Faiz geliri zengine, enflasyon faturası yoksula

20 Nisan 2026
23 dak okuma süresi
Zengin ve yoksul eşitsiyliği
Foto: Max Böhme Kaynak: Unsplash
Listen to this article

Speed:

Türkiye’de ekonomik durum dönem dönem iyileşip kötüleşse de gelir dağılımındaki yapı varlığını korumaktadır. Kısaca kimi dönemlerde suyun akışı değişiyormuş gibi görünse de suyun yatağı değişmemektedir. Bu çalışma, temelinde 2018 sonrası Türkiye ekonomisinde derinleşen birikim problemine odaklanmaktadır. Söz konusu süreç, 2021 yılı sonrasında uygulanan “Ortodoks olmayan” ekonomi politikalarıyla sürdürülmeye çalışılmış; ancak derinleşen çelişkiler neticesinde 2023 Mayıs seçimleri sonrası “rasyonaliteye dönüş” adı altında uygulanan Şimşek programıyla yeni bir evreye taşınmıştır. Çoğu akademisyen tarafından “IMF’siz IMF programı” şeklinde tanımlanan bu program, iddia edilenin aksine ekonomiyi emekçiler lehine toparlama işlevi taşımamaktadır. Bu çalışmadaki temel hedef, Şimşek programının ilan edilen amaçları ile sermaye lehine yarattığı sonuçlar arasındaki sınıfsal çelişkiyi ortaya çıkarmaktır.

‘Rasyonalite’ Maskesi

Türkiye ekonomisinin “rasyonaliteye” neden ihtiyaç duyduğu sorusu, sermayenin birikim modelinin tıkandığı noktalarda gizlidir. 2008 küresel ekonomik krizi sonrasında dünyada değişen ekonomik konjonktür, Ali Babacan döneminde uygulanan politikalarla beraber yurtiçindeki sermayedarların yurtdışından TL dışı para birimleriyle borçlanmasına imkân verdi. 2013 Mayıs’ında başlayan TL’deki değer kaybıyla birlikte artırılan faiz oranları reel sektörün hareket alanını azalttı. Buna çözüm olarak iktidar, seçim dönemleriyle eşleşen döngüler halinde reel sektöre ucuz kredi pompalamış; bu kaynaklar 2023 seçimlerine kadar krediye erişim imkanına sahip olan ayrıcalıklı sermaye grupları için birer varlık edinim fırsatına dönüşmüştür. Bu kredi döngüsü, önce faiz artışlarıyla kredi kısıtına uğrayan sermayenin, ucuz kredi dönemlerinde yeniden borçlanarak yabancı para birimlerine talebi artırmasına ve sistemi yeni bir faiz artışı baskısına zorlamasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu süreç, piyasa koşullarının kendiliğinden doğurduğu bir sonuç değil; iktidarın, büyüme ve yatırımları koruma bahanesiyle sermayenin belirli fraksiyonlarının (ihracatçı sermaye, inşaat sektörü veya finansa eklemlenmiş gruplar gibi) çıkarlarını emekçilerin aleyhine gözeten bilinçli bir düşük faiz ve ucuz kredi politikası izlemesinin ürünüdür. Bu “tercih”, düşük ücret politikasının ağırlaştırılmasıyla birleşerek emeğin mülksüzleştirilmesi pahasına sermaye birikiminin sürdürülmesini amaçlamıştır.

Eylül 2021’de başlayan faiz indirimleri ve ardından gelen Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması, kendiliğinden doğmamış; bir bölüm sermaye odağını memnun etmek üzere bizzat uygulamaya konmuştur. Seçim odaklı ucuz kredi politikaları ise emekçilerin tüketimini kolaylaştırmaktan ziyade kapitalistlerin finansal entegrasyonunu ve varlık edinimini hedeflemiştir. Seçim sonrası gündeme gelen “rasyonelleşme” ihtiyacı ise tam da bu sürdürülemez hale gelen sermaye aktarım mekanizmalarını yeni bir disiplin altına alma çabasıdır. Programın sıkılaşma ve finansal normalleşme iddiaları, aslında emek düşmanı bir rasyonalitenin yansımasıdır.

Düşük faiz/ucuz kredi ve ardından gelen TL’nin değersizleşmesi döngüsü, 2013’ten bu yana sermayeye kaynak aktarmanın temel mekanizması haline gelmiştir. Haziran 2023’ten itibaren politika faizi %50 seviyesine getirilirken, boşalan döviz rezervleri yabancıların ve yerli döviz sahiplerinin kazanç sağlayacağı araçlarla kontrollü bir biçimde artırılmıştır.

