1985 Sonrasında abd-israil ittifakının ekonomi politiği

10 Ekim 2026
43 dak okuma süresi
Trump ve Netanyahu
Public Domain
Yazıyı Podcast olarak dinle

Listen to this article

Okuma hızı:

“Eğer İsrail olmasaydı, mevcut olmasaydı onu icat etmemiz gerekirdi.”

Joe Biden, 1986

ABD ile İsrail arasındaki ilişkiler, uluslararası ilişkiler ve uluslararası siyaset literatürlerinin en yoğun tartışılan başlıklarından biridir. Yaklaşık yarım yüzyıldan biraz daha uzun süredir süren bu tartışmaların ortak sorusu, Washington'un İsrail'e neden bu ölçüde kapsamlı askerî, ekonomik ve diplomatik destek sağladığıdır. İsrail, sadece ABD'nin en fazla askerî yardım alan ülkelerinden biri değildir; aynı zamanda Ortadoğu'daki Amerikan güvenlik mimarisinin, yüksek teknoloji işbirliklerinin ve bölgesel diplomatik girişimlerin merkezinde yer almaktadır.[0] Bu nedenle iki ülke arasındaki ilişki çoğu zaman " özel ilişki" (special relationship) olarak tanımlanmakta ve uluslararası sistem içerisindeki en istisnai ittifaklardan biri olarak değerlendirilmektedir.

Bu ilişkinin nedenleri üzerine geliştirilen açıklamalar büyük ölçüde üç eksende yoğunlaşmaktadır. İlk yaklaşım, Amerikan iç siyasetinde faaliyet gösteren İsrail yanlısı lobi örgütlerinin karar alma süreçleri üzerindeki etkisini belirleyici unsur olarak görmektedir. İkinci yaklaşım, ortak demokratik değerler, Batılı kimlik ve kültürel yakınlık üzerinden ideolojik bir açıklama geliştirmektedir. Üçüncü yaklaşım ise Uluslararası İlişkiler disiplininde hâkim realist teori[1] çerçevesinde İsrail'i ABD'nin Ortadoğu'daki vazgeçilmez jeostratejik müttefiki olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşımların her biri ilişkinin belirli yönlerini açıklamakla birlikte, ortak bir sınıra sahiptir: ABD-İsrail ittifakını ağırlıklı olarak devletlerin siyasal tercihleri veya güvenlik ihtiyaçları üzerinden açıklamakta; kapitalizmin söz konusu tercih ve ihtiyaçları koşullayan tarihsel dönüşümlerini, sermaye birikiminin değişen gereksinimlerini ve bunlarla bağlantılı sınıfsal çıkarları analizin merkezine yerleştirmemektedir.

Her ne kadar emperyalizm kavramı ekonomik ilişkilerden azade bırakılarak sık sık saldırgan dış politika niteliğine atıf yapılarak kullanılsa da, Lenin’in de tarif ettiği gibi, emperyalizm kapitalizmin belirli bir tarihsel gelişme aşamasıdır.[2] Bu yaklaşım, devletler arasındaki ilişkileri hükümetlerin tercihleri üzerinden değil, sermaye birikiminin uluslararası örgütlenmesi bağlamında değerlendirmeyi mümkün kılar. Diğer bir deyişle, ABD-İsrail ittifakı, diplomasi tarihinin istisnai bir örneği olmakla birlikte, emperyalist ilişkilerin neoliberal dönemde Ortadoğu'da aldığı özgül tarihsel biçimlerden biri olarak incelenmelidir.

Bu yazı, ABD-İsrail ilişkilerini tam da eksik bırakılan bu perspektiften ele almaktadır. Yazının temel iddiası, 1980’lerden itibaren, özellikle de gelişen ticari ilişkilerin resmi bir çerçeveye alındığı 1985 sonrasında, iki ülke arasındaki ilişkinin genel iddianın aksine yalnızca güvenlik eksenli bir ittifaktan ibaret olmadığı, büyük ölçüde neoliberal dönemde yeniden örgütlenen emperyalist sermaye birikiminin yapısal bileşenlerinden biri hâline geldiğidir.

Kuşkusuz ABD ile İsrail arasındaki ilişkiler en azından devletlerarası düzlemde İsrail devletinin kurulduğu ilk saniyelerden itibaren başlamıştır. İngiltere ile birlikte ABD emperyalist çıkarları doğrultusunda İsrail’i, 1947, 1967 ve 1973 savaşlarında desteklemiştir. Bu dönemde ABD-İsrail arasındaki ilişki, kapitalist dünya sisteminin daha geniş ekonomik ve siyasal dinamikleriyle iç içe olmakla birlikte, Soğuk Savaş'ın uluslararası güç dengeleri, Ortadoğu üzerindeki emperyalist rekabet ve İsrail'in ABD'nin bölgesel stratejisindeki konumu tarafından belirgin biçimde koşullanmış ve stratejik bir nitelik kazanmıştır. Uluslararası güç dengelerinin ABD-SSCB arasındaki gerilimle karakterize olduğu bu dönemde İsrail, özellikle 1960’lardan itibaren ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist çıkarları açısından önemli bir bölgesel müttefik ve ileri karakol hâline gelmiştir ve hâlâ da öyledir.

Bu ilişkinin muhtevası korunmakla birlikte, 1980’lerden günümüze değişen tarihsel koşullar içerisinde farklı biçimler alarak, yeni boyutlar ve nitelikler kazanarak varlığını sürdürmüştür. Önemli bir koşul, SSCB’nin kapitalist restorasyonun resmi çöküşle sonuçlanması, bugünkü uluslararası güç dengelerinin ABD’nin karşısında Rusya ve ittifak halinde olduğu Çin yer alacak şekilde yeniden biçimlendiği bir sürecin yaşanmış olmasıdır. Elbette bunun bir sonucu Ortadoğu siyasetinin de dönüşümler geçirmiş olmasıdır.

Diğer bir tarihsel koşul ise, yazımızın da odağını oluşturan, son kırk yıldır kapitalizmin uluslararası örgütlenme biçiminde yaşanan köklü değişimdir. 1970'li yıllarda Bretton Woods[3] sisteminin çökmesiyle başlayan kriz, finansallaşmanın hız kazanması, neoliberal yeniden yapılanma, yüksek teknoloji sektörlerinin yükselişi ve sermaye hareketlerinin küreselleşmesinin daha önceki dönemlere göre hızlanmasıyla birlikte emperyalizm aşamasındaki kapitalizm mevzilerini güçlendirirken örgütlenme biçimini dönüştürmüştür. Bu dönüşüm yalnızca lojistik ağlarını ve sermayenin küresel dağılımını değil, devletlerin uluslararası işlevlerini ve stratejik ittifakların içeriğini de değiştirmiş ya da ona yeni unsurlar eklemiştir. ABD-İsrail bağlamında, 1980’ler öncesi ve sonrasında süreklilik taşıyan stratejik ilişkinin kapitalizmin yeniden yapılanmasına bağlı olarak yeni ekonomik, siyasal ve teknolojik işlevler kazanmasından söz etmek daha doğru olacaktır. 1985 ise anlamlı bir dönüm noktasını ifade etmektedir. Zira bu yıl yürürlüğe giren ABD-İsrail Serbest Ticaret Anlaşması, Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk serbest ticaret anlaşmasıdır.[4] Yine aynı yıl uygulamaya konulan Ekonomik İstikrar Programı ise İsrail kapitalizmini finansallaşma, özelleştirme ve yüksek teknoloji üretimine dayalı yeni bir birikim rejimine yöneltmiştir.[5] Bu iki gelişmenin aynı tarihsel momentte ortaya çıkması, Amerikan sermayesinin yeniden yapılanması ile İsrail kapitalizminin dönüşümünün birbirinden bağımsız süreçler olmadığını göstermektedir.

Dolayısıyla ABD'nin İsrail'i neden bu ölçüde desteklediği sorusu, ancak esas olarak kapitalist dünya ekonomisinin yeniden yapılanması içerisinde İsrail'in hangi yeni işlevleri üstlenmeye başladığı sorusu bağlamında anlamlı biçimde yanıtlanabilir. Bu çerçevede, yazımızda İsrail, yalnızca Amerikan dış politikasının askerî dayanaklarından biri olarak değil; finans kapitalin, savaş sanayiinin, yüksek teknoloji sektörünün ve giderek jeoekonomik altyapının bölgesel yeniden üretiminde stratejik rol üstlenen bir bölgesel merkez olarak değerlendirilmektedir.

