Giriş
Son dönemlerde dünya genelinde ortaya çıkan güç dengelerine bağlı olarak bazı bölgesel güçlerin emperyalistlerden ‘bağımsız’, kendi “ulusal çıkarları” temelinde politik kararlar alabilecek konuma geldikleri iddiası burjuva siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında ‘stratejik özerklik’ olarak tanımlanmaktadır. ‘Stratejik özerklik’ temelinde “bağımsız” siyasi kararlar alabilen bölgesel güçler arasında Brezilya, G. Afrika, S. Arabistan gibi ülkelerin yanı sıra NATO üyesi Türkiye’nin de bulunduğu savunulmaktadır.
Erdoğan yönetiminin stratejik özerkliğe dayalı politikalar geliştirdiğine dair iddialar, özellikle eski ortakları Gülencilerin 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini merkezi-otoriter başkanlık rejiminin inşası için fırsata çevirmek üzere harekete geçtiği dönemde ‘yerlilik ve millilik’ söylemini kullanmasıyla öne çıkmaya başlamıştı. Bu söylem, darbe girişiminin de arkasında olduğu iddia edilen ‘dış güçler’ ve onların uzantısı olmakla suçlanan muhalefet karşısında burjuva gericiliğin en ırkçı-şoven kesimlerinin temsilcisi MHP’nin de inşa sürecine katıldığı yeni rejimin “milli çıkarları”[1] savunduğu propagandasının merkezinde yer almaktadır. Darbe girişiminin öncesinden başlayarak Erdoğan yönetiminin bölgede (Ortadoğu) ABD emperyalizmi ve kimi bölge rejimleri ile bazı sorunlar yaşaması da bu söylemin etkisini arttırıcı sonuçlara yol açmıştır.
Bu gelişmelerle de bağlantılı olarak ortaya çıkan çelişkilerden faydalanmak üzere o dönem Rusya ve Çin ile ilişkileri geliştirme yönelimi içine girmesi, ülkedeki yeni rejimin emperyalistler karşısında bağımsız kararlar alabilen bir güç odağı haline geldiği iddiasına dayanak yapılmıştır. Yine sermayenin genel eğilimi olan merkezileşmeyi devlet aygıtında cisimleştiren yeni rejimin, yayılmacı emelleri ve Kürt ulusal demokratik hareketine karşı yürütülen savaşın bir sonucu olarak Türk askeri sınai kompleksini geliştirmeye yönelik hamleleri ve gerçekleştirdiği kimi müdahaleler (Suriye, Irak, Libya, Dağlık Karabağ vd.) Türkiye’nin yeni rejimle birlikte artık kararlarını ‘stratejik özerklik temelinde alabilen ‘oyun kurucu’ bir güç haline geldiği iddiasının kanıtı olarak sunulmaktadır.
Özellikle emperyalist güçler arasındaki paylaşım mücadelesinin keskinleşmesinin bir devamı ve alanı olarak Ortadoğu’da ABD emperyalizmi ve İsrail’in başını çektiği müdahaleler karşısında iktidar ortağı Bahçeli’nin “diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek” olarak “TRÇ (Türkiye, Rusya, Çin) ittifakının inşa ve ihya edilmesi”ni önermesi, Türkiye bağlamında stratejik özerklik tartışmalarını yeniden gündeme getirmiştir.[2]
Peki, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana ABD başta batılı emperyalistlere ekonomik, askeri ve siyasi olarak önemli oranda bağımlı bulunan Türkiye’deki rejimin bu güçler karşısında ‘özerk’ davranabilmesinin sınırları nelerdir?
Daha önemlisi ABD’de Trump dönemiyle birlikte daha da belirginleşen ve yeni bir kamplaşmayı dayatan gelişmeler ve bu süreçte Trump’ın her istediğini yaptırdığı Erdoğan’a övgüleri ortadayken Erdoğan rejiminin ABD emperyalizmine karşı TRÇ ittifakını inşa etmesi ya da böylesi bir ittifaka katılması ne kadar mümkündür?
Bu soruların yanıtına geçmeden önce burjuva akademisyenlerin ‘stratejik özerklik’ kavramsallaştırması üzerinden hangi çıkar ve ilişkilerin üstünü örtmeye çalıştıklarının üzerinde kısaca durmak yararlı olacaktır.
Stratejik özerklik; “Bir aktörün kendi siyasi önceliklerini bağımsız olarak belirleme, kararlar alma ve bu kararları uygulamak için gerekli olan kurumsal, siyasi ve maddi kapasiteye sahip olması” biçiminde tanımlanmaktadır. [3] Bu tanımlama bağlamında dünyada ABD emperyalizminin hegemonyasındaki ‘tek kutuplu’ düzenin yıkılıp dünyanın artık ‘çok kutuplu’ hale gelmesi üzerinden Türkiye’nin de aralarında yer aldığı bir dizi bölgesel gücün siyasal kararlarını artık stratejik özerklik temelinde alabilme kapasitesine kavuştuğu iddia edilmektedir: “Küresel Güney’de yer alan Batı-dışı aktörlerin, Batı’ya ya da Çin’e yakın olmak yerine kendi dış politikalarını ve yol haritalarını belirleme kararı aldıklarını, hem bu iki güçten bağımsız hem de stratejik bir dış politika izleme tercihi yaptığını görüyoruz: Bu tercihe, “stratejik otonomi” diyoruz.”[4]
Öncelikle stratejik özerklik, tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçişin sonucu olarak tanımlansa da emperyalist-kapitalist sistemde tek kutupluluk geçici ve eşitsiz gelişim yasasının sonucu olan emperyalistler arası rekabet (çok kutupluluk) esastır-ki, bugün ABD karşısında Çin gibi rakip emperyalistlerin öne çıkabilmesi de bu eşitsiz gelişim yasasının bir sonucudur. Dolayısıyla stratejik özerkliğe dayanak olarak gösterilen ilişki ve çelişkiler, iddia edilen tersine daha baştan yukarıda adı geçen bölgesel güçlerin hareket alanını belirlemektedir. Başka bir deyişle bu durum bu bölgesel güçlerin “bağımsız” kararlar alabilme kapasitesi olarak tanımlanan stratejik özerkliğin sınırlarının aslında emperyalistler arasındaki mücadelenin seyri tarafından belirlendiğini; göreceli, geçici ve sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yönüyle stratejik özerklik, günümüz koşullarında emperyalist kapitalist ilişkilerin iç içe geçmişliğini emperyalizme bağımlılığın üstünü örtmek üzere tedavüle sokulan ‘karşılıklı bağımlılık’ gibi tezlerin bir devamı olarak anlam kazanmaktadır.
