Öcalan’ın Marksizm eleştirisi: ne için, kime karşı?

20 Nisan 2026
41 dak okuma süresi
Listen to this article

Speed:

Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” adıyla kitaplaştırılan açıklamaları kapsamında sosyalist teori ve pratiğe karşı ileri sürdüğü iddialar ile yönelttiği suçlamalara, aralarında Teori ve Eylem ve Evrensel Gazetesi’nin de olduğu bazı gazete ve dergilerle, dijital platformlarda çeşitli yanıtlar verildi.

Kürt sorununun çözümü (Kürtlerin ulusal taleplerinin karşılanması, ulusal kaderlerini tayin hakkını nasıl kullanacaklarına kendilerinin karar vermesi) için yürütülen mücadeleyi tasfiye etme hedefli devlet politikasının devam ettiği koşullarda, Öcalan’ın özerklik, federasyon, ulusal devlet ve hatta “kültüralist” istemleri dışlayan politik perspektifinin Kürt halk kitleleri, Kürt siyasal örgütleri, tüm ulusal kökenlerden ileri işçilerle devrimci aydınlar, bazı devrimci demokrat örgütlerle işçi sınıfı partisi açısından tartışma konusu olmakla kalmayıp endişeyle de karşılanması doğaldı.

Kürt sorununun çözümü de dahil siyasal demokrasi ve sosyalizm mücadelesi üzerine zaten sürmekte olan tartışmalar, bu açıklamalar vesilesiyle son bir yıllık süreçte daha yaygın biçimde gündem oldu. Öcalan’ın görüşlerinin savunusunu içeren çok sayıdaki makale ve röportaj, bu zaman süresince Yeni Yaşam Gazetesi başta olmak üzere Kürt siyasal hareketiyle bağlantılı yayın organlarında yayımlandı. Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Cemil Bayık, M. Sait Yıldırım, Mehmet Karakuş, Said Cudi, Haydar Ergül, Afşin Aybar gibi isimlerin de aralarında olduğu onlarca kişi, Öcalan’ın ileri sürdüğü görüşlerin daha ayrıntılı sunulmasını içeren makaleler yazdı ya da açıklama yaptı. Yeni olmayan ve fakat bir ölçüde genişleyerek daha çok kişinin yazar ve okuyucu olarak katıldığı, sadece ideolojik muhtevasıyla değil politik boyutları ve olası sonuçlarıyla da önem taşıyan bu tartışma hâlâ devam ediyor. Bu makalede biz de konu üzerinde durmayı sürdürüyoruz.

Yeni Olmayan, Yinelenen Tartışmada Tutum Sorunu

Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu” adıyla “çıta yükselttiği” ve “21. yüzyıl sosyalizmi, Demokratik Toplum Paradigması/Demokratik Toplum Sosyalizmi” adlarıyla da yaygınlaştırılmaya çalışılan ve fakat yeni olmayan görüşlere yön veren anlayış, modern materyalist ve diyalektik dünya-toplum görüşünün temel unsurlarıyla belirginleştiği çağlardan başlayarak ona karşı ileri sürülen idealist-metafizik, spiritüalist ve belirlenemezci görüşlerden ilham alıyor. Öcalan’ın bir karmaşa halinde ileri sürdüğü görüşler, Kropotkin’den Andre Gorz’a, Negri ve Hardt’tan Boockhin ve Laclau-Mouffe’e uzanan anarşist ve sol liberal ideologlar tarafından ondan çok daha önce gündeme getirildi ve Marksistler tarafından dayanaktan yoksun oldukları gösterilerek teşhir edildi. Kürt sorunu bağlantılı güncel tartışma kapsamında Öcalan’ın ve onun iddialarını sahiplenen yazarların ileri sürdükleri görüşler bu bakımdan yeni sayılmaz.

Buna karşın bu tartışma; insanın, vehmedilmiş kurgularla mı yoksa toplumsal koşulları ve ilişkileri veri alarak bu koşul ve ilişkilerin devrimci değişiminin sosyal güçleri ve araçlarının seferber edilmesiyle mi yol alacağı gibi eskimeyen bir soruya yanıtlarla da bağlantılıydı. Karşıt içerikteki görüşler bu vesileyle bir kez daha açığa vurulmuş oldu.[1] Devrimci ve sosyalist olma iddiasındaki parti, örgüt ve gruplarla eski örgütlerinden kopmuş ancak politik-ideolojik tartışmalara katılmayı sürdüren çok sayıdaki ‘birey yazar’, bu tartışmalar kapsamında görüşlerini yeniden açıkladı. Kürt sorununa devrimci sosyalist görüş açısından çözümün önemini vurgulayanların yanı sıra, iki zıt uç ve olumsuz tutum da bu tartışma vesilesiyle yeniden sergilendi: İlki, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının Marx ve Lenin’de siyasal taktik sorunlar kapsamında ele alındığını ve günümüzde tarihin gündeminden kalktığını ileri sürerek, Kürt sorununa inkârcı bir yaklaşımla açıklama getirenlerin tutumuydu. Bu pratik tutum ve sosyal şovenist anlayış Teori ve Eylem’in önceki birden fazla sayısında irdelenerek teşhir edildi.

İkinci yanlış tutum, Öcalan’ın sınıf mücadelesiz tarih anlatısına ve kapitalizm ve burjuva sınıf egemenliğini aşmayan politik görüşlerine yöneltilen eleştirilerin onun Kürt kimliğiyle ilişkilendirilmesinde ifadesini bulmaktaydı. ANF ve Yeni Yaşam Gazetesi’nde yayımlanan röportajında, süreci “Yüzyıldır kavgalı olan, Kürtlerle Türk devletinin barışacağı bir demokratik entegrasyon olarak, yani Kürtlerin varlığının kabul edileceği, yasal çerçeveye kavuşturulacağı bir süreç olarak gördüklerini söyleyen Mustafa Karasu, Öcalan’ın Türk devletinin, Türkiye’nin var olmasının, geleceğe umutla bakmasının ancak bu Türk-Kürt kardeşliğiyle olacağını” söylediğini belirterek, devletin bunu dikkate almasını istiyor; ardından da Öcalan’ın iddia ve suçlamalarına verilen yanıtlara değinerek, kendilerinin “Kürt toplumu içinde sosyal düşüncelerin gelişmesi” için çaba gösterdiklerini, kendisinin de ‘70’li yılların başında THKO sempatizanı olduğunu anımsatarak, sosyalizmi savunduklarını söylüyordu. Aynı röportajda, Öcalan’ın Marksizme yönelik suçlamalarının eleştirilmesi üzerinde de duran Karasu, “Bir Kürt, Marx’ı eleştiriyor! Bir Kürt’ün, bir Orta Doğulunun bir Avrupalının düşüncesini, bazı şeylerini eleştirmesi olur mu? Böyle bir yaklaşım var. Bence bu tür yüzeysel yaklaşımların bırakılması lazım” diyerek, eleştirel tutumla Öcalan’ın Kürt kimliğini ilişkilendirmekteydi.[2] Bu türden iptidai bir yaklaşımın kim tarafından nerede ve nasıl gösterildiğine ilişkin somut adres ise bu açıklamalarda yoktu.

Mücadele birliğini önemsemez bir tutumla ve bir tür nakarata dönüştürülmüş ifadeyle “Türkiye sol hareketi egemen ulus kodlarıyla baktığı için Kürt Özgürlük Hareketi’nin sosyalizm değerlendirmesini” yadırgamaktadır diyenlerden biri de Mehmet Karakuş’tur. Ona göre, “egemen ulus kodlu Türkiye sol hareketi”nin mensupları, “Kendileri dururken Kürt Özgürlük Hareketi’nin sosyalizm üzerine söz kurmasını” istemiyor, sosyalizmi kendi tekellerinde görüyorlardı! Bu türden suçlamalar başkaca bazı röportaj ve makalelerde de yer aldı.

