Zorunluluktan fetişizme boş zaman tartışması ve Fuchs’un dijital emek teorisi

10 Ekim 2026
34 dak okuma süresi
Yapay zekâ ile oluşturuldu
Yazıyı Podcast olarak dinle

Listen to this article

Okuma hızı:

Günümüzün büyük teknoloji şirketleri devasa tekel gücüne ulaşmış durumdadırlar. 1990’lı yıllarda yaptığı çıkışla online satış platformlarına öncülük eden Amazon’un piyasa değeri 2,63 trilyon ABD dolarını buluyor. Google’ın çatı şirketi Alphabet’in piyasa değeri 4,46 trilyon, Meta’nın piyasa değeri ise 1,5 trilyon ABD doları civarındadır.[0] Bu devasa büyüklükteki para sermayeyi döndüren gücü ve bunu sağlamak için kullandıkları yöntemleri “bilişim çağı komponentleri” olarak “Marksizm’e içkin bir yöntem” analiziyle özel bir okumaya tabi tutmak iddiasındaki pek çok post-Marksist ve postyapısalcı akım var. Bunlar, kapitalist meta üretiminin ücrete bağımlı canlı emek ilişkisini karartmakta; özneyi silik hale getiren ve değer yasasını da teknolojik determinizmle hiçleştiren bir hatta durarak Marksizm adına Marksizmden iyice uzak bir hatta savrulmaktadır. Bu makale, bu çarpıtma kurgularını konu ediniyor.

Sermayenin günümüzde ulaştığı bu trilyon dolarlık hacim ve dijitalleşmenin yarattığı algoritmik fetişizm, ilk bakışta kapitalizmin tarihsel yasalarından radikal bir kopuşu müjdeliyor gibi görünmektedir. Post-Marksist teorinin en büyük yanılgısı da tam olarak bu görünüşü mutlaklaştırmasında ve dijital platformları tarih dışı birer sömürü fabrikası olarak kurgulamasında yatmaktadır. Oysa kapitalizmin dijitalleşme evresinde açığa çıkan “boş zamanın manipülasyonu” ve “insan eyleminin tahakküm altına alınması” pratikleri, sermayenin kodlarında ilk günden beri var olan zaman rejiminin güncel bir uzantısından başka bir şey değildir. Bu doğrultuda, günümüzün teknoloji devlerinin kurduğu algoritmik boyunduruğu ve fetişizmi doğru analiz edebilmek, sermayenin zamanı mülksüzleştirme tarihine yakından bakmayı; yani zorunluluk, çalışma ve boş zaman arasındaki tarihsel-diyalektik ilişkinin evrimini incelemeyi gerekli kılmaktadır.

Zamanın Ekonomi Politiği: Zorunluluk Alanından Sermayenin Tahakkümüne

İnsanın doğayı dönüştürüp, kendi doğasını geliştirme faaliyetlerine[1] bağlı olarak gelişen üretim tarzları, ilk haline özgün biçimiyle çalışma olarak kavramlaştırılan bu faaliyetler için harcanan süre dışında kalan zamanın nasıl kullanılacağını da dolaysız bir biçimde belirledi. İlksel olarak çalışma da kendi koşullarını üretirken ve bu koşullar, amaçlanan bilinçli faaliyetin verimliliğini geliştirme derecesine bağlı olarak çalışmama durumu üzerinde etkili oldu.

Çalışmanın tarihsel ilişkiler içerisinde ücretli yabancılaşmış emeğe dönüşmesiyle birlikte serbest zamanın, zorunluluğun gerekli kıldığı sınırlılıklar dışında; bireyin kendisinin özgürce kullandığı bir zaman dilimi olduğu yanılgısı ise hep var olageldi. Oysa daha kapitalist üretim tarzının yaygınlaşmaya başladığı ilk dönemlerden itibaren, ‘çalışılmadan’ geçirilen bu sürenin nasıl değerlendirileceğini belirleyen bizzat maddi üretim ilişkilerinin yarattığı koşullardı. 18. yüzyılın sonlarından başlayarak 19. yüzyılın son dönemlerine kadar olan evrede, kadın ve çocuklar da dahil günlük çalışma sürelerinin 16-18 saat olduğu koşullarda, fiili üretim süreci dışında kalan zamanın sadece yeme-içme ve uyku ile geçirildiği; bunların yapılabilmesi için de iş gücünün ertesi gün yeniden üretimini asgari düzeyde de olsa sağlayacak koşullar için harcanan çaba, fiziksel ve mekânsal olarak iş gücünü satma zorunluluğuyla bağlıydı. Sefalet ve yaşam koşulları öylesine ağırdı ki hayatta kalma çabasına rağmen erken ölüm çoğu zaman kaçınılmazdı. Azgın ve dizginsiz sömürü koşulları, kapitalistin emrine direkt sunulmayan zamanda da tam tahakküm sağlamış durumdaydı. İngiltere’de cep saatlerinin kullanılmaya başlandığı dönemde, fabrika işçilerinin saat kullanması yasaktı ve usta başı kendi taşıdığı saati ileri, geri alarak çalışma süresini manipüle edebiliyordu.[2] Püriten dönemde ise boş zaman kilise papazlarının denetimi altındaydı ve işçilere boş durmanın şeytan işi olduğu vaaz ediliyor; iş dışında kalan ‘dinlenme’ süreleri dua etmek ve sonraki güne hazırlık için kullanılmıyorsa işçiler günahkâr ilan ediliyordu.[3]

Bilimsel teknik ilerleme ve endüstriyel gelişimin işi parçalaması ve üretkenliği artırması iş süreçlerinde de değişikliklere neden oldu. İşçi sınıfının uzun yıllar boyu süren mücadelesi sonucunda 16–18 saatlik iş günü yerini giderek daha kısa iş gününe bıraktı. Bu durum bir taraftan iş dışı olarak görünen yaşamın farklı nitelikteki faaliyetler bütünü olarak şekillenmesi için ayrılabilecek zamanda bir artışa yol açarken metaların dolaşım sürelerine etki eden ve yeni ihtiyaçların metalaşmasına olanak sağlayan bir dönüşümün serpilip gelişmesini teşvik eden bir rol oynadı.

