Marksizm ve revizyonism

10 Ekim 2026
16 dak okuma süresi
Lenin Pravda okuyor
Yazıyı Podcast olarak dinle

Listen to this article

Okuma hızı:

Çeviren: Fulya Alikoç

“Geometrik aksiyomlar insanların çıkarlarına dokunsaydı, bunları çürütmeye yönelik girişimler mutlaka olurdu” diye meşhur bir laf vardır. Teolojinin eski önyargılarıyla çelişen doğa tarihi teorileri, en kuduruk muhalefeti tetiklemiştir, hâlâ da tetiklemektedir. Bu nedenle, modern toplumdaki ilerici sınıfı aydınlatmaya ve örgütlemeye doğrudan hizmet eden, bu sınıfın karşı karşıya olduğu görevleri gösteren ve (ekonomik gelişme sayesinde) mevcut sistemin yeni bir düzenle kaçınılmaz olarak yer değiştireceğini ortaya koyan Marx’ın öğretisinin varoluşu boyunca attığı her adım için mücadele etmek zorunda kalmış olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Söylemeye gerek yok, bu durum, mülk sahibi sınıfların yeni neslinin kafasını karıştırmak ve onu iç ve dış düşmanlara karşı “hazırlamak” amacıyla devlet memuru profesörler tarafından resmi olarak öğretilen burjuva bilimi ve felsefesi için de geçerlidir. Bu bilim, Marksizmin adını bile duymak istemez; onun çürütüldüğünü ve yok edildiğini ilan eder. Marx, sosyalizmi çürütmek suretiyle kariyer yapan genç akademisyenler tarafından da, her türlü köhnemiş “sistemlerin” geleneğini sürdüren takatten düşmüş ihtiyarlar tarafından da aynı şevkle saldırıya uğramaktadır. Marksizmin ilerlemesi, fikirlerinin işçi sınıfı arasında yayılması ve sağlam bir yer edinmesi, resmi bilim tarafından her “yok edildiğinde” daha da güçlenen, daha da sertleşen, daha da canlanan Marksizme yönelik bu burjuva saldırılarının sıklığını ve şiddetini kaçınılmaz olarak artırmaktadır.

Hiç şüphe yok ki Marksizm, işçi sınıfının mücadelesiyle bağlantılı ve esas olarak proletarya arasında yaygın olan doktrinler arasında bile konumunu bir anda sağlamlaştırmış değildi. Varoluşunun ilk yarım yüzyılında (1840’lardan itibaren), kendisine temelden düşman olan teorilerle savaştı. 1840’ların başında Marx ve Engels, felsefi idealizm bakış açısını benimseyen radikal Genç Hegelcilerle hesaplaştılar. 40’ların sonunda, Proudhonculuğa karşı ekonomik doktrin alanında bir mücadele başladı. 50’ler, fırtınalı 1848 yılında kendini gösteren partilere ve doktrinlere yönelik eleştirilerle bu mücadelenin tamamlanmasına tanıklık etti. 60’larda mücadele, genel teori alanından doğrudan işçi hareketine daha yakın bir alana kaydı: Bakuninciliğin Enternasyonal’den sökülüp atılması. 70’lerin başında Almanya’da sahne, kısa bir süreliğine Proudhoncu Mühlberger tarafından, 70’lerin sonunda ise pozitivist Dühring tarafından işgal edildi. Ancak her ikisinin de proletarya üzerindeki etkisi çoktan önemsiz hale gelmiştir. Marksizm, işçi hareketindeki diğer tüm ideolojiler karşısında çoktan tartışmasız bir zafer kazanmıştı.

Doksanlara gelindiğinde bu zafer büyük ölçüde tamamlanmıştır. Proudhoncu geleneklerin en uzun süre mevzisini koruduğu Latin ülkelerinde bile, işçi partileri programlarını ve taktiklerini fiilen Marksist temeller üzerine inşa etmişlerdir. İşçi hareketinin yeniden canlanan uluslararası örgütü -düzenli uluslararası kongreler biçiminde- başından itibaren ve neredeyse hiçbir mücadeleye gerek kalmadan tüm esas konularda Marksizm temeline oturdu. Ancak Marksizm, kendisine düşman olan az çok bütüncül doktrinleri ortadan kaldırdıktan sonra, bu doktrinlerde ifade edilen eğilimler başka kanallar aramaya başladı. Mücadelenin biçimleri ve nedenleri değişti, ancak mücadele devam etti. Ve Marksizm’in varlığının ikinci yarım yüzyılı (doksanlarda), Marksizm’in kendi içindeki Marksizm karşıtı bir akımın mücadelesiyle başladı.

