İran’da üretim ilişkileri ve devlet işletmeleriyle devletin desteklediği sermayedarlara ilişkin tartışmalar hep politik tartışmaların gölgesinde kalmıştır. Bunun bir nedeni İran’da bilgilere erişimin kısıtlı olması, bir diğeriyse birçok bilginin gizli olmasıdır. Ancak İran’da emperyalizmin başlattığı sıcak savaş koşulları sürerken politik denklemler ve gidişatı anlamak için İran’da süregelen ekonomik ilişkilere, özellikle de mülkiyet ilişkilerine bakmak gerekir. Dış politika ve dış ekonomik ilişkiler bağlamı sorunun bir yanı, ama biz bu yazıda İran’ın ekonomik yapısı ve sermayenin hangi ellerde biriktiği üzerinde duracağız.
1979 sonrası İran’da kurulan siyasi yapı, kapitalist üretim tarzını dinî hegemonya aracılığıyla meşrulaştırdı ve bu yolla yeni bir kapitalist egemenlik biçimi inşa etti. Humeyni'nin “yeni köktendincilik” teorisi üzerine kurulan ideolojik yapı, hem sınıfsal tahakküm ilişkilerinin sürekliliğini sağlamak hem de alternatif sınıf temelli hareketlerin bastırılması için katman katman denetim sağlayan bir yöntem geliştirdi.
Genel olarak, İran'da ekonomiye ve ekonomik meselelere yaklaşımın yasal çerçevesi bir yanıyla muhafazakâr bir yanıyla ise “devletçi” içeriklidir ve ülkedeki makroekonomik faaliyetlerin büyük bir kısmı devletin elinde toplanmış durumdadır. Üretim araçlarının neredeyse tümü devlet ve devletin ortak olduğu şirketlere aittir.
İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 44. maddesinde ülke ekonomisini devlet, kooperatif ve özel mülkiyet olmak üzere üç bölüme ayrılır. Büyük ve ana sanayi dalları, dış ticaret, büyük madenler, bankacılık, sigortacılık, enerji üretim ve dağıtımı, barajlar ve büyük su şebekeleri, radyo ve televizyon, posta, telgraf ve telefon, havacılık, denizcilik, karayolu, demiryolu ve benzeri alanlardaki tüm ekonomik faaliyetler devletin kontrolünde tekelleştirilmiştir.
Söz konusu Anayasa maddesi, ayrıca üçüncü bölümünde özel sektörün ekonomik faaliyetlerini “devlet ve kooperatiflerin ekonomik faaliyetlerinin tamamlayıcısı” olarak saymıştır. İran’da ekonomik alanda önceliğin devletin ekonomik faaliyetlerinde olması Anayasa emridir ve özel sektör yalnızca devletin faaliyetlerini tamamlayıcı, dolayısıyla küçük bir faktör olarak görülür. Büyük ekonomik yatırımların sadece mülkiyeti devlette olmakla kalmaz, kontrol ve yönetimlerinin yetkisi de devlete aittir.
Bununla birlikte, yazımızda özelleştirmeler ve sonuçlarına da yer vereceğiz.
İran’da Sermaye Devi: Devrim Muhafızları
İran’ın kendine has sermaye-güç dağılımının bugününü anlamak için düne bakmamız gerekir. Bu denklemde, başta Devrim Muhafızları olmak üzere, İran’daki siyasi klikler ve bu kliklere mensup isimler belirleyici olmuştur. İran’ın önde gelen sermaye devi ve dolayısıyla siyasal açıdan belirleyeni Devrim Muhafızları’dır.
Devrimin hemen ardından İran’da öne çıkan tartışmalardan biri, “ülkeyi hangi ekonomik yöntemle yöneteceğiz?” sorusunun etrafında şekilleniyordu. Eski Şah rejiminden kalan fabrikalarla el konulmuş üretim alanlarının akıbeti pek çok tartışmanın konusuydu. Devrim Konseyi üyesi, İran İslam Cumhuriyeti kurucularından olan dördüncü Cumhurbaşkanı Haşemi Rafsancani –daha sonra reform cephesinin liderleri arasında yer aldı– Devrimin ilk yıllardan itibaren serbest piyasa yanlısı bir tutum alıp sürdürürken önünde çok sert çekilmiş setler vardı. Tartışma sürecinin belirleyici unsurlarından biri hiç şüphesiz Devrim Muhafızları’ydı.
Araştırmacı Bahman Ahmadi Molai’nin 1981’de Millî Sanayiler Kurumu’nun Başkanlığını yürüten Seyyid Cafer Meraşi ile yaptığı görüşmeden öne çıkan notta şöyle bir anekdot yer alıyor:
“Biz Şiraz Nergis Yağ Şirketi’ni ihale yoluyla devrettik. O zaman bir grup ihaleyi kazandı. Bu devirden bir hafta sonra dönemin İstihbarat Bakanı Fellahiyan bana telefon edip ‘Bu ihaleyi durdurun’ dedi. Ben de ‘Her şey yasalara uygun yapıldı, alıcısı da belli ve iş bitti’ dedim. Bana cevap olarak ‘Biz bunu İstihbarat Bakanlığı çalışanları için satın almak istiyoruz’ dedi. Dedim ki, ‘İhale yasal olduğu için hiçbir şeyi durduramam ve işin yasal yollardan ilerlemesi gerektiğine inanıyorum’. O da ‘Yani siz devletin politikalarıyla ve bizimle işbirliği yapmak istemiyor musunuz?’ dedi. ‘Sizinle yüz yüze görüşeyim’ dedim. Görüşmenin ardından Şiraz Nergis Nebati Yağ alıcıya devredildi, ancak daha sonra alıcıya baskı uyguladılar. Bu bir karineydi. Buna paralel olarak Devrim Muhafızları’ndaki dostların da resmî ve gayri resmî ortamlarda sürekli olarak bu alana girmeleri gerektiğine dair ifadeler dile getirdiklerini biliyorduk.”[1]
Uzun bir görüşmenin bir bölümü olan bu anekdot o dönem sürdürülen tartışmaların aynası niteliğinde. 1980-1988 yılları arası 8 yıl süren İran-Irak savaşında “millî-dinî ordu” yapısını güçlendirmek ve “İslam Devrimi”ni korumak amacıyla kurulan Devrim Muhafızları adım adım İran’ın en zengin sermayedarı olmayı başardı.