Öcalan’ın iddiaları sahipleniliyor, sınıf mücadelesiz “demokratik toplum-demokratik sosyalizm” anlayışına ve Budizm-Hıristiyanlık-Müslümanlık üzerine mistik anlatıların materyalist dünya-toplum görüşüne üstünlüğünü vazeden görüşlerine yönelik devrimci eleştiri karşısında öfkeye kapılıp “siz ne yaptınız, neyi başardınız ki konuşuyorsunuz?” mealinde sözler ediliyor ve “Marksizm dokunulmaz bir tabu, tamamlanmış-bitmiş bir teori midir?” sorusuyla da Marksizm-Leninizm’e karşı saldırılar sosyalist teorinin geliştirilmesine yönelik katkı kapsamına alınmaya çalışılıyor.

Tartışmanın Ulusal Aidiyet Bağlamına Çekilmesi

Öcalan’ın iddiaları doğrultusunda ayrıntılandırma makaleleri yayımlayan yazarlar ile tartışmaya ilişkin görüş açıklayan KCK yöneticileri, Marx, Engels ve Lenin’in görüşlerinin “dondurulmuş-değişmez dogma” olmadığını söyleyerek genel bir doğruya işaret ederler, ama Öcalan’ın görüşlerine “mutlak doğru” kalıbı giydirmekten kaçınmazlar. Bu tartışma somutunda bu bir kez daha görüldü. “Önderlik yanılmaz, aldatılamaz” anlayışı yeniden dile geldi. Öcalan’ın Marksizm-Leninizm’e saldırıları sahiplenilir, emek-sermaye, proletarya-burjuvazi çelişkisi reddedilirken, Marx ve Lenin’in teorik görüşlerinin “dogma olmadığı” ve “Bir Kürt’ün de Marksizmi eleştirebileceği” söylenerek, bu karşı görüşler doğrulanmaya çalışıldı. Sosyalist teori ve pratiğe karşı çıkılarak kurulacağı ileri sürülen “yeni paradigma” böylece perdelenmiş oluyordu.

Öcalan’ın çağrı ve “manifestosu”ndaki açıklamaları, oysa, o bir Kürt olduğu için değil, yanlış oldukları için eleştiriliyordu. İdeolojik-politik görüşlerin, onları savunan veya teori düzeyinde öne süren kişinin ulusal kimliğiyle bağlı değerlendirilmediğini PKK-KCK örgütlenmesinin yönetici düzeydeki temsilcileri de biliyor olmalılar! Öcalan, Kürtlerin ulusal kaderlerini tayin hakkının günümüz “toplum sosyolojisine” aykırı düştüğü iddiasındadır. Burjuva egemen sınıfın devrim yoluyla yıkılması ve kapitalist sömürü düzeninin tasfiye edilerek sömürü ve sınıfların olmadığı bir toplumun kuruluşuna götürecek mücadele çizgisine reddiye yazıyor, “demokratik toplum” perspektifini “Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisini yenileme” ve “bölgede öncülük yapma şansı” çerçevesinde formüle ediyor. Türk burjuva devletinin varlığını sürdürme ve bölge üzerinde de etki şansı bulmasının bu savunusunun sömürülen sınıf ve baskı altındaki halkların istemleriyle bağdaşmazlığı açıktır.

Öcalan’ın ve öncülüğünü yaptığı hareketin saflarından Marksizm-Leninizm’e yöneltilen “eleştiriler”, suçlayıcıların Kürt kimliği nedeniyle değil, dayanaksız ve yanlış olmalarının yanı sıra burjuvazi ve kapitalizm yararına sonuçlar doğurma özellikleri nedeniyle eleştiriliyor. Öcalan Kürt olmayıp herhangi diğer ulusal-etnik kökenli de olsaydı, durum değişmezdi. Bu kolaycı ilişkilendirme biçim ve yöntemi önyargı körükleyici işlevle yüklüdür. Bir işçinin, işçi sınıfının kurtuluşuna ilişkin görüşleri benimsemesi ve savunmasının onun sınıfsal kökeniyle ilişkisi kurulabilir. Ulusal kimlik savunusu yapan birinin ulusçuluğuyla ulusal kökeninin çakışması da pekâlâ mümkündür ve onun milliyetçi tutumuyla ilişkilendirilebilir. Marksist-Leninist teoriye yönelik eleştiri veya savununun şu ya da bu kişinin ulusal kökeniyle ilişkilendirilmesi ise ancak saptırma amaçlı bir tutumun da göstergesi olur. Eleştirilen Öcalan’ın anarşizm-liberalizm karışımı görüşleridir. Öcalan’ın ne dediğine, neyi savunup hangi görüşlere saldırdığına yeniden bakmak, bu bakımdan açıklayıcı olacaktır.

Ne Diyordu Öcalan?

Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm alternatifinin daha doğru olduğuna inanıyorum.” Tarih “bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir.” “Dikkat edelim öyle bildiğimiz sınıf yok, klandan sınıf doğmaz. Köleye de sınıf demek saçmadır. Marks da bu hatayı işliyor. İşçi denilen de aslında bir köledir. Hani bu köle hiçbir devrim yapmış mıdır? Yapmamıştır.”

Öcalan’a göre; Marx, Kapital’i “gelir getirsin, bu evliliği kurtarayım” güdüsüyle yazmış, “kapitalizmi allayıp-pullayıp ilerici bir aşama olarak” göstermiş, kapitalizme ilişkin analizlerinin yanlışlığını ömrünün sonuna doğru görüp sınıf mücadelesi ve proletarya devrimi görüşünden vazgeçmiş, “ulus devleti çözümleme perspektifi”nin “eksikliği” nedeniyle devlet konusunda yanlış görüşler savunmuş, “diyalektiği aşırıya vardırmış” ve çelişkileri de “bir uç”un “diğer ucu yok ederek” var olacağını anlayışıyla irdelemiş, işçilere “bir devrim bahşetmek” istemiş, “işçi sınıfı”nın uyanıp bir devrim yapacağını öngörüp beklemiş, ancak işçi sınıfının yaptığı bir devrim hiç olmamış, “devrimi yapanların çoğu da burjuvaziden gelen ailelerin çocukları” olmuştur!

Ona göre, Darwin biyolojide evrim yasalarını bulunca, Marx da “hızla üstüne atla”yarak “toplumda da yasalar var” demiş, onu da “‘diyalektik tarihsel materyalist yasa’” olarak adlandırarak “en temel hatası”nı yapmıştır! Oysa –diye iddia ediyordu Öcalan–, “doğada yasa değil, eğilim vardır. Eğilim, yasa demek değildir. Toplumda geçerli olan eğilimler olabilir, ama yasalar olamaz. Neden? Çünkü toplum insan zihnine dayalıdır. İnsan zihninde katı yasalar yoktur, eğilimler ve düşünceler vardır. İşte bu nedenle düşünce özgürlüğünü en çok kabul eden toplumlar, en sağlıklı toplum oluyorlar.”

Öcalan, “Çelişkileri birbirini yok eden uçlar şeklinde değil, birbirini besleyen toplumsal olgular olarak görmek zorundayız. Çünkü komün olmadan devlet, burjuvazi olmadan proletarya olmaz. Dolayısıyla çelişkiyi yok edici bir mantıkla değil, dönüştürücü bir tarihsel perspektifle ele almak gereklidir” diyor. Öcalan’a göre “toplumsal doğa düşünce ile örülen, bizzat insanın önce simgesel sonra bilimsel, felsefi, dini bütün düşüncelerini temeline yerleştirdiği bir doğadır.” Toplum dedin mi, diyor Öcalan, “hemen akla düşünce gelir.” “Tüm toplumsal oluş ve yapılanmaların kurucu, taşıyıcı, geliştirici unsuru anlamdır.”

Bilim deyince”, diyor Öcalan, “ölçü, matematik akla geliyor. Ölçebildiğin şey bilimdir. Ama bu da her şeyi ifade etmiyor. Çünkü ölçülemeyen bir zaman var, zaman ötesi; ölçülemeyen bir mekân var, mekân ötesi. İşte bunun arasında metafizik dediğimiz kurgusal düşünce geliyor: Hayal, inanç, inanış. Ölçülen şeyler de yani bilim de var.”

