Uluslararası İlişkiler[1] literatürünün gösterdiği üzere askeri ittifaklar, devletlerarası ilişkilerin en eski ve en kalıcı siyasal biçimlerinden biridir. Antik Yunan döneminin Delos Birliği’nden Orta Çağ’ın Haçlı İttifaklarına, 19. yüzyıl Avrupası’nın güçler sisteminde şekillenen Üçlü İttifak ve Üçlü İtilaf saflaşmalarından Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü’ne (NATO) kadar olan tüm devletlerarası kurumlar askeri ittifak olarak nitelendirilmekle birlikte emperyalizm dönemi öncesi askeri ittifakların niteliği ile emperyalizm dönemindeki askeri ittifakların niteliği arasındaki farklılık, maalesef ki, uluslararası ilişkiler alanında kendine pek de yer bulamamıştır. Benno Teschke’nin modern ittifakların burjuva devletlerin jeopolitik stratejileri dolayısıyla meydana geldiği ya da Justin Rosenberg’in askeri güç ve ittifakların kapitalist sosyal ilişkilerin devlet düzeyindeki formlarının birer göstergesi olduğu gibi eleştirel teoriler[2] bir yana Uluslararası İlişkilere ve onun çevresinde gelişen devletlerarası ilişkilere dair popüler literatüre hâlâ egemen olan realizm, diğer tüm kavramları ele aldığı gibi askeri ittifak kavramını da tek boyutlu olarak ele almaktadır.
Askeri ittifakların devletler tarafından dış tehditlere karşı güvenliklerini sağlamak amacıyla yöneldikleri mekanizmalar olduğu kabulü Uluslararası İlişkilerde kabul gören temel varsayım olmakla birlikte neorealist okulun önde gelen temsilcisi Kenneth N. Waltz tarafından ortaya atılan bu temellendirme, mevcut yapıların meşruluğunu sağlama ve onları rasyonalize etme amacı taşımaktadır.[3] Bu genel kabul ile hareket edilirse tarih boyunca kurulan tüm askeri ittifaklar aynı niteliğe sahip olmaktadır. Antik Yunan’da Atina önderliğinde kurulan Delos Birliği ile emperyalizm aşamasında kurulan NATO arasında ontolojik bir farklılık bulunmamaktadır. Waltz’ın askeri ittifakların kuruluş amaçlarına yönelik güvenlik ihtiyacı fikrini kabul etsek dahi, emperyalizm aşamasında kurulan askeri ittifakların basit birer savunma paktından ziyade sermaye birikiminin, pazar bölüşümünün ve ideolojik rıza yeniden üretiminin birer aracı haline geldiği olgusu görmezden gelinmektedir. Emperyalizmin tahlilini yapmadan emperyalist döneme ait kavram ve kurumları analiz etmeye yönelik her girişim, analiz etmeye çalıştığı kavramı tarihsizleştirecek ve onu sınıf ilişkileri bağlamından koparacaktır. Bu sebeple aynı hataya bu makalede de düşmemek amacıyla önce emperyalizm kavramının genel bir tahlili ve askeri ittifak kavramının bu tahlil içerisinde ele alınması gerekmektedir.
Emperyalizm Döneminde Savaşların ve Askeri İttifakların Niteliği
19. yüzyılın sonlarından itibaren kapitalizmin içinde bulunduğu mevcut aşamayı açıklamaya yönelik teorik çabaların bir sonucu olarak kullanılan emperyalizm kavramı, Rosa Luxemburg’dan Immanuel M. Wallerstein’e kadar çeşitli düşün insanları tarafından çeşitli veçheleri ile ele alınsa da, V. İ. Lenin’in Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm eserindeki emperyalizm tahlili, emperyalizmi dört başı mamur bir şekilde ele aldığı için hâlâ en çok referans verilen emperyalizm tahlili olma özelliğini sürdürmektedir. Lenin, emperyalizmi kapitalist üretim tarzının tarihsel evrim sürecinde ulaştığı tekelleşmiş, finans kapitalin egemenliğindeki, asalak ve çürüyen aşaması olarak tanımlar. Lenin’e göre bu dönem, kapitalizmin en yüksek ve son aşamasıdır.[4] Emperyalizmin beş temel özelliğini ise şöyle sıralanmaktadır:
Üretimde ve sermayede yoğunlaşma ve tekellerin oluşumu,
Bankacılık sermayesiyle sanayi sermayesinin birleşmesi, finans kapital ve finans oligarşisinin oluşumu
Sermaye ihracının meta ihracından daha önemli hale gelmesi,
Dünyanın kapitalist birlikler arasında paylaşılması,
Dünyanın büyük güçler arasında paylaşılmasıdır.[5]
Sınıflı toplumların tarihinde savaş istisnai bir olgu değildir; ancak her üretim tarzında savaşın işlevi ve niteliği farklıdır. Antik Yunan ve Roma dünyasında egemen olan köleci üretim tarzında savaş, doğrudan doğruya emek gücünün ve ganimetin teminiyle bağlantılıydı. Fetih, yalnızca siyasal egemenliğin genişletilmesi değil, üretimin temel unsuru olan köle emeğinin sürekliliğinin sağlanması anlamına geliyordu. Bu bağlamda savaş, üretim ilişkilerinin yeniden üretimi için maddi bir zorunluluk işlevi görüyordu; ancak henüz dünya ölçeğinde bütünleşmiş bir pazar ya da sermaye birikiminin genişleme mantığı söz konusu değildi.