İslam Cumhuriyeti liderlerinin büyük önem vererek üzerinde durduğu Şii İslam kökenli dinî hedefler ve sloganların öne sürüldüğü Irak’la süren savaşta bu ülkenin insan dalgaları kullanılarak yenilgiye uğratılmasının amaçlandığı bir askeri strateji izlenirken, Devrim Muhafızları birçok toplumsal birimde yürüttüğü faaliyetlerle teşkilatını niceliksel olarak güçlendirdi. Devrim Muhafızları, savaş dönemi boyunca “düşmanı kitlesel dalgalarla yenilgiye uğratma” stratejik yaklaşımından en iyi şekilde yararlandı ve çok sayıda insanı kendi yapısı içinde organize etti.
Devrim Muhafızları, insan kaynaklarının bu geniş çaplı organizasyonunun yanı sıra kurumlarda, idarelerde ve kamuoyunda sahip olduğu nüfuzun ve ayrıca İslam Cumhuriyeti yetkililerinin kendisine atfettiği önem ve konumun etkisiyle, savaş halinde olan ülkenin başta mali olanlar olmak üzere maddi imkânlarının büyük bir bölümünü kendine çekmeyi başardı. Ülkenin mali imkânlarının kullanımı o noktaya vardı ki, petrol fiyatlarındaki sert düşüş nedeniyle ülkenin döviz gelirinin 7 milyar doların biraz üzerine kadar düştüğü 1987 yılında, Devrim Muhafızları bunun 1 milyar dolarını Devrim Muhafızları Bakanlığı bütçesi olarak kendi payına alabildi. Bu, çarşı esnafı ve diğer toplumsal grupların mali yardımlarının da sel gibi Devrim Muhafızları’na aktığı bir dönemde gerçekleşiyordu.
İran İslam Cumhuriyeti’nin ömrünün dördüncü on yılında İran toplumuna tanıttığı siyasi ve teknokratik kadroların birçoğu, ülkenin siyaset ve yürütme yönetimi sahnesine ağırlıklı olarak Devrim Muhafızları’ndan girdiler. Bu kadrolar, kuruluşunun başlarında ve ilk yıllarında Devrim Muhafızları’nı devrime ve hedeflerine hizmet edebilecekleri yegâne makam ve teşkilat olarak gören kişilerin ta kendileriydi.
Bu aşamada Devrim Muhafızları, görevini ve varoluş felsefesini “devrimi savunmak” ve bunun yanında İslam Devrimi’ni ve mesajını ihraç etmek olarak görüyordu.
Ancak Devrim Muhafızları’nın ülkenin askeri ve savunma bütçesinin nasıl tahsis edileceğine dair müdahaleleri, yürütme ve orta kademe yönetimini son derece endişelendirip öfkelendirmekteydi. Devrim Muhafızları, ordu ve mensuplarına kıyasla sürekli olarak hükümetten daha fazla bütçe ve imtiyaz talep ediyordu. Hükümetin çalışmasının önemli bir kısmı, onların taleplerine cevap vermeye ve ülkenin tüm makroekonomik plan ve hedeflerini Devrim Muhafızlarının planlarıyla koordine etmeye odaklanmıştı. Çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanan yeni operasyonlar için daha fazla bütçe talep ediliyor; ancak başarısızlıklar, bir sonraki operasyonda olumlu sonuç alınabilmesi için Devrim Muhafızlarını yeni mali ve sair maddi imtiyazlar elde etmeye teşvik ediyordu. Ülkenin idari yapısı ve üst düzey yönetimi, bu müdahalelerle aşırı talepler dolayısıyla defalarca bizzat Ayetullah Humeyni’ye şikâyette bulundu ve bu durum nihayetinde savaşın son yıllarında hükümetin tam teşekküllü olarak savaşa dahil olmasına ve hükümetin bizzat savaşın komuta merkezine dönüşmesine yol açtı.
O dönemde Plan ve Bütçe Kurumu’nun Sosyal ve Refah Genel Müdürü olan ve askeri ve güvenlik güçlerine bütçe tahsis etme görevini üstlenen Alizade Tabatabayi, yoğun baskılar uygulanarak Devrim Muhafızları’na büyük bütçelerin tahsis edildiğini anlatır. Doğrudan savaş cephelerinde kullanmaları gerekirken, onlar bu bütçenin büyük bir kısmını inşaat işlerine ve altyapının geliştirilmesine harcadı.
Bununla birlikte, savaşın son yıllarına yaklaşıldıkça, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlara müdahalesine karşı çıkılarak, Devrim Muhafızları’nın görevi askeri alanla sınırlandırıldı. Çünkü itirazların en önemlileri İran’ın ilk dini lideri Ayetullah Humeyni tarafından dile getirilmişti.
Irak Savaşı 1988’de sona erdi. İslam Cumhuriyeti’nin yeni lideri Ali Hamaney, sekiz yıllık topyekûn savaş tecrübesinden geçmiş, yüksek teknik ve mühendislik yeteneğine sahip olmuş ve geleceğe yönelik büyük iddiaları olan birçok Devrim Muhafızı ile karşı karşıya kaldı. Artık dini liderlik ve ülke yönetimi Devrim Muhafızları’nın siyasette yer almasına en çok karşı çıkan Ayetullah Humeyni ve onun manevi nüfuzundan da yoksundu. Bunu fırsata çeviren Devrim Muhafızları, o güne kadar kendileri için “öngörülmüş” olandan daha büyük bir pay talep etti ve bunları elde etmekte de zorlanmadı.