Öcalan’a göre felsefi görüşleri, “materyalizm ya da idealizm diye dondurmak doğru değildir. Bu ikilem yanlışa götürür, götürüyor” diyor. “İnsan bilinci mi evreni mümkün kılıyor; evren mi insan bilincini?” diye sorar Öcalan ve “Kesin bir yargıya kavuşmaktan uzağız” diye yanıtlar.

Öcalan’a bakılırsa “Peygamberler geleneği” ve Muhammed komünalist, Medine komün, Medine Sözleşmesi komün sözleşmesi olarak görülmelidir! Ona göre İsa “radikal sınıf devrimcisi”, Muhammed “komünalist”; Budizm, “Marks’ın komünizminden kırk kat daha komünistik”tir! “Bu çözümlemede tarihsel sosyoloji yapmaktayım ve çok önemlidir. Bu, komünalite ideolojisinin ilk defa ilan edilmesidir” diye bir de övünüyor Öcalan.[3]

Öcalan, Marksizmi “zihniyet devrimi” yapmaksızın toplumu proletarya eliyle değiştirmeye kalkıştığını söyler. Marx’a zihni ve ahlaki boyutu görmeme ya da kavrayama suçlamasında bulunan Öcalan, Marksizmin politika, ideoloji, ahlak, hukuk ve kültür vb. üzerine yazınını görmezden gelirken bu kategori ya da katmanların ekonomik ilişikler ve sınıf farklılıklarıyla ilişkisini karartır. Öcalan’ın sınıf mücadelesiz ve devrimsiz özcü bakış açısında, toplumsal değişim ve gelişmelerin iç dinamikler bağı kopmuştur. Zira onun toplum -zihniyet bağlamında nesnel toplumsal ilişki ve yasaların hükmüne yer yoktur. “Sınıf ayrımına dayalı çatışma teorisi”ni “reel sosyalizmin çöküşünün ana nedeni” olarak gösteren Öcalan, “etik ve politik bir şey” olarak da tanımladığı komün örgütlenmesine sahip olmadığı ve sınıf iktidarını tesis ettiği için proletarya iktidarını demokratik olmamakla suçlar.

Bu görüş ve iddialar, Öcalan’ın sosyalist teori ve pratiğe yönelik suçlamaları doğrultusunda tartışmayı sürdüren ve onun görüşlerini “açımlayarak” savunan çok sayıdaki başka yazar tarafından da ileri sürüldü. Öcalan’ın görüşlerinin eleştirisini öfkeyle karşılayan Mehmet Karakuş’a göre, “Türkiye sol hareketi ilk günden bugüne kadar Türkiye sosyolojisine denk düşünce üretmektense sağdan soldan aldığı klişeyi Türkiye’ye uyarlamakla” yetinmiş; “Arnavutluk, Çin, Küba, Vietnam, Rusya gibi ülkelerin devrim stratejilerini alıp Türkiye’ye uyarlamaktan başka bir şey yapmamış”tı. Tarihe yön veren mücadelenin “devlet ile komün arasında süregelen bir mücadele” ve tarihe yön verenin “cins savaşı” olduğunu görmemiş; sorunlara “Bir avuç kastik katile karşı tüm toplumu kucaklayan bir perspektiften” bakmamıştı.[4]

Öcalan’ın reddettiği sınıf mücadelesi anlayışının onun “perspektifi”ne içsel olduğunu ileri süren ve ESP-Atılım’dan geçişli Sedat Şenoğlu, “Öcalan’ın paradigması”nı “tarihsel materyalist yöntemin farklı tarihsel koşullar altında yeniden kurulması” kapsamında görüyor. “Devletin tarihsel olarak komünaliteyi bastıran temel aygıt olduğu tespitinden hareketle, devleti merkez almayan bir devrimci strateji geliştirmek, teorik bir zayıflık değil; tarihsel zorunluluktur” kestiriminde bulunuyor; Öcalan’ın “tam da bu noktada sınıf indirgemeci yaklaşımın kör noktasını” açığa çıkardığını ileri sürüyor. Öcalan’ın “Tarih, komünalite ile devlet arasındaki karşıtlıktır tespitiyle “aynı zamanda tek taraflı tarih anlatısının bilinen tarzına yöneltilmiş doğrudan bir meydan okuma”da bulunduğunu belirten Şenoğlu, “Tarihi açıklama ve değiştirme iddiasıyla yola çıkan” Marksizm’in, “bizzat tarihin karşısında donmuş bir doktrine dönüşmüş durumda” olduğu iddiasında.[5]

Sınıftan önce “ilkel kabileleri komün başlangıcı olarak görüp, günümüzdeki proletarya denilen sınıfa veya tüm ezilenlere kadar uzanan bir tarih perspektifine ihtiyaç” olduğunu; “komünal gelişmeyle anti-komünal gelişme arsındaki bir ilişki ve çatışma süreci olarak tarihi okumak” gerektiğini ileri süren Haydar Ergül’e göre ise, “proletaryanın alternatif olamayacağı” pratikte açığa çıkmıştır. Ergül, “Demek ki seçenek sınıf değil, seçenek komündür” demektedir.

Duran Kalkan, ise, Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırının, “Ulus devletçi sosyalizm yenilgiye, demokratik toplum sosyalizmi zafere götürür” tespitini doğruladığını ileri sürüyor; “tarihin en önemli, en büyük iradesi” olarak nitelediği Öcalan’ın, “Kürt-Türk çatışmasına sahne yapılan geçmiş 100 yılı sona erdirerek demokratik temelde Kürt-Türk barışına dayalı yeni bir ilişki düzeni”nin kuruluşunu başlattığını iddia ediyor.[6]

Venezüella’da kurulmamış sosyalizmin yıkılması iddiası, boşluğa savrulmuş sözlerden ibarettir. Onu bir yana bırakalım. Türk burjuva devletinin Kürt halkına saldırısını “Kürt-Türk çatışması” olarak nitelemek için ise, halk kitleleriyle devleti aynı konum ve kategoride görmek gerekir, ki bu da doğru olmayacaktır. [

Marksizm-Leninizm’e Karşı İkici, Eko-anarşist-Ütopik ve Metafizik Görüşler Karmaşası

Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in materyalist tarih görüşüne göre, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi ve bunun tarzı, toplumsal ilişkilerin üzerinde yükseldiği temeli oluşturur. Maddi yaşamlarının koşullarını ve ilişkilerini değiştirenler insanların kendileridir. Bu değiştirici etkinlik önceki kuşaklardan devralınan belirli koşullar ve ilişkiler içinde gerçekleşir ve sonuçlar karşıt güçlerin (burada sınıfların) mücadelesine bağlı olarak şekillenir. Marx ve Engels, kapitalist üretim tarzını analiz ederek karakteristik temel özelliklerini açıklığa kavuşturdular. Buna göre, üretimin toplumsal niteliğiyle mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişki bu toplumu devrimci altüst oluşlara ve devrimlere mahkûm kılmaktadır. Toplum ancak bu çelişkinin çözümüyle kurtuluşa yol alabilir ve bu yol ancak sömürülen sınıfın öncülüğündeki bir devrimle ve onun iktidarı aracıyla açılabilir. Toplumsal kurtuluş için üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine son verilmeli, kapitalizm tasfiye edilmelidir. Sömüren ve sömürülenlerin olmadığı yeni bir (sosyalist-komünist) topluma ancak devrimle iktidarını kuran proletaryanın öncülüğünde varılabilir. Fransa’da Sınıf Savaşları, Komünist Manifesto, Gotha Program’ının Eleştirisi, Alman İdeolojisi, 18. Brumeire, Feuerbach Üzerine Tezler, Doğanın Diyalektiği, Anti Dühring, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı gibi eserlerde bu görüşler ayrıntılı olarak dile getirildi. Kapital ciltlerinde Marx, kapitalist üretim tarzının ayrıntılı analizine girişerek, emek gücünün sömürülmesi ve artı-değer üretiminin bu üretim sisteminin ana güdüleyeni olduğunu kanıtlayıp; kapitalist “kötülükler”in pazar için meta üretimi ve sermayenin genişleyen yeniden üretimiyle bağını binlerce örnek desteğinde teşhir ederek, proletarya-burjuvazi uzlaşmaz karşıtlığının maddi toplumsal temelini görünür kıldı. Kapital’e yönelik sözüm ona küçümseyici lakırdılar bundandır ki boşlukta kalır.

