Tekno-feodal akıl üzerine eleştiri

10 Ekim 2026
82 dak okuma süresi
Big Tech teknoloji devlerinin beyaz sarayda trump etrafında toplanmış hali
Yazıyı Podcast olarak dinle

Listen to this article

Okuma hızı:

Çevirenler: Ebrar Kamcı ve Ada Gökduman

Öncelikle iyi haberlerle başlayalım. Fredric Jameson’ın 1990’larda dikkat çektiği, kapitalizmin sonunu hayal etmeyi askıya alma durumu nihayet sona erdi. İlerici hayalin, on yıllardır süren gerileme dönemi bitti. Görünen o ki, artık distopik seçeneklerle de çalışmamıza izin verildiği için sistematik alternatifler tasarlamak çok daha kolaylaştı. Çünkü belli ki uzun zamandır beklenilen kapitalizmin sonu, yalnızca çok daha kötü bir şeyin başlangıcı olabilir. Geç kapitalizm, iklim değişikliği, eşitsizlik, polis şiddeti ve ölümcül pandemiden oluşan patlayıcı karışımıyla zaten yeterince kötü. Ancak distopiyi yeniden şahlandırdıktan sonra, sol kesimden bazıları sessizce Jameson’un atasözünü yeniden yorumlamaya yöneldi: Bugün, dünyanın sonunu hayal etmek, bildiğimiz şekliyle kapitalizmin devamını hayal etmekten daha kolay.

Çok iyi olmayan haber ise şu ki; bu kıyamet senaryoları üzerine yapılan spekülatif çalışmaya girişince sol, kendini sağdan ayırt ederken zorlanmaya başladı. Hatta aslında bu iki ideolojik kutup, yeni gerçekliğin ortak bir tanımında neredeyse birbirine yaklaştı. İster demokratik sosyalizm, ister anarşist sendikacılık, ister “saf” klasik liberalizm olsun her iki kamptaki pek çok kişi için, mevcut kapitalizmin sonu artık daha iyi günlerin başlangıcı anlamına gelmiyor. Bunun yerine, ortaya çıkan genel görüş, yeni rejimin feodalizmden başka bir şey olmadığı yönünde, yani neredeyse hiç saygın destekçisi olmayan bir “-izm”. Doğrudur, günümüz neo-feodalizmi; akılda kalıcı sloganlar, şık mobil uygulamalar ve hatta Zuckerberg’in metaverse’inin sınırsız dünyasında sonsuz sanal mutluluk vaadiyle karşımıza çıkıyor. Onun vasalları, ortaçağ kıyafetlerini Brunello Cucinelli’nin şık tişörtleri ve Golden Goose’un spor ayakkabılarıyla değiştirdiler. Neo-feodal tezin pek çok savunucusu, bu tezin yükselişinin Silikon Vadisi’nin yükselişiyle eşzamanlı olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle, “tekno-feodalizm”, “dijital feodalizm” ve “bilgi feodalizmi” gibi terimler sık sık kullanılmakta.[1] “Akıllı feodalizm” ise henüz pek ilgi görmüyor, ancak görmeye başlaması çok da uzak olmayabilir.

Sağ kanatta, “feodalizme dönüş” tezinin en sesli savunucusu, The Coming of Neo-Feudalism (2020) adlı kitabında “woke” (duyar kasan) tekno-oligarkların gücünü hedef alan, muhafazakar kent teorisyeni Joel Kotkin olmuştur. Kotkin; “neo” ön ekini kullanırken, daha neoliberal bir eğilime sahip genç düşünürler olan Glen Weyl ve Eric Posner, çokça tartışılan Radical Markets (2018) adlı kitaplarında “tekno” ön ekini tercih ettiler. Kitaplarında yazdılar; “Tekno-feodalizm, tıpkı feodalizmin eğitim edinimini ya da toprağın iyileştirilmesine yönelik yatırımları engellediği gibi, kişisel gelişimi de engeller.”[2] Tabii ki de klasik liberaller için siyasetin aşındırıcı etkisine maruz kalan kapitalizm, her zaman feodalizme geri dönmenin eşiğindedir. Yine de radikal sağın bazı kesimleri neo-feodalizmi sahiplenilecek bi proje olarak görüyor. “Neo-reaksiyon” veya “karanlık aydınlanma” gibi etiketler altında toplanan bu kişilerin çoğu, milyarder yatırımcı Peter Thiel’e yakınlar. Bunların arasında, 2010 gibi erken bir tarihte “Feudl” adını verdiği neo-feodal bir arama motoru fikrini ortaya atan, neo-reaksiyoner bir teknoloji uzmanı ve entelektüel Curtis Yarvin de yer almakta.[3]

Sol kanatta, “feodalist” kavramlarla ilgilenmiş kişilerin listesi uzun ve giderek uzuyor: Yanis Varoufakis, Mariana Mazzucato, Jodi Dean, Robert Kuttner, Wolfgang Streeck, Michael Hudson ve ironik bir şekilde, feodalizmden kapitalizme geçiş konusunda kendi adını taşıyan, Brenner Tartışması’nın sahibi, Robert Brenner bile.[4] Onların da hakkını vermek gerekirse, hiçbiri kapitalizmin tamamen ortadan kalktığını ya da Orta Çağ’a geri döndüğümüzü iddia edecek kadar ileri gitmiyor. Brenner gibi daha temkinli olanlar, mevcut kapitalist sistemin; uzun süren durgunluk, siyasi nedenlerle yukarı doğru yönelen servet yeniden dağıtımı, elitlerin gösterişli tüketimi ile kitlelerin giderek artan yoksullaşmasının birleşimi özelliklerinin, feodal öncülünün bazı yönlerini hatırlatsa da kapitalizmin hâlâ gündemi büyük ölçüde belirlediğini öne sürüyorlar. Yine de tüm bu uyarılara rağmen, sol kesimden pek çok kişi, Silikon Vadisi’ni ya da Wall Street’i “feodal” olarak nitelendirmeyi karşı koyulamaz buluyor, tıpkı pek çok uzmanın Trump’ı ya da Orbán’ı “faşist” olarak nitelendirmekten kendini alamaması gibi. Tarihsel faşizm veya feodalizmle arasındaki gerçek bağlantı zayıf olabilir, ancak buradaki iddia, bu açıklamanın uyuşuk halkı rehavetinden uyandırmaya yetecek kadar şok edici bir etkiye sahip olduğu yönünde. Ayrıca, bu iyi bir “meme” (internet esprisi) malzemesi oluyor. Reddit ve Twitter’daki aç kitleler buna bayılıyor: Varoufakis ve Slavoj Žižek’in tekno-feodalizm üzerine tartıştığı bir YouTube videosu sadece üç hafta içinde 300.000’den fazla izlenme aldı.[5]

Varoufakis ve Mazzucato gibi tanınmış isimlerin durumunda, feodal ihtişamdan söz ederek dinleyicilerinin ilgisini çekmek, daha önce dile getirdikleri argümanları yeniden gündeme getirmek için medya dostu bir yol olabilir. Varoufakis’in yaklaşımında, tekno-feodalizm esas olarak niceliksel genişlemenin ters makroekonomik etkileriyle ilgili gibi görünüyor. Mazzucato için ise “dijital feodalizm”, teknoloji platformları tarafından üretilen hak edilmemiş geliri ifade ediyor. Neo-feodalizm, genellikle dijital ekonominin en gelişmiş sektörlerine kavramsal bir netlik kazandırmak için öneriliyor, kaldı ki solun en parlak beyinleri bile bu konuda kendilerini hâlâ büyük ölçüde karanlıkta buluyor. Google ve Amazon kapitalist mi? Brett Christophers’ın Rentier Capitalism adlı kitabında öne sürdüğü gibi, bunlar rantçı mı?[6] Peki ya Uber? Bu şirket sadece sürücüler ile yolcular arasına kendini sokmuş rant elde eden aracı bir platform mu? Yoksa bir ulaşım hizmeti üretiyor ve satıyor mu?[7] Bu sorular, teknoloji şirketlerinin büyük ölçüde hakim olduğu çağdaş kapitalizm hakkında nasıl düşündüğümüz açısından da sonuçsuz kalmıyor. Feodalizmin geri dönüş yaptığı düşüncesi, kapitalizmi sömürücü olarak kınayan sol eleştirilerle de uyumludur. Eğer günümüzün kapitalistleri, üretim sürecine hiçbir katkıda bulunmayan sadece tembel rantçılarsa, feodal toprak sahiplerinin statüsüne indirgenmeyi hak etmiyorlar mı? Medya ve “meme” dostu sol entelektüellerin feodal imgeleri benimsemesi sona erecek gibi durmuyor. Ancak nihayetinde, feodal söylemin popülerliği, medyatik beceriden ziyade entelektüel zayıflığın bir kanıtıdır. Sanki artık solun teorik çerçevesi, yolsuzluk ve sapkınlık gibi ahlaki bir dil kullanmadan kapitalizmi anlamlandıramıyormuş gibi. Yazının devamında, kapitalizmi önceki ekonomik biçimlerden ayıran ayırt edici özellikler ve yeni dijital ekonomideki siyasi-ekonomik işleyişleri tanımlayan özellikler üzerine yapılan bazı dönüm noktası niteliğindeki tartışmaları ele alacağım. Umarım tekno-feodal akıl üzerine yapılacak bir eleştiri, içinde bulunduğumuz dünyaya yeni bir ışık tutabilir.

1. Feodalist Mantıklar

Neo-reaksiyonerler bir yana, bu terimi kullanan hemen hemen herkes neo-feodalizmi kınanacak bir şey, baskıcı bir geçmişe geri dönüş olarak görür. Ama, bunda tam olarak yanlış olan ne? Burada, Tolstoy’un “mutsuz aileler” örneğinde olduğu gibi, neo-feodalizmden hoşnutsuz olanların her biri kendine özgü bir şekilde mutsuzdur. Bu farklılıklar, kısmen “feodalizm” teriminin kendisinin tartışmalı doğasından kaynaklanmaktadır. Öyleyse bu, üretkenliği ve yeniliğe açıklığı açısından değerlendirilmesi gereken bir ekonomik sistem mi? Yoksa içinde kimin, nasıl ve kimler üzerinde gücü elinde tuttuğu açısından değerlendirilmesi gereken bir sosyo-politik sistem mi? Bu pek de yeni bir tartışma sayılmaz, hem ortaçağ tarihçileri hem de Marksistler bunu çok iyi bilir. Ancak bu tanımlamadaki belirsizlikler, neo-feodalizm ve tekno-feodalizm üzerine yeni başlayan tartışmalara sıçramıştır.

Marksistler için “feodalizm” terimi, her şeyden önce bir üretim biçimini ifade eder. Bu kavram, dolayısıyla, feodal ekonominin temel taşı olan köylüler tarafından üretilen artı ürüne toprak sahipleri tarafından el konulduğu ekonomik mantığı tanımlar.[8] Tabii ki feodalizmi bir üretim biçimi olarak görmek, siyasi ve kültürel faktörlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tüm köylüler, topraklar ve toprak sahipleri birbirine benzemiyordu; köken, gelenek, statü ve güce dayanan her türden çok düzeyli hiyerarşi ve karmaşık ayrımlar, yalnızca sınıflar arasındaki değil, aynı zamanda sınıfların içindeki etkileşimleri de şekillendiriyordu. Feodalizmin kendi var olma koşulları, onu izleyen kapitalist rejimlerin koşulları kadar karmaşıktı. Örneğin, feodalizm altında egemenliğin kendine özgü niteliği: Perry Anderson’ın vurguladığı gibi, egemenliğin en tepede yoğunlaşmak yerine toprak sahipleri arasında “parçalanmış olması” önemli bir iz bırakmıştı. Ancak, tüm bu nüanslara rağmen, Marksist gelenek içindeki önemli akımlar, feodalizmin varisi olan kapitalizm rejiminin ekonomik mantığını aydınlatma amacıyla, feodalizmin ekonomik mantığını deşifre etmeye çabalarını yoğunlaştırmışlardır.

En basit haliyle, feodal ekonomik mantık şöyleydi: Köylülerin kendi üretim araçlarına (aletler ve hayvancılık) ve ortak topraklara erişim imkânı vardı; böylece geçimlerini sağlamak için toprak sahiplerinden bir ölçüde özerkliğe sahiptiler. Köylülerin verimliliğini artırmaya yönelik pek bir teşviki olmayan feodal beyler, üretim sürecine fazla müdahale etmezlerdi. Köylüler tarafından üretilen artı ürünlere, toprak sahipleri tarafından açıkça el konuluyordu; bu, çoğunlukla gelenek veya hukuka atıfta bulunularak yapılıyordu ve toprak sahibi tarafından şiddet tehdidi, ve, sıklıkla kullanımı yoluyla uygulanıyordu. Bu tür artı ürün sömürüsünün niteliği konusunda hiçbir karışıklık yoktu: köylüler özgürlükleri konusunda hiçbir yanılgıya kapılmamışlardı. Üretim konularındaki özerklikleri hatırı sayılır düzeyde olabilirdi; ancak genel olarak özerklikleri sıkı bir şekilde sınırlandırılmıştı.

Sonuç olarak, pek çok Marksist (bu aşamada iç tartışmaları bir kenara bırakabiliriz) feodalizm altında artı değerin elde edilme araçlarının ekonomi dışı olduğunu ve büyük ölçüde siyasi nitelikte olduğunu; mallara şiddet tehdidi altında el konulduğunu savundu. Buna karşın kapitalizmde artı değer elde edilme yolları tamamen ekonomiktir. Görünüşte özgür olan bireyler, artık geçim kaynaklarına sahip olmadıkları bir nakit ekonomisinde hayatta kalabilmek için emek güçlerini satmak zorunda kalırlar; ancak bu “gönüllü” iş sözleşmesinin son derece sömürücü niteliği büyük ölçüde görünmez kalır. Böylece, feodalizmden kapitalizme geçerken, siyasi temelli mülksüzleştirme yerini ekonomik temelli sömürüye bırakır. Ekonomi dışı ile ekonomi arasındaki ayrım (bu tür ikilemlerden yalnızca biri), Marksist düşüncede bir kategori olarak “feodalizm”in ancak, genellikle onun daha ilerici, rasyonel ve yeniliğe açık varisi olarak hayal edilen kapitalizmin prizmasından incelendiğinde anlaşılabilir olduğunu göstermektedir. Ve gerçekten de yenilikçi bir sistemdir: Artı değer sömürüsünde yalnızca ekonomik araçlara dayanarak, elini kesinlikle gerekli olandan daha fazla kirletmesine gerek kalmaz; kapitalist sistemin ‘görünmez Leviathan’ı geri kalanını halleder.[9]

Buna karşılık, Marksist olmayan tarihçilerin çoğu için feodalizm, geri kalmış bir

üretim biçimi değil, keyfi şiddet olayları ve kişisel bağımlılıkların ile bağlılık ilişkilerinin yaygınlaşmasıyla karakterize edilen, genellikle en zayıf dini ve kültürel gerekçelerle meşrulaştırılan geri kalmış bir sosyo-politik sistemdi.[10] Bu, kontrolsüz özel güçlerin mutlak egemenlik kurduğu bir sistemdi. Sonuç olarak, oldukça çeşitlilik arz eden bu entelektüel gelenek içinde, feodalizmi kapitalizmle değil, yasalara saygılı ve yasaları uygulayan burjuva devletiyle karşılaştırmak gelenekseldir. Feodal bir teba olmak, keyfi özel iktidardan korkarak güvencesiz bir hayat sürmek; oluşturulmasında hiçbir rolü olmayan kuralların karşısında titremek ve suçlu bulunma kararına itiraz etme imkânına sahip olmamaktır. Marksistler için feodal teba olan köylünün karşılığı, kapitalist işletmede tamamen proleterleşmiş işçidir; Marksist olmayanlar için ise, sayısız güvence altına alınmış demokratik haktan yararlanan modern burjuva devletinin vatandaşlarıdır. Paradigma ne olursa olsun, teorik olarak feodal sistemin temel özelliklerini belirlemek ve bunların günümüzde yeniden ortaya çıkıp çıkmadığını incelemek mümkün olmalıdır. Örneğin, feodalizmi bir ekonomik sistem olarak ele alırsak, bu özelliklerden biri, egemen sınıfın, hakim olduğu sınıfın (veya sınıfların) pahasına ve sefaleti üzerine lüks bir yaşam tarzının tadını çıkaran parazitik varlığı olabilir. Feodalizmi bir sosyo-politik sistem olarak ele alırsak, bu özellik, eskiden devlete ait olan iktidarın özelleştirilmesi ve bu iktidarın şeffaf olmayan ve hesap verme yükümlülüğü bulunmayan kurumlar aracılığıyla dağıtılması olabilir.[11] Başka bir deyişle, feodalizmi belirli bir dinamikle ilişkilendirebilirsek ve bu dinamiğin kendi post-feodal günümüzde tekrarladığını gözlemleyebilirsek, tam anlamıyla bir ‘neo-feodalizm’ ufukta görünmese bile, en azından toplumun ‘yeniden feodalleşmesinden’ bahsedebilmeliyiz. Bu daha zayıf bir iddia, ancak daha büyük bir analitik netlik taşıyor.

