim süreçlerini düzenleyen tamamlayıcı unsurlara dönüşmektedir. Bu unsurlar aynı zamanda kapitalist birikimin kendine özgü çelişkilerini de farklı düzeylere (finansal piyasalar ve kentsel mekanlara) çekerek açığa çıkarmaktadır.

Kentsel mekânları yabancılaşma perspektifinden çatışma ve direniş potansiyeli ile ele alan Fransız düşünür H. Lefebvre sermaye birikim aracı/alanı olmasından dolayı sermayenin konutu yalnızca bir değişim değerine indirgediğine dikkat çekmiştir.[7] Kapitalist birikim süreci konutu yaşam alanı fonksiyonunu tali plana iterek öncelikle artı-değerin gerçekleştirildiği bir nesneye, yani gayrimenkule indirgemiştir. Konut alanları da içinde olmak üzere kapitalist üretim biçiminde mekân, sermayenin ikincil çevrimleriyle toplumsal artı-değerin yeni biçimde şekillendirildiği, gerçekleştirildiği ve dağıtıldığı bir alana dönüşmektedir:

“Ana devrenin, yani sanayide yapılan taşınır mallar üretimi devresinin gelişiminin yavaşladığı ölçüde, sermaye yatırımları, ikincil sektör olan gayrimenkule yönelecektir. Emlak spekülasyonun ana kaynak haline, ‘sermaye oluşumunun’ yani artı-değer gerçekleştiği neredeyse tek yer haline gelmesi bile mümkündür. Sanayi içinde oluşan ve gerçekleşen toplam artı-değerin payı azalırken, gayrimenkul spekülasyonu ve inşaat alanında oluşan ve gerçekleşen artı-değerin payı büyür. İkincil devre, ana devrenin yerini alır. Rastlantısal iken temel haline gelir.”

Kentsel mekânların üretiminde uzmanlaşan yapı sermayesi için inşaat sektörü ve kentsel mekânlarım üretimi ve yeniden yapılandırılması artı-değerin ve dolayısıyla birikimin sağlandığı kârlı bir yatırım alanı olagelmiştir. Bunun yanısıra H. Lefebvre ve D. Harvey’in belirttiği üzere kapitalist birikim süreçlerinin krizlere girdiği koşullarda kentsel mekânların yenilenmesi ve yeni kentsel mekânların üretimi sermayenin yeniden değerlenme alanı olarak rant potansiyeli en yüksek olan çok kârlı bir fırsat olarak görünmektedir. H. Lefebvre ve ondan hareketle D. Harvey’in sermayenin ikincil çevrimi olarak ele aldıkları böylesi süreçlerde elinde birikimi olan bireyler ve finansal kurumlar, hem yatırımlar açısından güvenilir bir liman olarak görülmesinden hem de emlak fiyatlarının artış beklentisiyle ellerindeki fonları hızla bu piyasaya aktarıp kentsel mekânlara yönelik talep artışı sağlamaktadır. Bu alana yönelik aşırı talep ve fon akışları ise spekülasyonu tetikleyerek emlak fiyatlarını şişirmektedir. Spekülatif beklentilerin de etkisiyle sermayenin emlak piyasasına aşırı yönelimi ise emlak fiyatlarını üretim maliyetleri tarafından belirlenen gerçek değerlerinin çok üzerine çıkarıp rant biçimindeki kazanç olanaklarını arttırmaktadır. Hem arz hem de talep yönünden (üretici ve tüketici kredileri) ile ellerindeki kredi kaynaklarını bu alana hızla süren finansal aktörler ise yaptıkları işlemlerden dolayı hem faiz hem de finansal rantlar biçiminde süreçten nemalanan kurumların başında yer almaktadır. Ki, Marx’ın yapı sanayiye yönelik tespitlerinde hem sermayenin rant ve spekülasyon çılgınlıklarıyla konut sektörüne yönelimi hem de sermayenin konut yatırımları üzerinden birikim süreçlerinin emekçiler açısından yol açtığı yıkım ve mülksüzleştirme olgusu yer almıştır. İnşaat, konut, gayrimenkul ve buna bağlı finansal piyasaları içerecek şekilde günümüzde yaşanan finansal/iktisadi krizleri açıklama gücüne sahip olan Marx’ın bu yöndeki tespitleri bir sonraki başlıkta ele alınmıştır.