Marksizm toplumsal tarihe getirdiği açıklamalarıyla ortaya çıktığı dönemden sonraki tüm tarihsel süreçte karşıt sınıflar arası mücadelede sömürülen sınıf ve ezilen kitlelere yön gösterici oldu. Karşıtları ya burjuvazinin organik aydınları ya da bir dönemler işçi hareketi yanında yer almış ve fakat süreç içinde uzlaşmacı liberal çizgiye yönelmiş “eski solcular”dı. Günümüzdeki tartışmalar bu karşıt konumlanmadan bağışık değildir. Marx’ın kuramına karşı ve sözüm ona eksiklik bıraktığı iddiasıyla işaret edilen “toplumsal cinsiyet”, ekoloji, ulusal kimlik vb. sorunlar, toplumsal-tarihsel koşullar göz ardı edilerek irdelenemezler. Marksist-Leninistler bu sorunları, günün koşullarında her ne iseler o durumlarıyla ele alıp çözümü için mücadele ettiler.

Öcalan, Marx’ın toplum ve tarih görüşünün üçüncü-dördüncü elden tasnifçi-tek yanlı yorumlarını veri alarak suçlamalarda bulunur, Kapital’e ilişkin kibirli sözler ederken, kapitalist üretim tarzının temel özelliklerini yok saymakla işe koyuluyor. Maddi üretim ilişkilerini ve bu ilişkiler zemininde şekillenen toplumsal biçimlenmeleri iradi güçle bağlı, zihni ve ahlaki iyilik-kötülük kategorilerine indirgiyor. Onun tarih anlatısında sınıflara ve mücadelelerine yer yoktur. Zıtların birliği ve mücadelesinin, zıtlardan birinin diğerini ortadan kaldırması ve yok etmesine varamayacağı (“iki uçtan biri ötekini yok etmez birlikte var olur”) iddiasındadır. Özne-nesne; neden-sonuç ilişkisine yaklaşımı öznelcidir.

Öcalan’ın Marksizm-Leninizm’e karşı karmaşık söyleminin başlıca özellikleri şöyle özetlenebilir:

ı) Öcalan’ın maddi olgusal kategorilere yaklaşımı görececi; felsefe, bilim ve düşünceye ilişkin görüşleri metafizik, kuşkucu ve bilinemezcidir. Düşünceyi nesnel olgulara öncel olarak alır, toplumu düşünce, bilimi “ölçülebilen şey” ile özdeşleştirir. Toplumun “zihne dayalı” olduğunu ileri sürer ve madem zihinde katı yasalar yoktur, öyleyse toplumda da yasa olmaz sonucuna ulaşır. “Bilim deyince”, akla getirdiği ölçü ve matematiktir. “Ölçebildiğin şey bilimdir” diyor, ama “ölçülemeyen bir zaman”, “zaman ötesi”; “ölçülemeyen bir mekân”, “mekân ötesi” de var diyerek, birçok şeyi metafizikle ilişkilendiriyor. Bu ilişkilendirmede nesnel-toplumsal olan, izlenim-anlam kategorisine indirgenir ve anlam, toplumsal oluş ve yapılanmaların kurucu faktörü olarak gösterilir. Onun kavram kullanımı-kavramlaştırması rastgele ve keyfidir. Çelişki ve hareket, zıtların birliği ve mücadelesi, nicelik-nitelik, devrim-evrim, siyaset-ekonomi ilişkileri, kurgusunda mutlaklaştırılmış tek yanlı anlamlandırmalarla yer alırlar. Mutlak belirleyicilik ve belirlenemezlik onun mantık yürütmesiyle bir araya gelir; bazen biri bazen diğeri baskın öge işlevi görür. Bu görüş açısında nesnel gerçeklikler, zihinsel-düşünsel olan üretilere indirgenmiştir. Doğa-insan, evren-düşünce ilişkisine bilinemezci bakış açısıyla yaklaşır. “İnsan bilinci mi evreni mümkün kılıyor; evren mi insan bilincini? Sorun buradadır. Kesin bir yargıya kavuşmaktan uzağız” diyor ve gerekçesini, “Farklı evrenler hayali, farklı evrenler düşüncesi çıkmaktadır; gördüğümüz bildiğimiz evrenler, hayali evrenler, yapay evrenler”in varlığıyla açıklıyor. Ulaştığı sonuç, “Neye inanacaksın” sorusuyla konuyu bilinemezciliğe bırakmaktır!

ıı) Ücretli emek gücünün kapitalist üretim ve burjuva toplumu için teşkil ettiği kurucu ve hayati önemin, Öcalan’ın “perspektif”inde herhangi bir anlam ya da değeri yoktur. Marx’ın kapitalizm analiziyle sınıf teorisini “bunlar hikâye” diyerek küçümser; işçi sınıfına, talepleri ve mücadelesine göz kapayarak “yok öyle bir işçi sınıfı” diye kestirimde bulunur. Dahası da var: Öcalan, sanayi proletaryasının “en çok da faşizme yaradığı” iddiasındadır. “Bu işçi sınıfı dediğimiz-diyor-sosyalizmden çok faşizme taban teşkil etti.”[7]

Bu afaki yok sayıcılık kanıta dayanmayan hüküm bildiriminden ibarettir. Böyledir, çünkü işçi sınıfının mücadele tarihi onun iddialarını boşa çıkarmaktadır. Özetin özeti olarak belirtilirse, pre-kapitalist toplumların bağrında yaşanan mücadelelerin sınıf karakterini saklı tutarsak, onun inkârcı iddialarını boşa çıkaran gelişmeler şöyledir: 1830’lardan 1850’lere Chartist hareket ve Ludizm, tarihe ilk işçi isyanlarının adını yazdırdı. 1848 devrimleri, proletaryanın hemen tüm Batı Avrupa ülkelerinde burjuvaziye karşıt bir sınıf olduğunu açığı çıkardı. Komünist Manifesto’da burjuvazinin proletarya ile bu karşıtlığının, onu egemen sömürücü sınıf konumunu ve bunun kurumsal aygıtını kaybetmeye mahkûm ettiği ortaya kondu. Manifesto’nun yazıldığı dönemde dünyanın nüfus ve toprak olarak büyük bölümünde, kapitalist üretim ilişkileri ya henüz gelişmemiş ya da egemen değildi. Marx ve Engels, buna rağmen kapitalist gelişmenin rotasını ve gelişme dinamiklerini gerçekçi bir biçimde bulgulayıp uluslararası bir sistem olarak tüm toplumların sömürü ağına çekilmekte olduğunu gösterdi. 1871 Paris Komünü, 1917 Ekim devrimi ve 1918 Alman ve Macar devrimci kalkışmaları (yenilgiyle sonuçlanmaları durumu değiştirmez) işçilerin sınıf tutumu ve talepleriyle katıldıkları devrimlerdi. Bunlar ve proletaryanın sınıf mücadelesinin daha yüzlerce örneği, yukarıdaki inkârı boşa çıkarır. Günümüz dünyasında milyarlara ulaşmış bulunan işçilerin sosyal sınıf varlığı tüm kapitalist ülkelerde şu ya da bu düzeydeki işçi direnişleri, grev ve protestolarıyla da kanıtlıdır. 21. yüzyılın ilk çeyreği içinde İngiltere, Fransa, Şili, Almanya, Mısır, Türkiye, Yunanistan, İtalya, ABD, Hindistan gibi birçok ülkede, kiminde yüzbinlerin, kiminde on binlerin katıldığı, Hindistan örneğinde 250 milyon işçinin grevlerinin gerçekleştiği biliniyor. Öcalan’ın liberal ideologlardan devralarak yinelediği sınıf inkârı görüşleri tüm bu örnekler tarafından geçersiz kılınmaktadır.