Feodal dönemde ise savaş, büyük ölçüde toprak temelli rantın genişletilmesi, haraç ve vergi alanlarının artırılması ve feodal egemenliğin yeniden üretimi için başvurulan bir araçtı. Fetih, artık ürüne el koymanın ve siyasal hâkimiyet alanını genişletmenin yolu olmakla birlikte, üretim esas olarak yerel ve parçalı yapısını koruyordu. Dolayısıyla savaş, küresel bir ekonomik bütünlüğün değil, bölgesel egemenlik alanlarının genişletilmesinin aracıydı.
Buna karşılık, tekelci sermayenin ulusal pazarlar dışında küresel pazarlarda da hegemonya kurma ihtiyacı ile birlikte kapitalist gelişmenin son aşamasını oluşturan emperyalizm döneminde, büyük güçler arasında sömürgeler ele geçirme, pazarlar ve hammadde kaynakları için çatışma daimî bir dinamik kazanmıştır. Dünya pazarlarının tamamen bölüşülmüş olması, yeni pazarlar elde etmenin bir yolu olarak emperyalist güçleri, diğer emperyalist gücün egemenliğindeki ya da etki alanındaki pazarları savaş yoluyla ele geçirmeye itmektedir.[6] Savaş, burjuvazinin dış politika aracına dönüşür ve emperyalist sistemin kaçınılmaz bir sonucu haline gelir. Bu yönüyle savaş olgusu, emperyalizm döneminde dünya tarihinin diğer dönemlerinden farklı bir nitelik kazanır.
Bu nedenle savaş, köleci toplumda doğrudan emek gücü teminine, feodal toplumda toprak rantının genişletilmesine hizmet ederken emperyalizm koşullarında sermaye ihracının güvence altına alınmasına ve dünya pazarının yeniden paylaşımına hizmet eden yapısal bir mekanizma halini alır. Dolayısıyla emperyalist savaş, tarihteki diğer savaş biçimlerinin niceliksel bir devamı değil, dünya ölçeğinde bütünleşmiş sermaye birikim rejiminin özgül bir ürünüdür.
Askeri ittifaklar, emperyalizm döneminde yalnızca dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması safhasındaki araçlar değillerdir. Bununla birlikte sermaye ihracını ve dünya pazarının bölüşümünü de mümkün kılan küresel siyasal mekanizma olarak da somutlaşmış yapılardır. Devletler arasındaki her askeri ittifak asgari olarak iki devlet arasında kurulur. Askeri ittifakların en küçük yapı taşı olan devletin niteliği, askeri ittifakın da niteliğinin göstergesidir.
Devletleri, ulusal düzeyde tüm yurttaşlar arasında tarafsız bir hakem rolü üstlenen ve uluslararası düzeyde kendi ulusal çıkarını maksimize etmeye çalışan rasyonel ve bütüncül bir aktör olarak ele almak, realist okulun rasyonel devlet varsayımına dayanmaktadır. Buna karşılık Marksist-Leninist perspektif açısından devlet, üretim araçlarını elinde bulunduran sınıfın diğer sınıflar üzerindeki egemenliğini örgütlü zor ve hukuk mekanizmaları aracılığıyla sürdürmesinin bir aracıdır. Bizatihi devlet, bir sınıfın çıkarlarını sürdürüyorsa, askeri ittifaklar da müttefiklik ilişkisi ile birbirine bağlantılı hale gelen devletlere egemen olan hâkim sınıfların çıkarlarını sürdürmeyi amaçlayan yapılardır. Oysaki Uluslararası İlişkiler konulu makalelerde devletlerarası ilişkileri analiz ettiği iddiasındaki popüler yorum ve tartışmalarda da ne savaş kavramının ne de askeri ittifakların bu sınıfsal yönü ile ele alındığına pek şahitlik etmeyiz. Bunun sebebi ise disipline hâkim olan realist kuramların konuyu ele alış biçiminin tamamıyla farklı olmasından kaynaklanmaktadır.