Makale ilk olarak ABD-İsrail ilişkilerini açıklayan temel yaklaşımları tartışmakta ve bunların sınırlarını ortaya koymaktadır. Ardından 70’lerden başlayarak 1985'in neden tarihsel bir kırılma olduğu, İsrail kapitalizminin nasıl yeniden yapılandığı, devlet ile savaş sanayii arasındaki ilişkinin sermaye birikimi açısından ne ifade ettiği ve savaşların emperyalist yeniden üretim içerisindeki işlevi incelenmektedir. Son bölümde ise Abraham Anlaşmaları, IMEC ve ABD-Çin rekabeti birlikte değerlendirilerek, emperyalizmin günümüzde giderek daha belirgin hâle gelen jeoekonomik örgütlenme biçimi tartışılmaktadır.

ABD-İsrail İlişkilerini Açıklayan Yaklaşımlar

ABD-İsrail ilişkilerine dair mevcut literatür, farklı kuramsal hareket noktalarına sahip olsa da kapitalist üretim tarzının dönüşümünü ve emperyalist yeniden yapılanmanın ilişkiye kazandırdığı yeni içeriği çoğu zaman ikincil planda bırakmaktadır. Bu çalışma, neoliberal yeniden yapılanmayla birlikte İsrail'in Amerikan emperyalizmi içerisindeki işlevinin nasıl dönüştüğünü incelemektedir.

Literatürde en etkili açıklamalardan biri, ilişkinin temel belirleyicisini Amerikan iç siyasetindeki İsrail yanlısı lobi faaliyetlerinde aramaktadır. Özellikle John Mearsheimer ve Stephen Walt'ın The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy adlı çalışması, AIPAC başta olmak üzere çeşitli lobi kuruluşlarının Kongre üzerindeki etkisini ayrıntılı biçimde incelemiş ve Amerikan dış politikasının önemli ölçüde bu baskı mekanizmaları tarafından şekillendirildiğini ileri sürmüştür. Bu yaklaşımın önemli katkısı, dış politikanın yalnızca devlet kurumları tarafından değil, toplumsal güç ilişkileri tarafından da biçimlendirildiğini göstermesidir.[6]

Ancak lobi yaklaşımının açıklayıcılığı belirli bir sınırda sona erer. Eğer ABD-İsrail ilişkilerinin temel belirleyicisi lobi faaliyetleri ise, aynı lobi örgütlerinin var olduğu 1960'lar ile 1990'lar arasındaki niteliksel fark nasıl açıklanacaktır? Neden tam da neoliberal yeniden yapılanmanın başladığı dönemde ekonomik bütünleşme hızlanmış, teknoloji işbirlikleri kurumsallaşmış ve savaş sanayii iki ülke arasındaki ilişkinin merkezine yerleşmiştir? Lobi faaliyetleri siyasal karar alma süreçlerini etkileyebilir; ancak bu kararların hangi tarihsel koşullarda sistematik hâle geldiğini tek başına açıklayamaz. Daha önemlisi, bu yaklaşım devlet politikalarının neden belirli sermaye gruplarının uzun dönemli çıkarlarıyla böylesine uyumlu olduğunu da açıklayamamaktadır.

İkinci önemli yaklaşım, realist uluslararası ilişkiler teorisi içerisinde geliştirilmiştir. Bu perspektife göre İsrail, ABD açısından Ortadoğu'da güç dengesini koruyan vazgeçilmez bir stratejik ortaktır. Sovyetler Birliği'nin (şekillenişindeki köklü farklıklar dikkate alınmak kaydıyla sonradan Rusya’nın) çevrelenmesi, enerji yollarının güvenliği, İran'ın sınırlandırılması ve Amerikan askerî üstünlüğünün korunması, ittifakın temel nedenleri olarak gösterilmektedir. Özellikle Soğuk Savaş dönemini de Ortadoğu’nun yeniden dizaynı kapsamında ABD ile Rusya’nın desteğindeki Çin arasındaki paylaşım kavgasının sürdüğü günümüzü de anlamak açısından bu yaklaşım önemli açıklamalar sunmaktadır.[7]

Ancak realist yaklaşım da önemli bir tarihsel soruyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu yaklaşıma göre Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte İsrail'in stratejik öneminin azalması beklenebilirdi. Ne var ki SSCB'nin çözülmesi, yeniden paylaşım mücadelesini sona erdirmemiş; yalnızca bu mücadelenin uluslararası biçimini ve başlıca aktörlerini değiştirmiştir. ABD ile SSCB arasındaki rekabetin sona ermesinin ardından geçen birkaç on yıl içinde Çin'in yükselişiyle birlikte yeni bir emperyalist rekabet ekseni belirginleşirken, Ortadoğu da bu mücadelenin stratejik alanlarından biri olmayı sürdürmüştür. Bu koşullar altında, realist kuramcıların beklentisinin aksine, İsrail'in ABD açısından stratejik önemi azalmak bir yana, iki ülke arasındaki ekonomik ve teknolojik bütünleşmenin de derinleşmesiyle yeni boyutlar kazanmış; 2026 yılı itibarıyla İsrail'in bölgedeki varlığının ABD açısından taşıdığı önem daha da artmıştır. ABD'nin ilk Serbest Ticaret Anlaşması'nı İsrail ile imzalaması, ortak araştırma-geliştirme programlarının hızla genişlemesi, yüksek teknoloji sektöründeki Amerikan yatırımlarının artması ve savaş sanayisindeki kurumsal bütünleşme, ilişkinin yalnızca realist yaklaşımın iddia ettiği gibi güvenlik ekseni üzerinden açıklanamayacağını göstermektedir. Realist yaklaşımın sınırı, güvenliği ağırlıklı olarak devletin askerî ve siyasal varlığının korunmasına indirgemesidir. Buradaki sorun, güvenliğin ilişkinin açıklayıcı unsurlarından biri olmasından değil, devletler arasındaki askerî ve siyasal rekabetin onu mümkün kılan daha geniş kapitalist ilişkilerden koparılarak ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesi, devletlerin askerî ve siyasal konumlarının korunmasının yanı sıra tekelci sermayenin birikimi, sermaye ihracı, yatırım alanlarının genişletilmesi ve pazarlar üzerindeki denetim mücadelesini de içermektedir. Bu nedenle realist yaklaşımın temel sınırı, devletler arasındaki stratejik rekabeti saptayabilmesine karşın, bu rekabetin emperyalist kapitalizmin birikim dinamikleriyle olan bağını açıklamakta yetersiz kalmasıdır. Oysa ABD açısından güvenlik, aynı zamanda sermayenin yeniden üretim koşullarının, dolaşım kanallarının ve pazarların güvence altına alınması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ABD-İsrail ilişkisindeki güvenlik boyutu, ekonomik ilişkilerden ayrı değil, Amerikan sermayesinin bölgesel ve küresel yeniden üretiminin bir parçası olarak ele alınmalıdır.

Üçüncü yaklaşım, birbirinden farklı ideolojik kaynaklara dayanmakla birlikte, ortak demokratik değerler, Batılı kimlik ve özellikle Evanjelik hareketlerin Amerikan dış politikası üzerindeki etkisini vurgulamaktadır. Burada liberal-demokratik değerler söylemi ile Evanjelik hareketlerin dinsel motivasyonlarını özdeşleştirmemek gerekir. İlki İsrail'i Batı siyasal düzeninin ve liberal demokrasinin bölgesel temsilcisi olarak sunarken, ikincisi İsrail'e desteği büyük ölçüde dinsel ve eskatolojik referanslar üzerinden üretmektedir. Bu iki söylem kimi zaman birbirleriyle gerilimli olabilmekle birlikte, Amerikan siyasetinde İsrail'e verilen desteğin farklı ideolojik meşruiyet kanallarını oluşturmaktadır. Bu perspektif, ideolojinin dış politika üzerindeki rolünü görünür kılması bakımından önemlidir. Nitekim Amerikan siyasal kültürü içerisinde İsrail'in "Ortadoğu'daki tek demokrasi" olarak sunulması veya Evanjelik hareketlerin İsrail'e yönelik güçlü desteği, dış politika söyleminin önemli unsurlarıdır.[8] Bununla birlikte ideolojik açıklamalar da benzer bir sınıra sahiptir. Demokratik değerler veya dinsel yakınlık, neden tam da 1980'li yıllardan itibaren finans, savaş sanayii, girişim sermayesi ve yüksek teknoloji alanlarında bu ölçüde yoğun ekonomik bütünleşmenin ortaya çıktığını açıklayamamaktadır. İdeoloji, ekonomik dönüşümün yerine değil, farklı ve zaman zaman birbiriyle çelişebilen biçimleriyle bu dönüşümün siyasal olarak meşrulaştırılmasında işlev gören bir unsur olarak değerlendirilmelidir.