Kürdistan dahil tüm ülke ve bölgelerde pre-kapitalist ilişkiler çözülüp emek gücünü satarak yaşam gereksinimlerini karşılamaya çalışan emekçilerin sayısı artmış, fabrika, atölye ve işletmelerde biriken işçilerin ekonomik sosyal talepler için mücadelesi çeşitli biçimleriyle sürüyorken, sınıfların ve sınıf mücadelesinin reddi için gösterilen çaba, nesnel gerçekliklerin duvarına çarpmaya mahkumdur.

Toplumlar tarihini bazen “komün-devlet” bazen “cins çelişkisi” merkezli açıklayan Öcalan, kapitalist üretimin ve burjuva toplumunun varlığı için artı-değer sömürüsünün hayati koşul oluşturduğunu ya görmez ya da görmezden gelir. Ona bakılırsa “Devrimi yapanların çoğu da burjuvaziden gelen ailelerin çocukları” olmuştur. Maksadını yanlış ifade etmediyse eğer, kitlelerin rolü yerine üstün yetilere sahip bireylerin rolünü ikame etme anlayışına sahip demektir. Öcalan, Marx, Engels, Lenin gibi bilimsel sosyalist teorisyenlerin yol gösterici-örgütleyici rolünden ya da devrimci partilerin “lider” diye anılan mensuplarından söz ediyor ise eğer, o da “devrim yapma” olarak nitelenemez.[8]

ııı) Öcalan’a göre, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin yenilgiye uğraması /uğratılmasının, -onun deyişiyle “Reel sosyalizmin çöküşü”nün ana nedeni “Sınıf ayrımına dayalı çatışma teorisi”nin esas alınması; sınıf iktidarına dayalı ve dolayısıyla da “demokratik olmayan”, ve öyleyse “etik ve politik” de olmayan Leninist-Stalinist teori ve pratiktir. “Toplum ancak özgür bir yargılama olarak ahlakla düzenlenebilir” diyen Öcalan, “Sovyet Rusya’sının, Firavun Mısır’ının tüm rasyonelliklerine karşın çözülmelerini ahlak yoksunluğuna bağlayabiliriz” demektedir.[9] Ona göre “düşünce özgürlüğünü en çok kabul eden toplumlar, en sağlıklı toplum oluyorlar.” “Geçimlik aile ekonomisi”ni temel alarak kurulacağı varsayılan komünü “Etik ve politik bir şey”[10] olarak da tarif eden Öcalan, “özgürleşen komün”e dayalı bir toplum inşa etmedikleri iddiasıyla Lenin ve Stalin’i “ahlakı ve politikayı silme(k)”le de suçlar. Ahlakı toplumsal koşullar ve ilişkilerden, sınıfsal farklılık ve çıkarlardan bağışık “ideal kategoriler” kapsamında gören Öcalan’a göre, sosyalistler “sınıf ayrımına dayalı sosyolojiyi inşa etmeye” çalıştıkları için de yenilgi ve çöküş kaçınılmaz olmuştur.

Varlık -düşünce ilişkisini tersten kuran, toplumsal ilişkilerin-uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıyla farklı düşünce biçimlerinin oluşmasındaki belirleyici işlevini karartarak dünyanın ve toplumun farklı algılanış ve değerlendirilmesi biçimlerini toplumun “sağlıklı olma”sına kanıt gösteren Öcalan, sorunları özcü bir görüş açısıyla ve indirgemeci bir yöntemle ele almaktadır. Yukarıdaki iddiaları burjuva liberallerinin demokrasi-düşünce özgürlüğü bağlamına getirdikleri açıklamaları akla getirmektedir. Onun, sosyalistlerin “sınıf ayrımına dayalı sosyolojiyi inşa etmeye” çalıştıkları yönündeki iddiası da gerçek dışıdır. Sosyalistler böylesi bir sosyolojiyi inşaya çalışmadılar, aksine bu ayrıma dayalı toplum gerçekliğinin sömürüsüz ve sınıfsız bir topluma varış yönünde değişimi için sınıf mücadelesi politikası izlediler. SSCB’deki sosyalist inşa sürecinde Sovyet Cumhuriyetleri yurttaşlarının ekonomik sosyal, politik ve kültürel koşullarında büyük iyileşmeler sağlandı. Devrimin uluslararası etkisi, başkaca ülkelerde devrimci ayaklanmaların önlenmesi amaçlı kapitalist sosyal reform politikalarının uygulanmasına; işçi sınıfı ve emekçilerin yaşamında iyileşmelerin sağlanmasına da yol açtı. Dünya-toplum tarihinde insanın özgürleşmesi, proletaryanın sömürüden kurtuluş yolu ve pratiğinin kanıtlanması, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadelede katedilen yol vb. değişim-gelişim göstergeleri ortaya çıktı. Gelgelelim bu mücadele ve sağlanan ilerlemeler çok çeşitli iç ve dış etkenler (dış baskı ve kuşatma, iç direnmeler, bürokratik yozlaşma, küçük üretimin kapitalist ilişkiler üretici varlığı, tarım-sanayi ilişkilerindeki önceliğin geniş kır emekçi kitlelerince henüz tümüyle benimsenmemiş olması vb.) sonucu yenilgiyle sonuçlandı ve sosyalizmin tasfiyesine yol alındı. Öcalan, kendinden önceki eko-anarşist, Troçkist ve liberal teorisyenlerin iddialarının karmaşık bir biçimini sahiplenerek, Sovyet Devriminin dünya toplumlar tarihindeki rolünü karalamaya çalışıyor. Kapitalist üretim ilişkileri ve bu ilişkiler zemininde şekillenen toplumsal koşulların devrimle değiştirilmesi, proletaryanın devrimci diktatörlüğü aracıyla burjuva tiranlığı ve kapitalist sömürü ilişkilerinin yeniden egemen kılınmasına meydan vermeyerek sömürüsüz bir toplumun inşası için izlenen politikanın ahlaki olmadığı suçlaması, sınıf mücadelesiz tarih görüşünün ürünüdür.

ıv) Öcalan ve destekçisi yazarlar, bir yandan Marx, Engels, Lenin ve Stalin’i mücadeleyi sınıf mücadelesine daraltıp “ulus sorununu”, “cins çatışması”nı ve ekolojik yıkımı görmediklerini ileri sürer ve fakat diğer yandan ulusların kaderlerini tayin hakkı savunusu ve proletaryanın devrimci iktidarı (yönetimi) altında sosyalizmin inşa pratiği dolayısıyla “kapitalist modernite içinde kalmak”la suçlarken keyfiyetçi bir bakış açısını sergilerler. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile emperyalizme karşı, uluslararası sosyalist devrim için mücadele arasındaki ilişki konusunda farklı düşünmüş olsalar da, “demokratik sosyalizm” söylemiyle “proletarya diktatörlüğü” karşıtlığında birleşerek sınıf mücadelesinin iktidar savaşıyla bağını koparırlar. Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in sınıflar arası sorun, çelişki ve mücadele dışındaki toplumsal sorunlara ilgisiz kaldıkları iddiası ise, tarihsel koşullar ve yaşanmış gerçeklikleri göz ardı eder ve dayanaksızdır. İlkel komünal dönemden başlayarak toplumsal gelişme süreçlerini irdeleyerek ileriye yol alışın güç ve dayanaklarını ortaya koyan Marx ve Engels, kadının ezilen cins olarak toplumsal konumu ve kurtuluşu sorununu ihmal etmediler. Engels’in ünlü eseri Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni ve Komünist Manifesto başta olmak üzere eserlerinde konu üzerine irdeleme ve açıklamaları bu iddiayı yalanlar. 19. yüzyıl koşullarındaki dünya gerçekliğinde Britanya İmparatorluğu’nun sömürgeci politikasına karşı mücadele ettiler ve İrlanda’nın bağımsızlığı ve özgürlüğünü savundular. Marx, “bir ulusu ezen ulus özgür olamaz” diyordu.

