Listen to this article
Bir Salonun Anatomisi
Ankara Ticaret Odası'nın Congresium salonu, 4 Haziran 2026 akşamı, alışılmadık bir kalabalığı ağırlıyor. Bir gün önce Anıtkabir'de altı bin kişilik bir alay kırmızı-beyaz atkılarıyla Aslanlı Yol'dan yürüyüp mozoleye çelenk bırakmış, Ömer Koç Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalamış, "laik Cumhuriyet'in değerlerine sahip çıkma" vaadinde bulunmuştu. Şimdi sahne değişiyor: mermer ve çelenk yerini kristal avizeye, saygı duruşu yerini kokteyl sohbetlerine bırakıyor. Salonda yaklaşık bin beş yüz kişi var. Ama bu yazının konusu o bin beş yüz kişi değil; protokol masasında yan yana oturan bir avuç insan.
Ancak bu altı bin kişilik alayın bileşimi de kendi başına bir şey anlatıyor. Aile üyeleri, üst düzey yöneticiler, beyaz yakalı çalışanlar, mavi yakalı işçiler, bayiler ve yetkili servis temsilcileri aynı kırmızı-beyaz atkıyı takıp aynı yürüyüşe katılsalar da, sınıfsal konumları elbette aynı değil. Bu farklı konumların hepsinin "Koç ailesi" imgesi içinde eritilmesi, yalnızca Türkiye’nin en büyük ve köklü sermayesinin gövde gösterisi içinde milyonlarca işçinin emeğinin görünmez kılınması değil, aynı zamanda emeğin sermayenin kurumsal kimliğine dahil edilmesi bakımından da işlevsel: ideolojik hegemonyanın ve kurumsal paternalizmin klasik bir sahnesi.
Sahnenin girişinde Ali Koç, gelenleri bizzat karşılıyor. Devlet Bahçeli kapıdan girdiğinde onu ilk selamlayan yine Ali Koç. Salonun içinde, protokol sırasında, Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç ile Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç'un yanı başında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz oturuyor. Onun yanında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli. Bahçeli'nin yanında CHP Genel Başkanı Özgür Özel var. Aynı sırada TBMM Başkan Vekili Celal Adan. Salonun başka noktalarında Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, AKP Genel Başkan Vekili Mustafa Elitaş, DEVA Partisi lideri Ali Babacan, İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu, Saadet Partisi lideri Mahmut Arıkan, DEM Parti'den bir grup başkan vekili dolaşıyor.
Gecenin görüntüsü kısa sürede sosyal medyaya düşüyor: Devlet Bahçeli ile Özgür Özel'in el sıkışması, ardından birkaç dakika süren, gülümsemeli bir sohbet. Bu, sıradan bir nezaket görüntüsü değil. Çünkü on üç gün önce, 21 Mayıs 2026'da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin Kasım 2023'teki 38. Olağan Kurultayı'nı "mutlak butlan" ile, yani baştan itibaren yok hükmünde sayarak iptal etmiş; Özgür Özel ve yönetimini tedbiren görevden uzaklaştırmış, yerine Kemal Kılıçdaroğlu'nu ve eski parti organlarını "göreve iade" etmişti. Türkiye'nin en büyük muhalefet partisi, tarihinin en ağır meşruiyet krizinin ortasındaydı; parti içi cephe hatları yeniden çizilmiş, sokakta destek gösterileri, kulislerde yeni parti kurma senaryoları konuşulur olmuştu. Devlet Bahçeli ile Özgür Özel'in bu kararın ardından ilk kez aynı mekânda, aynı masada, el sıkışarak görülmesi, başka hiçbir siyasi zeminde değil, Koç Holding'in yüzüncü yıl davetinde, tam da bu yüzden bir "kare" olarak anılmayı hak ediyor.
Bu yazının derdi, bu karenin estetiğiyle değil anatomisiyle ilgilenmek. Kimin kiminle yan yana oturduğu, kimin kimi kapıda karşıladığı, kimin masaya davet edilip kimin edilmediği, bunların hiçbiri tesadüf değil. Bir sermaye grubunun yüz yıllık kutlama programı, kimin protokolde nereye oturacağını planlamadan kurulamaz. Ve bu planlama, yalnızca bir aile şirketinin nezaket işletmesi değil, Türkiye burjuvazisinin en büyük halkasının, hem AKP-Erdoğan rejimiyle hem de bu rejimin karşısındaki muhalefetle aynı anda, aynı çatı altında, dengeli bir mesafede durma stratejisinin sahnelenmesidir. Anıtkabir'deki laiklik vurgusunun kendisi bile, bu stratejinin yalnızca bir sahne süsüdür. Koç için önemli olan laikliğin özü değil, o özün sağladığı meşruiyet payıdır; asıl belirleyici olan, iktisadi ağırlıktır.
Neden Anıtkabir? Sermayenin Laiklik Performansı
Koç'un yüzyıllık kutlama programının Anıtkabir'le açılması, ilk bakışta basit bir "kurumsal gelenek" gibi görünebilir. Nitekim topluluğun resmî söylemi de tam olarak bunu vurguluyor: Vehbi Koç'un ticarethanesi 31 Mayıs 1926'da yani Cumhuriyet henüz iki yaşındayken, Ankara Ticaret Odası'na kaydettirilmişti; şirketin kuruluş öyküsü doğrudan erken Cumhuriyet dönemini yansıtıyordu. Ömer Koç'un Anıtkabir'deki konuşmasında "Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında da kurucumuz Vehbi Koç'un hizmet anlayışından ve Cumhuriyet'in değerlerinden ilham alarak yolumuza devam edeceğiz" demesi, bu tarihsel bağın resmî bir teyidi olarak sunuluyor.
Ama bu jestin bugünkü siyasi bağlamdan bağımsız okunması mümkün değil. 2026 Türkiye’sinde bir sermaye grubunun altı bin kişilik bir heyetle Anıtkabir'e yürüyüp "laik Cumhuriyet" vurgusu yapması, siyasi olarak boş bir hareket olamaz. AKP-Erdoğan rejiminin yirmi dört yıllık iktidarı boyunca, "laiklik" kelimesinin kendisi bir cepheleşme aracına dönüştü; rejimin kurucu söylemi tam da bu kelimeyle simgelenen "eski Türkiye"nin karşısına, dindar-muhafazakâr bir "yeni Türkiye" ve "milli-yerli" bir sermaye anlayışı koyarak inşa edildi. Böyle bir ortamda Koç Holding'in yüz yıllık kutlamasını bilinçli biçimde Anıtkabir'den başlatması, üç ayrı mesajı aynı anda taşıyor.
Birincisi, bu bir kimlik beyanıdır. Koç ailesi, kendisini hâlâ erken Cumhuriyet'in "batılılaşmacı", laik-seküler burjuva bloğunun mirasçısı olarak konumlandırıyor. Rahmi Koç'un yıllar içindeki laiklik vurguları, Vehbi Koç'un anılarında sıkça öne çıkan "devlete hizmet" söylemi, bugün de topluluğun kurumsal kimliğinin bir parçası. İkincisi, bu bir sigorta hareketidir. Rejimle kurulan yakın ilişkiye rağmen, Koç Holding kendi tabanına (özellikle Batı yakası kentli, laik-seküler beyaz yakalı çalışan ve tüketici kitlesine) hâlâ "eski Türkiye"nin değerlerine sahip çıktığını göstermek zorunda. Üçüncüsü ve belki en önemlisi, bu bir devletle özdeşleşme jestidir. Anıtkabir, hangi hükümet iktidarda olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu simgesi olmaya devam ediyor; oraya gitmek, herhangi bir partiye değil doğrudan "devlete" bağlılık beyan etmenin, dolayısıyla siyasi çatışmaların üstünde durduğunu iddia etmenin en güvenli yoludur. Koç, tam da CHP'nin bir mahkeme kararıyla ikiye bölündüğü, MHP ile CHP liderlerinin birbirine küstüğü, cumhurbaşkanlığı sisteminin fiilen tek adam rejimine dönüştüğü bir dönemde, "ben hepinizin üstündeyim, çünkü ben doğrudan Cumhuriyet'in kendisine bağlıyım" diyen bir sahne kuruyor.