Bu üç yaklaşım, ABD-İsrail ilişkisinin farklı görüngülerini açıklamaktadır: lobi yaklaşımı iç siyasal karar alma süreçlerini, realizm askerî ve stratejik ilişkileri, ideolojik açıklamalar ise ittifakın siyasal ve kültürel meşruiyetini kendi perspektiflerinden görünür kılmaktadır. Ancak her biri ilişkinin belirli bir görünümünü açıklarken, bu görüngüleri üreten ve birbirine bağlayan tarihsel toplumsal ilişkileri açıklamanın dışında bırakmaktadır. Dolayısıyla sorun, bu unsurlardan hangisinin ittifakı tek başına açıkladığını belirlemek değil, siyasal, askerî ve ideolojik biçimlerin sermaye birikiminin ve emperyalist yeniden üretimin değişen ihtiyaçları içerisinde nasıl bir bütün oluşturduğunu ortaya koymaktır.

1985 Neden Bir Dönüm Noktasına İşaret Eder?

80’li yıllar, kapitalist dünya ekonomisinin 1970'li yıllarda yaşadığı yapısal krizin ardından şekillenen yeni birikim rejiminin kurumsallaştığı dönemin parçasıdır. Bretton Woods sisteminin çökmesi, petrol krizleri, sanayileşmiş kapitalist ülkelerde kâr oranlarının gerilemesi ve uluslararası rekabetin yoğunlaşması, savaş sonrası dönemin Keynezyen birikim modelini sürdürülemez hâle getirmiştir. Sermaye, bu krize yalnızca üretim süreçlerini yeniden düzenleyerek değil, uluslararası örgütlenme biçimini de değiştirerek cevap vermiştir. Reagan, Thatcher ve Özal dönemleriyle özdeşleşen neoliberal dönüşüm, bu tarihsel yeniden yapılanmanın siyasal ifadesidir.

Lenin, emperyalizmi kapitalizmin belirli bir gelişme aşaması olarak tanımlarken, üretimin ve sermayenin yoğunlaşmasının tekellerin oluşmasına yol açtığını ve bu sürecin uluslararası tekelci birlikler aracılığıyla dünyanın ekonomik paylaşımını yeni bir düzeye taşıdığını belirtmektedir.[9] Bu açısından emperyalizm, yalnızca askerî yayılmacılık değil; sermayenin yeniden üretimini güvence altına alan siyasal ve ekonomik kurumların sürekli yeniden örgütlenmesidir. Dolayısıyla 1980'li yıllarda yaşanan dönüşüm de yalnızca ekonomi politikalarının değişmesi olarak değil, emperyalist sistemin yeni tarihsel koşullara uyum sağlaması olarak okunmalıdır.

Tam da bu nedenlerle 1985 yılı iki kritik gelişmeye aynı anda sahne olmuştur. Bunlardan ilki, Amerika Birleşik Devletleri'nin yürürlüğe koyduğu ilk Serbest Ticaret Anlaşması'nın İsrail ile imzalanmasıdır. Bu tercih, ilk bakışta yalnızca ticaret politikası açısından teknik bir karar gibi görünmektedir. Oysa Kanada gibi çok daha büyük bir ticaret ortağı dururken ilk serbest ticaret anlaşmasının İsrail ile yapılmış olması, kararın yalnızca ekonomik hacim üzerinden açıklanamayacağını göstermektedir. Reagan yönetimi anlaşmayı, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın ekonomik temelini güçlendiren tarihsel bir adım olarak tanımlamıştır.[10] Böylece dış ticaret politikası ile dış politika, tarihte daha önce görüldüğü gibi bir kez daha, açık biçimde aynı stratejik çerçevede birleşmiştir.

İkinci gelişme ise İsrail'de uygulamaya konulan Ekonomik İstikrar Programı'dır. 1980'li yıllarda yalnızca İsrail değil, Türkiye başta olmak üzere birçok bağımlı kapitalist ülke, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla ithal ikameci modellerden uzaklaşmaya, finansal serbestleşme, özelleştirme ve dışa açılma politikalarına yöneltilmiştir. İsrail'deki program da bu genel neoliberal yeniden yapılanmanın bir parçasıydı. Hiper enflasyon, bütçe açıkları ve dış borç sorunlarına karşı uygulamaya konulan program, kısa vadede makroekonomik istikrarı hedeflerken uzun vadede İsrail kapitalizmini küresel sermaye hareketlerine daha açık yeni bir birikim rejimine taşıdı. İsrail'in özgüllüğü, neoliberal dönüşüme tabi tutulmuş ülkelerden biri olmakla birlikte, bu yeni birikim rejiminin bölgedeki teknoloji, finans ve askerî sanayi bağlantılarının ileri bir taşıyıcısına dönüşmesinde yatmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu iki gelişmenin birbirinden bağımsız olmamasıdır. Serbest Ticaret Anlaşması, İsrail ekonomisinin Amerikan sermayesine daha güçlü biçimde eklemlenmesini kolaylaştırırken; Ekonomik İstikrar Programı da bu entegrasyonun kurumsal altyapısını oluşturmuştur. Ancak bu süreç yalnızca İsrail sermayesinin Amerikan sermayesine tek yönlü biçimde eklemlenmesi olarak değerlendirilmemelidir. Finans, yüksek teknoloji ve savaş sanayii gibi alanlarda gelişen karşılıklı yatırımlar ve şirket bağlantıları, Amerikan ve İsrail mali sermayesinin birikim süreçlerini giderek daha fazla iç içe geçirmiştir. Bu nedenle iki ülke arasındaki ekonomik ilişki, birbirinden bütünüyle ayrı iki ulusal sermaye grubunun dışsal işbirliğinden çok, mülkiyet, yatırım, finansman ve üretim ağları üzerinden derinleşen bir sermaye bütünleşmesi olarak ele alınmalıdır. Başka bir ifadeyle İsrail, yalnızca Amerikan dış politikasının askerî ayağı değil, aynı zamanda ABD ve İsrail mali sermayesinin giderek iç içe geçen birikim süreçlerinin bölgesel merkezlerinden biri hâline gelmeye başlamıştır.

Bu noktada literatürde sıkça yapılan bir hata ortaya çıkmaktadır. ABD'nin İsrail'e verdiği desteğin sürekli olduğu doğrudur; ancak bu destek tarih boyunca aynı ve tek bir işleve sahip olmamıştır. Tarihsel materyalist bakış açısından önemli olan, desteğin varlığı değil, hangi tarihsel koşullarda hangi ekonomik işlevi üstlendiğidir. Soğuk Savaş olarak adlandırılan dönemin büyük bölümünde İsrail'in temel rolü Amerikan emperyalizmi açısından askerî ve jeopolitik iken, neoliberal dönemde buna finans, teknoloji, savaş sanayii ve uluslararası sermaye hareketleri de daha fazla eklenmiştir. Fakat, ABD ve İsrail arasındaki ticaret hacmi artışı vb. değişimlerin İsrail’in bölgedeki ABD’nin ileri karakolu olma, sık sık Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bölgeye yönelik saldırgan girişimlerde bulunma gibi niteliklilerini değiştirmemiştir. Kastedilen daha önceden de olan bu niteliklere bir yeni nitelik daha eklenmesidir. Dolayısıyla değişen şey ittifakın kendisi değil, kapitalist dünya ekonomisi içerisindeki işlevselliğindeki artıştır.

Bu nedenle 1985, iki devlet arasındaki ilişkilerin kronolojik tarihinde yeni bir sayfa açtığı için değil, Amerikan emperyalizminin yeniden yapılanmasının Ortadoğu'daki kurumsal ifadesini temsil ettiği için önemlidir. İsrail'in sonraki yıllarda yüksek teknoloji üretimi, girişim sermayesi, savaş sanayii ve bölgesel lojistik ağlarının merkezlerinden biri hâline gelmesi, bu tarihsel dönüşümün doğal sonucudur. Dolayısıyla 1985 sonrasında yaşanan ekonomik değişim, yalnızca İsrail kapitalizminin iç dinamikleriyle açıklanamaz; aynı zamanda Amerikan sermayesinin yeni tarihsel ihtiyaçlarının bölgesel düzeydeki yansıması olarak değerlendirilmelidir.