Realizm: Pratiğin Mutlaklaştırılması
Galler’de 1919’da ilk Uluslararası İlişkiler kürsüsü açıldığından bu yana, hatta daha öncesindeki jeostrateji çalışmaları da dahil olmak üzere, disiplinin tarihi boyunca hâkim kuramlar, realist kuramlar olmuştur. Önce realizm, sonrasında neorealizm, günümüz akademisinde ise neoklasik, saldırgan ve savunmacı realizm gibi çeşitli alt kırımlara sahip olsa da hem temel tezlerdeki benzerlikler hem de makalenin sınırlılıkları gereği bu makalede tüm bu alt kırımlar realizm olarak ele alınacaktır. Felsefi temelini Thucydides (M.Ö. 460-400), Niccolo Machiavelli (1469-1527) ve Thomas Hobbes (1588-1679) gibi düşünürlerden alan realizm, anarşik bir ontolojik öz ile açıkladığı uluslararası ilişkileri adeta biri kazandığında diğerinin kaybettiği sıfır toplamlı bir oyun olarak güç ilişkileri temelinde yorumlamaktadır.
Thomas Hobbes, 1651 tarihli başyapıtı Leviathan’da merkezi bir otoritenin yokluğunda insanların güvensizlik ve çatışma içinde yaşayacağını ileri sürerken, 17. yüzyıl Avrupa’sında feodal parçalanmanın çözülüp merkezi (mutlak) monarşilerin yükseldiği; ticaret kapitalizminin egemen hale geldiği ve sınai kapitalizmin nüvelerinin ortaya çıktığı tarihsel bir momenti gözlemliyordu. Onun “doğa durumu” tasviri, çoğu zaman evrensel bir insan doğası teorisi olarak okunmakla birlikte, feodal derebeyliklerin toplumsal gelişmenin önünde engel teşkil ettiği bir bağlamda merkezi egemenliğin, ticaretin ve üretici güçlerin gelişimi açısından zorunlu olduğu düşüncesinin teorik ifadesi olarak da yorumlanabilir. Hobbes’un insan doğası üzerinden temellendirdiği zorunluluk, bu tarihsel dönüşümün soyutlanmış ve evrenselleştirilmiş bir anlatımıdır. 20. yüzyılda klasik realizmin temsilcilerinden Hans Morgenthau ise Hobbesçu çerçeveyi belirli bir tarihsel-toplumsal bağlamdan ziyade daha özcü bir insan doğası varsayımı üzerinden okuyarak uluslararası sisteme uyarlamıştır.[7] Merkezi bir otoritenin yokluğunda devletler arasındaki ilişkileri güvensizliğin egemen olduğu anarşik bir yapı olarak tanımlarken, bu durumu zamansız ve değişmez bir özellik olarak ele almıştır. Böylece Hobbes’un tarihsel bir momentin teorik soyutlaması olarak okunabilecek yaklaşımı, realizmde çoğu kez ontolojik bir insan doğası ve kalıcı bir uluslararası anarşi varsayımına dönüştürülmüştür.
Bu yorum çerçevesinde uluslararası sistemin anarşik yapısı, üretim ilişkilerinden ve sınıf-güç ilişkilerinden bağımsız, tarih dışı bir veri olarak kabul edilir. Oysa insan doğası nasıl soyut, sınıfsız ve üretim ilişkilerinden kopuk biçimde tanımlanamazsa, uluslararası sistem de maddi yaşam koşullarından ve sınıfsal güç dengelerinden bağımsız olarak kavranamaz. 19. yüzyılın sonlarından itibaren emperyalizm koşullarında büyük güçlerin dünyayı yeniden paylaşma mücadelesi, “anarşi”nin ontolojik bir zorunluluk değil, belirli bir tarihsel evrenin ürünü olduğunu gösterir.