Bağımlılık İlişkilerinin Gelişimi ve NATO Çıpası
Kaybedilen savaşlar, yaşadığı ekonomik çöküş ve bunun bir sonucu olarak batılı kapitalist ülkelerle girdiği ekonomik, mali ve siyasi ilişkiler (İngiltere’ye önemli ayrıcalıklar sağlayan 1838 Ticaret Anlaşması gibi) Osmanlı imparatorluğunda kapitalizmin daha baştan batılı kapitalistlere bağımlı bir şekilde gelişmesinde belirleyici bir rol oynadı. “Yabancı sermayenin etki alanının Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha geniş olduğu bağımsız bir devlet herhalde yoktur. Bu miras sadece ekonomik girişimleri ilgilendirmekle kalmaz, Türkiye’nin politik ve toplumsal hayatının tümüne etkilerini yayar”[5]
Gerçekten de Lozan görüşmelerinde Türkiye’nin kapitülasyonlarla birlikte karşı karşıya kaldığı en önemli ekonomik sorun Osmanlı’nın dış borçları meselesiydi. 1928’e kadar devam eden görüşmeler sonunda Paris’te bir anlaşma imzalanmış ve Türkiye, Osmanlı’nın borçlarının yüzde 65’ini ödemeyi kabul etmiştir. En büyük alacaklılar Osmanlı’da önemli ekonomik ayrıcalıklara sahip olan Fransa ve İngiltere’nin yanı sıra Bağdat Demiryolu ve askeri modernizasyon kredileri nedeniyle Almanya idi. Türkiye’nin 1928 bütçesinin 103 milyon ve Osmanlı’dan devreden borçlarının 84 milyon 500 bin Türk Lirası olması, 1954’e kadar ödenmeye devam eden bu borç yükünün ağırlığını ortaya koymaktadır. [6]
1923 İzmir İktisat Kongresi’nde özel teşebbüsün teşvik edilmesi ve yabancı sermaye yatırımlarının desteklenmesi (burada yabancı sermaye yatırımları için “ayrıcalık verilmeden” vurgusu yapılsa da bu vurgu Osmanlı’daki kapitülasyonların verilmeyeceğini ifade ediyordu ama yabancı sermaye ayrıcalığını zaten pazar ilişkileri içinde elde ediyordu) kararlarının alınması, cumhuriyet rejiminin yönelimini daha baştan gösteriyordu. 1930’da kibrit tekelinin 10 milyon dolar karşılığında ABD’li ‘Di Amerikan Türkiş İnvestment Korporeşön Şirketi’ne 25 yıllığına devredilmesi de bu ilişkinin tipik bir örneğini oluşturuyordu.[7]
Kapitalist dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ve o dönem özel sermaye birikiminin sınırlı olması, alınan kararlara rağmen devlet yatırımlarına dayanan ‘devletçi’ bir ekonomik politikanın uygulanmasını zorunlu kılmış ve o dönemlerde SSCB’den sağlanan kredilerle devlet işletmeleri (madencilik, demiryolu, gıda, giyim, şeker vs.) kurulmuştur.
Türkiye’nin 1939’da imzaladığı Türk-İngiliz-Fransız Yardımlaşma Anlaşması, cumhuriyetin kuruluşundan sonra batılı emperyalistlerle imzaladığı ilk ittifak anlaşması olsa da Almanya işgaliyle Fransa yönetiminin düşmesi nedeniyle bu anlaşma işlevsiz kalmış, bu kez 1941’de Nazi Almanya’sı ile Saldırmazlık Paktı imzalanmış ve Almanya’ya silah sanayi bakımından büyük önem taşıyan krom madeni satışı gerçekleştirilmişti. Artık Almanya’nın savaşta yenileceği belli olunca da 2 Ağustos 1944’te Almanya ile ilişkiler kesilmiş ve 23 Şubat 1945’te sembolik bir anlam taşıyan Mihver ülkelerine (Almanya ve Japonya) resmen savaş ilan edilmişti. 23 Şubat 1945’te aynı zamanda Türkiye ve ABD arasında Karşılıklı Yardım Anlaşması (Mutual Aid Agreement) imzalanmış ve ABD’nin Türkiye’ye askeri malzeme satması ve karşılığında hammadde almasını öngören bu anlaşmayla ABD emperyalizmi ile bağımlılık ilişkilerinin belirleyici olacağı yeni bir döneme girilmişti.
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra dünya ABD’nin başını çektiği emperyalist-kapitalist ve SSCB’nin başını çektiği sosyalist güçler arasında iki kampa bölünmüş ve Türkiye özel konumu (SSCB’nin komşusu ve ayrıca Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bakımından önemli bir kavşak olması) dolayısıyla ABD emperyalizmi için askeri, ekonomik ve siyasi bağımlılık ilişkilerinin kurulması bakımından öncelikli hedeflerden biri olmuştur. Truman Doktrini olarak bilinen “Komünizm tehdidine karşı Avrupa’nın askeri ve mali olarak desteklenmesi” politikası kapsamında 12 Temmuz 1947’de Türkiye-ABD Yardım Anlaşması imzalanmış ve devamında Türkiye, 4 Temmuz 1948’de Marshall Planı olarak bilinen “yardım” programına dahil edilmiştir. Bu yardımların amacına uygun kullanılıp kullanılmadığını denetleme işi de OECD’nin (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) önceli olan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’ne (OEEC) verilmişti. ABD’nin bu dönem yapmaya başladığı “silah yardımları” askeri alanda teknoloji, modernizasyon ve yedek parça gibi konularda bugüne kadar devam eden bağımlılık ilişkilerinin temelini oluşturmuştur.
ABD ve batılı emperyalist-kapitalist ülkelerin ‘savaş örgütü’ olarak NATO’nun (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) kurulmasının ardından Türkiye daha NATO üyesi olmadan önce ABD ve İngiliz emperyalistleri tarafından bu savaş örgütünün üslerinden biri haline getirilmiştir. “Türkiye’nin savunma kabiliyetini arttırmak ve havaalanlarının modernizasyonu” kapsamında Ekim 1950’de ABD tarafından hazırlanan planda “Balıkesir, Adana, Eskişehir, Diyarbakır’daki havaalanlarının jet uçaklarına uygun hale getirilmesi, Eskişehir, Diyarbakır, Balıkesir, Bandırma’nın hava üssüne dönüştürülmesi, Afyon, Adana ve Kayseri’nin avcı uçağı üssü olarak donatılması ve Adana’da bir uçuş okulu kurulması” yer alıyordu. [8] Aynı dönemlerde İngiltere’nin Ortadoğu Kuvvetleri Başkomutanı General Robertson da Türkiye’ye ziyaretler gerçekleştirmiş ve yapılan görüşmeler sonucunda NATO’ya bağlı Türkiye’nin de dahil edileceği bir ‘Ortadoğu Komutanlığı’ kurulması kararlaştırılmıştır. ABD emperyalizminin isteğiyle 1950’de yaklaşık 15 bin askerin Kore Savaşı’na gönderilmesi sonrasında Türkiye 18 Şubat 1952’de resmen NATO üyesi yapılmıştır.