Çalışmanın geçirdiği bu dönüşüm ve modern kapitalist toplumda zorunlulukla “serbest zaman” faaliyetlerinin birbirleriyle ilişkileri; özgür birey algısını kamçılayan özgünlüklerin gelişmesini de tetikledi. Bir yanıyla da tüketim ve yeniden üretim döngüsünün taşıyıcısı olan bu süreçsel ilişki marjinalist neoklasik[4] mikro iktisadın faydaya dayalı “rasyonel davranış ve karar” modellemesinin ana dayanağına dönüştü. Böylece serbest zaman ve iş yapımı için harcanmış zaman birbirinin karşısına “özgürce” değişilebilir iki form olarak çıkarıldı.

Neoklasik iktisadın, mülkiyet ilişkilerinde çıkarları birbiriyle tamamen karşıt olan sınıfların varlığını ortadan kaldırdığı bu marjinalist yaklaşımda boş zaman, tüketildiğinde bireye yarar sağlayan, tüketilmediğinde de maliyete yol açan bir tercih “metası” olarak görülür. Bu yaklaşımda birey de içerisinde yer aldığı toplumdan ve toplumsal üretim ilişkilerinin tarihsel karakterinden koparılmış azami düzeyde fayda arayan özne olarak kullanılır. Birey için emek gücünü satar durumda olmak mülksüzleşmesinin zorunlu bir sonucu değil de tercihte bulunacağı bir koşul olarak kabul edilir. Neoklasik iktisat anlayışında, işçilerin “emeğini”[5] kapitaliste satıp satmama “tercihinin” emek arzını belirleyen ve dolayısıyla da kapitalistin “emek” talebiyle “emek piyasasında” “özgürce” buluşan bir mekanizmanın sürükleyicisi olduğunu ileri sürülür ve işgücünün ücretlendirmesini bu piyasada kurulmuş denge olgusu üzerinden açıklamaya girişilir. Buna göre ücret “emeğin” marjinal ürün olarak getirisine eşittir (Marginal Revenue Product of Labor). Yani ücret işçinin kapitaliste çalışırken ürettiği bir ürünün, kapitaliste kazandırdığı miktarına eşitlenmiş olur.

Böylelikle 1 saatlik fazladan serbest zamanı tercih eden bireyin elde edeceği marjinal faydanın 1 saatlik az çalışmanın neden olduğu maliyete (bu maliyet az çalışma dolayısıyla maruz kalınacak ücret düşüklüğü sebebiyle satın alınamayacak metaların fiyatları ile ölçülür) eşit olduğu varsayılır.[6] Yani serbest zaman tercihi bir maliyet aynı zamanda ücretin düzeyini belirleyen bir faktördür. Burada maliyet büyüklüğü örtülü olarak tüketim, haliyle de metaların dolaşımına yani bu metaların satın alınması için ihtiyaç duyulan sermayeye bağlanmıştır.

Neoklasik iktisadın modelleyerek ulaştığı bu vargıda emek gücünün yerini soyut olarak ‘emek’ almıştır. Marjinalist üretim girdisi faktörü olarak emek, sömürülen değil, kişinin konfor derecesini belirleyen gizemli bir tercih kısıtı olarak kabul edilir. Neoklasik iktisadın mikro ölçekli olarak öne sürdüğü bu model iktisadı, aslında çok daha önce Marx’ın ücret üzerindeki bu mistik havayı dağıtmasıyla son bulmuştu.

Marx, klasik iktisadın (sonrasında da neoklasik iktisadın) soyut olarak emek kavramı adı altında görünmez kıldığı gerçekliği aydınlattığında şöyle diyordu: “İşçinin sattığı şey doğrudan doğruya emeği değil, kullanım hakkını geçici olarak kapitaliste devrettiği emek gücüdür.”[7] Sonrasında ise “Peki öyleyse emek gücünün değeri nedir?” diye sorduğu soruya şu cevabı verir:

“Diğer tüm metaların değeri gibi emek gücünün değeri de onu üretmek için gerekli emek miktarı ile belirlenir. Bir insanın emek gücü ancak onun yaşayan bedeninde[8] var olur. Bir insanın gelişip büyümesi ve yaşamını sürdürmesi için belli miktarda geçim aracı tüketmesi gerekir. Ancak insan da makine gibi yıpranır ve yerini bir başka insanın alması gerekir. Ayrıca, kendi yaşamını sürdürebilmesi için gerekli geçim araçları kütlesinin dışında, emek pazarında kendisinin yerini alacak ve emekçinin soyunu sürdürecek belli sayıda çocuk yetiştirmek için de bir miktar geçim aracına gereksinimi vardır. Dahası, emek gücünü geliştirmesi ve belli bir beceri kazanması için de ayrıca bir miktar değer daha harcamak zorundadır. … Bütün bu söylenenlerden sonra emek gücünün değerinin emek gücünün üretimi, geliştirilmesi bakımı ve sürdürülmesi için gerekli geçim araçlarının değeri ile belirlendiği görülecektir.”[9]

Marx’ın emek gücünün değerine dair çizdiği bu çerçeve aynı zamanda işçiye para olarak ödenen ücretin miktarının, yıpranan ve eksilen emek gücünün tekrar yerine koyulabilmesi ve geliştirilmesi için gerekli her türlü harcamayı; bu harcamaların serbest zaman süresine denk düşen insansal faaliyetleri içerdiğini söyler ve neoklasik iktisattın ücret ve boş zaman ilişkisini ele alıştaki istismarını daha başından analiz ederek görünmez olanı görünür kılar.

‘Tekno-Kapitalizm’ Görüngüleri Yanılsama mı Gerçek mi?

Günümüzde üretim ve genişletilmiş yeniden üretim döngüsünün dijital bilişsel işletim, algoritmik yönetim ve yapay zekâ kontrollü süreçler olarak ortaya çıkan biçimleri etki ve sonuçlarıyla birlikte araştırma ve değerlendirmelerin konusu oluyor ve yanı sıra, karşılığı ödenmeyen emek, 24 saatlik işgünü, dijital emek gibi başlıklar altında emek kavramı ontolojik olarak “güncellenmek” iddiasıyla sorgulanmaya tabi tutuluyor.

