Giriş
Toplum içerisinde belirli bir değişim gündemi olan tüm hareketler o ya da bu düzeyde kadın özgürlüğü sorunuyla iştigal etmek durumunda kalırlar. Ulusal kurtuluş hareketleri de bu genel doğrudan muaf değildir. Güçlenmek isteyen her ulusal hareket, doğası gereği hem silahlı hem de siyasal alanda yürütülen mücadeleye kadınları katmak durumundadır. Bu katılım ulusal sorun ile kadının özgürlük sorunu arasında zorunlu bir karşılaşmaya neden olur. Özgürlük hedefinin sadece ezilen ulusa değil, ezilen cinsiyete de genişletilmesi yönünde bir itki ortaya çıkar.
Çağdaş ulusal hareketler içerisinde hâlâ çözülmemişliğiyle, çözümü en uzun süredir ertelenmişliğiyle özgünleşen Kürt Ulusal Hareketi, bu itkinin en çok hissedildiği hareketlerden biridir. 1980’lerin sonundan başlayarak 1990’lı yıllar boyunca, sorunun odağı daha çok ulusal hareketin kadın katılımıyla güçlendirilmesinin önündeki engeller, yani feodalitenin güçlü kalıntıları olarak aşiret yapılanmalarının bu katılımı zorlaştırıcı etkileridir.[1] Bu engellere karşı mücadeleler, 1989’da ilk kadın gerilla takımının oluşturulmasından 1990’ların ortasındaki kadın ordulaşmasına, silahlı alanda ve 1987’de Kürdistan Yurtsever Kadınlar Birliği’nin kurulmasından 1990’larda siyasi partinin kadın kolları örgütlenmesine sivil-siyasal alandaki mücadelelerle iç içe geçmiştir. 1990’ların ikinci yarısında, birbirini tamamlayıcı nitelikte olan, kadın üzerindeki tahakkümden vazgeçişi hedefleyen “erkeğin dönüşümü” projesi ile, özellikle kadınların erkek egemenliği ve tüm yapısal kurumlarıyla (aile, evlilik vb.) bağlarının kesilmesini salık veren “kopuş teorisi” hareketin salt teorik değil, esasta pratik ihtiyaçlarından doğmuştur.
1990’lı yılların sonunda ilan edilen “Kadın Kurtuluş İdeolojisi” ve pratik mücadele alanında kadın partisinin kurulmasının, 2000’li yıllarda, başta Kürdistan coğrafyasının dört parçasında ve Avrupa’da olmak üzere ivme kazanan Kürt Kadın Özgürlük Hareketi’nin tarihinde önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Hareketin lideri Abdullah Öcalan’ın 1999’da iş birliği halinde gerçekleştirilen bir istihbarat operasyonuyla yakalanıp tutsak edilmesine karşı başlayan seferberliğin bu ivmelenmedeki haklı katkısı göz ardı edilemez. Ancak bu dönemin kritik önemi sadece mücadelenin pratik alanıyla sınırlı değildir. Hareketin aynı zamanda öncü kuramcısı olan Öcalan, savunmalarında bilimsel sosyalizmden kopuşla yerine Demokratik Modernite adını verdiği bir toplum kuramını koymuş, kuramsal alanda da bir dönüm noktasını imlemiştir. Çeşitli post-akımların “eleştirel” bir analiziyle kendi “sentez”ini oluşturan Öcalan, bu savunmalarda yeni paradigmasını “demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigma” olarak tanımlamıştır. Demokratik Modernite Paradigmasının ereksel unsurları olarak tarif edebileceğimiz bu üçlünün bir ayağı olan “kadın özgürlüğü” 2008 yılında Özgürlük Sosyolojisi eserinde ilk kez Kürtçe “jin” kelimesiyle, Latince bilim anlamına gelen “loji”nin bir birleşimi olan, “kadın bilimi” anlamına gelmek üzere “jineoloji” olarak isimlendirilmiştir.[2]
Yeni paradigmanın tüm toplumsal sorunların kökenini kadın üzerinde kurulan iktidar olarak tanımlaması ve jineolojinin bir bilim iddiasıyla ortaya konmasıyla birlikte gerillalardan cezaevindeki tutsaklara ve sivil siyasal örgütlenmelere kadar muazzam oranda yaygın bir tartışma yürütülmeye başlanmıştır. Bu tartışmalardan süzülen kuramsal saptamalar, özellikle 2012-2016 yılları arasında Demokratik Modernite dergisine taşınmıştır.[3] Aynı yıllarda cezaevlerindeki yoğun bir çalışmanın ürünü olan Jineoloji Tartışmaları ve daha sistematik bir çerçeve sunan Jineolojiye Giriş kitapları yayınlanmış ve 2016’dan itibaren bağımsız bir dergi olarak Jineoloji dergisi çıkarılmaya başlanmıştır.[4] Jineolojinin daha sistematik olarak ortaya konduğu bu yıllardan itibaren geçtiğimiz on yıl içerisinde eşine az rastlanır bir yazınsal üretim söz konusudur. Bu yazıda daha yakın tarihli bir derleme olan, bu nedenle tüm tartışmalardan süzülen iddiaların ve varılan sonuçların özlü ve sistematik bir sunumu niteliğindeki Jineoloji Ders Notları esas alınacaktır.[5] Yazının kapsamı, daha genel Demokratik Modernite Paradigması kapsamında geliştirilmesi planlanan diğer bilimlerle ilişkisi içerisinde jineolojinin bilimsel ve yöntemsel iddiaları, sorun ettiği konulara (evren, doğa, toplum) yaklaşımında bu iddiaların karşılığı ve vardığı sonuçların eleştirel analiziyle sınırlıdır.
Jineolojinin Bilimsel ve Yöntemsel İddiaları
Bilindiği gibi Kürt Ulusal Hareketi uzun bir süredir, Thomas Kuhn’un bilimsel gelişmeyi tartışırken kullandığı paradigma yaklaşımını biçimsel ve pragmatik olarak benimsemekte ve kendi yaklaşımını da Demokratik Modernite (ya da Toplum) Paradigması ya da ereksel unsurlarının vurgulandığı, bir diğer adıyla “Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü Paradigma” olarak önermektedir. Bu çerçevede önerilen paradigmanın genel olarak “pozitivizm eleştirisi” temelinde, bilim(ler)e yaklaşımı, araştırma birimi, yapısal (ontolojik, epistemolojik, metodolojik) ve ereksel (demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü) unsurları belirlenmektedir.[6]
Paradigmanın genel olarak bilim(ler)e yaklaşımı ile kastedileni esasta pozitivizmin doğa bilimlerini esas alan bilimler hiyerarşisinin toplum bilimleri lehine tersyüz edilme olarak özetlemek mümkündür. Bu “sosyal bilimi, doğa bilimleri de dahil olmak üzere tüm bilimlerin dayanağı yapma”, “sosyal bilimleri bilimlerin soyağacı ve kraliçesi” olarak ele alma[7] ya da Öcalan’ın mitsel diliyle “sosyal bilimi tüm bilimlerin ana tanrıçası olarak kabul etmek”[8] şeklinde formüle edilmektedir.