Öncü Çalışmalar

Yaklaşık altmış yıl önce, Habermas The Transformation of the Public Sphere (1962) adlı eserinde bu alanda öncü bir çalışma yapmıştı. Onun, tartışmasız sayılmayacak, açıklamasına göre, erken dönem burjuva kamu alanı, özgürleştirici söylemin gelişimi için önemli mekanlar olan Londra’daki kahvehanelerde görülebilirdi. Kapitalistler tarafından evcilleştirilen bu alanın gereklilikleri, daha sonra kültür endüstrisinin ve reklam kompleksinin gereklilikleriyle iç içe geçti. Sonuç olarak, modern öncesi, özel iktidar yapıları ve hiyerarşiler, onun “kamusal alanın yeniden feodalleşmesi” olarak adlandırdığı süreçte yeniden ortaya çıktı; bu durum, modernitenin zikzaklı dinamiklerini ortaya koyuyordu. Oysa Habermas zamanla “yeniden feodalleşme” kavramından uzaklaşarak bunun yerine “yaşam dünyasının sömürgeleştirilmesi” kavramını tercih etse de, Almanya’da son zamanlarda bazı kesimler bu kavramı yeniden gündeme getirdi.

Son on yılda, Hamburglu sosyolog Sighard Neckel, modernliğin o büyük “yağlayıcısı” olan neoliberalizmin yaygınlaşmasının, işin yoksullaşması, servetin dengesiz dağılımı ve yeni oligarşilerin ortaya çıkışı gibi modern öncesi toplumsal biçimlerin yeniden ortaya çıkmasına nasıl yol açtığını belgeleyen etkileyici bir eserler dizisi ortaya koymuştur.[12] Neckel, Thomas Piketty’nin “miras kapitalizmi”nin geri dönüşüne dair uyarılarına sık sık atıfta bulunsa da, ki bu kavram, “neo-feodal” imgeleme oldukça yakın bir kavramdır, Neckel’in bu farklı unsurları bir araya getirmesini sağlayan, Habermas’ın “yeniden feodalleşme” kavramıdır. Marksist ve Marksist olmayan bakış açılarını yaratıcı bir şekilde birleştiren Neckel, “burjuva yapıları olmayan modern bir kapitalizmin” ortaya çıkışına tanık olabileceğimizi ve bu yapıların yokluğunun, “21. yüzyılda kapitalizmin zafer yürüyüşü için kültürel bir ön koşul” olabileceğini savunuyor. Dolayısıyla neoliberal modernleşme ne ilerici ne de gerici olarak değerlendirilmeli, aksine paradoksal olarak okunmalıdır. Neckel’e göre, yeniden feodalleşme geçmişe bir dönüş anlamına gelmez, aksine “modernleşmenin burjuva toplumsal düzenin ilkelerini reddetme biçimini aldığı günümüzün bir toplumsal dinamiği”ne işaret eder. Bu bağlamda Neckel, modernleşmeye ilişkin teleolojik temelli açıklamaları sorgulayan diğer önde gelen Alman sosyologlarla (Wolfgang Knöbl ve Hans Joas akla geliyor) aynı safta yer almaktadır.[13] “Yeniden feodalleşme” kavramının ilginç bir kullanımı, Fransız hukuk teorisyeni Alain Supiot’nun çalışmalarında görülebilir. Supiot, Homo Juridicus (2005) ve Governance by Numbers (2015) adlı eserlerinde, neoliberalizasyon ve dijitalleşmeyi “yeniden feodalleşme”nin iki başlıca itici gücü olarak sunmaktadır.[14] Buradaki amaç bizi şok etmek değil, toplumsal değişimle ilgili mevcut yalın anlatılarımızı daha karmaşık hale getirmektir. Dünya Orta Çağ’a geri dönmüyor olsa da Supiot, “feodalizmin hukuki kavramlarının, ‘küreselleşme’ gibi eleştirel bir bakış açısı içermeyen bir kavram altında meydana gelen büyük kurumsal sarsıntıları analiz etmek için mükemmel araçlar sağladığını” yazar.[15] Supiot’un hukuk felsefesinin temelinde, kişisel bağlılıklar ve bağımlılık bağlarıyla karakterize edilen feodal döneme özgü “insanlar tarafından yönetilen devlet” ile, hakların tarafsız üçüncü taraf garantörü ve kuralların uygulayıcısı olarak kendini konumlandıran burjuva devletinin başarısı olan “hukukun üstünlüğüne dayalı devlet” arasındaki ayrım yatmaktadır. Devletin belirli alanları özel ihaleye kapalı ilan etmesi (böylece bu alanları fayda hesaplamalarına kapalı tutması) sayesinde tüm vatandaşlar; iş yerinde ve iş yeri dışında, güç ve servet farklılıklarına bakılmaksızın, asgari düzeyde bir haysiyetten yararlanabiliyordu. Neoliberalizm, devleti fayda ve verimliliği maksimize etme zorunluluklarına tabi kılarak, onu bir kez daha özel ihalelere açar. Supiot’a göre dijitalleşme insanları, güçlerinin ve özerkliklerinin diğer düğümlere karanlık konumlarına bağlı olduğu ağlara bağlayarak “yeniden feodalleşme” sürecini de hızlandırır. Burjuva devletinin vatandaşları, hangi topluluklara ait olurlarsa olsunlar, prensip olarak devletin tüm haklarından yararlanma hakkına sahiptir. Peki, çevrimiçi itibarları ve dijital puanları, kurumlarla olan etkileşimlerini kendilerinin bile farkında olmadıkları şekillerde şekillendiren ağ toplumunun vatandaşları için durum hâlâ böyle mi? Neo-feodalizmle ilgili tüm bu heyecanın ortasında, her ne kadar bugün neo-feodalizm akımına katılanlar için bu eleştiriler büyük ölçüde bilinmez kalsa da, Neckel ve Supiot’un özenle savunulmuş önceki eleştirileri öne çıkıyor. Güncel tartışmalar, neoliberal modernleşmenin çelişkili dinamikleri hakkında ortaya koydukları daha ince teorik noktaları genellikle göz ardı etmekte. Genç Habermas ara sıra alıntılanmaktadır, (Habermas bunun feodalizm olduğunu söylüyorsa, kim buna karşı çıkabilir ki?) ancak bu alıntılar üzerinde ciddi bir şekilde durulmamaktadır.

2. Brenner mi, Wallerstein mi?

Peki, günümüz sol düşüncesinin zengin birikimi içinde hangi entelektüel varsayımlar, “neo-feodalizm” gibi bir kavramın düşünülmesini mümkün kılıyor? Sonuçta, kapitalizmin bir şekilde tersine doğru ilerlediğine dair bu tuhaf iddiada bulunmak, sadece kapitalizmin dinamiklerini değil, aynı zamanda tam anlamıyla “kapitalist” olan faaliyet ve süreçleri, ve kesinlikle öyle olmayanları da, çok özel bir şekilde anlamayı gerektirir. Neler bu varsayımlar?

Burada, Marksist gelenek içinde feodalizmden kapitalizme geçişin doğası üzerine yukarıda bahsedilen tartışmalara geri dönebiliriz. Bu konuyu ele almanın birbirini dışlayan iki yolu var. Birincisi, kapitalist sistemi yalnızca kendi iç rekabet ve sömürü dinamikleri tarafından yönlendirilen bir sistem olarak görür; siyasi mülksüzleştirme ise bu sistemin sınırlarının kesinlikle dışında yer alır. Bu yaklaşıma göre, sermaye birikimi yalnızca “temiz”, ekonomik artı değer sömürme araçları tarafından yönlendirilir. Dışsal, mülkiyetin elinden alınmasını mümkün kılan süreçlerin (şiddet, ırkçılık, mülksüzleştirme, karbonizasyon) varlığı inkar edilmez, ancak bunlar analitik olarak kapitalist olmayan ek unsurlar olarak bir kenara bırakılmalıdır. Bunlar, belirli kapitalistlerin artı değeri ele geçirme yönündeki bireysel çabalarına yardımcı olmuş olabilir, ancak kapitalist birikim sürecinin kendisi dışında yer alırlar. Bunlar hakkında çıkarılabilecek herhangi bir sermayenin ‘hareket yasaları’ yoktur. Bu bakış açısına göre, “siyasi” alanın zorlayıcı gücü, özel mülkiyeti ve mülkiyet edinme gücünü sürdürmek için nihai olarak gerekli olsa da, işçiyi artı emeğini kapitaliste devretmeye zorlayan acil zorlama “ekonomik” ihtiyaçtan kaynaklanır.[16]

Diğer seçenek, analitik açıdan daha karmaşık olsa da sezgisel olarak daha ikna edici olanı, kapitalizmin (en azından bizim bildiğimiz tarihsel kapitalizmin, soyut modellerin saf kapitalizmi değil) tüm bu dışsal süreçler olmadan düşünülemez olduğunu kabul eder. Irkçılığın ya da ataerkilliğin, kapitalist sistemin var olabilmesi için gerekli koşulların oluşmasına nasıl katkıda bulunduğunu görmek için, sömürünün bu sistemdeki merkezi rolünü inkar etmeye gerek yoktur. Küresel Kuzey’deki kapitalist sistem, Küresel Güney’den ucuz kaynaklar sistemli bir şekilde elinden alınmamış olsaydı bugünkü haliyle gelişebilir miydi? Emek sömürüsü durumundan farklı olarak, bu tarihsel dinamikler, ve bunların içindeki uzlaşmalar, Marx’ın kendi yazılarında bir şirketin işgücünü otomatikleştirme kararını tanımlayacak net bir formüle indirgenemez. Ancak bu tür bir karmaşıklık, bu dinamikleri daha az gerçek ya da tarihsel kapitalizmin daha az kurucu bir parçası haline getirmez. Bu yaklaşımlar arasındaki farklar, kapitalizmin kökenleri ve feodalizmden kapitalizme geçişin niteliği üzerine yapılan, dönüm noktası niteliğinde ve paradigma belirleyici iki tartışmada ortaya çıktı. Önce 1950’lerdeki Dobb–Sweezy Tartışması, ardından da 1974-82 arasında süren Brenner Tartışması. Marksist ve Marksist olmayan tarihçileri çeşitli kombinasyonlarda karşı karşıya getirerek, kapitalizmin ortaya çıkışından sorumlu ana faktörler olarak, başlangıçta İngiltere’de hızla genişleyen dünya ticaret sisteminin göreceli önemi ile değişen sınıf ve mülkiyet ilişkilerinin göreceli önemi üzerine tartışmalar yürüttü.[17] Bu tartışmalarda pek çok ilgi çekici yan konu ele alındı. Bunlardan biri, tekno-feodalist tezin daha ciddi formülasyonlarının teorik temellerini deşifre etmek açısından özellikle hayati önem taşıyor: kapitalizmin kökenleri ve sonraki gelişmeleri açısından “ilkel birikim”in merkezi rolü.

Immanuel Wallerstein’ınki de dahil olmak üzere bazı Marksist yaklaşımlarda, “ilkel birikim”, “eşitsiz mübadele” adı altında, artı değerin ele geçirilmesi ve daha yoksul bölgelerden daha zengin bölgelere (ya da Wallerstein’ın ifadesiyle, çevreden merkeze) aktarılması için ekonomi dışı, siyasi araçların kullanılması anlamına gelir.[18] Kapitalizmin kökenleri, merkezin tüm küresel ekonominin artı değerini kendine mal etme yeteneği dikkate alınmadan anlaşılmamalıdır. İşte bu, kapitalizmin neden o bölgelerde ortaya çıktığını ve geliştiğini açıklıyor. Asla tam anlamıyla proleterleşmemiş ücretli emeğin sömürülmesi, merkezdeki kapitalistlerin servetini kesinlikle artırdı, ancak bu, hikayenin sadece bir parçasıydı. Dolayısıyla, yalnızca sömürüye odaklanıp, “eşitsiz mübadele” ve “ilkel birikim” gibi merkez-çevre dinamiklerinin günümüzde de hâlâ mevcut olduğu gerçeğini göz ardı etmek, kapitalizmin doğasını yanlış anlamak olur. Brenner, Wallerstein’ın analizini tekno-determinizmle suçlayarak, sınıf ilişkilerini ve kapitalizmin sistemik bir özelliği olarak “göreceli artı emek”in, yani artan üretkenliğin rolünü önemsizleştirdiğini öne sürdü. Brenner, Wallerstein’ın mübadele temelli açıklamalarının, Marx’ın “ilkel birikim” kavramıyla gerçekte neyi kastettiğini göz ardı eden neo-Smithçi Marksizmin temel unsurlarından biri olduğunu savundu. Marx’ın ifadesiyle bu, “üreticiyi üretim araçlarından ayırma” süreci olarak anlaşılmalıydı; bu süreç, ücretli emeğe ve sömürüye kapı açmış ve yarı özerk köylüler tarafından hazır malların mülkiyetinden mahrum bırakılmasının yerini almıştı. Söz konusu ayrılık, sınıf ilişkilerindeki yeniden yapılanmalar ve mülkiyet haklarındaki değişikliklerin bir sonucu olarak gerçekleşti; bunun eşitsiz mübadele veya dünya ticareti ile pek bir ilgisi yoktu.[19] Brenner’ın daha sonraki bir denemesinde ifade ettiği gibi, “ilkel birikim” olarak bilinen aşama, “sermayenin oluşumunu sağlayan toplumsal mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkarılmasından” başka bir şey değildi. Bu süreçte elbette bolca zorlama ve şiddet vardı. Ancak ilkel birikimin rolü oldukça sınırlıydı; bu sürecin dinamikleri, gerçek, ilkel olmayan kapitalist birikimin dinamikleriyle karıştırılmamalıdır. Bu sınırlı rol neydi? Brenner’e göre, “ilkel birikim” yalnızca, feodal sistemi karakterize eden ve bu üç temel üretim faktörünün daha verimli bir şekilde kullanılmasını engelleyen, siyasi olarak oluşturulmuş toprak, emek ve teknolojinin “birleşimini” bozmak amacıyla çalışıyordu; bu durum, söz konusu faktörler kapitalist kâr mantığına dahil edildiklerinde düzeltilebilirdi.[20] Açık konuşmak gerekirse, Brenner’ın feodalizm üzerine yaptığı analiz, bu sistemin herkese tembellik etmek için teşvik sağladığını öne sürüyordu. Rekabetçi piyasa baskılarının olmadığı bir ortamda, üretim sürecinin rasyonelleştirilmesi konusunda endişelenmeye gerek yoktu. İlkel birikim, bu tembel ütopyaya son vererek, kapitalizmin en belirgin özelliği olan rekabet odaklı ‘gelişme arzusunu’ ortaya çıkardı.

