Neoliberalizmin sonu mu?

18 Eylül 2026
43 dak okuma süresi
Javier Milei ve Elon Musk
Wikimedia, Attribution: Argentina.gob.ar, CC BY 4.0

Bir zamanlar “Başka alternatif yok!” (“There Is No Alternative” – “TINA”) sözüyle ünlü İngiliz başbakanı M. Thatcher’le ABD başkanı Reagan’ın birlikte dünyaya dayatılmasının başını çektikleri neoliberalizmin “tartışılmazlığı” yirmi yılı aşkın süredir tarihe karışmış durumda.

Milenyumun öngününde Latin Amerika’da H. Chavez’le başlayıp, Bolivya’da Morales, Ekvator’da Correa, Brezilya’da Lula ve Avrupa’da Podemos (İspanya), Syriza (Yunanistan) hükümetlerinin neoliberalizme karşı saldırıya geçtikleri rivayet edilerek ilk “neoliberalizmin sonu” iddiaları “sol”dan geldi. Düzen-içi “sol”dan gelen bir diğer “neoliberalizmin sonu” iddiası, 2008 Krizinin sonuçlarıyla uğraşma durumunda kalan ve çoğu GM ve Chrysler gibi tekellerin kurtarılmasına yöneltilen devlet müdahaleleriyle bugünkü değeriyle 1,2 trilyon dolarlık vergi indirimleri ve teşvikleri içeren ekonomiyi canlandırma paketi, yine bugünkü değeriyle 1,3 trilyonluk “2010 Vergi Rahatlatma, İşsizlik Sigortası Yenileme ve İstihdam Yaratma Yasası”, değer kaybeden 2 trilyon dolarlık gayrimenkullerin satın alınmasını ilgilendiren “Eski Varlıklar için Kamu-Özel Sektör Yatırım Programı” ve adı “Obamacare”e çıkan sağlık reformu ya da resmi adıyla “Uygun Fiyatlı Bakım Yasası” türü önlemler almaya yönelen Obama ve onun şahsında emperyalizme övgü içermekteydi. Ne de olsa Obama Amerikan değerlerini sarsan “aykırı bir başkan”dı!

Neoliberalizmi savunagelmiş sağlı-sollu ekonomist, sosyolog, tarihçi vb. sosyal bilimci akademisyenlerle devlet yönetimlerinde de bulunmuş kapitalizm yücelticisi politikacılarca ilk eleştiriler 2008 Krizinin ardından geldi. Kriz ve sonuçları, “her derde deva” olduğu ileri sürülen neoliberalizmin emeğin sorunlarını tahammülü zor boyutlara taşımanın yanı sıra sermayenin dertlerine de çare olmadığını gösterirken, sermayenin kurtarıcı devlet müdahalesi talepleri “devlet müdahalesine hayır piyasanın dokunulmazlığına evet” yüceltisinin ayaklarını yerden kesmişti.

Pandemiyse neoliberalizme yönelik eleştirilerle sonunun geldiği iddialarına hız kattı. Üstelik bu kez “içeriden” eleştiriler çoğalmıştı. Pandemi sağlık hizmetlerinin piyasaya terkedilemeyeceğinin kanıtı olarak çıkagelmiş, toplumsal yaşamın sürdürülebilirliğini tehdit ederek yüksek primli özel sigorta sahibi olmayanların düpedüz ölümle yüzleştiği ABD’de bile devletin parasız aşılama ve bakım zorunluluğunu dayatmıştı. Bununla kalmamış; çalışamaz olanlara İngiltere gibi ülkelerde aylık ücret ya da maaşının %80’ine kadar varan pandemi yardımları yapılmaktan kaçınılamamıştı. Hatta milyonlarca işçinin hastalık belirtilerine rağmen çalışmaya zorlandığı Türkiye’de bile işçilere küçük yardımlar yapılmıştı. Gerçi yardımların büyüğü aslan payını kapan tekellere ayrılmış, neoliberalizm tartışması bir yana, devlet her zaman olduğu gibi burjuva karakterinin gereğini yapmıştı. Öyle ya da böyle devlet/hükümetler pandemide ekonomi alanına, o serbestliği yüceltilen piyasaya küçümsenmez müdahalelerde bulunmuştu.

İçeriden eleştiriler” çoğaldıkça neoliberalizm çerçevesi içinde kalan ve temel yaklaşımlarını kabul edip onunla uzlaşma halinde olan belirli dönüşümleri tanımlamak üzere “post-neoliberalizm” kavramı ortaya atıldı ve “dönemin sonu” iddialarının görece yumuşatılarak sınırlanması daha görülür oldu. Neoliberalizmin sonu henüz tam gelmemekle birlikte gelmekteydi, ölmemişti, ama can çekişmekte ve ölmekteydi.[1]

ABD’de Biden dönemiyle özellikle Avrupa’da “yeşil kapitalizme” yönlendiren devlet müdahaleleri “liberalizmin sonu” tartışmalarına tabii ki dayanaklık etti, ancak birinci ve ikinci Trump dönemleri “son” iddialarının daha katı ve kendine güvenli hale gelişine yol açtı. Başlıca iki nedenle. İlki, “America first” (“Önce Amerika”) sloganıyla uygulamaya konan yüksek gümrük tarifeleriyle özellikle “yakın tehdit” Çin’i hedef alan “stratejik ürünlere ihracat” ve “5G kurulumu örneği high tech Çin ürünlerine ithalat yasakları” türünden korumacı önlemlerdi. Bunlar küreselleşme denen şeyle “küresel serbest piyasalar”ın çanına ot tıkamakta ve neoliberalizmden geriye bir şey bırakmamaktaydı. İkincisi, bu önlemlerle bağlantılı ve hatta onların amacıydı. “Serbest piyasa”nın başlıca unsuru olarak sermayenin serbest dolaşımı sonucu yatırımların işgücü ve sair kaynakların ucuz, pazar olanaklarının geniş olduğu ülkelere kayması ve ABD gibi merkez ülkelerin sanayisizleşmesine son vermek üzere “yerli” sanayinin yüksek tarife ve ihracat-ithalat yasaklarının yanı sıra vergi indirimleri ve sair teşviklerle desteklenmesini kapsayan korumacı önlemlerdi.

Neoliberalizmin sonunun geldiği”ne iman edilmekteydi ve tartışma yerini neyin almakta olduğu üzerine kaymaya çoktan başlamıştı.

Değişim Olmaz Mı? Neoliberalizm Sonsuz Mu?

Dünya durmuyor. Dönüşünü sürdürüyor. İçinden geçmekte olduğumuz yaklaşık yüzyıllık süreç de irili ufaklı değişimlerle yaşandı.

Büyük Ekim Devrimi köklü bir toplumsal değişimin başlangıcıydı ve yeni bir çağ açmaktaydı. Dünyanın bir bölümünde burjuvazi alaşağı edilerek sermaye egemenliğinin sonu ilan edilmiş, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine girişilerek sosyalizmin inşası yoluna girilmişti.

Kapitalizm zaten en temellisi emperyalizme dönüşmesi olan bir dizi değişikliklerle gelişmekteydi. Karşısına sosyalizmin dikilmesi geçireceği değişiklikleri etkiledi. Kapitalist ülkeler uzun süren büyük 1929 bunalımına sürüklenirken sosyalizm varlığıyla dahi bu ülkelerin işçilerine çıkarılmış bir “yıkın, kurtulun” çağrısıydı.

Yeniden paylaşım kavgasının giderek keskinleşmesiyle dünya yeni bir büyük savaşa sürüklenmeye başlarken, ’29 Büyük Bunalımı kapitalizmin en hızlı gelişmekte olduğu ülkelerden başlıcası olan ABD’de “New Deal” (“Yeni Düzen”) adı takılan Keynesyen politika ve uygulamalara kaynaklık etti. “Eksik tüketim”den kaynaklandığı varsayımıyla talep yaratıcı tutumlar geliştirmek üzere devlet iş ve istihdam yaratmaya ve büyüklü küçüklü teşviklerle ekonominin çarklarını döndürmeye yöneldi. Avrupa’daysa tekelci devlet kapitalizmi ve “tereyağı yerine top” politikası ve savaş hazırlıkları öne çıktı.