Pozitivizm eleştirisi, denebilir ki, hem doğa bilimlerinde hem de sosyal bilimlerde hatırı sayılır bir zamandır bir başlangıç noktası oluşturmaktadır. Bilginin sadece deney ve gözleme dayalı oluşturulabileceği fikri (saf görgücülük), salt olgulara dayalı açıklama yöntemi, doğa yasalarının topluma olduğu gibi mekanik şekilde uygulanması ya da mevcut toplumdaki olguların (diyelim ki cinsiyet eşitsizliğinin) doğa ve insan tarihine olduğu gibi uygulanması şeklindeki biçimleri çeşitli şekillerde eleştirilmiş ya da diyalektik materyalizmde olduğu gibi çürütülmüştür. Ancak burjuva toplumunun temel bilimsel yaklaşımı olarak gelişmiş olan pozitivizm bu toplum var olduğu sürece çeşitli biçimlere de bürünerek karşımıza çıkmaya devam ettikçe, eleştirilerin de geliştirilmesinde şaşılacak bir yan yoktur. Ancak bir yöntemi reddetme tastamam bir eleştiri olamayacağı gibi, “ters yüz etme” de pozitivizmin aşılması anlamına gelmez. Nitekim, doğa bilimlerinin “sosyolojikleştirilmesi”, mevcut toplumsal olguların, toplum dışı doğaya uyarlanması anlamına geldiği oranda “pozitivist paradigma” dışına çıkılmış sayılmaz. Göreceğimiz üzere jineoloji, evren ve doğaya yaklaşımda bu türden bir sübjektivist indirgemecilikle maluldür.
Benzer bir sorun, paradigmanın ontolojik ve epistemolojik öncüllerinin belirlenmesinde de kendini göstermektedir. “Ontolojik öncül”, yani araştırmaya konu edilen varlık insan olarak belirlenmektedir. Gerekçe de insanın, atomaltı parçacıklardan atomların dizilişine, inorganik maddeden canlılığa her şeyi kendi varlığında barındırmasıdır; paradigmadaki ifadesiyle “evrenin özeti” olduğu kabulüdür. İlk etapta bu özetin “soyut insan” olduğunu görürüz. Araştırma somut bir varlık belirlemesini gerektirdikçe, ontolojik öncül denilen başlangıç noktasının “kadın varlığı” olduğu iki temel gerekçesiyle birlikte ortaya konmaktadır. Birinci gerekçe olarak erkek varlığının biyolojisinden davranışına her zerresinin iktidarla özdeşleşmiş olması sunulmakta, erkekliğin “iktidarsız yaşayamayan bir kimlik” olduğu söylenmektedir.[9] Anlaşılan o ki, toplumsal gelişmenin ancak belirli bir aşamasında ortaya çıkan iktidar, erkek varlığını evreni özetleyemez, anlaşılır kılamaz hale getirmiştir. Buna karşılık, gerekçenin ikinci yönünü oluşturan önerme, varlık olarak kadın anlaşılmadıkça varlığın kendisinin de anlaşılamayacağıdır. Haliyle varlaşma ile kadınlık arasında bir ilişki kurulması görevi jineolojiye düşmektedir. Genelde varlığın, özelde burada işaret edilen “kadın doğası”nın tanımlanması sorununa girildiğinde özcü yaklaşım(lar) bir tuzak olarak belirir. Jineoloji yazarları bu tuzağın farkında görünmektedir: “Varlığın hiç değişim geçirmeden, oluştuğu haliyle kaldığını düşünemeyiz. Farkında olmadığımız ve uzun zamana yayılan evrimsel değişimlerle birlikte, negatif ya da pozitif temeldeki toplumsal inşalar da varlığı etkiler. Değişimsiz bir biçimde bir dönemde oluşan şekillenmeyi; sabitleşen, değişmeyen karakterde tanımlamak, özcülüktür.”[10] Eğer özcü yaklaşım benimsenmeyecekse -ki iddia odur- haklı olarak şu sonucun çıkarılması beklenmelidir: Tüm toplumsal gelişme aşamalarında geçerli sabit bir “kadın doğası” (ve “erkek doğası”) yoktur. Göreceğimiz üzere, jineoloji böyle bir doğayı varsaymakta, hatta tüm ilişkileriyle birlikte toplumu belirlediğini iddia etmektedir.
Yukarıdaki tanımın içerisine “negatif ya da pozitif temeldeki toplumsal inşalar” bir tür özcülükten kaçış rampası olarak yerleştirilmiştir. Bu da araştırmaya konu edilen varlık (genelde insan, özelde kadın) hakkındaki bilginin nasıl oluşturulduğu sorunuyla ilgilidir. Soyut olarak, “kapasite yüksekliği, esnekliği ve kendini inşa etme gücüne sahip olma” özelliklerine sahip insan zihni (ya da tüm niteliklerini gerçekleştirebilmiş haliyle “toplumsal akıl”) epistemolojik öncül olarak konmaktadır. Kapasite yüksekliğinin, salt eylem anlarında düşünebilme değil, metafizik yan olarak tanımlanan hayalleri, iradeyi, ahlakı ve sanatı oluşturabilmeyi (soyutlama kabiliyeti de denebilir) kapsadığı söylenmektedir.[11]
Konumuzla daha doğrudan bağlantılandırılan esneklik özelliği ise hayvanlar aleminin bir üyesi olarak onlarla paylaştığı duygusal zekânın yanı sıra, onlardan farklılaştığı analitik zekâyı geliştirebilmiş olması şeklinde açıklanmaktadır. Sezgi, his ve duyguların bir toplamı olarak izah edilen duygusal zekânın insandaki ifadesi “empati, motivasyon, sosyal beceriler, kendini tanıma ve öz farkındalık” olarak, analitik zekâ ise “soyutlama, kurgulama, ayrıştırma, odaklanma” gibi özelliklerin bir toplamı olarak kabul edilmektedir.[12]
Burada da jineoloji, bilme biçimleri olarak duygusal zekâ ile kadın arasında, analitik zekâ ile erkek arasında bir ilişkilendirme yapmaktadır. Ancak burada yine özcülük bir tuzak olarak belirmektedir. Bilindiği gibi, erkek egemen yaklaşımlar -Aristotales’ten alırsak binlerce yıldır- kadını daha aşağı görülen duygusallıkla, buradaki ifadesiyle duygusal zekâyla, erkeği de duygulardan, dolayısıyla duyguların zayıflığından arındırılmış bir akılla, diyelim ki analitik zekâyla özdeşleştirmişlerdir. O zaman bu özcü yaklaşımı reddettiğini açıkça ifade eden jineolojinin yaklaşımı nedir sorusu detaylandırılmalıdır. Jineoloji, her iki zekâ türünün her iki cinste de var olduğunu net olarak kabul etmektedir. İlişkilendirmeyi şöyle formüle etmektedir. Bu zekâ türleri arasında, devletli-iktidarlı uygarlığın ortaya çıkışıyla birlikte analitik zekâ egemen kılınmış, duygusal zekâ bastırılmıştır. Buna paralel olarak toplumsal alanda bastırılan kadın, bastırılan duygusal zekânın taşıyıcısı, muhafaza edicisi haline gelmiştir: “Kadının duygusal zekâsının sezgi, hisler konusundaki gücü, esasta bu potansiyelin korunmasıdır,” denmektedir.[13]