Bir zamanlar ortodoks bir Marksist olan Bernstein, Marx’a yönelik düzeltmelerin, Marx’ın yeniden gözden geçirilmesinin, revizyonizmin en gürültülü ve en amacına sadık ifadesiyle öne çıkarak bu akıma adını verdi. Ülkenin ekonomik geri kalmışlığı ve serfliğin kalıntıları altında ezilen köylü nüfusun ağırlığı nedeniyle Marksist olmayan sosyalizmin doğal olarak en uzun süre ayakta kaldığı Rusya’da bile, bu akım gözlerimizin önünde açıkça revizyonizme dönüşüyor. Hem tarım meselesinde (tüm toprağın belediyeleştirilmesi programı) hem de genel program ve taktik meselelerinde, Sosyal-Narodniklerimiz, kendi çapında bütünsel olup Marksizme temelden düşman olan eski sistemlerinin can çekişen ve yok olmaya yüz tutmuş kalıntılarının yerine giderek daha fazla Marx’a yönelik “düzeltmeler” koyuyorlar.

Marksizm öncesi sosyalizm yenilmiştir. Bu akım, artık kendi bağımsız zemini üzerinde değil, Marksizmin genel zemini üzerinde, revizyonizm olarak mücadelesini sürdürmektedir. Öyleyse, revizyonizmin ideolojik içeriğini inceleyelim.

Felsefe alanında revizyonizm, burjuva profesörlerin “bilimi”nin izinden gitti. Profesörler “Kant’a geri dönmüşlerdi” -ve revizyonizm de neo-Kantçıların peşinden sürüklendi. Felsefi materyalizme karşı rahiplerin ağzından binlerce kez çıkmış basmakalıp sözleri bir kez de bu profesörler tekrarlamıştı- ve revizyonistler, (en son el Kitabından kelimesi kelimesine alıntı yaparak) materyalizmin çok uzun zaman önce “çürütülmüş” olduğunu hoşgörülü bir gülümse takınarak mırıldandı. O profesörler ki Hegel’e “ölü bir köpek”[1] gibi muamele edip kendileri idealizmi vaaz ederken -ki bu, Hegel’inkinden bin kat daha dar görüşlü ve banal bir idealizmdi- diyalektiğe küçümseyici bir edayla omuz silkmişlerdi; revizyonistler de onların peşinden bilimin felsefi olarak kabalaştırılması bataklığına saplandılar, “ustaca” (ve devrimci) diyalektiğin yerine “basit” (ve sakin) “evrim” koydular. Profesörler memur maaşlarını hem idealist hem de “eleştirel” olan sistemlerini Orta Çağın egemen “felsefesine” (yani teolojiye) uyarlayarak kazanmışlardı; revizyonistler ise dini, modern devletle değil de ileri sınıfın partisiyle ilişkili olarak “özel bir mesele” haline getirmeye çalışarak onları aratmadılar.

Marx’a yapılan bu tür “düzeltmelerin” sınıfsal açıdan gerçekte ne anlama geldiği kendiliğinden açıktır, özel olarak belirtmeye gerek yoktur. Sadece şunu belirtelim ki, uluslararası Sosyal-Demokrat hareket içinde, revizyonistlerin inanılmaz saçmalıklarını tutarlı bir diyalektik materyalist bakış açısıyla eleştiren tek Marksist Plekhanov’du. Bu husus vurgulanmalıdır; zira günümüzde Plekhanov’un taktiksel oportünizmine yönelik eleştiri kisvesi altında eski ve gerici felsefi saçmalıkları sızdırmaya yönelik son derece hatalı girişimler yapılmaktadır.[2]