Grafik 1. TCMB Politika Faizi ve ABD doları

Kaynak: TCMB, Yazarların hesaplamaları

Sermaye birikim döngülerinin sürelerinin kısalması ve hacimlerinin kontrolsüzce artması karşısında siyasal iktidar, 2023 seçimlerine giden süreçte rotasını “nas politikasına” kırdı. Bu süreç, sanıldığı gibi kendiliğinden gelişen ya da hesaplanmamış bir tablo değil; iktidarın sermayenin çıkarlarını doğrudan gözeterek, iktisadi büyümeyi ve yatırımları sürdürme bahanesiyle gerçekleştirdiği bilinçli bir sınıfsal tercihti. Bu politika, bizzat “ekonomistim” vurgusuyla ve düşük ücret politikasının emekçiler aleyhine daha da ağırlaştırılmasıyla eş güdümlü olarak yürürlüğe kondu. Eylül 2021’de başlatılan faiz indirimlerini takiben Kasım 2021’deki döviz kuru artışı, Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi bir mekanizmayı “doğurmadı”; aksine bu mekanizma, mülk sahibi sınıfları ve iktidarın toplumsal dayanaklarını memnun etmek üzere bizzat kararlaştırılıp uygulamaya kondu. Uygulanan ucuz kredi genişlemesi de salt bir oy kaygısından ziyade, kapitalistlerin finansal iştahını doyurmayı amaçlıyordu. Böylece hanehalkı ve şirketler borçlandırılarak daha fazla finansa entegre edilirken, kuru tutmak için feda edilen rezerv politikaları 2013’ten bu yana sürdürülen bu sermaye odaklı döngüyü artık sürdürülemez bir noktaya getirdi.

Seçim sonrasında, sürdürülemez hale gelen sermaye birikim modelini yeni bir disiplin altına alma çabasıyla “rasyonaliteye dönüş” süreci başlatıldı. Bu süreç; kararlı sıkılaşma, enflasyonla mücadele ve finansal normalleşme maskesi altında, gerçekte emeğin payını daha da geriletmeyi hedefleyen bir saldırı olarak gündeme geldi. Şimşek programıyla Haziran 2023’ten itibaren politika faizi kademeli olarak artırılarak %50 seviyesine yükseltildi. Boşalan döviz rezervleri ise, yabancı sermayeye ve yerli döviz sahiplerine yüksek getiri garantisi sunan mekanizmalar aracılığıyla, bu kesimlerin kazançlarını koruyacak şekilde kontrollü bir biçimde artırıldı.

Mevcut ekonomi programı, hanehalkı talebinin enflasyonu patlattığı şeklindeki propagandaya sarılarak enflasyonun asıl müsebbibi olan sermayenin çıkarlarını görünmez kıldı. Yüksek faiz aracılığıyla borçlu hanehalklarının talebini kısarak enflasyonu kontrol etme iddiası, aslında krizin faturasını geniş halk kitlelerine kesmenin bir aracıydı. “Finansal normalleşme” adı altında KKM’nin tasfiyesi başlatılırken; Merkez Bankası, TÜİK ve Ekonomi Bakanlığı gibi kurumların “liyakatli” hale getirildiği söylemiyle “sözde” bir güven ortamı yaratılmaya çalışıldı. Gerçekte ise, ekonomide somut bir iyileşme sağlamaktan ziyade, söylemsel bir “beklenti yönetimi” ile sermaye çevrelerinin ihtiyaçlarına yanıt veren bir model hayata geçirildi.

Şimşek Politikalarının Sınıfsal Analizi

Ekonomi yazınında Mehmet Şimşek’in “rasyonaliteye dönüş” programı, sıklıkla teknik bir kemer sıkma programı bağlamında tartışılsa da bu programın sınıfsal olmayan bir yönü yoktur. Bu programın en temel amaçlarından biri, düşük faiz politikası döneminde emeğin aleyhine bozulan gelir dağılımı sonuçlarını kalıcı hale getirmektir.[1] Program kapsamında reel ücret kayıpları bilinçli olarak telafi edilmemekte; aksine ücretlerin baskılanması yoluyla emek disipline edilmektedir. Uygulanan yüksek faiz politikasının diğer yüzü ise yabancı sermayeye yüksek getiri imkânı sunarken, bu kârın maliyetini ücretli emeğe yüklemek şeklinde tezahür etmektedir. Programın iç talebi kısma iddiasına rağmen, yüksek gelir gruplarının tüketimini sınırlayacak somut bir adımın atılmaması büyük bir “bölüşüm şoku” yaratmaktadır.[2] Sonuç olarak emeğin milli gelirden aldığı pay giderek gerilemekte ve reel ücretler sistematik olarak enflasyonun altında bırakılmaktadır.