Bu, büyük burjuvazinin klasik bir refleksidir: siyasi rejimler gelip geçer, hükümetler değişir, koalisyonlar kurulup dağılır ama sermaye, "millet" ve "devlet" kategorileri üzerinden kendini bu dalgalanmaların dışında, sürekli ve aşkın bir konuma yerleştirmeye çalışır. Anıtkabir ziyareti, bu aşkınlık iddiasının en güçlü sahnelemesidir; çünkü Atatürk figürü, Türkiye'de hâlâ AKP'den CHP'ye, MHP'den İYİ Parti'ye hemen hemen tüm siyasi kesimlerin, en azından protokol düzeyinde saygı göstermek zorunda kaldığı ortak bir referans noktasıdır.
Vehbi Koç'un Mirası: Devlet Gölgesinde Büyümek
Koç'un bugünkü konumunu anlamak için, yüz yıl önceki kuruluş anına geri dönmek gerekiyor. Vehbi Koç'un hikâyesi, kapitalizmin klasik "girişimci dehası" masallarından değil, zaten var olan bir tüccar-eşraf kesiminin, genç Cumhuriyet'in devlet aygıtıyla kurduğu yakın ilişki sayesinde büyümesinden, palazlanmasından doğdu. Anadolu'nun ticaret ve eşraf sınıfı, Osmanlı'nın son döneminden beri zaten mevcuttu; Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu kesimin bir bölümü, devlet ihaleleri, ithalat lisansları, düşük faizli krediler gibi araçlarla hızla büyüme ve sermaye biriktirme imkânı buldu. Vehbi Koç, tam da bu ortamda, Ankara'da devlet kurumlarına inşaat malzemesi ve donanım tedarik eden bir tüccar olarak yükseldi; sonraki yıllarda General Electric, Ford, Mobil gibi Batılı tekellerle kurduğu temsilcilik ve ortaklık ilişkileri, hem Soğuk Savaş döneminin Türkiye'yi Batı blokuna bağlama siyasetiyle hem de İkinci Dünya Savaşı sonrası ithal ikameci sanayileşme politikalarıyla el ele yürüdü.
Bu, Koç'un yüz yıllık tarihinin ilk büyük dersidir: sermaye yoktan var edilmedi, ama var olan sermaye de devletten bağımsız, saf bir piyasa girişimciliğiyle büyümedi; devletin sanayileşme stratejisinin, dış politika tercihlerinin ve kredi-teşvik mekanizmalarının içinde, devletle kurulan yakın ilişki sayesinde palazlandı. 1950'lerin Demokrat Parti iktidarı, 1960 darbesi sonrası planlı kalkınma dönemi, 1970'lerin popülist-korumacı iktisat politikaları, 1980 sonrası Özal döneminin dışa açılma ve finansal serbestleşme dalgası, 1990'ların kriz-borçlanma sarmalı, 2001 krizinin ardından IMF programlarıyla tasarlanan bankacılık reformu. Koç, bu farklı iktisat rejimlerinin her birinde, kendini yeniden konumlandırarak ayakta kalmayı ve büyümeyi başardı. Bu esneklik, bugünkü AKP-Erdoğan dönemiyle kurduğu ilişkiyi de anlaşılır kılıyor: topluluk için mesele hiçbir zaman "hangi ideoloji" ya da "hangi rejim" olmadı, mesele her zaman devletle kurulan ilişkiyi güncel iktidar biçimine göre yeniden ayarlayarak "büyümeye devam edebilmek" oldu. Bu esnekliğin bir başka boyutu emek cephesinde yaşandı: 12 Eylül'ün ücretleri bastıran ve sendikal örgütlenmeyi geriye iten emek rejimi, sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayan koşullardan biriydi.
Bu tarihsel sürekliliğin bir başka boyutu da Koç'un Türkiye burjuvazisi içindeki konumuyla ilgili. Türkiye Sanayici ve İş adamları Derneği'nin (TÜSİAD) kurucu ve en etkili üyelerinden biri olan Koç, uzun yıllar İstanbul merkezli, ihracata dönük, küresel sermayeyle bütünleşmiş "büyük sermaye" fraksiyonunu temsil etti; bu fraksiyon, 1990'lar ve 2000'lerin başında, Anadolu kentlerinde yükselen, dinî-muhafazakâr kimlikle harmanlanmış, MÜSİAD çevresindeki "yeni" sermaye fraksiyonuyla zaman zaman gerilim yaşadı. Ama bu gerilimi yalnızca laik-dinci bir kültürel ayrım üzerinden okumak yanıltıcı olur; asıl belirleyici olan, iki fraksiyonun sermaye birikim tarzları arasındaki farktır. TÜSİAD çevresi büyük ölçekli, ihracata dönük, kredi ve döviz girişine bağımlı bir birikim modelini savunurken, MÜSİAD çevresindeki küçük-orta ölçekli sermaye devlet ihalelerine, yerel yönetim kaynaklarına ve genişlemeci para politikalarına daha bağımlıydı. Bu iki fraksiyon, genel sınıf çıkarları söz konusu olduğunda, örneğin işçi hakları, sendikal örgütlenme ya da vergi yükünün emek üzerinden karşılanması gibi konularda, aynı safta buluşan, ama birikim stratejisi ve devletin kaynak dağıtımı söz konusu olduğunda birbiriyle rekabet eden bir "hem hasım hem hısım" ilişkisi içindeydi.[0] Bugün gelinen noktada bu ayrımın kendisi de bulanıklaşmış durumda: AKP döneminde MÜSİAD çevresinden çıkan bazı gruplar, zaman içinde büyük ölçekli ve uluslararasılaşmış sermaye yapılarına dönüştü. Özellikle 15 Temmuz sonrası ve takip eden dönemlerde yaşanan sermaye el değiştirmeleri, "eski" ile "yeni" sermaye arasındaki sınırı daha da belirsizleştirdi. AKP'nin 2002'deki iktidara gelişi, büyük ölçüde bu ikinci fraksiyonun siyasi temsilcisi olarak okundu. Dolayısıyla TÜSİAD çevresi ve onun en büyük ismi olarak Koç, ilk yıllarda hükümetle temkinli, bazen açıkça eleştirel bir mesafe korudu. Bu mesafenin izlerini 2001 krizi sonrasında bağımsız Merkez Bankası ve kural temelli para politikası konusunda takındıkları teknokratik tavırda da görmek mümkündür; büyük sermaye, o dönemde de siyasi iktidarın ekonomi yönetimine doğrudan müdahalesini değil, "özerk kurumlar" eliyle yürütülen öngörülebilir bir çerçeveyi savunuyordu. Ama zaman içinde bu ayrım da bulanıklaştı. AKP iktidarının kendisi devlet ihaleleri, kentsel dönüşüm projeleri, enerji ve altyapı yatırımları üzerinden yeni bir "sermaye biriktirme" mekanizması kurarken, hem "yeni" hem "eski" sermaye toptan bu mekanizmanın bir parçası hâline geldi. Bugün TÜSİAD ile hükümet arasındaki ilişki, 2007-2013 döneminin keskin polemiklerinden çok uzak; TÜSİAD'ın kurumsal söylemi bile giderek "makroekonomik istikrar" ve "öngörülebilirlik" gibi teknokratik bir dile daha çok tutunuyor, siyasi rejimin niteliğine dair eleştiriler koflaştı.