Bu sorgulamaların ana itkisi, teknoloji tekellerinin tahakkümü altındaki dijital dünyanın, maddi yaşamın hemen hemen her alanında etkin hale gelmesi, insanların buralarda geçirdiği günlük sürelerin artması, iş sürelerinin belirsizleşmesi, dijital araçlarla sabit olmayan mekânlarda iş yapılabilir oluşu, dijital çalışma platformlarıyla bağlı işler vb. gibi değişim göstergeleridir. Böyle olunca da çalışma ve boş zaman arasında sınırların kalktığı ya da belirsizleştiği; yaşamın her anının sömürü alanı olduğu söylemi sıkça karşılaşılan bir anlatıya dönüyor. Bu anlatı, popüler deyişle bu “güncelleme” bazı akımlarca teoride bir “aşkınlık” durumunun gerekçeleri arasında sayılıyor ve bu suretle de sorun emeğin ontolojisine kadar genişletiliyor. Ancak bu tür tekno-determinist eğilimler ilk kez ortaya çıkmıyor. Aksine üretim ve kullanım tekniklerinde sağlanan ilerlemelerle beraber tarihsel bir süreklilik içerisinde farklı biçimlerde ortaya çıkan eğilimler oldu.

Kapitalizmin tekelci aşamasında yaşanan iktisadi ve toplumsal değişim, bu değişimin gözlenebilir olguları ekonomik, siyasal ve sosyolojik veçheleriyle sadece Marksizm ‘içi’ sayılan akımların okumalarına değil aynı zamanda neoklasik ve neoliberal iktisadın bu içerikteki ideolojik ürünlerine de sıkça konu oldu. Chicago Okulu teorisyeni Milton Friedman[10], neoliberal Friedrich Hayek[11] gibi burjuva iktisatçılar, ücretli emek sömürüsünü, fayda ilişkisine dayanarak gizlemek üzere çaba harcayanların başında geldiler.[12] Frankfurt Okulu ideologları ise üretim ve tüketim zamanın birlikte süreklileştiğini ve kültür endüstrisinin boş zaman üzerinde tam bir tahakküm kurduğunu, tamamen iş zamanının uzantısına döndüğünü iddia ederek endüstriyel gelişim ve kitle kültürü ilişkisini ele aldılar.[13]

Dallas Smyte ve ‘İzleyici Metası’

Dallas Smythe[14] “izleyici metası” çıkışıyla sömürü ilişkilerinin ve artı değer üretiminin fiili üretim alanlarının fiziksel sınırlarının dışına taştığını ileri sürdü. Smythe 70’li yıllarda savunduğu görüşler ile dönemin tartışmalarında önemli bir yer tutarken Batı Marksizmine ve İngiltere orijinli Kültürel Çalışmalar grubuna karşı eleştireldi.[15] Frankfurt Okulunu toplumsal yaşamı sarmalayan gelişmelerin ekonomik özünden uzak kalmak ve kendini sadece sosyolojik ve kültürel gelişmelerin ele alınmasıyla sınırlı tutmak ile suçluyordu. Ancak o, radyo ve televizyonun gelişen teknolojiyle beraber toplumsal yaşamın ihtiyaç duyulan iletişim araçları olarak işlevsel olmasını ve “yararlılıklarının” yanı sıra bu ürünlerin egemen sınıfın hegemonya tahsis etme ve metaların dolaşım döngüsünde kitle aracı olarak rol üstlenme özelliklerini kullanarak izleyici kitlesini toplu meta olarak tanımladı ve satın alınan şeyin izleyicilerin dikkati olduğunu ileri sürdü.[16]

1950’li yıllardan başlamak üzere 80’li yılların ortalarına kadar farklı başlıklar altında tartışılan, iş zamanı ve bu zamandan arta kalan boş zamanın insansal faaliyetlerde nasıl değerlendirildiği sorusuna aynı akımların çatısı altından bugün verilen yanıt, niteliksel bir değişimin gerçekleştiği savunusuyla öne çıkıyor.

Bu savlarda Smythe’nin görüşleri köşe taşı rolündedir. Onun görüşleri bir taraftan otonom Marksizm ve post-yapısalcı akımlar tarafından savunulan fikirlere teorik dayanak yapılıyor diğer taraftan da iletişim araçlarının gelişimiyle beraber ortaya çıkan yeni döneme özgü biçimlere ve bu biçimlerin neden olduğu dönüşümlere dair oluşturulan teoriler için geçiş köprüsü olarak kullanılıyor.

Smythe’nin öncül olarak ardıllarından ve çağdaşı neo-marksistlerden ayrıldığı önemli bir özelliği ise, iş dışı boş zamanı, emek gücünün kendini yeniden ürettiği zaman kapsamında ele almaya çalışmasıdır. Ancak Symthe kullanıcı emeği iddiasını güçlendirmek için, emek sürecinde harcanan emek gücünün yenilenmesi için işçinin yeniden “emek” harcadığı tezini ileri sürer[17] ve savında pozitivist indirgemeci bir tutumdadır. Bununla da kalmayarak, serbest zamanda yürütülen her türlü insansal faaliyetin; evde iş yaparken, radyo dinleyip televizyon izlerken geçirilen her türlü zamanın tekelci kapitalizm tarafından, el konulan ve karşılığı ödenmeyen üretken emek olduğunu ileri sürer.[18] İzleyicileri toplu meta ve dikkatlerini de üretken emek olarak değerlendiren Smythe, iletişim araçları, medya, yayıncılık gibi alanlarda tekelci hakimiyeti bazı yönleriyle doğru bir biçimde tespit etmesine rağmen, değer teorisini ve üretken emeğin biçimlerine dair Marksist belirlemeyi; emek gücünün ölü emek için taşıdığı kullanım değeri işlevini ve değişim ilişkisini aşındırarak “esnetir”.[19]

Dönemi dikkate alındığında Symthe tarafından ileri sürülen bu görüşlerin bir orijinalitesi olduğu söylenebilir ve yukarıda da vurgulandığı üzere günümüz dünyası sorunlarının çözümü iddiası taşıyan teorilere katkı sunan yönleri de var. Ancak Marksist olma iddiasındaki kimi akımlarca ifade edilen bu görüşler sadece epistemik bir çabanın, şu ya da bu durumu ifade eden arayışların ifadesi değil, Marksizmin içten aşındırmanın pragmatik enstrümanı durumundadır. “Endüstriyel kapitalizm”, “dijital kapitalizm” vb. olarak ayrıştırılan kapitalist gelişmenin farklı evrelerine denk düşen biçimler olarak ortaya çıkan ilişkiler bu akımlarca, öznitelikte bir değişimin gerekçesi sayılıyor ve bugünün dünyasında bu ve dayanak yapılarak oluşturulmuş “farklı” görüşler; bilimsel teknolojik ilerleme ve sıçramalara bağlı olarak üretici güçlerdeki gelişmeler ve haliyle de toplumsal yaşamı şekillendiren dolaylı ve dolaysız tüm değişiklikler tekno-determinist indirgemeciliğin birinci dereceden olguları olarak ele alınıyor. İndirgemeci bu anlayışlar kimi yönleriyle farklılıklar göstermekle beraber, özü itibariyle Marksizme dönük aksiyolojik yıkım girişimleriyle de benzeşiyorlar.