Bu özgülemeyi, örneğin iki cins arasındaki biyolojik farklılıklar değil de iktidar olarak işaret edilen toplumsal ve tarihsel bir koşullanmayla açıklama çabası jineolojiyi özcülükten ne kadar kurtarabilmiştir? Soru(n) giderilmiş olmadığı gibi, biyolojik indirgemecilik de tümden reddedilebilmiş değildir. Örneğin jineoloji, kadının duygusal zekânın muhafaza edicisi olduğuna dair bir veri olarak kadın beyni üzerinde yapılan fizyolojik araştırmalarda empati, duygu, his, iletişim ve çok yönlülük gibi özelliklere dikkat çekildiğini belirtmektedir. Keza tersinden, sosyal ya da duygusal zekâ yetersizliği olarak beliren otizm hastalığının erkek çocuklarında kızlara oranla beş kat daha fazla bulunması da tamamlayıcı bir veri olarak ele alınmaktadır.[14] Elbette özcülüğün tek biçimi biyolojik determinizm değildir. Ancak kadın-duygusal zekâ, erkek-analitik zekâ özgülemelerine kanıt niteliğinde verilen bu iki örnek; jineolojinin kanıtlamak istediği tezi doğrular nitelikte olduğunda biyolojik indirgemeci açıklamaları kullanmada sakınca görmediğini ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, jineolojiye göre kadınca bilme ya da -erkekten farklı olarak- kadının bilme biçimleri olarak sezgi, his ve duygular bilimlere yeniden kazandırılmalıdır. Yapılması gereken “duygusal zekâ ile analitik zekânın bağını kuracak biçimde; sezgi, his ve duygulardan arınık olmayan akıllı sezgi ve hislerle, politik duygularla algı zenginliği yaratabilmek” şeklinde tarif edilmektedir.[15] Burada iki önemli işlem söz konusudur. Birincisi, hislerin, sezginin nesnel gerçeklikle kurulan bir bağ olmaktan çıkarılıp mistikleştirilmesidir. İnsan bilinci maddi gerçekliği kavramada, o an elindeki araçlarla deneyleyemediği olgulara sezgisel yaklaşıp soyutlamalar yapar. Ancak bu sezginin, bilimsel olarak kanıtlanmış bir bilgi halini alması toplumun o olguyu deneyleyip gözlemleyebilecek araçlar geliştirmiş bir aşamasında mümkün olur. Örneğin, maddenin parçacığı olarak atom fikri, canlının en küçük birimi olarak hücre fikri, dünyanın kendi etrafında döndüğü fikri, Engels’in deyimiyle “antikitenin parlak doğal-felsefi sezgileri” olarak binlerce yıl öncesinde yapılmış soyutlamalardır. Ancak mikroskobun, teleskobun ve bir dizi başka keşif ve icatla birlikte bu sezgi deney ve gözlemle kanıtlanmış bir bilimsel bilgi haline gelmiştir.[16] Bu gelişme aşaması yadsınarak bilimsel bilginin sezgiselleştirilmesi ancak felsefi idealizmin bir müdahalesiyle olabilir -ki Demokratik Modernite ve jineolojinin sezgi ve aklı denk olarak yan yana koyma fikri ikisi arasındaki gelişimsel ilişkinin yadsınarak, özünde, bilimsel bilginin mistikleştirilmesine çıkmaktadır. İkinci işlem de mistikleştirilen bu bilme biçiminin, aşağılanarak değil yüceltilerek, kadına özgülenmesidir. Bu da duygu-kadın, akıl-erkek şeklindeki erkek egemen özcü yaklaşımının ters yüz edilmesinden öteye gidememektedir.
İnsan zihninin üçüncü önemli özelliği olarak “kendini inşa etme gücü”, “seçim yapabilme” ve “ahlaki tutum alabilme” olarak tanımlanmak üzere “özgürlük kabiliyeti” olarak da ifade edilmektedir. Zihnin bu özelliği, bilginin bir inşa olduğu sonucuna varmakla birlikte iki önemli uyarı yapılmaktadır. Birincisi; jineolojide, postmodern akımların zihnin bu inşa kapasitesini “her şey inşadır” önermesiyle aşırı genelleştirerek yaptığı gibi ontolojiden (Marksizm-Leninizmin deyimiyle nesnel varlıktan/gerçeklikten) kopuk bir epistemolojik yaklaşıma savrulunmayacaktır. Zira, konumuz açısından, bu postmodern (daha spesifik belirtmek gerekirse postyapısalcı) yaklaşımlar “kadın varlığının inkârına kadar ulaşmıştır.”[17] Jineolojinin ikinci uyarısı ise, bir yanda iktidar tarafından belirlenen “kötü inşalar” ile öbür yanda “iktidar öncesi toplumsallık ve doğa” tarafından belirlenen ya da iktidarın varlığı koşullarında ona direnen “iyi inşalar” arasında ayrım yapılması gerektiğidir.[18]
Tam da burada insanlığın tarihi boyunca yaşamı anlamlandırmasının ve dolayısıyla bilgiyi inşa etmesinin dört temel yöntemi olarak tanımlanan mitoloji, din, felsefe ve bilim devreye sokulmaktadır. Bu bilgiyi inşa etme yöntemlerinin sorgulanması sonucunda kadın doğasına dair inşa ettikleri bilgi(ler), yani “kadın kimlikleri” arasında kötüler ayıklanıp reddedilecek, iyiler ayıklanıp bilim olarak jineolojiye dahil edilecektir. Aşağıda detaylandırılacağı üzere, bu aynı zamanda jineolojinin bilgiyi “özgürlükçü temelde (yeniden) inşa etme” pratiği olarak özetlenebilecek epistemolojik yaklaşımında, genelde topluma, özelde kadına dair ortaya atılan her iddiada mitolojiye geri dönülmesi anlamına gelmektedir. Tıpkı ontolojik öncülde özcülük-postmodernizm arasında olduğu gibi, burada da bir başka ikircik belirmektedir. Mitoloji, insanlık tarihindeki bir düşünme biçimi olarak ele alınıp irdelemeye mi tabi tutulacaktır, yoksa bu tarihten devralınan bir bilme ya da bilgiyi inşa etme yöntemi olarak benimsenecek midir? Takdir edilir ki, “İnsanlar eski çağlarda buna inanıyorlardı” demek ile “Tıpkı eski çağlarda insanların inandığı gibi biz de buna inanıyoruz” demek arasında anlamlı bir fark vardır.