Türkiye’nin NATO üyeliği, ABD’nin başını çektiği batılı emperyalizme sadece askeri olarak bağlanması anlamına gelmiyordu. Aksine bu süreç aynı zamanda bu güçlere ekonomik entegrasyon ve bağımlılık ilişkilerinin derinleşmesi biçiminde gerçekleşmiştir. 1950’de Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma hedefiyle yola çıkan Demokrat Parti-Menderes döneminde önce 1951’de Yabancı Sermaye Kanunu ve ardından da 1954’te bu kanunun getirdiği kimi sınırlamaları da kaldıran Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu çıkartılmıştı. Her alanda yabancı sermayenin teşviki ve ithalata dayalı ekonomik model nedeniyle dış ticarette giderek büyüyen açıkların kapatılması için alınan borçlarla ekonomik bağımlılık giderek derinleşmiştir. Bunun sonucunda da 1958’de IMF’nin dayattığı ilk “İstikrar Programı” uygulanmaya konmuştu. Türkiye’nin 1950 yılında 776 milyon dolar olan dış borcu 1960’ta çoğunluğu ABD, IMF ve Dünya Bankası’na olmak üzere 5 milyar dolara yükselmişti.[9]
Menderes dönemindeki uygulamalar bir yandan egemen sınıflar arasındaki çelişkileri derinleştirirken halkın hoşnutsuzluğunu da arttırarak gençliğin kitlesel protestolarına yol açmıştı. Bunların bir sonucu olarak 27 Mayıs 1960’da ordu darbe yaparak yönetime el koymuş ve radyodan okunan darbe bildirisinde NATO’ya bağlılık vurgusu yapılmıştır. 1963’te Avrupa Birliği’nin önceli olan AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ile yapılan Ankara Anlaşması ile Türkiye’nin Avrupalı emperyalistlere entegrasyon süreci yeni bir boyuta taşınmıştır. Bu dönemde ABD ve Avrupalı emperyalistler tekellerin temsilciliğini yapan Koç, Sabancı, Eczacıbaşı başta olmak üzere işbirlikçi tekelci sermaye grupları da giderek büyümüştür.
Dosyamızın diğer yazılarında Türkiye-NATO ilişkileri ayrıntılı olarak ele alındığı için burada 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin de yükselen işçi sınıfı ve devrimci halk muhalefeti karşısında ABD ve NATO destekli darbeler olarak gerçekleştiğini vurgulamak yeterli olacaktır. Kuşkusuz bu darbeler ve devrimci muhalefetin ezilmesi, IMF ve OECD tarafından dayatılan 24 Ocak 1980 Kararlarının uygulanması gibi ülkenin batılı emperyalistlerin uyum programlarına entegre edilmesi için de zorunlu görülüyordu.
Burada stratejik özerklik tartışması bağlamında şu noktaya da dikkat çekmek gerekmektedir: Dünyanın iki kampa bölünmüş olduğu ve bu kamplar arasındaki mücadelenin bu mücadeleye taraf güçler arasındaki sınırları belirlediği koşullarda bile Türkiye’deki işbirlikçi burjuva gericilik ve hükümetleri zaman zaman bu çelişkileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmıştır. Dönemin ABD Başkanı Johnson’un 5 Haziran 1964’te o dönem Başbakan olan İnönü’ye gönderdiği ve ABD’nin Türkiye’ye verdiği silahların Kıbrıs’a yönelik olası bir müdahalede kullanılamayacağı uyarısını yaptığı mektuptan sonra Kruşçev dönemiyle birlikte kendisi de sosyal emperyalist bir güce dönüşen SSCB ile yakınlaşma, bu politikanın tipik bir örneğidir. İnönü’nün, Johnson’un mektubuna cevaben söylediği “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” sözü dönemin koşulları düşünüldüğünde bugün Erdoğan’ın stratejik özerklik temelinde batılı emperyalistlerden bağımsız bir politika ortaya koyduğunun kanıtı gibi sunulan “Dünya 5’ten büyüktür” sözü ya da kimi eleştirilerinin ötesine bir tutum olarak anlam kazanmaktadır.
Ülke tarihinin en Amerikancı başbakanlarından biri olan ve bu nedenle bir dönem halk arasında ‘Morrison Süleyman’ (mühendislik döneminde çalıştığı ABD şirketinin ismi) lakabıyla anılan Demirel döneminde SSCB ile Ekonomik-Teknik İşbirliği Anlaşması (25 Mart 1967) imzalanmış; İskenderun Demir-Çelik, Seydişehir Alüminyum, Aliağa Petrol Rafinerisi gibi işletmelerin kurulmasında SSCB’nin teknik ve mali desteği sağlanmıştır.[10] Aynı şekilde 1974’te Kıbrıs’a gerçekleştirdiği müdahaleden ABD’nin 1978’e kadar devam eden silah ambargosu uygulaması, Türkiye’yi bugün Erdoğan’ın sıkça övündüğü askeri sınai kompleksin temelini oluşturan işletmeleri (TUSAŞ, ASELSAN, APSİLSAN) kurmaya yöneltmişti. Ancak bu gerilimler tıpkı bugün olduğu gibi geçici ve sınırlı boyutlarda kalarak Türkiye’nin batılı emperyalistlerle bağımlılık ilişkilerinde esaslı bir değişime yol açmamıştır.
Bu dönemler boyunca NATO; Türkiye’nin batılı emperyalistlerle askeri, ekonomik ve siyasi olarak bağımlılık ilişkilerini derinleştiren ve onlardan bağımsız hareket edebilmesinin sınırlarını belirleyen bir ‘çıpa’ işlevi görmüştür.
Erdoğan Döneminde Bağımlılık İlişkileri ve Stratejik Özerklik İddiası
Bugün Erdoğan ve Saray rejiminin stratejik özerklik iddiası bakımından iki noktayı açıklığa kavuşturmak gerekmektedir: Birinci olarak Erdoğan’ın iktidara geliş/getiriliş ve ikinci olarak yeni rejimin inşa süreci bu bağımlılık ilişkilerinin neresinde yer almaktadır?