Nitekim Hobbes’un devlet kuramının salt ve tümden özcü bir insan doğasına indirgenmesi, 20. yüzyıl realizminde baskın hale gelen, fakat Hobbes’un kendi tarihsel bağlamını büyük ölçüde göz ardı eden eksik bir okumaya dayanır. Aynı doğrultuda Morgenthau, devletlerin güvenlik arayışını ve ulusal çıkarlarını maksimize etme eğilimlerini bağımsız ve nötr kategoriler olarak formüle ederken, devletin sınıfsal karakterini teorik çerçevenin dışında bırakır.[8]
Oysaki ulusal çıkar söyleminin kendisi devlete egemen olan sınıfın ideolojik bir kamuflajıdır. Emperyalizm koşullarında ulusal çıkar olarak lanse edilen şey, burjuvazinin çıkarıdır.[9] Ulusal çıkar kavramını nötrleştirme çabası, sınıf çelişkilerini örtme ve sömürüyü meşrulaştırma işlevi taşımaktadır. Her devletin kendi ulusal çıkarını maksimize etmek için diğerlerine üstünlük kurma eğiliminde olduğu iddia edilen bir uluslararası sistemde niçin bazı devletler diğerleri ile askeri ittifaklar kurar? Bu soruya klasik realizm ve neorealizm iki farklı cevap vermektedir. Morgenthau’nun klasik realizmi, ittifakları güç dengesi stratejisinin bir parçası olarak görür. Bir devletin yükselişi, diğer devletleri bir araya getirerek bu gücü dengeleme yönünde hareket etmeye teşvik eder.[10] Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesinde Britanya İmparatorluğu, Üçüncü Fransız Cumhuriyeti ve Rus Çarlığı’nın, yükselişte olan bir güç olan Alman İmparatorluğu ve onun müttefiki olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı kurduğu ittifak bu bağlamda ele alınabilir. Devletleri salt siyasal özneler olarak ele alırsak Alman İmparatorluğu’na karşı kurulan ittifakın mantığını anlamakta zorlanabiliriz. Egemenliği altındaki insan sayısı ya da metrekare ölçümü ile elinde bulundurduğu toprak miktarı, karşısındaki ittifakla kıyaslanmayacak kadar azdır. Lenin’in verdiği istatistiklere göre 1914 yılında Britanya’nın sömürge topraklarının genişliği 33,5 milyon kilometre kare iken Alman İmparatorluğu’nun sömürge topraklarının genişliği yalnızca 12,3 milyon kilometrekaredir. 1914’te dünya nüfusunun takribi olarak 1 milyar 657 milyon kişi olduğu verisinden hareketle, neredeyse her dört kişiden biri Britanya egemenliğinde yaşamaktadır.[11] Üstelik Fransa’nın ya da Rus Çarlığı’nın dönem dönem sömürge toprakları üzerinde karşı karşıya geldiği Britanya İmparatorluğu’na karşı ittifak kurması daha rasyonel gözükmektedir. Klasik realizmin ittifaklar siyasetini anlamlandırmada temel tezi olan gücün dengelenmesi, bu açıdan boşa düşmektedir. Gücün dengelenmesinden öte, ittifakların mevcut güçlerin yükselişte olan gücün yükselişini engellemek adına kurulması muhtemel dengeyi kendi lehlerine bozduğu görülmektedir.
Neorealist kuram bu durumu, tehdit algısı kavramı ile açıklamaya çalışmıştır. K. Waltz, ittifakların güce karşı değil, algılanan tehditlere karşı kuruluğunu öne sürer. Bu yaklaşıma göre yukarıda bahsettiğimiz ittifak dağılımını ele alırsak, Britanya, Fransa ve Rus Çarlığı ittifakının Alman İmparatorluğu’na karşı kurulmuş olması onun en güçlü olması sebebi ile değil, bu devletlere en büyük tehdidi oluşturan devlet olması sebebiyledir.[12] Waltz, Lenin’in emperyalizm teorisini “eleştirirken” kapitalizmin ülkelere özgü içsel bir olgu olduğunu belirtir.[13] Kapitalist ekonomilerin artı değer üretmede daha başarılı olmalarından hareketle bu devletlerin uluslararası alandaki hareket kapasitelerinin daha yüksek olabileceğini kabul eder; ancak devletlerin uluslararası düzeyde nasıl davranmayı seçeceklerinin içsel koşullarla açıklanamayacağını ileri sürer. Realist kuramın sıkça ve bilinçli olarak yaptığı bir hatayı tekrarlayarak (sınıfsal yapı ve toplumsal örgütlenme başta olmak üzere) içsel faktörlerle dış politika arasına kesin bir mesafe koyar. Birbirini etkileyen diyalektik süreçlerden ziyade, etkisi ancak dolaylı olabilecek süreçlere indirger.
Örnek üzerinden karşılaştıralım. Server Tanilli’nin aktardığına göre, Britanya’nın dökme demir üretimi 10 milyon ton iken; Almanya’nın dökme demir üretimi 13 milyon tondur; demir-çelik üretimine bakıldığında Britanya’nın 7.750.000 ton demir-çelik üretimine karşılık Almanya’nın demir-çelik üretimi 12.500.00 tona ulaşmıştır.[14] Başta kimya alanı olmak üzere belirli alanlarda Alman tekellerinin hakimiyeti söz konusudur. Yani bir tehditten bahsedeceksek, tekelleri dolayısıyla Alman İmparatorluğu’nun İngiliz, Fransız ve Rus tekellerinin, dolayısıyla bu devletlerin dünyayı paylaştıkları mevcut statükoyu tehdit etmesinden bahsedebiliriz. Waltz’ın reddiyesine karşısında Lenin’in emperyalizm teorisi bu süreci anlamlandırmakta daha tutarlıdır.