Bir bilim olma iddiasıyla ortaya çıktığı dönemdeki tartışmalara bakıldığında bu konudaki kafa karışıklığı daha belirgin gözükmektedir. Bu tartışmalarda mitolojik anlatılar neredeyse tarihsel olgular yerine konulmaktadır. Örneğin mitolojilerdeki tanrı-tanrıça savaşlarının somut yaşamla bağlantısı kurulma derecesinde zayıftır.[19] Daha yakın tarihli Jineoloji Ders Notları’nda bu kafa karışıklığı hem dile getirilmekte hem de giderilmeye çalışılmaktadır:
“Kimi zaman yöntem-hakikat konusuna dair tartışmalarda ya da jineolojîde yöntem tartışmaları kapsamında, ‘Biz bu dört yöntemi kullanıyoruz,’ denilmektedir. Bu çok doğru bir ifade olmayabilir. Esasta bu dört yöntem insanlığın düşünüş yöntemleridir. … Mitolojik ve dinî yöntemle yaşamı algılamaktan ziyade yaşamı bu biçimde algılamayla ortaya çıkan hakikatleri bilimsel temelde ele almaktayız. Mitolojik ve dinî yöntemi kullanmaktan ziyade mitolojileri ve dinleri sosyolojik analize tabi tutarak o dönemleri ve bugüne yansımalarını incelemekteyiz.”[20]
Bu pasajda, “İnsanlar eski çağlarda buna inanıyorlardı ve biz de bu inanışları irdeleyeceğiz” vurgusu daha hâkim gözükmektedir. Ancak aynı eserin başka bir yerinde, yaşamı anlamlandırmada biyoloji ve fiziğin (hatta ilginçtir ki kuantumun) yetersizliği ortaya konulduktan sonra sosyal bilimin, mitolojiyle inşa edilen “bilgi”yi kapsaması gerektiği söylenmektedir:
“Yaşam biliminin inşası; bilimden kovulan felsefenin, tanrı ve dinin insanın yaşamındaki yerinin farkındalığını taşıyan, saçma bulunarak inkâr edilen kadim insanlık bilgisi mitolojinin yer bulacağı bir bilim anlayışıdır. Çünkü anlamlı bir sosyal bilim, ancak toplumun anlamlandırma yöntemlerinin içindeki bilgileri kapsama yeteneği gösterdiğinde gelişebilir.”[21]
Bu da metodoloji konusunda uç bir pragmatizmin benimsendiğine işaret etmektedir. Paradigmanın diğer bir bilimsel unsuru olan metodoloji kapsamında netleştirilen ilk husus metodolojinin kendisinden ziyade, metodolojinin oluşturulma yöntemine ilişkindir. Özetle, metodolojinin tek bir yöntemle değil, birden fazla yöntemin bir arada kullanılmasıyla oluşturulacağı söylenmektedir. Bu anlamda paradigmanın ve onun dahlinde geliştirilmesi planlanan bilimlerden biri olarak jineolojinin metodolojisi “yöntem zenginliği” olarak ifade edilmektedir. Bu yaklaşım kaçınılmaz olarak ikincil bir yöntem sorusunu doğurur: Çoklu yöntemler arasında “seçim” yapma yöntemi, yöntemin belirlenme yöntemi ne olacaktır?[22] Jineoloji tarafından verilen yanıt şöyledir: “Yöntemler içinde tercih yapmak … bin bir yoldan en kısa, en kestirme, en hızlı biçimde hedefe ulaşılabileni seçebilmektir. Tıkanan, sonuç vermeyen yöntemi değiştirebilmektir.”[23]
Elbette bu yazı kapsamında, Demokratik Modernite Paradigması ve dolayısıyla onun kadın bilimi olan jineolojinin benimsediği post-akımların “bin bir” yolunun hepsini ele almak hem mümkün hem gerekli değildir. Ancak yöntemsel yaklaşım konusunda, eleştirel ve yorumcu (hermenötik) olmak üzere iki yönlü bir genel tutumun benimsendiği ifade edilebilir. Bu genel tutum; i) evren, doğa, toplum ve kadın hakkında şimdiye dek öne sürülen tüm kuramların ve önermelerin eleştirilmesi (kendi deyimleriyle postmodernizmden ödünç alınan yapısöküme tabi tutulmak suretiyle “hakikatin açığa çıkarılması”) ve ii) bunlar arasında jineolojinin ontolojik ve epistemolojik öncüllerine uyumlu olanların benimsenmesi, olmayanların bir kısmının reddedilmesi, diğer bir kısmının uyumlulaştırılması şeklinde özetlenebilir. Metodolojide ortaya konan bu potansiyel -ve göreceğiz ki aktüel- seçimli keyfilik, kuramın nesnel gerçeklikten çıkarılmasının tersi anlama gelecek şekilde nesnel gerçekliğin kurama uyumlulaştırılmasına kadar esnetilebilmektedir. Jineolojinin mitolojiyi ele alışı bir örnek olarak düşünülebilir.
Paradigmada “yöntem zenginliği” olarak olumlanan ama bizce sorun olan bu sübjektivist indirgemecilik kapsamında- “evrenin ve toplumun oluşum tarzını esas alan yorumlar” geliştirileceği iddia edilmektedir.[24] Tipik olarak, genelde paradigmanın özelde jineolojinin her iddiası ve önermesi yeni yöntemsel sorunları beraberinde getirmektedir. Burada da “oluşum tarzı” denilen -bizce evren de dahil olmak üzere doğadaki ve insan toplumundaki harekete/gelişmeye tekabül eden- süreçlerin nasıl ele alınacağı sorusu belirmektedir. İddia odur ki diyalektiğin yeni bir yorumu geliştirilecektir. Diyalektiğin ya da paradigma kapsamında çoğu kez indirgemeci bir şekilde eşitlendiği/aynılaştırıldığı “ikilem(ler)”in çelişkiden arındırılması, karşıtların karşıt olmaktan ziyade “farklılıklar” olarak ele alınması, bu farklılıklardan yeni yaratıcı ve yapıcı sentezler oluşturulması bu yeni olduğu iddia edilen ama diyalektik düşünce tarihinde pek çok eskisi bulunan yorumun özetidir. Epistemolojik öncül kapsamında ele alınan duygusal ve analitik zekâ sentezi bu yoruma örnek olmakla birlikte “gelişme” ya da “oluşum” denen olguların açıklanması bakımından yetersizdir.