Öcalan’ın “Devlet eliyle ve zoruyla olmayacak, içine iktidar değil demokrasi girecek ulus” tahayyülü ancak gerçekle alakasız bir tahayyül olarak kalır. Bağımsızlık, özerklik, federasyon gibi oluşumların günümüz “tarihsel toplum sosyolojisi”ne aykırı düştüğünü ileri süren Öcalan’ın, Filistin-İsrail ilişkisi üzerine söyledikleri ise ibret vericidir: “Mesela Filistin-İsrail ilişkisi. İbrahim Yolu antlaşması buna dayanıyor ki Suriye’de bunu düşünebiliriz. Demek ki bu kavram giderek Ortadoğu’da yayılacak ve bunun öncüsü de biziz. Bunun teorik temelini attığıma inanıyorum. Mevcut ulus-devletler varlığını sürdürecek; İsrail varlığını sürdürecek, ama Filistin halkı da demokratik ulus olarak örgütlenecektir.” Abraham (İbrahim) Anlaşması’nın Ortadoğu ölçekli geçerliliği savunusuyla Öcalan, bu anlaşmanın mimarlarının platformunu kabullenmiş oluyor. Abraham Anlaşması, Körfez ülkeleri yönetimlerinin İsrail’e mesafeli ya da karşıt olan politik tutumlarının değişimi ve İsrail ile anlaşmalarını sağlamayı hedefleyen bir ABD-İsrail projesi olarak gündeme geldi. Başlıca en önemli hedefi, Filistin halkının kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkının İsrail tarafından gasp edilmiş olmasına onay sağlamak olan bu anlaşmanın Suriye için de geçerli olmasını isteyen Öcalan, ABD’nin-yanına İsrail, İngiltere, Fransa ve Türkiye gibi güçler de eklenebilir- Rojava’da mevcut “statü”nün de son bulmasına götürecek politikalarını, bu politikaların bölge için içerdiği tehlike ve tehditleri gözardı ediyor.

v) Öcalan’ın toplumsal devrim hedefiyle bağlanmayan “Demokratik toplum”, “demokratik konfederalizm”, “demokratik sosyalizm” formülasyonlu programatik perspektifi, burjuvaziye ve kapitalist sömürü sistemine -o burjuva devleti de ekleyerek bunu kapitalist modernite olarak adlandırır-alternatif oluşturmaz. Üretim süreçleri ve toplumsal ilişkilerin işlevi bu öznelci bakış açısında buharlaşmakta; yerine, binlerce yıl öncesinin ilkel topluluklarının doğada ve doğayla yaşam mücadelesinin biçim ve ritüelleri geçirilerek kötülüklerle örülü olduğu belirtilen “kapitalist modernite”ye alternatifi olarak gösterilmektedir. Bu kurgu, toplumsal gelişmenin modern sosyal dinamiklerini dışlayıcıdır. Kapitalist ile işçinin, topraksız köylü ile büyük toprak sahibinin, bu kurgusal komünalite içindeki konumu belirsizdir ya da bilinçli olarak karanlıkta bırakılmıştır. “Kastik katil” gibi sınıflardan soyutlanmış, üretim araçlarıyla ilişkisi ve sosyal konumu belirsiz “kötü” ile tüm toplum arası çelişkinin çözümüyle varılacağı ileri sürülen “ahlaki politik” toplumun sermaye karşısındaki konumu onun kurgusunda belirsizdir.

vı) Öcalan’ın, Marx’ın materyalist tarih-toplum görüşü ile Darwin’in evrim kuramı arasındaki ilişkiyi yorumunda, tarihsel-olgusal kategori ve formasyonlar buharlaşır, geriye, olgulardan bağışık düşünsel yargı kalır. Marx ve Engels’in modern materyalist dünya-toplum görüşünün gelişimiyle doğa bilimlerindeki buluşlar arasındaki bağı gözetip önemsedikleri, eski kaba materyalist anlayışların aşılmasında bu gelişmelerin rolüne işaret ettikleri bilinir. Darwin’in beşeri yaşamın gelişme ve değişimine ilişkin analitik bulgulamaları doğa bilimsel alanda ileri bir adımdı. Marx ve Engels, doğa bilimlerindeki ve toplum yaşamındaki gelişme ve değişmeleri gözettiler ve onlardan sonuçlar çıkardılar. Öcalan, Marx’ı, Darwin’in evrim teorisinin “üstüne atlamak”la suçlarken, doğa bilimleri alanındaki gelişmelerin toplumsal gelişme süreçleriyle bağını karartan bir anlayışı sergiliyor. Neden göstermiyor, yüzeysel ilişkilendirmeyle yargıya varıyor.

vıı) Öcalan’ın maddi üretim süreçleriyle toplumsal ilişki biçimleri ve bunların yol açtıkları sonuçları göz ardı eden ilişkilendirmelerinde “Peygamberler geleneği” ve Muhammed komünalist, Medine komün, Medine Sözleşmesi komün sözleşmesi olarak gösterilir. Hz. Muhammed’in “tanrının tekliği, ‘tevhid ilkesi’” anlayışı Hegel diyalektiğine öncel; İslami inanç ve söylemdeki “Eşrefi mahlûkat” anlayışı Darwin’in evrim teorisine “daha üstün” addedilir ve Albert Einstein’in bilimsel uğraşısının ürünü olan enerji formülü (e=mc2) Tevrat’la ilişkilendirilerek dini bir kavramdan geliştirildiği iddia edilir. Onun anlatımında dinlerin ilkel dönemlerinde ezilenlere “kurtuluşu müjdeleyerek” destek bulma çabası öne çıkarılır, kurtuluşun “öte dünya”da olacağı telkini atlanarak, İsa “radikal sınıf devrimcisi”, Muhammed “komünalist” gösterilir ve kurumsallaşan dinin sömürü sistemi ve devletle ilişkisi karartılır.[11] Budizmin, Hristiyanlığın ve İslam’ın ortaya çıkış dönemlerine ilişkin “eşitlikçi” söylem, gelişimi sürecinde dini ideolojilerin, egemenlerin ezilenlere karşı hakimiyetinin aracı işlevi görmesi atlanarak yüceltilir. Budizmin egemen klikler arası zıtlaşmayla bağını göz ardı eden Öcalan ona “Marks’ın komünizminden kırk kat daha komünistik” payesi biçer. Hristiyanlığı ilk üç yüz yılı açısından “tamamen komünal” bir din olarak gösterir ve ardından da “Bu çözümlemede tarihsel sosyoloji yapmaktayım ve çok önemlidir. Bu, komünalite ideolojisinin ilk defa ilan edilmesidir” diye övünür. O, dinlerin ortaya çıkış nedenleri ve süreçlerindeki işlevini, sanki bu işlev sonraki süreçte de aynen devam etmiş gibi gösterirken, dinlerin egemen sınıflar tarafından, sömürülen ve ezilenlerin yedeklenmesi ve sömürü sistemine bağlı tutulması için kullanılmasını geçiştirir.