Marx’la Marx’ı Vurmak

İnternet ağları ve akıllı telefonlar aracılığıyla iletişim ve bilgiye erişim hızının muazzam derecelere yükseldiği günümüz koşullarında, yaşamın zamansal döngüsünün fare tıklamalarına ya da parmakla yapılan dokunuşlara sığdırılan farklı biçimleri, “izleyicilikten” üretken kullanıcılara” dönüşümün kullanışlı katalizatörü olarak okunuyor. Bu tür bir okumanın “en güçlü” temsilcilerinden biri olan Christian Fuchs, Smythe’in yukarıda kısaca özetlenen görüşlerini, savunduğu düşüncelerin örüntülerini oluşturmak üzere devraldığını söylerken de bunların “enformasyon çağına” uygulanarak “yeniden ele alınması” gerektiğini zorunluluk sayarken de dijital fetişizmin apriori taşlarını döşeyerek ilgi çekmekte ve değersizleştirilmiş bir emek kavramının kapılarını, Marks’ı “kaynak” göstererek açmaktadır. Fuchs’un konu ile ilgili kaleme aldığı kitapların ve savunduğu görüşlerin[20] neredeyse tamamı Marks referanslıdır. Ancak Fuchs’un bu yazı kapsamında işaret edilecek olan görüşleri, yazının konusu ile bağlantılı olma sınırlarını aşmayacaktır.[21]

Dijital Emek ve Karl Marx kitabında Fuchs, kitabın daha ileri bölümlerinde formülleştireceği ve ileri süreceği görüşlerine giriş yaparak değer analizi, meta ve mübadele ilişkilerinden söz eder. Dönemsel özellikleri de gözeterek ve bu dönemlerden kesitler de aktararak yaptığı tarihsel göndermelerin ve oluşturmaya çalıştığı izleğin dayanakları yine Marx ve eserleridir.

Fuchs Marx’ın 1844 Elyazmalarını kaynak göstererek insanın hayatta kalmak için yemek yemeye ve iletişim kurmaya gereksinim duyan doğal ve toplumsal bir varlık olduğunu söyler ve devam eder:

“Kapitalizmde insanın, pek çok hayatta kalma aracına erişimi meta ve para biçimi kanalıyla organize edilir: hayatta kalmak için gerekli pek çok araca, sadece metaları satın alabilirseniz erişebilirsiniz. Ve bunu yapmak için de elinize para geçmelidir. Ve bu koşullar sonucu insanların büyük bir kısmı hayatta kalma araçlarını satın alabilecek ücreti kazanmak için emek güçlerini bir meta olarak satmaya mecbur kalırlar. İletişim araçları hayatta kalma araçlarının bir parçasıdır.”[22]

Ardından, sözü Facebook ve Twitter özelinde sosyal medya platformlarında geçirilen zamana getiren Fuchs, bu zamanın sadece emek gücünün yeniden üretim zamanı olmayıp aynı zamanda Facebook ve Twitter’in reklam veren müşterilerine sunduğu veri metalarını üreten emek zamanı olduğunu söyler.[23] Fuchs, bu görüşlerini ifade ettiği bölümden önceki kısımda tartıştığı Jhally’nin “Facebook kullanıcılarını sömürmemekte, çünkü kullanıcılar bu platforma bedava erişimi bir ‘ücret’ olarak almaktadır” argümanına gönderme yaparak ücret ilişkisini sorgular ve Facebook ve Twitter gibi sosyal medya araçlarının basit birer hayatta kalma aracı olmadığını, onların aynı zamanda değer ve kâr yaratan üretim araçları olduğunu, kullanıcıların bütün kullanım zamanı boyunca Facebook ve Twitter için değer ürettiğini ve dolayısıyla Jhally’inin argümanın geçersiz olduğunu ileri sürer. Ücretli emek ve izleyici emeği gibi iki ayrı kategoride kavramsal ayrışmalara başvurur. Ona göre ücretli emek fiziksel şiddet ile baskı altına alınırken, izleyici emeği ideolojik tehditle baskı altına alınır.

Fuchs Marx’ın genişletilmiş yeniden üretim sürecini anlattığı şemasını kullanıcı emeği döngüsünü de içine katarak, “yeniden şekillendirir”.[24] İnternet ve sosyal medya kullanıcılarının internette geçirdiği süreyi ve bu süre boyunca ürünleri taradığı zamanda oluşturulan veriler ve kişisel verileri yatırım yapılan emek zamanı olarak okur ve bu zamanda edinilen verilerin servis sunucuları tarafından meta olarak reklam veren şirketlere satıldığını; bu süreçte artı değerin kısmen servis sunucularının farklı pozisyonlarda bulunan çalışanları tarafından sağlandığını, kısmen de servis kullanıcılarının karşılığı ödenmeyen emek zamanlarından oluştuğunu ileri sürer. Bu durumu yine Marx’ın kâr oranını formülleştirdiği matematiksel eşitliğe uygular: Kullanıcılara ücret ödenmediği için sömürü oranı sonsuzdur.[25] rp = p / (c+v) = Kâr oranı. Bu formülasyonda p kârı, c sabit sermayeyi, v ise değişken sermayeyi simgeler. Kâr oranı formülasyonunu, kendi şemasında kullandığı değerlere uygulayan Fuchs değişken sermayeyi v1 ve v2 olarak iki kısma ayırır ve bu ayrımda v1 sunucuların çalışanlarına ödediği ücreti v2 ise kullanıcılara ödenmeyen ücreti temsil eder. Buna göre formülasyonu rp = p / (c+v1+v2) haline dönüşür. Kullanıcılara bir ücret ödenmesi durumunda da kârın düşeceğini doğal olarak söyler.[26]

Fuchs, Symthe’nin kullanıcı emeği teorisini geliştirme, dijital çağda Marx’ı yeniden okuma iddiasında istikrarlıdır. Ancak Symthe’nin kullanıcı emeği teorisinde pek de başvurmadığı emek gücünün ücretlendirilmesi; iş ve boş zaman ilişkisi Fuchst’ta daha görünürdür.