Bu yetersizlik yine yeniymişçesine sunulan ama olmadığı bilinen bir “ilerleme” anlayışının benimsenmesiyle aşılmaya çalışılmaktadır. Bilindiği gibi, Demokratik Modernite Paradigması her fırsatta pozitivist “düz çizgisel ilerlemecilik” fikrini eleştirmekte ve reddetmektedir. Bu reddiyenin jineolojik yorumu şu şekildedir: “Kadın varlığı konusunda kölelikten özgürlüğe doğru düz çizgisel bir ilerlemenin olduğu fikri, modernitenin yarattığı bir yanılgıdır. Yani modernite öncesi bir kadın özgürlüğünden bahsedilemeyeceği, kadınların eğitim, aydınlanma, hukuki eşitlik mücadelesiyle özgürleştiği fikri, bu bakış açısının sonucudur.” Liberalizme has bu iddiaların eleştirisine katılmamak elde değildir.[25] Diğer bir yanılgının ise “kadının fıtraten eksik, kötülük ve günah kaynağı, her zaman köle olduğu veya olması gerektiği yönündeki dinî-felsefi öğretiler”in esas aldığı “sonsuz-döngüsel ilerleme” fikri olduğu ortaya konmaktadır. Haklı olarak eleştirilen bu tutumlar karşısında benimsenen “ilerleme” fikri ise genel olarak şöyle formüle edilmektedir: “Oluşum süreci aynı zamanda tarihselliktir. … Tarihselliğin; genişleyen, derinleşen döngüler temelinde ya da birçok derenin katıldığı bir nehir gibi tanımlanması daha açıklayıcıdır.”[26] Jineoloji özelindeki yorumu ise şöyle konmaktadır: “Kadın kimliğinin dönüşümler yaşadığı ancak bazı temel değerlerinin kalıntı kabilinden de olsa taşınmaya devam ettiğini düşünmek daha doğru bir ifadedir. Helezonik ilerleme ya da gerilemeler eksenindeki tarifler durumu daha iyi açıklayan karakterdedir.”[27]
Yine cevapladığından daha çok soru üreten bir saptama ortaya konmaktadır. İlerleme ya da gerileme düz bir çizgide de yaşanabileceğine göre, harekete ya da gelişime helezonik ya da Türkçe karşılığıyla sarmal karakterini veren itici güç nedir? Diyalektik düşünce tarihine aşina olanların aklına haklı olarak Engels’in “evrensel iç-ilişkinin bilimi” olarak diyalektiğin temel yasaları; niceliğin ve niteliğin dönüşmesi, kutupsal karşıtların karşılıklı etkisi ve en uç noktada birbirlerine dönüşmeleri, çelişki yoluyla gelişme ya da yadsımanın yadsınması ve/ya gelişimin sarmal biçimi gelecektir.[28] Ancak çok açık şekilde ifade edildiği üzere, çekirdek mantığı “bir şeyin nasıl olup da başka bir şeyin içinden ortaya çıktığı”[29] sorusuna dayanan sarmal gelişmenin çelişki yoluyla, yadsınmanın yadsınması yoluyla gerçekleşmesi fikri baştan reddedildiğine göre soru bakidir. Önerilen “gelişme” formülünde, tarih, her ne kadar kendi yatağında derinleşmeler, döngüsellikler tarif edilse de derelerin aynı düzlemde aktığı bir nehir gibi görünmektedir ve anlaşılan o ki dereler (yani oluşumlar) geriye doğru da akabilmektedir. Bu durumda eleştirilen pozitivist düz-ilerlemeci tarih anlayışına sadece gerileme ve yer yer kendi etrafında dönme hareketinin eklenmesiyle sınırlı kalınmış olunmaktadır. Zaten ancak bu şekilde kavrandığında, oluşumların oluştuğu şekilleriyle “kalıntı kabilinden de olsa” sadece var olarak ileri itmeye ve hatta egemen iktidarcı oluşumların geriye itici gücünü dengelemeye muktedir oldukları iddia edilebilir.
Paradigmanın Sosyolojileri ve Jineolojinin Görevleri
Öcalan’ın Demokratik Modernite paradigması kapsamında geliştirilmesi hedeflenen sosyal bilimi, yani sosyolojileri sistematikleştirirken esas alıp çeşitlendirdiği Braudel’in tarihsel süre katmanları tam da bu eş düzlemsel tarih anlayışıyla maluldür. Buna göre evren, doğa, canlılık, insan türü ve toplumu aynı düzlemde ama farklı hız ve sürelerde oluşan oluşumlardır. Bu tarihsel süre katmanları, Bookchin’in Birinci Doğa (evren, doğa ve canlılığın ve insanın biyolojik evrimi), İkinci Doğa (insan toplumu) ve Üçüncü Doğa (insan-doğa, insan-evren, insan-insan ilişkisinin ahlaki, demokratik ve en önemlisi özgürlük temelinde yeniden inşası) kuramıyla harmanlanmaktadır. Her bir süreye karşılık bir doğa, yani konu ve içerik belirlenmekte, bunlarla eşleştirilen bir temel bilim, bir sosyoloji tanımı yapılmakta, böylece paradigma bir bilimler bütünü olarak sistematikleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda da paradigmanın diğer bir bilimi olan jineolojiye görevler düşmektedir.
Milyarlarca yılı kapsayan “astronomik süre” katmanında, araştırmaya konu içerik Birinci Doğa, yani evrenin oluşumu, organik yaşamın ve insanın evrimidir. Bu içerikle doğrudan bir bilim eşleştirilmemekle birlikte, bilimler hiyerarşisinin ters yüz edilmesi, yani sosyal bilimin tüm bilimlerin “ana tanrıçası” ilan edilmesi yaklaşımı esas alınmaktadır. “Tarihin sosyolojikleştirilmesi, sosyolojinin tarihselleştirilmesi” şeklinde ifade edilen sosyal bilimdeki murat edilen dönüşümün doğa bilimlerini de kapsaması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Jineolojiye düşen görev ise doğa bilimlerindeki cinsiyetçiliğin ifşası ve eleştirisinden başlamak üzere bu bilimlerdeki bilgilerin “kadın doğası” temelinde yeniden yorumlanmasıdır. İfşa ve eleştiri kısmında biyolojik determinizme yönelik feminist eleştiriler de kaynak olarak değerlendirilmektedir.
“En uzun süre” katmanına denk gelen konu ve içerik İkinci Doğa olarak toplumsal doğanın oluşumu, onun ilk şekillenmesi olan “temel kültürel toplum” ya da daha sık kullanılan ifadeyle “ahlaki ve politik toplum”dur ve Öcalan’ın isimlendirmesiyle Temel Kültür Sosyoloji (ya da Genel Sosyoloji) temel bilimiyle eşleştirilmektedir. Tarihsel materyalizmde ilkel komünal topluma da denk gelen, avcı-toplayıcılığın yakın bir aşamasından itibaren aslolarak Neolitik tarım toplumunun “en uzun süre” katmanı bağlamında ele alınması sadece en eski oluşuyla, binlerce yıla yayılmasıyla ilgili değildir. Zira bu toplum ahlaki ve politik değerler olarak “kalıntı kabilinden de olsa” hâlâ var olmaya devam etmektedir. Jineoloji ise “dil devrimi” ile başlayıp Neolitik Devrim ile zirvesine ulaşan bu toplumsallığın kadın eksenli gelişiminin tanıtlanması görevini üstlenmektedir. Veri kaynağı ise, “eleştirel analize tabi tutmak kaydıyla” arkeoloji, antropoloji ve özellikle de etimoloji bilimlerinin bulgularıdır.
“Yapısal süre” katmanında araştırmaya konu olan içerik, kurumsal yapıların (devlet, kent, hukuk, aile vb.) oluşumudur ve Yapısal Sosyoloji olarak isimlendirilen temel bilimle irdelenecektir. Jineoloji de hanedanlık, aile, evlilik vb. kurumlarla ataerkilliğin, kadınlık ve erkeklik kimliklerinin iktidar yapıları öncesi özgürlük temelinde, iktidar sonrasında ise egemenlik ve hegemonya temelinde inşasını açığa çıkaracak araştırmalarıyla katkı sunacaktır. Burada daha çok epistemolojik öncülde belirtilen insan zihninin kendini inşa kapasitesinin yöntemleri olarak mitolojik, dini, felsefi ve bilimsel inşalar veri alınıp eleştirilecektir. Jineoloji, hem temel kültürel toplum (ahlaki ve politik toplum) hem de egemenlikli toplum analizinde, Nietzsche’nin soykütük ile bunun Foucault tarafından geliştirilmiş bir biçimi sayılan bilgi arkeolojisinden faydalanarak kadına dair üretilen bilgilerin ve inançların oluşturduğu kimlik inşalarını katmanlar şeklinde “kadın arkeolojisi” adını verdikleri bir yöntemle eleştiri ve yoruma tabi tutmaktadır.