İsrail Kapitalizminin Dönüşümü: Devletçilikten Yüksek Teknoloji Kapitalizmine

1980’li yıllarda İsrail ekonomisinde yaşanan dönüşüm çoğu zaman neoliberal reformlar, başarılı girişimcilik politikaları veya teknoloji sektörünün yükselişi üzerinden açıklanmaktadır. Bu açıklamalar dönüşümün tarihsel niteliğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Asıl değişim, belirli sektörlerin büyümesinden ziyade İsrail kapitalizminin uluslararası iş bölümündeki konumunun yeniden tanımlanmasıdır. Başka bir ifadeyle dönüşen yalnızca iktisat politikaları değil, sermaye birikiminin örgütlenme biçimidir.

İsrail'in kuruluşundan itibaren uyguladığı kalkınma modeli, güçlü devlet müdahalesine dayanan karma bir ekonomik yapı üzerine kurulmuştu. Histadrut'un[11] üretim süreçlerindeki ağırlığı, kamu iktisadi teşebbüslerinin genişliği ve devletin sanayileşme sürecindeki belirleyici rolü, uzun yıllar boyunca ekonomik gelişmenin temel dinamiklerini oluşturdu. Bu model, güvenlik kaygılarının belirlediği yüksek kamu harcamalarıyla birlikte düşünüldüğünde, ulusal sanayinin korunmasına dayanan klasik kalkınmacı devlet modelinin özgün bir örneğini temsil etmekteydi.[12]

Ancak 1970'li yılların sonunda yaşanan kriz bu modelin sınırlarını görünür hâle getirdi. Yüksek enflasyon, artan kamu açıkları ve dış finansman sorunları yalnızca makroekonomik istikrarsızlık yaratmadı; aynı zamanda mevcut birikim modelinin uluslararası rekabet koşullarında sürdürülebilirliğini de zayıflattı. Bu nedenle 1980’ler sonrasında sonrasında uygulanan “reform”ların önemi, fiyat istikrarını sağlamalarından çok, sermaye birikiminin yönünü değiştirmelerinde yatmaktadır.

Bu dönüşüm çoğu zaman " devlet küçüldü, piyasa büyüdü" biçiminde özetlenmektedir. Her yerde olduğu gibi İsrail deneyimi de bu kadar basit değildir. Devlet ekonomiden çekilmemiştir; aksine ekonomi içerisindeki işlevi değişmiştir. Doğrudan üretici rolünde belirli bir zayıflama yaşanırken, sermaye birikiminin yönünü belirleyen stratejik düzenleyici rolü öne geçmiştir. Özellikle araştırma-geliştirme faaliyetleri, savaş teknolojileri, üniversiteler ve girişim sermayesi piyasaları devlet tarafından desteklenmeye devam etmiş; kamu kaynakları bu kez ağır sanayiyi değil, bilgi yoğun üretimi teşvik etmek için kullanılmıştır. Dolayısıyla neoliberal dönüşüm, üretici rolünün tümden ortadan kalkmasını değil, devletin sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre yeniden örgütlenmesini ifade etmektedir.

Bu yeniden yapılanmanın en önemli kurumsal araçlarından biri 1993 yılında oluşturulan Yozma Programı olmuştur. Devlet destekli girişim sermayesi modeli olarak tasarlanan Yozma, yalnızca yeni teknoloji şirketlerinin kurulmasını teşvik eden bir fon değildir. Programın asıl önemi, İsrail sermayesini Amerikan mali sermayesiyle doğrudan bütünleştirmesidir. Kamu tarafından üstlenilen başlangıç riski, yabancı yatırım fonlarının İsrail'e yönelmesini kolaylaştırmış; özellikle Silikon Vadisi merkezli yatırımcılar için ülke yeni bir teknoloji üretim alanına dönüşmüştür.[13] Böylece devlet, doğrudan sanayi yatırımı yapan aktör olmanın ve düzenleyici rol üslenmenin yanı sıra, uluslararası sermaye girişini kolaylaştıran kurumsal aracıya da dönüşmüştür.

Ancak İsrail'in teknoloji sektörünün yükselişi yalnızca finansman politikalarıyla açıklanamaz. Ülkenin uluslararası rekabet gücünü belirleyen temel unsur, devlet, üniversiteler, ordu ve özel sermaye arasında kurulan yoğun kurumsal ilişkidir. Özellikle askerî araştırma merkezlerinde geliştirilen teknolojilerin sivil sektöre aktarılması, İsrail kapitalizminin ayırt edici özelliklerinden biri hâline gelmiştir. Unit 8200 gibi askerî istihbarat birimleri yalnızca güvenlik bürokrasisinin parçası değildir; aynı zamanda yüksek teknoloji sektörünün yetişmiş iş gücünü sağlayan kurumlar olarak işlev görmektedir.[14] Böylece askerî bilgi üretimi ile özel sermaye arasında sürekli bir dolaşım oluşmaktadır.

Bu yapı, Amerikan sermayesinin ihtiyaçlarıyla da büyük ölçüde örtüşmektedir. 1990'lı yıllardan itibaren Intel, IBM, Microsoft, Cisco, Google ve daha sonra Apple ile Nvidia gibi teknoloji şirketlerinin İsrail'de araştırma ve geliştirme merkezleri kurmaları rastlantı değildir.[15] İsrail'in sunduğu avantaj yalnızca nitelikli iş gücü değildir. Asıl avantaj, askerî araştırmalar, kamu destekli teknoloji politikaları ve girişim sermayesi piyasalarının aynı ekosistem içerisinde birleşmesidir. Böylece İsrail'de geliştirilen teknolojiler doğrudan Amerikan finans piyasalarına, özellikle NASDAQ üzerinden küresel sermaye dolaşımına eklemlenmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, İsrail'in uluslararası kapitalist sistem içerisindeki konumunun değişmesidir. Soğuk Savaş boyunca ağırlıklı olarak askerî müttefik olarak görülen İsrail, neoliberal dönemde yüksek teknoloji üretimi, savaş sanayii ve finansal sermayenin kesiştiği stratejik bir üretim merkezine dönüşmüştür. Başka bir ifadeyle İsrail'in Amerikan emperyalizmi açısından önemi artmakla kalmamış, niteliği değişmiştir. Güvenlik eksenli işlev korunmuş; ancak buna teknoloji üretimi, mali sermayesi ve finansal bütünleşme eklenmiştir.

Bu nedenle İsrail kapitalizminin dönüşümü ulusal kalkınma politikalarının başarısıyla açıklanamaz. Dönüşüm, Amerikan sermayesinin 1970'li yıllar sonrasında ihtiyaç duyduğu yeni birikim alanlarıyla birlikte değerlendirilmelidir. İsrail, bu süreçte yalnızca teknoloji üreten bir ülke değil; Amerikan finans kapitalinin, savaş sanayiinin ve yüksek teknoloji şirketlerinin bölgesel yeniden üretiminde merkezi rol üstlenen bir ekonomi hâline gelmiştir. Dolayısıyla İsrail kapitalizminin neoliberal dönüşümü, Amerikan emperyalizminin yeniden yapılanmasından bağımsız bir süreç değil; onun Ortadoğu'daki özgül tarihsel biçimlerinden biridir.

Devlet, Savaş Sanayii ve Emperyalist Sermaye Birikimi

ABD'nin İsrail'e sağladığı askerî destek, kamuoyunda çoğu zaman iki devlet arasındaki stratejik ittifakın doğal sonucu olarak değerlendirilmektedir. Bu bakış açısına göre Washington, bölgesel güvenliğin korunması ve İsrail'in askerî üstünlüğünün sürdürülmesi amacıyla müttefikine mali kaynak aktarmaktadır. İlk bakışta bu açıklama yanlış değildir. Ancak açıklayıcı gücü sınırlıdır. Çünkü askerî yardımların ekonomik işleyişi incelendiğinde, bu mekanizmanın yalnızca devletler arası mali transfer olmadığı; kapitalist devlet ile tekelci sermaye arasındaki ilişkinin somut biçimlerinden biri olduğu görülmektedir.

Emperyalizm aşamasında devlet, sadece kendi ulusal hakimiyeti altında olan alanlarda değil yerkürenin uzanabildiği her parçasında sermaye birikiminin sürekliliğini güvence altına alan, yeni paylaşım alanları yaratan ve sermayenin uluslararası genişlemesini siyasal araçlarla destekleyen aktif bir aktördür. Dolayısıyla emperyalist devletin temel işlevlerinden biri, sermaye birikiminin önündeki engelleri ortadan kaldırmak ve yeni birikim süreçlerini kurumsallaştırmaktır.