ABD “New Deal” ve II. Büyük Savaş içinde gerçekleştirdiği ekonomik atılımlarla kendisini toparlayıp emperyalizmin merkez ülkesi payesini kaparken, yıkıma uğramış Avrupa’da işçi sınıfı sosyalizmin sunduğu “kötü örnek”ten fazlasıyla etkilenmekteydi. Akmakta olan dolarlarla ABD’nin Marshall Yardımları orta ve uzun vadede Avrupa’da kapitalizmin kendisini toparlamasının bir etkeni olsa bile işçilerin derdine deva olacak gibi değildi. Üstelik sosyalizmin yakın tehdit oluşturması nedeniyle Amerikan “New Deal”inden “ileri” önlemler ihtiyacı yaşamsaldı ve yaygın bir sosyal sigorta sistemiyle eğitimle sağlık ve barınma gibi hizmetlerin kamu tarafından karşılıksız sağlanmasından kaçınılamadı. Gerek uluslararası gerekse ulusal ölçekte baş edilemeyen işçi hareketine karşı düpedüz “tavizler” politikası izlemeye geçildi ve adı “sosyal devlet” takıldı: Kapitalist düzen içinde sosyalizasyon kaçınılmaz hale gelmişti!

’50’lerin ikinci yarısından başlayarak modern revizyonizmin egemen olduğu SCBB kapitalizmin restorasyonu süreciyle ’60’larda sosyal-emperyalist bir ülkeye dönüşürken, kapitalizm odağında 1973-74 petrol krizinin olduğu ’70’lerin ortalarında baş gösteren kriziyle yüzleşmekteydi. Hala dünya hegemonyası için Amerikan emperyalizmiyle “yarış” içinde olmakla birlikte bu yarışın yüklerini kaldıramaz olmaya ve ciddi iktisadi ve sosyal sıkıntı ve açmazlarla yüzleşmeye başlayan çoktan sosyalizme veda eden SSCB artık uluslararası işçi sınıfına örnek sunamaz olmuştu. Uluslararası işçi hareketinin düşüşe geçişi ve sosyalizm tehdidinin ortadan kalkmakta oluşuyla krizi bir arada, “batı” burjuvazisi açısından Keynesyen ekonomi politikalarıyla “sosyal devlet” uygulamalarını bir ihtiyaç ve zorunluluk olmaktan çıkardı. Tavizler gereksizleşmiş, kamu harcamaları kısılabilir olmuştu. Emeğin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirici her politika ve uygulama artık “fazladan masraf”tı, mali sermaye ve tekellerin emeğe ve haklarına yönelik dizginlerinden boşanmış saldırganlığının adı neoliberalizm olacaktı.

Burjuvazi ve bu sınıfın entelektüelleriyle politikacıları arasında belirli bir mayalanma ve tartışma gecikmemiş, oradan bürokrasi ve burjuva devlet katlarına yansımaktaydı. Avangart sahiplenici ve yol açıcıları olarak 1979’da başbakan olan M. Thatcher ve 1981’de başkanlığa gelen R. Reagan yeni koşullarda neoliberal politikalarla aynı içerikli bir “düzen”in savunucu ve uygulayıcıları olarak öne çıktı. Öyle ki, “neoliberalizmin sonu” tartışmacılarından bazıları “sonu gelen”in ne olduğuna dair konuşurken, onu politik ekonominin dayatılmış ihtiyaçlarının ürünü olmaktan çok entelektüellerle politikacıların edimi ve kurgulayıp izledikleri politikalardan ibaret bir yönelim olarak tanımlayarak başlıca Thatcher’le Reagan’a, kimileri de “ilk çocukluk” döneminin ardından B. Clinton[2] gibi başkalarına mal etme tutumunda oldu.[3]

Onu her şeyden önce entelektüel bir hareket varsayanların neoliberalizmin şekillenişinde 1947’de Friedrich von Hayek ve Milton Friedman gibi liberal ekonomistlerce kurulan Mont Pelerin Topluluğu’nun –ve ardından gelen Frederich Hayek Derneği’nin– rolüne yaptıkları vurgu, yaklaşım ve görüşlerinin en az 30 yıl uygulamaya konulmadan tarihin çekmecelerinde saklı kalması dolayısıyla geçersizdir; ancak bunun, pratiğe aktarılacak hele model oluşturacak uygulamaların bir entelektüel hazırlığa ihtiyaç duymayacağı anlamına gelmediği şüphesizdir. Model oluştursun oluşturmasın hiçbir ciddi politik ekonomi nesnesi nesnel dayanakları oluşmadan ortaya çıkamaz, ancak ortaya çıkışı ve uygulanmasının sonradan geliştirilecek olanlar bir yana teorik/entelektüel bir ön çalışmayı gerektireceği tartışmasızdır.

1989 sonunda Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Avrupa’daki nüfuz alanları elinden çıkarak SSCB’nin 1990’dan başlayan ve 1991 sonunda resmen çöküp dağılması doğu Avrupa pazarlarını bütünüyle kapitalizme açarken, uluslararası işçi sınıfı ve örgütlerinde moral bozukluğu ve dağılmaya, Batı Avrupa komünist partilerinin çoktan başlamış olan tasfiye sürecinin derinleşmesine ve tümü bir arada uluslararası burjuvazinin “kötü örnek”in baskısı ve uluslararası işçi hareketinin dayatmalarından kurtulmasına ve izlemekte olduğu “tavizler politikası” ve “sosyal devlet” uygulamalarının ihtiyaç olmaktan tamamen çıkmasına götürdü. Neoliberalizm ve neoliberal uygulamalar bu koşullarda genelleşti.

Ancak dünya dönmeye devam etti ve başka şeyler gibi neoliberalizm de en başta toplumsal yaşam ve politik ekonominin uluslararası ve ulusal biçimlenişindeki gelişme ve değişmeler dolayısıyla yüzleşmekte olduğu sorun ve açmazlar nedeniyle değişmeden hareketsiz kalamadı. İleri sürüldüğü gibi, 2008 Krizi, pandemi ve özellikle Çin’in yükselişi karşısında İkinci Büyük Savaş’ın sonundan itibaren kapitalist dünyaya çekidüzen veregelmiş ABD’nin gerileyişi türünden uluslararası ekonomi ve politikadaki oynamalar bir dizi değişiklikleri zorlamaktaydı ve “üstün bir iradenin üfürüğü” ya da ifadesi veya entelektüellerin ideolojik bir projesi olmayan neoliberalizm ve neoliberal yaklaşım ve politikalar da değişime uğramadan edemedi.

Sorun ve tartışma bu değişimin içeriği ve niteliğine ilişkindir. Değişen nedir ne değildir –tartışılan budur.

‘Neoliberalizmin Sonu’ Tartışması Neoliberalizmin Tanımı Tartışmasıdır

Neoliberalizmin sonu”nu ilan edenlerle “Hayır, sonu değil, neoliberalizm dönüşüyor” diyen ve sonrasını incelemeye yönelerek “post-neoliberalizm” kavramını ortaya atanların hemen tümü söz konusu “son” tartışmasının doğrudan neoliberalizmin nasıl tanımlandığıyla ilişkili olduğunda hemfikirler ki, bu şüphesiz doğru. “Sonu” ileri sürülenin ne olduğu ve varlık koşulları, tabii ki doğumu kadar varlığın ve burada neoliberalizmin sonunu da belirleyecektir.

Ancak tartışmayı ve varılan sonuçları karmaşıklaştıran neoliberalizmin tanımında görülen –biri üzerinde durduğumuz entelektüel ideolojik ürün olan– büyük farklılıklardır. Tartışma masasına yatırılan, fili andırmaktadır: Kimi tartışmacı yalnızca kuyruğunu görerek değerlendirmesini oradan ilerletirken, kimi hortumunu, kimiyse kulağını hareket noktası edinmekte ya da soyutlamaya giderken tamamen kurgusallığa yönelmekte veya düpedüz ideolojik önyargılarla tanımlamalar yapmakta ve tabii ki farklı, ama genellikle “neoliberalizmin sonunun geldiği” yargısına ulaşmaktadır. Yargıların genel karakteri kendiliğindenci ve nesnel koşulların dayattığı otomatik bir “son” ya da 2008 Krizi ve pandemi türü koşulların zorlamasıyla Obama ve Biden gibi kapitalist şeflerin şirket kurtarmaları da kapsayan devlet yardımlarının önünü açarak ilan edilen “sonu” gerçekleştirmeye yönelmiş oluşlarıdır. Bir diğer “sonu” ise, bir dizi nedenle “küresel serbest piyasaları yıkma”ya yönelen yüksek gümrük tarifeleriyle yeni bir sanayileşme dalgasını amaçlayarak devletin yeniden piyasalara müdahale ettiği bir korumacılığa girişen Trump’ın politika ve uygulamalarıyla gerçekleştirmekte olduğu iddia edilmektedir.