Savaştan dönen Devrim Muhafızları yol ve köprü yapımı, bina inşası gibi imar faaliyetleri alanında küçümsenmeyecek bir tecrübe edinmiş ve büyük projeler yönetebilmişti. Ülkenin en büyük teknik-mühendislik ve yol yapım imkanlarına sahipti. Teşkilatın savaş döneminde tedarik ve lojistik görevini üstlenen bölümleri şimdi boş kalamayacak/bırakılamayacak ölçüde yüksek bir iş görme kapasitesine sahipti. Teşkilatın bu bölümleriyle kapasitelerinin bir yerlerde kullanılması gerekiyordu.
Haşimi Rafsancani’nin cumhurbaşkanlığı ve Hamaney’in liderliği başladığında Devrim Muhafızları’nı ekonomik alana sokmak ve sahip olduğu yeteneklerden yararlanmak zorunlu görünmekteydi. Savaş sonrası yeni hükümetin sloganı “İmar” idi. Savaş döneminde karşılanamayan ihtiyaçlara cevap verme zorunluluğunun yanı sıra, savaştan arta kalan geniş çaplı yıkım, tahrip olan yollar, demiryolları ve havaalanlarının acilen yeniden inşası gerekliydi ve üstelik ülkenin yeni barajların inşasıyla savaştan ciddi zarar görmüş tarım alanında atılıma ihtiyaç vardı.
Elindeki imkânlar ve özellikle inşaat alanındaki tecrübesiyle bünyesinde barındırdığı çok sayıda yetenekli insan gücü göz önüne alındığında, ekonominin canlanması ve ülkenin altyapısının yeniden inşası yönündeki adımlara ivme kazandırmada Devrim Muhafızları belirleyici bir rol oynayabilirdi. Bu amaçla, Devrim Muhafızları’nın teknolojik imkân ve teçhizatıyla teknik yeteneklerinin mühendislik projeleriyle imar alanında kullanılmasına çaba gösterildi. Ancak görünüşe göre bu imkân ve yeteneklerin Devrim Muhafızları yapısı dışında ve olağan devlet kurum ve organları eliyle kullanılmasında sorun yaşandı. Her ne kadar Irak Savaşı sonrası süreçte İslam Cumhuriyeti liderleri arasında Devrim Muhafızları’nın ekonomik alana nasıl gireceği konusunda ilkesel bir anlaşma olduğu görünse de çok az sayıda kişi bunun sonuçları üzerinde düşünüyordu. Sonuçta şüphe ve uyarılar ciddiye alınmadı, etkileri sonraki yıllarda kendini gösteren sonuçlara varıldı ve Devrim Muhafızları ülkede büyük imkanlara sahip, her alana müdahale eden, eleştiri-üstü dokunulmaz bir konum elde etti.
Öte yandan, İslam Cumhuriyeti’nin ekonomi politiği, yeni dönemde ülkenin kendi içinde aktif ancak İslami ideolojiye sadık ve inançlı bir özel sektöre sahip olmasını gerektiriyordu ve yönetim kendi çizgisinde bir özel sektör oluşumunu destekledi. Bu özel sektörün işlevi, dış dünyayla uluslararası iş alemi ve küresel ticaretle olan bağlantının dümenini tutmaktı. Ancak her alanda iddia sahibi olan Devrim Muhafızları, bu alanda da kendisi ve kendisiyle bağlantılı güçlerin etkili olabileceği düşüncesindeydi. Nitekim savaş sonrası yıllarda, ana gövdeden ayrılan Devrim Muhafızları üyeleri giderek özel sektör alanına girerek edindikleri imkanlarla iş tecrübesini ve özel ilişkileri kullanarak ciddi rantlar elde edip ilerlemeler kaydettiler.
Ancak Devrim Muhafızları’nın payına düşen şüphesiz bununla sınırlı olamazdı ve değildi. Bu onları tatmin edemez ve sakin tutamazdı. Hatem-ül Enbiya (peygamberlerin mührü) adıyla ünlenen Devrim Muhafızları Yapı Karargâhı, başkentte yaşayan siyasi yetkililer ve teknokratların hayallerini ülkenin dört bir yanında gerçeğe dönüştürmekle meşguldü. Kerha Barajı da dahil olmak üzere ülkenin baraj yapımı projelerinin tamamlanmasını Devrim Muhafızları kendi adlarına kaydettiler.
Hatem-ül Enbiya Örneği
Hatem-ül Enbiya Yapı Karargâhının kuruluşu 1989 yılına dayanır. İkinci dinî lider ve İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Ali Hamaney’in emriyle kurulması ve faaliyette bulunmasına izin verildi. Bu ekonomik işleve sahip kurum, devleti yardım, eğitim, üretim ve imar işlerinde ordunun teknik teçhizatını kullanılması görevini koyan İran Anayasası’nın 147. maddesine dayanılarak oluşturuldu. Anayasa’da sadece ordunun adı geçiyor, ancak bu karargâhın kuruluşunu savunanlar “afetler ve kazalar meydana geldiğinde yardım operasyonlarına katılmak ve hükümetin talebi üzerine yardım, eğitim, üretim ve imar hizmetlerini yerine getirmeyi” Devrim Muhafızları'nın görevlerinden biri olarak kabul eden Devrim Muhafızları Tüzüğü’nün 10. maddesine atıfta bulunuyorlar. Bu kurumun doğuşu döneminde, görevdeki hükümet, ülkenin imarını geliştirmek için bu kurumun inşaat kapasitesinden yararlanmak amacıyla Hatem-ül Enbiya Karargahı’nın kurulmasını destekleyici bir yaklaşım sergiledi.