Kilise, cami, havra ve medreselerin yoksulların hayatını cehenneme çeviren maddi-manevi ilişkilerin araçları olarak kullanılmasını atlayan ve Budist, İsevi ve Muhammed’i “komünalizm” anlatısına girişen Öcalan, Avrupa ve Ortadoğu pre-kapitalist toplumlardaki başkaldırıları, örneğin Thomas Münzer ve Börklüce’nin farklı coğrafyalardaki isyanlarını, bunlar ezilen sınıfların hareketleri olmaları nedeniyle olmalı, söz konusu bile etmez.

vııı) Öcalan, Kabile-Aşiret-Tarikat ve Mezheplerin “Komünalitesi”ni savunur. “Demokratik toplum”un, “klandan başlayarak günümüze kadar gelen toplumsal ilkelerin ve anacıl-toplum özelliklerinin yeniden topluma hâkim hale getirilmesini” hedefleyeceğini belirten Öcalan, öngördüğü toplumun bileşenlerinden söz ederken şöyle diyor: “Biz önceleri ‘aşiretçilik kötüdür’ diyorduk. ‘Hemen ortadan kaldıralım’ diyorduk, oysa binlerce yıllık bir kültürdür. Pozitif yönleri de var. Onu demokratikleştirmek, çağdaşlaştırmak gerekiyor. Demokratik ulus kavramı da bunlarla ilgilidir. Bütün bu etnisiteleri, tarikatları, mezhepleri hatta dinleri kapsayacak bir derinlik ve genişliktedir.” Daha da açıyor Öcalan: “Toplumun direniş dinamiği olan kabile, aşiret, devlet dışı inanç, mezhepler ve tarikatlar tortu halinde de olsa günümüzde varlığını korumaktadır. Demokratik komünalizmin dayanacağı temel toplumsal unsur bunlardır.” “Kapitalizmin korkunç yok edici gücüne karşı tekrar komünaliteye dönüş -ki burada burjuva ve proletarya ayrımı yok-.

Sınıf kimliksiz aşiret-cemaat-klan topluluklarını kapsayacak “komünler”le köy kooperatifçiliği ve “aile ekonomisi”ni dayanak edinen alternatif toplum tasarımıyla Öcalan, kapitalist dünyanın ve burjuva devletlerinin egemenliği koşullarında, onlara karşı açık yıkıcı bir savaşa girmeksizin “demokratik toplum-demokratik sosyalizm”e varılacağını ileri sürer. Bu perspektifinde o, devrim gerekliliğinin yanı sıra fabrika-ileri teknoloji dünyasından kabile-aşiret-aile ekonomisine doğru geriye dönmeyi ahlaki-politik ve mükemmel bir gelişme olarak gösterir. Öcalan’ın “endüstriyel kapitalist canavara karşı” alternatifi, “geçimlik aile ekonomisi”ni baz alan “eko-ekonomi”dir. “Çevreyi kirletmeyecek, ailenin geçimini sağlayacak bir ekonomiden bahsediyorum. Ekonomi aile yasasıdır. Mutfağı çalıştırma, idare etme sanatı” olarak tarif ediyor. Yüzlerce, hatta binlerce yıl geriye doğru çekilen bir ekonomi anlayışıdır bu.

Üretimin toplumsallaşmasının günümüzdeki uluslararası koşullarında, “geçimlik aile kooperatifçiliği” ve “kabile-aşiret komünleri”nin genelleşerek egemen biçim olması iddiası, devrimsiz-sınıf iktidarsız “komünalizm ve demokratik sosyalizm” anlayışıyla uyumludur. Ancak, sosyalizm, sınıflı toplumsal gelişmenin ulaştığı en ileri tarihsel biçimden klan-aşiret toplumuna doğru geriye dönüşü değil, sömürü ve sınıf farklılıklarının tasfiyesiyle daha ileri toplumsal yaşam düzeyine yol almayı hedefler ve ifade eder. Sömüren ve sömürüleniyle, zengini-yoksuluyla kabile, aşiret, tarikat-cemaat topluluklarının bir arada varlık gösterip oluşturacakları “komünal demokratik toplum” ve “demokratik sosyalizm”e yol alış kurgusunun “tarihsel toplum sosyolojisi” ile de, sosyalizm ile de alakası yoktur. Üzerinden binlerce yıl geçmiş, insan yaşamı ve düşüncesinin evriminde kat edilen ilerleme ile bilinmezliklerin aşılmasına doğru yol alınmış, insanın doğayı, kendini ve toplumu değiştirme güç ve olanakları artmış; doğanın ve toplum tarihinin bilimsel açıklanmasında büyük ilerleme sağlanmışken, kabile-aşiret-aile ekonomisi ona alternatif oluşturmaz/oluşturamaz.

Sonuç Yerine Birkaç Söz

a) Öcalan’ın sınıf mücadelesinden arınmış “tarih” anlatısıyla materyalist tarih görüşüne yönelttiği suçlamalar dayanaksızdır. Onun tarih anlayışı sübjektivisttir. İrade ve yeniden anlamlandırma istemiyle, farklı koşullardaki farklı toplumların durumunun birbirleriyle gelişigüzel harmanlanabileceği iddiasını içeren bir anlayışı sergiliyor Öcalan. Toplum tarihi kadın-erkek “cinsler savaşı” veya “komün ile ‘kastik’ zorba veya devlet” arasındaki çatışma ile özdeş gösterilirken örtülen kapitalist üretim sistemi ve burjuva toplumun temel karakteristik özellikleridir. Öcalan’ın perspektifinde emek gücünün sömürülmesi olgusu, sosyal politik bağlamlarıyla birlikte yadsınır. Bu perspektifte burjuva sınıf diktatörlüğünün yıkılması ve kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi bir hedef olarak yer almaz. Burjuva devletin ve kapitalist üretim sisteminin varlığı/kuşatması altında komünal-otonom-komün(ler) eliyle “demokratik toplum”-“demokratik ulus”-“demokratik sosyalizm” kurulabileceği veya kurulacağı iddiası, nesnel dayanakları geçmiş yüzyılların geri biçimlerinde gösterilen, ancak burjuva devlet yönetiminin söz konusu olduğu kapitalizm koşullarında -Öcalan devletin yıkılmasını öngörmediğini-bütünleşme ve yanyana oluş formülasyonlarıyla dile getirir- dayanaksız kalan öznel bir yaklaşımı işaret etme ötesinde anlamsız kalır. Öcalan teorisinde devleti; politik perspektifinde, Türk burjuva egemen sınıf devletini yıkılması gereken bir hedef olarak görmez. Özerklik ve federasyon türü oluşumları da -kimi zaman savunur gibi görünmesine karşın- ilan ettiği manifesto kapsamında geçersiz gösteren Öcalan’ın devletli toplumda devlet hedefsiz demokratik toplum-demokratik sosyalizm kurgusu, evet, yalnızca bir kurgu olabilir.

b) Kapitalist üretim ilişkileri günümüz dünyasında birkaç küçük ülke dışında uluslararası alanda egemen hale gelmiştir. Kürdistan’da da toplumsal ‘yapı’ ve ilişkiler hızlı bir değişimden geçmektedir. Kürt ulusal mücadelesinin gelişme sürecinde Kürt aşiret beyleriyle büyük toprak ağalarının, Kürt küçük burjuvazisi ve aydınlarının ve Kürt yoksullarının konumu ve tutumunu gösteren çeşitli analitik irdelemeler bulunuyor.[12] Kır ilişkilerinin çözülmesi ve kapitalist gelişme Kürt yoksulları ve zenginleri, burjuvaları ve emekçileri, büyük toprak sahipleri ve yoksul-topraksız köylüleri arasındaki farklılaşmayı daha belirgin hale getirmiş, Kürt burjuvazisi bir bölümüyle ulusal hareketin destekçisi olurken, daha genel bir tutumu, Kürdistan’ın farklı bölgelerinde ve Türkiye’nin başlıca kentlerinde, emek gücünü sömürme olanaklarından yararlanmak olmuştur. Mücadelenin temel sosyal gücünü oluşturanlar, kır emekçileriyle köylü, öğrenci, işçi, işsiz genç kuşaklardır. Bu sosyal iktisadi farklılaşma, sömürülen ve baskı altında tutulan halk kitleleriyle burjuva ve büyük toprak sahiplerini eninde sonunda karşı karşıya getirecek bir zemin oluşturur. Tümüne egemen olma amacıyla bağlanan “sınıfsızlık” iddiası, bu sınıfsal bölünme ve kaçınılmaz kıldığı ve kılacağı çelişki ve mücadele ile çatışır!

c) Kürt ulusal direnişinin seferber ettiği emekçilerle genç kuşaklarının sosyalist görüşleri benimsemeleri ya da sosyalizm için mücadele saflarında yer almaları, bugünkü tutumlarından bağımsız olarak tüm milliyetlerden emekçilerin yararına olacaktır. Marksistler, devrimci ve sosyalist görüşlerin Kürt toplumunun sömürülen ve ezilen emekçi kitlelerinin saflarında etkili olması için çalışır ve buna karşı politikaları teşhir ederler. Bu devrimci tutum, Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesinin sömürülen ve ezilenlerin kurtuluşu hedefiyle doğrudan bağlıdır. Ezilen ulus ancak bu yol izlenirse gerçekten özgür olabilir.