Bu bölüşüm şokunun somut yansımaları ücret verilerinde açıkça görülmektedir. Net asgari ücretin Türk-İş açlık sınırına oranı 2021 yılında 0,96 iken, 2022’de 0,79’a gerilemiştir.[3] Son dönemdeki asgari ücret düzenlemeleri, nominal artışlara rağmen asgari ücretin ilan edildiği andan itibaren açlık sınırının altında kalmasına engel olamamıştır. Mevcut enflasyonun temel kaynağının ücret artışları değil, şirketlerin yüksek kâr marjları olduğu vurgulanmalıdır.[4] Özellikle gıda enflasyonunda gözlenen yüksek oranlar, asgari ücretlilerin yaşam koşullarının iyileşmesinin önündeki en büyük sınıfsal engeli oluşturmaktadır.

Türkiye’deki yüksek enflasyonun küresel etkilerden ziyade, doğrudan yerel iktisat politikası tercihleriyle ilgili olduğu savunulmaktadır.[5] Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi sermayeyi koruyan uygulamalarla döviz kurunun geçici olarak baskılanmasının maliyeti doğrudan kamu bütçesine yüklenmiştir. Reel sektörü kur oynaklığından korumak adına uygulanan KKM’nin toplumsal maliyeti artırdığı, enflasyon hedeflerindeki sapmaların ise dar gelirlilerin beklentilerini bozarak süreci kontrolden çıkardığı görülmektedir.[6]

Türkiye ekonomisinin yapısal ithalat bağımlılığı nedeniyle kurdaki yükselişler doğrudan enflasyonu tetiklemekte ve dar gelirlilerin temel tüketim maddelerine erişimini zorlaştırmaktadır[7].Bu noktada, “rekabetçi kur” adı altında savunulan politikaların, ara malı ithalatına bağımlı bir yapıda beklenen etkiyi yaratmayacağı açıktır. Türkiye’nin kısa vadeli dış borç yükümlülükleri ve kronikleşmiş cari açığı, ekonomik büyüme her ivmelendiğinde dövize olan talebi artırmakta; bu durum ise halka saldırı politikalarının bir sonucu olan çıkmazları daha da ağırlaştırmaktadır. Bu çıkmazlar, dışa bağımlılığının bir sonucudur.

Şimşek programının anatomisini çıkartırken, programın “başarısının” gerçekte neyi hedeflediğini anlamak gerekir. Programın asıl hedefi enflasyonu düşürmek değildir. Enflasyonu düşürmek ancak zahiri ve ikincil bir hedeftir. Programın gerçek ve birincil amacı, emekten sermayeye devasa bir gelir transferi yapmak, işgücü maliyetlerini baskılamak ve kredi maliyetlerini olabildiğince düşürerek sermaye birikimi için dış rekabete uygun sömürü koşullarını sağlamaktır. Bu bağlamda, sermaye lehine yürütülen bu restorasyon süreci ancak emeğe yönelik bu topyekûn saldırının tescillenmesi olarak okunabilir.

Enflasyonu Kim Yaratıyor? Yükünü Kim Üstleniyor?

Şimşek programı, sözde “ekonomiyi ısındıran” talebi kısmak amacıyla faiz artışına gidilmesi, döviz kuru kontrolü ve mali disiplin gibi başlıklarla piyasaya sürülmüştür. Ancak bu politikaların etkisi, finansal araçlara erişim gücü olan varsıl kesimler ile geçim derdindeki kitleler arasında derin bir uçurum yaratmaktadır. Üstelik bu süreç, mülk sahibi kesimler için ev ve araba gibi varlıkları birer yatırım aracına dönüştürerek servet biriktirme olanağı sağlamıştır. Programın farklı sınıflar üzerindeki yıkıcı etkisini somutlaştırmak adına Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Hanehalkı Bütçe Anketleri (HHBA) verileri temel alınmıştır. İnceleme kapsamına 2016-2024 dönemi dahil edilmiş; ancak pandemi nedeniyle veri akışının kesildiği 2020 ve 2021 yılları dışarıda bırakılmıştır.