İnşaat sektörüne yönelik yatırımların büyük bir kısmı sabit sermaye niteliğindedir. Harvey’in Mamur Çevre (built environment) olarak adlandırdığı bu unsurlar sermayenin üretim, tüketim ve mübadele süreçlerinde önemli fonksiyonları olan bileşenlerden oluşmaktadır. Bunlar; insan emeği ve sermaye aracılığıyla üretilmiş olan konutlar, altyapı sistemleri, ulaşım ağları, sanayi bölgeleri ve kentsel mekânların tamamını kapsamaktadır. Harvey, Sermayenin Sınırları vd. birçok çalışmasında mamur çevreyi sermayenin uzun vadeli yatırımlarla mekâna bağlanması olarak tanımlamaktadır. Harvey’e göre sermaye birikiminin krizlerine bir çözüm olarak yöneldiği mekânsal üretim, özellikle büyük altyapı projeleri ve kentsel dönüşüm uygulamaları ya da mevcut mekânları yeniden yapılandırma biçiminde gerçekleşmektedir. Ancak, sermayenin mekânsal çözüm stratejisi kapitalizmin krizlerini geçici biçimde soğurmaktadır. Sermayenin mekânsal yönelimi uzun vadede sınıfsal kutuplaşmayı ve mekânsal adaletsizliği yeniden üretmektedir. Bu nedenle kentleşme ve kentlerin yeniden inşa süreçleri, kapitalizmin yapısal çelişkilerinin aynı zamanda mekâna taşımakta ve bu çelişkiler kentsel mekânlarda da görünür hâle gelmektedir. Ayrıca Harvey, üretim alanındaki sabit sermaye unsurları gibi kent alanında inşa edilen yapıların kolayca elden çıkarılamayan daha uzun vadeli ve katı sermaye biçimlerine dönüştüğüne dikkat çekerek bunun kapitalizmin krizini daha da derinleştrdiğini belirtir. Çünkü, mamul çevre yatırımları bir yandan ekonomik büyümeyi ve istihdamı desteklerken, öte yandan sermayeyi daha büyük ölçeklerde sabit formlarda esaret altına almaktadır.

Özetle; kapitalizmin mekânlarına dönüşen kentsel çevre, gayrimenkul piyasasında bir meta gibi işlem görmektedir. Harvey’e referansla Kaynar’ın da ele alındığı gibi sermaye formu altında kapitalizm ve mekân karşılıklı olarak birbirlerini yeniden üretmektedir.[8] Sermaye, mekânsal olarak ikili bir hareket tarzı içinde yayılmakta ve yoğunlaşmaktadır. Sermaye birikiminin özgül ihtiyaçlarına göre yapılandırılan mekânlar ayrıca, krizleri aşma çabası içinde sermayenin yöneldiği bir mecraya dönüşmektedir. Sermayenin mekânda yayılması ve yoğunlaşması eşitsiz ve bileşik bir biçimde gerçekleşmektedir. Mülkiyet ilişkilerinden türeyen eşitsizliktik, merkez ve çevre ilişkileriyle birlikte küresel ve yerel ölçekleri içine almaktadır. Yerellikler arası rekabet küresel sermaye akımlarını kendine çekerek kendi içinde yeni merkez-çevre ilişkileri ve yerellikler üretmektedir. Kentsel dönüşüm faaliyetleri ile eşitsiz ve bileşik gelişim ile rant ilişkileri iç içe geçmektedir.