ABD'nin İsrail'e yönelik askerî yardım sistemi tam da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Foreign Military Financing (FMF) programı biçimsel olarak bir dış yardım mekanizmasıdır. Ancak ekonomik işleyişi incelendiğinde, aktarılan kaynakların büyük bölümünün Amerikan savaş sanayii şirketlerine geri döndüğü görülmektedir. İsrail bu fonları büyük ölçüde Amerikan üretimi savaş uçakları, füze sistemleri, elektronik harp teknolojileri ve mühimmat satın almak için kullanmaktadır. Böylece Amerikan kamu bütçesinden çıkan kaynaklar, yeniden Amerikan sermayesinin belirli sektörlerinde yoğunlaşmaktadır.[16]

Burada dikkat çekici olan yalnızca paranın dolaşımı değildir. Daha önemli olan, devletin bu dolaşımı siyasal olarak örgütlemesidir. Kongre tarafından onaylanan askerî yardım paketleri, Savaş Bakanlığı'nın tedarik politikaları ve savaş şirketlerinin uzun dönemli üretim planları birbirinden bağımsız süreçler değildir. Bunlar aynı sermaye birikim mekanizmasının farklı halkalarını oluşturmaktadır. Devlet, kamu kaynaklarını kullanarak savaş sanayiine uzun vadeli ve öngörülebilir talep yaratmakta; şirketler ise bu güvence sayesinde üretim kapasitesini genişletmekte, yeni araştırma-geliştirme yatırımları yapmakta ve teknolojik üstünlüklerini koruyabilmektedir.

Bu durum, askerî yardımların yalnızca dış politika aracı olarak değerlendirilmesini yetersiz kılmaktadır. Örneğin Lockheed Martin açısından İsrail yalnızca F-35 savaş uçaklarının müşterisi değildir. İsrailli şirketlerin program kapsamında belirli parça ve sistemlerin üretimine katılması, Amerikan ve İsrail savaş sanayileri arasında tedarik, üretim ve teknoloji geliştirme süreçlerinin doğrudan iç içe geçmesine yol açmaktadır. Böylece ilişki, basit bir silah alım-satım ilişkisinin ötesine geçerek ortak üretim, yatırım, teknoloji transferi ve uzun vadeli tedarik bağlantıları üzerinden yeniden üretilmektedir. Bununla birlikte İsrail yeni üretim hatlarının sürekliliğini sağlayan, teknoloji geliştirme maliyetlerinin paylaşılmasına katkıda bulunan ve küresel pazarda referans oluşturan stratejik bir ortaktır. Benzer biçimde RTX, Boeing ve diğer büyük savaş şirketleri açısından da İsrail pazarı, yalnızca satış yapılan bir ülke değil, devlet tarafından güvence altına alınmış istikrarlı talep alanıdır.[17] Dolayısıyla burada yeniden üretilen yalnızca askerî kapasite değil; aynı zamanda sermayenin kendisidir.

Bu mekanizma yalnızca savaş sanayiiyle sınırlı değildir. Ortak füze savunma projeleri, yapay zekâ uygulamaları, siber güvenlik sistemleri ve elektronik istihbarat teknolojileri, iki ülke arasındaki ilişkinin üretim boyutunu daha da derinleştirmektedir. Demir Kubbe, David's Sling ve Arrow projeleri bunun en belirgin örnekleridir. Bu sistemlerde Amerikan finansmanı ile İsrail'in mühendislik kapasitesi birleşmekte; aynı zamanda iki ülkenin şirketleri, finansman mekanizmaları, tedarik ağları ve teknoloji yatırımları üzerinden Amerikan ve İsrail mali sermayesi de giderek daha fazla iç içe geçmektedir. Bununla birlikte, bu bütünleşme eşit iki sermaye gücü arasında gerçekleşmemekte; Amerikan mali sermayesi gerek finansman kapasitesi gerekse uluslararası pazarlar ve üretim ağları üzerindeki ağırlığı nedeniyle belirleyici konumunu korumaktadır. Ortaya çıkan teknolojik bilgi hem Amerikan hem de İsrail savaş sanayiinin yeni üretim süreçlerine aktarılmaktadır. Böylece teknoloji üretimi de iki ülke mali sermayesinin iç içe geçen, ancak Amerikan sermayesinin belirleyici ağırlığını koruduğu uluslararası birikim sürecinin parçası hâline gelmektedir.

Bu nedenle İsrail'in rolü, yalnızca Amerikan silahlarını satın alan bir müttefik olarak tanımlanamaz. İsrail aynı zamanda yeni askerî teknolojilerin geliştirilmesi, denenmesi ve uluslararası pazarlara aktarılması sürecinin aktif bileşenidir. İkinci bölümde incelenen yüksek teknoloji ekosistemi ile askerî yardım mekanizması tam da bu noktada birleşmektedir. Amerikan sermayesi yalnızca ürün satmamakta; araştırma-geliştirme faaliyetleri, teknoloji transferi ve ortak üretim süreçleri aracılığıyla daha geniş bir yeniden üretim ağı kurmaktadır.

Burada belirleyici olan unsur, tek tek şirketlerin çıkarları değildir. Emperyalist ilişkiler bireysel şirketlerin ya da siyasetçilerin tercihleriyle açıklanamaz. Asıl belirleyici olan, kapitalist üretim tarzının ulaştığı tarihsel gelişme düzeyidir. Bu nedenle Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimler arasındaki farklılıklara rağmen ABD'nin İsrail politikasında dikkat çekici bir süreklilik bulunmaktadır. Yönetimler değişmekte, söylemler çeşitlenmekte, ancak askerî yardımlar, ortak teknoloji projeleri ve savaş sanayi işbirliği büyük ölçüde devam etmektedir. Bu süreklilik, ilişkinin belirli hükümetlerin tercihlerinden çok, sermaye birikiminin yapısal ihtiyaçları tarafından belirlendiğini göstermektedir.

Ancak bu noktada bir hususun özellikle vurgulanması gerekir. Bu durum, Amerikan dış politikasının yalnızca Lockheed Martin, RTX veya başka herhangi bir şirket tarafından belirlendiğini ileri sürmemektedir. Böyle bir yaklaşım, Marksist çözümlemeyi indirgemeci bir komplo teorisine dönüştürür. Tam tersine, savunulan tez şudur: Savaş sanayiinin çıkarları ile devlet politikalarının uzun dönemli uyumu, kapitalist üretim tarzının ulaştığı tarihsel gelişme düzeyinin sonucudur. Devlet belirli şirketlerin aracı olduğu için değil, sermaye birikiminin genel koşullarını yeniden üretmekle yükümlü olduğu için bu rolü üstlenmektedir.

Bu nedenle ABD-İsrail askerî ittifakı, yalnızca güvenlik alanında kurulan bir ortaklık değildir. Aynı zamanda neoliberal dönemde yeniden örgütlenen emperyalist sermaye birikiminin kurumsal mekanizmalarından biridir. Devlet, kamu kaynakları aracılığıyla sermaye birikimini desteklemekte; savaş sanayii bu destek sayesinde yeni teknolojiler geliştirmekte; İsrail ise bu üretim sürecinin hem müşterisi hem de ortağı olarak sistem içerisinde yer almaktadır. Böylece askerî ittifak ile ekonomik yeniden üretim birbirinden ayrılmaz hâle gelmektedir.

Ancak sermaye birikimi yalnızca devlet destekli askerî programlar aracılığıyla gerçekleşmez. Kapitalist sistem açısından savaşların kendisi de yeni teknolojilerin geliştirilmesi, güvenlik sektörünün genişlemesi ve yeniden yapılanma süreçlerinin başlaması bakımından belirli ekonomik sonuçlar üretmektedir. Bu nedenle bir sonraki bölümde savaşlar, askerî tarihin konusu olarak değil, sermaye birikiminin yeniden üretildiği tarihsel süreçler olarak ele alınacaktır.

Emperyalist Yeniden Üretimde Savaşın İşlevi

Savaşlar çoğu zaman emperyalist rekabetin en açık siyasal biçimi olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte savaşın yalnızca devletler arasındaki askerî çatışma olarak ele alınması, kapitalist üretim tarzı içerisindeki ekonomik işlevini görünmez hâle getirmektedir. Savaş, yalnızca siyasal krizlerin sonucu değildir; aynı zamanda sermaye birikiminin yeniden örgütlendiği tarihsel momentlerden biridir. Bu nedenle mesele, savaşların neden çıktığını açıklamaktan çok, ortaya çıktıktan sonra kapitalist yeniden üretim sürecini nasıl etkilediklerini anlamaktır.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü savaşların ekonomik sonuçlarından söz etmek, onların ekonomik nedenlerle çıktığını ileri sürmek anlamına gelmez. Ortadoğu'daki çatışmaların her biri kendi siyasal, tarihsel ve askerî dinamikleri içerisinde değerlendirilmelidir. Ancak bu çatışmaların kapitalist üretim ilişkileri üzerinde belirli sonuçlar doğurduğu da inkâr edilemez. Özellikle savaş sanayii, güvenlik teknolojileri, elektronik istihbarat, yapay zekâ ve yeniden yapılanma yatırımları açısından savaşlar, sermaye birikiminin yönünü etkileyen tarihsel kırılmalar hâline gelmektedir.