Morgenthau ve Waltz başta olmak üzere realist kuramcılar, mevcut jeopolitik dengelerden hareket ederek kurulan yapıları donuklaştırmakla kalmamakta, onları mutlaklaştırmaktadır. Askeri ittifakların dinamiğine dair söyledikleri tarihsel belli örneklere uygun düşmekle beraber o tarihsel örnekleri doğuran koşulları göz ardı etmektedirler. Uluslararası ilişkilerin temel yapı taşları olarak ifade ettikleri devleti soyut bir kavram olarak ele almakta, onun içerisinde bulunduğu toplumsal ilişkiler ağlarını yok saymaktadırlar. 12. yüzyılda feodal üretim ilişkileri temelinde hüküm süren Frederick Barbarossa’nın Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında sanayi kapitalizmi ve ardından tekelci kapitalizm bağlamında şekillenen Krupp ve Siemens’in Alman İmparatorluğu; 11. yüzyılda Norman fethi sonrasında feodal aristokrasinin egemenliği altında kurulan Fatih William İngilteresi ile 19. ve 20. yüzyıl emperyalist kapitalizmin simgeleri olan HSBC ve Barclays’in Britanya İmparatorluğu, aynı topraklar üzerinde egemenlik kurmuş ve kurumsal süreklilik iddiası taşımış olsalar dahi, aynı mekanizmalarla güç peşinde koşan rasyonel aktörler olarak ele alınamaz. Zira ilk örneklerde siyasal iktidar feodal artı-ürüne el koyma ilişkilerine dayanırken, ikinci örneklerde devlet aygıtı hem serbest rekabetçi kapitalizmin hem de tekelci kapitalizmin küresel birikim süreçleriyle yapısal olarak iç içe geçmiştir. Nasıl ki aynı topraklar üzerinde aynı ya da benzer isimlerle hüküm süren devletlerin davranışları, içinde bulundukları üretim ilişkileri ile şekilleniyorsa, kurdukları ittifaklar ve bu ittifakların amaçları da benzer şekillenmektedir. Frederick Barbarossa ile Aslan Yürekli Richard’ın 3. Haçlı Seferi nedeniyle kurduğu ittifak ile NATO ittifakı arasında hem ittifakın üyesi olan ülkelere etkileri hem de ittifakın kuruluş ve sürdürülüş amaçlarının aynı olabileceği düşünülemez.
Realizm: Güvenlik Söylemi ve Meşruiyet
Görüleceği üzere, realizmin anarşi, güç dengesi ve tehdit algısı gibi kavramlar etrafında kurduğu açıklama çerçevesi, uluslararası sistemi tarihsel olarak oluşmuş sınıf ilişkilerinden kopararak soyut ve değişmez kategoriler üzerinden tanımlar. Devleti toplumsal üretim ilişkilerinden arındırılmış bir özne olarak ele alması, mevcut güç yapılarını tarihsel bir sonuç olmaktan çıkarıp doğal ve kaçınılmaz bir veri haline getirir. Böylece emperyalist döneme özgü güç mücadeleleri, kapitalist üretim tarzının ve tekelci sermayenin genişleme dinamiklerinin ürünü olmaktan ziyade, insan doğasının ya da sistemin değişmez yapısının sonucu gibi sunulur. Bu yaklaşım, uluslararası düzeni “açıklamak” iddiasıyla sınırlı kalmaz; onu tarih dışılaştırarak meşrulaştırır. Diğer bir deyişle realizm, “olanı” betimleyen nötr bir teori değil, kapitalist dünya düzeninin sınıfsal temellerini görünmez kılan ve onu yeniden üreten ideolojik bir çerçeve işlevi görür. Eleştirel ve özellikle Marksist müdahale ise tam da bu doğallaştırma ve tarih dışılaştırma hamlesini hedef alır; teorinin hangi üretim ilişkilerinin, hangi sınıf çıkarlarının ve hangi hegemonik yapıların içinden konuştuğunu açığa çıkarmayı amaçlar.