[1] Burjuva Türk milliyetçisi şovenist ve faşizan cepheden gelen saldırı politikaları bu makalenin konusunun dışındadır.

[2] Karasu’nun, adı geçen röportajda, Öcalan’ın 1970’li yılların ilk yarısında Ankara’daki gençlik mücadelesindeki yeri-konumuyla ilgili sözleri, yanlış duyum veya yanlış anımsama ürünüdür. Karasu şöyle diyor: “Ankara’da ilk devrimci gençliğin gelişmesine öncülük yapan Önder Apo’dur. Daha 74’te af olmamıştı, eski devrimciler çıkmamıştı; Önder Apo öncülük yaptı. Bu biliniyor. ADYÖD’de devrimci gençliği toparladı. Neye karşı? Pasifizme karşı. 12 Mart’taki saldırıdan sonra böyle oportünistleşen, mücadeleden uzaklaşan sol eğilimlere karşı gerçek devrimci solu, devrimci demokratik solu, mücadeleci solu, sosyalizmi savunan bir Önderlik gerçeği oldu. Bunu Türkiye’deki herkes biliyor.” Benzer iddia, Öcalan’ın 12 Mart cuntası sonrası yıllara ilişkin bazı açıklamalarında da yer alıyor. Öcalan, örneğin, “Vuruşanlar vuruşuyor, dövüşüyor, şehit düşüyorlar. Kalanlar üçüncü elden sempatizanlardı ve ben hızla onların içinde öncülüğü elde ediyordum” demektedir. (Abdullah Öcalan, Devrimin Dili ve Eylemi, Weşanên Serxwebûn, 1996, sf. 64-65). Bu ‘anımsama’ veya anlatımlarda Öcalan’a biçilen ve onun kendine uygun görüp anlattığı rol abartılıdır ve doğru değildir. Dönem Ankara’sının devrimci gençlik mücadelesinde öne çıkan ve çoğunluğu THKP-C ve THKO sempatizanı olan gençler sonraki yıllarda da bu hareketlerin ön saflarında yer aldılar. Onlardan bazılarının anı kitapları yayımlandı. O kaynaklara da bakılabilir. Ankara’da kurulan demokratik yüksek öğrenim derneği ADYÖD’ün 11 kişilik yönetim kurulu, devrimci öğrencilerin örgütlenmekte oldukları fakültelerden temsilcilerle oluşturulmuştur. ADYÖD’ün yönetim kurulunda üç THKP-C’li ve bir THKO’lu ile birlikte Öcalan da yer almıştır. Bu yönetim kurulunda 3-4 ay gibi kısa bir süreliğine yer almış, ancak o örgütlenmelerin başını çekenlerden biri olmamıştır.. Öcalan 1974 başından itibaren “ayrı örgütlenme” fikriyle farklı bir yönelime girmiştir.

[3] Abdullah Öcalan, kendine kutsiyet atfından da kaçınmamış ve “Hz. İsa’nın öyküsünden tam iki bin yıl geçtikten sonra, onun mekânına ve kültürüne yakın bir yerden, ortamda benzer bir sürecin içine düşenlerden biri de benim… Ama doğuş, oluşum tarzım, sistemin içine giriş, muhaliflik ve yakalanış tarzım Hz. İsa öyküsüne öz ve biçim olarak yakın durmaktadır.” diye yazmıştır. (Bkz. Bir Halkı Savunmak, sf. 445)

[4] Karakuş, M. (2025) “Sol hareketler Türk ve Türkiye halklarına ‘Fransızlar’”, Yeni Yaşam Gazetesi, https://yeniyasamgazetesi9.com/sol-hareketler-turk-ve-turkiye-halklarina-fransizlar/

[5] Şenoğlu, S. (2026) “Marks ve Öcalan diyalektiği: Süreklilik ve kopuşlar”, Yeni Yaşam Gazetesi, https://yeniyasamgazetesi9.com/marks-ve-ocalan-diyalektigi-sureklilik-ve-kopuslar/

[6] Yeni Yaşam (2026) “Duran Kalkan: Herkes aklını başına almalı, Kürtlerin de güvene ihtiyacı var”, https://yeniyasamgazetesi9.com/duran-kalkan-herkes-aklini-basina-almali-kurtlerin-de-guvene-ihtiyaci-var/

[7] Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu.

[8] Öcalan “Beni devlet de PKK de anlamıyor”, “Elli yıldır anlatıyorum anlatıyorum dönüp yine anlatıyorum ama siz anlamıyorsunuz” vb. suçlayıcı argümanlarla, kendi “Önderlik çizgisi”nin kimse tarafından anlaşılmadığı iddiasındadır.

[9] Abdullah Öcalan, Kapitalist Uygarlık- Birinci Kitap , Mezopotamya Yayınları, 2009, s. 52.

[10] A.Öcalan, “Kürt varlığında ve sorunsallığında bir dönemin sonu, yeni dönemin eşiğinde olmak”, Perspektif Metin- 25 Nisan 2025

[11] “İlkel Hristiyanlık tarihinin, modern işçi hareketiyle ilginç ortak noktaları var. İşçi hareketi gibi Hristiyanlık da, başlangıçta, ezilenlerin hareketiydi: ilkin kölelerin ve azatlıların, yoksulların ve haklardan yoksun insanların, Roma tarafından boyunduruk altına alınmış ya da darmadağın edilmiş halkların dini gibi göründü, işçi sosyalizmi kadar Hristiyanlık da, ikisi de, kölelikten ve yoksulluktan gelecekte bir kurtuluşu öğütlerler; Hristiyanlık bu kurtuluşu öte dünyaya, ölümden sonraki bir yaşama, cennete bırakır; sosyalizm, kurtuluşu, bu dünyaya, toplumsal bir dönüşümün içine yerleştirir. Birileri dinin, ailenin, insan ırkının düşmanları olarak, ötekiler devletin düşmanları, toplumsal düzenin düşmanları olarak, her ikisi de kovuşturulur ve kovalanır, üyeleri sürgün edilir ve özel yasa konusu olurlar.” (Marx, K. ve F. Engels, “İlkel Hristiyanlığın Tarihine Katkı”, Din Üzerine içinde, Sol Yayınları, Ankara, sf. 293-294).

[12] Şerafettin Elçi ile Söyleşi: Kürt Aydınlarının ve Toplumsal Yapısının Değişimi Üstüne, Mithat Sancar, Tanıl Bora), Suat Gökalp, Kürtler Açısından Türkiye’de Sınıf Mücadelesi ve Ulusal Sorun İlişkisi, Eylül 25, 2012; Gülay Dinçel, Türkiye Sermaye Sınıfının Bir Bileşeni Olarak Kürt Burjuvazisi; Barış Tuğrul, 49’lar’dan PKK’ye Türkiye’de Kürt Mobilizasyonuna Kuşak Ekseninden Bir Bakış, Kürd Araştırmaları Sayı 6, Yaz 2021; Naci Kutlay, Kürt Kimliğinin Oluşum Süreci, Dipnot Yayınları, Ankara, 2012 vd.