Yapısal kurumların kendi içinde yaşadığı dönüşümler (orta süre) ve tarihsel olay, olgu ve kişiler (kısa süre) Öcalan’ın “Comte Sosyolojisi” ya da “Pozitif Sosyoloji” olarak ad vermeyi tercih ettiği temel bilimlere dahil edilmiştir.
Son olarak, “kısaların en kısası” süre katmanı olan “kuantum anı” ise “kaos aralıkları” olarak tarif edilen, esasta köklü dönüşümlerin, yani devrimlerin koşul ve olanaklarının araştırmaya konu edildiği Özgürlük Sosyolojisi (Öcalan “Yaradılış Sosyolojisi” olarak da anmaktadır) ile eşlenmiştir. Öcalan’a göre Birinci Kadın Devrimi olan Neolitik Devrim böyle bir kaos aralığında gerçekleşme imkânı bulmuştur. Tahmin edilebileceği üzere jineolojiye 21. yüzyılın devriminin neden İkinci Kadın Devrimi olduğunu temellendirmek, böylesi bir devrimin olanaklarını açığa çıkarmak gibi zor bir görev düşmektedir.
Birinci Doğa: Evren ve Doğanın ‘Dişil Karakteri’
Birinci Doğa olarak tariflenen “insan toplumu dışındaki tüm doğa”[30] olduğundan ister istemez doğa bilimlerine yönelik bir yaklaşım belirlemek gerekmektedir. Jineolojinin yaklaşımını (i) mevcut doğa bilimlerindeki hâkim paradigmanın tarifi ve eleştirisi, (ii) bunun yerine geçecek olanın belirlenmesi, (iii) doğa ve toplum bilimleri arasındaki ilişkinin yeniden yorumlanması ya da kurgulanması şeklinde üç işlemde özetlemek mümkündür.
Buna göre; devletli uygarlığın gelişiminin bir aşamasında -ki bu aşama kapitalizmin doğuşuna tekabül etmektedir- bu birinci doğayı ele alan doğa bilimleri (gök bilimi, fizik, kimya, biyoloji vb.), epistemolojik olarak özne-nesne ayrımı (Descartes), ontolojik olarak canlı-cansız varlık ayrımı temelinde mekanik paradigma (Kopernik Devrimi, Newton Fiziği vb.) olarak gelişmiş, tarihsel bağlam olarak sermaye ve iktidarın “tercihleri” doğrultusunda hâkim paradigma haline gelmiştir. Pozitivizm ise evrenin ve doğanın bu mekanik anlayışının toplum bilimlerine de uygulanmasını sağlamıştır.
Öcalan, Avrupa merkezli bu anlayışı eleştirirken iki bilim sahasındaki paradigmanın aynılaştırılamayacağından hareketle kendi “tercihini” Birinci Doğa için “evrenselci yaklaşım” İkinci Doğa için “göreceli yaklaşım” olarak ortaya koymaktadır.[31] Doğa bilimleri açısından, başka kullanımlarıyla karıştırılmaması için belirtelim; “evrenselci” ya da aynı anlama gelmek üzere kullanılan “bütüncül/holistik” yaklaşımdan kasıt (insanlığın modern bilim öncesi düşünüş biçimlerinde olduğu gibi) özne-nesne ve/ya canlı-cansız ayrımının ya olmadığı ya da (mekanik paradigmaya eleştiri olarak gelişen kuramlarda, kuantumun felsefi idealist yorumu gibi) ortadan kaldırıldığının iddia edildiği güncel yaklaşımlardır.
Bu ayrımların olmadığı, “evrenin bütünlüklü, canlı bir organizma” olarak kavrandığı düşünüş biçimleri köken olarak animizme kadar dayandırılmaktadır. Animistik inançların sistemleştirilmiş biçimi mitoloji, mitolojilerin de ilk hali olan ana tanrıça inanışı kabul edilmektedir. Bu inanışlarda, canlılık ve yaratıcılık (bir nevi kendi kendini yaratan olması) gibi özellikleri yüzünden evrenin dişil düşünülmüş olması temel alınmaktadır.[32]
Tam da burada daha önce değindiğimiz jineolojinin mitolojiyle (ve devamla dinle ve felsefeyle) ne yapacağı sorunu yeniden gündeme gelmektedir. Eldeki soruya uyarlayacak olursak; animizm ve ana tanrıça mitlerindeki “evren dişildir” düşüncesi doğrudan devralınan bir düşünce mi olacak, yoksa bir zamanlar insanlığın bu düşünceye sahip olmasının neden ve bağlamları mı araştırılacaktır? Yine vurgulayalım (i) “İnsanlar bir zamanlar evrenin dişil olduğunu düşünürdü” demek ile (ii) “Evren, tıpkı bir zamanlar insanların düşündüğü gibi, dişildir” demek arasında büyük bir fark vardır.
Bir zamanlar insanların “evren dişildir” düşüncesine sahip olmasının neden ve bağlamının irdelenmesi, hangi somut toplumsal ilişkilerden böylesi bir soyutlamanın yapıldığının araştırılıp bulunmasını, yani mitolojideki tarihsel çekirdeğin açığa çıkarılmasını gerektirir. Bu düşüncenin kökenini, yüzbinlerce yıl boyunca kendi içinde çoğalıp bölünmeler yaşayan anasoylu topluma dayandırmak mümkün ve makuldür. Uzak geçmişte kalan ama gerçekte var olmuş olan soyun başlangıcı olarak ilk kadına, ilk anneye yaratıcılık atfedilmiştir. Böylece, hem maddi manevi bütünlüğü içinde toplumun kendisi hem de toplumun tanıdığı maddi doğa olarak evren bu ilk ana tarafından yaratılmış görünür.