Realist kuramın en önemli eleştirmenlerinden olan Robert W. Cox, Antonio Gramsci’nin görüşlerini Uluslararası İlişkiler alanına uyarlayarak, her teorinin daima birileri (yani belirli bir sınıf) ve (o sınıfın çıkarlarının koşulladığı) belirli bir amaç için üretildiğini ileri sürer.[15] Bu çerçevede, “problem çözücü” teoriler olarak, realist kuramın da içinde yer aldığı klasik Uluslararası İlişkiler yaklaşımlarının benimsedikleri temel ön kabulleri sorgulamaksızın kabul etmelerinin, mevcut düzeni yeniden üretmeye hizmet eden belirli bir işlev taşıdığını savunur.[16] Liberal demokrasinin tarihin sonu olduğu söyleminin altında yatan amaç ile realist kuramın mevcut uluslararası ilişkilerin dinamiklerine dair söyledikleri altında yatan amaç aynıdır: kapitalizmin meşruluğunu güvence altına almak. Askeri ittifaklara dair söylenen güç ya da tehdit dengelemesi yönündeki kavramsallaştırmalar da askeri ittifakların üyesi olan devletlerin içsel yapılarına etkilerini göz ardı ederek onları salt dış politika araçları olarak meşrulaştırmaktadır. Lenin’in, emperyalizm teorisinde, kapitalist devletlerin askeri ittifakları, dünya pazarlarını yeniden paylaşmak için bloklaşma işleviyle değerlendirdiğine daha önce değinmiştik. Bunun sadece dış politikaya ait bir alan olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. Kaldı ki, öyle kabul edildiğinde dahi, askeri ittifakların tekelci sermayenin çıkarlarını koruması, işçi sınıfı üzerinde güvenlikçi söylemler ve/ya milliyetçilik kisveleri altında ideolojik hegemonya oluşturulması ve askeri teknolojilerin ve endüstrinin sermaye birikimi için kullanılması gibi dış politikaya ait olmayan işlevlerinin varlığını realist kuramlar açıklayamamaktadır.
Tekelci sermayenin ulus ölçeğinden çıkarak Arjantin’in Patagonya yaylalarından kuzeyin fiyortlarına, Güney Asya’nın yağmur ormanlarından Sahraaltı Afrika’nın savanalarına yayıldığı bir ortamda, büyük güçler arasındaki askeri ittifaklar, sermaye ihracının sürekliliğini güvence altına almaktadır. NATO örneğinden hareket edersek, üye ülkelerin iç dinamiklerinde gelişmelerin özel mülkiyeti tehdit etmeyen bir yapıda olması için, işçi sınıfı hareketinin olası yükselişinin ve/ya olası ilerici anti-emperyalist iktidar girişimlerinin önünü kesebilmek için kontra-gerilla tipi yapılar kurulmuştur.
Tekelci sermayenin çıkarlarını korurken işçi sınıfını ve geniş halk kesimlerini kendi ideolojisine yedekleme ve rıza inşa etmek için kullanılan güvenlik söylemi de askeri ittifaklar üzerinden sağlanmakta ve burada karşılıklı bir ilişki oluşmaktadır. Hem bir ülkenin askeri ittifaka dahil edilmesi güvenlik söylemi ile temellendirilirken hem de o askeri ittifakta bulunmaya gelebilecek itirazlar yine güvenlik söylemi ile bertaraf edilmeye çalışılmaktadır. Finlandiya ve İsveç’in NATO bloğuna 2023 ve 2024 yıllarında katılmalarının Rusya’nın saldırganlığı ile açıklanması bir yana, bu konudaki en çarpıcı örneklerden biri Türkiye’dir.
Türkiye örneğinde bu söylem tarihsel olarak dönüşüm geçirmiştir. Türkiye’nin NATO’ya girişi, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı ilhak edeceği ve Boğazlar’da üs talep ettiği iddiaları üzerinden meşrulaştırılmıştır.[17] Oysa bu iddiaların uluslararası hukuk düzleminde resmî ve bağlayıcı bir talebe dönüşmediği bilinmektedir.[18] Buna rağmen NATO üyeliği, “komünizm tehdidi” söylemi de kullanılarak geniş halk kesimlerine zorunlu ve kaçınılmaz bir tercih olarak sunulmuştur. Günümüzde ise güvenlik anlatısı farklı bir içerikle yeniden üretilmektedir. NATO üyeliği artık yalnızca savunma ihtiyacıyla değil; Türkiye’nin “oyun kurucu” bir bölgesel güç olma iddiasıyla da gerekçelendirilmektedir. Her yerinde çatışmaların yaşandığı bir dünyada Türkiye’nin “layık olduğu yeri alabilmesi” için güçlü müttefiklik ilişkilerine ihtiyaç duyduğu söylemi öne çıkarılmaktadır. Bu anlatı, Türkiye’yi orta büyüklükte bir kapitalist güç olarak küresel ve bölgesel paylaşım rekabetinde daha etkin bir aktör konumuna taşıma arzusunu güvenlik diliyle birleştirir. İttifak, bu çerçevede yalnızca savunma değil, aynı zamanda güç projeksiyonunun bir kaldıracı olarak sunulur.