Bu durum ilk olarak savaş teknolojilerinin gelişiminde görülmektedir. 1982 Lübnan Savaşı sonrasında İsrail savaş doktrininde yaşanan değişim, elektronik harp sistemlerine, insansız platformlara ve hassas güdümlü mühimmat teknolojilerine yönelik yatırımları hızlandırmıştır. Benzer biçimde 1991 Körfez Savaşı, balistik füze savaşını uluslararası güvenlik gündeminin merkezine taşımış; ABD ile İsrail arasında ortak geliştirilen Arrow, daha sonra David's Sling ve Demir Kubbe gibi sistemler yalnızca askerî projeler olmaktan çıkarak yüksek teknoloji üretiminin merkezleri hâline gelmiştir. Burada belirleyici olan unsur savaşın kendisi değil; savaşın yeni teknolojik ihtiyaçlar yaratması ve bu ihtiyaçların sermaye birikiminin yeni alanlarına dönüşmesidir.

Bu süreç 2000'li yıllarda daha belirgin hâle gelmiştir. Savaş sanayii artık yalnızca silah üretiminden ibaret değildir. Yapay zekâ destekli karar sistemleri, siber güvenlik yazılımları, elektronik gözetim teknolojileri, biyometrik tanıma sistemleri ve insansız hava araçları hem askerî hem de sivil ekonominin ortak üretim alanları hâline gelmiştir. Dolayısıyla savaş, teknoloji üretiminin nedeni değil; belirli teknolojik dönüşümlerin hızlandığı tarihsel bağlamlardan biri olarak ele alınmalıdır.

Gazze'de 2023 sonrasında yaşanan savaş ve soykırım da bu açıdan önem taşımaktadır. İsrail Savaş Bakanlığı'nın verilerine göre 2024 yılında savaş ihracatı yaklaşık 15 milyar dolarla tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmış; ihracatın önemli bölümünü füze savaş sistemleri, elektronik harp teknolojileri ve hava savaş çözümleri oluşturmuştur.[18] Bakanlık, bu artışı İsrail sistemlerinin gerçek operasyonel koşullarda kanıtlanmış performansıyla ilişkilendirmektedir. Bu durum özellikle savaş sanayiinin pazarlama stratejilerinde açık biçimde görülmektedir. İsrail şirketleri ürünlerini tanıtırken sıklıkla “muharebede kanıtlanmış” (combat proven) veya “savaş koşullarında test edilmiş” (battle-tested) ifadelerini kullanmaktadır. Bu söylem, teknolojinin gerçek çatışma koşullarında denenmiş olduğunu vurgulayarak uluslararası pazarda güvenilirlik sağlamayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla savaşlar yalnızca askerî sonuçlar üretmemekte; aynı zamanda belirli teknolojilerin küresel pazardaki rekabet gücünü de etkileyebilmektedir.

Ancak savaşın ekonomi politiği yalnızca savaş sanayiiyle sınırlı değildir. Her büyük çatışma, güvenlik teknolojileri, iletişim altyapıları, lojistik ağları ve yeniden yapılanma yatırımları açısından da yeni sermaye hareketleri yaratmaktadır. Çatışmaların ardından ortaya çıkan güvenlik ihtiyaçları, veri işleme sistemlerinden kritik altyapı yatırımlarına kadar uzanan geniş bir ekonomik alanı etkilemektedir. Bu nedenle savaşın ekonomik sonuçları, ateşkesin ilan edilmesiyle sona ermez; yeniden yapılanma döneminde farklı biçimlerde devam eder.

Bu noktada Filistin meselesinin ekonomi politik boyutuna da değinmek gerekir. İsrail kapitalizminin yüksek teknoloji ve güvenlik eksenli dönüşümü, Filistin topraklarında süren yerleşimci/kolonyal yapıdan bütünüyle bağımsız değildir. Güvenlik duvarları, elektronik gözetim sistemleri, biyometrik denetim teknolojileri ve sınır kontrol mekanizmaları yalnızca askerî uygulamalar değil; aynı zamanda daha sonra uluslararası pazarlara taşınan “güvenlik teknolojilerinin” geliştirildiği alanlardır. Bu tespit, Filistin'deki çatışmaların teknoloji geliştirmek amacıyla sürdürüldüğü anlamına gelmez. Ancak sömürgeleştirme süreci ile “güvenlik teknolojilerinin” gelişimi arasında tarihsel olarak oluşan ilişkinin ekonomi politik açıdan incelenmesi gerekmektedir. Bu boyutun göz ardı edilmesi, İsrail'in güvenlik ekonomisinin maddi temelini eksik bırakacaktır.

Dolayısıyla savaşın ekonomi politiği, savaş ile kapitalist birikim arasındaki ilişkinin tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisine indirgenemeyeceğini gösterir. Savaşlar kimi koşullarda sermaye birikiminin ihtiyaçlarıyla şekillenirken, aynı zamanda belirli sektörlerde birikimi hızlandıran, yeni pazarlar açan ve teknolojik dönüşümü teşvik eden sonuçlar da üretebilir. Savaş sanayii, yapay zekâ, güvenlik teknolojileri ve yeniden yapılanma yatırımları bu sürecin en görünür örnekleridir. Ortadoğu'daki çatışmalar da bu nedenle yalnızca jeopolitik krizler olarak değil, emperyalist yeniden yapılanmanın ekonomik sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Ancak son yıllarda dikkat çeken gelişme, sermaye birikiminin yalnızca savaşlar üzerinden değil, bölgesel normalleşme ve ekonomik entegrasyon projeleri üzerinden de yeniden örgütlenmeye başlamasıdır. Bu durum özellikle Abraham Anlaşmaları sonrasında belirginleşmiştir. Dolayısıyla emperyalist yeniden üretimin günümüzdeki biçimini anlamak için yalnızca savaşlara değil, sermaye dolaşımını kolaylaştıran yeni bölgesel mimariye de bakmak gerekmektedir.-

Jeoekonomik Yeniden Yapılanma ve ABD-İsrail İttifakı

Soğuk Savaş boyunca ABD'nin Ortadoğu politikası büyük ölçüde askerî ittifaklar, enerji güvenliği ve Sovyetler Birliği'nin çevrelenmesi ekseninde şekillenmiştir. Bu nedenle İsrail'in bölgedeki rolü de öncelikle askerî ve jeostratejik işlevleri üzerinden değerlendirilmiştir. Ancak yirmi birinci yüzyılda bu çerçeve belirgin biçimde değişmeye başlamıştır. Dünya kapitalizminin yeniden örgütlenmesiyle birlikte uluslararası rekabetin ağırlık merkezi yalnızca askerî güçten değil; teknoloji, lojistik, finans ve tedarik zincirlerinden oluşan daha geniş bir jeoekonomik alana kaymıştır. Bu dönüşüm, ABD-İsrail ittifakının işlevini de yeniden tanımlamaktadır.

Bu değişimin 21. yüzyıldaki en belirgin göstergelerinden biri Abraham Anlaşmalarıdır. İsrail ile Arap devletleri arasındaki normalleşme süreci kuşkusuz 2020’de başlamamış; Mısır’la 1979’da, Ürdün’le ise 1994’te kurulan diplomatik ilişkiler bu sürecin daha erken örneklerini oluşturmuştur. Ancak 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’le başlayan, ardından Fas’ın da katıldığı yeni normalleşme dalgası, önceki örneklerden farklı olarak daha belirgin bir ekonomik bütünleşme programıyla birlikte gelişmiştir. Kamuoyunda çoğu zaman Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki diplomatik normalleşme süreci olarak değerlendirilen bu anlaşmalar, ekonomi politik açıdan çok daha kapsamlı bir dönüşümü ifade etmektedir. Anlaşmaların önemi yalnızca diplomatik ilişkilerin kurulmasında değil, daha önce siyasal engeller nedeniyle birbirinden kopuk duran sermaye hareketlerinin ortak bir bölgesel ağ içerisinde yeniden örgütlenmesinde yatmaktadır. Dolayısıyla Abraham Anlaşmaları, yalnızca siyasal bir uzlaşma değil, sermaye dolaşımının önündeki engelleri azaltmayı amaçlayan yeni bir bölgesel yeniden yapılanma girişimi olarak da okunmalıdır.