İnsan kaynağı açısından bu karargâhın yaklaşık 140 bin personeli bulunuyor ve bunların sadece 2 bin 600’ü karargâhta resmi olarak istihdam ediliyor; personelin önemli bir kısmı ise projelerde sözleşmeli olarak yer alıyor. Ayrıca Hatem-ül Enbiya Yapı Karargâhı şu anda çeşitli projelerde 5 binden fazla özel yükleniciye iş veriyor ya da taşeron olarak çalıştırıyor. Bu karargâhın yöneticileri, şu ana kadar toplam 2 bin 500’den fazla bina/tesis inşa edip ekonomik projeyi hayata geçirdiklerini ifade ediyor.
Hatem-ül Enbiya Yapı Karargâhı şu anda İran’daki en büyük altyapı ve kalkınma projeleri yüklenicisi olarak biliniyor ve önemli sayıda projenin yürütülmesi sorumluluğunu üstleniyor. Mevcut bilgilere göre, bu karargâh şu anda petrol, gaz, petrokimya, su, enerji, ulaşım, limanlar ve kıyı yapıları, madencilik ve tarım endüstrilerinin yanı sıra inşaat ve altyapı projeleri gibi çeşitli alanlarda 385 stratejik makro proje yürütüyor.[2]
Bu projeler petrol ve gaz iletim hatları, barajlar, tüneller ve yeraltı yapıları, sulama ve drenaj ağları, yol yapımı ve hatta ülkenin sınır ve mahrumiyet bölgelerindeki kültürel ve sosyal altyapıların geliştirilmesi gibi büyük ölçekli yatırımları içeriyor. Projelerdeki bu çeşitlilik, Hatem Karargahı’nın imar ve yoksullukla mücadele adı altında zenginleşerek İran’ın en büyük yatırımcısı ve mülk sahibi haline geldiği ekonomi alanındaki geniş ve çok yönlü rolünü gösteriyor. Üstelik bu projeler sadece ülke içiyle sınırlı değil, Yapı Karargahı aynı zamanda Irak’ın gaz altyapısı ve arıtma tesislerinin geliştirilmesi gibi dış projelerin yapımını da üstlenmiştir.
Çok çeşitli alanlara yayılan faaliyetlerinin bu genişliği Hatem Karargâhını İran’ın inşaat sektörünün vazgeçilmez ana ve stratejik aktörlerden biri haline getirdi.
Geçtiğimiz 10 yıl boyunca, özellikle Mahmud Ahmedinejad hükümetinin sekiz yılı (2005-2013) boyunca, Hatem-ül Enbiya Karargâhı, ihalesiz birçok ekonomi ve imar projesine imzasını atmayı başarmış ve İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik ekonomik yaptırımların yoğunlaşmasıyla birlikte İran’ı terk eden yabancı şirketlerin yerini doldurmak üzere makro ölçekli petrol ve gaz projelerine yönelmiştir. Amerikan ambargosunun sonucu oluşan bu özel durum, Hatem-ül Enbiya Karargahı’nın ekonomik bir dev ve İran içindeki en önemli yükleniciye dönüşmesine uygun zemin hazırlayan bir fırsat olarak rol oynamıştır.
O dönemki değeri bir milyar 300 milyon dolar olan Asaluye’den Sistan ve Belucistan’a gaz boru hattı projesi ve değeri 2 milyar 500 milyon dolar olan Güney Pars petrol bölgesinin on beşinci ve on altıncı bölümlerinin inşası projesi, Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde ihalesiz olarak Hatem-ül Enbiya’ya verilen projelerin örnekleri arasındadır.
Hatem-ül Enbiya Karargâhı şu anda uluslararası ortaklıklar kurma yetkisine sahip 8 kurumdan biri olarak biliniyor. Örneğin son yirmi yılda Venezuela’da –ABD’nin 2026’da müdahalesinde önce– birçok projede doğrudan yer alıyordu. Bu karargahın Venezuela'daki tüm projelerinin detayları mevcut olmasa da ülkedeki çok çeşitli projelere doğrudan katılım sağladığını biliyoruz. Rafine yapımı, otomotiv fabrikası, Karakas’ın metro altyapısı ve gemi yapım fabrikaları Hatem-ül Enbiya’nin yaptığı projeler arasında yer alıyor. Irak, Suriye, Lübnan gibi farklı ülkelerde de bu karargahın yatırımları bulunuyor.
Hatem-ül Enbiya Karargâhının faaliyetlerini denetleyen tek kurum ise Devrim Muhafızları İstihbarat Koruma Örgütü’dür ve herhangi başka denetleyici kurumun bu karargahı denetleme ve performans raporu talep etme hakkı yoktur. Ali Abdollahi Aliabadi, Devrim Muhafızları Ordusu tümgeneralidir ve geçtiğimiz Haziran ayından bu yana Hatem-ül Enbiya Merkez Karargahı Komutanlığını üstlenmektedir. Aliabadi, bundan önce 2015’ten 2025’e kadar Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığı Koordinasyon Yardımcısıydı.
Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı ve Askeri Bankacılık
Sistemin üst düzey elitleri arasında ülkenin nasıl yönetileceğine ilişkin anlaşmazlıkların artmasına paralel olarak, Devrim Muhafızları’nın ekonomik gücü genişlemesine ve derinlemesine büyük bir hızla büyüyüp gelişti. Elindeki ekonomik varlıklarla artan imkânları ve yenilerini elde geçirebilmesi, bu anlaşmazlıklar ve Devrim Muhafızlarına sağladığı “manevra” ve pazarlık imkanları dikkate alınarak anlaşılabilir.
Artık Devrim Muhafızları ülkenin ekonomik alanındaki en büyük kurumu olarak biliniyor. Ülke çapında çok sayıda şubesi bulunan büyük mali ve kredi kurumları Devrim Muhafızları’nın mali gücünü ciddi ölçüde güçlendiriyor. Bu kurumlar daha sonra Devrim Muhafızları için dört bankanın ortaya çıkmasına zemin hazırladı; Ensar ve Pasargad bunlardandır.