Örgün eğitim kurumlarından medyaya kadar her alanda NATO üyeliği bu yanıyla meşrulaştırılması ile toplumsal bir rıza üretimi sağlanmaktadır. Bu rıza inşası sonucunda bütçenin belirli bir bölümünün sadece ittifak içerisinde var olma zorunluluğu olarak askeri harcamalara ayrılması normalleştirilmektedir. 2006’dan beri NATO her üye devletin GSYİH’sinin en az yüzde 2’sini savunma harcamalarına ayırmasını tavsiye etmektedir. 2025 NATO zirvesinde ise bu oranın 2035’e kadar yüzde 5’e çıkarılması kararlaştırılmıştır.[19] 2024 yılı verilerine göre sadece Türkiye’nin GSYİH içerisinde savunmaya ayırdığı pay yüzde 2,1’dir.[20] “Savunma” harcamaları doğrudan “NATO’ya verilen para” olarak değil; ulusal güvenliğin ve bölgesel etkinliğin zorunlu gereği olarak sunulur.
Aynı zamanda askeri ittifakların barış dönemlerinde dahi silahlanmayı zorunlu kılan bir yapı içerisinde olması sermaye birikiminin savunma firmaları adı altındaki tekellere aktarılmasına yol açmaktadır. Küresel pazarların büyük güçler arasında bölünmesi, emperyalist rekabeti kaçınılmaz olarak askeri ve siyasi bloklar halinde örgütler; bu bloklar da sürekli olarak savaş tehdidini yeniden üretir. Bu bağlamda, askeri ittifaklar sadece savaş sırasında devreye giren unsurlar değil, aynı zamanda barış zamanında bile silahlanmayı, savunma harcamaları adı altında askeri harcamaları ve güvenlik söylemini destekleyen mekanizmalardır. Dolayısıyla, askeri ittifaklar, sermaye birikiminin savunma/savaş sanayinde ve askeri teknolojilerde yoğunlaşmasına olanak tanıyan kurumsal yapılar haline gelir ve devlet bütçelerinin dağılımında belirleyici ve sınıfsal bir rol oynar. Modernizasyonun bir seçenek değil, NATO envanterine eklenmenin bir zorunluluk olduğu durumda Baykar gibi şirketlere aktarılan sermaye ile yeni birikimlerin önü açılmaktadır. Diğer bir deyişle, alıcısının devlet olduğu uzun vadeli sözleşmelerle kâr istikrarının sağlandığı bir çerçevede tekellerin egemenliği yeniden tesis edilmektedir.
Sonuç
Nihayetinde bu çalışma ile, askeri ittifak olgusunun Uluslararası İlişkiler disiplininde egemen olan realist kuram(lar) tarafından nasıl sınıflar üstü, tarih dışı ve indirgemeci bir şekilde ele alındığını ortaya koymak ve bu kavramsal çerçevenin sınırlarını tarihsel materyalist bir yaklaşımla eleştirmek amaçlanmıştır. Şüphesiz bu konuda daha çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Antik dönemde ya da Orta Çağ döneminde kurulan askeri ittifaklar ile kapitalizmin emperyalizm aşamasında kurulan ve kurumsal bir süreklilik kazan ittifaklar arasındaki niteliksel farkın göz ardı edilmesi, askeri ittifakların birçok işlevini kamufle etmekte ve bu ittifakların kapitalist sistemin yeniden üremindeki merkezi rollerini perdelemektedir. Ancak emperyalizm aşamasında askeri ittifaklar, tanımlanmış dış tehditlere karşı geçici güvenlik düzenlemeleri olmaktan ziyade, tekelci sermayenin küresel genişlemesini güvence altına alan, siyasi ve askeri düzeylerde piyasa dağılımını pekiştiren ve uluslararası arenada kapitalist üretim ilişkilerinin kurumsal biçimleri olarak işlev gören yapılardır. Lenin’in emperyalizm teorisine dayalı yaklaşımı, savaş ve askeri ittifakların bu tarihsel aşamada istisnai değil, sistemsel ve daimî olgular haline geldiğini göstermektedir.