Oysa neoliberalizm durağan bir olgu ve birbirleriyle çelişmeyen fikirler ve politikalar bütünü oluşturmaz; örneğin serbest piyasa yüceltisiyle karakterize olduğu iddia edilse bile, devlet müdahalesinin kategorik olarak reddi uygulamada da örneğin Hayek gibi savunucularının görüş ve yaklaşımlarında da söz konusu değildir. Dolayısıyla 2008’in ve pandeminin ardından olduğu gibi devlet müdahalelerindeki zorunlu artışların “son” ilanı demek olduğu iddiası neoliberalizmin donmuş bir olgu olarak tanımlanışı bakımından sorunludur.

Neoliberalizm ve ‘sonu’ sınıf-güç ilişkileriyle tanımlıdır

Neoliberalizmin ortaya çıkışı, kuşkusuz geçen yüzyılın ’70’lerinin kapitalist kriziyle SSCB’nin çöküşe giderek “kötü örnek” olmaktan çıkması ve sonunda çöküp tüm dünyanın yeniden sosyalizmin deforme edilmiş biçimsel kalıntılarıyla engellenmeksizin kapitalizmin bölünmemiş pazarı haline gelmesinin otomatik sonucu olmadı. Bunlarla “toprak” neoliberalizm için sürülüp hazırlanmış, liberal görüşlerle öneriler ortalığı kaplamaya başlamıştı; ama genel bir yenilgiye uğratılıp uluslararası hareketi püskürtülmüş, kafa karışıklığına sürüklenip morali bozulmuş, örgütleri dağınıklık ve dağılmayla uğraşmakla birlikte, hâlâ geçmiş mücadelelerinin ürünü olan küçümsenmez kazanımlara sahip uluslararası işçi sınıfının bu kazanımlarının gasp edilerek geri alınması sınıf mücadelesinin konusu olmayı sürdürmekteydi.

Sermaye, biriktirilmiş cansız emek durumundaki makine ve sair üretim aletlerini kullanıp emek-gücüne karşılıksız el koyarak birikir. Doğuşundan başlayarak emek üretkenliğini artırıp işgününü uzatarak artı-değer olarak emek-gücünün karşılıksız el koyduğu bölümünü çoğaltmaya ve dolayısıyla en ucuza mal ederek değerini düşürmeye çalışmış, koşulları bu yönde zorlamıştır. Gerçekte ’60’ların ortalarından başlayarak, sermaye, ’70’lerin sonuyla ’80’lerde derinleşerek, ’90’lardaysa kendi lehine tamamen olgunlaşan koşullarla işçi sınıfının yüzleştiği zorluklar ve hareketindeki gerilemeden yararlanmaya yönelmiş, “ucuz emek” amacı doğrultusunda giderek dev adımlar atmaya girişmiştir.

Uluslararası burjuvazi, ABD ve İngiltere’den başlayarak, işçi sınıfının, geçmişte vermek zorunda kaldığı ama artık ihtiyaç olmaktan çıkan tavizler durumundaki kazanımlarını geri almak için, –12 Eylül Türkiye’sinde sınıfa ve emekçi halka yönelik Evren-Özal saldırganlığının da bileşeni olduğu– şiddetli bir saldırıya geçti. Bu saldırı doğrudan hak gasplarını içerdi ve sendikal örgütlenmelerle başta burjuvazi ve hükümetlerince yasa-dışı ilan edilmeye kadar vardırılan grevler olmak üzere sendikal ve demokratik hak talepleriyle düzenlenen eylem ve direnişlere saldırganlık olarak gerçekleşti. Bunlar arasında sivrilen ve işçi hareketinin püskürtülmesiyle neoliberalizmin hayata geçmesinin kritik adımları olarak anılabilecek olan ancak dünyada ve bu ülkelerde tekil örnekler olmayan ikisi Reagan’la Thatcher’in saldırganlıklarıdır: ABD’de R. Reagan’ın yasa-dışı ilan ederek sona erdirilmesi için 48 saat mühlet verip teslim alamadığı 11 bin grevciyi işten attığı 1981 Amerikan havaalanı trafik kontrolörleri grevi. Ve İngiltere’de ilk iki başbakanlık yılında kapattığı kömür ocaklarıyla 2 milyon işçinin işsiz kalmasına neden olan Thatcher ve hükümetinin bütün devlet olanaklarını seferber ederek, 1984 Mart’ında Ulusal Maden İşçileri Sendikasının başlattığı yaklaşık 100 bin işçiyi kapsayan ve ülke işçi sınıfının maddi-manevi desteğini alarak bir yıl boyunca süren, yenilgisiyse ülkede kömür ocağı kalmamasına ve –’80’lerin sonuna kadar daha düşük düzeyde olsa da direnişini sürdüren– işçi hareketinin yıllarca geri çekilmesine yol açan madencilerin grevi.

Yine de hafızalardan silinmesi kolay olmadığı için belirli karşı koyuşlar nedeniyle zamana yayılarak ortaya çıkan sonuç şudur ki, devlet harcamalarında önemli kesintiler baş göstermiş, adı “sosyal devlet”e çıkan karşılıksız kamu hizmetleri olarak kazanılmış haklar ciddi aşınmalara uğramaya başlamış, yedek işçi ordusu büyüyüp işsizlik yayılırken reel ücretler de düşüşe geçmiştir.

Neoliberalizm, işbirlikçilerini de peşinden sürükleyerek emperyalist burjuvazinin emeğe ve emeğin haklarına yönelik azgın saldırısıdır; sürece yayılan ve yer yer karşı koyma çabalarına karşın dağınıklık ve örgütsüzleşme sürecindeki işçi hareketinin püskürtemediği bu saldırganlık, sermaye birikiminin ulusal ve uluslararası ketlerinin kaldırılması ve asli unsuru olarak ucuzun ucuzu emek-gücünü dayatan emek hakları tanımaz ekonomi ve sosyal politikalarıyla hala sürmektedir. Ancak bu saldırganlık izlenen ekonomi politikalarından ibaret değildir; ama bunu da kapsayarak, uygun verili koşullarda, tekellerin başta azami kârının garanti edilmesi olmak üzere çıkarlarının mümkün en ileri düzeyde gerçekleşmesi doğrultusunda ekonominin, sosyal ilişkilerin ve politik üst yapının pervasızca değişimden geçmekte olduğu türden çok yönlü bir saldırganlıktır. Tekelci kapitalizm bu çerçevede yeniden şekillenmiştir, şekillenmektedir.

Özelleştirmeler ve hak gasplarıyla sağlıktan eğitime kamunun, suya varıncaya kadar her şeyin metalaştırılmasıyla sermayeye yeni değerlenme alanları açılması, emperyalist rekabet sürerken ulusal paraların değişebilirliğini de kapsayarak finansal işlemlerin yanı sıra sermaye ve metaların uluslararası dolaşımının önündeki engellerin olabildiğince kaldırılması, uluslararası pazara entegrasyon sürecinde bağımlı ülkelerin “bağımsız” üst kurullar ve “serbest bölgeler”le açık pazarlar haline getirilmesi ve devletlerin buna uygun düzenlenmesiyle vb. dünyanın emperyalist burjuvazinin ucuz emek “cenneti” olarak örgütlenmesine girişilmesi, ideolojik eklentileriyle birlikte neoliberal saldırganlığa karakterini verir; ve tümü tekellerin kârının azamileşmesi ve haklarından yoksunlaştırılmış emekçilerin esnek çalışma vb. türü yöntemlerin de katkısıyla sömürülmelerinin yoğunlaştırılmasına yöneliktir. İşçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış haklarının gaspı ve sömürünün yoğunlaştırılması neoliberalizmin temel hareket ettiricisidir ve işçilerle emekçilerin mali sermayenin saldırısını püskürterek neredeyse sıfırlanan sosyal, ekonomik ve demokratik haklarını elde edip kullanılır kılmaya yönelik kitlesel ayağa kalkışı olmadan “neoliberalizmin sonu”ndan söz etmek abesle iştigaldir.