1986 yılında kurulan ve İran iktisadi literatüründe “Rant Vakfı” olarak adlandırılan Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı da onun bileşen ve dayanaklarından biri. Tüzüğüne göre bu vakıf, Devrim Muhafızları’na bağlı bir mütevelli heyeti tarafından yönetilen “kâr amacı gütmeyen bir kurum” olarak tanımlanıyor. Bu vakfın mütevelli heyeti üyeleri İran İslam Cumhuriyeti Lideri tarafından atanıyor.
Vakfın kuruluşunda, “Devrim Muhafızları’nın sabit kadrolu personelinin konut ve kredi boyutundaki ihtiyaçlarının karşılanması”, arazi temini ile inşaat malzemeleri ve ürünlerinin üretimi ve tedariki yoluyla “arazi konut kooperatiflerinin desteklenmesi” gibi amaçlar belirtiliyor. Yine tüzüğe göre vakfın tüm sermayesi ve varlıkları İslam Cumhuriyeti Lideri’ne aittir ve feshedilmesi durumunda, tasfiyeden sonra bu vakfın tüm mülkleri ve varlıkları “Velayet-i Fakih’in” yani dini liderin tasarrufuna bırakılacaktır. Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı’nın tüzüğü 1993 yılında Ali Hamaney tarafından onaylanmıştır.
Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı mütevelli heyetinin başkanlığı Devrim Muhafızları Genel Komutanı’ndadır. Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı konut, telekomünikasyon, otomotiv, bankacılık ve finans kurumları, tarım ve gıda, sanayi ve madencilik alanlarında faaliyet gösteriyor. Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı bünyesinde İran’ın çeşitli eyaletlerinde 24 konut kooperatifi şirketi faaliyet halinde.
Telekomünikasyon alanında, Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı’na bağlı en önemli şirket Şehriyar Mehestan şirketidir. Önemli başkaca şirketler şöyle sıralanabilir: Şehab Seng Madencilik Endüstrileri Şirketi, Firdevs Tarım ve Sanayi, konut alanında faaliyet gösteren İraniyan Atlas Şirketi, Negin Hatem Yatırım Şirketi ile Ensar Bankası ve Ensar Döviz Bürosu da dahil olmak üzere bankacılık alanındaki aktif yatırımcılardan olan İtimad-ı Mubin Geliştirme Şirketi. “Savaşçılar Konut İnşa Cihadı” ve “Destvare” Eğitim ve Destek Kurumu da Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı’nın alt kuruluşlarıdır.
Devrim Muhafızları ve bünyesindeki yüzlerce şirket İran’da sermayenin ana gövdesini oluşturmaktadır.
Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı’na bağlı şirketlerin faaliyetleri hakkında kesin değerlendirmeler yapmak imkansız. Çünkü şeffaf değiller, İran anayasasına göre vakıflar mali denetimden ve vergiden muaflar. Vakfın yöneticileri sürekli olarak hisse senedi alım satımı yapar, şirketler sürekli konum ve el değiştirir ve yayılarak genişler. Bunun bir yanı ve nedeni de ABD ambargosunu delmek üzere sürdürülen politikalar elbette. Devrim Muhafızları Kooperatif Vakfı’nın ekonomik faaliyetlerinin önemli bir kısmı Yas Ekonomik Holdingi tarafından yönlendiriliyordu. Ancak bu holding, 13 trilyon tümenlik bir yolsuzluk dosyasının açılmasının ardından feshedildi ve ona bağlı çok sayıdaki şirketin akıbeti belirsiz kaldı.
Vakfa ve dolayısıyla Devrim Muhafızları’na bağlı kurumlar, şirketler ve bankaların neredeyse tümü tartışmalı bir yerde duruyor. Bunun en önemli ayaklarından biri de “askeri bankacılık”tır.
İran İslam Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri’nin çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanan bankacılık faaliyetleri, bir süredir İran’da tartışma konusu. Devrim Muhafızları ve ordunun bizzat bankacılık yapması, mali mekanizmaların olağan dışı koşullarda işlediğinin bir göstergesi.
Son yıllarda Devrim Muhafızları ve onun çeşitli kollarında çalışma sürdürenlere ait bazı bankalar, daha fazla sermaye çekmek amacıyla mevduat sahiplerine daha yüksek faiz vaadinde bulunmuştu. Ekonomik durgunluk ve İran para biriminin değerindeki sert düşüş, vatandaşlar için bu bankalara para yatırarak daha yüksek oranlı faiz elde etme yönünde bir motivasyon kaynağı olmuştu. Yüksek faiz oranı vaat eden bankalar, mevduat sahiplerinin akınına uğramaları ve elbette yaygın ekonomik durgunluk nedeniyle taahhütlerini yerine getiremedi. Bu kez vatandaşlar bankaların iflas edeceği korkusuyla paralarını bankalardan çektiler; ancak bu mevduatlar üzerinden faiz ödemesi yapan bankaların müşterilerine geri ödeyecek miktarda parası yoktu. Bu durum, Tahran başta olmak üzere İran’ın çeşitli şehirlerinde yakın zamana kadar devam eden protestoların patlak vermesine neden oldu.
Bonyadlar ve dini vakıflar
Devrim Muhafızları, Nuh, Şahid Recai, Kerbela Karargahı gibi en az 800 şirket ile İran’da dev bir holdinge dönüştü. 2 büyük üniversite, en önemli devlet üniversitelerinde 4 fakülte, 3 tam teşekkülü hastane ve en az 6 haber ajansı ve gazete de Devrim Muhafızlarının doğrudan yönettiği alanlar arasında yer alıyor.