Batılı emperyalistlerle yaşadığı kimi anlaşmazlıklar sonrasında “eyy” nidası ile başlayan açıklamalar yaparak emperyalistlere kafa tutar gibi görünen Erdoğan ve AKP için söylenebilecek ilk şey şudur: Bütün bu söylem ve iddiaların aksine bir yandan ABD ve NATO’nun desteklediği 1980 darbesi sonrasında oluşan siyasal koşulların bir sonucu ve öte yandan da ABD’nin başını çektiği batılı emperyalistlerin SSCB ve Doğu Bloku’nun yıkılmasından sonra bölgeye (Ortadoğu) dair planları ve bu planlarda Türkiye’ye biçtikleri rolle bağlantılı olarak ortaya çıktığı ve onların desteğinde iktidara geldiğidir.
SSCB ve Doğu Blokunun yıkılmasından sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kendisine karşı konumlanmış rejimlerin değiştirilmesi başta olmak üzere bölgenin yeniden dizaynına yönelik planlar (Büyük/Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) hazırlandığı dönemde CIA’nın Ortadoğu şefi Graham Fuller ABD’nin bu politika bağlamında “Fethullah Gülen gibi liberal ve reformist İslamcı güçleri desteklemesi” gerektiğini söylüyor ve daha AKP kurulmadan şöyle bir “kehanette” bulunuyordu:
“Türkiye, yakın bir gelecekte iki partili bir temsil sistemine gebe…Kökleri geçmişe dayanan ekonomik kriz, iktidardaki koalisyon partilerinde büyük deprem yaratacak. Fazilet Partisi’nden kopan bir grup ılımlı İslamcı, geniş tabanlı bir siyasi oluşuma gidecek. Bazı etkin siyasetçiler, partilerinden istifa ederek bu yeni oluşuma katılacak. Yeni oluşum kar topu gibi büyüyüp gelişecek. Türkiye’de yakın gelecekte ılımlı İslamcılar iktidara gelecek.”[11]
Fuller’in “kehaneti” sebepsiz değildi. Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken 1997’de Siirt’te yaptığı konuşma nedeniyle 10 ay hapis cezasına çarptırılmış ve 1999’da 4 ay hapis yatmıştı. Erdoğan’ın cezaevi sonrasında yeni bir siyasi oluşum kurma sürecini yakından takip eden gazetecilerden Güler Kömürcü bu dönemi şöyle anlatıyordu:
“Tayyip Erdoğan sanki siyasete ABD ’de hazırlanıyor, Türkiye’de değil. Bir yıl içinde en az beş defa Washington’u ziyaret ediyor, hapisten çıkıp, siyasete giriyorum mesajını verdiği Ekim 1999’dan bu yana yaptığı önemli toplantılarda, ABD her nedense Tayyip’i bizzat konsolos veya bir başka üst protokol görevlisi nezdinde izliyor, destekliyor.” [12]
AKP’nin 2002 seçimlerini kazanmasından sonra Erdoğan’ın kendini BOP’un eş başkanı ilan etmiş, Erdoğan daha sonra bunu “bir hata” olarak değerlendirse de Irak’a asker gönderme tezkeresinin meclisten geçmemesi sonrasında bozulan ilişkiler karşısında Erdoğan’ın o dönem danışmanı olan Cüneyd Zapsu, ABD’ye “onu deliğe süpürmeyin…kullanın” diyerek bu bağımlılık ilişkilerini çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştu. 2007’de yapılan Bush-Erdoğan görüşmesi sonrasında Türkiye “bölgesel liderlik” rolü üzerinden ve elbette ‘yeni Osmanlıcılık’ olarak tanımlanan yayılmacı emelleri doğrultusunda ABD emperyalizminin bölgesel yeniden dizaynında aktif roller üstelenmişti. Bu rollerin en çarpıcı olanlarından biri de 2011’de Erdoğan’ın Libya’ya yönelik müdahalesi konusunda “NATO’nun Libya’da ne işi var” açıklamasını yapmasından bir süre sonra Libya’ya müdahale eden NATO güçlerinin merkez komutanlığının Türkiye (İzmir) olarak belirlenmesidir. Erdoğan yönetimi, ABD ve batılı emperyalistlerin teşvik ve yönlendirmesiyle Suriye müdahalesinin öncülüğüne soyunmuş, Kürt sorunu üzerinden (ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri ile işbirliği) yaşadığı anlaşmazlıklara rağmen bugün yeni Suriye’nin inşası konusunda ABD ile kurulan ortaklık, anlaşmazlığın geçici ve işbirliğini esas olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Erdoğan, tıpkı ABD ve batılı emperyalistlere karşı yaptığı gibi “Eyy” nidasıyla başlayan çıkışları zaman zaman Türk tekelci burjuvazisinin en büyük örgütü TÜSİAD’a karşı da yapmış olsa da onların azımsanmayacak bir kesiminin desteğinde iktidara gelmiş ve o dönem uluslararası sermayenin ‘Derviş Yasaları’ adı altında uygulamaya koyduğu ‘dönüşüm’ programının tavizsiz bir şekilde sürdürücüsü olmuştur.
Nitekim yeni parti için hazırlıklar yapmaya başladığı dönemde (1999’dan başlayarak) ABD ile ilişkilerini geliştiren Erdoğan’ın ülke içinde görüşme gerçekleştirdiği kesimlerin başında Türk tekelci burjuvazisinin en büyük örgütü TÜSİAD geliyordu. O dönem Erdoğan’ın iyi ilişkiler kurduğu TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı üzerinden TÜSİAD patronlarının bir bölümüyle gizli toplantılar gerçekleştirdiği basına da yansımıştı. Erdoğan’ın patronlar ve patron örgütleriyle ilişkilerini yakından takip eden ekonomi yazarı Serpil Yılmaz, Sakıp Sabancı, Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özilhan, Feyyaz Berker, Can Paker, İstanbul Sanayi Odası Başkanı Hüsamettin Kavi ve Ankara Sanayi Odası Başkanı Zafer Çağlayan gibi büyük patronlar ve patron örgütü temsilcileriyle “iyi ilişkiler” kurduğunu yazıyordu. Sakıp Sabancı, kendisiyle yapılan bir röportajda Erdoğan’a desteğini şu sözlerle ortaya koyuyordu: “Adnan Menderes çıktığı zaman 1949’lu yıllarda, ‘İnönü varken Menderes nasıl gelebilir’ diyorduk. Aynı şey Turgut Özal için de söylendi. Zorlukların içinden yeni liderler çıkar. Bugün de Tayyip Bey çıkmıştır.” [13]
Bu dönem boyunca AKP-Erdoğan ve Gülen ittifakı ABD, AB ve NATO’nun desteğinde ordu ve bürokraside etkin olan siyasi rakiplerini yargı üzerinden tasfiye etmekle kalmadılar; bu dönem ekonomide 1980 darbesi dahil ülke tarihinin hiçbir dönemiyle karşılaştırılamayacak kadar hızlı bir şekilde neo-liberal dönüşüm yönünde adımlar attılar. 1993’ten AKP’nin iktidara geldiği 2003’e kadar 56 kamu kurumu özelleştirilirken bu rakam 2003-2013 yılları arasında 124’tür. Üstelik Telekom, Petkim, Tüpraş gibi kamunun en büyük ve önemli telekomünikasyon ve enerji kuruluşlarının özelleştirilmesi de yine bu dönemde oldu. Sonuç olarak Türkiye’de 1985’ten 2013’e kadarki 28 yılda yapılan 49 milyar dolarlık özelleştirmenin 41 milyar dolarının AKP iktidarı döneminde (Erdoğan-Gülen ittifakının devam ettiği 2003’ten 2013’e kadarki dönemde) olması, bu iktidarın uzunca bir dönem ABD ve AB’nin emperyalist tekelleri ve TÜSİAD tarafından neden desteklendiğini de yeterince açıklamaktadır.