Bu çalışmada incelenen realist ve neorealist kuramlar, askeri ittifakların tahlilinde bu tarihsel ve sınıfsal yönleri sistematik olarak dışlamaktadır. Güç dengesi ve tehdit algısı gibi kavramlar, ittifakların ortaya çıktığı maddi koşulları ve onları üreten sosyal ilişkileri sorgulamak yerine, mevcut jeopolitik düzeni rasyonelleştiren ve onu kabullenilmiş sayan açıklayıcı araçlar haline gelmektedir. Bu yaklaşımlar, devleti sınıf karakterinden soyutlayarak ve ulusal çıkarları tarafsız bir kategori olarak ele alarak, askeri ittifakların burjuva devletler için yerine getirdiği ideolojik, ekonomik ve sosyal işlevleri görünmez kılmaktadır. Bu durum, askeri ittifakların yalnızca dış politika araçları olarak algılanmasına yol açmaktadır; ancak bu yapılar aynı zamanda iç politikada sınıf mücadelesinin seyrini etkileyen, rızanın oluşumunu organize eden ve muhalif sosyal dinamikleri bastıran mekanizmalar olarak da işlev görmektedir. NATO örneğinden hareketle yapılan tartışma, emperyalist sistemde askeri ittifakların çok yönlü rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Güvenlik söylemiyle meşrulaştırılan ittifak üyeliği, bir yandan üye devletlerin dış politika yönelimlerini belirlerken, diğer yandan iç politikada askeri harcamaların normalleşmesini, sermayenin savunma/savaş sanayiine yeniden dağılımını ve güvenlik söylemi üzerinden rızanın yeniden üretilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu süreçte askeri ittifaklar, yalnızca devletlerarası ilişkilerin değil, sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin de düzenleyici unsurları haline gelmektedir. Robert Cox’un klasik Uluslararası İlişkiler teorilerine yönelik eleştirilerinden yola çıkan bu çalışmada, askeri ittifaklara ilişkin realist teorilerin sunduğu açıklamaların da belirli bir tarihsel-sosyal düzeni korumaya hizmet ettiğini savunulmuştur. Emperyalist dönemde askeri ittifakların işlevlerini anlamak, ancak bu yapıları kapitalist üretim ilişkileri, sınıf egemenliği ve ideolojik hegemonya bağlamında ele alan eleştirel ve Marksist bir teorik çerçeve içinde mümkündür. Bu bakış açısı, askeri ittifakları doğal, kaçınılmaz ve evrensel güvenlik mekanizmaları olarak değil, belirli bir tarihsel aşamanın, belirli sınıf çıkarlarının ve belirli güç ilişkilerinin ürünü olan siyasi biçimler olarak görmemizi sağlar. Bu bağlamda, uluslararası ilişkiler disiplininde askeri ittifaklar olgusunu yeniden düşünme ihtiyacını ve emperyalizme odaklanan eleştirel yaklaşımların teorik ve analitik zorunluluğunu vurgulamamız gerekmektedir.
—
[1] Makale boyunca, uluslararası ilişkiler söz öbeği, disiplin/literatür olarak kullanıldığında Uluslararası İlişkiler, iki ya da daha fazla ulusun arasında ilişkileri ifade etmek amacıyla kullanıldığında uluslararası ilişkiler olarak geçecektir.
[2] Teschke, B. (2017) 1648 Söylencesi: Sınıf, Jeopolitik ve Modern Uluslararası İlişkilerin Kuruluşu, çev. B. Şimşek, Can Yayınları, İstanbul; Rosenberg, J. (2001) The Empire of Civil Society: A Critique of the Realist Theory of International Relations, Verso, Londra.
[3] Waltz, K. N. (1988) “The Origins of War in Neorealist Theory”, Journal of Interdisciplinary History, 18(4), 615-628.
[4] Lenin, V. I. (2025) Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm, çev. O. Geridönmez, Kor Kitap, İstanbul, sf. 103.
[5] Lenin, age, sf. 92.
[6] Lenin, age, sf. 94.
[7] Morgenthau, H. J. (1949). Politics among Nations The Struggle For Power and Peace, Alfred A. Knopf, New York, sf. 169.
[8] Morgenthau, age, sf. 361-363.
[9] Emperyalist baskı ve zor koşullarında, bağımlı ya da sömürge ülkelerde burjuvazinin çıkarları ile halkın anti-emperyalist talepleri belirli tarihsel konjonktürlerde kısmen çakışabilir; bu durumda “ulusal çıkar” söylemi yalnızca ideolojik bir kamuflaj işlevi görmekle kalmayıp, görece maddi bir karşılık da üretebilir.
[10] Morgenthau, Politics among Nations The Struggle For Power and Peace, sf. 131-133.
[11] Lenin, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm, sf. 97.
[12] Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. Addison-Wesley Publishing Company, Reading, sf. 53.
[13] Waltz, age, sf. 26.
[14] Tanilli, S. (2013) Yüzyılların Gerçeği ve Mirası 20. Yüzyıl Bir Dünyanın Arayışında (Cilt 6), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, sf. 15.
[15] Cox, R. W. (1981). “Social Forces, States and World Order: Beyond International Realitons Theory”, Millennium: Journal of International Studies, 10(2), 126-155.
[16] Cox, age, sf. 129
[17] Cumhuriyet (1945) “Sovyet şartları”, https://www.gastearsivi.com/gazete/cumhuriyet/1945-06-27/1
[18] Çuyev, F. (2017). Molotov Anlatıyor: Stalin’in Sağkolu ile Yapılan 140 Görüşme. Yordam Kitap, İstanbul, sf.116-118.
[19] NATO (2025) “Funding NATO”, https://www.nato.int/en/what-we-do/introduction-to-nato/funding-nato
[20] NATO (2025) “The Netherlands ranks 7th on defence expenditure among NATO members” https://www.cbs.nl/en-gb/news/2025/25/the-netherlands-ranks-7th-on-defence-expenditure-among-nato-members