Politik ekonomiye geçecek olursak, öncelikle bu alanda revizyonistlerin “düzeltmelerinin” çok daha kapsamlı ve ayrıntılı olduğu belirtilmelidir; “ekonomik gelişmeye ilişkin yeni veriler” yoluyla kamuoyunu etkilemeye girişmişlerdir. Tarımda yoğunlaşmanın ve küçük ölçekli üretimin büyük ölçekli üretim tarafından yerinden edilmesinin hiç gerçekleşmediği, ticaret ve sanayide ise bu süreçlerin son derece yavaş ilerlediği söylendi. Krizlerin eskisi kadar sık yaşanmadığı ve cılızlaştığı, karteller ve tröstler sayesinde sermayenin krizleri tamamen ortadan kaldırmasının muhtemel olduğu söylendi. Sınıf çatışmalarının yumuşama ve körelme eğilimi nedeniyle, kapitalizmin gidişatı olarak “çöküş teorisi”nin geçersiz olduğu söylendi. Son olarak, Marx’ın değer teorisinin de Böhm-Bawerk’e göre düzeltilmesinde bir sakınca olmadığı söylendi.[3]

Bu konularda revizyonistlere karşı yürütülen mücadele, uluslararası sosyalizmin teorik düşüncesinde, yirmi yıl önce Engels’in Dühring ile yaşadığı polemik kadar verimli bir canlanmaya yol açtı. Revizyonistlerin argümanları, somut veriler ve rakamlar yardımıyla incelenip çürütüldü. Revizyonistlerin, modern küçük ölçekli üretimi sistematik olarak pembe bir tablo halinde resmederek abarttıkları kanıtlandı. Büyük ölçekli üretimin sadece sanayide değil, tarımda da küçük ölçekli üretime karşı teknik ve ticari üstünlüğü inkâr edilemez gerçeklerle kanıtlanmıştır. Ancak tarımda meta üretimi çok daha az gelişmiştir ve modern istatistikçiler ile iktisatçılar, kural olarak, tarımın dünya ekonomisindeki mübadele sürecine giderek daha fazla çekildiğini gösteren özel dallarını (bazen hatta işlemlerini) tespit etme konusunda pek becerikli değildirler. Küçük ölçekli üretim, mütemadiyen kötüleşen beslenme, kronik açlık, çalışma gününün uzaması, hayvancılığın kalitesinde ve bakımında bozulma yoluyla, kısacası zanaat üretiminin kapitalist imalat karşısında ayakta kalmasını sağlayan yöntemlerin aynısıyla, doğal ekonominin yıkıntıları üzerinde varlığını sürdürmektedir. Bilim ve teknolojideki her ilerleme, kapitalist toplumda küçük ölçekli üretimin temellerini kaçınılmaz olarak amansızca sarsmaktadır; ve sosyalist iktisadın görevi, bu süreci tüm biçimleriyle incelemek -ki bunlar genellikle karmaşık ve girift olabilir- ve küçük üreticiye, kapitalizmde ayakta kalmasının imkânsızlığını, kapitalizmde köylü çiftçiliğinin çıkmazını ve köylünün proleter bakış açısını benimsemesi gerekliliğini göstermektir. Bu konuda revizyonistler, bilimsel anlamda, tek taraflı olarak seçilmiş olgulara dayanan ve bir bütün olarak kapitalist sisteme işaret etmeyen yüzeysel genellemeler yaparak günah işlediler. Siyasi açıdan bakıldığında ise, isteseler de istemeseler de, köylüyü devrimci proletaryanın bakış açısını benimsemeye teşvik etmek yerine, küçük mülk sahibinin (yani burjuvazinin) tutumunu benimsemeye kaçınılmaz olarak davet etmiş veya zorlamış olmalarıyla günah işlediler.