Ancak Öcalan düşüncesindeki ele alınışı felsefi idealizme dayanan ikinci türdendir:
“Öncelikle kadını tanımlamak ve toplumsal yaşam içindeki rolünü belirlemek doğru yaşam için esastır. … Yaşamın doğası daha çok kadınla bağlantılıdır. … Bu yargımızı evrenselleştirirken enerji-madde ikilemini esas alabiliriz. Enerji maddeye göre daha esastır. Maddenin kendisi yapısallaşmış enerjidir. Madde enerjiyi saklamanın, varlıksallaştırmanın form kazanması oluyor. Madde bu özelliğiyle enerjiyi kafeslemekte, akışkanlığını dondurmaktadır. Her madde formunun enerji payı farklıdır. Zaten bu enerji farklılığı maddi formların, yapıların farklılığını belirlemektedir. Kadın maddesindeki, formundaki enerji ile erkek maddesindeki enerji farklıdır. Kadında taşınan enerji hem daha fazladır hem de bu enerjinin niteliği farklıdır. Bu farklılığı doğuran kadın formudur. Toplumsal doğada erkek enerjisi iktidar aygıtlarına dönüştüğünde maddi formlar, biçimler halini alır. Biçimler tüm evrende soğumuş enerji olarak tutucudur. Toplumda egemen erkek olmak, iktidar biçimlenmesi haline gelmektir. Bu haliyle taşıdığı enerji ağırlıklı olarak form kazanmıştır. Form haline dönüşmeyen enerji azdır ve çok az kişilikte yaşanır.[33] Kadında ise enerji ağırlıklı olarak form haline, biçimselliğe gelmez. Enerjisi akışkan halini korur. Erkek formunda, kafesinde tutuklanmazsa, yaşam enerjisi olarak akışkanlığını sürdürür. Dondurulmamış kadındaki güzellik, şiirsellik, anlam potansiyeli, ağır basan bu enerji haliyle yakından bağlantılıdır. Bu gerçekliği kavramak için canlı yaşamı daha derinliğine kavramak gerekir.”[34]
Burada biçim-içerik belirlemesine ilişkin totoloji ve mantıksal yanılgılar bir kenara bırakılırsa kendi konumuz dahilindeki özet şudur: Evrenin esası, özsel (hatta maddeleşme öncesi varlıksallaşamadığına göre tinsel demekte beis olmayacaktır) içerik olarak enerji kendi halinde akışkandır.[35] Erkek maddesinde enerjinin sabitlenmesi suretiyle kaybolan bu nitelik, belli ki maddeleşmeye gelemeyen ama her nasılsa nesnel varlık olarak da form kazanabilen kadında korunmaktadır. Diğer bir ifadeyle, kadın evrensel özün taşıyıcısıdır ya da evrenin özü kadında var olmaya devam etmektedir. Görüleceği üzere, herhangi bir temellendirme olmaksızın, adeta bir “cinsiyet ataması” yapılarak akışkanlık dişil enerjiyle, donukluk ya da sabitlik erillikle özdeşleştirilmiştir. Evrenin özü akışkan enerji olduğuna göre, tıpkı animist ve ana-tanrıça mitolojilerinde olduğu gibi evrenin kendi kendini yarattığı halinde,özünde dişil karakterde olduğu iddia edilmiş olmaktadır.
Bu “gerçekliği” kavramak için canlı yaşamından verilen örneklere geçmeden önce, jineolojinin bir başka açık uyarısını hesaba katmak gerekir: “Biyolojik indirgemecilik ister negatif manada kadına karşı, ister kadını yüceltmek için kullanılmış olsun bizi doğru sonuçlara ulaştırmaz. … temelde toplumsal kimlik olarak kadını tanımlamaya ihtiyaç vardır.”[36]
Ne var ki, inorganik doğadan organik yaşamın ortaya çıkışı, genelde canlıların, özelde insanın evriminde kadını yücelten tarzda da özcülüğe düşülmemesi gerekliliği konusunda jineoloji yine ikircikli bir sınav vermekte ve şöyle denilmektedir: “Kadının doğal varlığının merkezi konumu, kadının enerjisinin akışkanlığı veya form kazanmamış olması gibi özellikler tam da bu türlerin ve cinslerin oluşumu süreciyle bağlantılı açıklanacak bir durumdur.”[37]
Bilindiği gibi, canlı yaşamı milyarlarca yıl boyunca eşeysiz (genetik materyalini kopyalayıp bölünme yoluyla aktararak) çoğalmıştır. Jineoloji bu durumu “anne-kız arasında ikizler gibi bir üreme” olarak yorumlamakta, “anne ile yavru birbirinin kopyasıdır”, “yavru adeta ikiz bir teyze gibidir” demektedir.[38] Burada genetik materyalini kopyalayan ebeveyn canlıya (ya da hücreye) anne, yeni oluşan canlıya ikiz teyze denmesi basit bir metafor değildir. Jineoloji eşeysiz üreyen canlıların dişil karakterde yorumlanması gerektiğini açıkça iddia etmektedir:
“farklı bir cinse ihtiyaç duymadan üreyen canlılar esasta dişil karakterdedir. Çünkü doğadaki canlılara dönük ‘dişil’ tanımı üremede yavruyu dünyaya getirme, çoğalabilme yeteneğiyle tanımlandığında ilk türlerin dişil olarak tanımlanması yerindedir. … evrimsel açıdan bakıldığında eril canlı olmadan üreme en eski ve uzun süreli üreme biçimidir. Hâlâ doğada kendi kendine çoğalan, üreme, besleme, koruma yetenekleri; dişil-anacıl özellikler olarak anlam bulur.”[39]
Burada basit bir mantık sorgulaması yapılabilir: Eşey ya da cins denilen olgu henüz canlı yaşamında belirmemişken “başka bir cinse ihtiyaç duymamak” ne anlama gelebilir? Henüz var olmayan dişil eşeyin henüz var olmayan eril eşeye ihtiyaç duymaması anlamına gelmeyecekse…
Ancak jineolojinin yöntemlerinden biri olan “göreceli yorumculuk” (bizce sübjektivist indirgemecilik) marifetiyle bir canlıyı “dünyaya getirme” dişillikle temelsizce özdeşleştirilebilmektedir. Adeta organik yaşamın ilk ve en basit türü olan koaservatlara kuramcının iradesiyle bir tür “cinsiyet ataması” yapılmaktadır. Bu, insan dişisinin biyolojik bir niteliği olan doğurganlığının, kadının aleyhine kullanımını pozitif kullanmak üzere ters yüz edilme çabası değilse nedir? Açıktır ki, jineoloji iddia ettiği üzere negatif temeldeki bir kimlik inşasını pozitife döndürmeye çalışmaktadır, ama kendine yaptığı uyarıya uymayarak, yani biyolojik bir özelliği kadını yüceltmek için kullanarak. Böylece, postmodern inşacılığın özcülüğe vardırılabildiği, ama iddia olunan sentezden ziyade keyfi saptamaların pragmatik ve eklektik olarak birbirinin ucuna bağlandığı bir örnek ortaya konulmuş olmaktadır.
Her ne kadar, “insan sadece biyolojiyle açıklanamaz” ve “kadın-erkek ilişkisi biyolojik eril-dişilikle sınırlı tanımlanamaz”[40] dense de bu sefer tersinden, toplumsal olanın ters yüz edilerek toplumsal olmayana (evren, insan-dışı doğa, biyolojik evrim) giydirilmeye çalışılması, bir nevi “sosyolojikleştirilmesi” kaçınılmaz olarak özcülüğe varmaktadır ki bu hem bilimsel değildir hem de mücadele bakımından tehlikeli ve risklidir.
Bir sonraki sayımızda, jineolojinin toplumsal doğanın ortaya çıkışından başlayarak 21. yüzyılda “kadın devrimi”ne varan iddialarının eleştirel analizi ile devam edeceğiz.