Rakamlarla Koç: Türkiye Sermayesinin Aşılmaz Zirvesi
Koç Holding'in bu sahneyi kurabilme kapasitesi, elbette sembolik bir meseleden ibaret değil; doğrudan ekonomik ağırlığından kaynaklanıyor. Türkiye'de başka hiçbir sermaye grubu, cumhurbaşkanı yardımcısını, ana muhalefet liderini, MHP liderini ve küçük partilerin tamamını aynı anda, aynı çatı altında toplayabilecek bir çekim gücüne sahip değil. Bu gücün maddi temellerine bakmak gerekiyor.
Koç Holding, 2025'in ilk yarısında konsolide bazda 29,6 milyar dolar gelir elde etti; topluluğun CEO'su Levent Çakıroğlu'nun ifadesiyle, bu rakam Türkiye'nin milli gelirinin yüzde 7'sinden fazlasına, toplam ihracatının ise yine yüzde 7'sinin üzerine denk geliyor.[1] (Ciro büyüklüğü ile gayrisafi yurt içi hasıla aynı iktisadi kategoriyi ölçmüyor; ciro şirketin toplam satış gelirlerini, GSYH ise ekonomide yaratılan katma değeri gösteriyor. Dolayısıyla bu oran, holdingin milli geliri "ürettiğini" değil, ekonomideki göreli ağırlığını gösteriyor -ama bu haliyle bile yeterince çarpıcı.) Ömer Koç'un Kasım 2025'te yaptığı bir konuşmada verdiği bir başka rakam da çarpıcı: Topluluk şirketlerinin ödediği vergiler, devletin toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 8'ini oluşturuyor. Borsa İstanbul'da işlem gören Koç şirketlerinin piyasa değeri, borsanın toplam piyasa değerinin yüzde 17'sini buluyor. Ve belki en semboliği: Fortune Global 500 listesinde Türkiye'yi bu yıl da tek başına temsil eden şirket Koç Holding.[2]
Bu, tekil bir şirketin başarı hikâyesinden fazlası; bir sermaye yoğunlaşması tablosudur. İstanbul Sanayi Odası'nın (İSO) yıllık "Türkiye'nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu" araştırmasında, Koç'a bağlı Tüpraş uzun süredir listenin zirvesinde, Ford Otosan ikinci, Arçelik ise ilk onda yer alıyor.[3] Koç Topluluğu'nun 130 bine yakın çalışanı, 61 ülkede 130'dan fazla üretim ve satış şirketi, 155'ten fazla ülkeye yapılan ihracatı var.[4] Bu ölçek, holdingin yalnızca "büyük bir şirket" değil, Türkiye kapitalizminin kurumsal iskeletinin bizzat kendisi olduğunu gösteriyor: petrol rafinajından (Tüpraş) otomotive (Ford Otosan, Tofaş), dayanıklı tüketimden (Arçelik) enerjiye (Aygaz), bankacılıktan (Yapı Kredi) turizme (Divan Otelleri) savunma sanayiine (Otokar) uzanan bir yelpazede, ekonominin neredeyse her kritik damarında Koç'un bir iştiraki bulunuyor. Bu ölçek aynı zamanda emek üzerinde de doğrudan bir denetim kapasitesine karşılık geliyor. Koç'a bağlı fabrikaların büyük bölümü işveren örgütü MESS çatısı altında toplu sözleşme yapıyor, karşılarında da çoğunlukla Türk Metal sendikası bulunuyor. Bu ikili yapı, 1980 sonrası dönemde metal işkolundaki ücret ve çalışma rejimini büyük ölçüde şekillendirdi.
Bu yatay yayılma da tesadüfi değil; Türkiye gibi geç kapitalistleşen bir ekonomide sermayenin ayakta kalabilmesi, tam da böyle çok sektörlü, merkezileşmiş bir örgütlenmeyi gerektiriyor. Burada kastedilen, tek bir sektöre bağımlı kalan sermaye gruplarının kriz dönemlerinde çok daha kırılgan kalması, Koç'un ise çeşitlendirilmiş yapısı sayesinde bu kırılganlıktan büyük ölçüde korunmuş olmasıdır. Grubun Yapı Kredi üzerinden banka sermayesiyle kurduğu ilişki de bu çeşitlenmenin yalnızca üretimde değil, kredi ve yatırım kaynaklarının yönlendirilmesinde de bir güç kaynağı olduğuna işaret ediyor. Koç'un yüz yıllık sürekliliğinin sırlarından biri de bu çeşitlendirilmiş yapıdır.[5]
Bu tablo, Türkiye'de sermaye birikiminin doğasına dair de bir şey söylüyor. 1993'te İSO 500 listesindeki ilk beş yüz şirketin üretimden satışlarının yüzde 37'sini kamu iktisadi teşekkülleri oluştururken, özelleştirme dalgalarının ardından bu pay hızla eridi; en çarpıcı örneklerden biri, sıralamada daima birinci olan Tüpraş'ın 2005 yılında Koç grubuna devredilmesiydi.[6] Bu devir, sakin bir işlem değildi: Eylül 2005'te Ankara'da düzenlenen ihalede Koç-Shell ortak girişim grubu, OYAK, Zorlu-PKN Orlen ve Çalık-Indian Oil konsorsiyumlarıyla saatler süren, on bir tura uzayan bir açık artırmaya girdi ve Tüpraş'ın yüzde 51'ini 4 milyar 140 milyon dolara aldı; üstelik ihaleden aylar önce İsrailli Ofer ailesinin şirketin yüzde 14,76'lık hissesini çok daha düşük bir değerlemeyle satın almış olması ve bu işlemin şeffaflığı, dönemin Sermaye Piyasası Kurulu'nun bile Özelleştirme İdaresi'ni uyarmasına yol açacak kadar tartışmalıydı.[7] Koç'un bugünkü zirve konumu, kamu varlıklarının özel sermayeye bu şekilde transferi, yani neoliberal özelleştirme sürecinin doğrudan bir ürünüdür. Devlet on yıllar boyunca, en kârlı kamu iktisadi teşekküllerini -rafineri, banka, liman, maden- büyük sermaye gruplarına devrederek bugünkü yoğunlaşmış yapıyı bizzat inşa etti. Koç'un "sermayenin devletle akraba olduğu" imajı, tam da bu tarihsel ortaklığın ürünüdür: cumhuriyetin kuruluşundan beri devletle iç içe büyümüş, devletin sanayileşme hamlelerinden, ithal ikameci dönemin korumacı politikalarından, 1980 sonrası liberalizasyon dalgasının özelleştirme rantından, 2000'ler sonrası küresel sermayeyle bütünleşme sürecinden sırasıyla nemalanmış bir grup.
"Sekülerlerin" Yanlış Hedefi: "Yeni Sermaye" Efsanesi ve Görünmez Kalan Dev
Koç'un yüzüncü yılına ilişkin kamuoyu tartışmasının en çarpıcı yanlarından biri, aslında tartışmanın kendisinin nadiren yaşanmasıdır. AKP-Erdoğan döneminin muhalif, seküler-laik kamuoyunda oluşturduğu ekonomi eleştirisi, neredeyse tamamen "yandaş sermaye" ya da "kazanç ortaklığı sermayesi" (crony capitalism) kavramı etrafında kurulur: ihalesiz ya da göstermelik ihalelerle devasa altyapı projelerini kapan inşaat gruplarına, medya organlarını satın alıp hükümet borazanına çeviren holding sahiplerine, savunma sanayisinde AKP'ye yakınlığıyla öne çıkan yeni şirketlere, adliye ve maliye üzerinden rakiplerini tasfiye edip boşalan alanı dolduran "yeni zenginler"e yönelen bir öfke. Bu eleştiri, tümüyle temelsiz değildir; kentsel dönüşüm, enerji santralleri, otoyol-köprü-şehir hastanesi gibi kamu-özel iş birliği projeleri gerçekten de siyasi yakınlığın belirleyici olduğu, rekabetin fiilen ortadan kalktığı alanlar haline geldi.