Kriz teorisi ve çöküş teorisi konusunda revizyonizmin tutumu bundan da kötüydü. İnsanlar -ve o da yalnızca en dar görüşlü olanlar- birkaç yıllık endüstriyel patlama ve refahın etkisiyle Marx’ın teorisinin temellerini yeniden şekillendirmeyi sadece çok kısa bir süreliğine düşünebildi. Gerçekler, revizyonistlere krizlerin geçmişte kalmış bir şey olmadığını çok geçmeden açıkça gösterdi: Refahın ardından bir kriz geldi. Tek tek krizlerin biçimleri, sıralaması ve tablosu değişti, ancak krizler kapitalist sistemin kaçınılmaz bir bileşeni olarak kaldı. Karteller ve tröstler, üretimi birleştirirken, aynı zamanda ve herkesin gözü önünde üretim anarşisini, proletaryanın yoksunluğunu ve sermayenin baskısını şiddetlendirdiler; böylece sınıf çatışmalarını eşi görülmemiş bir dereceye kadar tırmandırdılar. Kapitalizmin -hem münferit siyasi ve ekonomik krizler hem de tüm kapitalist sistemin tam anlamıyla çöküşü anlamında- bir çöküşe doğru ilerlediği, tam da bu yeni dev tröstler tarafından, özellikle de çok büyük bir ölçekte son derece açık bir şekilde ortaya konmuştur. Amerika’daki son finansal kriz ve Avrupa’nın her yerinde işsizliğin korkunç artışı, pek çok belirtinin işaret ettiği yaklaşan sanayi krizinden bahsetmeye bile gerek yok -tüm bunlar, revizyonistlerin son “teorilerinin” herkes tarafından, hatta görünüşe göre bizzat revizyonistler tarafından bile unutulmasına yol açmıştır. Ancak entelijansiyanın bu istikrarsızlığının işçi sınıfına verdiği dersler unutulmamalıdır.

Değer teorisi konusunda şunu belirtmek yeterlidir: Böhm-Bawerk tarzındaki son derece belirsiz ima ve sayıklamalar dışında, revizyonistler bu alana kesinlikle hiçbir katkı sağlamamışlardır ve dolayısıyla bilimsel düşüncenin gelişiminde hiçbir iz bırakmamışlardır.

Siyaset alanında, revizyonizm gerçekten de Marksizmin temelini, yani sınıf mücadelesi doktrinini yeniden gözden geçirmeye çalışmıştır. Bize dediler ki; siyasi özgürlük, demokrasi ve genel oy hakkı, sınıf mücadelesinin zeminini ortadan kaldırır ve Komünist Manifesto’daki “işçilerin vatanı yoktur” şeklindeki eski tezi geçersiz kılar. Zira, dediler, demokraside “çoğunluğun iradesi” galip geldiğine göre, ne devleti bir sınıf egemenliği organı olarak görmenin ne de gericilere karşı ilerici, sosyal reformcu burjuvazi ile ittifak kurmayı reddetmenin âlemi vardır.

Revizyonistlerin bu argümanlarının oldukça uyumlu bir görüş sistemine indirgenebileceği tartışmasızdır, kadim ve meşhur liberal burjuva görüş. Liberaller her zaman, oy hakkı ve ülke yönetimine katılma hakkı ayrım gözetmeksizin tüm vatandaşlar tarafından paylaşıldığına göre burjuva parlamenterizminin sınıfları ve sınıf ayrımlarını ortadan kaldırdığını söylemişlerdir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki Avrupa tarihinin tamamı ve yirminci yüzyılın başlarında tüm Rus devrimi tarihi, bu tür görüşlerin ne kadar saçma olduğunu gözler önüne sermektedir. Ekonomik ayrımlar, “demokratik” kapitalizmin özgürlüğü altında hafiflemez, aksine daha da ağırlaşır ve keskinleşir. Parlamentarizm, en demokratik cumhuriyetlerin bile sınıf baskısının organları olarak gerçek doğasını ortadan kaldırmaz, aksine açığa çıkarır. Parlamentarizm, nüfusun geçmişte siyasi olaylara aktif olarak katılanlardan ölçülemeyecek kadar daha geniş kitlelerini aydınlatmaya ve örgütlemeye yardımcı olarak, krizlerin ve siyasi devrimlerin ortadan kalkmasına değil, bu tür devrimler sırasında iç savaşın azami ölçüde şiddetlenmesine yol açar. 1871 baharında Paris’te, 1905 kışında Rusya’da yaşananlar, bu şiddetlenmenin ne kadar kaçınılmaz olduğunu olanca açıklığıyla göstermiştir. Fransız burjuvazisi, proleter hareketi ezmek için bir an bile tereddüt etmeden, tüm ulusun düşmanı olan, ülkesini mahveden yabancı orduyla anlaşma yapmıştır. Her kim ki parlamentarizm ve burjuva demokrasisinin kaçınılmaz iç diyalektiğini, yani ihtilafın geçmiş zamanlarda olduğundan çok daha köklü bir şekilde kitlesel şiddetle çözüleceğini anlamaz, bu parlamentarizm temelinde ilkesel bir propaganda ve ajitasyon yürütemeyecek ve işçi kitlelerini bu tür “ihtilaflara” zaferle katılmaya gerçekten hazırlayamayacaktır. Batı’daki sosyal-reformcu liberallerle ve Rus devrimindeki liberal reformistlerle (Kadetler) kurulan ittifaklar, anlaşmalar ve bloklar deneyimi, bu anlaşmaların kitlelerin bilincini yalnızca körelttiğini, savaşçıları mücadeleye en az yatkın, en tereddütlü ve en hain unsurlarla birleştirerek mücadelelerinin gerçek önemini artırmak yerine zayıflattığını ikna edici bir şekilde göstermiştir. Fransa’daki Millerandizm -revizyonist siyasi taktikleri geniş, gerçek anlamda ulusal bir ölçekte uygulamanın en büyük deneyi- tüm dünya proletaryası tarafından asla unutulmayacak bir revizyonizm değerlendirmesi sağlamıştır.