Neoklasik iktisat yazınında soyut emek kavramı emek gücü yerine ikame ediliyor, iş zamanı ve boş zaman birbirinin karşısına konuyor, değişilebilir, tercih edilebilir marjinal fayda teorisine dayanak yapılıyordu. Fuchs’ta ise boş zaman dijital emek kuramına bağlanırken tayin edici etkinlik rolündedir ve ölü sermayeye satılırken tükenen emek gücünün yenilenmesi için işçinin ihtiyaç duyduğu boş zaman faaliyetleri, teknoloji şirketleri için varlık yokluk meselesidir. Bu yorumlama sadece bununla da sınırlı değildir. İletişim araçlarını emek gücünün kendisini yenilemesinin bir aracı olarak görmesine rağmen Fuchs, fiili üretim sürecinde mülksüzleşmiş olarak geçim araçlarını elde etmek üzere bir disiplin içerisinde ölü sermayenin karşısına çıkan işçinin yerine her türlü faaliyeti emek sayılan bireyi ikame eder. Harcanan emek gücünün kendini yerine koyma zamanı olarak boş zaman bu indirgemede artık doğrudan bir üretim zamanıdır. Fuchs’un şematik olarak da açıklamaya giriştiği bu sistemde, bireylerin boş zamanlarını sanal ağlarda ve dijital sunucularda geçirirken harcadığı zaman birdenbire formülasyona dahil olur. İş günü belli olmayan, işçinin yaşamını sürdürmek için zorunlu olarak çalışması gereken zaman bölümü yok sayılan, isteyenin istediği biçimde ve nitelikte bir denetime maruz kalmadan harcadığı zamana sahip olduğu, ölçülemeyen soyut bir kavram olarak çıkar karşımıza Fuchs’un şemasında.[27]

M – c … p1 … p2…. C’ .. M’

V2 olarak formüle edilen kısımda sermayenin genişletilmiş olarak yeniden üretim sürecine aktarılan, kullanıcıların dahil oldukları ana kadar ne yaptıkları belirsizdir. Oysaki bu bireyler somut bireylerdir ve kapitalist iş dışı zamana girmeden önce emek güçleri sömürülmüş ve artı değer üreterek kapitalist emek sürecinden çıkmışlardır. Ve bu süreçten de ücret almışlardır. Yani sermaye ile ilişkiye girmiş ücrete bağımlı canlı emek tam da bunun öncelidir. Bu şemada haliyle oluşturulmaya çalışılan dijital emek kuramında bilinçli insan eylemi olarak üretilen değer kısmı ıskalanırken, dijital ağlarda gezinmek suretiyle geçirilen zaman ve tıklamalara sıkıştırılmış ve bu ağların zorunlu teknik işleyişlerine bağlı davranışsal bir emek kavramı enformasyon çağının yeniliği olarak karşımıza çıkarılır. Tekno-determinist bu indirgemecilikle geçim araçlarından koparılmış işçinin asıl eylemi olan yabancılaşmış emeğin boyunduruğu altına alınması “var” ama yok sayılarak, Marksist emek teorisi ontolojik olarak aşındırılır.

Kullanıcı emeğinin sonsuz sömürüsü tezinde de benzer sorunlar mevcuttur. V2 karşılığı ödenmeyen çalışma[28] simgesi olarak sömürü formülasyonuna dahil edilirken dışsal bir etkinlik anında içselleştirilmiş olur. Kapitalist yeniden üretim sürecinde serbest zamana dair içkinliğin taşıyıcısı olan V2 , kendini var eden nesnel koşullardan soyutlanarak bilinçli bir üretim eyleminin taşıyıcısı niteliğine büründürülür. Fuchs böylece boş zaman faaliyetlerini harcanarak tüketilmiş emek gücünün yerine koyulmasını aracı olduğunu söylemesine rağmen buna tamamen ters bir istikamete döner ve kapitalist iş zamanı ve boş zaman arasındaki ayrımın ortadan kalktığını kuramsallaştırmaya çalışır. Bu ilişkilendirmede üretim, dolaşım ve metanın gerçekleşmesi döngüsü silikleştirilip tek bir bütüne indirgenir.

Tekno-determinist fetişizmin ‘bilişsel’ olarak adlandırılan kapitalizmin bu döneminde dijital platform sunucuları arasında geçirilen zamanları engin sömürü alanı ilan etmesi insansal tüm faaliyetlerin kendisini sorgulanır hale getirirken, sermayenin kendi yararına kullanmak üzere değerlendirdiği başka türlü faaliyetler de böylelikle aynı sepetin içerisine koyulmuş olur. Fuchs’un bu formülasyonu her ne kadar bu yönlü bir değerlendirmeyi içermese de sermayenin kendini genişletme sürecinde yapısal olarak faydalandığı her türlü insansal faaliyeti emek kategorisine sokar ki bu da tam tamına değer teorisinin değersizleştirilmesine hizmet etme işlevi görür. İzleyici ya da kullanıcı dikkatinin, internette geçirilen tüketim zamanının artı değer üreten emek olarak değer teorisinin içerisine sıkıştırılmaya çalışılması görüşü, bunu kapitalizmin ‘yeni’ dönem ilişkilerinde neden olduğu değişikliklerin ortaya çıkardığı görüngülerin bir okuması olarak sunarken, harcanmış emek gücünün kapitalist anlamda yerine koyulması süreci(nin) kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu tüm zamanlarda var olageldiği gerçeğini de örtmüş olur. Oysa, eğilimlerimiz, tercihlerimiz, alışkanlıklarımız yeni ortaya çıkmış değildir. Dün alışveriş merkezlerine giderken, toplu taşıma araçlarını kullanırken, vitrinleri izlerken, kredi kartlarıyla harcama yaparken, mağazaların reyonlarına dizilmiş ürünleri incelerken de tüketim için zaman harcanıyordu ve hâlâ da harcanmaya devam ediyor. İlaç şirketleri doktor-hasta etkileşiminden bilgi topluyordu, toplamaya devam ediyor. Ve bu alışkanlıklar, tercihler, üretici güçlerin gelişmişlik düzeyiyle de orantılı olarak fiziki dünyada da verisel iz bırakıyordu ve bırakmaya devam ediyor. Bunları yaparken eylemimiz aynı zamanda içerik de üretti. Bu veriler ise dönemin gelişmişlik düzeyiyle bağlantılı olarak kullanıldı. Anketçiler, araştırma şirketleri, reklam pazarlama şirketleri bu işleri üstlenen pozisyonda oldular. İlk medya gözlem evlerinin ve araştırma şirketlerinin ortaya çıkışı 1920’li yıllara dayanır. George Gallup’un kurucuları arasında yer aldığı bu şirket ve sonrasında kurulanlar ilaç ve gıda sanayisi gibi farklı dallarda, ölçüm ve araştırma yapmak, seçilen malların pazar paylarını ve akışı incelemek üzere panel tekniklerini geliştirdiler. 1929’da ABD’nin en büyük şirketlerinden olan temizlik maddeleri üreticisi Procter & Gamble ise kendi piyasa araştırma şirketini kurar. Amaç pazarlama stratejisi ve tüketicilerin tepkilerini araştırmaktır. Bu araştırma şirketleri 90’larda itibaren dünya pazarına açılmaya başlarken, Procter & Gamble araştırma müdürü daha 1987’de “Son beş yıl içinde, tüketici davranışını ölçmenin yeni biçimleri ortaya çıktı. Bunların çoğu elektronik… Yeni teknolojiler tüketici davranışını inceleyen kişilere, çok büyük, zengin ve yeni bir veri tabanı sundu.” şeklinde açıklamalar yapıyordu.[29]