Ancak “Kapital”in Birinci Cildi’ne üstünkörü bir bakış, ilkel birikim konusunda Brenner’ın başlangıçta ima ettiğinden daha fazla belirsizlik ortaya koyuyor. Marx’ın Adam Smith’in “önceki birikim” kavramına yönelik oldukça naif anlayışını eleştirdiği 26. bölüm, şüphesiz Brenner’ın iddialarını desteklemektedir (Brenner, Wallerstein’ı eleştirirken bu bölümü son derece ikna edici bir şekilde kullanmıştı). Ancak daha sonra, 31. bölümde Marx, Wallerstein’ın kendi analiz çizgisiyle çok daha uyumlu bir şey söyler ve şu meşhur cümleyi yazar:

“Amerika’da altın ve gümüşün keşfi, yerli halkın yok edilmesi, köleleştirilmesi ve madenlere hapsedilmesi, Doğu Hint Adaları’nın fethi ve yağmalanmasının başlangıcı, Afrika’nın siyah tenlilerin ticari avcılığı için bir av sahasına dönüştürülmesi, kapitalist üretim çağının parlak şafağını müjdeledi. Bu cennet gibi süreçler, ilkel birikimin temel itici güçleridir.”[21]

Bu bölüm, zorla göç adına uygulanan şiddet ile kapitalizmin kökenleri arasındaki karmaşık bağlantı konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmaz. Marx bu konuda daha açık olamazdı: “Avrupa’daki ücretli işçilerin örtülü köleliği, varlığını sürdürebilmek için Yeni Dünya’daki saf ve basit köleliğe ihtiyaç duyuyordu.” Bu “ilkel birikim” anlatısını, Brenner’in İngiliz kırsalında üreticiler ile üretim araçları arasındaki “ayrılık” hikâyesine nasıl uydurabileceğimizi anlamak zor. Benzer belirsizlikler Marx’ın, bu ‘fetih ve yağma’ niteliğindeki şiddet içeren uygulamaların ilkel birikim aşamasında sona erip ermediğine, yoksa bunların (ve dolayısıyla ilkel birikimin de) sömürüye dayalı gerçek anlamda kapitalist birikimle birlikte devam edip etmediğine; ya da ‘ilkel birikim’in kendisi geçmişte kalmış olsa bile, yine de sömürüyle birlikte devam eden bir mülksüzleştirme veya el koyma süreci olup olmadığına dair tartışmasında da bulunmaktadır. Nispeten basit konularda bile (örneğin, “‘kölelik’ ve ‘özgür olmayan emek’ kapitalizmin bir parçası olarak görülmeli mi?” konusu) Marx’ın eserlerinde, günümüzdeki tartışmaların çoğuna zemin hazırlayan belirsiz noktalar bulunmaktadır.

Brenner için (ve daha sonraki yıllarda onun ve Ellen Meiksins Wood’un etrafında şekillenen Siyasal Marksizm ekolü için) böyle bir belirsizlik söz konusu değildi. Kapitalizm, böylesine muazzam bir hızla ortaya çıktı ve genişledi; çünkü bir dizi tarihsel süreç, kapitalistleri ‘yenilik yoluyla birikim yapmaya’ zorlayacak şekilde bir araya geldi.[22] Kapitalizmin mantığını anlamaya yönelik Brennerci proje, böylece, kapitalistler üzerinde uygulanan sistemik baskıların inovasyon yoluyla birikime yol açtığı dinamikleri (“üretim kuralları” ve “hareket yasaları” gibi terimlerle kodlanmış olanları) ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaya odaklandı. Bu, zarif ve tutarlı bir modeldi; bu model, artan verimliliğin inovasyonun bir sonucu olduğunu, inovasyonun ise piyasada rekabet eden, serbest ücretli işgücü istihdam eden ve maliyetleri düşürmek için ellerinden gelen herşeyi yapan kapitalistlerin bir sonucu olduğunu varsayıyordu. Bu modelde şiddet, kamulaştırma veya mülksüzleştirme konularının tartışılmasına gerek yoktu; bunların varlığı inkar edilmese de, artan üretkenliğe katkısı çok azdı ve kapitalist birikim sürecinin bir parçası değildi.

3. “Mülksüzleştirme Yoluyla Birikim” mi?

Brenner’ın argümanlarına herkes ikna olmamıştı. Son on yılda, sömürü ile mülkiyetin elinden alınmasının birbirini karşılıklı olarak belirleyen unsurlar olduğu ve halen de öyle olduğu tezini desteklemeye yönelik pek çok ilgi çekici girişim oldu. Bunlardan özellikle iki tanesi öne çıkıyor: Alman sosyolog Klaus Dörre’nin, Rosa Luxemburg’un Landnahme adlı eserinden ve Nancy Fraser’ın sömürü ile kamulaştırma arasındaki köklü yapısal bağlantı üzerine yaptığı ilgili çalışmalardan yola çıkarak ortaya koyduğu kapitalist “toprak gaspı” teorisi. Bu bağlamda el koyma, sömürünün varlığı için imkân koşullarını sürekli olarak yeniden yaratmaktadır.[23] Günümüzde sol kesimde yürütülen metodolojik tartışmaların birçoğu (iklim, ırk veya sömürgecilik bağlamında kapitalizmin en iyi nasıl anlatılabileceğine dair olanlar) hala Brenner–Wallerstein tartışmasının çözülmemiş meselelerini yansıtıyor. Son dönemde yapılan bu çalışmaların çoğu, David Harvey’in 2003 tarihli The New Imperialism adlı kitabında ortaya attığı, “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramına dayanır. Harvey bu terimi “ilkel” niteleyicisinden memnun olmadığı için ortaya attı, çünkü kendisinden önceki pek çok kişi gibi o da birikimi süregelen bir süreç olarak görüyordu. Harvey, The New Imperialism eserinde bu konuyla ilgili son dönemdeki bazı akademik çalışmaları özetleyerek, “Kısaca, ilkel birikim, önceden var olan kültürel ve toplumsal kazanımlara el koyulmasını ve sistem içine dahil edilmesinin yanı sıra çatışma ve bunların yerini almayı da gerektirir” diye belirtir. Bu, Brenner’in “ilkel birikim”i, üretim faktörleri arasındaki feodal “birleşmeyi” parçalama süreci olarak tanımladığı anlatımdan oldukça uzaktı; Brenner’in kapitalistleri hiçbir şeyi “kendi saflarına katmıyorlardı”. Onlar, bazı sistemik yardımlarla üretken olmayan toplumsal uygulamalardan ve ilişkilerden kurtuluyorlardı. Ne yazık ki, Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” açıklaması, her ne kadar büyük umutlar vaat etse de, çok az şey ortaya koydu ve sonuç olarak, Marx’ın “ilkel birikim” açıklamasından bile daha belirsiz hale geldi. Eğer Harvey’in ilk formülasyonuna inanılacak olsaydı, 2000’lerin başındaki yoksul kapitalistler, birisinin bir şeyini elinden almadan neredeyse hiç para kazanamıyorlardı: Ponzi şemaları, Enron’un çöküşü, emeklilik fonlarının yağmalanması, biyokorsanlığın yükselişi, doğanın metalaştırılması, devlet varlıklarının özelleştirilmesi, refah devletinin yıkılması, müzik endüstrisi tarafından yaratıcılığın sömürülmesi; bunlar The New Imperialism kitabında bu kavramı açıklamak için kullanılan örneklerden sadece birkaçı. Bunu her yerde gören Harvey, hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, “mülksüzleştirme yoluyla birikim”in yeni çağda “baskın” birikim biçimi haline geldiği sonucuna vardı. Emek sömürüsünü doğrudan içermeyen her faaliyetin (hatta bazıları sömürüyü içerse bile) otomatik olarak bu kategoriye dahil edildiği görüldüğüne göre, durum başka türlü nasıl olabilirdi ki?

2006 yılında Brenner, The New Imperialism hakkında karışık bir eleştiri yazmış ve Harvey’i, “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramını “olağanüstü geniş (ve ters etki yaratan)” bir şekilde tanımlayarak bu kavramı artık yararlı olamayacak bir boyuta taşıdığı için eleştirmişti.[24] Brenner, Harvey’in mülksüzleştirmenin kapitalist birikim üzerindeki hakimiyeti hakkında vardığı sonucu “anlaşılmaz” bulduğunu itiraf etmişti. Ama öyle miydi gerçekten? Eğer hâlâ kapitalizmde yaşadığımızı varsayarsak, ki en azından 2006’daki Brenner için bu tartışılmaz bir gerçekti, bu gerçekten de “anlaşılmaz” olurdu. Ancak, eğer kapitalizm gerçekten sona ermişse ve feodalizm benzeri başka bir sistem varsa önümüzde, bu ifade daha anlamlı hale gelirdi.

Daha sonraki çalışmalarında Harvey, konuyu biraz daha karmaşık hale getirerek, “mülksüzleştirme yoluyla birikim”i neoliberalizmin ana itici gücü olarak belirledi. Neoliberalizmi, üretim odaklı olmaktan ziyade yeniden dağıtım odaklı bir bakış açısına sahip, servet ve geliri uluslar içindeki alt sınıflardan üst sınıflara ya da uluslararası düzeyde yoksul ülkelerden daha zengin ülkelere aktarmayı amaçlayan bir siyasi proje olarak tanımladı. Burada, “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramının, yenilik (dolayısıyla üretim ve yaratım) için koşullar yaratmayı amaçlayan bir şey olarak yorumlandığı Brenner dostu yaklaşıma hiç yer yoktu. Harvey ise bunu açıkça belirtmeden, Wallerstein’ın başlangıçta tanımladığı mekanizmalara, (örneğin fikri mülkiyet etrafında gerçekleşen rant sömürüsü) bir dizi başka artı değer transferi mekanizmasını da ekleyerek sessizce tartışmanın diğer tarafına katıldı. “İlkel birikim” konusundaki ortodoks, Brennerci yaklaşıma derinlemesine aşina olan herkes, Harvey’in olaylara ilişkin temel kronolojisine hemen karşı çıkardı. Wallerstein ve takipçileri için bile, ticarete dayalı ilkel birikim, kapitalist birikimin öncesinde yer aldı ve ona eşlik etti; onun yerini almadı ya da onu geride bırakmadı[25].

Harvey’in 2000’lerin başında bu kavramı ilk kez ortaya koymasından bu yana, “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramı pek çok akademisyen tarafından benimsenmiştir. Dahası, özellikle de Küresel Güney’deki akademisyenler bu kavramı, şirketlerin arazi ve maden kaynaklarını ele geçirmek için siyasi güçlerini kullandıkları yeni rantçı sömürü biçimlerini teorileştirmek amacıyla kullanmaktadırlar.[26] Bütün bunların arkasında belirli bir mantık yatıyor: önce ekonomik dışı yollarla mülksüzleştirme; ardından mülkiyet haklarından (entelektüel ürünler üzerindeki haklar da dahil olmak üzere) yararlanarak rantçılaşmaya geçilmesi, bu da süreci yeniden ekonomik alana kaydırıyor. Ancak bu alanda bulunmak, normal kapitalizm içinde olduğumuzun garantisi değildir. Madencilik ve tarım hariç (ki bu alanlarda bazı üretken ya da en azından hammadde çıkarma faaliyetlerinin düzenlenmesi gerekmektedir) kapitalist sınıf, tıpkı feodal dönemin toprak sahipleri gibi, sadece rant elde edip lüks bir yaşamın tadını çıkarıyor gibi görünmektedir. Harvey 2014’te şöyle yazmıştı: “Eğer herkes rantlarla geçinmeye çalışırsa ve hiç kimse bir şey üretmek için yatırım yapmazsa, o zaman kapitalizm açıkça bir krize doğru ilerliyor demektir.[27]” Ama ne tür bir kriz? Harvey’in kendisi neo-feodalist imgelerle oynamıyor (en azından henüz oynamadı) ancak çağdaş kapitalizme dair analizi bariz bir sonuca varmayı kolaylaştırıyor: Bu, sadece isimde kapitalizm, gerçek ekonomik mantığı ise feodal mantığa çok daha yakın. Peki, Harvey’in 2003 gibi erken bir tarihte, yeniden dağıtıcı mülksüzleştirmenin üretken sömürüyü geride bıraktığı yönündeki iddiasından başka ne gibi bir ders çıkarılabilir?

Bilişsel Kitleler

Benzer bir mesaj, “bilişsel kapitalizm”in ortaya çıkacağını öngören İtalyan ve Fransız teorisyenlerin çalışmalarında da görülebilir, bu da sadece isimde kapitalizm olanlardan biridir.[28] Toni Negri ve diğer İtalyan “operaistlerin” çalışmalarından ilham alan bu düşünürler (aralarında en tanınmış olanları Carlo Vercellone ve Yann Moulier-Boutang’dır) işçi sınıfının halefi olan ve en son bilgi teknolojileriyle donanmış “çokluk”un nihayet özerk bir varoluş sürdürebileceğini savunmaktadırlar. Bu nedenle, sermaye üretimi kontrol edemez, ve etmek de istemez. Üretimin büyük bir kısmı artık Taylorist fabrikanın kapılarının ötesinde, son derece entelektüel bir şekilde gerçekleşmektedir. Zira, en azından İtalya ve Fransa’da, bu fabrika türü artık mevcut değil.[29] Günümüzün kapitalistleri, fikri mülkiyet hakları üzerinde kontrol kurarken, aynı zamanda asi kitlelerin yeni kazandıkları iletişim özgürlükleriyle yapabileceklerini sınırlamaya çalışıyorlar. Bunlar, Fordist dönemin yenilik takıntılı kapitalistleri değil, kitlelerin yaratıcılığından tamamen beslenen tembel rantçılar. Bu öncüllerden yola çıkarak, bir tür tekno-feodalizmin çoktan aramıza girdiğini düşünmek kolaydır. Eğer kitlenin üyeleri gerçekten de tüm işi yapanlarsa ve hatta bilgisayarlar ve açık kaynaklı yazılımlar anlamında kendi üretim araçlarını kullanıyorlarsa, o zaman kapitalizmden söz etmek acımasız bir şaka gibi görünür.

“Bilişsel kapitalizm” perspektifinin bir yönü, günümüzün dijital ekonomisinin mantığı (feodal mi, kapitalist mi?) hakkındaki güncel tartışmalarla özellikle ilgilidir. İtalyan işçi hareketi geleneğinden yola çıkan Vercellone ve düşünce arkadaşları, çokluğun yaratıcılığı tarafından yenilgiye uğratıldığı iddia edilen yönetici sınıfın artık geçerliliğini yitirdiği hipotezini ortaya atmışlardır. Fordizm döneminde patronların bir rolü olabilir, ancak modern bilişsel emekçiler artık onlara ihtiyaç duymuyor. Bu durum, biçimsel tahakkümden gerçek tahakküme, yani emeğin kapitalist ilişkilere sadece dahil edilmesinden kapitalist zorunluluklara göre yapısal dönüşümüne doğru olan geçişin artık tersine döndüğünün ve kapitalizmin gerilediğinin bir işareti olarak kabul ediliyor. Bu teorisyenler komünizmin önce geleceğini umsalar da, feodalizm görünür hale geliyor. George Caffentzis’in keskin bir eleştirisinde de belirttiği gibi, yöneticilerin üretim sürecinin örgütlenmesine olan olası ilgisizliği, tek başına kapitalist işletmeler tarafından kayıt altına alınan gelirlerin kâr yerine rant şeklinde elde edildiğinin bir kanıtı değildir.[30] Sonuçta, neredeyse tamamen otomatikleştirilmiş, ne yöneticisi ne de işçisi olan pek çok kapitalist şirket var. Öyleyse bunlar rantçı olarak mı görülmeli? Bilişsel kapitalizm teorisyenlerinin cevabı “evet” gibi görünüyor. Bu tür şirketler mutlaka bir şeye asalak olmalı; belki de bir patent portföyünden, bir gayrimenkul portföyünden ya da insanlığın Genel Zekâsından yararlanıyor olmalılar. Örneğin, otomatik bir araba yıkama tesisini ele alalım.[31] Sırf kimseyi istihdam etmediği ve dolayısıyla artı değer üretmediği için bunun kapitalist olmadığına inanmak için bir neden var mı? Ya da araba yıkama işlemini otomatikleştirmek için, şüphesiz önceki nesillerin ölü emeğini ve birikmiş bilgisini, hatta belki bir iki patenti de kullanan birkaç algoritmanın kullanılmış olmasına?

Muhtemelen yok. Marx’ın, otomasyon düzeyleri farklı olan işletmeler ve sektörler arasında kârların eşitlenmesi konusundaki kendi yazıları doğrultusunda, araba yıkama işletmesi, ekonominin başka yerlerinde üretilen artı değeri emiyor. Bu otomatikleştirilmiş firmaları gerçek kapitalistler yerine ‘rantçılar’ olarak sunmak, Marx’ın kapitalist rekabet hakkındaki analizini özünden yoksun bırakmak demektir. Sermayenin daha üretken firmalara doğru sürekli akışını açıklayan şey, tam da otomatikleştirmeye yönelik (maliyetleri düşürmek ve kârlılığı artırmak için) sürekli çabadır. Bilişsel kapitalizm teorisinin entelektüel temel taşı olan işçiçilik, insan işçinin epistemolojisi içinde hapsolmuş durumdadır: Eğer hiç işçi yoksa, İtalyan teorisyenler kapitalist üretimin gerçekleşmediğini ve rantçılığın hüküm sürdüğünü varsayarlar. Bu tür anlatılarda, “kapitalizm” bir etiket olarak varlığını sürdürebilir, ancak biz zaten feodalizm ile evden iş sistemi arasındaki “kimsenin toprağı”nda bir yerdeyiz (Vercellone de bu benzerliğe dikkat çekmiştir).