Neoliberalizm ne egemen burjuva klikler arasındaki mücadelenin ne de neoliberal entelektüel ve politikacıların zihin, düşünce ve eğilimlerinin ürünüdür. Bir ekonomi politikası ya da politikaları toplamı oluşu da ancak belirli bir yönünü belirtir. Sosyal ilişkileri de kapsayarak piyasalardan devlete ekonomi ve politikayla ideolojik alanın tümünde toplumun yeniden yapılandırılmasına girişilmesi ve tekelci kapitalizmin biçimlenişinin yenilenmesi olarak neoliberalizm, tersine, burjuvaziyle işçi sınıfı başta olmak üzere emekçiler arasındaki mücadeleyle karakterize sınıf-güç ilişkilerinin bir üründür, dolayısıyla sonunun ilanının yolunu ancak işçi hareketinin başarıyla gelişmesi açabilir.

Neoliberalizmin sonu”ndan söz edebilmek, güçlü bir işçi hareketiyle mali sermaye ve tekellerin egemenliğine son verilmesi ya da emeğin haklarına yönelik saldırıları püskürtülüp tavizler vermek zorunda bırakılmasıyla olanaklıdır.

Aksi halde neoliberalizmde temel değişiklikler olanaksızdır; krizleri bir yana, mali sermaye ve tekeller ne sömürü oranlarının yoğunluğuyla azami kârlarından gönüllü olarak vaz geçer ne de küçülmelerine razı olur. Varlıklarının tehlikeye girdiğini hissetmedikçe tekellerle burjuva devletin emek ve istihdam rejiminde biçimselliğin ötesinde köklü bir değişikliği kabullenmesi beklentisine girmek beyhudedir. Reel ücretlerde artış bile işçi sınıfının ayağa kalkacağı sert sendikal mücadelelerle olanaklı olabilir. Kapitalistlerin sürekli hal alan vergi indirimi ve aflardan yararlandığı, Apple, Facebook vb. tekellerin karargâhlarını İrlanda gibi ülkelere taşıyıp hiç vergi ödemedikleri, off-shore hesaplarla verginin sıfırlanabildiği, burjuva devletlerin vergi gelirlerini emekçilerle, emeklilerinin sırtından elde ettiği günümüzde, aynı şekilde vergilendirme rejiminde de olağan koşullarda ya da tekellerin tercihine bağlanmış iyileştirmeler beklenemez.

Asıl çözüm mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirileceği işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesindedir; kimilerince kurtuluş reçetesi olarak savunulan kapitalist sistem içinde “kamulaştırmalar” ise ancak bu hedefe yönelik devrimci mücadelenin yan ürünleri olarak, örneğin sağlık, eğitim vb.nin yeniden kamusal hizmetlere dönüştürülmesi halinde onaylanabilir, aksi halde çözüm olmadığı ve çözüm olarak ileri sürülemeyeceği gibi, bu tekelci kapitalizminin onaylanmasından başka bir şey olmaz.

Krizlerde şirket kurtarmalar şeklinde tanık olunan ve en ileri noktada tekelci devlet kapitalizmine varacak sistem içi “kamulaştırma” önerilerinin başlıca zaafı, –ikincinin birincinin bir biçimi ya da zarfı olduğu– tekelci kapitalizmle neoliberalizmi birbirinden koparmak ve sözde neoliberalizme ya da onun “sonu” ilanıyla gerçekleşmekte olduğu düşünülen daha kötüsüne karşı sistem içi mücadele önerileriyle çözümler aramaktır.

Öte yandan, ne denli durağan varsayılıp değişmez kalıplar içine sıkıştırılarak tanımlanmaya çalışılırsa çalışılsın, –bir ideolojik kurgu olmayan– neoliberalizm ve aktüel biçimlenişi olduğu tekelci kapitalizmin bugüne kadar olduğu gibi, ekonomik, sosyal, siyasal toplumsal koşullardaki değişmelere bağlı olarak yine belirli değişikliklere uğraması kaçınılmazdır. Denebilir ki, ucuz emek-gücü ve sermayenin yanı sıra onun ihtiyacı olduğu ölçüde emeğin serbest dolaşımı, dolayısıyla korumacılık dahil “ulusal” rekabetle çelişme halindeki küreselleşme adı takılan uluslararası niteliği ve karşı güç karşısında eğilme durumunda kalmadıkça emek haklarını tanımayışı gibi temel niteliklerini “kıskançlıkla” sahiplenip korumakla birlikte, nesnel toplumsal koşulların farklılaşmasıyla neoliberalizmin “safralar atarak” az çok biçim ya da kabuk değiştirme yoluyla tekellerin dönemsel ihtiyaçlarıyla uyumlanarak varlığını sürdürmesi tamamen olağandır. Ve başlıca emek-sermaye ilişkisinde köklü değişiklikler olmadıkça bu tür sistem-içi değişikliklerin “neoliberalizmin sonu” ilan edilmesinin hiçbir anlamı yoktur.

İdeolojik içerikli neoliberal saldırganlık aldatıcılığa dayalı

Sosyal ekonomik saldırganlık olarak gelişen politik içerikli neoliberal saldırganlık aralıksız salvolarla yoğun bir ideolojik ve açık politik saldırıyla birlikte yürütüldü. Emeğin hak sahipliği ve mücadeleyle hak kazanılabilirliğini hedef alan, sağlık, eğitim, kreş-çocuk bakımı, emeklilik ve belediye hizmetleri gibi kamusal hakların karşılıksız sağlanmasıyla –Türkiye’de örneğin Et Balık Kurumu ve SEK gibi kurumlarca– et ve süt gibi bir dizi temel ürünün üretiminin sübvanse edilmesinin ekonominin yıkımına yol açtığının ileri sürülmesiyle kamusal hizmet ve sübvansiyonlar kaldırılarak kamusal hakların piyasanın belirleyiciliğine terk edilmesi, “devlet harcamalarının kısılması” ve “devletin küçültülmesi” vurgularıyla kamunun/devletin ekonomiden el çekip (deregülasyon) düzenleyiciliği piyasanın “görünmez eli”ne bırakması övgüsü ve “serbest piyasa” yüceltisi bu saldırının başlıca argümanları durumundaydı.

‘Serbest Piyasa’ Aldatmacası

Neoliberalizmin yükselişi, bir özelleştirme dalgasıyla birlikte geldi. Kamu hizmeti veren kurumlarla bütün olarak ya da birimleriyle sübvanse edilen ürün üreten devlet işletmeleri haraç mezat satışa sunuldu. Devlet bu yönüyle ekonomiden elini çekip düzenleyici rolünü terk ediyordu, artık kamu hizmetleri, sağlık, eğitim, belediye hizmetleri vb. giderek suyu bile kapsayarak metalaşmaktaydı. Maaşların eritilmesi başlarken emeklilik hakkı bireysel emeklilikle yedeklendi, emeklilik yaşı yükseltilerek prim gün sayısı artırıldı. Önceden genellikle özel sermayenin gücünü aştığı için burjuva devletçe yatırımları üstlenilen demiryolları, posta-telefon, demir-çelik, petrol/doğalgaz vb. sanayi de özelleştirme kuyruğuna takıldı. Artık her şey “serbestleşen” piyasada belirlenecekti ya da iddia böyleydi.

Paralel biçimde finans sektöründe önceden devletlerce dayatılan düzenlemelerin giderilmesi ve serbestleşme gündeme gelirken yalnızca ulusal piyasalar değil, sermaye ve emeğin serbest dolaşımının önündeki engeller kaldırılıp ulusal para birimleri dövize çevrilebilir kılınarak “küreselleşme” adı takılan uluslararası piyasaların serbestleşmesi de hız kazandı. Dünya ölçeğinde serbest piyasa: amentü buydu!

Geçtiğimiz yüzyılın ’80’lerinden başlayarak devletlerin ekonomiye müdahalesi ve ekonomide devlet mülkiyetinin azaldığı bir gerçektir. Özellikle kamu hizmetleri tamamen özel tekellere açılmış, ortalığı özel hastane ve okullar kaplarken hemen tüm belediye hizmetleri ihaleye çıkarılır olmuştur. Çıkarılan sonuç, piyasa serbestisinin, birkaçı dışında eleştirmenleri tarafından da neoliberalizmin karakteristiği sayılmasıdır. Böyle olmadığıysa şüphesizdir.

Her şeyden önce 19. yüzyıl sonlarından başlayarak kapitalizmde egemen hale gelen tekeller üretilen ürünlerin tür ve miktarlarıyla fiyatlarını belirler olmuş, serbest rekabetçi kapitalizm tarihe karışırken tekeller piyasaların belirleyiciliğine çoktan son vermiş, rekabet tekel ve tekelci dayatmaların yanı sıra varlığını sürdürmüştür. Tekellerin egemen olduğu ekonomilerde mutlaklaştırıldığı türden “serbest piyasa”dan ve “görünmez eli”nin düzenleyiciliğinden söz edilemez!