Bugün ise bu işler çok daha basit süreçler olarak yapay zekâ, dijital platformlara yön veren algoritmalar tarafından üstlenmiş durumda. Teknikteki ilerlemenin işin yürütümüne dair “mükemmelliği”, “verimliliği” geliştirdiği ve bunun zorunlu süreçlerinin oluşturduğu işleyiş biçimlerini tarihselliğinden koparan dijital fetişist okuma, toplumsal yaşamın ekonomik süreçlere veri sağlaması ile artı değer üretimini eşitleyerek emeğin şeyleştirilmesine Marx’ı da kaynak gösterip zemin hazırlıyor. Oysa teknolojik gelişmişlik düzeyi günümüzde Facebook, TikTok vb. sosyal medya sunucularında geçirdiğimiz zamana ihtiyaç duymadan da veri toplama ve bu verileri işleme seviyesinde. Akıllı telefonlara yüklenen uygulamalara ‘rızayla’ verilecek kullanım karşılığı izne ve bunun kapsamına bağlı olarak veriler toplanabiliyor. Konum bildirimi uygulaması etkinleştirildiğinde kimlerle nerede nasıl zaman geçirildiği uygulama sunucusuna veri olarak paylaşılmış oluyor. Ya da aynı yetkilendirme Apple’ın akıllı saatine verildiğine, saatin ölçebildiği, takip edebildiği, ki buna sağlık durumuna ait bilgiler de dahildir, muazzam bir veri akışının musluğu da açılmış olur. Ama biz bunları yaparken zaman harcayarak sağladığımız verilerle artı değer üretmiyoruz!

Fuchs’un dijital emek kuramsallaştırmasını kabul edilir kılmak ve bu kategorileştirmeye dair yönelecek güçlü Marksist itirazlara bariyer örmek için başvurduğu en önemli argümanları yine Marx’tan eserlerinden alıntıladığı üretken emek ve kolektif işçi kısımları. Yaşamsal faaliyetini devam ettirmek üzere ücret alan işçiyi bunu gerçekleştirdiği ilksel süreçten kopararak, dijital platformların sonsuz sömürüsünde nesneye dönüştüren tekno-determinist fetişizm böylelikle ücret sorunun neden olduğu ayak bağını kavramsal bir ‘esnetmeyle’ ortadan kaldırılmış olur. Şöyle diyor Fuchs:

“Üretken emek (başka bir deyişle, artı değer yaratan emek), Marx’ın çalışmalarında yer alan karmaşık, çelişkili ve tutarsız bir konudur. Kapital 1.Cilt’te Marx, üretken emeğin farklı konseptlerini ayrıt etmiştir. Daha dar anlamda ‘üretken olan işçi, sadece, kapitalist için artı değer üreten, başka bir deyişle sermayenin öz değerlendirmesine katkıda bulunan işçidir.’ Bu formülasyon, artı değer üreticisinin sadece ücretli işçi olabileceğini ima etmez, çünkü sermaye için artı değer üreten ama ücreti ödenmeyen işçiler de mevcut olabilir. (Başka bir deyişle, çalışma zamanlarının %100’ü artı emek zamanından oluşan işçiler olabilir). İkinci bir tanımlamada Marx, bir işçinin üretken olarak değerlendirilmesi için şunları söyler; ‘işçinin kendi eliyle çalışması artık zorunlu değildir, kolektif emekçinin bir uzvu olması ve onun yerine getireceği alt işlevlerden bir tanesini yapması yeterlidir.”[30]

Fuchs’un Marx’ı kaynak göstererek ileri sürdüğü üçüncü bir yaklaşım ise Kapital 1. Cilt’in Almanca baskısının 5. Bölümü. Fuchs burada da Marx’ın bütün işlerin üretken olduğunu çünkü çalışmanın koşulu ve sonucu olan ürünler yarattığını ileri sürdüğünü yazar.

Fuchs’un cımbızlayarak alıntıladığı kısım Kapital’in 1.Cilt’inin Türkçe çevirisinin 484. sayfasına denk gelir.[31] Marx’ın bu kısımda yazdıklarını uzun uzadıya buraya aktarmaya gerek yok. Fuchs’un iddiası Marx’ın, üzerinde en çok düşünülmüş kitabı olan Kapital 1.Cilt’in üretken emek kavramı ile ilgili olarak ücretsiz-emek-fetişistik yorumlarına izin veren pasajlar yazdığı yönündedir.[32] Fuchs Marx’ın kolektif emekçi kavramına gönderme yaparak burada, Facebook, Twitter, YouTube, TikTok gibi dijital sosyal medya platformlarının ücretli çalışanları olan, mühendis, yazılım uzamanı, teknik bakım ekibi ile platform kullanıcılarının adına prosumer (üretketci) dediği bir kolektif emekçi gibi davrandığını savunur. Ona göre kullanıcıların ortaklaşan etkinlikte ücret almasına gerek yoktur. Bu olmadan da birbirini tamamlayan bir faaliyetin nihayetinde de bu uzvun bir parçasıdırlar ve artı değer üretirler. Fuchs’un seçerek kendi yorumunu desteklemek üzere kullanmaya çalıştığı anlatıda ise Marx kolektif emekçi kavramını bir tarihsel bütünlük içerisinde manifaktürden endüstriyel üretime geçişte ortaya çıkan iş bölümü ve bu iş bölümüne dayalı işin bütünleşik yapısına dair analizinde kullanmıştır. Bu iş bölümü içerisinde kafa emeği ile kol emeği ayrımını vurgular ve büro çalışanlarının, mühendislerin ve teknik ekibin bir organizmanın farklı organları olarak çalışmasına işaret eder ve her birinin yaptığı işle birlikte kapitalistin el koyduğu artı değerin üretiminde yer aldığını söyler. Kapitalistin emek gücünün tüketilmesi haline dönüştürdüğü iş süreci ise kapitalistin denetimi altındadır. Yani ortada Fuchs’un teorisine zemin oluşturacak ya da onun deyimiyle yoruma açık pasajlar yoktur. Aksine Marx’ın bütün çalışması boyunca tarihsel dayanaklarıyla özenle oluşturduğu bu kavram, Fuchs gibilerin yıkım girişimiyle karşı karşıyadır.