Üretici kârı, faiz ve rant. Kapitalizmde işgücünün sömürülmesi sonucunda toplumsal artı-değerden elde edilen gelir türleri olarak mahşerin bu muhteşem üçlüsü içinde belki de en karmaşık ve anlaşılması en zor olan kavram rant olmuştur. Çünkü rant kavramı yaşamın tüm sosyal alanlarında doğuştan ya da sonradan, eksik ya da fazla elde edilen her kazanç türüne yapışmaktadır. Rantın iktisat teorisi içinde bu denli geniş bir kulanım alanına sahip olmasının temel nedeni ise, kapitalist meta ekonomisinin fiyat-değer ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Bu ilişki metalarda içerilen çelişkilerle yüklüdür. Burjuva iktisadında kent rantları da dahil bütün “aşırı ya da fazladan” kazanç türleri ilk göründükleri haliyle rant olarak tanımlanıp kaynağına inilmeden öylece bırakılmaktadır. Oysaki Marx’ın ele aldığı gibi bu üç gelir türünün temel kaynağı toplumsal artı-değerdir. Sermaye birikimi ve artı-değerin üretim ve paylaşım süreçleri ise çelişkilerle yüklü ve bu çelişkiler açık ve örtük biçimdeki paylaşım kavgası ve çatışmalarla kendini göstermektedir. Artı-değerden elde edilen rant bunun açığa çıkış biçimlerinden yalnızca biridir. Yani toplumsal emek tarafından üretilen toplumsal artı-değerin kâr, faiz ve rant biçiminde paylaşımı hem sınıflar arası (emek ve sermaye) hem de sınıf içi (üretim, ticaret, finans ve gayrimenkul sermayesi) bir kavganın konusu olmaktadır.

Toplumsal artı-değer üzerinde yaşanan bu paylaşım kavgası üst başlıkta belirttiğimiz gibi kapitalist üretim ilişkilerinin hızla geliştiği ve rekabetin aşırı arttığı dönemlerde daha açık bir şekilde daha görünür olmasına karşın aslında piyasaya dinamiklerinin fiyat-değer çelişkisi üzerinden sürekli bir şekilde yaşanmaktadır. Toplumsal emeğin sömürüsü ile elde edilen toplam toplumsal artı-değer üzerine kurulu bu paylaşım kavgası 2008 Krizi sonrasında sekteye uğramaya başlayan küresel kapitalist sistemin şimdilik bölgesel ölçeklerde (Suriye, Ukrayna, Filistin, İran, Arjantin vd.) seyreden yeni bir paylaşım savaşına girişmesiyle mevcut doğal kaynaklar ve dolayısıyla onun rant potansiyeli üzerine yaşanan çatışmalarla daha açık bir tarzda yeniden görünür olmaya başlamıştır. Kapitalizmin küresel ölçeklerde krize girdiği 1970’lerden bu yana yarım asırdır hegemonik gücünü korumak amacıyla Amerikan devleti ve sermayesinin petrol ve doğalgaz kaynaklarının yoğun olduğu Irak ve Suriye’de çıkardığı savaşlar, SSCB bakiyesi olan ülkeleri Rusya’ya karşı savaşa kışkırtması ve son olarak neofaşist ve megaloman ABD başkanı D. Trump’ın yaptığı hamlelerle başta linyit ve petrol kaynaklarına sahip olan (Venezüella, Ukrayna, Ortadoğu vd.) ülke yönetimlerine niyetini gizlemeden açıkça müdahale etmesi vb. olay ve gelişmeler bu durumun açık bir ifadesi olmuş ve olmaktadır. Bu ülkelerin sahip olduğu doğal kaynakları (geleneksel enerji kaynakları ve yapay zekâ teknolojilerinin gerektirdiği değerli toprak elementlerini) Amerikan sermayesinin hizmetine sunmak istediğini her defasında çok açık biçimde dile getiren D. Trump, böylece bu ülkelerin bu kaynakların kullanımından elde edebileceği rantları olabildiğince kısarak ileri teknoloji kapasitesine sahip, ABD başta olmak üzere küresel sermaye gruplarının tasarrufuna bırakma niyetini gizlemeden açıkça beyan etmektedir. Bu kapsamda D. Trump bir yandan Kanada’yı ABD’nin bir eyaleti yapmak istediğini öte yandan Avrupa coğrafyası içinde ve Danimarka’ya bağlı özerk bölge olan Grönland’ı kendi topraklarına katmak istediğini söyleyebilmektedir. Trump “yeni sömürgecilik” denilebilecek politikalarla rant potansiyeli yüksek olan bu kaynakları başta ABD’li küresel sermaye odakları için daha fazla artı-değer, sermaye birikimi ve kâr olanağına dönüştürmek istemektedir.