Hangi hammadde üreticisi ülke, örneğin günümüzde son derece değerli olan nadir toprak elementlerini piyasada belirlenen değeri üzerinden elinden çıkarabilmektedir? Ya da piyasa belirliyorsa küçük üretici köylünün ürünleri neden maliyetinin altında değerlenmektedir, makineli tarım yapanlar dahil tüm köylü gereksiz emek mi harcamaktadır, yoksa örneğin çay, fındık, tahıl, süt vb. fiyatlarını tekeller mi dikte etmekte veya özel biçimlerden biri olarak köylü genellikle borçlanarak kontrat yaptığı ve bağımlı hale geldiği tekeller için mi üretmektedir? İmalat sanayiinde pahalıya kredi bulabilen bir küçük ya da orta işletmeyle hele kendi bankasına da sahipse mali sermaye ve tekeller açısından piyasanın aynı ölçülerle “serbest” sayılması olanaklı mıdır?

Tekelci kapitalizm koşullarında piyasanın “serbest” olmayıp tekeller lehine iş görmesi kaçınılmazdır ve “serbest piyasa” sloganı bir yalandan ibarettir!

Üstelik devletli koşullardayız ve her ne kadar ulus-ötesi kurumlar ortaya çıkmış olursa olsun, kapitalizmin hala –ancak sosyalizmin ileri aşamalarında gereksiz hale gelip sönecek olan– ulusal devletler olarak örgütlü olduğu ve devletlerin pratik olarak hükümetler şahsında uzun vadeli genel çıkarları doğrultusunda davrandığı sermayenin kolektif komitelerini oluşturdukları bir gerçektir. Devletin ne denli ekonomiden el çektiği ileri sürülürse sürülsün, ekonomiyle siyaset ilişkisi koparılabilecek türden bir ilişki değildir ve hele yine tekelci kapitalizmde tekellerin en irilerinin sahip ve büyük hissedarlarıyla iri kıyım devlet ve hükümet yöneticilerinin kişisel birliğiyle oluşan dolar milyarderi oligarklardan bileşen mali oligarşinin egemenliğiyle kararlaştırıcı gücünün yok sayılabilmesi olanaksızdır. Öyleyse tekelci kapitalizmde yalnızca devlet müdahaleleri değil, devletin, en uç noktada tekelci devlet kapitalizmine vararak ekonominin doğrudan içinde yer alışı sıradan ve tamamen olağandır.

Neoliberalizmin sonunu” ilan edenler öncelikle 2008 Kriziyle başlayıp ardından pandemi ve en son gümrük tarifelerinin yükseltilmesinde gündeme gelen devlet müdahalelerinin bu “son”un başlıca dinamiği olduğunda söz birliği etmektedir. Ancak neoliberalizmi devlet desteklerinin son bulması ve “serbest piyasa”nın oluşmasıyla belirleyiciliğine tamamen ideolojik bir önyargıyla eşitlemekte ve kimse devlet desteklerinin hangi neoliberal ekonomide ne zaman gündemden çıktığını göstermeye yanaşmamaktadır.

Kapitalizmde sermaye birikimi ve şüphesiz sömürünün dış koşullarını sağlama işleviyle devlet her zaman müdahaleleriyle hazır ve nazır durumda olmuş, dönemsel olarak ekonomiye müdahaleleri azalıp çoğalsa da hiçbir zaman bundan el çekmemiş, tersine talepler çok olmakla birlikte sermaye ve tekellerden de hiç bu yönde talep gelmemiştir. Başlangıçta özel sermayenin altından kalkamayacağı büyüklükte yatırımlara yönelen burjuva devletler, sadece kriz dönemlerinde değil, ama her gerektiğinde sistemin genelinin selametini gözeterek ucuz kredi açıp borç vererek, hisselerinin bir bölümünü ya da tamamını satın alarak şirket kurtarmaktan geri kalmamış, vergi indirimleri ve teşvikler ise süreklilik göstermiştir.

Neoliberalizmin sonu”nu belirttiği ileri sürülen 2008 Krizi ve pandemi gibi dönemlerdeki devlet müdahaleleri olarak “yardımlar” ise küçük bir bölümü dışında “mağdur” durumdaki emekçilere değil yine şirketlere gitmiştir. Neoliberalizmin öncü ve dayatıcılarından ABD’de “halkın desteklenmesi” adına kamu fonlarıyla önce Chrysler ve GM’nin, ’80’lerde bankacılık sektörünün, 2008-9’da ünlü firmalarıyla finans sektörünün kurtarılıp, pandemideyse tüm şirketlerin desteklenmesi devletin sınıf niteliğinin bir gereği ve göstergesidir.

‘Devletin küçülmesi’ aldatmacası

Küçük devlet” ve düzenleyici rolünü de terk edip mevcut yatırımlarını özelleştirmelerle elden çıkarırken kamu harcamalarını kısıp sonunda sıfırlamayı amaçlayarak sağlığın, eğitimin vb. metalaşacağı kamu hizmetlerinin bütünüyle sermayenin sömürüsüne açılması olanağını sağlayıp ekonomi alanından “serbest piyasa” lehine el çekerek “devletin küçülmesi” neoliberalizmin temel bir unsuru olarak ileri sürülegelmiştir.

Oysa Marx ve 18. Brumaire’inden biliriz ki, burjuvazi ele geçirdiği devleti durmaksızın yetkinleştirmiştir. Bu, siyasal devrim süreçlerinde olduğu gibi, evrimin her kritik momentinde de böyledir.

Devrim, parlamenter iktidarı, sonradan devirebilmek üzere ilk önce ‘yetkinleştiriyor.’ Bir kez bu ereğe varıldıktan sonra, ‘yürütme gücünü yetkinleştiriyor… Askerî ve bürokratik muazzam örgütü’ ile, karmaşık ve yapma devlet mekanizması ile, yarım milyon insandan bir memurlar ordusu ve bir ikinci beş yüz bin askerlik ordusu ile, bu yürütme gücü,… mutlak krallık döneminde, devrilmesine yardım ettiği feodalitenin sona erişinde meydana geldi… Napoleon, bu devlet mekanizmasının ‘yetkinleşmesi işini’ tamamladı… Sonunda, parlamenter cumhuriyet, kendini, devrime karşı savaşımında baskı önlemleri ile hükümet iktidarının ‘eylem olanaklarını ve merkezleşmesini kuvvetlendirmek’ zorunda gördü. Bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracakları yerde, ‘yetkinleştirmekten başka’ bir şey yapmadılar.[4]

Marx ve devlete ilişkin söylediklerinden bir buçuk yüzyıl sonra günümüzde ve dolayısıyla neoliberalizmde burjuvaziyle devletin ilişkisinin farklılaştığının ileri sürülmesi gerçeği ifade etmeyecektir. Burjuvazinin egemenliğinde yetkinleştirilmesinden vazgeçilmesi bir yana devletin önemi artmıştır.

Amerikan emperyalizminin ihtiyaç duyup bir dakika ara vermeden yetkinleştirilmesini sürdürdüğü devasa savaş makinesine ve dayanağı askeri-sınai komplekse bakılsın. Üstelik yalnızca “sonu”nun ilan edildiği günümüz bakımından değil; özellikle Avrupa ve Asya’da bulundurduğu on binlerce asker ve yüzlerce askeri üssüyle darbe, müdahale ve işgallere baş vurduğu ülkelerin sayısı hatırlanarak, örneğin neoliberalizmin başlangıcı sayılan Reagan ya da sonra baba ve oğul Bush’lar dönemlerinde devletin küçülüp küçülmediği gözden geçirilsin. En modern silahlarla donatılması amacıyla yıllık silahlanma harcaması bu yıl 1 trilyon doları aşan, dünyanın dört bir yanına yayılmış askeri üs ve müdahale olanaklarıyla bu dev şiddet aletinin “küçüklüğü” ve “küçüldüğünü” kim nasıl ileri sürebilir? Yüksek teknoloji kullanan Amerikan silah tekellerinin başlıca ve en büyük siparişçisi, dolayısıyla Amerikan askeri-sınai kompleksinin düzenleyicisi burjuva devlet değilse kimdir? Hele günümüzde özellikle yüksek teknoloji kullanan tekellerin ürettikleri ürünlerin askeri ve sivil kullanıma açık çift yönlülüğü ortadayken… Öncesi bir yana İkinci Büyük Savaş’tan bu yana “yeterince” büyük olan Amerikan savaş makinesi hiç küçülmeyip büyümesini sürdürürken, yenilgileri ardından bir süre silahlanmaları yasaklanan ama yeniden hızla silahlanmaya yönelen Almanya ve Japonya’yla Rus, Çin savaş makineleri de sürekli büyümekte oluşlarıyla ondan farklı değildir.