Fuchs’un formülasyonunda Kolektif emekçi kavramı adı altında, platformların el koyduğu artı değerin esas kaynağı olan, yazılımcılar, mühendisler, veri işleme işçileri, lojistik ve reklam kısmı çalışanları ile yani gerçek üretken emek ile davranış kaynağı ve tercih eğilimlerini veri olarak sosyal platformları kullanım sırasında bırakan kullanıcılar eşitlenerek, kapitalist sömürü ilişkisi sınırları belli olmayan bir tanımsızlığın girdabına itilmektedir. Oysa kapitalist sömürünün yasaları her yönüyle dijital platform çalışanlarını kapsamaktadır.[33]

Dijital dünyaya erişimin araçlarını üretenler ve sosyal platform sunucuları teknolojik olarak günümüzde geçmişte olduklarından daha da gelişkin durumdadırlar. Dünya genelinde de milyarlarca olarak ifade edilebilecek devasa bir yığının tüketim ve dolaşım alanındaki etkinliklerini YZ ve algoritmik yönetimle yönlendirebiliyorlar. Doğal olarak bu güçler, bu platformları patent, yüksek teknolojik yatırım maaliyeti gibi faktörlerin sağladığı avantajlarla kontrol altında tutabiliyorlar. Yığınların, kapitalist iş dışı zamanının bir kısmını geçirdiği[34] bu alanlar bugün artık sadece sosyal etkinlik gösterilen, fotoğraf paylaşılan, ‘içerik üretilen’ ya da beğeni yapılan, tüketilen emek gücünün yerine koyulduğu sürecin bir parçası olan alanlar değil aynı zamanda metaların realize olduğu muazzam bir dolaşım ve rekabet alanıdır. Ve bu alan Symthe’ye analoji yaparak söylersek Fuchs’un kör noktasıdır.[35] Çünkü dolaşım Fuchs’ta, reklam, spesifik olarak da hedefli reklam parantezine sıkıştırılmıştır[36] ve onun bu hamlesi kesinlikle teorik bir ihmal değildir. Aksine dijital fetişizm gayretinin doğal bir sonucudur. Fuchs’un Marx’ın Kapital’in 2. cildinin tamamını ayırdığı dolaşımı bypass ederek, kullanıcının veri üretiyor olmasını o anda platformda üretilen ve gerçekleşen değer gibi sunmak ister. Bunun için de “tekno–sosyal” ilişkileri öne çıkararak, geleneksel reklam endüstrisinden, pazarlama bütçelerinden diğer sektörlerin dijital platformlara aktardığı kâr paylarından hiç söz etmez. Dijital emek, kullanıcı emeği sömürüsü gibi kavramlaştırmalarla Otonom Marksistlere arkadan göz kırpan ve “Dijital kapitalizmde” yeni bir emek kuramı geliştirme iddiasıyla Fuchs, değişik sektörlerde üretilen artı değerin bir kısmını hortumlayan ve sermayenin devrini hızlandıran devasa dolaşım aygıtını böylece perdelemiş olur ve dijital dünyayı kendi teorisine uygun bir üretim mekânı olarak kurgulamak için dolaşım sürecini feda eder.