Ama bu eleştirinin taşıdığı bir körlük de var: "yeni sermaye" figürü öne çıkarılırken, Koç ve benzeri "eski", "köklü", "kurumsal" sermaye grupları, sanki bu düzenin bir parçası değilmiş, sanki yalnızca bu düzenin "kurbanı" ya da en fazla "tarafsız gözlemcisi"ymiş gibi bir çerçeveye yerleştiriliyor. Laik-seküler kamuoyunun büyük bir kesiminde, Koç'un "batılı", "modern", "kurumsal yönetim ilkelerine bağlı" imajı -tam da bu yazının ikinci bölümünde tartışılan Anıtkabir sahnelemesinin de yardımıyla- bir tür masumiyet zırhına dönüşüyor. Oysa yukarıda ayrıntılı biçimde ortaya konan rakamlar gösteriyor ki, Koç Holding, Türkiye ekonomisindeki sermaye yoğunlaşmasının en uç örneklerinden biridir: milli gelirin yüzde 7'sinden fazlasını, ihracatın yüzde 7'sinden fazlasını, borsa değerinin yüzde 17'sini, vergi gelirlerinin yüzde 8'ini elinde tutan bir yapı, tanım gereği "küçük", "masum" ya da "düzenin dışında" olamaz. Bu ölçekteki bir sermaye, kur politikasından enerji fiyatlarına, çalışma mevzuatından vergi teşviklerine kadar hemen her makroekonomik kararın hem öznesi hem de en büyük yararlanıcısıdır.
Bu körlüğün bir nedeni ideolojiktir: seküler-laik muhalefetin -ya da daha isabetli bir adlandırmayla, burjuva muhalefetin- bir bölümü için "gerçek düşman", ekonomik değil kültürel bir kategoridir -dinî muhafazakârlık, kadın-erkek eşitliğinde gerileme, eğitimin dinselleştirilmesi, yaşam tarzına müdahale. Bu çerçevede, "batılı" görünen, laiklik söylemi üreten, kadın yöneticileri öne çıkaran, uluslararası sermaye piyasalarıyla bütünleşmiş bir Koç, kültürel olarak "bizden" sayılıyor; bu da onun ekonomik iktidarının sınıfsal eleştirisini geri plana itiyor. Bir başka neden ise doğrudan medya ve kamuoyu oluşturma kapasitesiyle ilgili: Koç gibi gruplar, "yeni sermaye"nin aksine, itibar yönetimi konusunda çok daha deneyimli, çok daha sofistike bir aygıta sahip; kurumsal sosyal sorumluluk projeleri, üniversite ve müze sponsorlukları, sanat etkinlikleri, meslek eğitimi programları üzerinden kendini toplumsal hafızada "hayırsever", "ülke kalkınmasına adanmış" bir aktör olarak konumlandırıyor.[8] Vehbi Koç Vakfı, Koç Üniversitesi, çeşitli müzeler ve kültür kurumları, bu itibar inşasının kurumsallaşmış araçlarıdır. Burada unutulmaması gereken bir şey var: bugün "kaba", "görgüsüz" bulunan yeni sermaye figürleri, aslında Koç'un kendi geçmişinin bir aynasıdır. Vehbi Koç'un kendisi de, 12 Eylül darbesinin hemen ardından cuntanın lideri Kenan Evren'e "emrinize amadeyim" diye biten, sendikaların kapatılmasını ve "anarşistlerin" hızla cezalandırılmasını talep eden bir mektup yazacak kadar kaba bir sınıf çıkarı diliyle konuşabiliyordu.[9] Aradan geçen üç kuşak, bu kabalığı vakıflara, üniversitelere, müzelere yatırılan sermaye üzerinden inceltti, kurumsallaştırdı, görünmez kıldı. Bugünün "yeni" ve "kaba" sermayesi de, büyük olasılıkla, birkaç kuşak sonra kendi vakıflarını, üniversitelerini kuracak; azıcık kazınınca her köklü holdingin altından bir zamanların "kaba" kurucusu çıkar.
Sonuç olarak, "yandaş sermaye" eleştirisinin kendisi doğru ama yetersizdir; çünkü bu eleştiri, sermaye sınıfının bütününü değil yalnızca onun en görünür, en "kaba" görünen kesimini hedef alarak, esas büyük, esas kadim, esas köklü sermaye gruplarını (Koç başta olmak üzere) eleştiri alanının dışında bırakma riski taşır. Oysa mesele, "hangi sermaye grubu iktidara daha yakın" sorusu değil, sermaye birikiminin kendisinin -ister "eski" ister "yeni" sermaye eliyle olsun- devlet gücüyle, kamu kaynaklarının aktarımıyla, emek üzerindeki denetimle nasıl sürdürüldüğü sorusudur. Koç'un yüzüncü yıl kutlamasında sahnelenen "sınıflar üstü", "devletin kendisi" pozisyonu, tam da bu ikinci, daha derin eleştirinin önüne geçmeyi başaran bir ideolojik performanstır.
Bir Gerilim Tarihi: Gezi'den Tank-Palete
Koç Holding'in AKP-Erdoğan rejimiyle ilişkisi, bugünkü uzlaşmacı görüntüsünün aksine, düz bir çizgi izlemedi. Üstelik bu gerilim 2013'te birdenbire başlamadı: TÜSİAD çevresinde -ki Koç bu çevrenin en ağırlıklı ismidir- ilk ciddi kırılma, 2010 Anayasa Referandumu sürecinde, yargının AKP kontrolüne girmesine yönelik düzenlemelere karşı sergilenen sert tepkiyle yaşanmıştı; Gezi, önceden başlamış bir uzaklaşmanın sokakta somutlaşan görünen yüzüydü, başlangıcı değil. Aradaki gerilimin en yoğun anı ise hiç kuşkusuz 2013 Gezi Parkı direnişiydi. Direniş günlerinde, Taksim'deki Divan Oteli -Koç Holding'e ait- polis şiddetinden kaçan eylemcilere kapılarını açtı; otelde geçici bir revir bile kuruldu. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Kazlıçeşme'deki bir mitingde doğrudan Koç Grubu'nu hedef alarak "teröre destek verenlerin ve otelini eylemcilere açanların hesap vereceği" tehdidinde bulundu. Bu sözlerin ardından, Koç'a bağlı üç büyük enerji şirketine maliye denetimleri geldi; RMK Marine tersanesinin kazandığı bir savunma sanayisi ihalesinin askıya alınacağı konuşuldu.[10] Dönemin Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, kendisine yöneltilen "komplo teorilerinden" yakındığını, ailenin devletle kavga etmeyi tercih etmediğini ama itibarlarını da kimseye çiğnetmeyeceklerini kamuoyuna açıkladı.[11]
Bu gerilim, birkaç yıl içinde, tıpkı Financial Times'ın o dönem "yeniden dost mu oluyorlar" başlığıyla not ettiği gibi, yumuşamaya başladı.[12] 2014'te, hâlâ başbakan olan Erdoğan, Koç'a ait Ford'un bir açılış törenine katılarak "ülkesinde yatırım yapan bir gruba karşı kin tutacak hâli olmadığını" söyledi.[13] Bu, sermaye ile rejim arasındaki ilişkinin karakteristik bir örüntüsünü ortaya koyuyor: siyasi meydan okuma anlarında sert bir tehdit dili, ardından ekonomik zorunluluklar (yatırım ihtiyacı, istihdam, ihracat, döviz girdisi) devreye girdiğinde hızlı bir yumuşama.