HHBA verileri; anket yapılan kişilerin sosyoekonomik durumunu, maaş, işletme ve kira gelirlerini, finansal yatırım getirilerini ve hanelerin ürün türlerine göre harcamalarını detaylıca sunmaktadır. 2003-2025 yılları arasındaki enflasyon sepeti ağırlıklarının hesaplanmasında da kullanılan bu veri seti, farklı gelir gruplarının harcamaları ile gelirleri arasındaki makası karşılaştırmak için en uygun zemini sunmaktadır. Bu veriler üzerinden yapılan analiz, enflasyonun bir “talep sorunu” değil, bilinçli bir servet transferi mekanizması olduğunu kanıtlamaktadır.

Gelir Grupları Nereden Ne Kazanıyor?

Hanehalkı bütçe anketi verileri üzerinden yapılan analiz, toplumun en varsıl %20’lik kesimi ile geriye kalan %80’i arasında gelir ve harcamalar açısından devasa bir yarılma olduğunu ortaya koymaktadır. Verilere göre toplumun en varsıl %20’si; maaşların %65,4’ünü, gayrimenkul gelirlerinin %71,3’ünü, müteşebbis gelirlerinin %92’sini ve yatırım gelirlerinin %97’sini elinde toplamaktadır. Bu tablo, faiz kararlarını, kira bedellerini ve işletmelerin fiyatlama ile ücret politikalarını bizzat belirleyen kesimin bu varsıl azınlık olduğunu; aynı zamanda tüketimin de aslan payını yine bu grubun gerçekleştirdiğini kanıtlamaktadır.

Toplumun geriye kalan %80’lik kesimi ise tasarruf edebilecek yeterli gelire sahip olmadığı gibi; ev ve araba gibi varlıkları, varsıllar gibi birer yatırım aracı olarak kullanma imkânından tamamen yoksundur. İnceleme döneminde toplam gelirin %76’sına sahip olan bu varsıl grup, Şimşek programı ile devreye alınan yüksek faiz döneminde fiyat belirleyici gücü sayesinde avantajlı konumunu korumuştur. Buna karşın toplumun geniş kesimleri hem fiyat artışlarının altında ezilmiş hem de yükselen faiz oranlarının sunduğu “gelir avantajlarından” yararlanamayarak günlük geçimini sürdürmek için borçlanırken dahi daha dezavantajlı bir konuma sürüklenmiştir.

Grafik 2. Gelir gruplarına göre en varsıl %20’nin farklı gelirler türlerindeki payı, %

Kaynak: TÜİK Hanehalkı Bütçe Anketi, Yazarların hesaplamaları

Grafik 3. Gelir gruplarına göre en varsıl %20’nin toplam gelirlerdeki payı, %

Kaynak: TÜİK Hanehalkı Bütçe Anketi, Yazarların hesaplamaları

Gelirlerin yanı sıra tüketim harcaması kalemlerinin gelir gruplarına göre dağılımı da eşitsizliğin boyutlarını gözler önüne sermektedir. 2016-2024 dönemini kapsayan veriler incelendiğinde, toplumun en varsıl %20’lik kesiminin toplam harcamanın ortalama %37,18’ini tek başına gerçekleştirdiği görülmektedir. Toplumun geriye kalan %80’lik devasa kesimi ise toplam harcamanın ancak %62,82’sini yapabilmektedir. Bu durum kişi başına düşen harcama kapasitesi üzerinden okunduğunda uçurum daha da netleşmektedir: En varsıl %20’lik gruptaki tek bir kişi 1,86 kişilik bir harcama yaparken, toplumun geriye kalanındaki bir kişi ancak 0,78 kişilik bir harcama gücüne sahiptir. Bu veriler, Şimşek programının “fazla talebi kısma” söyleminin, harcama gücü zaten ortalamanın çok altında olan geniş halk kitlelerini hedef alan bir aldatma olduğunu kanıtlamaktadır.

Grafik 4. Gelir gruplarına göre en varsıl %20’nin toplam tüketimdeki payı, %

Kaynak: TÜİK Hanehalkı Bütçe Anketi, Yazarların hesaplamaları

Yoksul Neye Harcıyor? Varsıl Neye Harcıyor?

Gelir gruplarına göre harcama oranları, enflasyonun bir yıkım aracı olarak nasıl işlediğini anlamada kritik bir öneme sahiptir. 2024 yılında gıda, içecek, barınma ve ulaşım gibi en temel yaşam ihtiyaçları; toplumun en yoksul %20’lik kesiminin harcamalarının %77,1’ini yutmaktadır. Gelir merdiveni tırmanıldığında bu oran kademeli olarak düşmekte; en varsıl %20’lik grup için bu zorunlu kalemlerin payı %63,5’e kadar gerilemektedir. Ancak bu rakamlar buz dağının görünen kısmıdır; zira tüketilen ürünlerin kalitesi ve miktarı arasında devasa bir uçurum bulunmaktadır.