4. Dijital Servetler

Tekno-feodalizm teorisyenleri, bilgi ve veri ağlarının doğasında yer alan bir unsurun dijital ekonomiyi, kapitalist kâr ve sömürü mantığı yerine, rant ve mülksüzleştirme gibi feodal mantığın yönüne doğru ittiği yönündeki bilişsel kapitalizm varsayımını paylaşmaktadırlar. Nedir bu? En bariz açıklama, fikri mülkiyet haklarının muazzam büyümesine ve bunların ortaya çıkardığı kendine özgü güç ilişkilerine işaret ediyor. Avustralyalı hukuk bilimci Peter Drahos, 1995 gibi erken bir tarihte, yaklaşan “bilgi feodalizmi” konusunda uyarıda bulunmuştu. Makalesinin ilk yarısında 2015 yılının dünyasını hayal eden, hemen hemen her şeyi doğru tahmin etmişti, Drahos ikinci yarısında ise patentlerin algoritmalar gibi soyut nesnelere genişletilmesinin, özel ve keyfi iktidarın yaygınlaşmasına yol açacağını savundu[32] (Benzer şekilde, Supiot’un feodalizasyon eleştirisinde, fikri mülkiyet haklarının nesnelerin mülkiyeti ile kontrolünün resmi olarak ayrılmasına imkân tanıdığı, ki bu da geçmişe bir geri dönüş, iddia edilmektedir). Dijital ekonominin, feodal modellerle, özellikle de Marksist üretim biçimi anlayışıyla, uyumlu görünen bir başka özelliği de, dijital hizmet kullanıcılarının verilerinden ayrılmaya zorlandıkları o tuhaf, neredeyse gizli bir yöntemdir. Hepimizin bildiği gibi, dijital nesnelerin kullanımı veri izleri oluşturur. Bunların bir kısmı daha sonra toplu hale getirilir ve bu da mevcut hizmetleri iyileştirmeye, makine öğrenimi modellerini hassaslaştırmaya ve yapay zekayı eğitmeye yardımcı olabilecek içgörüler sağlayabilir ya da davranışlarımızı analiz etmek ve tahmin etmek için kullanılabilir; bu da davranışsal reklamcılık için çevrimiçi pazarı besler. İnsanlar, bu dijital nesneleri çevreleyen veri toplama süreçlerini harekete geçirmenin anahtarıdır. Biz olmasaydık, ilk veri izlerinin çoğu asla ortaya çıkmazdı. Günümüzde bu izleri sürekli olarak yaratıyoruz. Sadece tarayıcılarımızı açtığımızda, oyun uygulamalarını kullandığımızda veya internette arama yaptığımızda değil; iş yerlerimizde, arabalarımızda, evlerimizde, hatta akıllı tuvaletlerimizde bile sayısız şekillerde.

Peki, kapitalizm açısından burada tam olarak neler oluyor? Bilişsel kapitalizm teorisyenleriyle aynı görüşü paylaşarak, kullanıcıların aslında işçiler olduğunu ve teknoloji platformlarının bizim “ücretsiz dijital emeğimiz”den geçimini sağladığını iddia edebiliriz. Tüm bu dijital nesnelerle etkileşimimiz olmasaydı, satılacak pek fazla dijital reklam olmazdı ve yapay zeka ürünlerinin üretimi daha pahalı hale gelirdi.[33] Shoshana Zuboff’un önde gelen temsilcisi olduğu bir başka görüş ise, kullanıcıların yaşamlarını, dijital devlerin sömürücü faaliyetleri tarafından tehdit edilen, uzak ve kapitalist olmayan bir ülkenin el değmemiş topraklarına benzetir. Zuboff’un The Age of Surveillance Capitalism (2018) adlı kitabında ifade ettiği gibi, “dijital mülksüzleştirmeye” mahkum olan “bizler, kendi kaderimizi tayin etme konusundaki üstü kapalı hak talepleri kendi deneyim haritalarımızdan silinmiş olan yerli halklarız.”[34] Anlatımın anlaşılırlığı için belirtmek gerekirse, bu tam olarak Marx’ın c-m-c modeliyle aynı değildir. Ancak ana fikir barizdir. Zuboff, “dijital emek” teorilerinden (aslında, emek kavramının kendisinden bile) uzak durmaktadır. Dolayısıyla, sömürü konusunda pek bir şey söylememektedir; görünüşe göre, gözetim kapitalistleri bu konuda pek bir şey yapmamaktadır.[35] Bunun yerine, Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramından yararlanarak bunu devam eden bir süreç olarak sunar. Zuboff, Google’ın kullanıcı verilerini elde etme ve mülksüzleştirme konusundaki ayrıntılı prosedürlerini uzun uzadıya ele alıyor. “Mülksüzleştirme” terimi kitapta neredeyse yüz kez geçiyor ve genellikle diğer terimlerle özgün birleşimlerde kullanılıyor: “mülksüzleştirme döngüsü”, “davranışsal mülksüzleştirme”, “insan deneyiminin mülksüzleştirilmesi”, “mülksüzleştirme endüstrisi” ve “tek taraflı artı değer mülksüzleştirmesi”. Kullanıcıları “yerli halklar” olarak nitelendiren abartılı söylemine rağmen, The Age of Surveillance Capitalism kitabında, “mülksüzleştirmenin” modern teknoloji aracılığıyla ve endüstriyel ölçekte gerçekleştirildiğine dair pek bir şüphe bırakmıyor, ki bu da sözde onu kapitalist bir olgu gibi gösteriyor. Oysa Zuboff’a göre “kapitalizm”, şirketlerin bir gaf ya da suç gibi “işlediği” bir şeydir. Bu ifade kulağa tuhaf geliyorsa, bu onun bu belirli -izm’i nasıl anladığının doğru bir açıklamasıdır: genel olarak, “kapitalizm”, şirketler bir şeyler yaptığında insanlara olan şeydir. Zuboff’un, Google odaklı dijital ekonomiyi besleyen sembolik ve duygusal şiddet, aldatma ve mülksüzleştirme konusundaki canlı betimlemelerini okurken, insan neden buna “gözetim feodalizmi” yerine “gözetim kapitalizmi” adını verdiğini merak edebilir. Kitabın henüz ilk sayfasında, yazar “parazitik bir ekonomik mantık”tan bahsediyor. Bu, Lenin’in ünlü, “emperyalist parazitizmi”nin temelini oluşturan rantçı kârlar üzerine analizinden o kadar da uzak değil[36]. The Age of Surveillance Capitalism, birkaç yerde “feodalist” ifadeyle içli dışlı olsa da, bunu hiçbir zaman tam olarak benimsemiyor. Ancak daha yakından incelendiğinde, onun tanımladığı ekonomik sistem ne kapitalizm ne de feodalizmdir. Bu, daha uygun bir terim bulunamadığı için (İtalyan “işçicilik” ile doğrudan bir benzerlik içinde), “kullanıcıcılık” olarak adlandırılabilecek bir olgudur. İtalyanlar, rantçı olmayan, az işgücü kullanan kapitalist firmaların, yalnızca başka yerlerde üretilen artı değeri çekerek nasıl kapitalist kâr elde edebileceğini hayal edemiyorlardı, ve sonuç olarak “serbest dijital emek” gibi zorlama kavramlar ortaya attılar. Zuboff ise, dijital nesnelerle temas anında kullanıcıdan elde edilen verilerde somutlaşan insan deneyiminin, Google’ın astronomik kârlarının arkasındaki temel itici güç olmadığını hayal edemiyor.

“Kullanıcı-izm”, Google’dan Facebook’a kadar bu şirketlerin kârlarının büyük bir kısmının kullanıcı verilerini ele geçirmelerinden kaynaklandığını öne sürer. Peki, gerçekten öyle mi? Başka açıklamalar olabilir mi? Eğer varsa bile, Zuboff bunları dikkate almıyor ve yalnızca mevcut tezini doğrulayacak kanıtları sıralıyor: kullanıcılar Google’a veri veriyor; Google ise bu verileri reklamları kişiselleştirmek ve veri yoğun bulut hizmetleri oluşturmak için kullanıyor (bu, Google’ın işinin önemli bir parçasıdır, ancak Zuboff bu konuda çok az şey söylüyor). O zaman, Google’ın beklenmedik kârlarının kaynağı kullanıcı verileri ile reklamcılık arasındaki bağlantı olmalı. Google’ın faaliyetlerinin başka hiçbir yönünü ele almadığını göz önüne alındığımızda, başka ne olabilir ki?

Bir Şirket Olarak Google

Google’ın iş modelini daha net bir şekilde anlamak için, onu İsveç menşeli müzik dinleme platformu olan Spotify ile karşılaştıralım. İki model bir bakıma birbirine benziyor: Spotify’ın gelirinin büyük bir kısmını oluşturan ücretli kullanıcıları olsa da, aynı zamanda çok sayıda ücretsiz kullanıcısı da bulunuyor. Ücretsiz kullanıcılar müziği bedelsiz olarak dinleyebiliyor, ancak birkaç şarkı aralığında reklamları dinlemek zorundalar. Fakat hisse senedinin son dönemdeki olağanüstü performansına rağmen Spotify kâr getirmiyor: 2020 yılında 810 milyon dolar zarar etti. Buna karşılık, Google’ın ana şirketi Alphabet’in 2020 yılı kârı 41 milyar dolardı ve bunun büyük bir kısmı Google’ın reklamcılık faaliyetlerinden kaynaklanıyordu. Aslında Spotify, kurulduğu günden bu yana sürekli para kaybediyor: 2006 ile 2018 yılları arasında (bu tür toplam rakamların mevcut olduğu son yıl) kataloğundaki parçaları dinleyicilere sunabilmek için lisans anlaşmalarına, müzik şirketlerine ve nihayetinde sanatçılara 10 milyar dolar harcadı.

Peki, Spotify ne yapmaya çalışıyor? Spotify’ın çok tuhaf bir meta sattığı söylenebilir: neredeyse sonsuz bir müzik koleksiyonuna gerçek zamanlı erişim sağlayan, benzersiz ve kişiselleştirilmiş bir kullanıcı deneyimi. İşte keskin gözlü bir analistin görüşü: Spotify, “yeni bir mal olan markalı müzik deneyiminin üreticisi”dir; bu deneyimde “müzik (lisanslar olarak metalaştırılmış), en önemlisi olsa da birkaç girdiden sadece biridir.”[37] Evet, Spotify bu hizmetlerin bir kısmını ücret ödemeyen kullanıcılarına ücretsiz olarak sunuyor; ancak bunu, başka birine reklam temelli bir hizmeti satmak için akıllıca bir yol bulduğu için yapıyor; ikincisi, birincisi olmadan imkânsız olurdu. Çok fazla veri toplanıyor, Spotify kullanıcılarının dinleme alışkanlıklarını gözlemleyerek her hafta onlar için kişiselleştirilmiş çalma listeleri oluşturuyor. Ve bu iş modeli için fikri mülkiyet haklarının önemini göz ardı etmemeliyiz. Peki, Spotify’ın iş modeli, bir şeyler üretmeye dayalı kapitalist bir faaliyet olduğu gerçeğini göz ardı ederek sadece veri elde etmeye odaklanarak açıklanmalı mı? Bunu yapmak, tüm bu verilerin Spotify’ın asıl işine, yani müzik ve markalı deneyimin birleşiminden oluşan benzersiz meta ürününe, yalnızca bir ek unsur olduğunu gözden kaçırmak anlamına gelir. Bu modelde hor görülen rantçılar müzik şirketleridir; Spotify, Henry Ford kadar tam anlamıyla bir kapitalisttir. Google’a geri dönelim. Google da muazzam miktarda insan bilgisine gerçek zamanlı erişim metası üretir, ancak Spotify’ın aksine, Google’ın meta üretimi çok daha ucuzdur. Neden böyle peki? Çünkü Google, bu ürünü üretmek amacıyla sayfalarını indekslediği yayıncılara ve içerik yaratıcılarına ödeme yapmıyor, en azından Spotify’ın müzik şirketlerine yaptığı şekilde değil. Google, Spotify’ın aksine, ücretli kullanıcılarına reklam içermeyen farklı bir arama deneyimi sunmuyor; ancak kardeş sitesi YouTube, aylık bir ücret karşılığında bunu yapıyor. Tıpkı Spotify’ın ücret ödemeden kullanan kullanıcıları gibi, Google da arama hizmetini ücretsiz olarak sunuyor; bu da, reklamcılara kullanıcılarının ekranlarına ve dikkatine erişim gibi son derece kârlı bir başka ürünü satmayı mümkün kılıyor. Gizlice elde edilen muazzam miktardaki kişisel veriler, bu reklamcılık ürününü daha değerli hale getirmek için pek çok farklı yolla kullanılabilir. Ancak Google, arama sonuçlarının ilk sayfasında, kendisine bu kadar delice kâr getiren reklamların yanında gösterdiği her bir içeriği endekslemek için gerçekten bir ücret ödemek zorunda kalsaydı, bunların hiçbiri önemli olmazdı.

The Age of Surveillance Capitalism 704 sayfa uzunluğunda; ancak Zuboff, Google’ın iş modelinin temelinde yatan bu “orijinal günah”a, başka konuları ele alan ayrı pasajlarda sadece iki cümle ayırıyor. Bunu doğal bir durum olarak kabul ediyor ve sadece “Google’ın web tarayıcısının başkalarından herhangi bir ödeme yapmadan önceden aldığı indekslenmiş bilgiler”den bahsediyor. Bunun neden Zuboff’un kendi “mülksüzleştirme” tanımına uymadığını anlamak kolaydır: işin içinde kullanıcılar yoktur. Dolayısıyla Google’ın gerçek kapitalist faaliyetleri, “kullanıcıcılık” için hiçbir ilgi konusu değildir. Ancak burada kullanıcılara ve verilerine odaklanmak, telif ödemelerini göz ardı ederek Spotify’ın kişiselleştirilmiş çalma listelerine odaklanmak gibidir: ilki tamamen önemsiz değildir, kullanıcıların geri gelmesini sağlar, ancak büyük resimde, açıklayıcı gücü ikincisine kıyasla önemsiz kalır. Şaşırtıcı olarak, Google’ın iş modelinin muazzam başarısı, şirketin faaliyet gösterdiği ortamın “bilgi feodalizmi” ile değil, aksine “bilgi komünizmi” ile tanımlandığını göstermektedir. İşte bu nedenle, “dünyadaki tüm bilgiyi düzenlemek” gibi yüce, neredeyse sosyalist bir hedef, sanki erişim ve kullanım hakları da dahil olmak üzere mülkiyet hakları yokmuş gibi, başkaları tarafından üretilen bilginin sınırsız ve ücretsiz bir şekilde endekslenmesini meşrulaştırabiliyor. Zuboff’un, mülksüzleştirmeye takıntılı “gözetim kapitalizmi”ne ilişkin anlatımındaki sorun, bu yaklaşımın, kapitalist olmayan dijital ekonominin gelecekte nasıl işleyebileceğini kavramakta yapısal olarak yetersiz kalmasıdır. Sonuç olarak, bu yaklaşımın, “geleceğe sahip olma hakkı” gibi tanımlanamaz kavramlara yönelik belirsiz liberal talepler dışında radikal bir siyasi gündemi yoktur.

Zuboff, çağdaş dijital kapitalizmin süregelen sömürücü yönünü patolojikleştirirken, bu sistemin sömürücü olmayan boyutunu tamamen normalleştiriyor. Onun ütopik vizyonu, Google’ın reklamcılığı ve buna bağlı veri sömürüsünü terk ederek, arama hizmetleri için ücret almaya başlayacağı bir dünya talep etmenin çok ötesine uzanmıyor; Facebook’un da bu seçeneği değerlendirdiği bildiriliyor. Bunun, endeksleme aşamasında meydana gelen tüm ‘dijital mülksüzleştirme’yi istemeden de olsa normalleştirerek, Google’ın gücünü ve toplumun kurumsal hayal gücü üzerindeki hakimiyetini pekiştireceği gerçeği, Zuboff için pek de önemli değildir. Ne de olsa, kullanıcı-merkezcilik yaklaşımı için ‘gözetim kapitalizmi’nin sorunu, kullanıcı-tüketicilerin gözetimi olup, kapitalizmin kendisi değildir.