İkinci önemli sürtüşme noktası, 2018 sonrasında yaşanan "tank-palet" tartışmasıydı[14]. Koç'a bağlı Otokar, 2008'den itibaren Türkiye'nin yerli ana muharebe tankı Altay'ın tasarım ve prototip üretiminde görev almıştı, ancak 2018'de açılan seri üretim ihalesinde -kamuoyuna yansıyan iddialara göre Otokar'ın verdiği yaklaşık 7 milyar dolarlık teklife karşı- BMC'nin çok daha düşük bir teklifle ihaleyi kazanmasıyla süreçten dışlandı.[15] Sakarya'daki devlete ait Tank Palet Fabrikası'nın işletme hakkı da 25 yıllığına BMC'ye devredildi.[16] O dönem CHP'nin bu ihaleyi fabrikanın gerçek değerinin çok altında bir bedelle, üstelik hükümete yakın bir sermaye grubuna devredildiği iddiasıyla sert biçimde eleştirmesi, hükümete yakın medyanın ise "Koç'un ihaleyi kaybedince yaygara kopardığı" diyerek karşılık vermesi,[17] konuyu bir "Koç mağduriyeti" değil bir "milli sermaye kavgası" polemiğine dönüştürdü.[18] Bu örnek, AKP döneminde devlet ihalelerinin dağıtımında[19] kimin kazanıp kimin kaybettiğinin, büyük ölçüde siyasi yakınlıkla, "kim iktidara ne kadar sadık görünüyor" sorusuyla ilişkili hale geldiğini gösteren pek çok örnekten yalnızca biri. Koç, bu rekabette savunma sanayisi gibi devlete en yakın, en siyasallaşmış sektörlerde görece geriye düşerken, otomotivden petrokimyaya, beyaz eşyadan enerjiye kadar diğer bütün alanlarda konumunu koruyabildi.
Üçüncü bir gerilim ekseni, doğrudan Koç ile devlet arasında değil, Koç'un fabrikalarındaki emek rejimiyle ilgiliydi. 2015 yazında Bursa başta olmak üzere otomotiv fabrikalarını saran "Metal Fırtınası" grev dalgası, Türk Metal sendikasına karşı işçilerin kendiliğinden örgütlenmesiyle patlak vermiş, Koç'a bağlı Tofaş da bu dalganın içinde yer almıştı. Devletin bu süreçte grevlere karşı olağanüstü hâl yetkileriyle müdahale etmesi, sermaye ile devlet arasındaki ilişkinin emek söz konusu olduğunda ne kadar dolaysız hale gelebildiğini gösteren bir başka örnek; MESS çatısı altında yürütülen toplu sözleşme düzeninin, holdingin kurumsal "istikrar" anlatısının maddi zeminlerinden biri olduğu burada bir kez daha görülüyor.
Uzlaşmanın Anatomisi: Neden Bugün Koç-Erdoğan İlişkisi Bu Kadar Sorunsuz?
2013'ün Divan Oteli tehditlerinden 2026'nın Anıtkabir-ATO Congresium sahnelemesine giden yolda ne değişti? Birkaç yapısal etken bir arada okunmalı.
Birincisi, Erdoğan rejiminin kendisi değişti: 2017 anayasa referandumu ve 2018'de yürürlüğe giren cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle, iktidar mekanizması daha da merkezîleşti, güç neredeyse tamamen tek bir kişide toplandı. Böyle bir sistemde büyük sermaye için "muhalif" bir tutum almanın maliyeti çok daha yüksek hale geldi; buna karşılık rejimle uyum içinde çalışmanın getirisi ihaleler, teşvikler, kur ve faiz politikalarının şekillendirilmesi, düzenleyici kurumlarla ilişkiler çok daha belirleyici bir hal aldı. İkincisi, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hâl ve devamındaki süreç, Türkiye burjuvazisinin geniş kesimlerinde "istikrar" ve "devletle çatışmama" refleksini derinleştirdi; darbe girişiminin ardından kurulan Varlık Fonu'na aktarılan kamu şirketleri, "millî ve yerli sermaye" söyleminin kurumsallaşması, büyük holdinglerin bu yeni ortamda kendi konumlarını yeniden tarif etmesine yol açtı. Üçüncüsü ve belki en somutu, 2018'den bu yana süregelen döviz kuru dalgalanmaları, yüksek enflasyon, faiz politikasındaki değişimler gibi makroekonomik istikrarsızlıklar, ihracata dayalı büyük sanayi gruplarını -tam da Koç gibi döviz geliri yüksek, küresel tedarik zincirlerine bağlı şirketleri- ekonomi yönetimiyle sürekli, yakın, gündelik bir diyalog kurmaya mecbur bıraktı. Kur istikrarı, faiz kararları, ihracat teşvikleri, enerji fiyatları gibi konularda holdingin çıkarları doğrudan hükümetin para ve maliye politikalarına bağlı.[20] Nitekim 2021 sonrasındaki düşük faiz deneyi ve onun 2023'te terk edilişi, tam da büyük sermaye ile hükümetin siyasi temsilcisi olduğu diğer sermaye fraksiyonları arasındaki bu gerilimli dengelemenin bir başka görünümüdür.
Dördüncü ve belki en az konuşulan etken ise kuşak değişimidir. Gezi döneminde Koç Holding'in başında Mustafa Koç vardı; 2016'daki ölümünün ardından yerine kardeşi Ömer Koç geçti, Ali Koç ise başkan vekili sıfatıyla topluluğun yürütme kademesinde öne çıktı. Bu kuşak, seleflerinin aksine, gerilim yerine sürekli müzakereyi, kamuoyu önünde meydan okumak yerine sessiz diplomasi hattını tercih etti. Ocak 2026'da Rahmi Koç ile Semahat Arsel'in, basına tamamen kapalı biçimde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde Erdoğan tarafından kabul edilmesi bu sessiz diplomasi hattının tipik bir örneğidir.[21] Ali Koç'un kapıda bizzat Devlet Bahçeli'yi karşılaması da bu diplomatik üslubun bir başka somut görüntüsüydü.
Bütün bu etkenler bir araya geldiğinde bile, ilişkiyi sermayenin devlet üzerinde tek yönlü bir üstünlük kurduğu bir iktidar ilişkisi olarak okumak yanıltıcı olur. Bu ilişkiyi kavramanın daha isabetli yolu, ekonominin son tahlilde belirleyici olduğu, ama siyasetin ekonomiye göre görece bir özerkliğe sahip bulunduğu; devletin ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesi olmakla birlikte onun bire bir, mekanik bir yansıması olmadığı bir çerçevedir. Koç, devlet politikalarını gerçekten de etkileyebiliyor; ama aynı zamanda kredi, teşvik, ihale, vergi denetimi, hukuk ve düzenleyici kurumlar bakımından devletin elindeki araçlara muhtaç durumda. Gezi sonrasındaki vergi denetimleri ve Tank Palet ihalesindeki kayıp, devletin elindeki bu yaptırım gücünün somut örnekleri.
Bütün bu yumuşamaya rağmen, ilişkinin gerilimsiz olduğu da söylenemez; Erdoğan'ın büyük sermayeye yönelik söylemi, zaman zaman hâlâ sert bir hesap kesme diline bürünüyor. 2025'te TÜSİAD'a seslenirken Erdoğan, kendisinden önceki dönemin büyük sermayesini "kamunun kesesinden ve milletin sırtından elde edilen haksız kazançların, yerli-millî üretim yerine distribütörlük yoluyla elde edilen imtiyazların gölgesinde büyümüş ve büyütülmüş iş adamlarıyla maruf" bir zümre olarak tarif etmişti[22]. Burada esas olan, iktidarın kitleler nezdinde meşruiyet devşirmek için başvurduğu, sözde bir sermaye eleştirisidir. Erdoğan, bugün masaya oturttuğu ve yüzüncü yılını kutladığı sermaye kesimini hedef almaktan çok, "eski" ve "millî olmayan" sermayeyi kendi tabanına karşı bir düşman figürü olarak kurarak, halkçı bir söylem üzerinden ideolojik hegemonya kurmaya çalışıyor.