Bu dönemde siyasi rakiplerini saf dışı bıraktıkları ve sermaye içindeki dayanaklarını büyüttükleri oranda bu kez Erdoğan ve Gülenciler arasındaki iktidar mücadelesi öne çıktı. Gülenciler 2013’te Erdoğan ve çevresinin rüşvet ve kara para ilişkilerini ses kayıtlarıyla ortaya seren 17-25 Aralık operasyonlarını yapmış ve Erdoğan da Gülencilere polis, yargı ve ordu içindeki dayanaklarını tasfiye operasyonlarıyla yanıt vermişti. Erdoğan ve AKP iktidarı; 2014’ten sonra Suriye başta bölgede ABD ve batılı emperyalistler (Fransa) ve S. Arabistan, BAE, Mısır gibi bölge rejimleriyle yaşadığı anlaşmazlıkları 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra bu güçleri bu girişimin arkasında olmakla suçlamanın dayanağı haline getirmişti.
Darbe girişimini “yerli ve milli” olduğunu iddia ettiği yeni rejim inşasının fırsatına dönüştüren Erdoğan yönetimi, batılı emperyalistler ve kimi bölge rejimleri ile yaşadığı gerilim ve çelişkiler üzerinden yaptığı kimi hamleleri stratejik özerklik olarak sunmakta; “milli çıkarlara” dayalı, “bağımsız” bir politikanın uygulandığı propagandası için kullanmaktadır.
Oysa bu politikanın kanıtı olarak sunulan tutum ve gelişmelere bakıldığında bunların ABD ve batılı emperyalistlere ve onların savaş örgütü NATO’ya bağımlılık ilişkilerinde esaslı bir değişime yol açmadığı gibi sınırlarının da bu bağımlılık ilişkileri tarafından belirlendiği görülecektir.
Darbe girişiminden sonra yeni rejimin bağımsız bir politika inşa ettiğinin en önemli kanıtı olarak bu dönem ABD ve batılı emperyalistlerin rakibi konumunda bulunan Rusya ile geliştirilen ilişkiler gösterilmektedir. Gerçekten de bu dönem Rusya ile siyasi, askeri ve ticari işbirliği öne çıktı ancak bölgesel dengelerdeki değişim ve ABD’de Trump döneminin başlamasıyla da birlikte bu işbirliği geri plana düşmeye başladı.
ABD emperyalizmi, Suriye’de Esad/Baas rejiminin düşmemesi ve İran’ın bölgesel gücünün artması karşısında 2014 IŞİD ile mücadele adı altında kendi bölgesel dayanaklarını ayakta tutma ve güçlendirmeye yönelik bir politika benimsemiş ve bu politika bağlamında Suriye Kürtleri (SDG) ile de işbirliği yapmaya başlamıştı. Rusya da ikisi de NATO üyesi olan ABD ve Türkiye’yi karşı karşıya getirmek ve Kürtler üzerindeki baskıyı arttırmak için Suriye sahasında Türkiye ile işbirliğini geliştirmeye yönelik bir tutum takındı. Rusya’nın bu tutumu Kürtlerin Suriye’de güç kazanmasını ülke içinde ve bölgede kendi politikaları için tehdit olarak gören Türkiye’nin Kürtlere karşı bir dizi operasyon yapmasına ve desteklediği cihatçı gruplarla birlikte bazı bölgeleri işgal etmesine alan açtı. Ancak Kürt sorunu konusunda yaşadığı anlaşmazlık Türkiye’deki rejimin HTŞ’nin (Heyet Tahrir eş Şam) kontrolündeki İdlib’de ABD ve AB’li emperyalistlerin çıkarlarıyla uyumlu bir politika izlediği gerçeğini değiştirmiyordu. 2020’de İdlib’de Türkiye ve Esad rejimi-Rusya arasında gerilimin tırmanması sonucunda HTŞ güçlerine kalkan yapılan 34 Türk askeri hayatını kaybetmiş, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey “ABD’nin NATO üyesi Türkiye’nin yanında olduğu” açıklamasını yapmıştı. Sonuçta 2022 Ukrayna ve 2023 İsrail’in Gazze işgali ve devamındaki bölgesel gelişmelerin bir sonucu olarak Suriye rejimi çöktü ve Türkiye, İngiltere ve ABD tarafından desteklenen İdlib’deki HTŞ, Suriye’deki geçici yönetimin başına geçirildi. Rusya ile geçici ve sınırlı işbirliğinin yerini Suriye sahasında yeniden ABD ekseninde üstlenilen roller aldı.
Bahçeli’nin “TRÇ ittifakı” önerisi konusunda Türkiye’nin ‘tam üye’ olmak istediği ŞİÖ’ye bakmak yeterlidir. Erdoğan rejiminin, Rusya ve Çin’in başını çektiği; siyasi, ekonomik ve güvenlik alanında işbirliği temelinde oluşturulmuş bir örgüt olan ŞİÖ ile ilişkileri de emperyalistler arasındaki çelişkilerden kendi çıkarları temelinde yararlanmaya çalışmakla sınırlıdır. Erdoğan 2022’de ŞİÖ’nün ‘diyalog ortağı’ olarak katıldığı Semerkant zirvesi sonrasında bu örgüte tam üye olmak istediklerini söylese de Rusya’nın Şangay İşbirliği Örgütü Büyükelçisi Bakhtiyor Khakimov’un yanıtı netti: “Türkiye, Şangay İşbirliği Örgütü üyesi olmak için NATO’dan çıkmalı.”[14] Oysa bırakın Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını, 2023 Vilnius zirvesinde Ukrayna savaşı için çok kritik bir önem taşıyan NATO’nun güney bölgesel (Karadeniz ve Akdeniz) savunma alanında Türkiye kilit roller üstlenen ülke olarak öne çıkıyor ve ayrıca “Ukrayna’nın NATO üyeliğine tam destek verdiğini” açıklıyordu.