5. Hala Kapitalizm mi?

Yakın zamana kadar, sol kanattan neo-ve tekno-feodalizm üzerine yazılmış ciddi literatürün çoğu, Neckel ve Supiot gibi, bu olguyu ekonomik bir sistemden ziyade sosyo-politik bir sistem olarak ele alıyordu. Fransız ekonomist Cédric Durand’ın Techno-féodalisme kitabının yayımlanması, şimdiye kadar bu konunun ardındaki ekonomik mantıkları ciddi biçimde ele almaya yönelik en kapsamlı girişimdir.[38] Durand ününü modern finans üzerine ufuk açıcı bir analiz olan Fictitious Capital (2014) ile kazandı. Sol kanattaki bazı kişilerin varsayımlarının aksine, Durand finansal faaliyetlerin ‘yağmacı’ olmak zorunda olmadığını savunuyordu: İyi işleyen bir sistemde, örneğin ön finansman sağlayarak kapitalist üretimin ilerlemesine yardımcı olabilirlerdi. Ancak 1970’lerden itibaren, modern finansın bu sermaye birikimi yanlısı özelliğinin, Durand’ın basitçe ‘inovasyon’ olarak adlandırdığı bu özelliğin, yerini daha kötü niyetli iki dinamik aldı. Birincisi, Harvey’in teorileştirdiği mülksüzleştirme mantığına dayanan güçlü finansal kurumların, devletle olan bağlantılarını kullanarak daha fazla kamu parasını kendilerine yönlendirmeleriydi; burada Wall Street ile Washington arasındaki yakın bağların desteklediği, değeri elde etmenin ya da daha doğrusu yeniden dağıtmanın ‘ekonomi dışı’ yollarına geri dönüyoruz. İkinci dinamik, Lenin’in emperyalizm analizinde teorileştirdiği parazitlik mantığına dayanarak, finans dışı şirketlerin, üretim sürecinin tamamen dışında yer alan finans şirketlerine ödemek zorunda oldukları çeşitli ödemeleri; faiz, temettü, yönetim ücretlerini ifade ediyordu.

Durand’ın anlatımına göre, 2008 finansal krizinin ardından alınan kurtarma önlemleri, mülksüzleştirme ve parazitlik dinamiklerini hızlandırırken inovasyon dinamiklerini bastırdı. Fictitious Capital’in kapanış sayfalarında, ‘Bu hâlâ kapitalizm mi?’ diye düşündü. “Bu sistemin ölüm sancıları binlerce kez ilan edildi. Ama şimdi gerçekten başlamış olabilir, neredeyse tesadüfen gerçekleşmiş gibi.” Bu, yeni bir ekonomik düzene yapılan ilk ‘neredeyse tesadüfi’ geçiş olmayacaktır; Brenner bir zamanlar İngiltere’de feodalizmden kapitalizme geçişi, “feodal aktörlerin feodal yöntemlerle feodal hedefler peşinde koşmalarının istenmeyen sonucu” olarak tanımlamıştı[39]. Dolayısıyla, finansçıların kolay yolu seçerek, kendilerini yalnızca siyasi olarak örgütlenmiş yukarı doğru yeniden dağıtım ve rant destekli parazitizme adayarak, post-kapitalist bir rejime geçişi hızlandırabilecekleri fikri, sadece son derece ilgi çekici olmakla kalmayıp, aynı zamanda teorik olarak da makul bir fikirdi. Durand, yeni kitabı Techno-féodalisme’de kapitalizmin yaklaşan sonuna odaklanmayı sürdürürken, onu gömme görevini teknoloji şirketlerine yüklüyor. Fictitious Capital kitabında, sözde kâr-yatırım muamması daha önce ele alınmıştı: Kapitalizm iyi işlediğinde, daha yüksek kârlar daha yüksek yatırımlar anlamına gelmelidir; kapitalist olmanın asıl amacı asla yerinde saymamaktır. Oysa, kabaca 1990’ların ortalarından itibaren, böyle bir bağlantı görülmedi: gelişmiş kapitalist ekonomilerde kârlar, inişler ve çıkışlarla birlikte, arttı ancak yatırımlar durgunlaştı ya da azaldı. Bunu açıklamak için pek çok neden öne sürülmüştür; bunlar arasında hissedar değerinin maksimize edilmesi, artan tekelleşme ya da giderek hızlanan finansallaşmanın zararlı etkileri sayılabilir. Durand yeni nedensel faktörler ortaya koymadı. Bunun yerine, “birikim olmaksızın kârın gizemi en azından kısmen yapay bir gizemdir” (yani küreselleşmenin etkilerini kavrayamamamızdan kaynaklanan istatistiksel bir yanılsamadır) şeklinde bir argüman öne sürmeyi tercih etti.

Bir yandan, bazı firmalar ek yatırım yapmadan daha fazla para kazanmanın yollarını bulmuştu. Küreselleşme ve dijitalleşme, Küresel Kuzey’deki önde gelen şirketlerin, örneğin Walmart, küresel emtia zincirlerinin en üst noktasında yer alan konumlarından yararlanarak, zincirin alt kademelerindeki aktörlerden nihai veya ara mallar için daha düşük fiyatlar elde etmelerine olanak sağladı. Öte yandan, Küresel Kuzey’den kapitalistler yatırım yaparken, bu yatırımlar giderek daha fazla Küresel Güney’e yöneldi. Dolayısıyla, kâr-yatırım dinamiklerini Küresel Kuzey’deki ülkeleri ayrı ayrı ele alarak, örneğin ABD üzerinden, incelemek bize pek bir şey anlatmaz. Kârların yatırımlarla tam olarak nasıl örtüştüğünü görmek için küresel ölçekte bakmak gerekiyordu.

Durand, Techno-féodalisme adlı eserinde, kâr-yatırım muammasını fikri mülkiyet haklarının ve veri varlıklarını da içeren maddi olmayan varlıkların rolünü vurgulayarak açıklayan giderek büyüyen bir kesime katılıyor; bunlar, dev ABD şirketlerinin tedarik zincirlerinde en yüksek kâr marjlarına sahip unsurlara odaklanarak muazzam kârlar elde etmelerine olanak sağlıyor.[40] Bir bakıma bu, Durand’ın 2014 tarihli argümanının daha ayrıntılı bir ele alınmasıdır; ancak bu çalışmada, küresel tedarik zincirlerinin fiili işleyişine ve fikri mülkiyet haklarının bu zincirler içindeki güç dağılımında oynadığı role çok daha fazla önem verilmiştir. İncelediği bazı şirketler açısından, yatırım yapmadan elde edilen kârın gizemi, Fictitious Capital’de olduğu gibi artık yapay değildir: Bu şirketler, kâr düzeyleri ne olursa olsun, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gerçekten de fazla yatırım yapmıyorlar. Ya elde ettikleri kazancı temettü olarak hissedarlara geri dağıtıyor ya da kendi hisselerini geri satın alıyorlar; Apple gibi bazıları ise her ikisini de yapıyor.

Techno-féodalisme, genellikle küresel değer zincirinin en kârlı noktalarında yoğunlaşan maddi olmayan varlıkların yükselişinin, dört yeni tür rantın ortaya çıkmasına yol açtığını savunuyor.[41] Bunlardan ikisi, yasal fikri mülkiyet rantları ve doğal tekel rantları, tanıdık geliyor: ilki, patentlerden, telif haklarından ve ticari markalardan elde edilen rantları ifade ederken; ikincisi ise Walmart benzeri firmaların tüm zinciri bütünleştirebilme ve bu zincir içinde gerekli altyapıları sağlayabilme yeteneğinden elde edilen rantları ifade ediyor. Diğer ikisi, dinamik inovasyon rantları ve maddi olmayan varlık farkı rantları, kulağa daha karmaşık geliyor. Ancak bunlar da nispeten açık ve belirgin olguları yansıtıyor: ilki, bu firmaların münhasır mülkiyetinde olan değerli veri kümelerini ifade ederken, ikincisi ise tek bir değer zinciri içindeki firmaların faaliyetlerini genişletme yeteneğini ifade ediyor (ağırlıklı olarak maddi olmayan varlıklara sahip firmalar bunu daha hızlı ve daha ucuza yapabilir). Durand’ın sınıflandırması zarif. Bu kategorilerle yola çıkarak, tıpkı Fictitious Capital’da hafifçe eleştirdiği bilişsel kapitalizm teorisyenleri gibi, her yerde rantçıları görmeye başlıyor, ancak hiçbir yerde kapitalist görmüyor. “Dijitalin yükselişi”, diye sonuçlandırıyor, “devasa bir rant ekonomisini besliyor”, çünkü “enformasyon ve bilginin kontrolü, yani entelektüel tekelleşme, değeri ele geçirmenin en güçlü aracı haline gelmiştir.” McKenzie Wark’ın bu konudaki yakın tarihli spekülasyonlarına[42] atıfta bulunarak, Durand 2014’te sorduğu soruya geri dönüyor: “Bu hâlâ kapitalizm mi?” Kapitalist sistemin dinamizmini sağlayan, verimliliği artırmak, maliyetleri düşürmek ve kârları yükseltmek amacıyla yatırım yapma zorunluluğuydu. Bu zorunluluk, kapitalistlerin piyasa rekabetinin baskısı altında faaliyet göstermelerinden ve metaların, emeğin ve teknolojinin birbirinin yerine geçebilir olmasından kaynaklanıyordu. Brenner’ın savunduğu gibi, bu birbirinin yerine geçebilirlik, feodalizm altında bu üç faktörün ‘birleşmesinin’ parçalanmasının bir sonucuydu.

Durand, maddi olmayan varlıkların, özellikle de verilerin, bu birleşmenin kapitalist sistem tarafından parçalanmasını tersine çevirdiğini savunuyor: Eğer dijital varlıklar onları üreten kullanıcılardan ve üretildikleri platformlardan ayrılamazsa, dijital ekonomiyi ana üretim faktörlerini yeniden ‘birleştiren’ bir süreç olarak yorumlayabiliriz; böylece bu faktörlerin hareketliliği engellenir. Daha basit bir ifadeyle, teknoloji şirketlerinin duvarlarla çevrili bahçelerinin içinde sıkışıp kalmış durumdayız; verilerimiz, özenle toplanıp, sınıflandırılıp ve paraya dönüştürülerek, bizi onlara sonsuza dek bağlı kılıyor. Bu durum, piyasa rekabetinin üretkenliği artırıcı etkilerini zayıflatıyor ve maddi olmayan varlıkları kontrol edenlere, üretime hiç girmeden değeri kendilerine mal etme konusunda etkileyici bir yetki sağlıyor. Durand şöyle yazıyor: “Bu yapı içinde, yatırım artık üretici güçlerin gelişimine değil, yağmacı güçlere yöneliktir.”[43]

‘Parazitlik’ ve ‘mülksüzleştirme’, Durand’ın Techno-féodalisme adlı eserinde artık kelime dağarcığının bir parçası olmayabilir; bunların yerini ‘yağmacılık’ almıştır, Harvey ve Lenin bir kenara bırakılarak Thorstein Veblen tercih edilmiş ve finans sektörü yerini teknoloji endüstrisine bırakmıştır; ancak bu mantık, Fictitious Capital’deki mantıktan o kadar da farklı değildir. Dijital ekonomiye kendine özgü neo- ve tekno-feodal havasını veren şey, işçilerin hâlâ tüm eski kapitalist yöntemlerle sömürülmeye devam etmesine rağmen, en büyük faydayı gelişmiş yağmacılık araçlarıyla donanmış yeni dijital devlerin elde etmesidir. Feodal beyler gibi, onlar da işgücü sömürüsüne veya üretim sürecine hiçbir zaman doğrudan katılmadan küresel artı değer yığınından devasa paylar elde etmeyi başarırlar. Durand, Zuboff’un çalışmalarından yararlanarak Büyük Veri’nin “Büyük Öteki”sinin uyguladığı gizli egemenliği ortaya koyuyor ve Google’ın başarısının sırrının, çeşitli veri kümelerini elde etme, bir araya getirme ve bunlardan kâr elde etme yeteneğinde yattığını savunuyor. Ağ etkileri ve etkileyici ölçek ekonomileri sayesinde etkili bir tekel konumuna sahiptir: Yeni ortaya çıkan herhangi bir veri kümesinden, bir start-up’ın yararlanabileceğinden çok daha fazla yararlanabilir ve bu da rekabeti çok daha zor hale getirir.

Bu sonuçlarda hem büyük bir bilgelik hem de temel bir sağduyu var. Ancak argümanın genel çizgisi, kullanıcı merkezci bir yaklaşıma fazla kayıyor; çünkü Durand da Zuboff gibi, Google’ın genel işleyişinde indekslemenin oynadığı hayati rolü göz ardı ediyor. Burada ‘entelektüel tekelleşme’ gibi kavramlara başvurmak daha zor, çünkü Google’ın arama sonucu ürününü oluşturmak için bağlantı verdiği üçüncü taraf sayfalar hâlâ yayıncılarının mülkiyetinde; Google, indekslediği sonuçların sahibi değildir. Teorik olarak, sermayesi yeterli herhangi bir başka şirket de bunları indekslemek için web tarama teknolojisini geliştirebilir. Bu son derece pahalı olabilir, ancak bu tür engelleri rant benzeri bir durumla karıştırmamak gerekir: Berlin’deki bir start-up için pahalı olan bir şey, 100 milyar dolarlık Vision Fund’a sahip Japon SoftBank için nispeten karşılanabilir olabilir. Google’ın geniş veri havuzları ise farklı bir mesele; bunlar rant kavramını tartışmayı gerektiriyor. Ancak Google’ın faaliyetlerinin tamamen bu veri havuzlarından ibaret olduğunu, sanki Google yalnızca bir rantçıymış ve aynı zamanda sıradan bir kapitalist şirket değilmiş gibi, iddia etmek mümkün değildir.

6. Yağmacı Güçler?

Durand’ın argümanı, ekonomist Duncan Foley’in küresel ekonomideki bilgi rantları üzerine yaptığı önemli çalışmalardan da yararlanıyor. Marx’ın bakış açısıyla uyumlu olarak Foley, artı değerin yalnızca üretildiği yerlerde ele geçirilmediğini savunuyor (bunlar, İtalyan işçi hareketçilerinin henüz ulaşamadığı Marksist teorinin eksik sayfalarıdır). Fikri mülkiyet hakları yoluyla elde edilen muazzam maddi olmayan kaynakları, Marx’ın ve bazı klasik iktisatçıların toprak rantçılarını ele aldığı şekilde ele alırsak, dev bilgi teknolojisi platformlarının kapitalist değil, kılık değiştirmiş rantçılar olduğunu görebiliriz. Foley şöyle yazıyor: “Bu artı değer havuzundan bir pay elde etmek için kapitalist olmaya bile gerek yoktur”: Üretim kaynaklarının (klasik politik ekonomi terminolojisinde genellikle “toprak” olarak adlandırılan) sahiplerine, kapitalistlerin bu kaynaklara erişimini engelleme hakkı veren ve hukuken uygulanabilir olan mülkiyet hakları “rant” yaratır. Bu rantlar, kapitalist üretimde üretilen artı değer havuzunun bir parçasıdır; ancak kendilerinin üretken emeğin sömürülmesi ile doğrudan bir ilişkisi yoktur. Verimli tarlalar, şelaleler, maden ve hidrokarbon rezervleri gibi toprak kaynaklarının sahipleri, üretken ücretli emeğin ürettiği artı değerden pay almak için parmaklarını bile kıpırdatmak ya da üretken bir iş yapmak üzere başkasını işe almak zorunda değildir.[44]

Burada benzetmeler oldukça açıktır: toprak = veri; teknoloji şirketleri = kapitalist olmayanlar; gelirleri = rant. Foley, şelale örneğine büyük önem vererek, “örneğin, belirli bir kişi veya kuruluş bir şelale üzerindeki mülkiyet hakkını tesis ettiğinde, küresel artı değer havuzunun bir payını oluşturan bir rant ortaya çıkar” diye savunur. Ancak, diye devam ediyor, bir şelaleye sahip olmaktan daha iyi şeyler de var. Ne de olsa su kıt bir kaynaktır. Öte yandan, maddi olmayan varlıklar sonsuz olabilir: Eğer birisi popüler bir şarkının telif hakkına sahipse, bundan neredeyse sonsuz bir rant geliri elde edebilir.