Revizyonizmin ekonomik ve siyasi eğilimlerinin doğal bir tamamlayıcısı, onun sosyalist hareketin nihai hedefine yönelik tutumuydu. “Hareket her şeydir, nihai hedef ise hiçbir şeydir” – Bernstein’ın bu sözü, revizyonizmin özünü pek çok uzun inceleme yazısından daha iyi ifade eder. Davranışını her duruma göre belirlemek, günün olaylarına ve ufak tefek siyasi değişikliklere uyum sağlamak, tüm kapitalist sistemin, tüm kapitalist evrimin temel özelliklerini ve proletaryanın birincil çıkarlarını unutmak, bu birincil çıkarları o anki gerçek ya da varsayılan avantajlar uğruna feda etmek –işte revizyonizmin politikası budur. Ve tam da böylesi bir politikanın doğasından apaçık anlaşılacağı üzere, revizyonizm sonsuz çeşitlilikte biçimler alabilir; az çok “yeni” her mesele, az çok beklenmedik ve öngörülemeyen her gidişat, temel gelişim çizgisini sadece önemsiz bir ölçüde ve çok kısa bir süre için değiştirse bile, her zaman kaçınılmaz olarak o ya da bu türden bir revizyonizme mahal verecektir.

Revizyonizmin kaçınılmazlığı, modern toplumdaki sınıf kökenlerinden kaynaklanır. Revizyonizm uluslararası bir olgudur. Asgari bilgiye sahip aklı başında hiçbir sosyalist, Almanya’daki ortodokslar ile Bernsteincılar, Fransa’daki Guesdistler ile Jaurèsciler (ve günümüzde özellikle Broussistler), İngiltere’deki Sosyal Demokrat Federasyon ile bağımsız İşçi Partisi, Belçika’daki Brouckère ve Vandervelde, İtalya’daki İntegralistler ve Reformistler, Rusya’daki Bolşevikler ve Menşevikler arasındaki ilişkinin, tüm bu ülkelerin mevcut durumundaki ulusal koşulların ve tarihsel faktörlerin muazzam çeşitliliğine rağmen, her yerde esasen türdeş olduğu konusunda en ufak bir şüpheye kapılamaz. Gerçekte, günümüz uluslararası sosyalist hareketi içindeki “bölünme”, dünyanın çeşitli ülkelerinde artık aynı çizgide ilerlemektedir; bu durum, çeşitli ülkelerdeki türdeş olmayan akımların tek bir uluslararası sosyalist hareket içinde mücadele ettiği otuz kırk yıl öncesine kıyasla muazzam bir ilerlemeyi kanıtlamaktadır. Ve Latin dilleri konuşulan ülkelerde “devrimci sendikalizm”[4] olarak şekillenen o “sol revizyonizm” de Marksizme uyum sağlamakta, onu “düzeltmektedir”: İtalya’da Labriola ve Fransa’daki Lagardelle, sık sık yanlış anlaşılan Marx’tan doğru anlaşılan Marx’a başvurmaktadırlar.

Burada durup bu revizyonizmin ideolojik içeriğini analiz edemeyiz; zira bu revizyonizm, oportünist revizyonizmle aynı düzeye ulaşmaktan henüz çok uzaktır. Henüz uluslararası bir nitelik kazanmamış, hiçbir ülkede bir sosyalist partiyle tek bir büyük pratik mücadelenin sınavından geçmemiştir. Bu nedenle, yukarıda tanımlanan “sağ revizyonizm” ile sınırlı kalacağız.