Türkiye ile Rusya arasındaki ticari ilişkilerin merkezinde Türkiye’nin enerji ihtiyacının (doğalgaz ve petrol) önemli bir bölümünü Rusya’dan karşılaması yer almakta ve Türkiye’nin enerjideki bu bağımlılığı ticari ilişkilerde büyük bir eşitsizliğe yol açmaktadır. 2025 yılında Türkiye doğalgaz ve petrol başta olmak üzere Rusya’dan 25,3 milyar dolarlık ithalat yapmış ve bunun karşılığında sadece 3,8 milyar dolarlık ihracat yapabilmiştir.[15]
Öte yandan ABD emperyalizminin Türkiye’nin Rusya’dan aldığı doğalgaz ve petrolü azaltması yönünde yaptığı baskılar sonucunda 2024 yılında BOTAŞ ile dünyanın en büyük enerji tekeli olan ABD’li ExxonMobil arasında yılda 2,5 milyon ton LNG (yaklaşık 1,1 milyar dolar) alımı konusunda 10 yıllık bir anlaşma imzalanmıştır. Yine Geçtiğimiz yıl 25 Eylül’deki Trump-Erdoğan görüşmesinin hemen öncesinde Enerji Bakanı Bayraktar bu kez Mercuria Energy şirketi ile 20 yıl boyunca ABD’den LNG alımı konusunda yeni bir anlaşma imzalamış, Trump ise Beyaz Saray’daki görüşmede Erdoğan için “Yapabileceği en iyi şey Rusya’dan petrol ve doğal gaz almayı bırakmak olur” diyerek bu konuda atılan adımların yeterli görülmediği ve dolayısıyla ABD baskısının devam edeceğinin işaretini vermiştir. [16] Yine yapılan görüşmelerden sonra 2024 verileri için 32,6 milyar dolar olan iki ülke arasındaki ticaret hacminin (Türkiye’nin ihracatı 16,4 ve ithalatı 16,2 milyar dolar) 2030’a kadar 100 milyar dolara çıkartılması hedefi açıklanmıştır.[17]
Kuşkusuz ABD emperyalizminin en büyük rakibi Çin de Türkiye’nin önemli ticari ortaklarından biridir. Ancak burada da tıpkı Rusya ile olduğu gibi ticari ilişkilerde büyük bir dengesizlik bulunmaktadır. Türkiye 2024’te Çin’e hammadde ve maden ağırlıklı olarak 3,4 milyar dolarlık ihracat yapmış; elektronik eşya, makine ve endüstriyel ekipman, demir çelik ve kimyasal ürünler başta olmak üzere 44,9 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirmiştir. [18]
Almanya başta AB ülkeleri Türkiye’nin dış ticaret hacminin yaklaşık yarısını oluşturmakta dolayısıyla en belirleyici aktör olma konumunu sürdürmektedir. 2024 yılında AB ile toplam ticaret 226,5 milyar dolar (122,7 milyar dolar ihracat ve 103,8 milyar dolar ithalat) olarak gerçekleşmiş ve 2025’in ilk 7 ayında 200 milyar seviyesine çıkarak yeni bir rekor kırmıştır.[19]
Bu ekonomik veriler AB ülkeleri ve ABD’nin Türkiye tekelci burjuvazisi için yeri doldurulması kolay olmayan (özellikle AB) büyük pazarlar konumunda bulunduğunu; Rusya ve Çin bakımından ise Türkiye önemli bir pazarken bu ülkelere ihracatın yapılan ithalatın onda birinden bile az olduğunu göstermektedir.
Bunun yanı sıra Türkiye’de otomotiv, enerji, beyaz eşya, telekom, kimya ve finans gibi stratejik önemdeki sektörlerdeki tekellerin büyük çoğunluğu ya doğrudan yabancı sermayeye ait ya da Türk tekelci burjuvazisi ile yabancı sermaye ortaklı işletmeler olarak öne çıkmaktadır. Bu alanlardaki yatırım ve ortaklıklarda ise, batı sermayesi (AB ülkeleri, ABD, İngiltere, İsviçre vd.) belirleyici bir konumda bulunmaktadır. Türkiye’deki en büyük yabancı ya da yabancı ortaklı 20 işletmenin 19’unun batı sermayesi ile bağlantılı olması bu bağımlılık ilişkileri bakımından durumu yeterince açıklamaktadır.[20]
Erdoğan “yerli ve milli” olduğunu iddia ettiği yeni rejimin daha inşa sürecinde (darbe girişimi ve OHAL ilanının hemen ardından) 3 Ağustos 2016’da Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve Uluslararası Yatırımcılar Derneğinin (YASED) 200 sermaye grubuyla yaptığı toplantıda sermaye gruplarının temsilcilerine şöyle seslenmişti: “14 yıldır bizimle birlikte yol yürüyen hiçbir uluslararası yatırımcı, bu ülkede kaybetmemiştir. Tam tersine sürekli kazanmıştır, bundan sonra da kazanacaktır(…) Yatırımcılara zarar verecek, yatırımcıları üzecek hiçbir işe kalkışmayız. Başta şahsım, izin vermeyiz. Bu yönde hiç endişeniz olmasın.”[21]
“Yerli ve milli” Erdoğan ayrıca ekonomideki kötü gidişatı durdurmak, yabancı sermayeyi ülkeye çekmek ve batılı emperyalistlerden kredi alabilmek için onların programını harfiyen uygulayacak bir ismi; “Londra tefecilerinin temsilcisi” olarak bilinen Mehmet Şimşek’i ekonominin başına geçirerek kimlerin hizmetinde olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Ancak bütün bu gelişmeler arasında Erdoğan rejiminin stratejik özerklik iddiasının; ABD, batılı emperyalistler ve NATO’dan bağımsız tutum alabilme kapasitesinin sınırlarının görülmesi bakımından en çarpıcı örnek, Rusya’dan S-400 hava savunma sisteminin alınması ve sonrasındaki gelişmeler olmuştur. ABD’nin Türkiye’ye Patriot füze sistemini satmadığını söyleyen Erdoğan 2017’de Rusya ile S-400’lerin alınması konusunda 2,5 milyar dolarlık anlaşma yaptıktan sonra ABD ve NATO bu anlaşmanın iptalini istemişti. Ancak 2019’da S-400’lerin parçalarının Türkiye’ye getirilmesi sonrasında ABD Türkiye’yi F-35 yeni nesil savaş uçağı üretme programından çıkarmış ve ayrıca CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırım Yoluyla Mücadele Yasası) yaptırımlarının kapsamına almıştı. ABD ve NATO’nun tepkileri karşısında S-400’ler paraları ödendiği halde 2019’dan bu yana aktive edilemeden hangarlarda tutuluyor ve dahası Erdoğan rejimi ABD’deki Trump yönetimi ile ilişkileri geliştirmek adına S-400’lerden kurtulmanın uygun yollarını bulmaya çalışıyor. Yine Türkiye’nin F-35 savaş uçakları programından çıkartılması sonrasında Saray rejiminin tamamen yerli olduğu propagandasını yaptığı KAAN uçağının motorlarının ABD’den alındığı ve lisansları için Kongre’den onay beklendiğini Dışişleri Bakanı Fidan itiraf etmiştir.