2008’de yaşanan büyük krizin akabinde bir yandan küresel aktörlerin yer aldığı bölgesel savaşlar tetiklenirken, öte yandan 4. Sanayi devrimi söylemiyle silah sanayiden başlayarak (insansız hava uçakları vb.) yapay zekaya sahip yeni teknolojiler piyasaya sürülmüştür. Ki kapitalizmin tarihi şunu göstermektedir; kapitalist üretimde sermayeler arası rekabet daha ileri ya da yeni teknoloji, ürün, piyasaların yaratılmasını koşullamakla birlikte birikim süreçlerini topyekûn etkileyen daha büyük çapta yenilikler (sermayenin organik bileşiminde artışlarla kâr oranlarını düşmesi eğilimi, sermayenin değersizleşmesi, işçi sınıfı mücadelesi vb. nedenlerle) dünya ölçeğindeki büyük iktisadi krizlerin akabinde gerçekleşmektedir. Kapitalist/emperyalist ülkeler arasındaki paylaşım savaşları ve büyük çapta yeni teknolojileri sahaya sürmek küresel sermayenin krizlere en önemli tepkileri arasında yer almaktadır. Örneğin, 1893 krizinin akabinde motorlu taşıtlar, tanklar, yeni silahlar ve savaş uçakları vb. ile 1. Dünya Savaşı. 1929 Krizi akabinde kitlesel üretim sistemleri, seri üretim teknikleri ile 2. Dünya Savaşı. 1970’lerde peş peşe yaşanan krizlerin akabinde bilgisayarlar ve bilgisayara entegre küresel üretim ağları/sistemleri ile Vietnam, Afganistan, Filistin vb. bölgesel savaşlar. En genel hatlarıyla bunlar vb. olgular göstermektedir ki; sermayenin krize tepkileri arasında savaşlar ve meta üretiminde verimliliği ve dolaşım hızını arttırmak üzere daha ileri teknolojileri büyük ölçekte uygulamaya geçirmek yer almaktadır. Toplumsal emeğe ve doğaya yabancılaşmış bir güç olarak sermayenin bu yönelimi bilinçli bir tercihin ya da mekanik bir ilişkinin ürünü değil yoğunlaşan çelişkilerin çözümü için verilen içgüdüsel bir tepki olarak gelişmektedir. Çünkü, sermaye için büyük toplumsal ve ekolojik yıkımlar pahasına da olsa birikimi sürdürmek en önemli amaçtır! Bu bağlamda 2008 büyük krizin akabinde sermaye bir yandan üretim süreçlerine entegre etmeye başladığı yapay zekâ ve robotlarla birikim süreçlerine ivme ve derinlik katmayı amaçlarken, öte yandan bu üretim süreçlerinin ihtiyaç duyduğu geleneksel ve yeni enerji kaynakları üzerinde iktisadi rekabetin ötesine taşan, arkasında başta ABD olmak üzere daha küresel güçlerin olduğu şimdilik bölgesel ölçeklerde devam eden daha yoğun siyasi bir savaş süreci açığa çıkmıştır. Yani krizle derinleşen kapitalist üretimin çelişkileri bir yandan savaşları öte yandan yeni teknolojilerin daha hızlı bir şekilde piyasaya sürümünü tetiklemiştir. Sermaye birikiminin yeni teknolojilerinin ihtiyaç duyduğu rant potansiyeli yüksek doğal kaynakların (silisyum, lityum, kobalt, nikel, nadir toprak elementleri vb.) elde edilmesi üzerine artan rekabet ise bu savaşların tetiklenmesinde önemli rol oynamış ve oynamaktadır.