Kapitalist toplumda bunun kaçınılmazlığı nerede yatmaktadır? Neden ulusal özgünlükler ve kapitalist gelişmişlik düzeyi gibi farklılıklardan daha derindir? Çünkü her zaman, her kapitalist ülkede, proletarya ile yan yana geniş küçük burjuvazi, küçük mülk sahipleri tabakaları bulunur. Kapitalizm, küçük üretimden doğmuştur ve sürekli olarak oradan doğmaya devam eder. Kaçınılmaz olarak tekrar tekrar yeni “orta tabakalar” yaratır (fabrikalara bağlı yan işyerleri, evden çalışma, bisiklet ve otomobil endüstrileri gibi büyük endüstrilerin ihtiyaçlarını karşılamak için ülkenin dört bir yanına dağılmış küçük atölyeler vb.). Bu yeni küçük üreticiler de aynı kaçınılmazlıkla yeniden proletarya saflarına katılır. Küçük burjuva dünya görüşünün geniş işçi partilerinin saflarında tekrar tekrar bitivermesi son derece doğaldır. Bu doğal olarak böyle olur, daima böyle olacaktır da, proleter devrimle kader değişene dek. Zira, böyle bir devrimi gerçekleştirmek için nüfusun çoğunluğunun “tam” proleterleşmesinin şart olduğunu düşünmek büyük bir hata olur. Şu anda yalnızca ideoloji alanında sıkça yaşadığımız şey, yani Marx’a yönelik teorik düzeltmeler üzerine tartışmalar; şu anda pratikte, sadece işçi hareketinin münferit yan meseleleri üzerine revizyonistlerle taktiksel farklılıklar ve bu temelde yaşanan bölünmeler şeklinde beliren şey —gelecekte proleter devrim, tüm çekişmeli meseleleri keskinleştirdiğinde, tüm farklılıkları kitlelerin davranışını belirlemede en acil öneme sahip noktalara odakladığında, ve mücadelenin kızıştığı anlarda düşmanları dostlardan ayırt etmeyi ve düşmana nihai darbeler indirmek için kötü müttefikleri saf dışı bırakmayı zorunlu kıldığında, işçi sınıfı tarafından kıyaslanamayacak kadar büyük bir ölçekte deneyimlenecektir.

On dokuzuncu yüzyılın sonunda devrimci Marksizmin revizyonizme karşı yürüttüğü ideolojik mücadele, küçük burjuvazinin tüm bocalamalarına ve zayıflıklarına rağmen davasının tam zaferine doğru ilerleyen proletaryanın büyük devrimci mücadelelerinin yalnızca bir önsözüdür.


  1. Lenin, K. Marx’ın Kapital’in birinci cildinin ikinci baskısına yazdığı sonsözden alıntı yapıyor. (bkz. K. Marx ve F. Engels (1958) Selected Works, cilt I, Moskova, sf. 456). ↩
  2. Bkz: Bogdanov, Bazarov ve diğerleri tarafından yazılan Marksizmin Felsefesi. Burası kitabı tartışmak için uygun bir yer değil; şimdilik şunu belirtmekle yetinmeliyim ki, çok yakın bir gelecekte bir dizi makalede ya da ayrı bir broşürde, metinde neo-Kantçı revizyonistler hakkında söylediğim her şeyin, esasen bu “yeni” neo-Humecu ve neo-Berkeleyci revizyonistler için de geçerli olduğunu kanıtlayacağım. (Bkz. mevcut baskı, Cilt 14.—Ed.)—Lenin. ↩
  3. Böhm-Bawerk, E. – Avusturyalı bir burjuva iktisatçı. ↩
  4. “Devrimci sendikalizm”: 19. yüzyılın sonlarında bir dizi Batı Avrupa ülkesinin işçi hareketinde ortaya çıkan küçük burjuva, yarı anarşist bir akım. Bu sendikalistler, işçi sınıfının siyasi mücadeleye girmesine gerek görmediler; Partinin öncü rolünü ve proletarya diktatörlüğünü reddettiler. İşçilerin genel grev düzenlemesi yoluyla sendikaların devrim yapmadan kapitalizmi devirebileceğine ve üretimin kontrolünü ele geçirebileceğine inanıyorlardı. ↩