Burjuva devlet tekellerin esenliği içindir ve başlıca işlevi tekelci sömürünün devamını garanti etmektir. Kime karşı –bu bellidir. Burjuva devlet en başta kendi işçi sınıfı ve halkları karşısında mali sermaye ve tekellerin egemenliğinin devamını sağlamanın aracıdır ve bu yönüyle tekellerin ihtiyacı “küçülmesi” değil yetkinleşmesidir ve yatırımlar bunadır. İkinci olaraksa, gözlerimizin önünde emperyalist saldırı ve savaşların Avrupa’nın ortalarına kadar ulaştığı ve bir büyük savaş olasılığının giderek arttığı koşullarda savaş makinesiyle burjuva devletin rakip emperyalistlere ve devletlerine karşı yetkinleştirilmesi ihtiyacı küçülmek yerine büyümektedir ve bu yönüyle de “küçük devlet” başlıca kamu harcamalarını kısmaya yönelik aldatıcı bir slogan olmaktan öteye geçmez.

Burjuva devlet neoliberal dönemde de devlet ihale ve doğrudan yatırımları, hisse senedi alımları, tahvil ve borçlanmalarıyla ekonomiye ve kuşkusuz “serbestliği” iddia edilen piyasaya müdahale etmekle kalmaz; günümüzün bir gerçeği durumundaki gümrükleri yükseltme, stratejik olduğu varsayımıyla rakiplere özellikle yüksek teknoloji girdi ve ürünleri ihraç yasağı koyma vb. yoluyla korumaya yöneldiği “ulusal” tekellerini aynı zamanda vergi indirim ve afları ve bir dizi sair teşviklerle de korumayı sürdürür. Emperyalist tekeller ve devletlerin dünyayı paylaşma kavgaları şiddetlendikçe burjuva devletlerin ekonomiye müdahalelerinin artmasından doğalı yoktur.

Öte yandan devletler donmuş/değişmez, koşulların farklılaşmasıyla farklılaşmalara uğramayan hareketsiz varlıklar değildir. Kapitalizm değişiklikler geçirirken kapitalistlerin egemenliğindeki devletler de değişime uğrar; değişmeyen, sınıf nitelikleri ve şiddet aleti oluşlarıdır.

Bastırıcı/ezici şiddet aygıtının kurumları olarak silah tekelini elinde tutan, özel birlikler ve istihbarat örgütlenmeleriyle takviye edilmiş ordu ve polis örgütlerinin yalnızca ABD’de değil en demokratik ülkelerde de küçüldüğüne tanık olunmamıştır. Tersine, hele işçi sınıfı ve halkların hoşnutsuzluk ve tepkilerinin artmakta ve dünyanın yeniden paylaşılma kavgasının şiddetlenmekte olduğu günümüzdekine benzer koşullarda silahlı bürokrasinin, militarizmin güç kaybetmesinden değil, ancak bir yandan toplumun militarize edilmesi gündeme girerken militarizmin yükselişe geçmesi ve silahlanma harcamalarının artışıyla birlikte devletin silahlı örgütlerin ancak yetkinleştirilmesinden söz edilebilir.

Halkların hoşnutsuzluk ve tepkilerinin artmasının kapitalist düzenin onaylayıcı organları olan mahkemelerle cezalandırıcı organları durumundaki hapishanelere olan ihtiyacı artırması da doğal bir sonuçtur.

Ülke içi ve dışında zorluklarla burjuvazinin şiddet araçlarına ihtiyacının artması ve militarizmin yükselişine paralel olarak bunun finansmanına olan ihtiyaç da büyür. Kaynak bellidir: Sosyal harcamalarda kesintiler, yetmez, yeni vergi ve zamlar gerekli olur ve işlevi, sermayenin vergi indirimleriyle teşviklerle desteklenmesi, kaçınılmaz olduğunda zararları üstlenilerek kurtarılmasının yanında başlıca devlet aygıtının finansmanı olan maliye ve maliye bürokrasisinin önemi artar.

Dolayısıyla dünya genellikle burjuvazinin devlete olan ihtiyacının azalması ve devletin küçülmesine değil, tersine büyümesi ve devletin yetkinleşmesine yol açarak dönüşünü sürdürür. Küçülen, kamu harcamalarıyla hatta bir bölümü çoktan lağvedilen devletin kamusal hizmet ve üretim organlarıdır; tasarruf edilen kaynaklarsa yeni kaynaklarla takviye edilerek çeşitli yollarla başlıca tekellerin desteklenmesinin yanı sıra askeri bürokratik aygıtın büyütülüp güçlendirilmesine yöneltilir.

Koşulların farklılaşması, ekonomi politikasıyla üretim ve değişim normlarında oynamalar, burjuva devletin niteliğinde değil işlerlik biçimleri ve bunun gereksindiği dönemin ihtiyaçlarına yanıt olacak biçimleriyle kurumlaşmalarda değişikliklere neden olur. Neoliberalizm öncesi “sosyal devlet” ağırlıklı dönemde temel kurumları olan militarizmle bürokrasinin yanı sıra devletin örneğin Türkiye’de kamu iktisadi teşekkülleri (KİT) olarak bilinen devlet işletmeleri, devlet planlama teşkilatı (DPT), gümrük koruma örgütleri, SSK, uluslararası ölçekte İLO gibi kurumlarıyla işlerliğine tanık olunurken, neoliberal dönemde şüphesiz yine devletin iki temel kurumu olan militarizmle bürokrasinin yanı sıra IMF ve DB gibi uluslararası kurumlar düzenleyici/yönlendirici işlevler üstlenmiş, uluslararası tahkim kurulları, hemen her alanda örnekleri Türkiye’de SPK, TMSF, BDDK vb. olan “üst kurullar”, MB’nın bağımsız bir kurum olarak örgütlenmesi, birikimleri sermayeye aktarılmak üzere İşsizlik Fonu türünden kurumlar işlevselleşmiştir.

Kapitalizmin İki Eğilimi ve ‘Neoliberalizmin Sonu’ Tartışması

Neoliberalizmin sonu ilancıları Trump’ın birinci ve ikinci dönemlerinde korumacılığa yönelerek gümrük vergilerini yükseltip stratejik değer atfedilen belirli yüksek teknolojilerle ürünlerine ihraç yasağı koymasının bu “son”un karakteristiklerinden biri olduğunu ileri sürüyor. Örneğin J. Meadway bu görüşte: “ABD hükümetinin ve müttefiklerinin Çinli teknoloji rakiplerine karşı gerçekleştirdiği saldırgan müdahaleler, kararlı bir şekilde neoliberalizm karşıtı niteliktedir; bu müdahaleler, Huawei gibi yabancı rakipleri hedef alırken ABD şirketlerinin çıkarlarını desteklemek amacıyla ekonomiye müdahale etmeyi amaçlar.[5] Benzer bir düşünce “[neoliberal] modelin devamı ancak ‘küresel bir iş bölümü’ ile mümkün olabilirdi” görüşünde olan E. Arbatlı tarafından ileri sürülmektedir: “Gümrük vergilerinin artması ve sınırların kapatılması gibi korumacı tedbirlerle birlikte… ‘serbest küresel ticaret ve dolaşım’ miti terk ediliyor. Böylece neoliberal doktrinin temel ekonomik önermeleri de rafa kaldırılmış oluyor… neoliberal ekonomik modelin tasfiyesinin küresel anlamda da tamamlandığını söyleyebiliriz.[6]

Neoliberalizmin sonu” iddialarının temel bir yanlışı, kapitalizmin “ulusal” olanın yanı sıra iki başlıca eğiliminden biri olan “uluslararası” eğiliminin “küreselleşme” adıyla neoliberalizme özgü olduğunu varsaymalarıdır. “Küreselleşme” adı takılarak neoliberal dönemde dünyayı “küçülterek” “global bir köy”e dönüştürdüğü ileri sürülen uluslararası eğilimi, evet, kapitalizmin gelişkin döneminin bir belirtisidir ve kapitalizmin gelişmesiyle hızlanarak gelişir; ancak neoliberalizme değil kapitalizme özgüdür. Kapitalizmin başlangıç dönemlerinde ulusal eğilimi başatken gelişkin dönemlerinde bu eğilimi ortadan kalkmaz, ancak uluslararası eğilimi başat hale gelerek kapitalizm giderek daha ileri ölçülerde uluslararası nitelik kazanır. Örnekse Dünya Ticaret Örgütü ya da AB 20. yüzyılın başlarında değil ama sonlarına doğru ortaya çıkmış, yükseliş döneminde “ulusal devletler” tipikken, uluslararasılaşma yönünde gelişen kapitalizm koşullarında uluslararası ilişki ve tekellerle tröstler tipiktir ve iç çelişmelerine karşın AB türü gerici emperyalist birlikler olanaklı hale gelir.