Ürün gruplarına göre tüketim payları incelendiğinde, en varsıl %20’lik kesimin Türkiye’deki tüm eğitim harcamalarının %64,2’sine, eğlence ve kültür harcamalarının %48,6’sına, ulaştırma harcamalarının %47’sine ve lokanta-otel harcamalarının %46,9’una sahip olduğu görülmektedir. Kişi başına düşen harcama kapasitesi üzerinden bakıldığında, en varsıl gruptaki tek bir kişi; 3,2 kişilik eğitim, 2,43 kişilik eğlence ve 2,35 kişilik lokanta-otel harcaması yapabilmektedir. Toplumun geriye kalan %80’lik devasa kesimi ise kişi başına ancak 0,45 kişilik eğitim ve 0,64 kişilik eğlence harcaması gerçekleştirebilmektedir.

Mehmet Şimşek politikalarının “fazla talebi kısmak” amacıyla faiz artışına gitmesi, mülk sahibi sınıfların harcamalarını sınırlamamaktadır. Aksine, bu varsıl azınlık; yüksek yatırım gelirleri, kira gelirleri ve fiyatları bizzat belirleyebildikleri müteşebbis gelirleri sayesinde daha da fazla harcama yapma imkânı bulmaktadır. Toplumun %80’lik kesimi ay sonunu getirmek için yaşam savaşı verirken, Şimşek programı talebi asıl yüksek olan bu %20’lik kesime devasa bir servet aktarımı yapmaktadır.

Grafik 5. Gelir gruplarına göre en varsıl %20’nin farklı tüketim gruplarındaki payı, %

Kaynak: TÜİK Hanehalkı Bütçe Anketi, Yazarların hesaplamaları

Bu durumun etkisi, enflasyonun alt kalemlerindeki ayrışmada tüm çıplaklığıyla kendisini göstermektedir. Mehmet Şimşek’in göreve gelmesiyle birlikte enflasyon alt kırılımları incelendiğinde; eğitim, konut, lokanta-oteller ve sağlık gibi hizmete dayalı kalemlerin genel enflasyonu yukarıya taşıdığı görülmektedir. Ancak toplumun en varsıl %20’lik kesiminin bu tüketim gruplarında hem ana tüketici hem de fiyat belirleyici mülk sahibi olarak konumlanması, uygulanan faiz artışlarının iddia edildiği gibi piyasadaki “aşırı talebi” dizginlemek için olmadığını gösteriyor. Esasen bu faiz artışlarının asıl işlevi, yabancı sermaye akışını ve döviz girişini tetikleyerek küresel finans çevrelerine ve yabancı yatırımcılara yüksek faiz geliri üzerinden bir kazanç kapısı sunmaktır. Dolayısıyla faiz artışları, enflasyonu düşürmek bir yana, mülk sahibi sınıfların kârlarını koruduğu ve enflasyonun tüm yakıcı maliyetinin toplumun geriye kalan %80’ine, yani emekçi sınıflara yüklendiği bir sömürü aracına dönüşmüştür.

Haziran 2023’ten bu yana uygulanan rasyonaliteye dönüş politikaları döneminde fiyatlar genel seviyesi tam 2,6 katına çıkmıştır. Bu devasa artışın nedenlerini anlamak için enflasyon kalemleri gruplara ayrılarak incelenmiştir. Toplumun varsıl olmayan kesiminin harcamalarında %70’ten fazla pay tutan gıda, alkollü içecekler ve ulaştırma kalemlerindeki fiyat artışları genel ortalamanın altında kalırken; fiyatları bizzat mülk sahibi kesimlerin belirlediği konut ve alakalı harcamalarda fiyat seviyesi 3,8 katına fırlamıştır. Enflasyonun alt göstergeleri bu sömürü düzenini daha net sergilemektedir; nitekim mallar grubundaki fiyat artışı 2,31 kat seviyesinde kalırken, sermayenin doğrudan fiyat belirleyici olduğu hizmetler grubundaki artış 3,37 katına ulaşmıştır.