Bu yeni yapılanmanın merkezinde üç farklı ekonomik unsur bulunmaktadır. Birincisi, uluslararası finans sistemi ve yüksek teknoloji sektöründeki belirleyici konumuyla Amerikan sermayesidir. İkincisi, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'ın temsil ettiği Körfez sermayesidir. Üçüncüsü ise İsrail'in yüksek teknoloji, savaş sanayii ve siber güvenlik alanlarında geliştirdiği üretim kapasitesidir. Abraham Anlaşmaları bu üç unsur arasında daha önce bulunmayan kurumsal bağlantıları oluşturarak yeni bir bölgesel işbölümü yaratmıştır. Böylece güvenlik eksenli ittifak, giderek teknoloji, yatırım ve finans eksenli bir ekonomik ortaklığa dönüşmektedir.[19] Bu süreç, bölgedeki ABD müttefiklerinin tek ve bütünlüklü bir blok halinde hareket ettiği anlamına gelmemektedir. BAE-İsrail yakınlaşmasının yanında Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında gelişen “işbirliği”, ABD'nin bölgesel ortakları arasında farklı eksenlerin ve rekabetlerin ortaya çıktığını göstermektedir. ABD emperyalizmi, doğrudan askerî müdahalelerin artan maliyetleri ve yarattığı siyasal çıkmazlar karşısında, bölgesel müttefiklerinin daha fazla askerî ve siyasal sorumluluk üstlenmesini teşvik etmektedir. Bu çerçevede yerel ittifakların güçlenmesi ve bu ittifaklar arasındaki rekabet, kuşkusuz arka planda bu ülkelerle ekonomik-mali ilişkilerini geliştiren Çin ile çelişme halindeki ABD hegemonyasının bölgesel düzeyde yeniden üretildiği mekanizmalardan biri olarak değerlendirilebilir.

Bu dönüşümün en somut ifadesi, 2023 yılında ilan edilen Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) olmuştur. İlk bakışta ulaştırma projesi gibi görünen IMEC, gerçekte uluslararası tedarik zincirlerinin yeniden düzenlenmesini hedefleyen kapsamlı bir jeoekonomik girişimdir. Demiryolları, limanlar, enerji iletim hatları, dijital veri kabloları ve lojistik merkezlerini kapsayan proje, yalnızca ticareti hızlandırmayı değil, sermaye dolaşımının yeni coğrafyasını oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu yönüyle IMEC, neoliberal dönemin ulaştırma altyapısı olmanın ötesinde, uluslararası sermayenin yeniden örgütlenme girişimlerinden biridir.

İsrail bu yeni mimaride kritik bir konuma sahiptir. Hayfa Limanı'nın Akdeniz'e açılan stratejik konumu, gelişmiş lojistik altyapısı ve yüksek teknoloji kapasitesi ülkeyi yalnızca bir transit geçiş noktası olmaktan çıkarmaktadır. İkinci bölümde incelenen teknoloji ekosistemi ile üçüncü bölümde tartışılan savaş sanayii, bu kez lojistik ve finans ağlarıyla birleşmektedir. Böylece İsrail'in Amerikan emperyalizmi açısından işlevi, bölgedeki askerî üstünlüğün sermaye, veri ve teknolojinin dolaşım koşullarını tesis etme ve güvence altına alma işleviyle birleştiği bölgesel bir merkez niteliği kazanmaktadır.

Bu gelişmeler, Çin'in yükselişiyle birlikte daha geniş bir anlam kazanmaktadır. ABD açısından günümüz rekabeti yalnızca askerî güç dengesi değildir. Asıl mesele, küresel üretim ağlarının, yarı iletken teknolojilerinin, kritik minerallerin, veri altyapılarının ve deniz ticaret yollarının denetimidir. Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi bu alanlarda alternatif bir ekonomik ağ kurmaya çalışırken, IMEC ve benzeri projeler de Amerikan müttefikleri tarafından oluşturulan karşı jeoekonomik yapılanmalar olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece uluslararası rekabet giderek daha fazla üretim zincirleri ve sermaye dolaşımı üzerinden yürütülmektedir.

Bu nedenle Gazze'de başlayan savaşın ardından Kızıldeniz'de yaşanan güvenlik krizleri yalnızca askerî gelişmeler olarak değerlendirilemez. Deniz ticaret yollarındaki aksaklıklar, uluslararası lojistik maliyetlerini yükseltmiş; tedarik zincirlerinin güvenliği yeniden uluslararası gündemin merkezine yerleşmiştir. Ancak buradan hareketle Gazze Savaşı'nın doğrudan IMEC ya da ABD-Çin rekabeti nedeniyle çıktığını ileri sürmek doğru değildir. Böyle bir açıklama tarihsel süreci indirgemeci biçimde yorumlamak olur. Bununla birlikte, Gazze Savaşı'yla başlayan ve giderek Lübnan, Kızıldeniz ve İran'ı da içine alan bölgesel çatışma sürecinin sonraki aşamalarını aynı biçimde değerlendirmek mümkün değildir. ABD'nin bu süreç içerisinde İran'a yönelik doğrudan askerî müdahaleye yönelmesi, yalnızca İran'ın askerî ve nükleer kapasitesinin sınırlandırılmasıyla değil, İran'ın bölgesel etkinliğinin kırılması ve Ortadoğu'daki güç dengelerinin ABD'nin daha geniş stratejik çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi çabasıyla da ilişkilidir. Bu bakımdan ABD-Çin rekabeti, enerji ve ticaret yollarının denetimi ile bölgesel ekonomik bütünleşme projeleri, savaşın başlangıç nedenleri olmaktan ziyade çatışmanın genişlemesinin gerçekleştiği ve ABD'nin müdahalesine daha geniş bir stratejik anlam kazandıran uluslararası bağlamı oluşturmaktadır. Daha doğru olan değerlendirme, savaşın zaten şekillenmekte olan jeoekonomik projelerin uygulanmasını zorlaştırdığı ve aynı zamanda bu projeler ile bölgesel güç dengeleri arasındaki ilişkinin stratejik önemini daha görünür hâle getirdiğidir.

Bu gelişmeler, Lenin'in emperyalizm kuramının güncelliğini koruduğunu göstermektedir. Lenin, emperyalizmin temel özelliklerinden birinin sermaye ihracının belirleyici hâle gelmesi ve dünya ekonomisinin yeniden paylaşımı olduğunu ileri sürmektedir. Yirminci yüzyılın başında bu yeniden paylaşım sömürgeler, demiryolları ve mali sermaye yatırımları üzerinden gerçekleşmekteydi. Günümüzde bu araçlar önemini yitirmiş değildir; limanlar, lojistik koridorları, yarı iletken teknolojileri, veri merkezleri, dijital altyapılar ve küresel tedarik zincirleri gibi yeni unsurların eklenmesiyle emperyalist yeniden paylaşımın araçları ve mücadele alanları çeşitlenmiştir. Değişen, emperyalizmin temel mantığı değil; sermaye birikiminin uluslararası ölçekte yeniden örgütlenmesinin üzerinde yükseldiği maddi ve teknolojik biçimlerdir. Günümüz jeoekonomik rekabeti, Lenin'in çözümlediği emperyalist yeniden paylaşım dinamiğinin güncel tarihsel görünümünden başka bir şey değildir.

Bu nedenle ABD-İsrail ittifakı da yeni bir tarihsel evreye girmiştir. İsrail artık yalnızca Ortadoğu'da Amerikan askerî üstünlüğünü destekleyen bir müttefik değildir. Aynı zamanda yüksek teknoloji üretiminin, savaş sanayiinin, dijital ekonominin ve küresel lojistik ağlarının kesişim noktasında bulunan stratejik bir sermaye merkezidir. Dolayısıyla ABD'nin İsrail'e yönelik desteğinin sürekliliği yalnızca literatürde sıkça güdük bir şekilde tanımlanan ve sınır ve askeri güvenliğine vurgu yapan güvenlik politikalarıyla değil, emperyalizmin günümüzde aldığı yeni jeoekonomik örgütlenme biçimleriyle birlikte değerlendirilmelidir.