Ama bütün bunların ötesinde, en temel gerçek şudur: Büyük sermaye için rejimin niteliği, kural olarak, ikincil bir meseledir. Belirleyici olan, sermaye birikiminin sürdürülebilirliğidir. Koç Holding, hukuk devletinin aşınması, basın özgürlüğünün daralması, yargı bağımsızlığının fiilen ortadan kalkması gibi süreçlere karşı hiçbir zaman topluluk düzeyinde açık bir muhalefet sergilemedi -Gezi'deki "kapıları açık tutma" jesti bile, aslında iktidarın gözünden bakıldığında, insani bir zorunluluk kisvesi altında sunulan ama fiilen ideolojik bir meydan okuma olarak da okunabilecek bir jestti; tam da bu çift anlamlılık yüzünden hızla geri çekildi ve bir daha tekrarlanmadı. Sermaye, demokrasiyi soyut bir ilke olarak değil, öngörülebilirlik, mülkiyet güvencesi ve sözleşmelerin uygulanabilirliği anlamında önemser; bu koşullar bir dikta rejimi altında da hatta bazen daha "verimli" biçimde sağlanabiliyorsa, sermaye için rejimin açık ya da örtük diktatörlük olması arasında ilkesel bir tercih söz konusu olmaz.
Fotoğrafın Ekonomi Politiği: Butlan Krizinde Sermayenin Konumu
Bu çerçeveden bakıldığında, Anıtkabir-ATO Congresium fotoğrafı, yalnızca bir kutlama değil, güncel bir siyasi krize de dokunuyor. CHP'nin butlan krizi -Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin Özgür Özel yönetimini tedbiren görevden uzaklaştıran kararı[23]– sıradan bir parti içi anlaşmazlık değil; Türkiye'nin en büyük muhalefet partisinin örgütlü gücünün fiilen zayıflatılması anlamına geliyor. İşte tam bu ortamda, hem hükümetin ikinci adamı Cevdet Yılmaz'ın, hem Devlet Bahçeli'nin, hem de bizzat krizin öznesi Özgür Özel'in aynı davette, aynı masada oturması, kayda değer bir siyasi jesttir. Üstelik haber kaynaklarına yansıdığı üzere, Rahmi Koç ve Ali Koç, mutlak butlan kararı çıkmadan önce bizzat CHP Genel Merkezi'ne giderek Özgür Özel'e yüzüncü yıl davetiyesini elden takdim etmişlerdi.[24]Yani davet, kararın ardından hızlıca alınmış bir "denge" hamlesi değil, önceden planlanmış ve kriz patlak verdikten sonra da geri çekilmeden sürdürülmüş bir jestti.
Bu ısrar, büyük sermayenin siyasi risk yönetimi stratejisinin bir parçası olarak okunabilir. Koç Holding gibi bir grup için, iktidar bloğunun yanında sadece o bloğa yaslanıp muhalefeti tamamen dışlamak, orta-uzun vadede riskli bir tercihtir; siyasi konjonktür her an değişebilir, muhalefetin bir gün iktidara gelme ihtimali her zaman göz önünde tutulur. Bu yüzden büyük burjuvazi, iktidarın kim olduğuna bakmaksızın devletle ve mümkün olduğunca bütün siyasi aktörlerle köprüleri açık tutmayı tercih eder. CHP'nin krizde olması, tam da bu yüzden davetin sürdürülme nedenidir: Kriz içindeki bir muhalefet liderine bile masasında yer açmak, hem "tarafsızlık" imajını güçlendiriyor hem de gelecekte olası bir iktidar değişikliğine karşı bir sigorta işlevi görüyor.
Krizin kendisi, yazının kaleme alındığı Temmuz 2026 sonu itibarıyla artık yeni bir aşamada: dosya Yargıtay'a taşınmış, incelemenin eylüle sarkacağı kesinleşince Özgür Özel 21 Temmuz'da yeni bir parti kuracaklarını açıklamış, kuruluş dilekçesi 24 Temmuz'da İçişleri Bakanlığı'na teslim edilmişti ve Yeni Parti kuruldu. Koç'un davetinde el sıkışan Bahçeli ile Özel, dolayısıyla birbirlerine yalnızca nezaketen değil, geri dönüşü artık imkânsızlaşmış bir bölünmenin ortasında el uzattılar; bu da fotoğrafın kalıcı bir uzlaşmadan çok, sermayenin masasında sahnelenen geçici bir soğukkanlılık gösterisi olduğunu düşündürüyor. Sermaye, kendi çıkarlarını tehdit edebilecek ölçüde derinleşen siyasi krizlerin en azından görünürde yumuşatılmasını ister; çünkü kronikleşen belirsizlik yatırım kararlarını, kur istikrarını ve kredi derecelendirmelerini olumsuz etkiler. Koç'un salonu, istemeden de olsa, tam da böyle bir sahneye dönüştü: Siyasi aktörler kendi aralarında somut bir uzlaşmaya varmadan, yalnızca aynı kadehi kaldırarak kamuoyuna bir "istikrar" görüntüsü sundular.
Görünmeyen Çerçeve: Koç İşçilerinin Yüzyılı
Bütün bu sahnelemenin dışında bırakılan bir tarih var: Koç işçilerinin yüz yılı. Kırmızı-beyaz atkılı altı bin kişilik alayın içinde elbette mavi yakalı işçiler de yürüdü; ama holdingin kutlama anlatısında öne çıkan, işçi sınıfının kendi tarihi değil, "kurumsallaşma", "nesiller boyu süreklilik", "aile ile profesyonel yönetimin dengesi" gibi bir yönetim biliminin diliyle kodlanmış bir başarı hikâyesidir. Yukarıda değinilen 1960'lar ve 70'lerdeki sendikalaşma dalgaları, 12 Eylül sonrası sendikasızlaştırma baskıları, MESS-Türk Metal ekseninde kurulan toplu sözleşme düzeni ve 2015'teki metal fırtınası, bu resmi anlatıda yer bulmaz.
Bu yazının başlığında da belirtildiği gibi, amacımız burada "Koç işçilerinin yüz yılını" değil, "Koç'un yüzüncü yılını" yani sermayenin kendi kutlama sahnesini ve bu sahnenin siyasi anlamını merkeze almaktı. Ama tam da bu yüzden, kutlamanın neyi görünür kıldığı kadar neyi görünmez kıldığını da not etmek gerekiyor: emek-sermaye çelişkisi, ücret mücadeleleri, iş cinayetleri, sendikal baskılar bu anlatıda yer almıyor; çünkü kutlamanın işlevi tam olarak bu çelişkiyi görünmez kılmak, holdingin varlığını sınıflar üstü bir "millî başarı hikâyesi" olarak sunmaktır.
Sonuç
Anıtkabir'den ATO Congresium'a uzanan bu iki günlük sahneleme, aslında Türkiye burjuvazisinin AKP-Erdoğan rejimiyle kurduğu ilişkinin bugünkü olgunluk düzeyini özetliyor. Bu artık ne 2013'ün gerilimli, tehditli, "kara liste" diliyle işleyen ilişkisi, ne de 2002-2007 arası "yeni sermaye"nin henüz iktidarla temkinli bir mesafe koruduğu erken dönem. Bugün Koç Holding gibi geleneksel büyük sermaye, rejimle organik, gündelik, kurumsallaşmış bir iş birliği içinde; aynı zamanda -ve bu, klasik büyük burjuvazinin ayırt edici özelliği- muhalefetle de köprülerini koruyor, kriz anlarında bile "davetli listesinden çıkarmıyor".