Hizmet kalemleri içinde en dikkat çekici yükseliş, toplam fiyat seviyesinden çok daha hızlı bir şekilde 5,06 katına çıkan gerçek kiralarda görülmektedir. Lokanta ve otel harcamaları 2,87 katına, toplam eğitim harcamaları ise 4,46 katına çıkarken, özellikle üniversite eğitimi harcamalarının 7,83 katına ulaşarak rekor kırması, aktarım mekanizmasının mülk sahibi sınıfların kendi içindeki transferine işaret ettiğini göstermektedir. Müteşebbis ve gayrimenkul gelirlerinin aslan payını alan varsıl grup için bu tablo, enflasyonun varsıllar lehine çalışan bir servet aktarım mekanizması olarak bizzat kurgulandığını ve tüm yakıcı yükün sistematik olarak dar gelirlilerin omuzlarına yıkıldığını tescil etmektedir.

Grafik 6. Farklı tüketim kalemlerinde enflasyon, 06.2023-12.2025

Kaynak: TÜİK, Yazarların hesaplamaları

Servet Aktarım Mekanizmaları

Faizleri artırmanın açıklanan resmi amacının tam tersine işleyen bu süreç, mülk sahibi sınıfların tasarruflarını korurken birikimlerini daha da büyütmelerine yol açmıştır. Söz konusu servet aktarım mekanizması, özellikle birer tasarruf ve yatırım aracına dönüştürülen konut ile otomobil piyasalarındaki satış verileri ve kredi faizleri üzerinden açıkça okunabilmektedir.

Otomobil piyasası incelendiğinde; satışlar 2021 yılından Mehmet Şimşek’in göreve geldiği Haziran 2023’e kadar %25,4’lük bir artış sergilemiş, sonrasındaki faiz artırımlarıyla bu artış hızı %9,6’ya gerilemiştir. Bu dönemdeki faiz artışları otomobil satış seviyesinde yalnızca kısa süreli bir duraksamaya sebep olmuş, ancak varsılların talebi canlılığını korumuştur.

Benzer bir tablo konut satışlarında da görülmektedir. 2022 yılının altıncı ayından itibaren düşüş eğilimine giren konut satışları, Şimşek’in göreve gelmesiyle yapılan faiz artışlarının ardından daha da azalmış görünse de bu baskılama Temmuz 2024 itibarıyla tamamen kırılmıştır. Nitekim Aralık 2025’e gelindiğinde konut satışları, 2022’deki en yüksek döneminin bile üzerine çıkmıştır. Bu veriler, faiz politikalarının geniş halk kitlelerinin barınma ihtiyacını ve krediye erişimini baltalarken, mülk sahibi azınlığın nakit gücüyle servetini katlamasına hizmet ettiğini tescil etmektedir.

Grafik 7. Otomobil ve konut satışları, 12 aylık hareketli toplam, 01.2021-12.2025

Kaynak: TÜİK, Yazarların hesaplamaları

Otomobil ve konut satışları üzerinden yapılan inceleme, faiz politikasının sınıfsal karakterini ve mülksüzleştirme etkisini göstermektedir. Otomobil piyasası, trafiğe yeni kaydolan sıfır araçlar ve devir olan ikinci el satışlar olarak ayrıştırıldığında; Şimşek dönemi faiz artışlarının, geniş halk kesimlerinin yöneldiği ikinci el piyasasında kısa süreli bir durgunluk yarattığı, ancak varsıl kesimin varlık edinim aracı olan sıfır otomobil satışlarında herhangi bir yavaşlamaya neden olmadığı görülmektedir. Temmuz 2023’te başlatılan faiz artışlarının toplam talep üzerindeki sözde kısıtlayıcı etkisi oldukça sınırlı kalmış; yüksek faiz oranlarına rağmen varsılların talebi canlılığını korumuştur.

Benzer bir yarılma konut satışlarında da karşımıza çıkmaktadır. Konut satışları, ihtiyaç sahibi kitlelerin başvurduğu ipotekli (kredili) satışlar ve nakit gücü olanların gerçekleştirdiği “diğer” satışlar olarak incelendiğinde; faiz artışlarının kredili satışlardaki çöküşü derinleştirerek yoksulun barınma hakkına erişimini engellediği, buna karşın nakdi satışları yalnızca kısa süreliğine yavaşlatabildiği saptanmıştır. Bu tablo, uygulanan faiz politikasının hanehalklarının hem temel ihtiyaçlarını giderme hem de tasarruf yapma pratiklerinde, toplumun varsıl azınlığı ile yoksul çoğunluğu arasında taban tabana zıt sonuçlar doğurduğunu kanıtlamaktadır.