Kentsel rantların temelini ele aldığımız bu bölümden sonra kapitalist üretim ilişkileri altında inşaat sermayesinin büyüme dinamiklerinin emekçiler açısından doğurduğu yıkıcı sonuçlara bir sonraki bölümde değineceğiz. Bu bağlamda bir sonraki başlıkta rantla ilişkili bir şekilde oluşan yüksek kiralar ile emekçilerin yaşam alanlarının gaspına dönüşen kentsel dönüşüm süreçlerinin kapitalist mantığı Marx’ın işaret ettiği bir çerçeveden ele alınarak sunulmaya çalışılmıştır.

[1] Marx, K. (2003b) Kapital III. Cilt, çev. A. Bilgi, 4. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 704.

[2] Bu metin boyunca özel referans vermeden Marx’a dayandırdığım temel argümanlar için şu kaynaklardan yararlanılmıştır: Marx, K. (2000), Kapital I. Cilt, Çev. Alaattin Bilgi, 6. Baskı, Ankara: Sol Yayınları; Marx, K. (2003), Kapital II. Cilt, Çev. Alaattin Bilgi, 5. Baskı, Ankara: Sol Yayınları; Marx, K. (2003b), Kapital III. Cilt, Çev. Alaattin Bilgi, 4. Baskı, Ankara: Sol Yayınları; Marx, K. (2005), Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev. Sevim Belli, Ankara: Sol Yayınları; Marx, K. (2008), Grundrisse, Çev. Sevan Nişanyan, 1. Baskı, İstanbul: Birikim Yayınları. Ayrıca, bu metin boyunca F. Engels’in kapitalizmin bileşik ve eşitsiz gelişen kentleri, bu kentlerde yaşanan konut sorununun temelleri, arsa rantları üzerine özel referans verilmediği yerlerde kent ve konut konusunda onun bu konuda ufuk açıcı ve oldukça önemli iki çalışmasından yararlanılmıştır: Engels, F. (1992), Konut Sorunu, Çev; Güneş Özdural, Ankara: Sol Yayınları; Engels, F. (2013), İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, Çev. Oktay Emre, 1. Baskı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

[3] Smith, A. (2006) Milletlerin Zenginliği, çev. H. Derin, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, sf. 162-198.

[4] Ricardo, D. (2007) Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri, çev. T. Erten, Belge Yayınları, İstanbul, sf. 61-64.

[5] Marx, K. (2016) Kapital III. Cilt, .çev. M. Selik ve E. Özalp, 2. Basım, Yordam Kitap, İstanbul, sf. 615-17.

[6] Kentsel rantlar ve konut sorununa dair bu metinde ve öteki çalışmalarımda Marx ve Engels’ten sonra en fazla yararlandığım düşünür David Harvey’dir. Bu metin boyunca Harvey’e gönderme yaptığım yerlerde eğer özel bir referans belirtilmemişse burada yaptığım çıkarımlar için Harvey’in şu çalışmalarını kaynak gösterebilirim; Harvey, D. (2012a), Sermayenin Sınırları, Çev. Utku Balaban, Ankara: Tan Kitabevi Yayınları; Harvey, D. (2012b), Sermayenin Mekânları, Eleştirel Bir Coğrafyaya Doğru, Çev. Başak Kıcır, Deniz Koç vd., İstanbul: Sel Yayıncılık; Harvey, D. (2013a), Asi Şehirler: Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru, Çev. Ayşe Deniz Temiz, İstanbul: Metis Yayınları; Harvey, D. (2013b), Sosyal Adalet ve Şehir, Çev. Mehmet Moralı, İstanbul: Metis Yayınları; Harvey, D. (2014): “Kentsel Mekân Mücadeleleri Neden Önemlidir?”, Mekân Meselesi içinde, Çev. Soner Torlak ve Önder Kulak, İstanbul: Tekin Yayınevi, 2014; Harvey, D. (2016), Kent Deneyimi, Çev. Esin Soğancıoğlu, İstanbul: Sel Yayıncılık.

[7] Lefebvre, H. (2014) Kentsel Devrim, çev. S. Sezer, Sel Yayıncılık, İstanbul, sf. 147-151.

[8] Kaynar, A. K. (2015) Sermayenin Coğrafyası, Yayılan Sermayenin Daralan Mekânları, Notebene Yayınları, Ankara, sf. 8-12.