Şimdi, asıl büyük soru şu: Google ve benzer şirketler, başka bir yerde üretilen artı değerden pay almak için ‘parmağını bile kıpırdatmasına gerek olmayan’ o kapitalist olmayan şelale sahibi gibi mi? Foley, öyle olduklarını söylüyor. Ancak, eğer öyleyse, eğer teknoloji devleri gerçekten de fikri mülkiyet haklarını ve ağ etkilerini sömürerek herkesi dolandıran tembel rantçılarsa, neden ancak bir tür üretim olarak tanımlanabilecek bir şeye bu kadar çok para yatırıyorlar? Böyle bir şey yapan ne tür rantçılardır? Alphabet’in 2017, 2018, 2019 ve 2020 yıllarındaki Ar-Ge harcamaları sırasıyla 16,6 milyar dolar, 21,4 milyar dolar, 26 milyar dolar ve 27,5 milyar dolardı. Bu, “parmağını kıpırdatmak” olarak sayılmaz mı? Eğer sayılmazsa, ne sayılır?

Amazon da 2020 yılında yalnızca araştırma ve geliştirmeye 42,7 milyar dolar harcadı ve dünya çapında bir milyondan fazla kişiyi istihdam etti. ABD’de şirket, konut inşaat sektörünün tamamından daha fazla kişiyi istihdam ediyor: çalışan her 153 Amerikalıdan biri.[45] Eğer bunlar tembel, şelale sahibi rantçılarsa, tuhaf bir şekilde mazoşisttirler: neden sadece şöhretlerinin keyfini sürüp, herkesi kovup harcamaları durdurmuyorlar? Ve bu rakamlara bakarak, kim post-operaistlerle birlikte kapitalistlerin artık üretimin dışında olduğuna gerçekten inanabilir ki? Öyleyse tüm bu Ar-Ge parasını neye harcıyorlar? Daha da çarpıcı olanı, Google, Amazon ve Facebook’un bilançolarının yakından incelenmesinin, bu şirketlerin diğer büyük şirketlere kıyasla daha az maddi olmayan varlığa sahip olduğunu göstermesidir; aslında bugün sahip oldukları maddi olmayan varlıklar, on ila on beş yıl öncesine kıyasla daha azdır.[46] Bunun nedeni kolayca anlaşılabilir: tüm bu veriler kapsamlı fiziksel ağlar ve devasa veri merkezleri gerektirir; ancak bu tür eğilimler, maddi olmayan varlıkları aşırı derecede vurgulayan argümanlarda büyük bir boşluk yaratır.

Durand, bu rakamların bir kısmından kesinlikle haberdar olmalıdır. Bu analitik çıkmazdan olası çıkış yolu, Veblen’in The Theory of the Leisure Class (1899) adlı eserinde Amerika’nın belle époque burjuvazisi üzerine yaptığı analizden ödünç aldığı ‘yağmacılık’ kavramına başvurmak ve bu devasa yatırımların üretim güçlerini değil, yağmacılık güçlerini finanse ettiğini savunmaktır. Nitekim Veblen’in analitik çerçevesini, örneğin verimlilik odaklı sanayi ile parasal kazanç odaklı işletmecilik arasındaki ayrımını kullanarak, kapitalistleri asıl harekete geçiren şeyin kâr arayışı değil, sabotaj yapabilme yeteneği olduğunu savunmanın pek çok ilginç yolu vardır; bu sayede günümüzün soyguncu baronları yalnızca bekledikleri kârı değil, rakiplerinden daha yüksek kârları da elde edebilir.

Son yirmi yılda, tam da bunu yapmak üzere, “Güç olarak Sermaye” (CasP) adıyla bilinen yeni bir politik ekonomi yaklaşımı ortaya çıktı ve bu tür dinamikleri tanımlamak için ‘farklılaşmış birikim’ kavramını ortaya koydu.[47] Çoğunlukla Kanada’daki York Üniversitesi’nde yoğunlaşan bu akımın taraftarları, hem Marksist hem de neoklasik iktisat okullarını, bazı sağlam ve ikna edici argümanlarla, bu ‘sabotaj’ dinamiklerini göz ardı ettikleri ve iktidarın kapitalizmin bütünü içindeki kurucu rolünü görmezden geldikleri için eleştiriyorlar. Bu yaklaşım, teknoloji sektörüne ilişkin son dönemde yapılan bazı ilginç araştırmaları da şekillendirdi; bunlar arasında, Bilim ve Teknoloji Çalışmaları’ndan elde edilen içgörüleri kullanan, tekno-bilimsel rant ve varlıklaştırma üzerine ampirik açıdan zengin çalışmalar da yer alıyor.[48]

Burada Marx ve Veblen’i tek bir analitik çerçeveye sığdırmanın zorluğu, Durand’ın da yakın tarihli bir makalesinde denediği gibi[49], Marx’ın yağmacılık ve sabotajı kapitalizmin değil, feodalizmin ayrılmaz bir parçası olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. Veblen’e göre ise, maddi olmayan varlıklar üzerinde kontrol sahibi olanlar bu içgüdüleri hayata geçirme konusunda daha avantajlı bir konumda olsalar bile, bunlar tüm kapitalistlerde mevcut olan içgüdülerdir. Ancak Marx, nihayetinde kapitalistleri üretken olarak görüyordu; sabotajdan söz edilebilecek olsa bile, bu ancak bir bütün olarak kapitalizmin sistemik düzeyinde mümkün olabilir, tek tek kapitalistlerin düzeyinde değil. Durand açıkça Veblen’den ziyade Marx’ın çizgisinde kalmak istiyor. Ancak bu, ‘yağmacı güçlerin’ tam olarak ne olduğunu ve birikimle ve ‘ilkel birikim’ üzerine yürütülen tüm çetrefilli tartışmalarla nasıl bir ilişki içinde olduklarını açıkça ortaya koymayı gerektirir. Bu, Fictitious Capital adlı eserinde ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ kavramını ele almış olan Durand’ın çok iyi bildiği teorik bir zorluktur. Aksi takdirde, Marksist teorinin neden ‘yağmacılık’ gibi son derece belirsiz bir teorik kabuğa ihtiyaç duyduğu anlaşılamaz; zira teorinin kendi kategorileri, kâr ve kapitalist üretimin yanı sıra rant ve rantçılık, Google’ın başarısını açıklamak için yeterlidir.

Marx bu konuda son derece açıktı: tam otomatik kapitalist firmalar yalnızca başka yerlerde üretilen artı değere el koymakla kalmazlar (bu konuda Foley de Durand da hemfikirdir), bunu rant olarak değil, kâr olarak yaparlar. Bu otomatik firmalar, ücretli emeği doğrudan sömüren firmalar kadar kapitalisttir. Marx’ın 3. Ciltte yazdığı gibi: Üretim alanında hiç değişken sermaye kullanmayan, dolayısıyla tek bir işçi bile çalıştırmayan (aslında abartılı bir varsayım) bir kapitalistin, sermayenin işçi sınıfını sömürmesinde, yalnızca değişken sermaye kullanan (yine abartılı bir varsayım) ve bu nedenle tüm sermayesini ücretlere harcayan bir kapitalist kadar çıkarı olacaktır ve o da kârını ödenmemiş artı emekten elde edecektir[50].

Tekno-feodal tez, çağdaş Marksist teorinin ilerlemesinden değil, dijital ekonomiyi, yani bu ekonomide tam olarak neyin üretildiğini ve nasıl üretildiğini, anlamlandırmada gösterdiği bariz yetersizlikten kaynaklanmaktadır. Google’ın, büyük sermaye yatırımı gerektiren bir süreç olan arama sonucu metalarını üretme işinde olduğunu kabul edersek, onu normal kapitalist üretime katılan sıradan bir kapitalist firma olarak ele almakta büyük bir zorluk yoktur. Bu, dijital devlerin güçlerini pekiştirmek, patent portföylerinden yararlanmak, kullanıcılarını kendilerine bağlamak ve olası rekabeti engellemek için, genellikle rakip start-up’ları satın almak da dahil olmak üzere, her türlü başka taktiğe başvurmadıkları anlamına gelmez; buna Capitol Hill’deki yasa koyucuların desteğini kazanmak için harcanan servetler de dahildir. Kapitalist rekabet çirkin bir iştir ve dijital ürünler söz konusu olduğunda daha da çirkinleşebilir. Ancak bu, bilişsel kapitalizm, kullanıcı-merkezcilik veya tekno-feodalizm gibi analitik bataklıklara saplanmak için bir neden değildir. Hem Veblen hem de Marx, bireysel firmaların taktiklerini ve eylemlerinin sistemik sonuçlarını anlamak istiyorsak gerekli olabilir; bu anlamda, Marksistlerin “Güç Olarak Sermaye” okulundan öğrenebileceği çok şey vardır. Ancak her iki yaklaşımın da önemli ilerlemeler kaydetmesi için, söz konusu firmaların iş modelleri hakkında en azından net bir fikre sahip olmak gerekir. Sadece fikri mülkiyet haklarının aşırı kullanımını, finansallaşma belirtilerini ya da başka bir rahatsız edici süreci tespit etmek nedeniyle bunların belirli yönlerine odaklanmak, bu iş modellerine dair kapsamlı bir bakış açısı sunmayacaktır.

7. Devlet Devreye Giriyor

Analitik netliğin eksikliğinin yanı sıra, tekno-feodalist çerçevenin bir diğer önemli sorunu da devletin rolünü göz ardı etme riski taşımasıdır. Durand’ın Techno-féodalisme adlı eserinde, Alphabet, Facebook veya Amazon’un yükselişinde Amerikan devletinin itici rolünden çok az söz edilmektedir; aynı durum, tekno-feodalizm üzerine yazılmış diğer birçok kısa metin için de geçerlidir.[51]

Durand’ın ‘Kaliforniya İdeolojisi’ olarak adlandırdığı olguya yönelik eleştirisi, bu ideolojinin temel metni olan ‘Siber Uzayın Magna Carta’sının siber-liberteryen yönelimine büyük önem vermektedir. Ancak o, bu belgenin dört yazarından biri olan önde gelen yatırımcı Esther Dyson’ın, Amerika’nın en önemli rejim değişikliği aracı olan Ulusal Demokrasi Vakfı’nın yönetim kurulunda da yıllarca görev yaptığını belirtmeyi ihmal ediyor. Birkaç aykırı görüş dışında (bunların arasında Linda Weiss’ın mükemmel eseri America Inc.? Innovation and Enterprise in the National Security State (2014) de yer alıyor) Silikon Vadisi’nin küresel bir tekno-ekonomik hegemon olarak yükselişinde Amerikan devletinin rolü büyük ölçüde küçümsenmiştir. Bu gelişmeleri, devletlerin zayıf olduğunu ve egemenliğin birçok tekno-lord arasında “parçalandığını” varsayan tekno-feodalizm merceğinden okumak, bu durumu daha da belirsiz hale getirebilir. Teknoloji şirketlerinin gücüyle ilgili son zamanlarda ortaya çıkan tüm “techlash” histerisi (bu şirketleri “devler” ya da “soyguncu baronlar” olarak ya da tek bir monolitik “Büyük Teknoloji” bloğu olarak tanımlayan) dijital platformların yükselişinin devletin güçsüzleşmesi pahasına gerçekleştiği fikrini pekiştirmiştir.

Bu durum, son yıllarda Amerikan şirketleri tarafından adeta sömürgeleştirilmiş olan daha zayıf Avrupa veya Latin Amerika ülkeleri için geçerli olabilir. Peki aynı şey Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisi için de söylenebilir mi? Silikon Vadisi ile Washington arasındaki uzun süredir devam eden bağlar, özellikle de Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt’in Pentagon’un kendi danışma organı olan Savunma İnovasyon Kuruluna başkanlık etmesi ne olacak? Peki ya Thiel’in kurucu ortağı olduğu ve ABD’nin gözetim devleti ile Amerikan teknoloji sektörü arasında hayati bağlantılar sağlayan Palantir şirketi? Ya da Zuckerberg’in, şimdiye kadar görünüşe göre etkili olan, Facebook’un bölünmesinin Çinli teknoloji devlerini cesaretlendireceği ve Amerika’nın dünyadaki konumunu zayıflatacağı yönündeki argümanı? Jeopolitik, tekno-feodalist bakış açısında neredeyse hiç yer almıyor: Durand’ın Çin’den birkaç kez söz etmesi, çoğunlukla algoritmik yönetişimin bir aracı olarak Sosyal Kredi sistemini eleştirmek ile sınırlı.

Amerikan teknoloji endüstrisinin sağlamlaşmasında devletin oynadığı kurucu role gösterilen bu ilgisizlik, kapitalizmi işleyişi sırasında gözlemleyerek onun ‘hareket yasalarını’ çıkarsamaya çalışan Brennerci analitik çerçevelemenin bir sonucu olabilir mi? Soğuk Savaş ve Teröre Karşı Savaşı, askeri harcamaları ve gözetim teknolojileriyle birlikte Amerikan askeri üslerinin küresel ağını da, ‘sermayenin’ ne istediğini ve ne yaptığını anlamak açısından önemsiz, kapitalist olmayan faktörler olarak bir kenara bırakırsak, Amerikan teknoloji endüstrisinin yükselişini kavramak imkânsızdır. Bugün, ‘Çin’in yükselişi’ ve iklim felaketi, bir zamanlar Soğuk Savaş’ın oynadığı sistem yönlendirici rolü üstlenmeye başladığında aynı hatayı yapabilir miyiz? Eğer öyleyse, bazılarının ‘varlık yöneticisi kapitalizmi’ olarak adlandırdığı, devletin iklim değişikliğiyle mücadele görevini BlackRock, Vanguard ve State Street gibi şirketlere devretmesini amaçlayan kapitalizm biçiminin yükselişini anlamayı da unutabiliriz.

Brennerci bakış açısına göre, devletin sermayenin işleyişine yönelik herhangi bir sistemik müdahalesi, kendi hareket yasaları tarafından yönlendirilen, düzgün işleyen ‘ekonomik’ kapitalizmden ziyade, ‘siyasi kapitalizmin bir örneği olarak görülebilir.[52] Brenner’ın kendisine göre, küresel imalat kapasitesi fazlası koşullarında ABD ekonomisinin uzun vadeli durgunluğu, Amerikan egemen sınıfının güçlü kesimlerini üretken yatırımlara olan ilgilerinden vazgeçmeye ve bunun yerine siyasi yollarla serveti yukarı doğru yeniden dağıtmaya yöneltmiştir.[53] Bu konuda, garip bir şekilde, sol ve sağ birbirine yakınlaşıyor gibi görünmektedir. Sonuçta, her yerde ‘siyasi kapitalizm’in aşındırıcı etkilerini tespit etmek, kamu görevlilerinin rant arayışlarıyla ve sermayenin işleyişine müdahale eden kişiselleşmiş ağların yeniden ortaya çıkışıyla ilgilenen liberal ve neoliberal iktisat için çok daha tipik bir yaklaşımdır. ‘Ekonomik’ kapitalizmden ziyade ‘siyasi’ kapitalizmle ilgili bu tür kaygılar, Kamu Tercihi akımının ortaya çıkmasına ve Luigi Zingales gibi Chicago ekolü iktisatçıları arasında yolsuzlukla mücadelenin fetişleştirilmesine yol açmıştır. Durand’ın kendisi de bir Kamu Tercihi akademisyeni olan Mehrdad Vahabi ile defalarca tartışmaya giriyor ve yağmacılık konusunda onun görüşlerine olumlu biçimde atıfta bulunuyor.[54]

Belki de artık Brenner–Wallerstein tartışmasının kesin bir çözüme kavuşup kavuşamayacağını sormanın zamanı gelmiştir. Denebilir ki, bu tartışmanın çözüme kavuşturulmamış belirsizlikleri, tekno-feodalist tezin Durand gibi yaratıcı genç Marksist iktisatçılara artık makul görünmesini sağlayan analitik ve entelektüel alanlar yaratmıştır. Sonuçta, süregelen mülksüzleştirme ve bunun gerektirdiği siyasi iktidar, sömürüye dayalı kapitalist gelişme anlatısıyla kolayca bağdaştırılamadığı için, Harvey’in ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’, Veblen’in ‘yağmacılık’, Vercellone’nin ‘bilişsel rant’ veya hatta Zuboff’un ‘davranışsal artı değerin çıkarılması’ gibi dışsal kavramlara ihtiyaç duyulur.