Devrim Muhafızlarının önemli bir parçası olan “Besic” güçleri Devrim muhafızlarının en önemli parçası. Besic Teşkilatı Komutanı, Genelkurmay Başkanı Temsilcisi, Devrim Muhafızları Komutanı Temsilcisi, Savunma Bakanı Temsilcisi, Dini Lider Temsilciliği Ofisi Sorumlusu, Besic Koordinasyon Başkan Yardımcısı ve Besic İstihbarat Koruma Sorumlusu; Besiç vakfının mütevelli heyeti üyeleri olarak kabul edilmektedir. Besic ve tüm faaliyetleri vergiden muaftır.
Besic sanayi, kültürel, bankacılık, sağlık alanında en az 21 şirkete sahip. Besic İran’da en güçlü dini-askeri vakıf olarak biliniyor ancak İran’da tek örnek o değil.
İran sermaye sınıfının önemli bölümünü dini vakıflar- Bonyad- oluşturuyor. Bu vakıflar vergiden muaf ve çoğunluğu Devrim Muhafızları şemsiyesi altında faaliyet gösteriyor. Mustazaflar Vakfı (Bonyad-e Mostazafan) ve Astan-ı Kuds-ı Razavi (İmam Rıza Türbesi Vakfı) da bunlardan biri. İran'ın dini, hukuki ve ekonomik yapısında, işlevsel mekanizmaları bakımından Astan-ı Kuds-ı Razavi’ye benzeyen kurumlar, genel olarak " Astan-ı Mukaddese" (Kutsal Makamlar/Türbe Yönetimleri) ve " Kamu Vakıflarından Sorumlu Mütevelli Kurumlar" başlığı altında tanımlanır. İran’ın eski Cumhurbaşkanı İbrahim Raisi’nin hayatta olduğu müddetçe yönettiği, Astan-ı Kuds-ı Razavi; 70’ten fazla şirket ve kurum çatısı altında ilaç, gıda, tekstil ve halıcılık, inşaat ve yapı, tarım ve hayvancılık, petrol ve gaz, bilgi teknolojileri gibi çok çeşitli iş kollarında doğrudan faaliyet gösteriyor.
Özetle genel olarak şöyle bir tablodan bahsedebiliriz:
Tartışmasız en büyük güç Devrim Muhafızlarıdır. İmam Humeyni'nin Emrini İcra Karargâhı Setad devrimden sonra el konulan mülkleri yönetmek için kurulmuş, ancak zamanla devasa bir yatırım holdingine dönüşmüş bir vakıf olarak 95 milyar dolar üzerinde varlığıyla doğrudan dini lidere bağlı olarak faaliyet gösteriyor. Daha sonra Astan-ı Kuds-i Razavi (İmam Rıza Türbesi Vakfı) ve daha sonra diğer dini vakıflar İran sermayesinin ana gövdesini oluşturuyor.
Siyasal Klikler ve Özelleştirme Furyası
İran’ın sermaye grupları arasındaki paylaşımda en önemli pay hep muhafazakâr kliklerin elinde olmuştur. Ancak reformcu klikler iktidara geldikleri her alanda pastadan daha fazla pay almak için belirli yöntemler izlemişlerdir. Bunlardan biri İran’da özelleştirme tartışmalarıdır.
Özellikle 2013’te Hasan Ruhani’nin Cumhurbaşkanı olmasının ardından 8 yıl boyunca İran’da kendine has bir özelleştirme yöntemi benimsendi. Ancak bunun tohumları daha önce, özellikle reform cephesinin tartışmalarıyla atılmıştı.
Mevcut özelleştirme yapısının temel ve yapısal özelliklerini “çarpık”, “şeffaf olmayan”, “soru işaretleri yaratan”, “hesap vermeyen”, “yolsuzlukla karakterize” olarak tarif edebiliriz. İran rejiminin karar vericileri bir noktada devlet kurumları durumundaki bazı şirketleri kendilerine en yakın olan “en önemli” kişilere devretmeye karar verdiler.
İran’da özelleştirme olgusu belirli bir yasal dayanağı olmadan, belirsizlik ve deneme yanılma yoluyla ilerlemenin benimsendiği bir ortamda doğup büyüdü ve yolsuzluğa batmış yüksek riskli bir alana dönüştü. İranlı iktisatçılar otuz yıllık bir dönemin ardından ülkedeki özelleştirmeleri devletin mega krizlerinden biri ve neredeyse dünyada eşine rastlanamayacak bir özelleştirme biçim olarak tarif ediyor.
Milli Verimlilik Kurumu Başkanı Muhammed Salih Evliya, geçtiğimiz dönem İRNA ile yaptığı röportajda şöyle bir çerçeve çiziyor: “‘Yarı devlet’ şirketleri belki de ekonomide bizim asıl sorunumuzdur, ülke ekonomisinin büyük bir kısmı onlardadır ve hatta ekonominin yüzde kaçının bu şirketlerin elinde olduğuna dair kesin bir rakamımız bile yok; ancak toplamda ülke ekonomisinin yüzde 80’inin devlet ve yarı devlet veya diğer adıyla sözde devlet sektörlerinde olduğu görülüyor. Bu arada yarı devlet şirketleri ekonominin yüzde 65’ini oluştururken, devlet ekonomisinin payı yüzde 15’tir. Dolayısıyla ana gövde oradadır ve onlarda daha büyük sorunlarımız var; çünkü devlet şirketleri denetime tabi tutulur, ancak yarı devlet şirketlerinde kesin bir denetim yoktur.”
Özelleştirme süreci pratikte devletin ekonomik faaliyetlerdeki payının azalmasına yol açmadı, aksine faaliyetlerinden elde edilen kârın özel ellere gittiği, ancak faaliyetlerinden kaynaklanan zararın ülkenin genel bütçesinden karşılandığı bir dizi yarı devlet ve bağlı şirket ve girişimin ortaya çıkmasına neden oldu.