Sonuç

ABD-İsrail ilişkilerinin tarihsel gelişimi, bu ittifakın herhangi bir tekil nedene indirgenemeyeceğini göstermektedir. Jeostratejik hesaplar, Amerikan iç siyaseti, ideolojik yakınlıklar ve güvenlik gereksinimleri ilişkinin farklı dönemlerdeki biçimlerini açıklamak açısından önem taşımaktadır. Ancak bunların hiçbiri, iki ülke arasındaki ilişkinin kapitalist dünya ekonomisinin geçirdiği dönüşümlerle birlikte neden yeni işlevler kazandığını tek başına açıklayamamaktadır. Bu makale açısından belirleyici olan, devletler arasındaki stratejik ilişkinin sermaye birikiminin tarihsel hareketinden bağımsız ele alınamayacağıdır.

Bu perspektiften bakıldığında 1985, ABD-İsrail ilişkilerinde mutlak bir kopuşa değil, daha eski bir stratejik ilişkinin yeni bir tarihsel biçim kazanmasına işaret etmektedir. Neoliberal yeniden yapılanmayla birlikte iki ülke arasındaki ilişki, askerî ve siyasal işlevlerini korurken daha önce de varolan finans, teknoloji, savaş sanayii, araştırma-geliştirme ve sermaye ihracı alanlarında giderek daha yoğun bir bütünleşme üretmiştir. Amerikan ve İsrail mali sermayesinin giderek iç içe geçen birikim süreçleri, bu ilişkinin yalnızca devletlerarası diplomasi düzeyinde kavranamayacağını ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla İsrail'in ABD açısından taşıdığı önem, “güvenlik” ile “ekonomi” arasında yapılacak basit bir tercihle açıklanamaz. Askerî üstünlük, teknoloji üretimi, sermaye dolaşımı, ticaret yollarının denetimi ve bölgesel ittifakların örgütlenmesi, emperyalist yeniden paylaşım mücadelesinin birbirinden koparılamayacak boyutlarını oluşturmaktadır. Abraham Anlaşmaları, IMEC gibi projeler ve Çin'in Ortadoğu'daki artan ekonomik ağırlığı da bu ilişkinin artık yalnızca ABD'nin bölgesel siyasetinin değil, değişmekte olan dünya güç dengelerinin içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Bu nedenle ABD-İsrail ittifakını anlamak, iki devlet arasındaki ayrıcalıklı ilişkinin nedenlerini sıralamaktan daha kapsamlı bir sorunu gündeme getirmektedir: emperyalist sistem içerisinde devlet gücü ile mali sermayenin hareketi arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu. ABD-İsrail örneği, askerî ittifakların, teknolojik işbirliklerinin, sermaye ihracının ve bölgesel yeniden yapılanma projelerinin aynı birikim sürecinin farklı biçimleri olarak nasıl birbirine bağlandığını göstermektedir. Bu ilişkinin teşhiri de emperyalizmin yalnızca devletler arasındaki bir güç mücadelesi değil, bu mücadelenin temelinde yer alan üretim, sermaye birikimi ve yeniden paylaşım ilişkilerinin bütünü olarak kavranmasını gerekli kılmaktadır.


  1. Uluslararası İlişkiler disiplininde realizm kavramı, gündelik dildeki gerçekçilik anlamından farklı olarak, devleti temel aktör kabul eden; uluslararası sistemi anarşik, devlet davranışlarını ise güç, güvenlik ve çıkar arayışı üzerinden açıklayan kuramsal bir geleneği ifade eder. Kavramın “gerçekçi” sözcüğüyle kurduğu dilsel yakınlık, bu yaklaşımın varsayımlarını siyasal gerçekliğin kendisiymiş gibi sunan ideolojik bir etki de yaratabilmektedir. Böylece belirli tarihsel ve toplumsal ilişkiler içinde oluşan güç siyaseti, değişmez ve doğal bir uluslararası düzen olarak meşrulaştırılabilmektedir. ↩
  2. Lenin, V. I. (2025) Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm, çev. O. Geridönmez, Kor Kitap, İstanbul, sf. 103. ↩
  3. Bretton Woods sistemi, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında ABD’nin ekonomik üstünlüğünü dolar merkezli uluslararası para düzeni aracılığıyla kurumsallaştırmıştır. Doların altına, diğer para birimlerinin ise dolara bağlandığı bu sistem, savaş sonrası kapitalist birikimin ve dünya ticaretinin istikrarlı biçimde yeniden üretimini amaçlamıştır. Ancak 1960’lardan itibaren ABD’nin dış açıklarının büyümesi, rakip kapitalist merkezlerin güçlenmesi ve uluslararası dolaşımdaki dolar miktarının ABD’nin altın rezervlerini aşması sistemin temel çelişkilerini derinleştirmiştir. 1971’de Nixon yönetiminin doların altına çevrilebilirliğini sona erdirmesiyle ortaya çıkan “Nixon Şoku”, bu krizin siyasal ifadesi olmuş; Bretton Woods’un çözülmesi, 1970’lerin kapitalist krizi ve ardından gelen neoliberal yeniden yapılanmanın önemli dönemeçlerinden birini oluşturmuştur. ↩
  4. The White House (2025) “To Implement the United States-Israel Agreement on Trade in Agricultural Products and for Other Purposes”, https://www.whitehouse.gov/presidential-actions/2025/12/to-implement-the-united-states-israel-agreement-on-trade-in-agricultural-products-and-for-other-purposes/ ↩
  5. Peretz,S. (2018) “70 Years On: Thoughts on Israel’s Imperfect Capitalism”, Haaretz, https://www.haaretz.com/israel-news/business/2018-04-18/ty-article/70-years-on-thoughts-on-israels-imperfect-capitalism/0000017f-e96c-dc91-a17f-fded71c90000 ↩
  6. Mearsheimer, J. J.; S. M. Walt (2007). The Israel Lobby and US Foreign Policy, 1. Baskı, Farrar, Straus and Giroux, New York. ↩
  7. Mearsheimer ve Walt, age, sf. 49-54. ↩
  8. Rynhold, J. (2015) The Arab-Israeli Conflict in American Political Culture, Cambridge University Press, New York. ↩
  9. Lenin, age, sf. 91-92. ↩
  10. Ronald Regan (1985) Message to the Congress Transmitting the Israel-United States Free Trade Area Agreement, https://www.reaganlibrary.gov/archives/speech/message-congress-transmitting-israel-united-states-free-trade-area-agreement ↩
  11. Histadrut (İsrail Genel İşçi Federasyonu), 1920’de Filistin’deki Yahudi işçileri örgütlemek üzere kurulmuş, ancak klasik anlamda bir sendikanın ötesinde üretim, finans, sağlık, inşaat ve kooperatifler alanında doğrudan ekonomik faaliyet yürüten kapsamlı bir kurumsal yapı haline gelmiştir. Histadrut, işçi sınıfının bağımsız sınıf örgütlenmesinden ziyade, Siyonist yerleşim projesi ile emek gücünün örgütlenmesini bütünleştiren ve erken dönem İsrail kapitalizminin oluşumunda etkin rol oynayan bir yapı olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle sınıf çelişkilerini bağımsız bir işçi siyaseti doğrultusunda keskinleştirmekten çok, Yahudi emeğini Siyonist kalkınma hedefleri çerçevesinde sermaye birikimi ve devlet inşası süreçlerine eklemlemiştir. ↩
  12. Hanieh, A. (2003) “From State-Led Growth to Globalization: The Evolution of Israeli Capitalism”, Journal of Palestine Studies, 32(4), 289-304. ↩
  13. Avnimelech, G. (2009). “VC Policy: Yozma Program 15-Years Perspective”, SSRN Electronic Journal, http://dx.doi.org/10.2139/ssrn.2758195 ↩
  14. Ahronheim, A. (2026) “How Israel's defense-tech ecosystem reshapes the battlefield – and the Start-Up Nation”, The Jerusalem Post, https://www.jpost.com/defense-and-tech/article-882070 ↩
  15. Scheer, S. (2025) “Planned Nvidia expansion in Israel prompts multiple offers of sites”, Reuters, https://www.reuters.com/world/middle-east/planned-nvidia-expansion-israel-prompts-multiple-offers-sites-2025-07-09/ ↩
  16. Sharp, J. M. (2025), “U.S. Foreign Aid to Israel”, https://www.congress.gov/crs-product/RL33222 ↩
  17. CAAT (2025) “Israel’s Arms Suppliers”, https://caat.org.uk/data/countries/israel/israels-arms-suppliers/ ↩
  18. Reuters (2025) “Amid Gaza war, Israel defence exports jump 13% in 2024 to record $15 bln”, https://www.reuters.com/world/middle-east/amid-gaza-war-israel-defence-exports-jump-13-2024-record-15-bln-2025-06-04/ ↩
  19. Fakhro, E. (2024) The Abraham Accords: the Gulf states, Israel, and the Limits of Normalization, 1. Baskı, Columbia University Press, New York. ↩