Dolayısıyla ne uluslararası piyasaların oluşmasını da kapsayarak uluslararası ilişkilerin gelişmesi neoliberalizmin bir belirtisidir ne de gümrük vergilerinin yükseltilmesi türünden korumacı eğilimlerin varlığı ya da uygulanması neoliberalizmin sonunu işaret eder.

Üstelik kapitalizmin giderek daha ileri ölçülerle uluslararasılaşması, ulusal eğilimine son vermemekle ve bunun bir belirtisi olarak dünyanın dört bir yanını sadece pazar değil, ihraç ettiği sermayesinin hammadde çıkarımı ve ucuz işgücü peşinde mamul madde üretimi ve dolayısıyla birikiminin alanına dönüştüren uluslararasılaşmış tekeller ve özellikle büyük emperyalist devletler arasında yeniden paylaşım kavgası sürmekle birlikte, ulusal eğiliminin etkisinin azalıp işleyişinin zorlaşmasına neden olur.

Örnek vermek gerekirse, Trump’ın gümrük vergilerini yükseltmesine tepkiler, özellikle Çin’in misillemelerinin yanı sıra başta Apple olmak üzere üretimlerinin tamamını ya da önemli bölümlerini yurt dışında ve yine özellikle Çin’de yapmakta olan Amerikan menşeili uluslararası tekellerden gelmiş ve bunlar Trump’ın geri adım atarak rakipleriyle belirli uzlaşmalar yapmak zorunda kalmasının önemli bir etkeni olmuştur. Trump’ın ABD’nin yerli sanayiini koruyarak gelişmesini teşvik etmeyi amaçladığı şüphesizdir, ancak bunu Amerikan sanayiinin özellikle sürükleyici tekellerinin çoktan uluslararasılaşmış ve Amerikan ekonomisinin düzenleyici ve güdücüleri olmakla birlikte başkalarından da etkilenen uluslararası kapitalist ekonominin bir bileşeni haline gelmiş olmaları dolayısıyla bir yere kadar uygulayabildiği ve ötesine geçemediği de ortadadır.

Bir diğer örnek, kapitalizmin ulusal eğiliminin bir ifadesi ve göstergesi olarak ve Amerikan tekellerinin çıkarlarından başkasını tanımayıp hiçbir uluslararası hukuk normuna uymaksızın, Çin karşısında gerilemesini durdurup dünyanın paylaşımında yeni mevziler ve hegemonya alanları ele geçirmek amacıyla pervasızca güç politikası izlemekte olan Trump’ın komutasında Amerikan emperyalizminin –İsrail’le birlikte– İran’a saldırısını sürdürmekte zorlanması ve ateşkes anlaşması yapmaktan kaçınamayarak barış görüşmelerine geçmek zorunda kalmasıdır. Evet, İran ciddi bedeller ödeyerek direnmiş ve teslim olmaya yanaşmamıştır; bu görmezden gelinemez. Ancak, ABD’nin saldırılarını sürdüremeyip bir ileri bir geri yaparak yalpalamasına, İran’ın etkisi küçümsenemeyecek balistik füzelerinden çok, Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir silah olarak kullanması neden olmuştur. Çünkü boğazın kapanması, dünya petrol ve doğalgazının sırasıyla 1/3 ve 1/5’inin üreticisi olan Körfez ülkelerinin ihracatıyla transit ticareti engelleyerek uluslararası kapitalist ekonomide enerji fiyatlarıyla birlikte enflasyonun yükselişine yol açan enerji sıkıntısının yanı sıra sanayi girdileri sıkıntısı dolayısıyla özellikle bazı sektörlerde yer yer üretimin durma noktasına varmasına kadar tıkanmalar oluşmasını tetiklemiştir. Kapitalizmin ulusal ve uluslararası eğilimlerinin çelişmeli birliği oluşu, ABD’nin Ortadoğu’da tam egemenliğini sağlamaya çalışan, ancak savaşın uzaması ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasına bağlı olarak karşı etkenlerin rolünü oynamasıyla ekonomide oluşan tıkanmalarla Körfez’den Avrupa ve Asya ülkelerine kadar kapitalist dünyada olduğu kadar ülke içinde de neden olduğu küçümsenmez tepkileri Trump ve ABD bakımından taşınması giderek zorlaşan yük haline getirmekte ve bir “yarım-zafer”le “utandırmayacak” bir barışı kabule zorlamaktadır.

Sonuç odur ki, Trump’ın korumacılığıyla “küresel piyasaların serbestliği”nde esnemeler de “neoliberalizmin sonu” olmamaktadır. Sözü edilebilecek bir “son”un başlıca etkeni başta emek-gücünün ucuzluğuyla bunun dayatıcısı esnek çalışma biçimleri ve kamu hizmetlerinin meta oluşunun, emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının tahammülü zor kötülüğünün sona erişi olabilir. Bu, sermayenin egemenliğiyle kapitalizmin sonunun ilanı ya da hiç değilse egemenliğine son vermeyi hedefleyen devrimci mücadelelerin yan ürünleri olarak emeğin başlıca haklarını yeniden tanımak zorunda bırakılmasıdır.

Sonuç

Neoliberalizm bir ideolojik yönelim ya da hükümetlerin, en iyi durumda tekellerin tercih ettikleri ekonomi politikasına indirgenerek devletin ekonomiden el çekip küçülmesi, serbestleşen ulusal ve uluslararası piyasaların düzenleyiciliği olarak kurgulanıp tanımlandığında 2008, Pandemi ya da gümrük tarifelerini yükselten Trump’ın korumacı önlemlerinde olduğu gibi piyasa serbestisini zedeleyen/geçersizleştiren devlet müdahaleleriyle yüzleşilince “sonu”nun ya da “can çekişmekte olduğu”nun ilan edilmesi doğal sonuç olmaktadır. Bu yaklaşım, gerçeğin yerine, belirli yönlerine isimler takılan gerçeğin nominalist anlayışla takılan isimlerden hareketle tanımlanmasının geçirilmesi zaafıyla maluldür.

Oysa, neoliberalizm gerçekte olduğu gibi, devletin korumacı/düzenleyici müdahaleleri sürer ama uluslararası ilişki ve piyasalarla işlevlerinin önemi artarken, kamusal hizmet ve sübvansiyonların ortadan kaldırılmak üzere kısılarak, gerçek ücretler düşürülüp emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları kötüleştirilerek dünya ve özellikle bağımlı ülkelerin ucuz emek cennetine dönüştürülmesiyle sömürü yoğunlaştırılarak tekellerin azami kârının garanti altına alınmasına yönelik pervasız bir tekelci saldırganlık ve bir yandan tepkileri bastırmak üzere şiddet aygıtı büyütülüp yetkinleştirilen devletin bir yandan da ekonomik, sosyal, politik kurumlarıyla yeniden düzenlenmesine girişilmesiyle karakterize olan tekelci kapitalizmin günümüzdeki şekillenişi olarak anlaşıldığında henüz böyle bir “son”dan söz edilemez.