Grafik 8. Türlerine göre otomobil satışları, 12 aylık hareketli toplam, 01.2021-12.2025

Kaynak: TÜİK, Yazarların hesaplamaları

Grafik 9. Türlerine göre konut satışları, 12 aylık hareketli toplam, 01.2021-12.2025

Kaynak: TÜİK, Yazarların hesaplamaları

Politikanın Yükü Yoksula

Mehmet Şimşek’in “rasyonaliteye dönüş” politikaları, talebi toplumun %80’lik kesimi için zorla baskılarken, en varsıl %20’lik kesim için devasa bir servet edinme mekanizmasına dönüşmüştür. Faiz artışlarının resmi gerekçesi olan “ısınan talebi ve çıktı açığını dengeleme” iddiası, gerçekte yabancı sermayeye kolay kazanç sağlamak ve mülk sahibi sınıfların kârlarını korumak için kullanılan bir kılıftır. Birçok akademik çalışmanın da gösterdiği üzere, Türkiye’deki enflasyonun temel kaynağı halkın yüksek talebi değildir; dolayısıyla faizi yükseltmenin asıl işlevi talebi kısıp fiyatları düşürmek değil, küresel finans çevrelerine yüksek getiri kapısı açmaktır.

Bu süreçte, en varsıl %20’lik kesim için talep düşmezken, toplumun geriye kalan %80’lik kesiminde talep çok daha hızlı bir biçimde gerilemiştir. Yatırım, gayrimenkul ve müteşebbis gelirlerinin neredeyse tamamına sahip olan, fiyat artışlarının genel enflasyonun üzerinde seyrettiği kalemlerde tüketimi yoğunlaşan ve varlık edinimini kesintisiz sürdüren bu varsıl grup, bu dönemden avantajla çıkmıştır. Hem seçim öncesindeki “Ortodoks olmayan” uygulamaların hem de seçim sonrası “rasyonelleşme” adımlarının yarattığı tüm ekonomik fatura, zaten temel hedef olan toplumun %80’lik emekçi kesimine yüklenmiştir.

IMF’siz IMF Programı

Uygulanan bu strateji, literatürde ve güncel tartışmalarda “IMF’siz IMF programı” olarak nitelendirilmektedir. IMF tarafından 2024 yılında yayımlanan Türkiye raporunda, Şimşek programının sınıfsal tercihleri “olumlu” bulunmakla birlikte, bu adımlar sermaye birikiminin tahkimi için henüz yeterli görülmemektedir. Fon, Türkiye’ye çok daha sert bir mali sıkılaşma ve halka yönelik saldırı politikalarının dozunun artırılmasını önermektedir.

Asgari ücret ve kamu maaşlarına dair önemli dayatmaların yer aldığı bu raporda, geçmiş enflasyona dayalı ücret artışı politikasının tamamen terk edilmesi talep edilmiştir. Bu talep, Şimşek programında karşılığını bularak maaş zamlarının gerçekleşen değil, “beklenen enflasyona” göre yapılması şeklinde somutlaşmıştır. Netice itibarıyla Mehmet Şimşek, IMF’nin emekten sermayeye kaynak aktarımını temel alan ana önerilerine bütünüyle uymakta; yalnızca bu politikaların uygulanma hızı ve takvimi açısından farklılaşmaktadır.

Kârlar Özel, Zararlar Ortak

Mevcut tablo, Türkiye’nin geçmiş iktisadi deneyimleriyle büyük bir benzerlik taşımaktadır. Korkut Boratav’ın Türkiye İktisat Tarihi çalışmasında ortaya koyduğu üzere, sermaye birikim modelindeki tıkanıklıklar her dönemde faturanın emekçilere kesilmesiyle aşılmaya çalışılmıştır. 1929 krizinden çıkışın tarımsal artığın köylülerden sanayiye aktarılması ve reel ücretlerin baskılanmasıyla; 1980 sonrasındaki neoliberal dönüşümün ise ücretlerin dondurulması, sendikal hakların kısıtlanması ve kamusal varlıkların özelleştirilmesi yoluyla kriz maliyetlerinin emekçilere yıkılmasıyla gerçekleştirildiği görülmektedir. 1990’lar ve 2001 krizi sonrasında da finansal serbestleşme ve kemer sıkma politikalarıyla aynı model pekiştirilmiştir.