Koç'un yüzüncü yıl kutlaması, bu yüzden yalnızca bir şirketin kurumsal iletişim başarısı olarak değil tıpkı holdingin yıllardır her 29 Ekim'de tekrarladığı, Cumhuriyet'i ve kendisini aynı "ilerleme" ve "muasır medeniyet" anlatısı içinde konumlandıran gazete ilanları gibi Türkiye'de sermaye ile siyasi iktidar arasındaki ilişkinin nasıl kurumsallaştığının, hangi sahnelerde, hangi bedenler aracılığıyla temsil edildiğinin bir vak'a analizi olarak okunmalı. Anıtkabir'deki laiklik vurgusu, ATO Congresium'daki protokol masası, Bahçeli ile Özel'in el sıkışması, Cevdet Yılmaz'ın varlığı -bunların hepsi, aynı fotoğrafın farklı kareleri. Bu karelerin en dikkat çekici olanı, belki de en yanlış okunma riski taşıyanıdır: laiklik. Koç için laikliği yalnızca "giyilip çıkarılan bir kostüm" olarak okumak, meseleyi fazla basitleştirir. Üniversiteler, müzeler, kadın yöneticilerin görünürlüğü, beyaz yakalı kültürü ve kentli tüketici tabanı üzerinden inşa edilen bu kurumsal kimlik, gerçek bir hegemonya aracıdır: büyük sermayenin kendi özel çıkarlarını "modernleşme", "eğitim", "ilerleme" ve "Cumhuriyet değerleri" gibi evrensel görünen kavramlar içinde sunarak sivil toplum alanında ahlaki ve kültürel liderlik kurmasının aracı. Asıl mesele Koç ailesinin laikliğe ne ölçüde samimi inandığı değil, bu söylemin sermaye iktidarına nasıl rıza ürettiğidir. Koç'un seküler-modernleşmeci kimliği AKP'nin toplumsal projesiyle konjonktürel olarak çelişse de, mülkiyet düzeni, emeğin denetimi, yatırım teşvikleri, özelleştirmeler, ihracat politikaları ve sermaye birikiminin sürekliliği söz konusu olduğunda taraflar arasında çok daha temel bir uzlaşma zemini var. Asıl açıklanması gereken de budur: ideolojik farklılıkların sınıfsal ortaklık tarafından nasıl sınırlandırıldığı ve yönetilebilir kılındığı.
Bu noktada, çıkarılması gereken sonuç şudur: Koç'un yüzüncü yıl töreni, sermayenin siyasetin üzerinde olduğunu göstermiyor; Türkiye'nin en güçlü sermaye grubunun devlet desteği, uluslararası ortaklıklar, emeğin disipline edilmesi ve Cumhuriyetçi-seküler hegemonya aracılığıyla kendisini yüz yıl boyunca değişerek yeniden ürettiğini gösteriyor. Protokol masası bu iktidarın nedeni değil, maddi olarak kurulmuş bir sınıf iktidarının yoğunlaştırılmış bir temsili. Anıtkabir'deki yürüyüşün kırmızı-beyaz atkıları, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri süregelen, devletle iç içe geçmiş sermaye palazlanmasının bugüne taşınan bir simgesi olarak okunmalı; ATO Congresium'daki protokol masası ise, sermayenin kendini -hangi hükümet iktidarda olursa olsun- "tarafsız" ve "devletin ta kendisi" olarak sunma becerisinin bir kanıtı. Bahçeli ile Özel'in el sıkışması, iki siyasi liderin kendi aralarında değil, Koç'un masasında, Koç'un daveti üzerinden gerçekleşti; bu, sermayenin siyasi aktörleri bir araya getirebilecek, devletle pazarlık edebilecek kadar güçlü olduğunu gösteriyor -ama bu güç hiçbir zaman nötr, hiçbir zaman sınıflar üstü değil. O güç, yüz yıl boyunca biriktirilen sermayenin, yüz yıl boyunca çalıştırılan, sömürülen, örgütlenmeye çalışıldığında bastırılan emeğin karşılığıdır. Fotoğrafın çerçevesinin dışında kalan, tam olarak bu emektir ve belki de bir sonraki yüzyılın mücadelesi, o çerçevenin dışında kalanı içeri, merkeze taşımak olacaktır.
Kaynakça
Adaklı, G. (2011) "Popüler İkon Olarak Sermayedar: Sakıp Sabancı", Praksis, https://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/004-Adakli.pdf
Akçay, Ü. (2023) "Türkiye'de 2002-2023 Arası Uygulanan Para Politikalarının Ekonomi Politiği", ODTÜ Gelişme Dergisi, 50 (Haziran), 195-236.
Anadolu Ajansı (2025) "Koç Holding yılın ilk yarısında konsolide bazda 29,6 milyar dolar gelir elde etti", https://www.aa.com.tr/tr/isdunyasi/holding/koc-holding-yilin-ilk-yarisinda-konsolide-bazda-29-6-milyar-dolar-gelir-elde-etti/696694
Başkent Pusula (2016) "Gezi, tank ve Koç?", https://baskenttepusula.com/haber/gezi-tank-ve-koc-1229.html
BirGün (2020) "Altında ne var?", https://www.birgun.net/makale/altinda-ne-var-326626
Çeviker Gürakar, E. (2018) Kayırma Ekonomisi: AKP Döneminde Kamu İhaleleri, İstanbul: İletişim.
Dinler, D. (2003) "Türkiye'de Güçlü Devlet Geleneği Tezinin Eleştirisi", Praksis, 9, 17-54, https://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/009-01.pdf
EHA Medya (2020) "Sakarya Arifiye Tank Palet Fabrikası gerçekleri", https://www.ehamedya.com/savunma/sakarya-arifiye-tank-palet-fabrikasi-gercekleri-1
Everywhere Taksim (2013) "Birgün: Yeniden dost mu oluyorlar?", https://everywheretaksim.net/index.html@p=37396.html
Gelenek, "Türkiye gerçeği: İSO 500'ün gösterdikleri", https://gelenek.org/turkiye-gercegi-iso-500un-gosterdikleri-0/
Gültekin-Karakaş, D. (2009) Hem Hasımız Hem Hısımız: Türkiye'de Finans Kapitalin Dönüşümü ve Banka Reformu, İstanbul: İletişim.
Haber Hürriyeti (2026) "Koç Grubu'nun 100. yıl davetinde siyasette buzlar eridi: Bahçeli ve Özel el ele", https://www.haberhurriyeti.com/haber/28113942/koc-grubunun-100-yil-davetinde-siyasette-buzlar-eridi-bahceli-ve-ozel-el-ele
Haber7 (2005) "Tüpraş İsraillilere nasıl satıldı?", https://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/111499-tupras-israillilere-nasil-satildi
Hürriyet (2025) "Erdoğan'dan TÜSİAD'a: Yeni Türkiye'de haddinizi bileceksiniz", https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-tusiada-yeni-turkiyede-haddinizi-bileceksiniz-42700771.
Hürriyet (2005) "Koç'luğunu gösterdi, TÜPRAŞ'a 4 milyar 140 milyon dolar verdi", https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/koc-lugunu-gosterdi-tupras-a-4-milyar-140-milyon-dolar-verdi-3246123
Koç, Y. (2019) "Tank palet fabrikası yalanı ve gerçekler", Haber7, https://www.haber7.com/yazarlar/yucel-koc/2922885-tank-palet-fabrikasi-yalani-ve-gercekler
Koç Holding (2025) "Koç Holding 2025 yılının ilk yarısında Türkiye ekonomisine katkı sağlamayı sürdürdü", https://www.koc.com.tr/medya-merkezi/haberler/2025/koc-holding-ilk-yari-finansal-sonuclar-2025
Koç Holding (2026) Koç Holding 2025 Faaliyet Raporu, https://storage.fintables.com/media/uploads/kap-attachments/Koç%20Holding%202025%20Faaliyet%20Raporu.pdf
Koç-Yönder (2012) "İSO 500'de Koç şirketleri", https://kocyonder.org/tr/guncel/iso-500de-koc-sirketleri/
Malumatfuruş (2023) "Otokar'ın Altay Tankı üretim projesi için ödeme alıp teslimat yapamadığı iddiası", https://www.malumatfurus.org/altay-tanki-otokar/
NTV (2026) "Yargıtay'dan mutlak butlan kararı", https://www.ntv.com.tr/amp/turkiye/galeri-yargitaydan-mutlak-butlan-karari-1733738
Odatv (2023) "Koç Grubu'na ilk ceza kesildi", https://www.odatv.com/analiz/koc-grubuna-ilk-ceza-kesildi-41747
Öztürk, Ö. (2010) Türkiye'de Büyük Sermaye Grupları: Finans Kapitalin Oluşumu ve Gelişimi, İstanbul: Sosyal Araştırmalar Vakfı.