Tekelci kapitalizmin birbirini besleyip destekleyen etken ve yönlerinin yanı sıra ulusal ve uluslararası eğilimleri, devlet müdahaleleri ve piyasa ilişkileri gibi birbirleriyle çelişme halindeki unsur ve eğilimleri işlevsel olmayı sürdürecek, tekelci kapitalizmin ihtiyaçları ve başlıca sınıf güç ilişkilerinin farklılaşmasıyla çelişen unsurların bazıları diğerlerine göre ağırlık ve önem kazanarak öne çıkabilecek, ancak pervasız tekelci saldırganlıkla karakterize neoliberal sosyal, ekonomik, politik biçimlenişin sınıf mücadelesinin nesnel ve öznel koşullarında köklü değişiklikler olmadıkça sürmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Bu tür göreli değişiklikleri tanımlamak üzere “post-neoliberalizm” ya da sağ popülist ve faşist hareketlerin yükselişiyle bağlantısı kurularak “otoriter neoliberalizm” gibi tanımlamalar üretilmesiyse herhalde gerekli olmamalıdır. Temel yön ve unsurları değişmeden kalırken koşullarındaki belirli değişikliklerle neoliberalizmin belirli esnemelerle göreli değişimler geçirmesi son derece olağandır ve bu tür sayısız farklılaşmanın tümüne adlar takılmaya çalışılması gereksiz emek harcanması olacağı gibi sonu da gelmeyecek, öte yandan ciddi yanlışları koşullayacaktır. Örneğin neoliberal saldırganlığın bizzat kendisi dikte etme, zorbalık ve otoriterliktir; aralarında farklar olmakla birlikte, güler yüzüyle B. Clinton ve Blair ya da Trump ve Erdoğan gibilerince uygulanması onu “demokratik” ya da “otoriter” yapmayacaktır!


  1. 2021 yılı, küresel kapitalizmin neoliberalizmin ötesine geçecek şekilde yeniden örgütlendiği ve siyasi mücadelenin zeminini geri dönülemez biçimde değiştirecek tektonik bir değişimin yaşandığı an olarak hatırlanacaktır” diyerek, üstelik Biden övgüsüyle bu “yeniden yapılanmanın erken bir belirtisi” olarak “Bidenomics”i işaret eden New Left Review yazarı Fransız ekonomist Cedric Durand bu iddiada olanlardandır. (Durand C., (2021) “Tersten 1979”, New Left Review, 01.06.2021, https://newleftreview.org/sidecar/posts/1979-in-reverse?ref=opendemocracy.net)
    Benzeri bir diğer iddiada bulunan, “2008 çöküşüyle ​​başlayan ve süregelen pandemide büyük bir ivme kazanan kapitalizmin genel eğilimi açıktır: Neoliberalizm henüz ölmemiş olsa bile can çekişmektedir” görüşünde olan James Meadway’dir. (Meadway J., (2021), “Neoliberalizm can çekişiyor; artık onun yerini yenisiyle doldurmalıyız”, Open Democracy, https://www.opendemocracy.net/en/neoliberalism-is-dying-now-we-must-replace-it/)
    Türkiye’den Ekim Arbatlı da sıraladığı bir dizi siyasal gelişmeyi “küresel ölçekteki iktisadi dönüşümle ve özellikle de neoliberal ekonomik modelin krizi ve alternatif arayışlarıyla birlikte okumak gerekiyor. Bugün görünen, bu modelin son kullanma tarihinin geçtiği ve rafa kaldırılmakta olduğudur” görüşünde. (Arbatlı E., (2025), “Eski Tiran, Yeni Düzen: Neoliberal Modelin Krizi ve Tasfiyesi”, Ayrım, 2025, “Neoliberalizmin Sonu mu” Özel Sayısı, https://www.ayrim.org/dosya/eski-tiran-yeni-duzen-neoliberal-modelin-krizi-ve-tasfiyesi/)
    Buna karşılık, “neoliberalizmin ideolojik hegemonyası giderek aşınıyor” saptamasını yaparak günümüzü “neoliberalizmin krizinin giderek derinleştiği bir dönem” olarak değerlendiren Ümit Akçay, dönemi “post-neoliberalizm” olarak tanımlama eğilimini “mevcut krizler, neoliberalizmin sona erdiğini değil, yeni bir dönüşüm sürecine girdiğini gösteriyor” diyerek belirtiyor. Ancak adını anarak bu tanımı yapan örneğin Sloboddian gibilerden sınıf mücadelesinin belirleyiciliğine vurgu yapan “neoliberalizmin krizi sonrası dünya düzeni, sınıfsal mücadeleler ve politik tercihlerle şekillenecek” görüşünde oluşuyla ayrışıyor. (Akçay Ü., (2025), “Neoliberalizmin Sonu mu? Parçalı ve Çelişkili Değişimler ve Süreklilikler”, Ayrım Dergisi, 6 Mayıs 2025, “Neoliberalizmin Sonu mu?” Özel Sayısı, https://www.ayrim.org/dosya/neoliberalizmin-sonu-mu-parcali-ve-celiskili-degisimler-ve-sureklilikler/)
  2. Bkz. James Meadway: “Neoliberalizmin zirve yaptığı –yani bu modeli mükemmelleştiren– hükümetler Thatcher ve Reagan’ınkiler değil, Blair ve Clinton’ınkilerdi.” (Meadway J., (2021), “Neoliberalizm can çekişiyor; artık onun yerini yenisiyle doldurmalıyız”, Bkz. Meadway J., age.
  3. Örneğin bkz. Grace Blakeley: “Neoliberal teorinin temelinde, ‘piyasa’ ile ‘devletin’ –biri ekonomi, diğeri siyaset alanına ait olmak üzere– farklı mantıklarla işleyen, birbirinden tamamen ayrı iki alan olduğu fikri yatıyordu… Neoliberal dönem; ister daha önce kamuya ait kaynakların özelleştirilmesi, ister eskiden güçlü olan işçi hareketlerine yönelik saldırılar, ister kamu hizmetlerinde kesintiler, isterse devlet bürokrasisine piyasa mantığının sokulması yoluyla olsun, devleti zayıflatıp piyasayı güçlendirmeyi amaçlayan politikalarla şekillendi.” (Blakeley G., (2021) “Covid-19 Neoliberalizmin Sonu Değil”, Tribune Magazine 28.05.2021, https://tribunemag.co.uk/2021/05/covid-19-is-not-the-end-of-neoliberalism)
    Önde gelen Amerikalı sosyal reformistlerden Boston Üniversitesinden uluslararası tarih profesörü Q. Sloboddian da benzer bir yaklaşıma sahip. Ona göre de, gerek neoliberalizm gerekse asıl “can çekişmekte olan” bu “proje”nin yerini almakta olan “post-neoliberalizm” entelektüellerle politikacıların zihinsel ürünüdür: “… neoliberalizm kategorisinin ironilerinden biri, bu kavramın 1930’larda Almanların Kampfbegriff, yani mücadele kavramı olarak adlandırdığı bir kavram olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Sol ve sağdaki kolektivizm tarafından kuşatılmış hisseden entelektüeller, bu kavramı klasik liberalizmin gerekli bir yenilenmesini, kitle demokrasisi ve ulusal özgürlüğün hâkim olduğu bir dönemde piyasa özgürlüklerini koruyacak bir güncellemeyi tanımlamak için kullandılar… Buna karşılık, post-neoliberalizm, barışçıl bir terim olarak anlaşılıyor gibi görünüyor. Bu terim… siyasi rakiplerin bir araya gelip bir tür uzlaşma sağlayabilecekleri yeni bir ortak zemin oluşturuyor.” Üstelik “post-neoliberalizm” entelektüel bir ürün olmakla kalmamakta ve “finans hegomanyası”nı karşısına almaktadır: “… orijinal neoliberal projenin özü, farklı metodolojilere sahip olsalar da tek bir konuda birleşmiş bir grup insanın, ortak düşmanları olan sosyalizme duydukları nefret idi… post-neoliberaller için rakip, ironik bir şekilde… finansal hegemonyadır.” (Sloboddian Q., (2025), “Post-neoliberalizm Yeni Merkezciliktir”, LPE Project, https://lpeproject.org/blog/post-neoliberalism-is-the-new-centrism/)
    Türkiye’den TİP’in yayın organı Ayrım Dergisinin yazarlarından Ekim Arbatlı da benzer düşüncede: “Neoliberalizmi kaçınılmaz bir safha değil, kısa vadeli bir ideolojik aygıt olarak görmek, son gelişmeleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir.” (Bkz. Arbatlı E., Age)
    Şüphesiz tüm neoliberalizm eleştirmenleri aynı görüşte değil. Bunlardan biri, “Eğer neoliberalizmi, egemen sınıfın muhaliflerine karşı yürüttüğü bir mücadele biçimini dayatan entelektüel bir çatışma olarak görürsek, tarihi yanlış bir perspektiften ele almış oluruz” diyen James Meadway. Bkz. Meadway J., age
  4. Marx, K. (1976), Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i, çev. S. Belli, Sol Yayınları, 1. Baskı, Ankara, sf. 129-130.
  5. Bkz. Meadway, age.
  6. Bkz. Arbatlı, age.