Bu bağlamda, 2007 yılında onaylanan Anayasa’nın 44. maddesinin “Genel Politikaların Uygulanması Kanunu”, İran’da yasa koyucunun bu süreci yasallaştırmak için gösterdiği temel çaba olmuştur. Bu yasa, daha önce bu alanda yazılı belirli bir yasanın bulunmadığı ve bu yasadan önce devlet şirketlerinin –az miktarda da olsa– özel sektöre devirlerinin büyük ölçüde hükümetlerin yönetmelikleri doğrultusunda yapıldığı ve bu nedenle tek bir prosedür izlemediği bir dönemde hazırlanıp yürürlüğe girdi. Ancak pratikte özel sektöre yapılan bu devirlerin büyük bir kısmı, borsada hisse arzı veya gayrimenkul ve varlıkların satışı olmak üzere iki yolla gerçekleşti.
Bu nedenle, yasa yürürlüğe girmesine rağmen, uygulanması pratikte daha fazla sorunun ortaya çıkmasına yol açtı. Yasanın 21. maddesi, devlet şirketlerinin hisselerinin borsada satılmasını bir özelleştirme yolu ve sonucunda özel sektörün makroekonomik faaliyetlere ulaşması olarak kabul ederken; esasen o zamana kadar borsa yoluyla yapılan devirlerin deneyimi, uygulamada bu şirketlerin yönetiminin devletin elinde kaldığını ve yine öyle olacağını göstermişti. Çünkü pratikte, bol miktarda finansal kaynağa erişimleri olmaları nedeniyle yarı devlet ve bazı durumlarda da paravan şirketler kurarak borsaya sunulan hisselerin önemli yüzdelerini satın alanlar yine devletin kurumları ve kuruluşları olmaktadır.
Ayrıca özelleştirilen devlet kuruluşlarının borsaya sunulan hisseleri çeşitli özel sektör şirketleri arasında dağıldığından, devlet kurumları bu hisselerin sadece yüzde 40’ını paravan veya yarı devlet şirketleri aracılığıyla satın alarak sözde devredilmiş olan kuruluş üzerinde kontrolünü yeniden sağlayabilmektedir. Öte yandan, askeri ve güvenlik kurumlarına bağlı olmaları nedeniyle bu şirket ve kuruluşların bütçelerinin gizli olması yüzünden, pratikte bu kuruluşlar üzerinde yasal denetim yapılması imkânı da bulunmamaktadır.
İşin bu yanında özellikle İran’daki siyasi kliklerin pastadan daha fazla pay kapma çabalarıyla daha fazla siyasi nüfuz elde etmeye yönelik çatışmalarını da görünür kılmak gerekir.
İran rejiminin siyasal yapısı geleneksel olarak üç ana kutup üzerinden şekilleniyor. Birinci kutbu oluşturan “Usulgerayan” (Muhafazakârlar) İslam Devrimi’nin temel değerlerine mutlak bağlılık ve Velayet-i Fakih (dinî lider) makamına tamamen itaat eden bir yerde dururlar. Bu grupta Mücadeleci Ruhaniler Cemiyeti ve Mutelif-i İslami gibi köklü yapılar ile İstikrar Cephesi gibi daha radikal kanatlar yer alır. İkinci kutup olan “Islah-Teleban” (Reformistler) sivil özgürlükler ve esas olarak serbest piyasa savunucularıdır. İttihad-ı Millet bu ekolün öncüsüdür. Üçüncü yol olarak ortaya çıkan “İtidal-gerayan” (Ilımlılar) ise, özellikle Hasan Ruhani döneminde somutlaşan, pragmatik ve dengeleyici bir çizgiyi temsil ediyor. Mesud Pezeşkiyan gibi figürler ise, bağımsız kimliklerini korusalar da siyasi duruş ve taban desteği açısından reformist-ılımlılar bloku içerisinde konumlanıyor. Muhalif partilerin kurulmasının yasak olduğu İran’da sadece İran İslam Cumhuriyeti çizgisine tamamen biat edenler kendi partilerini oluşturabiliyor.
Muhafazakâr partiler, geleneksel ticaretin kalbi olan Tahran Pazarı ve dini vakıflarla (Bonyad) organik bir bağ içindedir ve devasa ticaret hacmi ve uluslararası ticaret bu partilere ve onlara mensup isimlere bağlı ilerliyor. Reformistler ise daha çok orta sınıfın aidatları, akademik çevreler ve devlet bürokrasisinden ayrılan teknokratların kurduğu özel sektör yapıları üzerinden kaynak sağlıyorlar. Ancak özellikle Hasan Ruhani döneminde “özelleştirme”lerle oluşan yeni mali oligarklar İran’da siyasetin tartışma seyrini değiştirdi.
Reformculara yakın olan ılımlı Kârgozaran-ı Sazendegi gibi yapılar ise doğrudan sanayi ve ticaret odaları ile büyük ölçekli özel sektör yatırımlarına dayanıyorlar. Hasan Ruhani, İran’ın eski Dışişleri Bakanı Zarif ve sayabileceğimiz onlarca isim bu süreçte ekonomik-politik güç elde ettiler.
Ancak gerçek şu ki, reformistler veya ılımlılar ne kadar politik ve ekonomik güce sahip olurlarsa olsunlar, asıl devasa sermayeye sahip olan Devrim Muhafızlarıyla dini vakıflara yakın olan muhafazakârlar ve hatta radikal muhafazakâr “İstikrar Cephesi” İran’da çok daha etkin bir rol oynamaktadır. Nitekim 2026 Şubat sonundan itibaren ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı emperyalist Siyonist saldırının her kademesinde süren “müzakere” tartışmalarında reformist cephe ve radikal muhafazakâr cephe çok sert bir biçimde karşı karşıya gelmiş, ancak şu ana kadar sözünü geçiren İstikrar Cephesi olmuştur.