soL Haber (2018) "12 Eylül'ü en net anlatan mektup: Emrinize amadeyim", https://haber.sol.org.tr/turkiye/12-eylulu-en-net-anlatan-mektup-emrinize-amadeyim-247389
soL Haber (2026) "Rahmi Koç'tan Erdoğan'a ziyaret", https://haber.sol.org.tr/haber/rahmi-koctan-erdogana-ziyaret-405096
T24 (2025) "Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç: Topluluk şirketleri tarafından ödenen vergilerin, devletin vergi gelirleri içerisindeki payı yüzde 8 mertebesinde", https://t24.com.tr/ekonomi/koc-holding-yonetim-kurulu-baskani-omer-koc-topluluk-sirketleri-tarafindan-odenen-vergilerin-devletin-vergi-gelirleri-icerisindeki-payi-yuzde-8-mertebesinde,1276064
Turizm Gazetesi, "Mustafa Koç: Divan Oteli, sığınan herkese kapısını açar", https://www.turizmguncel.com/haber/mustafa-koc-divan-oteli-siginan-herkese-kapisini-acar-h18245.html
Yeni Akit (2019) "Dev ihaleler alan KOÇ'un tank palet hazımsızlığı!", https://www.yeniakit.com.tr/haber/dev-ihaleler-alan-kocun-tank-palet-hazimsizligi-897317.html
- Anadolu Ajansı (2025) “Koç Holding yılın ilk yarısında konsolide bazda 29,6 milyar dolar gelir elde etti”, https://www.aa.com.tr/tr/isdunyasi/holding/koc-holding-yilin-ilk-yarisinda-konsolide-bazda-29-6-milyar-dolar-gelir-elde-etti/696694; Koç Holding (2025) “Koç Holding 2025 yılının ilk yarısında Türkiye ekonomisine katkı sağlamayı sürdürdü”, https://www.koc.com.tr/medya-merkezi/haberler/2025/koc-holding-ilk-yari-finansal-sonuclar-2025. ↩
- T24 (2025) “Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç: Topluluk şirketleri tarafından ödenen vergilerin, devlet vergi gelirleri içerisindeki payı yüze 8 mertebesinde”, https://t24.com.tr/ekonomi/koc-holding-yonetim-kurulu-baskani-omer-koc-topluluk-sirketleri-tarafindan-odenen-vergilerin-devletin-vergi-gelirleri-icerisindeki-payi-yuzde-8-mertebesinde,1276064. ↩
- Anadolu Ajansı, “Koç Holding yılın ilk yarısında konsolide bazda 29,6 milyar dolar gelir elde etti”; Koç-Yönder (2012) “İSO 500’de Koç şirketleri”, https://kocyonder.org/tr/guncel/iso-500de-koc-sirketleri/. ↩
- Koç Holding, “Koç Holding 2025 yılının ilk yarısında Türkiye ekonomisine katkı sağlamayı sürdürdü”; Koç Holding (2026) Koç Holding 2025 Faaliyet Raporu, https://storage.fintables.com/media/uploads/kap-attachments/Koç%20Holding%202025%20Faaliyet%20Raporu.pdf. ↩
- Öztürk, Ö. (2010) Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları: Finans Kapitalin Oluşumu ve Gelişimi, Sosyal Araştırmalar Vakfı, İstanbul. ↩
- Gelenek, “Türkiye gerçeği: İSO 500’ün gösterdikleri”, https://gelenek.org/turkiye-gercegi-iso-500un-gosterdikleri-0/ ↩
- Hürriyet (2005) “Koç’luğunu gösterdi, TÜPRAŞ’a 4 milyar 140 milyon dolar verdi”, https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/koc-lugunu-gosterdi-tupras-a-4-milyar-140-milyon-dolar-verdi-3246123; Haber7 (2005) “Tüpraş İsraillilere nasıl satıldı?”, https://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/111499-tupras-israillilere-nasil-satildi. ↩
- Adaklı, G. (2011) “Popüler İkon Olarak Sermayedar: Sakıp Sabancı”, Praksis, https://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/004-Adakli.pdf. ↩
- soL Haber (2018) “12 Eylül’ü en net anlatan mektup: Emrinize amadeyim”, https://haber.sol.org.tr/turkiye/12-eylulu-en-net-anlatan-mektup-emrinize-amadeyim-247389. ↩
- Odatv (2023) “Koç Grubu’na ilk ceza kesildi”, https://www.odatv.com/analiz/koc-grubuna-ilk-ceza-kesildi-41747. ↩
- Turizm Gazetesi, “Mustafa Koç: Divan Oteli, sığınan herkese kapısını açar”, https://www.turizmguncel.com/haber/mustafa-koc-divan-oteli-siginan-herkese-kapisini-acar-h18245.html. ↩
- Everywhere Taksim (2013) “Birgün: Yeniden dost mu oluyorlar?”, https://everywheretaksim.net/index.html@p=37396.html. ↩
- Başkent Pusula (2016) “Gezi, tank ve Koç?”, https://baskenttepusula.com/haber/gezi-tank-ve-koc-1229.html. ↩
- Akçay, Ü. (2023) “Türkiye’de 2002-2023 Arası Uygulanan Para Politikalarının Ekonomi Politiği”, ODTÜ Gelişme Dergisi, 50 (Haziran), 195-236. ↩
- Malumatfuruş (2023) “Otokar’ın Altay Tankı üretim projesi için ödeme alıp teslimat yapamadığı iddiası”, https://www.malumatfurus.org/altay-tanki-otokar/ ; Yeni Akit (2019) “Dev ihaleler alan KOÇ’un tank palet hazımsızlığı!”, https://www.yeniakit.com.tr/haber/dev-ihaleler-alan-kocun-tank-palet-hazimsizligi-897317.html. ↩
- EHA Medya (2020) “Sakarya Arifiye Tank Palet Fabrikası gerçekleri”, https://www.ehamedya.com/savunma/sakarya-arifiye-tank-palet-fabrikasi-gercekleri-1. ↩
- Yeni Akit, “Dev ihaleler alan KOÇ’un tank palet hazımsızlığı”; Koç, Y. (2019) “Tank palet fabrikası yalanı ve gerçekler”, Haber7, https://www.haber7.com/yazarlar/yucel-koc/2922885-tank-palet-fabrikasi-yalani-ve-gercekler. ↩
- BirGün (2020), “Altında ne var?”, https://www.birgun.net/makale/altinda-ne-var-326626. ↩
- Çeviker Gürakar, E. (2018) Kayırma Ekonomisi: AKP Döneminde Kamu İhaleleri, İletişim Yayınları, İstanbul. ↩
- Akçay,Türkiye’de 2002-2023 Arası Uygulanan Para Politikalarının Ekonomi Politiği. ↩
- soL Haber (2026) “Rahmi Koç’tan Erdoğan’a ziyaret”, https://haber.sol.org.tr/haber/rahmi-koctan-erdogana-ziyaret-405096 ↩
- Hürriyet (2025) “Erdoğan’dan TÜSİAD’a: Yeni Türkiye’de haddinizi bileceksiniz”, NTV (2026) “Yargıtay’dan mutlak butlan kararı”, https://www.ntv.com.tr/amp/turkiye/galeri-yargitaydan-mutlak-butlan-karari-1733738. ↩
- NTV (2026) “Yargıtay’dan mutlak butlan kararı”, https://www.ntv.com.tr/amp/turkiye/galeri-yargitaydan-mutlak-butlan-karari-1733738. ↩
- Haber Hürriyeti (2026) “Koç Grubu’nun 100. yıl davetinde siyasette buzlar eridi: Bahçeli ve Özel el ele”, https://www.haberhurriyeti.com/haber/28113942/koc-grubunun-100-yil-davetinde-siyasette-buzlar-eridi-bahceli-ve-ozel-el-ele. ↩