8. Daha Geniş Okyanuslar

Şu anda, sömürü ve mülksüzleştirmeyi tek bir modele sığdırmanın tek yolu, kapitalizmin kendisine dair daha kapsamlı bir anlayışa ihtiyaç duyduğumuzu savunmaktır; Nancy Fraser da bunu bir ölçüde başarıyla yapmıştır. Hâlâ geliştirilmekte olan Fraser’ın yaklaşımının, daha geniş kapsamlı jeopolitik ve askerî boyutları da açıklamayı başarıp başaramayacağı henüz belli değildir. Ancak argümanın genel yönelimi doğru görünüyor. 1970’lerde özgür olmayan emeği, ırksal ve toplumsal cinsiyete dayalı egemenliği, enerjinin bedelsiz kullanımını ve ayrıca merkezin çevreden ucuz emtiaları çekip alması sonucunda ortaya çıkan eşitsiz ticaret koşullarını, sömürüye dayalı kapitalist sistemin dışında kalan olgular olarak analiz etmek mümkün olabilirdi; ancak bugün bunu yapmak hiç de kolay değildir. Bu tür argümanlar, toplumsal cinsiyet, iklim, sömürgecilik, tüketim ve kölelik üzerine çalışan tarihçiler tarafından yapılan bazı olağanüstü ampirik çalışmalar sayesinde giderek daha fazla sorgulanır hale gelmiştir. Mülksüzleştirmeye hak ettiği önem verilmiş ve bu da sermayenin hareket yasalarının formüle edilebilmesini sağlayan analitik saflığı önemli ölçüde karmaşıklaştırmıştır. Wallerstein ve Giovanni Arrighi’nin öğrencisi olan Jason Moore, yazdığı şu sözlerle yeni bir uzlaşıyı ortaya koymuş olabilir: “Kapitalizm, meta üretimi ve mübadelesinin adacıkları, sermaye dolaşımının dışında kalan ancak sermayenin işleyişi için vazgeçilmez olan potansiyel ‘Ucuz Doğa’ okyanuslarını kendilerine mal edebildiğinde gelişir.”[55] Elbette bu durum yalnızca “Ucuz Doğa” için geçerli değildir; kendine mal edilebilecek pek çok başka faaliyet ve süreç de vardır; dolayısıyla bu “okyanuslar” Moore’un öne sürdüğünden daha geniştir.

Siyasi Marksizmin muhtemelen yapmak zorunda kalacağı en önemli tavizlerden biri, kapitalizmi, feodalizmde görülen ekonomik ve siyasi alanların birleşmesinin aksine, bu iki alanın işlevsel ayrılığıyla karakterize edilen bir sistem olarak ele alan anlayışından vazgeçmektir; yani “ekonomik ihtiyacın, işçiyi artı emeğini kapitaliste aktarmaya zorlayan doğrudan zorlamayı sağladığı” görüşünden. Demokrasinin ilerlemesinin fabrika kapılarında durduğunu; siyasi alanda tanınan hakların ekonomik alanda despotizmi mutlaka ortadan kaldırmadığını belirtmek için kesinlikle iyi nedenler vardı. Elbette, bu varsayılan ayrımın büyük bir kısmı sözdeydi: Ellen Meiksins Wood’un bu konudaki çığır açan makalesinde savunduğu gibi, ‘ekonomiyi’ sosyal ve siyasi içeriğinden soyutlayan burjuva iktisat teorisiydi ve esasen siyasi meseleleri, örneğin ‘üretimi ve el koymayı kontrol etme ya da toplumsal emeğin tahsisi’ gibi meseleleri, siyasi alandan ayıran ve bunları ekonomik alana kaydıran ise kapitalizmin kendisiydi. Gerçek sosyalist kurtuluş, bu ikisi arasındaki ayrımın yapay olduğunun tam olarak farkında olmayı gerektirir.[56]

Oysa Wood’un genel anlatımı, kapitalizm altında yaşanan zorlamayı fazlasıyla basitleştirilmiş bir şekilde resmetmişti. Wood şöyle yazdı: “[Kapitalizm altında] üretim ve el koymanın bütünleşmesi, siyasetin nihai ‘özelleştirilmesini’ temsil eder; öyle ki, eskiden zorlayıcı bir siyasi iktidarla, merkezi ya da ‘parçalanmış’, ilişkilendirilen işlevler, artık daha geniş toplumsal amaçları yerine getirme yükümlülüklerinden kurtulmuş özel olarak el koyan bir sınıfın işlevleri olarak özel [ekonomik] alana sağlam bir şekilde yerleşmiştir.” Bu görüşe göre, tamamen ekonomik olanla ilgili olarak “tamamen siyasi” olanın kapsamı oldukça sınırlıydı: bu, öncelikle mülkiyet haklarının korunmasından ibaretti. Siyasi alanın aynı zamanda ucuz enerji ve gıda kaynaklarının, özgür olmayan işgücünün ve madenlerin, bilginin ve belki de nihayetinde verilerin temin edilmesinde, yani “(genişletilmiş) ‘ekonomik’ kavramını mümkün kılan temel koşulların” sağlanmasında, belirleyici bir rol oynadığı gerçeği, bariz bir nedenden ötürü söylenmemişti: bu unsurların hiçbiri sömürüyle doğrudan bir ilgisi yoktu. Ancak, eğer ‘siyasi’ olan ‘ekonomik’ olanın oluşumunda bu kadar belirleyici bir rol oynuyorsa, kapitalizmi ‘siyasi’ ile ‘ekonomik’ olanı birbirinden ayıran bir sistem olarak sunmanın ne gibi bir yararı olduğunu sormak da yerinde olur. Kapitalistlerin ve onların ideologlarının bu şekilde konuşması bir şeydir; bunun kapitalizm altında gerçekte neler olup bittiğini ne ölçüde doğru bir şekilde tanımladığı, Wood’un makalesinin tezi, ise başka bir şeydir. Burada akla, Bruno Latour’un modernitenin çatallı bir dille konuştuğuna dair esprisi gelir: modernite, bilim ile toplumun birbirinden tamamen ayrı olduğunu söyler, ancak bu stratejik kafa karışıklığı, tam da ikisini bu kadar verimli bir şekilde melezleştirmesine olanak tanır. Kapitalizm altında ‘siyasi’ ile ‘ekonomik’in öyküsü birbirine çok benziyor olabilir.

Geriye dönüp bakıldığında, Brenner’ın Harvey’in ortaya attığı “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramından neden hiç etkilenmediğini anlamak kolaydır. Bu kavram, üretimden ziyade, hem piyasalar hem de şiddet yoluyla gerçekleştirilen yeniden dağıtımı ifade ettiği ölçüde, en azından Brenner’ın bu terime ilişkin anlayışına göre, “ilkel” birikimden normal kapitalist birikime geçiş yapamamıştır. Ancak, son kırk yılda, özellikle 2008 krizi ve Covid pandemisi sırasında, biriken tüm tarihsel kanıtlar göz önüne alındığında, yeniden dağıtımı fiilen var olan kapitalizme yabancı bir unsur olarak bir kenara bırakmak, Brenner için bile zorlaşmıştır. Söz konusu meblağlar, trilyonlarca dolar, gerçekten çok dudak uçuklatıcıdır. Böylece, Covid kurtarma paketleri üzerine yazdığı 2020 tarihli “Escalating Plunder” başlıklı metninde şöyle yazdı: “Uzun bir dönem boyunca yaşadığımız şey, giderek kötüleşen ekonomik çöküşün, yoğunlaşan siyasi yağmacılıkla karşılanmasıdır.”[57] “Siyasi” kelimesi, Brenner için kapitalist birikimin “normal” sürecinin başarısızlığa uğradığına dair bir ipucu olarak, bu denemede sık sık karşımıza çıkar.

Kapitalist birikimle ilgili daha geniş bir çerçeve içinde yeniden dağıtım ile sömürü arasında bağlantı kuracak bir çerçeveden yoksun olan Brenner’ın elinde tek bir seçenek kalmıştır: kapitalistlerin devlet tarafından yönlendirilen yukarı doğru servet yeniden dağıtımına bağımlılığının, kapitalizmi kendinden uzaklaştırarak, görünüşe göre feodalizmle merkezi bir özelliği paylaşan bir ekonomik biçime doğru ittiğini öne sürmek. Bu, orijinal modelin saflığını koruyacaktır; “kapitalizm” onursal unvanı, birikimin yağma ya da mülksüzleştirme yoluyla değil, inovasyon yoluyla gerçekleştiği o tek etkileyici rejim için ayrılabilir, ancak bu, her türlü ikincil analitik ve siyasi sorunu beraberinde getirmek pahasına olacaktır. Durand’ın argümanındaki zayıflıklar, bir dereceye kadar, Brenner–Wallerstein tartışmasındaki çözülmemiş gerilimlerin bir sonucudur.

Buradaki en büyük ironi, “yenilik yoluyla birikim”in, kapitalizmin kendisi gibi, hâlâ son derece canlı olduğunun en iyi kanıtının, Durand’ın feodalist ve rantçı olarak nitelendirdiği aynı teknoloji sektöründe bulunabilmesidir. Bunu, bu analitik çerçevelerin aşırı belirlenmiş makro-anlatılarından, ister Harvey’in siyasi bir proje olarak “neoliberalizm”i, ister Vercellone’nin “bilişsel kapitalizm”i olsun, vazgeçtiğimizde görebiliriz. Teknoloji firmalarını Marx’ın muhtemelen düşüneceği şekilde, yani kapitalist üreticiler olarak düşünmek, şüphesiz daha iyi sonuçlar verir.

Bu arada, Marksistler, mülksüzleştirmenin tarih boyunca birikimin kurucu unsurlarından biri olduğunu kabul etmelidirler. Belki de “gerçek” kapitalist çekirdekte değer elde etmenin yalnızca ekonomik araçlarını kullanma lüksü, her zaman kapitalist olmayan çevrede değer elde etmenin ekonomi dışı araçlarının yaygın kullanımından kaynaklanıyordu. Bu analitik sıçramayı gerçekleştirdiğimizde, artık feodalizmden söz etmekle uğraşmamıza gerek kalmaz. Kapitalizm, her zaman olduğu gibi aynı yönde ilerliyor ve seferber edebileceği her türlü kaynağı kullanıyor; ne kadar ucuzsa, o kadar iyi. Bu anlamda, Braudel’in kapitalizmi bir zamanlar “sonsuz derecede uyarlanabilir” olarak tanımlaması, benimsenebilecek en kötü bakış açısı değildir. Ancak kapitalizm sürekli olarak uyum sağlamaz ve uyum sağladığında bile, yukarı doğru yeniden dağıtım eğilimlerinin üretken eğilimlere üstün geleceği kesin değildir. Bugünün dijital ekonomisinin büyük bir kısmının tam da bu şekilde işlediğini söylemek mümkün. Elbette bu, tekno-kapitalizmin tekno-feodalizmden bir şekilde daha iyi, daha rahat ve daha ilerici bir rejim olduğuna inanmak için bir neden değildir; ikincisini boşuna öne sürerek, birincisinin itibarını aklamaya çalışmakla kalırız.