İran’da Özelleştirmeler ve Sonuçları: Toli Pers Örneği
İran’da özelleştirmelerden olumsuz etkilenenlerin başında şüphesiz ki işçi sınıfı geliyor. Şirket özelleştirilmiş gözüküyor, bu yüzden sigorta kesiliyor, ücret ödenmiyor, yarı sözleşmeli işçilerse hayatını eskisi gibi bile idame ettiremiyor. Tam da bu yüzden İran’da 2016’dan itibaren işçi sınıfı içindeki hareket ete kemiğe bürünmüş, bir yandan da patron-devlet aynılaşması ekonomik taleplerin siyasallaşmasına yol açmıştır.
İran’daki sanayi kollarında özelleştirmenin felaketle sonuçlanan etkilerine dair pek çok örnek verilebilir. Özellikle de aralarında İmamın Emrini İcra Karargâhı gibi yapıların bulunduğu kurumlar söz konusu olduğunda bu durum daha da belirginleşir. Bunlardan yakın zamandaki örneklerden biri olarak Toli Pers Şirketi’nin özelleştirilmesi süreci öne çıkmaktadır. Bu şirketin özelleştirme süreci 2010’da başlamış ve Ocak 2026’da nihai aşamasına ulaşmıştır.
Aradan geçen 15 yılı aşkın sürenin ardından Toli Pers’in üretim hattı tamamen durmuş durumdadır. Bir zamanlar bin 200 işçinin çalıştığı 320 bin ton üretim kapasiteli bu fabrikada kalan son 100 çalışan 5 aydır ücretlerini alamıyor. Kazvin Sanayi Şehri’nde bulunan ve Darugar Holding’in bir parçası olan, bir zamanlar “Cam”, “Darya” ve “Rika” gibi deterjan ve temizlik ürünlerini dünyanın 20 ülkesine ihraç eden Toli Pers Şirketi’nin özelleştirme süreci; şirketin her geçen gün artan borçları, üretimin durması, işçilerin işsiz kalması ve geçim sıkıntılarından başka bir sonuç doğurmamıştır. Toli Pers Şirketi özelleştirilerek çok düşük bir fiyata özel sektöre devredildikten sonra, şirketi ele geçiren sermayedar sadece deterjan ve çamaşır tozu üretim hatlarını sürdürmüş, diğer hatları askıya almış, aynı zamanda daha önceden 800 tümenlik döviz kuruyla ithal edilen yeni makineleri bile devreye almamıştır.[3]
İşçiler, sadece Toli Pers’te değil, Yedi Tepe Şeker Kamışı, Tebriz Makine İmalat, Hepko ve petrol rafinelerinde olduğu gibi benzer süreçlerden geçen şirketlerde güvencesizliği ve işsizlik tehdidini iliklerine kadar hissediyor. Bu deneyimlerde, özelleştirme programının üretken sektörünü zayıflattığını ve yolsuzlukla rant elde etmenin ana faktörlerinden biri haline geldiğini görüyoruz.
İran’da işçilerin bugüne kadar edindiği tecrübe şunu göstermiştir: Bir işletmenin veya sanayi, tarım, hizmet biriminin yönetimi devletin elinde olduğunda, o birim kötü yönetim gibi nedenlerle zarar etse bile, devlet görünüşü kurtarıp kendi itibarını koruma adına –yetersiz ve az olsa dahi– işçilerin hak ve maaşlarını bir şekilde genel bütçeden veya diğer devlet kaynaklarından karşılamaya çalışmıştır. Bu, devlet mülkiyeti ve yönetiminin, özel sektör mülkiyeti ve yönetimi karşısında daha “iyi” ve “haklı” görünmesine neden olmaktadır.
Oysa gerçek her zaman böyle değildir. 1979 sonrası İran işçi sınıfı tarihi, devlet sektörüne ait olan ve oldukça yüksek kârlar elde eden birçok işletmenin iflas ve kapanmayla yüz yüze kaldığının sayısız örnekleriyle doludur. Benzer bir süreç, özel sektöre ait birimlerde de defalarca gözlemlenmiş ve kaydedilmiştir.
Ancak asıl gerçek şudur: Bağımsız örgütlerin ve sendikal faaliyetin yasak olduğu İran’da işçi sınıfı, öyle ya da böyle, baskı, tutuklama, ölümle de olsa kurtuluş için bir yol arayışında olmuştur ve devletle burun buruna gelmiştir. Bu yüzden ekonomik mücadele doğrudan siyasi taleplerle de harmanlanmış vaziyette ilerlemiştir. Bugün emperyalist müdahalenin İran işçi sınıfı açısından belki de en önemli yıkımı güçlenen işçi hareketinin zayıflaması olmuştur. Bu savaş ayrıca Devrim Muhafızlarına rakip unsurların ortadan kaldırılmasına da yol açmıştır. Hiç şüphesiz İran’ın bir numaralı sermaye grubu Devrim Muhafızları, savaş sonrası çok daha güçlü, çok daha baskıcı ve çok daha sert olacaktır.
- Molai, B. A. (2023) Chegune Mitavan Yek Keshvar Ra Dozdid [Bir ülkeyi nasıl çalabilirsin?], Aasoo Yayınları, sf. 31. ↩
- “Devrim Muhafızlarının ekonomik kalesi: Hatam ül Enbiya” (2018), IranWire, https://iranwire.com/fa/features/29129/ Konu hakkında daha detaylı bilgi için İranWire’ın 2018-2020 yılları arasında yayınladığı seriye bakınız. Ayrıca başka bazı kaynaklarda 300 büyük projeden söz edilmektedir ki, rakamlardaki bu farklılık projelerin sınıflandırılması ve değerlendirilmesinden kaynaklanıyor olabilir. ↩
- Seyf, A. (2022) “Tacrobe tadil sakhtari” [İran’da Yapısal Uyum ve Özelleştirme Deneyimi], Naghd Eghtesad Siyasi, https://pecritique.com/wp-content/uploads/2021/04/ahmad-seyf-privatization-part-five.pdf ↩