Erdoğan’ın “bağımsız” politik tutum alma iddiasında bulunduğu bir diğer konu da 2022’deki Ukrayna savaşı sonrasında İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya yaptıkları üyelik başvuruları oldu. “Terör örgütlerinin kuluçka merkezi” olarak ilan ettiği İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerine evet demeyeceklerini açıklayan Erdoğan, ABD ve NATO’nun bu konudaki dayatmalarına da teslim olarak iki ülkenin üyeliğini onaylamak zorunda kalmıştır.
Türkiye’deki rejimin “oyun kuruculuk” iddiasının kanıtları gibi gösterilen müdahalelerin sonuçları da ortadadır: 1956’dan bu yana bölgede ABD-İsrail ekseni karşısında yer alan en önemli güçlerden biri olan Suriye’deki rejim değişikliğiyle en büyük kazananın kimler olduğu ortadadır. Yeni yönetimin başına geçirilen HTŞ, ABD ve İsrail’in dayatmalarını bir bir yerine getirmektedir. Dahası geçen yıl 10 Kasım’da geçici HTŞ yönetiminin IŞİD ile Mücadele Koalisyonuna dahil edilmesi, dolayısıyla Suriye topraklarının tamamının askeri müdahale ve üsler için ABD’ye açılması anlaşmasında Dışişleri Bakanı Fidan da yer almıştı. Aynı şekilde HTŞ yönetimi ve İsrail arasında ABD arabuluculuğunda Paris’te imzalanan 5 Ocak mutabakatı sürecinde de Fidan taraflarla görüşmelere katılmıştı. Erdoğan rejimi bütün bu süreç içinde Kürtlere karşı sınırlı bir müdahale karşılığında ABD ve İsrail’in dayattığı bu oyuna dahil olmakta bir sakınca görmemiştir.
Türkiye’nin “oyun kuruculuk” iddiası bakımından öne çıkartılan bir diğer önemli gelişme de Libya’da 2019 sonlarında “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzaladığı Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Libya’daki egemenlik mücadelesinin diğer tarafı olan Halife Hafter’in başını çektiği Libya Ulusal Ordusu (LUO) tarafından düşürülmesini engelleyen müdahalesi olmuştu. Saray rejimi 2020’de SİHA’lar ve Suriye savaşından devşirdiği militanlarla LUO’nun Trablus kuşatmasını yenilgiye uğratarak UMH’nin düşüşünü engellemişti. Ancak burada dikkat çekici nokta şuydu: LUO, Rusya tarafından destekleniyor ve Türkiye’nin müdahalesi burada Rusya’nın belirleyici aktör haline gelmesini bir tehdit olarak gören NATO ve ABD’nin politikalarına hizmet ediyordu. Bu nedenle Genel Sekreter Stoltenberg NATO’nun Libya’daki tutumuna dair “NATO, Trablus hükümetine destek vermeye hazır” açıklamasını yapıyor [22]ve ABD’nin AFRICOM Komutan Yardımcısı Tuğgeneral Hadfield ise “Rusya’nın Libya’da kalıcı bir askeri üsse sahip olması ve buraya uzun menzilli füzeler konuşlandırması durumunda, bunun NATO ve Avrupa için yepyeni bir güvenlik durumu meydana getireceğini” söylüyordu. [23]Ancak bu müdahale ABD ve NATO’nun beklentilerini karşılasa da Erdoğan rejiminin “Mavi Vatan” adını verdiği Doğu Akdeniz’deki çıkarları koruma politikası için beklenen sonucu vermedi; Erdoğan İhvancı (Müslüman Kardeşler) Mursi’yi devirdiği için “asla görüşmem” dediği Mısır lideri Sisi ile kucaklaşmak zorunda kaldı.
Bu dönemde “milli” hamasetin en fazla yapıldığı müdahale Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan karşısında Azerbaycan’a verilen destekti. Ancak “Kardeş Azerbaycan” Erdoğan rejiminin İsrail’i “milli güvenlik tehdidi” ilan ettiği dönemde İsrail’in en önemli ortaklarından biri olarak öne çıktı. Daha önemlisi “milli güvenlik tehdidi” hamasetine rağmen Azerbaycan ile İsrail arasındaki ticaret önemli oranda Türkiye üzerinden sürdürüldü. Erdoğan yönetiminin İsrail ile ticari ilişkilerin kesildiğini iddia ettiği dönemde İsrail’e giden petrolün yüzde 28’i BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) boru hattı üzerinden Ceyhan’a ve Ceyhan üzerinden de tankerlerle İsrail’in Hayfa limanına taşınmıştır.[24] Erdoğan’ın Zengezur Koridoru üzerinde egemenlik rüyası; Trump’ın Azerbaycan ve Ermenistan arasında kendi arabuluculuğunda bir anlaşmanın imzalanmasını sağlaması ve adı ‘Trump Koridoru’ olarak değiştirilen bu koridorun işletmesinin 99 yıllığına ABD’ye verilmesini sağlaması üzerinden burada da ABD planına eklemlenme biçiminde realize oldu.
Erdoğan, yaşadığı ekonomik ve siyasi sıkışmışlığın bir sonucu olarak 15 Temmuz darbe girişiminin finansörü ilan ettiği BAE’nin Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ve yine aynı dönemde gerilim yaşadığı S. Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile ardı sıra görüşmeler gerçekleştirdi; oyun kuruculuk iddiası yerini dünün düşmanlarıyla kucaklaşmaya bıraktı.
Erdoğan’ın en fazla hamaset yaptığı konulardan biri olan Filistin ve Gazze konusunda Trump’ın Gazze’de kendi başkanlığında kolonyal bir yönetim kurulması ve buranın bir ticaret ve turizm merkezine dönüştürülerek Filistinlilerin buradan sürülmesini amaçlayan planın garantörlerinden biri olması, iddia ve gerçeklik arasındaki mesafenin görülmesi bakımından en çarpıcı örneklerden birini oluşturmaktadır.