AKP döneminde de Derviş programıyla ivmelenen özelleştirme furyası son raddesine ulaşmış; işçilerin sendikalaşma ve grev hakları fiilen ortadan kaldırılmıştır. Şimşek programı ile bu süreç bir adım daha ileriye taşınarak, ücretler IMF programıyla eş güdümlü bir biçimde gerçekleşen enflasyonun değil, hayali bir “enflasyon beklentisinin” altına hapsedilmektedir. Şimşek’in asıl misyonu, mevcut bozuk gelir dağılımını sermaye lehine daha da derinleştirmektir. Boratav’ın vurguladığı bu çerçeve, iktidarın sınıfsal bir tercih olarak sermaye birikim sürecini koruduğunu ve sömürünün bedelini sürekli olarak işçi sınıfı, köylüler ve kent yoksullarına yüklediğini kanıtlamaktadır. Bu durum, Şimşek programının “rasyonalitesinin”, Türkiye kapitalizmindeki kârların özel, zararların ise ortak olduğu yapısal sürekliliği kararlılıkla devam ettirdiğini göstermektedir.

Sonuç Yerine

AKP iktidarı, 2018’den bu yana gelir transferi ve bölüşüm ilişkilerinin olağanüstü kötüleştiği bir süreci, seçim dönemlerine odaklanan politikalarla yönetmektedir. Şimşek programının asıl amacı dikkate alındığında, esas hedefin enflasyonu düşürmek değil, emekten sermayeye devasa bir kaynak aktarımı sağlamak olduğu görülmektedir. Nitekim 2026 yılında enflasyon tahmini aralığı sürekli yukarı yönlü revize edilmektedir. Kamunun yönettiği fiyatlar ile varsıl kesimin bu dönemdeki kâr odaklı fiyatlama davranışları birleştiğinde, enflasyonun piyasa beklentilerinin üzerinde kalmaya devam edeceği öngörülmektedir.

Bu süreçte kontrollü tutulan döviz kuru, düşük ücret rekabetine dayalı imalat sanayisinin dış ticaret dengesini bozmayı sürdürecektir. Ayrıca neoliberal paradigmanın yeni tarihsel koşullarda güncellenmesiyle ortaya çıkan çok kutuplu dünyadaki gümrük vergileri ve emperyalist rekabet, bu yapısal bozulmayı daha da derinleştirecektir. İç piyasaya yansıması istihdam kaybı olacak bu durum, talebi zaten baskılanmış olan toplumun %80’lik kesiminin tüketim gücünün iyice erimesiyle işsizliği besleyen yeni bir döngü yaratacaktır.

Bu koşullar altında, ağır bir mülksüzleşme süreciyle karakterize olan bu dönem, toplumun geniş kesimleri için “kayıp yıllar” yaratma riski taşımaktadır. Mevcut sömürü politikalarını tersine çevirebilecek tek güç, bu süreçten en fazla etkilenen köylü, işçi ve kent yoksullarının örgütlü mücadelesidir. Toplumsal muhalefetin asıl görevi, günlük politik tartışmaların ötesine geçerek bu mücadeleyi net bir sınıf eksenine oturtmak ve bu doğrultuda yürütülmesine katkı sunmaktır.

[1] Orhangazi, Ö. (2024) “Sermayenin İki Programı: 2021-2024 Dönemi Üzerine Gözlem ve Tespitler”, Türkiye Ekonomisinin Serencamı, Gazi Üniversitesi.

[2] Akçay, Ü. (2023) “Türkiye’de 2002-2023 arası uygulanan para politikalarının ekonomi politiği”, ODTÜ Gelişme Dergisi, 50 (Haziran), 195-236.

[3] Oyvat, C.; Elgin, C.; Yavuz, E. A. (2025) “Minimum wages in a high-inflation economy: the case of Türkiye”, Greenwich Papers in Political Economy [Working Paper].

[4] Oyvat, C.; Elgin, C. ve Yavuz, E. A., age

[5] Gürkaynak, R. S.; Kısacıkoğlu, B.; Lee, S. S.; Şimşek, A. (2022) “Türkiye’nin enflasyon tercihleri”, Çıkmaz yol: Dünden yarına Türkiye ekonomisi içinde, A. S. Akat & S. Yüksel (ed.), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 123-148.

[6] Çufadar, A. (2023) “Türkiye’de yakın dönem merkez bankacılığı ve uygulanan politikaların sonuçları”, ODTÜ Gelişme Dergisi, 50 (Aralık) , 81-114.

[7] Cömert, H.; Öncü, T. S. (2023) “İkili Açmaz çerçevesinden Türkiye’de yakın dönem Merkez Bankacılığı ve kur krizlerini anlamak”, ODTÜ Gelişme Dergisi, 50 (Haziran).