  1. Şeffaflık adına şunu belirtmeliyim ki, 2016 civarında ben de bu kavramlarla ilgilendim ve bunları ara sıra yazdığım bir gazete köşe yazısında ve bir konuşmada kullandım. O sıralarda, “dijital feodalizm” terimi, henüz yayınlanmamış kitabımın alt başlığının duyurusunda bile yer almıştı (nihai baskıda kesinlikle yer almayacak); ayrıca 2018’de İspanya’da yayınlanan deneme derlememin alt başlığında da yer almıştı. Bu kavramların analitik zayıflıklarını fark edince, bu kavramları hızla terk ettim. ↩
  2. Eric Posner ve Glen Weyl, Radikal Piyasalar: Adil Bir Toplum İçin Kapitalizmi ve Demokrasiyi Kökünden Sökmek, Princeton 2018, s. 232. Weyl kendini neoliberal iktisadın asi oğlu olarak tanımlamaktadır. Çocukluğundan beri Ayn Rand hayranı olan Weyl, 13 yaşındayken Milton Friedman da dahil olmak üzere alanın önde gelen isimlerinden övgü almıştı. Son zamanlarda Weyl, mesleğin hatalı öncüllerinden dolayı artık kendini ekonomist olarak tanımlamadığını açıkladı.Teknoloji dünyasıyla olan bağları, Microsoft Research’teki görevinden ve Bitcoin’in başlıca rakibi olan Ethereum blok zincirinin kurucu ortağı Vitalik Buterin ile yaptığı işbirliğinden kaynaklanmaktadır. ↩
  3. Feudl’un ardındaki fikirler, Yarvin’in blogu “Unqualified Reservations”da anlatılmaktadır. Esasen, Google çok feodal değil, çok “woke” —yani çok demokratikti. Bulduğu her web sayfasını, o sayfaya kaç sayfanın bağlantı verdiğine göre indeksleyen ve sıralayan arama motoru, Yarvin’e göre tüm toplulukların zararsız bir özelliği olan doğal hiyerarşilerin ortaya çıkışını göz ardı ediyordu. Yarvin, neo-feodal dijital altyapılar hakkındaki bazı fikirlerini, kısmen Thiel tarafından finanse edilen Urbit projesinde hayata geçirdi. Projenin siyasi yönüne ilişkin bir özet için bkz. Harrison Smith ve Roger Burrows, “Software, Sovereignty and the Post-Neoliberal Politics of Exit”, Theory, Culture & Society, cilt 38, sayı 6, Kasım 2021. Yarvin’in profili için bkz. Joshua Tait, “Mencius Moldbug and Neoreaction”, Key Thinkers of the Radical Right, Oxford 2019, s. 187–203. ↩
  4. Varoufakis için bkz. kısa yazısı ‘Techno-Feudalism Is Taking Over’, Project Syndicate, 28 Haziran 2021 ve kendisiyle yaptığım söyleşi, ‘Yanis Varoufakis on Crypto, the Left and Techno-Feudalism’, The Crypto Syllabus, 26 Ocak 2022; Mariana Mazzucato, ‘Preventing Digital Feudalism’, Project Syndicate, 2 Ekim 2019; Jodi Dean, ‘Communism or Neo-Feudalism?’, New Political Science, cilt 42, sayı 1, Şubat 2020; Robert Kuttner için bkz. Katherine Stone ile birlikte kaleme aldığı makale, ‘The Rise of Neo-Feudalism’, American Prospect, 8 Nisan 2020. Wolfgang Streeck’in ‘oligarşik eşitsizlik’ —‘neo-feodalizmden de söz edilebilir’— tartışması için bkz. How Will Capitalism End? Essays on a Failing System, Londra ve New York 2016, s. 28–30, 35, 187. Michael Hudson yaklaşık on yıldır neo-feodalizm üzerine yazmaktadır; örneğin bkz. ‘The Road to Debt Deflation, Debt Peonage and Neofeudalism’, Levy Economics Institute of Bard College Working Paper no. 708, Şubat 2012. Robert Brenner’ın terimi kullanımı için bkz. YouTube üzerinden erişilebilen dersi, ‘From Capitalism to Feudalism? Predation, Decline and the Transformation of us Politics’, University of Massachusetts Amherst Political Economy Workshop, 27 Nisan 2021. ↩
  5. 1990'ların başından itibaren dijital kültür; ‘enclosures’, ‘commons’, ‘robber barons’, ‘tech overlords’, ‘digital sharecropping’ ve hatta ‘digital witch hunts’ gibi ortaçağ imgelerine zaten boğulmuş durumdaydı —Umberto Eco’nun DOS ve Mac kullanıcılarını Protestanlar ile Katoliklere benzetmesinden bahsetmiyorum bile. Dolayısıyla tekno-feodalist teşhis verimli bir zemine oturmaktadır. ↩
  6. Bkz. Brett Christophers, Rentier Capitalism: Who Owns the Economy, and Who Pays for It?, Londra 2020. ↩
  7. Julia Tomassetti, ‘Does Uber Redefine the Firm? The Postindustrial Corporation and Advanced Information Technology’, Indiana Legal Studies Research Paper No. 345, Nisan 2016. ↩
  8. Feodalizmin ekonomik bir mantık olarak Marksist okumasının son dönemdeki en erişilebilir özeti Chris Wickham tarafından yapılmıştır: ‘How Did the Feudal Economy Work? The Economic Logic of Medieval Societies’, Past & Present, cilt 251, sayı 1, Mayıs 2021. ↩
  9. Bu çarpıcı ifadeyi Murray Smith’in Invisible Leviathan: Marx’s Law of Value in the Twilight of Capitalism (Leiden 2020) adlı kitabının başlığına borçluyum. ↩
  10. Marc Bloch’un Feudal Society (Londra [1939] 2014) başlıklı eseri, bu çevrelerdeki daimi referans noktasıdır. ↩
  11. Bu doğrultuda —siyasi sağdan gelen— ilgi çekici bir örnek, Hollandalı teorisyen Frank Ankersmit’in çalışmasıyla sunulmaktadır. Ankersmit 1997'den bu yana liberal demokrasilerde STK'ların ve diğer hükümet dışı kamusal kuruluşların (quango) üstlendiği belirgin rolün ‘bencil yönetici adalarından oluşan yarı-feodal bir takımada’ ürettiğini ve —2005 tarihli kitabının başlığından ödünç alırsak— ‘The New Middle Ages’ dönemini başlattığını savunmaktadır. ↩
  12. Bkz. Sighard Neckel, ‘“Refeudalisierung”: Systematik und Aktualität eines Begriffs der Habermas’schen Gesellschaftsanalyse’, Leviathan, cilt 41, sayı 1, 2013; ‘Refeudalisierung der Ökonomie’, Soziologie der Finanzmärkteiçinde, Bielefeld 2014, s. 113–28; ‘The refeudalization of modern capitalism’, Journal of Sociology, cilt 56, sayı 3, Haziran 2020. Kapitalizme yapılan sık atıflara rağmen, Neckel’in kullanımına yön veren feodalizm açıklaması kesinlikle gayri-marksisttir; burjuva devletinin teşvik ettiği eşitlik, adalet ve özel gücün etkisizleştirilmesini, feodal düzenlemeler altındaki yokluklarıyla karşılaştırır. ↩
  13. Bu durum en belirgin şekilde birlikte yazdıkları eserlerde görülmektedir: Joas ve Knöbl, Social Theory: Twenty Introductory Lectures, Cambridge 2009; War in Social Thought, Princeton 2012. ↩
  14. Supiot’un argümanının makale biçimindeki erişilebilir bir özeti şurada yer almaktadır: ‘The Public-Private Relation in the Context of Today’s Refeudalization’, International Journal of Constitutional Law, cilt 11, sayı 1, Ocak 2013, s. 129–45. ↩
  15. Supiot, Governance by Numbers, Londra 2015, s. 225. Burada, 1960'lardan itibaren Uluslararası İlişkiler teorisinde ‘neo-ortaçağcılık’ (neo-medievalism) ile ilgili kavramların yaygınlaşmasıyla bir yakınlık söz konusudur. Bu alanda ‘neomedievalism’, küresel dijital ekonomiye de erkenden uygulanmıştır: bkz. Stephen Kobrin, ‘Back to the Future: Neomedievalism and the Postmodern Digital World Economy’, Journal of International Affairs, cilt 51, no. 2, Bahar 1998. ↩
  16. Ellen Meiksins Wood, ‘The Separation of the Economic and the Political in Capitalism’, NLR I/127, Mayıs–Haziran 1981, s. 80. ↩
  17. Bu konudaki literatür oldukça geniştir; ancak kapitalizme geçiş üzerine yürütülen Brenner Tartışması için vazgeçilmez bir başlangıç noktası şudur: Trevor Aston ve Charles Philpin (der.), The Brenner Debate: Agrarian Class Structure and Economic Development in Pre-Industrial Europe, Cambridge 1987. ↩
  18. Immanuel Wallerstein, The Origins of the Modern World-System, New York 1974, s. 16–20. ↩
  19. Robert Brenner, ‘The Origins of Capitalist Development: A Critique of Neo-Smithian Marxism’, NLR I/104, Temmuz–Ağustos 1977. ↩
  20. Robert Brenner, ‘What Is, and What Is Not, Imperialism?’, Historical Materialism, cilt 14, sayı 4, Ocak 2006, s. 79–105. ↩
  21. Karl Marx, Capital, Cilt 1, çev. Ben Fowkes, Londra 1990, s. 915. ↩
  22. Siyasi Marksizmin güncel durumuna ilişkin bir değerlendirme için bu konuya ayrılmış olan Historical Materialism, cilt 29, sayı 3, Kasım 2021’e bakınız. Dikkat çekici bir şekilde, Brenner’ın Wallerstein’a yönelik ufuk açıcı eleştirisi ‘The Origins of Capitalist Development’, ‘inovasyon’ terimini 43 kez anmaktadır —bu muhtemelen New Left Review’daki bir makale için bir ilktir. ↩
  23. Bkz. Klaus Dörre, ‘Capitalism, Landnahme and Social Time Regimes: An Outline’, Time & Society, cilt 20, sayı 1, Nisan 2011; ‘Finance Capitalism, Landnahme and Discriminating Precariousness: Relevance for a New Social Critique’, Social Change Review, cilt 10, sayı 2, Ekim 2012. Fraser’ın katkıları için bkz. Nancy Fraser ve Rahel Jaeggi, Capitalism: A Conversation in Critical Theory, Cambridge 2018; ve Fraser, ‘Expropriation and Exploitation in Racialized Capitalism: A Reply to Michael Dawson’, Critical Historical Studies, cilt 3, sayı 1, Bahar 2016. ↩
  24. Brenner, ‘What Is, and What Is Not, Imperialism?’ ↩
  25. Son on yılda Brezilyalı sosyolog Daniel Bin, mülksüzleştirmenin yalnızca yeniden dağıtımcı etkilere sahip olduğu durumlardan ayırmak amacıyla, mülksüzleştirmenin kapitalist birikime yol açtığı belirli koşullara —proleterleşme,metalaşma ve Bin’in ‘kapitalizasyon’ adını verdiği sürecin bir bileşimi— dair daha dikkatli bir açıklama ortaya koymuştur. Bkz. Daniel Bin, ‘So-Called Accumulation by Dispossession’, Critical Sociology, cilt 44, sayı 1, Ocak 2018; ve ‘Dispossessions in Historical Capitalism: Expansion or Exhaustion of the System?’, International Critical Thought, cilt 9, sayı 2, Mayıs 2019. ↩
  26. Hızlı bir genel bakış için bkz. Verónica Gago ve Sandro Mezzadra, ‘A Critique of the Extractive Operations of Capital: Toward an Expanded Concept of Extractivism’, Rethinking Marxism, cilt 29, sayı 4, 2017, s. 574–91. ↩
  27. David Harvey, Seventeen Contradictions and the End of Capitalism, New York 2014. ↩
  28. Bkz. Yann Moulier-Boutang, Cognitive Capitalism, Cambridge 2011; Carlo Vercellone, ‘From Formal Subsumption to General Intellect: Elements for a Marxist Reading of the Thesis of Cognitive Capitalism’, Historical Materialism, cilt 15, sayı 1, Ocak 2007. Harvey’nin kendisinin ‘bilişsel kapitalizm’ konusunda karışık hislere sahip olması bizi burada caydırmamalıdır; terime dair tartışması için bkz. Marx, Capital, and the Madness of Economic Reason (Londra 2017), Bölüm 5. ↩
  29. Bu teorisyenlerin bakışı, Afrika sömürge ve sömürge sonrası ekonomi tarihi uzmanı olan Moulier-Boutang’ın kısmi istisnası haricinde, genellikle Batı Avrupa’nın ötesine uzanmaz. ↩
  30. George Caffentzis’in In Letters of Blood and Fire: Work, Machines, and the Crisis of Capitalism (Oakland, 2012) kitabının 5. Bölümüne bakınız. ↩
  31. Bu örnek şuradan alınmıştır: Bryan Parkhurst, ‘Digital Information and Value: A Response to Jakob Rigi’, tripleC: Communication, Capitalism & Critique, cilt 17, sayı 1, Şubat 2019, s. 72–85. ↩
  32. Bkz. Peter Drahos, ‘Information Feudalism in the Information Society’, The Information Society, cilt 11, sayı 3, Nisan 1995; Drahos ve John Braithwaite, Information Feudalism: Who Owns the Knowledge Economy?, Abingdon 2002. ↩
  33. ‘Kullanıcılar işçidir’ konumu, teknoloji uzmanı Jaron Lanier ve diğerleriyle birlikte ‘veri emeği’ (data labour) üzerine çok tartışılan bir makalenin ortak yazarı olan Glen Weyl tarafından da savunulmuştur; bkz. Imanol Arrieta-Ibarra vd., ‘Should We Treat Data as Labour? Moving Beyond “Free”’, American Economic Association Papers & Proceedings, cilt 108, Mayıs 2018. Ayrıca bkz. Carlo Vercellone, ‘Les plateformes de la gratuité marchande et la controverse autour du Free Digital Labor: une nouvelle forme d’exploitation?’, Open Journal in Information Systems Engineering, cilt 1, sayı 2, 2020. ↩
  34. Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism: The Fight for a Human Future at the New Frontier of Power, New York 2019. ↩
  35. Zuboff Google’ın ‘bilgiyi sömürmesi’ (exploiting information) veya ‘davranışsal fazlalığı keşfini sömürmesi’ (exploiting its discovery of behavioural surplus) ifadelerini kullanırken burada kapitalist sömürüyü kastetmez. ↩
  36. ‘Rantiye geliri, dünyanın en büyük “ticaret” ülkesinin dış ticaretinden elde edilen gelirden beş kat daha fazladır! Emperyalizmin ve emperyalist asalaklığın özü budur’: V. I. Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism [1916], Pekin 1970, s. 121. İronik bir şekilde, Zuboff 2004 yılında neo-feodalist çerçeveyi benimseyen bir köşe yazısı kaleme almıştır: ‘From Subject to Citizen’, Fast Company, 1 Mayıs 2004. ↩
  37. Rasmus Fleischer, ‘If the Song Has No Price, Is It Still a Commodity? Rethinking the Commodification of Digital Music’, Culture Unbound, cilt 9, sayı 2, Ekim 2017. Platform lisanslama için çok fazla ödeme yapmak zorunda olduğundan, Fleischer'ın belirttiği gibi, ‘kaydedilmiş müziğin değer kaybetmesi Spotify'ın çıkarına olacaktır.’ ↩
  38. Cédric Durand, Techno-féodalisme: Critique de l’économie numérique, Paris 2020. İngilizce baskısı henüz yayımlanmamıştır; Fransızcadan yapılan tüm çeviriler bana aittir. ↩
  39. Bkz. Chris Harman ve Robert Brenner, ‘The Origins of Capitalism’, International Socialism, no. 111, Yaz 2006. ↩
  40. Örneğin bkz. Özgür Orhangazi, ‘The Role of Intangible Assets in Explaining the Investment–Profit Puzzle’, Cambridge Journal of Economics, cilt 43, sayı 5, Mart 2019, s. 1251–86; Herman Mark Schwartz, ‘Global Secular Stagnation and the Rise of Intellectual Property Monopoly’, Review of International Political Economy, 2021, s. 1–26. ↩
  41. Durand bu tipolojiyi William Milberg ile birlikte kaleme aldığı ‘Intellectual Monopoly in Global Value Chains’, Review of International Political Economy, cilt 27, sayı 2, Eylül 2020 başlıklı makalede de tartışmaktadır. Aydınlatıcı vaka analizleri için bkz. Céline Baud ve Cédric Durand, ‘Making Profits by Leading Retailers in the Digital Transition: A Comparative Analysis of Carrefour, Amazon and WalMart (1996-2019)’, Working Papers of the Department of History, Economics and Society, Cenevre Üniversitesi, Nisan 2021. ↩
  42. McKenzie Wark, Capital Is Dead: Is This Something Worse?, Londra ve New York 2021. ↩
  43. Durand’ın bir dönem ortak yazarlığını yapmış olan Arjantinli iktisatçı Cecilia Rikap, Veblen’den de yararlanarak, ‘entelektüel tekelci kapitalizm’ (intellectual monopoly capitalism) olarak adlandırdığı olgu üzerine yazdığı son kitabında yağmacılık (predation) hakkında benzer argümanlar öne sürmektedir (bkz. Cecilia Rikap, Capitalism, Power and Innovation: Intellectual Monopoly Capitalism Uncovered, Londra 2021). Küresel ekonomide herhangi bir feodalist eğilim tespit etme konusunda Durand’ı takip etmez; bunun yerine, önde gelen teknoloji firmalarını hem sömürüden hem de mülksüzleştirmeden yararlanan ve artık değeri buldukları her yerde masseden kapitalistler olarak gören, Wallerstein’a yakın açıklamayı tercih eder. ↩
  44. Duncan Foley, ‘Rethinking Financial Capitalism and the “Information” Economy’, Review of Radical Political Economics, cilt 45, sayı 3, Eylül 2013. ↩
  45. Dominick Reuter, ‘1 out of Every 153 American Workers Is an Amazon Employee’, Business Insider, 30 Temmuz 2021. ↩
  46. Bkz. Kean Birch, D. T. Cochrane ve Callum Ward, ‘Data as Asset? The Measurement, Governance, and Valuation of Digital Personal Data by Big Tech’, Big Data & Society, cilt 8, sayı 1, Mayıs 2021. ↩
  47. Bu konudaki paradigmatik metin şudur: Jonathan Nitzan ve Shimshon Bichler, Capital as Power: A Study of Order and Creorder, Londra 2009. Bu yaklaşıma yönelik Marksist bir eleştiri için bkz. Bue Rübner Hansen, ‘Review of Nitzan and Bichler’s Capital as Power: A Study of Order and Creorder’, Historical Materialism, cilt 19, sayı 2, Nisan 2011. ↩
  48. Bkz. Kean Birch ve Fabian Muniesa (der.), Assetization: Turning Things into Assets in Technoscientific Capitalism, Boston 2020; Birch, ‘Technoscience Rent: Toward a Theory of Rentiership for Technoscientific Capitalism’, Science, Technology, & Human Values, cilt 45, sayı 1, Şubat 2020; Birch ve D. T. Cochrane, ‘Big Tech: Four Emerging Forms of Digital Rentiership’, Science as Culture, Mayıs 2021. ↩
  49. Bkz. Durand, ‘Predation in the Age of Algorithms: The Role of Intangible Assets’, Marlène Benquet ve Théo Bourgeron (der.), Accumulating Capital Today: Contemporary Strategies of Profit and Dispossessive Policies içinde, Londra 2021, s. 149–62. ↩
  50. Marx, Capital, Cilt 3, çev. David Fernbach, Londra 1991, s. 300. ↩
  51. Zuboff’un başyapıtında ABD devletinin yokluğu üzerine bkz. Rob Lucas’ın inceleme yazısı, ‘The Surveillance Business’, NLR 121, Ocak–Şubat 2020. ↩
  52. Weber tarafından Economy and Society eserinde Antik Roma’nın ekonomi politiğini —her ne kadar uygunsuz olsa da— betimlemek için türetilen ‘politik kapitalizm’ (political capitalism) terimi, Gabriel Kolko tarafından The Triumph of American Conservatism: A Reinterpretation of American History, 1900-1916 (New York 1963) adlı çalışmasında kendini İlerici Dönem (Progressive Era) olarak adlandıran dönemi nitelendirmek üzere yeniden kullanılmıştır. ↩
  53. Robert Brenner, ‘Escalating Plunder’, NLR 123, Mayıs–Haziran 2020, s. 22. ↩
  54. Bkz. Mehrdad Vahabi, The Political Economy of Predation: Manhunting and the Economics of Escape, Cambridge 2016. ↩
  55. Jason Moore, ‘The Capitalocene Part ii: Accumulation by Appropriation and the Centrality of Unpaid Work/Energy’, The Journal of Peasant Studies, cilt 45, sayı 2, Mayıs 2018, s. 237–79. ↩
  56. Wood, ‘The Separation of the Economic and Political in Capitalism’, s. 66–7. ↩
  57. Brenner, ‘Escalating Plunder’, s. 22. ↩