- Öcalan, A. (1993) Kürdistan’da Kadın ve Aile. ↩
- Öcalan, A. (2008/2011), Özgürlük Sosyolojisi: Demokratik Uygarlık Manifestosu III, sf. 111, 289. ↩
- Derginin hemen her sayısında yazılar bulmak mümkün olmakla birlikte, “Yaşamı Yeniden İnşa Etmek” başlıklı Bahar 2013 jineoloji özel sayısına bakılabilir. Erişim: https://demokratikmodernite.org/wp-content/uploads/2020/01/SAYI-5.pdf ↩
- Özgür Kadın Akademisi (2015) Jineoloji Tartışmaları, Aram Yayınları, Diyarbakır; Jineoloji Akademisi (2015) Jineolojiye Giriş, Aram Yayınları, Diyarbakır. Dergiye online erişim: https://jineolojidergisi.com ↩
- Sima, Z. (2023) Jineoloji Ders Notları, Jingeh, Diyarbakır. ↩
- Her bir önermede okuru dipnotlara boğmamak adına, bu tartışmanın yürütüldüğü bölüme referans göstermek daha verimli olacaktır: Jineoloji Ders Notları, sf. 68-74. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 68. ↩
- Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi: Demokratik Uygar Manifestosu III, sf. 324. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 184, 185. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 125. ↩
- Kant felsefesindeki “pratik us” ile “saf us” ayrımının mistikleştirilmiş bir ifadesini çağrıştırmaktadır. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 87. Bu tanımlamalar beyin ve davranış bilimleri üzerine uzmanlaşan Amerikalı psikolog Daniel Goleman’dan ödünç alınmıştır. Goleman, 1995 yılında yayımladığı Duygusal Zeka kitabıyla aynı adı taşıyan bu kavramı, zekâ katsayısı (IQ) testleriyle zekânın matematiksel olarak ölçülebilirliği kabulüne bir meydan okuma olarak ortaya atıp popülerleştirmiştir. Türkçe bir çevirisi için bkz: Goleman, D. (2010) Duygusal Zeka: Neden IQ’dan Daha Önemli?, çev. B. S. Yüksel, 33. Basım, Varlık Yayınları, İstanbul. Zekânın ne’liği ve analitik ve duygusal olarak kategorizasyonun sorunluluğu bu yazı kapsamında tüketilemeyecek başlı başına bir tartışmadır. Kendimizi jineolojinin ele alışıyla sınırlandırmak durumundayız. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 20. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 86. Burada bu bulguların kaynağı belirtilmemiştir. Ancak asıl sorun bu bulguların ve pozitivist çıkarımlarının eleştirel analize tabi tutulmadan kanıtvari kullanılmış olmasıdır. Olgunun soyutlama yaparken bir veri olarak kabulü ile olguculuk arasındaki ayrımın önemi burada olanca gücüyle kendini hissettirmektedir. Zekânın beyin büyüklüğüyle orantılı olduğu görüşünün hâkim olduğu yıllarda ve çevrelerde, kadının görece küçük ölçülen beyninin onun erkeğe göre eksik olduğu sonucuna aynı akıl yürütmeyle varıldığı unutulmamalıdır. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 86. ↩
- Engels, F. (2010) Doğanın Diyalektiği, çev. A. Gelen, 9. Basım, Sol Yayınları, Ankara, sf. 31, 42. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 71. Konu hakkında bizim yaklaşımız için bkz: Almanya Komünist İşçi Partisi İnşa Örgütü (2024), “Marksizm ve Toplumsal Cinsiyet”, Birlik ve Mücadele, 49, 3-12; Alikoç, F. (2025) “Cinsiyet Nasıl ‘Bela’ Oldu: Yükselen Aşırı Sağ ve Postyapısalcı ‘Miras’”, Teori ve Eylem, 70, 93-110. ↩
- Jineololoji Ders Notları, sf. 111. Aynı yerde Öcalan’ın paradigmasını ilk kavramlaştırdığı biçimin “demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü” olduğu ancak daha sonra “cinsiyet özgürlüğü kavramı üzerinden yürütülen tartışmaların artık ikili cinsiyet rejimini yıkmak adına cinsiyetsizliği, cinsiyetin muğlaklaştırılması, biyolojik cinsiyetin de reddi noktasına gelmesinden kaynaklı, kadın özgürlüğü diye bir düzeltme yapmak” zorunda kaldığı da açıkça ifade edilmektedir. ↩
- Jineoloji Akademisi (2015) “Arkeolojik Bir Kazı: 9000 Yılda 9 Katman”, Jineolojiye Giriş içinde, sf. 113-152. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 41. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 106. ↩
- Burada kastedilen ve kastedilmesi gerekenin ampirik yöntem değil, kuramsal yöntem olduğunun altını çizmeliyiz. Yoksa, örneğin, ölçeği belirli bir alanda nicel veri toplama (anket vb.) ile nitel veri toplama (mülakat vb.) yöntemlerinin birlikte kullanımı bütünsel sonuçlar çıkarmak bakımından elbette tek bir yöntemin benimsenmesinden daha yararlı olacaktır. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 71. Buradaki yöntemin yönteminin belirlenmesi ilkesi ile aynı olguya dair birden fazla açıklama ortaya çıktığında en basit olan ve en az varsayım gerektiren açıklamanın esas alınması şeklinde özetlenebilecek, Occam’ın Usturası olarak bilinen keyfi ve sezgisel yaklaşım arasındaki benzerlik gözden kaçmayacak niteliktedir. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 72. ↩
- Demokratik Modernite’nin Marksizmi bu “liberal paradigma”ya sokuşturma çabasının temelsizliği pek çok bakımdan tanıtlanmış olduğundan burada detaylarına girilmeyecektir. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 106. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 85. ↩
- Engels, Doğanın Diyalektiği, sf. 27. ↩
- Engels ve Diyalektik, sf. 31. ↩
- Öcalan, Özgürlük Sosyolojisi: Demokratik Uygar Manifestosu III, sf. 25. ↩
- Öcalan, age, sf. 139. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 59. ↩
- Şüphesiz ki bu çok az kişilikten birinin Öcalan’ın kendisi olduğu hem kendisince hem de jineoloji araştırmacılarınca (Jineologlar mı denmeli?) açıkça ifade edilmektedir. ↩
- Öcalan, A. (2008/2011) Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü: Demokratik Uygarlık Manifestosu V, sf. 47-48. ↩
- Burada; madde ve/ya maddi olmak cisim olmakla eşitlenmiş, enerji de -haliyle maddenin bir hareket biçimi olarak değil- içinde irade, seçim ve hatta özgürlük barındıran, kendi kendini varlaştıran bir bilinç olarak varsayılmıştır. Diyalektik materyalizmdeki bilinçten bağımsız olmak, yani nesnel bakımdan var olmak olarak madde ve/ya maddi olmak kavrayışının tam bir reddi/inkârı söz konusudur. Bu tartışma Kürt Ulusal Hareketindeki sübjektivist-determinist eğilimler bağlamında daha detaylı ele alınmaktadır. ↩
- Jineoloji Ders Notları, sf. 84. ↩
- age, sf. 116. ↩
- age, sf. 117, 168-169. ↩
- age, sf. 116-117. ↩
- age, sf. 169. ↩