  1. Marx, K. (1997) Kapital, 1. Cilt, çev. A. Bilgi, Sol Yayınları, Ankara, sf. 181. ↩
  2. Thompson, E. P. (2006) Avam ve Görenek, çev. U. Kocabaşoğlu, Birikim Yayınları, İstanbul, sf. 437-495. ↩
  3. Thompson, age. ↩
  4. Bu makalede neoklasik iktisadın boş zamanı ücretin kendisini ve düzeyini belirleyen bir faktör olarak görmesi ele alınan konuyla ve sonraki kısımlarda değerlendirilen boş zamanın metalaşması, kullanıcı emeği kavramlarıyla ilişkisi bakımından değerlendirilmiştir. Genel bir ücret tartışması; Klasik, Keynesyen, Kurumsal ve Davranışsal İktisat teorilerinin ücret yaklaşımları bu makalenin konusu dışındadır. ↩
  5. Neoklasik iktisat emek gücü (labor power) kavramını kullanmaz. Emek kavramını kullanır ve emek de sermaye gibi bir üretim girdisidir. Bu biçim ücretli emek gücü sömürüsünü gizlemek için ‘ideal’ bir tanımlamadır. ↩
  6. Pindyck, Rober S, (2005), Daniel L Rubinfeld, (2005) Mikroökonomie, Pearson Studium, München, sf. 679. ↩
  7. Marx, K. (2017) Ücret Fiyat Kâr, çev. A. Bilgi, Kor Kitap, İstanbul, sf. 56. ↩
  8. Koyulaştırılmış kısımlar bana aittir. ↩
  9. Marx, age. sf. 57. ↩
  10. Friedman, M. (2004) Kapitalismus und Freiheit, Pieper Taschenbuch, Münich. Friedman bu eserinde ekonomik ve politik özgürlük başlığı altında değerlendirme yaptığı kısımda satıcı olarak tanımladığı ücretlendirilmiş canlı emeğin alıcı olarak etiketlediği ölü emekle ilişkisini karşılıklı faydaya dayandığı için asla bir sömürü ilişkisi olmayacağını iddia eder. ↩
  11. Hayek, F. (2006) The Constitution of Liberty, Taylor&Francis Verlag Bad Hersfeld, sf. 12-13. Hayek bu kitabında “zorla alınan bir şey yoksa sömürün de olmayacağını” ileri sürer. ↩
  12. Friedman ve Hayek benzeri ekonomistlerin bu görüşleri günümüz dijital dünyasında veri gaspı, veri sömürüsü gibi konular üzerinde yürütülen tartışmalarda burjuva liberal görüşler açısından sıkça başvurulan postulatlar olarak görülür. ↩
  13. Adorno, T. (2007) Kültür Endüstrisi, çev. N. Ülner, M. Tüzel, E. Gen, İletişim Yayınları, İstanbul. ↩
  14. Dallas Smythe bu görüşlerini “Dependency Road: communications, capitalism, consciousness and Canada” adlı eserinde dile getirir. ↩
  15. Smythe, D. W. (1977) “Communications: Blindspot of Western Marxism”, Canadian Journal of Political and Social Theory, 1(3). ↩
  16. Mattelart, A. (1995) Beyin İğfal Şebekesi, çev. I. Gürbüz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, sf. 304. ↩
  17. Smythe, Dallas W. (1977). “Communications: Blindspot of Western Marxism.” Canadian Journal of Political and Social Theory. Vol 1. No:3 s.9 ↩
  18. Smythe, age. ↩
  19. Bu makalede bir üretken emek tartışması yapılmayacağı için Arif Koşar’ın Teori ve Eylem’de daha önce bu konuda yayınlanmış makalesine bakılabilir:https://teoriveeylem.net/uretken-ve-uretken-olmayan-emek-tarihsel-bir-ozet/ ↩
  20. “Enformasyon Çağında Marx Okumak”, “Dijital Emek ve Karl Marx”, “Marx Geri Döndü: Medya, Meta ve Sermaye Birikimi” gibi eserleri. ↩
  21. Türkçeye de çevrilen kitapları arasında en ilgi çekeni ve en çok tartışmaya konu olanı Dijital Emek ve Karl Marx kitabı olduğu için alıntı ve değerlendirmeler de bu kitaptan seçilenlerden oluşuyor. Alıntılanan kısımlar ise daha çok, iş zamanı ve boş zaman ilişkisi ile dolaşımı ilgilendiren değerlendirmeleri kapsıyor. ↩
  22. Fuchs, C. (2015) Dijital Emek ve Karl Max, çev. T. E. Kalaycı ve S. Oğuz, NotaBene Yayınları, Ankara, sf. 136. ↩
  23. Fuchs, age, sf. 137. ↩
  24. Fuchs, age, sf. 148, 155. ↩
  25. Fuchs bu sonucu Marx’ın sömürü oranı formülüne dayanarak ilan eder. Sömürü Oranı = Artı Değer / Değişken Sermaye. Artı Değer verili bir sabit ve değişken sermaye de 0 olduğu için sayının sıfıra bölümü sonsuzdur (∞). ↩
  26. Fuchs, age, sf. 157. ↩
  27. Fuchs, age, sf. 155. ↩
  28. Formülasyonda bu tanımlama sorunludur. Keza Fuchs kitabın giriş kısmında kaleme aldığı metinde çalışma ve emek kavramı, emek ve emek gücü kavramı arasında ayrım yapar ve Marx’ın Almanca orijinal eserlerine ve Engels’ten aktardığı Marx’ın Kapital’de dikkat çektiği bir dipnota atıfta bulunarak, İngilizcenin anlamsal bir farklılığı mümkün kıldığına dikkat çeker (sf. 50): Buna göre İngilizce emeğin iki farklı yönü için iki farklı kelimeye sahip olmanın avantajına sahiptir. Kullanım değerleri yaratan ve niteliksel olarak belirlenen emek, ‘emek’ yerine ‘çalışma’ olarak adlandırılmıştır; değer yaratan ve sadece niceliksel olarak ölçülen emek de ‘çalışma’ yerine ‘emek’ olarak adlandırılmıştır. Bu ayrıma göre kendisinin bütün kitap boyunca dijital emek ve dijital çalışmayı ayırmak için bu ayrıt edici özelliği kullanacağını söylüyor. Kitabın çevirmenleri ise 3 numaralı dipnotta Fuchs’un ayrımda bulunduğu haliyle kullandığı çalışma ve emek kavramlarını Türkçeye çevirmenin zorluluklara neden olduğunu bu yüzden ‘labour’ için emek, ‘work’ sözcüğü için de genellikle ‘çalışma’ sözcüğünü tercih ettiklerini belirtiyorlar. V2 olarak simgelenen çalışma bu tanımlamaya ve Fuchs’un da değer yaratan emek vurgusuna göre nicel olarak ölçülebilirliğini zorunlu kılar. Bu ölçülebilirlik ise toplumsal olarak gerekli emek zamanının tespitini gereksinir. Bunun yapılıp yapılamayacağı ya da Marksist değer teorisinin buna ihtiyacının olup olmayacağı tartışması bir yana bu konuda en küçük girişim söz konusu değildir. Aksine sosyal ağlarda geçirilen tüm zaman bir anda sömürü zamanı ilan edilip ücret teorisi de atlanarak bir engel aşılmış olur. ↩
  29. Mattelart, Beyin İğfal Şebekesi, sf. 224-235. ↩
  30. Mattelart, age, sf. 165. ↩
  31. Marx, Kapital 1. Cilt. ↩
  32. Marx, Kapital 1. Cilt, sf. 166. ↩
  33. Bu makale yazıldığında Meta Tekeli yaklaşık 8 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. İşten çıkarılacak olanların sayısı toplam çalışan sayısının yaklaşık %10’una tekabül ediyor. Meta 2022’den 2025’e kadar geçen sürede 32 bin çalışanını işten çıkarmıştı. Meta şefi Marc Zuckerberg bu ‘yapılanma’ ile tekelin 135 milyar dolarlık yapay zekâ yatırımı ve AMD’den grafik işlemcisi satın almayı planladığını duyurdu. https://www.zeit.de/digital/internet/2026-04/meta-facebook-instagram-entlassungen-mitarbeiter-investitionen-ki ↩
  34. Dünya genelinde ortalama bir internet kullanıcısı sosyal medya platformlarında günde 2 saat 28 dakika zaman geçiriyor. https://socialfactor.com/blog/digital-strategy/social-media-engagement-2026-what-the-data-reveals/ ↩
  35. Symthe’nın Batı Marksizmini eleştirdiği yazısının başlığı "İletişim: Batı Marksizminin Kör Noktası". ↩
  36. Symthe, age, sf. 168, 374. ↩