Kuşkusuz buraya kadar söylenenler Türkiye’nin önemli bir bölgesel güç olduğu ve ülkedeki rejimin ortaya çıkan fırsatları (çelişkileri) kendi tekelci burjuva gericiliğinin çıkarları temelinde kullanmaya çalıştığı gerçeğini değiştirmemektedir. Ancak yukarıda özetlene gelişmeler, stratejik özerklik iddiasının aksine Saray rejiminin bu arayışlarının sınırlarının son 75 yılda askeri olarak NATO, siyasi ve ekonomik olarak da ABD ve AB’li emperyalistlerle kurulan bağımlılık ilişkileri tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. Özellikle ABD’nin Trump döneminde ortaya koyduğu politika, emperyalist güçler arasındaki çelişkileri derinleştirerek yeni bir saflaşmayı dayatmakta ve bu durum Erdoğan rejiminin çelişkileri kullanma alanını giderek darlaştırarak ABD eksenine daha fazla bağlanmasını dayatmaktadır. Bu nedenle askeri sınai kompleksinin sınırlarının NATO, siyasi emellerinin ABD ve ekonomik/pazar ilişkilerinin AB tarafından önemli oranda belirlendiği koşullarda stratejik özerklik; “yerlilik ve millilik”, “anti emperyalizm”, “bağımsızlık” gibi söylemler ve bu arada Bahçeli’nin gündeme getirdiği TRÇ önerisi de aslında Saray rejiminin iç politikada kendi dayanaklarını güçlendirmek, bu sömürü ve baskı rejimini ayakta tutmak için kullandığı bir propaganda malzemesi olmanın ötesine geçmemektedir. Çünkü bu bağımlılık ilişkilerinden hiçbir çıkarı olmayan işçi sınıfı ve ülke halkları işbirlikçi tekelci burjuva gericilik ve onun “yerlilik ve millilik” iddiasındaki iktidarını yıkmadan gerçek anlamda anti emperyalizm ve bağımsızlık mümkün değildir.
—
[1] Burada “ulusal/milli çıkarlar” söylemi ulusun sınıflara bölünmüş olduğu ve dolayısıyla söz konusu çıkarların egemen burjuva sınıfın çıkarları olduğunu görünmez kılmayı amaçlayan bir söylemdir.
[2] BBC News Türkçe (2025) “Bahçeli’nin önerdiği Türkiye-Rusya-Çin ittifakı gerçekleşebilir mi?”, https://www.bbc.com/turkce/articles/cq658l76mq3o
[3] Howorth, J. (2018) “Strategic Autonomy and EU-NATO Cooperation: Threat or Opportunity”, The International Spectator, Cilt 53, Sayı 4.
[4] Keyman, F. (2024) “Batı-Sonrası Dünya, Küresel Güney ve Türkiye: Nasıl Bir Stratejik Otonomi?”, https://www.perspektif.online/bati-sonrasi-dunya-kuresel-guney-ve-turkiye-nasil-bir-stratejik-otonomi/
[5] Boratav, K. (2009) Türk İktisat tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, sf. 19.
[6] Aşçı, H.B. (2026) “Lozan Barış Anlaşmasında Osmanlı Borçları Meselesi”, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 5, Sayı 6, sf. 1655.
[7] Eryaman, A. (2021) “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında İnhisar Uygulamalarına Bir Örnek: Kibrit İnhisarı (1924-1943)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 103, sf. 179-216
[8] Duman, M. (2023) “70. Yılında Türkiye-NATO İlişkilerinin Tarihsel Boyutu”, Akademik Hassasiyetler Dergisi, Cilt 10, Sayı 21, s. 400-429.
[9] Öğreten, C. (2025) “The Failure Story of Liberal Economic Policies in Türkiye: Türkiye-IMF Relations 1954-1960”, Belgi Dergisi, Sayı 30, sf. 217-231.
[10] Duman, age, sf. 420.
[11] Yanardağ, M. (2007) Bir ABD projesi Olarak AKP, 1. Baskı, Siyah Beyaz Yayınları, İstanbul, sf.13.
[12] Çakır, R. (2001) Recep Tayyip Erdoğan-Bir Dönüşüm Öyküsü, 1. Baskı, Metis Yayınları, İstanbul, sf. 184-85.
[13] Çakır, age, sf. 181-182.
[14] Serbestiyet.com (2022) “Rusya: Türkiye, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne Katılmak için NATO’dan çıkmalı”, https://serbestiyet.com/haberler/rusya-turkiye-sangay-isbirligi-orgutune-katilmak-icin-natodan-cikmali-104334/
[15] Global Trade Insights (2025) Turkey Trade whit Russia: Market Performance-Evaluation 2025
[16] BBC News Türkçe (2025) “Trump’ın Türkiye’ye ‘Rusya’dan enerji almayı bırak’ çağrısı gerçekçi mi?”, https://www.bbc.com/turkce/articles/c1edv0d470vo ,)
[17] TÜİK (2025) Dış Ticaret İstatistikleri-Aralık 2024
[18] T.C Dışişleri Bakanlığı (2025) Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti Ekonomik İlişkileri https://www.mfa.gov.tr
[19] Milliyet.com.tr (2026) “Türkiye’nin Euro ile dış ticareti yükseldi” https://uzmanpara.milliyet.com.tr/uzmanpara/turkiyenin-euroyla-dis-ticareti-yukseldi-7513532
[20] Ford Otosan, Tofaş, Oyak Renault, Mercedes-Benz Türk, Bosch Türkiye, Arçelik-Whirlpool JV, Shell-Turcas, BP Türkiye, TotalEnergies Türkiye, Vodafona Türkiye, Garanti BBVA, ING Türkiye, HSBC Türkiye,QNB Finansbank, Allianz Türkiye, AXA Sigorta, CarrefourSA, Unilever Türkiye, Nestle Türkiye, Siemens Türkiye. Bu 20 işletmenin 19’u batı sermayesi ile bağlantılı sadece QNB Finansbank Katar sermayesi ağırlıklıdır. (Kaynak: Ticaret Bakanlığı, Yabancı Sermaye İstatikleri)
[21] Erdoğan, R.T. (2016) Uluslararası Yatırımcılarla Yüksek Düzeyli Ekonomi Toplantısı, www.haberturk.com/yerel-haberler/haber/9086693-uluslararasi-yatirimcilarla-yuksek-duzeyli-ekonomi-toplantisi
[22] Anadolu Ajansı (2020) “NATO Genel Sekreteri Stoltenberg: NATO Trablus hükümetine destek vermeye hazır”, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/nato-genel-sekreteri-stoltenberg-nato-trablus-hukumetine-destek-vermeye-hazir/1840750
[23] Deutsche Welle (2020) “ABD’den Libya’da Rus üssü uyarısı”, https://www.dw.com/tr/abdden-libyada-rus-%C3%BCss%C3%BC-uyar%C4%B1s%C4%B1/a-53627590
[24] middleeasteye.net (2024) “Cop29 turns heat up on Turkey and Azerbaijan over oil export to Israel”


